Tarihte Kurt

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Tarihte Kurt

Tarihte Kurt

İstanbul, 28 Nisan 1977

 

Bu sebeple de, Eşref’in sözünü ettiği “hürriyet’in hışmına uğramak korkusuyla yıllarca sustum, kendi içime kapandım. Nasıl kapanmayaydım ki, mevcut toplumsal düzenin karşısında yer alıyordum. Kaldı ki basınla hiçbir ilişkim yoktu, yazabileceğim gazetelerden kimseyi tanımıyordum.

 

Derken 1976’da benim “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri” serisinin I. Cildi çıktı. Kitap basan İstanbul Matbaası’nın sahibi rahmetli Asaf Ertekin beni, Cumhuriyet gazetesinin yazı işleri müdürlerinden Sami Karaözen’le tanıştırdı. Birbirimize ısındık ve ailece yakınlaştık. Böylece de ben, o gazeteye yazılar yazmaya başladım. İlk zamanlar ihtiyatlı adımlar atarak dilimi kontrol altında tuttum. Gazete de beni sevdi. Bu, her verdiğimi bastı anlamına gelmiyor. Meğer basının, kendini ilân ettiği sosyo-politik çizgide dahi bir takım ince hesapları, yüksek “burjuvazimizle ilişkileri varmış. Basacakları yazılarını bunların boğazına kılçık kaçırmayacak türden olacakmış. Ve de sosyalistlik, sosyal demokratlık teranesini de sürdüreceklermiş…

 

Bildiğimiz gibi kurt, “resmi tarihçi”lerimizin ana hareket noktaları oluyor. Bu temanın ve bunun günümüzdeki siyasî beni ne denli rahatsız ettiğini söylememe gerek yok. Bu hisle, 28.04.1977’de gazeteye verdiğim “Tarihte kurt” yazısı, genelde makale konularının dışına taştığı gerekçesiyle basılmadı.

 

İnsanoğlunun en eski devirlerinden başlayarak, tarımsal ve hayvancı topluluklarda herkesin derinden arzuladığı bolluk ve refah bir tanrıça tarafından sembolleştirilmişti. Gerçekten Ana, doğurganlığın, bereketin canlı simgesiydi. Uygarlıkların fecrinde Ana Tanrıça’nın kendini en büyük olarak kabul ettirmiş olması, gebe kalma olayında erkeğin rolünün henüz anlaşılmamış olması nedenine dayanıyordu. Dişi tanrı kış toprağında uykuya yatmış tohumun beşiğini sallamaya daha ehil görünüyordu. Ölümün, mevsimlerin, filizlenmenin ürkütücü sırları insanların üzerine çökmüş yalnızca, doğurganlığın sembolü olan tanrıça bunlarda umut ve coşkunluğu kamçılayabiliyordu. Yaşantı koşullarının ağırlığı karşısında elzem olan bolluk ve refah düşleri hep bu dişi tanrı çevresinde görülebiliyordu.

 

İlkel toplumlarda iş, cinsiyetler arasında, her birinin kudreti göz önüne alınarak, bölünmüştü. Besin maddeleri toplama işini, daha az meşakkatli olması itibariyle, kadın üstlenmiş; daha üstün bir fizikî güç gerektiren av ise erkek işi olarak sürmekteydi. Aynı şekilde, tarım ve hayvancılıkla uğraşan topluluklarda da tarımla küçük hayvancılık kadının, ev ile bundan türeyen büyük hayvancılık da erkeğin payına düşmüştü. Bu noktadan hareketle, tarım ve küçük hayvancılığın temel zenginlik kaynağı olduğu ilk tarımsal topluluklarda güç, esas itibariyle kadının elinde bulunuyordu. Kaldı ki işbu iktisadî nedenlerin yanı sıra bir etki ve nüfuz kaynağı olan analık keyfiyeti de vardı. Bu merhalede din, bir velûdiyet (doğurganlık) kültünden ibaretti.[1]

 

Bütün akarsular Ana Tanrıça’dan fışkırır, kozmik ağaç olarak görülen incir ağacı onun simgesi olarak kabul edilirdi. İnsan şeklinde yontulmadan önce ağaç şeklinde temsil edilmişti. Sonradan buna başak da eklendi. Büyük Ana’ya, fıstık çamı, incir ağacı, bağ, buğday vesaire tanrısı olarak tapıldı.[2]

 

Tanrıçanın insan biçiminden gayrı görünümleri saydığımız bitkisel unsurlara inhisar etmezdi. Yabanıl hayvanların suretine de bürünürdü. Büyük Ana: yılan, atmaca, kurt bunlardandı. Evcillerden de boğa, at, onun ve sair şekillerindendi.

 

Mısır’da şahin-tanrı’nın simgesi güneş kursu idi.[3]

 

Anadolu’da tanrıların anası, ya da Büyük Ana (Magna Mater)’in kültü M.Ö. IV. yüzyıldan itibaren çok belirgin haldeydi. “İda (Kazdağı) Hatunu Mater Idaea”, Efes Artemis’i, Girit Rhea’sı ile büyük yakınlık arz ederdi. Anavatanı Frikya olup her şeyden önce mümbitlik tanrıçası, yabanıl yaşantının Hanım’ı, insan ve hayvanların sıhhat ve refahının bekçisi, harplerde halkının koruyucusu idi. Sevgilisi Attis “buğday sapı” adı ile anılırdı.[4]

 

Bütün eski devir uygarlıklarının, etkilerinin kesişmesinin sonucu oldukları gerçeği kuşkusuz kabul edilmektedir. İnsan düşüncesi özellikle iki odakta, Helen öncesi Küçük Asya ve Ege ile Aryen öncesi Hint’te ışıldamış olup bu iki kutup birbirlerini aydınlatmışlardır. İran ile Kuzey Mezopotamya da aradaki merhaleleri temsil ederler. Buralardan her yöne, bir taraftan Orta Asya’ya, bir taraftan Roma ve daha ötelerine, Mısır’a, göçler, istilâlar, kervanlarla birlikte fikir ve teknikler de dağılmıştır. Alışverişin tek taraflı olduğu da düşünülemez.

 

Ana Tanrıça’nın, arkeologlarca “Venüs” diye adlandırılan heykelciklerine Batı Avrupa’dan Baykal gölüne kadar her yerde rastlanır.[5] Dinler tarihinin büyük uzmanlarından Eliade, “kadim Yakın-Doğu’nun dinsel fikirleri çok önceleri Orta ve Kuzey Asya’ya yayılmış ve özellikle Sibirya ve Orta Asya Şamanlığına bugünkü görünümünü vermekte etkili olmuşlardır” diyor.[6] F. Cumont da, Ön ve özellikle Küçük Asya dinlerinin Roma’ya girişini anlatırken “… uzun süre siyasî gücü elinde tutmasına rağmen Roma, daha ileri milletlerin kaçınılmaz manevî üstünlüğüne boyun eğmiştir… İmparatorluğun ilk üç yüz yılının hikâyesi Doğu’nun Batı’ya barışçıl sızması şeklinde özetlenebilir” diye ekliyor.[7]

 

Orta Asya’da Askâbâd civarında Anau uygarlığı ile Sus ve Sümer (Ur) uygarlıklarının teması sonucunda Hindistan’da Mohenjo-daro’nunki vücut bulmuştur, M.Ö.4000’lerde. Bura harabelerinde Orta Asya tipinde heykelcikler M.Ö. 3000 ilâ 1300 yıllarına ait kültür tabakaları arasından çıkmıştır.[8] IV. binin sonlarında Güneydoğu Türkmenistan, eski İran arazisinden hareket eden göç dalgalarını kabullenmiş. III. binin başlarında da aynı durumun Orta Bölge’de de oluştuğuna tanık oluyoruz, belgelerle. Erken Bronz devrinde (M.Ö.2000 – 1600) ciddî ticarî ilişkiler Hindistan ile Orta Asya arasında önemli bir kültür alışverişini de körüklüyordu.

 

Mohenjo-daro ve Harappa’da bulunan ve her iki tarafta müşterek eşyalar bu keyfiyeti kanıtlamaktadır. Aynı şeyler Mezopotamya için de söylenebilir. Kuzeye giden ticaret yollarından da bütün bu kültürler tüm Orta Asya’da yayılabilme olanağını buluyordu.[9]

 

Orhon yazıtlarında geçen Umay Ana da doğurganlık-verim tanrıçası olarak belirir.[10]

 

Gördüklerimizin ışığı altında gelelim şimdi Ana Tanrıça kavramının zihinlerde aldığı şekillerden biri olan kurda. Onu çoğu kez güneş kursu ile birlikte temsil etmenin dayanağından kısaca söz ettik. Üzerinde çok uzun yazılabilir.

 

  1. ve VII. yüzyıllarda Orhon ve Yenisey ırmakları boyunca yaşayan milletler bir halklar konfederasyonundan oluşuyordu. Başında da Khan-Khagan otururdu. Bu halklarda şecere babadan geçer ve soylardan hiç değilse biri efsanevî bir kökene maliktir. Bir Çin kaynağına göre “muhafız kıtası Fu li (büre) tesmiye edilip Moğolca kurdu ifade eder ki bu da kurttan indiklerini hatırlatır” [11]. Birkaç yüzyıl sonra Moğol “Gizli tarih”i şöyle başlayacaktır: “Çinggis hahanın ceddi, yüksek tanrının takdiri ile yaratılmış bir boz kurt idi, eşi beyaz bir dişi geyik idi… Aynı “Gizli Tarih”te Cengiz’in atalarına dair başka bir öykü daha okuyoruz: “Dobun-mergan’ın ölümünden sonra, (karısı) Alan-ho’a’nın, kocasız olduğu halde üç oğlu oldu…” Dedikoduyu kesmek üzere hatun, kocasından olan çocuklara şunları anlatıyor: “Fakat her gece sarışın bir adam, evin (çadırın) bacasından (damdaki açıklıktan) sızan ışık vasıtasıyla girerek karnımı okşuyor ve onun nuru vücuduma geçiyordu. Çıkarken de, güneş (veya) ayın nurları üzerinden sarı bir köpek gibi sürünerek çıkıyordu…”[12]

 

Ziya Gökalp “bu dinin (Şamanizm) kutsî kuvveti kadında mütecellidir” deyip[13] “… çam fıstığının ana olması gerektiği”ni ifade ediyor.[14]

 

Ve Oğuz Han, Dokuz Oğuzlar, Göktürkler… menkıbelerinde kurt kiminde “gün ışığına benzer bir ışık” içinden çıkıp yol gösterir, kiminde Hiong-Nu hükümdarının kızı ile birleşerek nesiller türetir, kiminde ise aksine kurtardığı, yiyecek getirdiği delikanlıdan gebe kalır…[15]

 

Kurt her seferinde ya doğuruyor, ya doğurtuyor, ya da koruyup besliyor. Yol gösterme fiili dahi besleme ile ilgili oluyor. Gerçekten, üretim sistemi Hindistan ve Yakın-Doğu’nun yerleşik tarımsal topluluklarınınkinden farklı olan bu gezginci-hayvancı kavimlere en iyi meraları göstermek bir yerde toprağın verimini arttırmaya muadil oluyor.

 

Roma’da, bu kentin kurucuları olan ikizler, Romulus ile Remus’u besleyen (emziren) dişi kurt Ana Tanrıça’nın değişik görünümünden ibarettir. Efsaneye göre adı geçen ikizler tanrı Mars ile Vesta rahibesi Rhea Silvia’dan olmadır. Buna karşılık ne Roma’da, ne de sair illerde Rhea bir kült konusu olarak gözükmüyor: fazlaca bir “şahsiyeti” olmayan bu hanım Roma milletine iyi aileden bir nine vermek üzere uydurulmuş, bu nedenle de Vesta rahibesi ataların dişi kürtünün yerine geçmiştir. Dişi ve erkek kurt çifti, zamanla uygarlık geliştikçe, yerini, simgesi kurt olan Büyük Tanrı ile dişi kurda sadece sütninelik görevini bırakan rahibeye terk ediyor. O ise ki M.Ö. III. binden itibaren Yakın-Doğu ve Akdeniz belgelerinde doğurganlık-verim-bolluk tanrıçasının çoğu kez kendi rahibi ile birleştiği saptanıyor.[16]

 

Daha ilerlere giderek Fransa’da, Almanya’da ve Slav memleketlerinde “tahıl-buğday ruhu’nun kurt ya da köpek tarafından temsil edildiği görülür.[17]

 

Yukarda anlatmaya çalıştıklarımızı şöylece özetleyebiliriz:

 

  • Kurt, özelliklerini saydığımız Ana Tanrıça’nın bir diğer görünümünden başka bir şey değildir. O, toprağın veriminin, doğurganlığın, bolluk ve refahın, kısaca iyiliğin sembolüdür.
  • Bazen iddia edildiği gibi sadece bir Orta Asya mirası olmayıp kökeni Yakın-Doğu ve özellikle Küçük Asya’dır. Efsanesi buralardan Asya ve Avrupa’nın az çok her tarafına yayılmıştır.
  • Uluorta uluyup sağı solu ısırdığını hiçbir belge kaydetmiyor.

 

[1]              J. Przyluski.- La Grande Déesse. Introduction à I’Etude comparative des Religions, Paris 1950, s. 19

[2]              Aynı eser, s.80-83, 103

[3]              E. O. James.- Mythes et Rites dans le Proche-Orient ancien, Paris 1960, s. 117

[4]              E. O. James., Le Culte de la Déesse-Mére dans l’Histoire des Religions, Paris 1960, s. 177-180

[5]              Aynı eser, s.12

[6]              M. Eliade.- Le Chamanisme et les Techniques archaiques de l’Extase, Paris 1974, s.11

[7]              F. Cumont.- Oriental Religions in Roman Paganism, New York 1956, s.2-3

[8]              Zeki Velidî Togan.- Umumi Türk Tarihine Giriş I, İstanbul 1946, s.385 (23)

[9]              V. M. Masson and V.I. Sarianidi.- Central Asia. Turkmenia before the Achaemenids, Thames and Hudson, 1972, s.89 ve dev.

[10]            R. Giraud.- L’Empire des Turcs Célestes, Paris 1960, s.104

[11]            L. Krader.- Scoial Organisation of the Mongol-Turkic Pastoral Nomades, The Hague, 1963, s.184

[12]            Moğolların Gizli Tarihi, terc. A. Temir, Ankara 1948, s.3

[13]            Aynı eser, s.7-8

[14]            Türk Töresi, İstanbul 1975, s.30

[15]            Türk Medeniyeti Tarihi I, İstanbul 1974, s.81

[16]            Türk Töresi, s.91, 96, 98

[17]            Sir James G. Frazer.- Der Goldene Zweig. Das Geheimnis von Glauben und Sitten der Völker, Leipzig 1928, s.652.