Tarihin Yarattığı İrsiyet: Militarizm

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Tarihin Yarattığı İrsiyet: Militarizm

Tarihin Yarattığı İrsiyet: Militarizm

Ünlü tarihçi Cahiz (ölm. 255/869), “Risalet’ül fi fezail’ül etrâk (Türklerin faziletlerine dair risale)”sinde, Sâsânî İranlıların devlet idaresinde, Çinlilerin sınaatta, Yunanîlerin bilimde ve Türklerin de savaş sanatında tüm uluslardan üstün (“ahl’ül Sin fi el-sınaat ve el Yunaniyyûn fi el-hikem ve al-ı Sasân fi el-mülk ve el-Etrâk fi el-hurub”) olduklarını kaydediyor.[1]

 

Örgütlenme, teknolojiye sıkı sıkıya bağlıdır. Gerçekten, “sosyal sistemler, teknolojik sistemlerin işletme araçlarıdırlar”. Bu “teknolojik sistem” meselâ bir harp makinesi sistemi olabilir… “Sürekli ve başarılı savaş hali bir toplumun bütün kesimlerine, bazen çok dikkate değer mertebede, damgasını vurma istidadındadır” derken Prof. Cameiro,[2] Anadolu’nun son bin yıllık tarihinde çok şeyin izahına yardımcı olmaktadır.

 

Sürekli savaşın akımına kendini kaptırmış bir toplumda yaşama koşulları ister istemez değişik, savaşın seyrine göre de değişken olacak, dolayısıyla duruma koşut olarak bu koşullar değişip ortaya çıkan her yeni duruma intibak edeceklerdir.

 

Burada örgütlenme ile kültürün ideolojik yönü arasında bir tedahül derhal göze çarpar: devamlı harp hali, sadece örgütlenmeyi gerektiren bir neden olmaktan çıkıp bir ideoloji haline gelebilir. Kültürün işte bu ideolojik yönü bir toplumu, yaşamanın ön şartlarına uydurmaya yaramaktadır.[3]

 

Bu kuramsal küçük girişten sonra, bir harp makinesi halinde örgütlenmiş Türk ulusunun kültürel-ideolojik yapısına ait günlük yaşamdan bazı örnekler verelim:

 

Bedenî yapısı güzel, çevik, ince uzun boylu delikanlı “filinta[4] gibi” ifadesiyle tanımlanır. Burada bir muharebe aracı olan tüfek, bir kıyaslama öğesi olmaktadır.

 

Ulusal niteliklerimizin başında da “cengâver” olma gelip “ordulaşmış millet olma”nın gururunu duyarız.

 

Sünnet çocuklarına çoğu kez subay üniformaları giydirilir. Çocuklar da bunu çok severler.

 

Cumhuriyet dönemine kadar ve hattâ onun ilk yıllarında bile, tüccara kız verilmezdi. Aranan damat tipi ilk önce “yanı kılıçlı”, olmazsa “kalemde kâtip”ti.

 

Denizden bir canavar çıkarılmıştır. Eminönü’nde ya da Yüksekkaldırım’da bir çadır kurulurdu. Kapıda biri zuma çalarken çığırtkan da “Haydi burada… Asker, talebe yüz para, başıbozuk beş kuruş!…” diye bağırırdı. Sivil kişi “başıbozuk” yani sözcük anlamıyla “herhangi bir örgütlenmeye tabi olmamış” düzensiz olarak nitelendiriliyordu.[5]

 

Strateji bir ikinci, elde olan imkânların tabiatına gevşek olarak bağlı bir anlamda, genişlemiştir. Ulusal hedeflerle bunlara varmak için kullanılan kuvvet şekilleri arasındaki ilişki konusunda ana stratejik hesaplarda, artık ideoloji’nin işbu hesapların parametrelerini tayin ettiği kabul edilmiştir. İngilizlerin abluka prensibine, Almanların “yıldırım savaşı”na (Blitzkrieg) bağlılıkları, toplumsal (societal) parametrelerin stratejik politikaları nasıl şekillendirebileceğine dair güçlü örneklerdir. Böylece de strateji, bir ikinci anlamda, bir sosyal bilim haline gelmiştir.[6]

 

“Sosyolojinin stratejik etütlere verebileceği destek başlıca, askeri ya da stratejik durumla toplumun sair veçheleri arasında ilişki kurma çabalarından ibarettir. Stratejik tasarıların ve askerî icraatın, kültür ve toplum başlığı altında özümlenmiş etkilere bağlı bulundukları düşüncesi yeni değildir. Eski Çin siyasî düşünürlerinde, büyük varlık eşitsizliklerinin askerî gücü ters yönde etkilediğini mükerreren buluyoruz… Herodotus, Greklerin İranlılar üzerindeki üstünlüklerini, Grek site-devlet’lerindeki hararetli sivil vatandaşlık yaşamının beslediği vatanseverlik ve dayanışmaya bağlıyor…”[7] İbn Haldun da “Çöl ve kırsal kesim halkı, yerleşik kentli halktan daha yüreklidir. Nedeni: kentliler, kendilerini rahatlık ve kaygısızlığın döşeğine salıvermişler, mutluluk ve bolluğa gömülmüşler, mallarını ve kendilerini koruma işini, yönetenlerine, valilerine, yargıçlarına ve sürekli koruma görevlilerine bırakmışlardır. Ve çevrelerini kuşatan kale duvarlarının, önlerinde dönüp dolaşan bekçilerin ve nöbetçilerin sağladığı güvence ile uykuya dalmışlardır… Bu nedenle silâhlarını bırakmışlardır… o denli ki, bu tutumları onlar için doğuştan var olan bir huy durumuna gelmiştir” diyor.[8]

 

Bu itibarla bir stratejik durumu saptamak için kolaylıkla ölçülebilen etkenler, ezcümle asker sayısı, silâhlar ve ekonomik potansiyel dışında, politik sistemlerin iç dinamiğinden türeyen daha elle tutulmaz amillerin hesaba katılması doğaldır. Belirli bir politik sistem tipi ve bunun dış mücadelelere eğilim ve bundaki kabiliyetleriyle bunun iç dinamikleri arasında özel bir ilişki vardır.

 

“Militarizm” teriminin yanıltıcı kullanılışının telkin ettiğinin aksine, belki askerî diktatörlüklerin en çarpıcı özelliği, bunların ortaya çıkmalarının ve varlıklarını sürdürmelerinin, özgül askerî işlevle, yani doğruca savaşa hazırlanmak ve savaşmak ile bağlarının gevşek oluşudur. Bunu, günümüzdeki birçok örnekle kanıtlamak mümkündür.

 

Şu halde silâhlı kuvvetlerin içte ve dışta kullanılışları arasında bir aslî uyuşmazlık vardır, şöyle ki silâhlı kuvvetler ne kadar sık içerde kullanılırlarsa o nispette dış savaş kabiliyetleri azalır; ayrıca yakın zamanlarda savaşa ne kadar yoğun biçimde sürülmüşlerse, o kadar iç baskı aleti olarak kullanılmaya ayak direrler.

 

Bahis konusu uyuşmazlığın ikinci yanı da ulusal dayanışma duygularıyla bağlantılıdır: açıkça, bir ordu yurttaşlar kitlesinden ne kadar fazla destek görürse, onun iyi dövüşmesi ve bu kitleden yardım görmesi olasılığı o denli fazla olur. Silâhlı kuvvetlerin bir baskı aleti rolünü oynaması aksi yönde etki yapar ve onun savaş gücünü zayıflatır.

 

Bozgunun etkisi de eklenince bu iki etkenin I. Dünya Savaşı’nın sonunda Alman ve Rus devletlerinin dağılmasında önemli rol oynamış olmaları düşünülebilir. “Esas itibariyle ülkeyi dış tehlikelerden koruma üzerine örgütlenmiş olan ordu onu, bırakalım reformlara götürmeyi, idare etmede bile nadiren iyi bir araç olur. Faaliyetlerini meşru kılıp yol gösterecek bir doktrinden yoksun subaylar nadiren ne yapacaklarını bilirler; bundan başka, üst yetkede sırayı saptayan kabul edilmiş bir kaide bulunmaması genellikle çekişmelere yol açar.”[9]

 

“Tarihin hiçbir krizi bir ulusu eski dengesinde bırakmaz ve her kriz, maddî sonuçlarının dışında, bir devrimsel olgudur… Gerçekten, bir ulusun tarihinde iktidarın her tabiat değiştirmesinde, iyice anlaşılamamış bir süreçle bir meşruiyet boşluğu hâsıl olur. Her ne kadar yeni iktidar ara vermeden yerini almışsa da, hazır meşruiyeti ile derhal yerleşmez; devrilmiş iktidarın kurumları bu iktidarla birlikte düşmüş olup yeni iktidarın kurumları ancak yavaş yavaş oluşur ve ara, ister istemez, az çok diktatoryal karakterde bir antraktla doldurulur.”[10]

 

Hohenzollern veya Nazi Almanya’sı ile birlikte Japonya, tam anlamıyla militarizmin en saf örneğini verir: savaşmak amacıyla bütün ulusun enerjilerini dizginlemek, savaşçılık duygu ve faziletlerini, şecaate hayranlığı ve askerî rütbeye saygıyı telkin etmek bunun genel politikasıdır.

 

Mussolini rejiminin en yeni tarafı, bir siyasî partinin para-militer (asker olmadan askerî disiplin ve örgütlenmeyi taklit eden) çizgi üzerinde ama mevcut ordudan tamamen müstakil olarak teşkil edilmesiydi. Bu veçhe, bir yoğun telkin ve kitle seferberliği, saldırgan milliyetçilik ve militarizm ve parti ile liderinin tartışma götürmez üstünlüğünün kurumlaşmasıyla destekleniyordu.[11]

 

Aslında “cesaret ve fedakârlık ruhu barbar kalıntıları değillerdir. Barbar olan, beşerin bunları hâlâ uyguladığı bazı durumlardır. Bu büyük faziletleri özenle geliştirmek gerekir; bunlar olmadan bir başka gelecek inşa edilemez; bir ulus, tarihinin buhranlı günlerinde şeflerini bu nitelikleriyle tanıyacaktır”.[12]

 

Grek, Romalılar, Tötonlar ve Hindistan Aryenleri ile İranlılar için mücadele, yaşamı tehlikeye düşüren şiddetli ıstırap, varlığı kutsallaştırıcı mahiyettedir. Şüphe ve fizikî acının elemi içinde, nihaî değerler yaratılır. Bu yüzden de kshatriya (Brahmanik Hindular arasında askerî kast) şövalyeleri için de evde, yatakta sakin ölüm, en büyük günah olmaktadır. Başka deyimle savaşın kendisi, onlar için, bir amaç, sözcüğün tam anlamıyla bir oyun şeklidir.[13]

 

“Oyun” deyince de akla hemen Huizinga ve ünlü yapıtı Homo ludens (Oynayan insan) gelir. Bazı cümlelerini aynen aktaracağım.

 

“İngilizce play, to play, özellikle semantik (manaya ilişkin) açıdan dikkate değer. Bir Anglo-Sakson plega, plegan’dan gelir ki esas itibariyle sıkışma, alkış, bir musiki âletini çalmak, yani her türlü maddî fiili ifade eder… Şekil itibariyle eski Sakson plegan, eski Yüksek Almanca pflégan… işbu eski İngiliz plegan’a tekabül eder… Almanca pflegen (bakmak – hastaya, çiçeklere…- nezaret etmek)’in kendilerinden doğruca türediği bütün bu sözcükler, manaları itibariyle soyut âleme ait olup ondan sâdır olurlar. En eski manaları şunlardır: yanıt vermek, birisi ya da bir şey için kendini tehlike ya da muhataraya atmak…”[14]

 

“Bu açıdan oyun tabirinin dövüşe uygulanması ancak bir şuurlu mecazdan çıkar. Oyun dövüştür, dövüş de oyun…”[15]

 

“Dövüşü oyun diye adlandırmak, dövüş ve oyunu ifade eden sözcükler kadar eski bir sözdür… Her iki kavram, oyun ve dövüş, çoğu kez fiilî olarak karışır gibi olmaktadır. Sınırlayıcı kaidelere bağlı her mücadele, işbu sınırlama dolayısıyla, bir oyunun şeklî karakteristiğini arz eder… Savaş bir kültür işlevi olarak telâkki edilebilir… ‘Topyekûn harp’ kuramı, ilk kez, savaşın son kültürel ve oyun işlev kalıntılarını yok etti”[16]

 

Romalılar, Hindular, Almanlar ve Çinliler için savaşı bir oyun şekli olarak telâkki etmek onu insanoğlunun en kutsal ve saygın, en manalı bir işi olarak görmek demektir. Zira her şeyin üstünde “oyun”, antitezi olan “çalışma”nın tersine, kendisi amaç edinilmiş faaliyet şekillerini ima eder. Oyun öyle “süfli” takımından bir faaliyet değildir.[17]

 

Bizde “… yapılmış tarih çalışmaları ya çoğu kez zaman içinde dilimlere ayrılmış durumdadır, dolayısıyla Ordu’nun tarih içindeki kesintisiz varlığını izlemek zordur ya da Ordu tarihi bir savaşlar, zaferler, kahramanlıklar yada savaş teknolojisi tarihi olarak ele alınıp Ordu’ların içlerinden çıktığı toplumlarına nasıl eklemleştiği, (onlarla) nasıl bütünleştiği ya da çelişkilendiği boyutu gözardı edilmektedir. Başka bir deyişle Ordu; toplum, üretim ve iktidar gibi temel yapılardan soyutlanmış bir kurum olarak ele alınmaktadır”.[18]

 

“Bütün doğabilimciler göçebe toplumun azgelişmişliğini vurgularlar. Göçebe toplumun kültürel, sanatsal, entelektüel… varlığı yok denecek düzeydedir. Çünkü bu halkların yaşam biçimi bu özellikleri geliştirecek yapıda değildir. Zaten varlık savaşı içinde bulunan insanların başka işler yapabilmeleri düşünülemez. Kaldı ki bu savaş salt güçlülüğün kanıtlanması için değil yaşamın sürdürülmesi için de önemli bir geçim kaynağı oluşturur. Bu nedenle göçebe Türk toplulukları için savaşın ekonomik boyutu iyice vurgulanmalıdır. Göçebe üretim biçimi güvenli ve yeterli bir geçim düzeyi sağlamaktan uzaktır…”

 

“Bu saptamalar gösteriyor ki halkın kendi öz üretimi ‘en düşük geçim düzeyi’nin çok altındadır. Varlığını sürdürebilmesi için önemli ek gelirlere gereksinmesi vardır. İşte savaş bu öz üretim açığını kapamak için yeni bir işlevle ortaya çıkmaktadır…”[19]

 

Gariptir ki Orta Asya Türk toplumları için söylenmiş bu sözler, en başlardaki “Prusya’nın sınırlı olanakları göz önüne alınarak… ekonomik meyvelerinin vakfedildiği temel endüstri savaştı…” ifadelerinin koşutunda bulunuyor. Demek oluyor ki ekonomik koşullar, militarizm adı verilen sosyolojik fenomenin vaftiz babası olmaktadır. Devam edelim.

 

“Türk toplumlarında askerlik hem bir güçlülük hem de bir zayıflık değilse bile bir çeşit zafiyet kaynağı görünümündedir. Ordu’nun toplum katında ruh ve beden olarak tuttuğu yer öylesine yüksektir ki her zaman toplum yararı gözetilmeksizin herhangi bir amaç için girişilebilecek bir eylem kolaylıkla benimsenebilmektedir. Bu yüzden bu eşsiz askerîliğin aynı soydan kardeşlere karşı yönelebildiği gibi ayrı soydan ve hattâ düşman bilinen devletlerin hizmetine sunulduğu da görülmektedir…”[20] Harb-i Umumî’de olduğu gibi…

 

“Çağdaş Türk toplumunda yaşanan bunalımların gerisinde tarihsel bilinçaltının kalıntıları, depreşmeleri de bulunabilir mi? Siyasal şiddet olgusunun, ataerkil iktidar yapılarının, toptancı[21] ve otoriter eğilimlerin temelinde uzun zaman ‘askerî toplum’ olmanın tarihsel mirasının izleri bulunabilir mi?…”[22]

 

Ve böylece de girdik militarizmin toplum üzerindeki etkilerine.

 

Aristo’dan başlayıp da Max Weber’de biten, sosyolojinin kurucularından bazılarının da içinde bulunduğu çok sayıda tarihçi ve siyaset felsefecileri militer organizasyonun toplum üzerindeki bu etkileri konusunda hayli şey söylemişler: askerin psikolojisi, savaş ve barış teklif nedenleri gibi konular da bunlara dâhil edilmiş.

 

Askerî örgütlenme sosyal yapıyı, başlıca saf gücün dağılımını, başka deyimle, şiddetin kullanılma kabiliyetini saptamak suretiyle etkiler.

 

Aynı şekilde, sürekli mücadelenin, yukarda söylediğim gibi sosyal yaşamın kaçınılmaz bir mürekkibi (bileşeni) olduğu düşüncesi de yeni değildir. Bunu Helen filozofları, İbni Haldun ve daha birçokları biliyordu. Kavgacılığın kökenleri üzerinde düşünüldüğünde insanoğlunun nadiren dövüşmek uğruna dövüştüğü görülür; genellikle o, bir amaç için dövüşür: bu amaç, besin maddesi de olur, kadın da olur, öne geçme hevesi de olur… Kavgacılık adı altında irdelenen şey, bir basit eğilimden çok, bir eğilimler bütünüdür. Çeşitli ülkelerin askeri, polis memuru ve gardiyanı üzerinde yapılmış gözlemlerden, ateşli kavgacılıkla sadizmin çoğu kez birbirine zıt düştükleri sonucuna varılmıştır. Toplumlar arasında süregelen mücadele kudret, zenginlik ve nüfuz ve saygınlık için göze alınır. Ama bütün bu amaçlar girift haldedirler. Kudret, mutlaka yaradılıştan arzu edilen bir hedef değildir. Aynı şey zenginlik için de söylenebilir. Kudret, zenginlik getirdiği, zenginlik de kudrete götürdüğü için istenebilir; bunların her ikisi de nüfuz ve saygınlığa, şan ve şerefe (prestije) çıkan yolu açar.

 

Mançurya’da geniş bir toprak işletmesine kavuşma umudunu beslemiş olan bir Japon köylüsü bu çok gerçek çekimle savaşa koşmuştur. Çoğunlukla, Hitler’in iktidara gelişine kadar açıkta kalmış fabrika işçisi, Rusya’da bir fabrikada şef olma hayaliyle avutulmuştu. Ama bütün bunlardan son büyük savaşın “hiçbir şeyi olmayanlar”ın, “bir şeyi olanlar”a karşı yürütülmüş bir mücadele olduğu sonucu çıkarılmamalıdır: yeteri kadar varlıklı olmadıkları duygusunda olanlar, hattâ kendilerinden çok daha az varlık sahiplerini soyarak daha fazlasına kavuşmaya karar vermişler, Japonya Çin’e, Almanya Polonya’ya, İtalya Yunanistan’a saldırmıştır. Tabii bütün bunlarda yeni pazarlar arayan tacirlerin, yeni mevkiler peşine düşmüş bürokratların, yeni toprakların düşünü gören feodal kalıntıların, yatırım için yeni alanlar arayan sermaye sahiplerinin rolü de dikkate alınacaktır.[23]

 

Askerî örgütlenmenin sosyal yapı üzerine etkisini tetkik ettiğimize göre, politik tabakalaşmayı, bireylerin, politik güçlerine göre toplanmaları şeklinde tanımlayacağım. Kesin olmak için “politik” sözcüğünden, şiddetin kullanılmasının düzenlenmesiyle ilgili sosyal örgütlenmenin görünümünü kastettiğimi belirteyim. “Politik tabakalaşma” deyimi bireylerin, politik haklarına göre gruplaşmalarını ifade edecektir.[24]

 

Savaşta başarı, başka herhangi bir beşerî faaliyetten çok, bireysel davranışların koordinasyonuna bağlı olup bir grup ne kadar geniş olursa bu koordinasyon o derecede gerekli, muhtaç olunan rütbe silsileleri de o oranda geniş olur. Şu halde, savaşçılığın rütbe silsileleri kurmadaki etkisi, grubun genişliği oranında fazla olacaktır. Bunda fetihlerin çift etkisi görülür: önce, fatihle yenilgiye uğramış olan arasında bir ayırım yaratır; sonra da, sadece silsilelere göre örgütlenebilecek geniş siyasî birimleri meydana çıkarmakla yeni eşitsizlik olanaklarına yol açar. Sosyal eşitsizliklerin kökeni askerî temelden başkası olabilir ki bu takdirde savaşçılığın artırılması silsileleşmeyi artırmayıp sadece sivil sıralanmaya göre askerî sıralanmaya ağırlık kazandırır. İki cihan savaşı sonunda bu durum ABD’de meydana gelmiştir.

 

İstilâdan korunma kaygısı bir askeri otokrasiye, mevkiini pekiştirme olanağını verebilir.[25] Buraya bir nokta koyup bir anımı anlatacağım. 1949 yılının ilkbaharındaydı. Kazım Orbay Paşa’yı Ankara’da evinde ziyarete gitmiştim. Kendisi, oğlu Haşmet’in bilinen marifeti dolayısıyla Genelkurmay Başkanlığından çekilmiş. Yüksek Askerî Şura üyesi olarak göreve devam ediyordu. Söz, Millî Emniyet’çe solcu olarak damgalanan, fakat resmen hiçbir suç yüklenemeyen kişilerin Yedek Subay Okulu’ndan, sınavlarda başarısız olarak gösterilerek alaya çıkarılmalarına intikal etmişti. Paşa bu konuda kararlı görünüyordu. Bense, kanunun salt egemenliği ilkesini savunuyordum. Paşa işi kestirdi: “Ordu kanunun üstündedir!”…

 

“Heil Hitler!” diyesim gelmişti. Ama bu sadece bir duygusal tepki olacaktı zira kendi emsali arasında mütemayiz entelektüel yanı ile sivrilmiş, Batı muaşeret usulleri ve dillerini iyi bilir bir üst düzeydeki komutanın bu noktaya nasıl gelmiş olduğu da önemle üzerinde düşünülmeye değer bir husustu. Israrla döneceğim bu konuya.

 

Her Türk Erkânıharp Zabiti’nin belleğine yerleşmiş bir “muallim”, bir de kitap adı vardı: Clausewitz ve “Vom Kriege – Harp üstüne”. Prusya generaller kadrosuna yön vermişti, bu iki ad.

 

Aslında doğruca bir “Prusya mektebi” bahis konusu olmayıp sadece Büyük Frederik’in kişiliği ve dehası vardı ortada. O, sahneden çekilince, Prusya orduları da dikkate değer bir zaafa düşmüşlerdir. Bir “Napolyon sistemi” de yoktu. Bu kumandanda, büyük bir prensipler bilincinin beslediği üstün bir kafa yapısı vardı. İnsanın bilimi, müesseselerinki kadar, ona strateji ve taktiğin vazgeçilmez öğesi olan çeşitli tertipler olanağını sağlıyordu.

 

Fransız askerî doktrinlerinin XVIII. yüzyıla damgasını vurmuş olmasına karşın Almanya, sonraki yüzyılda büyük bir entelektüel faaliyet gösterecektir. Gerçekten bütün insan düşünce alanlarında bu ülke sert bir ulusal bilinç uyanışı içine girmiş, zihinlerin bu yeni yeni tavrı, önceki yüzyılın eğilimlerine karşı kuvvetli bir tepki şeklinde belirmiştir. Felsefede Kant doktrini çiçeklerini açıyor. Prusya askerî düşüncesi, yakın zamanda bir intikamın ateşiyle yanarak, eski stratejik doktrinlerin, yani Alman dehasına karşıt olmakla suçlanan rasyonalizmden esinlenmiş doktrinlerin karşısına çıkıyordu. Bu yönlenmeyi en mükemmel şekilde temsil eden şüphesiz Clausewitz olmakla birlikte ondan önce bu asrın başlarının felsefî, politik ve stratejik fikirlerine kapılmış dikkate değer yazarlar, modern askerî bilime büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.

 

Bunların başında Berenhorst gelip o, 1802’de Betrachtungen über die Kriegskunst (Harp sanatı üzerine mülâhazalar) adlı ve yeni Alman felsefesinin ışığı altında ilk önemli askerî yapıtı yayınlıyordu. Bu yazar Kant’ın 1781’de çıkmış Mantığın Eleştirisi’ni okumuştu ve bu yeni “dünya görüşü – Weltanschaung”u âdeta stratejiye uyguluyordu. Tıpkı Kant’ın akla sınırlarını çizmesi gibi Berenhorst da harbin alanının aklın alanından taştığını ispata çalışıyordu. Ona göre harbin mantığını mantığın kendisi bilmiyordu. İşte bu doğruca Alman irrasyonalizminin bir ifadesiydi.

 

Scharnhorst’u ise Berenhorst’dan daha fazla harbin psikolojik tarafına bağlanır görüyoruz. Ordu, onun gözünde, ulusun emrinde bir âletten ibarettir ve o, siyasî tedbirlerle askerî tedbirlerin karşılıklı bağları kavramına açıklık getirmiştir. Böylece de Clausewitz doktrininin yolu açılmış oldu. Bununla birlikte bu öğretinin ortaya koyduğu temel fikir, muharebeyle zafer arasındaki ilişkidir. Bu sonuncusu muharebeyi kazanmış olmaktan ileri geliyor ve muharebenin kendisi de, prensip olarak, taarruzdur. Mamafih bu her zaman böyle olmaz; bazı hallerde hedef düşmanın imhası olmayabilir; aksine, onun ordusunun bulunduğu durumu ele geçirmek de olabilir, eğer bu durum kendi başına bir değer taşıyorsa. Bu varsayımda bazen muharebe vermeden bu durumu çok daha ucuza, ele geçirmek mümkün olabilir.

 

Scharnhorst’un çalışma arkadaşı General von Lossau, Prusya ordusunun yeniden teşkilâtlandırılması sırasında 1808’de “Prusya monarşisinin örgütlenmesi üzerine düşünceleri”ini yayınlıyor. Burada o, bütün yurttaşların ülkenin savunmasına yardımcı olmaları gereğini vurguluyor: orduyla ulus tek bir bütündür.[26]

 

Bildiğim kadarıyla bugün Türk tabiyesinde “taarruz” esas olup ordu da “ulusun gözbebeği”dir.

 

Almanlar Scharnhorst’u hiç unutmadılar. Hitler donanmasının başlıca zırhlılarından biri bu adı taşıyordu.

 

Daha önce de değinmiş olduğum öyküsü kısaca şöyle, Carl von Clausewitz’in (1780- 1831):

 

Ömrünün bir bölümü Bonaparte’a karşı savaşmakla geçiyor, Jena’da onun eline esir düşüyor. Tutsaklıktan dönüşte ordunun yeniden örgütlenmesine, Prusya kurtuluş harplerinin en parlak önderlerinden olan Gneisenau ile birlikte memur ediliyor. Fransa’yla daha iyi dövüşebilmek için Avusturya ve daha sonra Rus Çar’ının ordusunda hizmet ediyor. 1812’de Rus üniforması altında Blücher’in kurmayı arasına katılıyor. Berlin Harp Okulu’nda daha ilk muallimliği sırasında dostluk kurduğu Scharnhort ise bu kurmayın başkanı bulunuyor. Blücher de Waterloo’da, Bonaparte’ın ifadesiyle “nihayet muharebe etmesini öğreniyor”… Bu işi galiba hep birlikte öğreniyorlar, sonunda yenmeyi başardıkları büyük ustadan.

 

1818’de general olunca Berlin Harp Okulu’nun müdürlüğüne getiriliyor ve ömrünün sonuna dek bu görevde kalıyor.

 

Von Clausewitz’in temel öğretisi ve bu öğretinin ana prensiplerinin oluşmasında etkili olan tarihî ve sosyo-ekonomik verileri irdelediğimizde o zamanki Prusya ile Orbay Paşa’nın içinde yaşadığı Türkiye’nin koşullarının benzerliği derhal göze çarpar.

 

XIX. yüzyıldan bu yana tarihçilerin artık muharebeleri, kendi siyak u sibah’ından (context) soyutlamaları anlamsız olmuştur: Clausewitz bundan böyle askerî teorilerini geliştirmiş, seferlerde muharebenin rolünün yeni bir değerlendirmesini yapmıştır. O, hiçbir askerî yazarın yapmadığı gibi, muharebeyi bir bütün seferin “ağırlık merkezi”, “yoğunlaştırılmış sefer” olarak görmüş, “sadece bir büyük muharebe bir kesin sonuç getirebilir” düsturunu[27] vazetmişti. Harbin bir savunma harbi olduğuna ya da toprak kazanma amacını güttüğüne veya bir özel anlaşmazlığın çözülmesi[28] veya bir düşmanın bir güç olmaktan çıkarılmasına yönelik olduğuna göre, bir muharebe gerçekten neleri tasmim eder (tasımlar)? Muharebe sadece daha geniş bir siyakın bir kısmıdır; muharebeden ortaya çıkan sefer, tüm harple ilişkisi açısından irdelenmelidir ve harp de, bir devletin genel siyasasına hizmet eden bir araç olarak düşünülmelidir. Muharebe ve sefer, harbin amaçlarına tabi olup harp, sadece başka yollarla siyasanın devamıdır. Clausewitz, her harbin kendine özgü karakteri olup bu karakterin hem siyasî amaçları, hem de bunlara varmak için eldeki olanaklar tarafından şekillendirildiğini vurgulamıştır.

 

Ve bütün bunlar da askerî tarihin gerekli boyutları hakkında yeni fikirlere götürüyor. Ama tarihçiler bu gerçeği kabullenmede çok acele etmiyorlar ve nihayet Prusya’nın askerî zaferleri dikkatleri, bu seferleri idare etmiş muzaffer Prusya generallerinin hocası olarak görülen bir yazara çevirtiyor, iki önemli tarihçi, Hans Delbrück ile Otto Hintze, çıkan yüzyılın sonlarında, Clausewitz’in görüşünün sonucu olarak siyasî tarih içinde askerî işlerin yerinin yeni baştan ele alınmasının gereğini kavrıyorlar.

 

Bunlardan ilki hem meşhur olmuş, hem de haylice tartışılmış bir ayırım yapıyor: Büyük Friedrich’in takip ettiği “aşındırma” harbi stratejisiyle Napolyon’un imha harbi stratejisi.

 

Hintz’ye gelince o, siyasetle harbin koordinasyonunu sağlamak üzere askerî örgütlenmeyle politik yapının (strüktürün) birbirlerine tekabül edip yakından bütünleşmelerinin gerektiği düşüncesindedir. O, Prusya tarihi öğrencisi olarak mesleğe başlamıştır ve Prusya tarihi de bu sorunla doğruca ilişkilidir. XVIII. yüzyılın, yenilmez diye bilinen Prusya ordusu Napolyon tarafından küçük düşürücü yenilgilere uğratılmış ve yeniden teşkilâtlanıp reformlar gerçekleştirdikten sonra, kurtuluş harplerinde muzaffer olmuştur.

 

“Tarihçiler arasında, tarih bilgisinin, bugüne bir yol gösterici olabildiği, bir mütearifedir (belittir)… Silâhlı kuvvetlerin bu mütearifeyi ciddî olarak ele almamak gibi bir kötü şöhretleri vardır.” (AJ. Marder.- From the Dardanelles to Oran, Oxford 1974, s. 32)[29] Tarihçi olarak Clausewitz, tarihi iki farklı fakat birbirleriyle ilişkili yolda kullanmakla bütün okuyucularına yanıltıcı bir miras bırakmıştır. Tasvir edici ya da anlamaya yarayan bir disiplin olarak bir düşüncenin, ya da bunun uygulanmasının, bir izahını sağlamak üzere açılabilir; kavrama ait düzeyde, kendi düşünce ve kuramlarını kurmakta bir nevi rol oynamıştır. Ne tür rol oynadığı sorunu, saptanması en güç tarafını oluşturuyor zira tarih, eserinin her yerinde karşımıza çıkıyor: “Gençlik metinlerinden fikrî vasiyetine kadar teori ile tarih arasındaki bağlantı, tefekkürün merkezinde duruyor.” (Raymond Aron- Penser la guerre. Clausewitz, Paris 1976, C.I, s. 371,3)[30]

 

Clausewitz, her şeyden önce kuramla uygulama, ideal ile gerçek arasındaki ilişkiyle uğraşmış olduğundan onun daha sonraları tarihi kullanış şekli buğulanıyor ve kefenin hangisine ağırlık verdiği her zaman belli olmuyor. Sorunu R. Aron şöyle özetliyor: “Clausewitz, her an, düşündüğünü ya da gözlediğini tasrih etmiyor; o tarihi kendi kavramları arasında müşahede ediyor” (Ay. e., s. 339). Ona göre, değişik Avrupa toplumlarının eski günlerden beri savaşı yürütme şekillerinin tahlilinden her çağa uygun tek bir savaş teorisinin olmadığı anlaşılır. Buna karşılık birçok farklı teori vardır. Her çağın, diye bitiriyor, tarihçi Clausewitz, “kendi öz savaş türü, sınırlayıcı koşulları ve özgü ön kavramları vardır”. Gerçekten onun gözünde tarih, kuramların denendiği bir laboratuardan ibarettir.[31]

 

Türk subayı İsviçreli general ve tarihçi Baron Antonie Jomini’yi hiç değilse 1828’de Osmanlılara karşı Çar ordusuna kumanda etmesi ve geleceğin II. Aleksandr’ı için yazdığı Précis de l’art de la guerre (Savaş sanatı üstüne inceleme)si ve Rusya askerî akademisini kurmuş olmasıyla tanır.

 

Kariyerine Napolyon ordularında hizmetle başlamış olan Jomini (1779 -1869), II. (Büyük) Frederik, Fransız Devrimi ve Bonaparte’ın seferlerini inceleyen eserleriyle üne kavuşmuş ve etkisi itibariyle Clausewitz’in bir büyük rakibi olarak görülmüştü.

 

Ona göre geçmiş, kararlılıkla araştırıldığında, geleceğe egemen olmak için sırlar verebilir. Yukarda adı geçen kitabında stratejinin “Sezar çağında da, Napolyon çağında da aynı olduğunu” ifade ediyor. Ancak bazı yanlış düşüncelere karşı da komutanları uyarıyor, ezcümle harbin, bütün hareketleri yanılmaz hesaplara irca edilebilen bir müspet bilim olmadığı hususunu vurguluyor, Clausewitz’in aksine, büyük sarahatle. Birçok yeni olgu karşısında okuyucuyu, orduların farklı şekilde örgütlenmiş ve teçhiz edilmiş oldukları, yöntemlerin çok daha ilkel olduğu bir çağa geri götürmenin gereksiz ve akılsızca bir iş olacağını ifade ediyor: Tiryaki Hasan Paşa’nın Kanije kalesi savunmasını tetkikten bugün yarar ummanın yersizliği ortaya çıkıyor, öğretisinden… Dönelim Clausewitz’e.

 

Prusya reformlarının gerisinde de kesin güç olarak Alman felsefe ve klâsik edebiyatında öne sürülen fikirlerle İhtilâl Fransa’sında vaki siyasî ve sosyal değişmeler görünüyor. Hintze bu reformların 1806’dan önceki başarısızlığını şöyle dile getiriyor: “Prusya kralının ve hükümetinin hatası, reformun gerekliliği hususunda feraset noksanı değildi. Bunlar Prusya idaresinin zaaf ve eksikliklerini müdriktiler. Ama her değişme önünde idareci sınıfı, asilzadeleri bulunuyordu. Kral, bunların inatçı mukavemetini kırmaya cesaret edemiyordu veya bundan acizdi”. Hintze’nin çok şey anlatan misali askerî çevreden alınmıştı: askerlerin ücreti, artan hayat pahalılığıyla at başı gitmiyor ve dolayısıyla becerikli kişiler orduya girmekten kaçınıyordu. Orduda hizmeti cazip kılacak para, soyluların emlâk vergisi muafiyet imtiyazı kaldırılarak kolaylıkla sağlanabilirdi. Ama bu sınıfın Friedrich Prusya’sındaki egemen rolü, bu tür bir tedbire mukavemetlerinin üstesinden gelmeyi imkânsız kılıyordu. Bozgun böylece, ordunun tümden reorganizasyon ihtiyacını aşikâr kılıp onu kaçınılmaz bir zaruret haline getirmişti ve ancak şimdi soyluların mukavemetlerinin hakkından gelinebilirdi. I. Dünya Savaşı’na takaddüm eden yıllarda Hintze, hepsi askerî örgütlenmeyle siyasî yapının ilişkisi etrafında dönen bir hayli yazı yayınlamıştır. Ama bütün açık fikirliliğine rağmen o, bir Prusyalıydı ve içinde büyüdüğü ve tarihî etütlerinin merkezini teşkil eden Prusya geleneği onun için en üst düzeyde önemli bir değer taşıyordu: askerî nizamla politik yapı arasındaki münasebet hakkındaki tezinin, Prusya-Alman Reich’ı içinde monarşik, otoriter sistemin tedricen kaybolmasını tazammun ettiğini kabul etmekten acizdi, tıpkı Kâzım Orbay Paşa gibi…

 

Hintze, çeşitli Avrupa ülkelerinin politik yapı özelliklerinin farklı olması nedenlerini izah ediyor. Her ne kadar Fransız Devrimi’nden beri ulusal orduların organizasyonu, politik bünyeye bir temsilî unsurun girmesini kaçınılmaz hale getirmişse de, demokratlaşma derecesi bir ulusun maruz bulunduğu dış baskıya bağlıdır. Varlığı başka devletlerin tehdidi altında bulunan bir ülkede askerî gereksinmeler bütün öbürlerinin önünde gelmelidir ve onun Anayasa’sı, kontrolü tümden halka devredemez. Bir otoriter unsuru içermeye devam etmelidir.

 

Tabii, bu muhakeme tarzı Prusya-Almanya’da bir otoriter monarşik rejimin, idamesini haklı çıkarmaya yarıyordu, tıpkı yüzyıllardır süregelen Rus tehdidinin Orbay Paşa’nın “Ordu kanunun üstündedir!” sözünü mazur gösterebileceği gibi. Avrupa’nın ortasında, her taraftan baskı altında bulunan Almanya için geniş, iyi donatılmış ve eğitilmiş silâhlı kuvvetler bir zaruret halindedir. Tam yetkili ve askerlik dışındaki konulara ağırlık tanıyabilecek bir parlamento tehlikeli olabilir ve kral, başkumandan, bağımsız bir otoriteye sahip bulunmaktır.

 

Ama I. Dünya Savaşı’nın akıbeti Hintze’nin görüşlerini yalanlamıştı: teşriî hayatta bir otoriter ve monarşik öğenin saklanması üstün askerî önderlik ve dövüşme kabiliyeti sağlayamamıştı. Hintze bunun farkına vardı ve öne sürdüğü tarih kuramlarının gözden geçirilmesinin gerektiğini kabul etti.[32] Kâzım Paşa’nın ise buna vakti olmadı.

 

Clausewitz’den esinlenmişti bütün bu çalışmalar, fikirler. Gerçekten bu büyük “muallim”in öğretisi şöyle özetlenebilir: harp, çeşitli öğeleri birbirlerinden ayrılmaz bir organik bütündür. Siyaset, askerî mekanizmayla karışmıştır. Dolayısıyla harbin sadece askerî yönden idaresi bahis konusu olamaz: o, “topyekûn harp” olacaktır ve imha savaşına götürecektir, Ludendorff’un yorumunda (“Der totale Krieg”).

 

Clausewitz’in kuramları aşırı Pan-Cermanist ve Nazi’leri (Schlieffen, Bernhardi, Ludendorff, Keitel vs.) olduğu kadar tedbirli ve hesaplı görünenleri (Moltke, Seeckt) de içine almak üzere günümüze kadar Alman askerî düşüncesinin temelini oluşturmuştur.

 

Bu vesileyle bir gözlemimi de anmak isterim. Benim tanıdığım komutanların hepsi, askerlik hocası olarak Almanlardan başkasını düşünemezlerdi. Onlar Napolyon’dan sadece “iç hatları iyi kullanırdı” diye söz ederler, onu bir muzaffer komutan simgesi olarak görmekle yetinirlerdi. Enver Paşa’nın Harbiye Müsteşarı Fuat Paşa’nın oğlu, Fransa’da Fontainebleau Topçu Okulu’nda okumuş olan Kurmay Yarbay Nurettin Alpkartal, Bonaparte’ın üstünlüğünü anlatacağım diye yırtınırdı, ama pek de başarılı olamazdı: Fransızlar Almanlardan hep dayak yerler!…

 

Küçük bir saplama: Yakup Kadri Bey, “İkdam”ın başmuharriri olarak Ankara’ya gelip T.B.M.M. Hükümeti Reisi Mustafa Kemal Paşa ile görüşecek ve intihalarını İstanbul’da, adı geçen gazetenin 1 Temmuz 1921 günkü nüshasında, şöyle dile getirecektir: “Mustafa Kemal Paşa Çankaya denilen bir tepenin yamacında rustaî (rüstik) bir evde oturuyor. Burası şehre bir saat mesafededir… Bulunduğu çerçevede harikulâde hiçbir şey yok; bir yazı masasının yanında bir güvez renkli koltukta oturuyor; arkasında büyük bir pencerenin tül perdesi var, bu tül perde arkasında Moltke’nin alçıdan bir büstü duruyor. Masanın öbür tarafındaki diğer pencerenin içine de Bonaparte’ın aynı büyüklükte bir yarım heykeli konulmuş.”[33]

 

“Ben o seyyaha benzerim ki mehib

Çölde şemsin şua-i sûzanı

Yakarak gözlerinde elvanı” (Fikret)

 

Clausewitz bizi biraz daha eğleyecek. Kitabının çevirisine önsözü yazmış olan ünlü Fransız filozofu Pierre Naville’in kaleminden okuyacağız, aşağıdaki yorumları.[34]

 

“Onun (kitabının) sağdan da, soldan da hayranları olmuştur; günümüzde vardır bunlardan: Mac-Arthur ve Mao onu zikrediyorlar. İlk ilgilenenler, doğal olarak kurmaylar ve başta Alman Genelkurmayı oluyor. Ama harekât sırasında Clausewitz üzerinde derin düşünenler, savaş çağlarının bilânçosuna bakıldığında, Moltke’nin, Schieffen, Ludendorff ve Hitler’in topluca onun kötü öğrencileri olduklarını anlarlar: eğer harp bir politikanın sadece âleti olmalı idiyse, sonuç olarak politikanın da âletle birlikte iflâs ettiğini kabul etmek gerekir. Napolyon’un yıkılmasından ve 1848 ihtilâlinin ezilmesinden sonra Alman subayları Clausewitz’in mütearifesinden (belitinden) tek bir sonuç çıkarmışlardı: politikayla harp birbirine karıştırıldıklarından Devlet orduya tâbi olmalıdır. Clausewitz’in, Moltke ve Bernhardi’nin ‘Prusya geleneği’, bu subaylar için bu olmuştur…”

 

Ve Marx’ı, Engels’i, Lenin’i, onun hakkında düşünüp yazar görüyoruz. Üstün bir strateji uzmanı olarak bilinen Sovyet Mareşali Boris M. Şapaşnikov’un da Clausewitz’in tilmizleri arasında olduğu kaydediliyor (Meydan-Larousse).

 

“…Almanya’da olduğu gibi Fransa’da da askeri şefler, XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Clausewitz’i yaralamaya varmışlardı; onun felsefesinin yaptığı strateji her şeyden önce, ihtilâlci yönetim altında ilk olarak muzaffer savaşçı güçlerini belirtmiş olan ulusal kitlelerinkiydi. Mamafih Clausewitz bir ihtilâlci değildi. Fransız İhtilâli’nde, herhangi bir yaratıcı ruh görmediği cumhuriyetçi kitleler yerine Napolyon’un dehasına değer vermişti. Ölümünden hemen önce, 1830’da Avrupa ihtilâlinin ezilme plânlarını hazırlamaktaydı…”

 

“Her zaman olduğu gibi bu kuramın ortaya çıkışı, Clausewitz’in içinde büyüdüğü tarihî çağ, yani Fransız İhtilâli, Napolyon harpleri ve bunların meydana getirdikleri ulusal hareketler tarafından sıkıca koşullandırılmıştı. Clausewitz, kuramının temel kavramlarını bu olaylar kümesinin içinden çıkarmıştır…”

 

“(Kitabının) Engels’in hayranlığını mucip olan bir yerinde, ‘harp, sanat ve bilimlerin değil, sosyal varlık alanına aittir. O, kanla tesviye edilen bir büyük çıkarlar çatışması olup sadece bu bakımdan öbür çatışmalardan farklıdır. Onu, herhangi bir sanat yerine, kendisi dahi bir beşerî çıkar ve faaliyetler çatışması olan ticaretle kıyaslamak yeğdir ve o daha da çok, kısmen bile olsa büyük ölçüde bir nevi ticaret sayılabilen politikaya benzer. Ayrıca politika, içinde harbin geliştiği rahimdir… Harp, politikaya aitse, tabii olarak onun karakterini alacaktır. Politika muhteşem ve güçlüyse, harp de öyle olacak ve salt şekline bürüneceği zirvelere kadar götürülebilecektir…’ diyor.”

Harbi olduğu kadar politikayı da hiç bilememiş Enver’in, Clausewitz’in iyi bir öğrencisi olmadığı meydandadır. Devam edelim Naville’i okumaya.

 

“Şu halde harp kavramına, politikanın en yüksek kavramı egemendir; bu kavramın da, beşerî ilişkilerde çıkarlar çatışması olan kendi iç mantığı vardır. Politikanın da bir salt, şekli ve uçlara eğilimi vardır, şu kadar ki Napolyon, kader, politikadır diyebilecektir…”

 

“… (Politikada) yeni şekiller ortaya çıkacaklardır ve bunlar işte XIX. yüzyıl içinde kendilerini göstermişlerdir: politikanın aslı uluslar çevresinden sınıflar alanına, uluslararası çarpışmalardan sosyal çatışmalara kaymış olup böylece ulusal harp kuramına yavaş yavaş bir iç savaş kuramı eklenmiştir…”

 

“Harbin politikaya bağımı, gerçek harple salt harp arasındaki ayırım, muhakemeye çıkarlar, süreler ve dengenin, yani ekonomik ve sosyal yaşamın ahenklerinin (ritimlerinin) âlemini katar. Bu açıdan tarihte aslî rolü oynayan şiddet, ilk muharrik (devitken) güç olmaktan, zıt çıkar ya da ideallerin hizmetinde sürekli kullanılan bir alet olmaktan, uzaktır…”

 

“Şu halde harp teorisi, politikanın ve ekonominin bir teorisinde en yüksek noktasına erişecektir; başka deyimle, gerçek harp gerçek sosyal yaşam içinde yoğrulacaktır. Taktik ve stratejinin, toplumun yapısına, onun kaynaklarına, üretim kapasitelerine, teknik dehasına bağlı kaideleri vardır…”

 

“Sosyalist hareket Calusewitz’in temel görüşlerini, bunları değiştirerek başarıyla benimseyebilmişse, burjuva Devlet’ler, buna karşılık bunları, aşağıdaki cinsten yeterince basit bazı mütearifelerin (belitlerin) düzeyine indirgemeye her gün daha çok eğilim göstermişlerdi: asker, sivile bağlı olacak veya politikasının ordusuna sahip olmak gerek. Politikayı ‘sivil’ öğeyle özdeşleştirerek burjuvazi her şeyden önce, Sezarizm’in tehlike ve korkulu durumlarına karşı kendini korumayı düşünmüştür; bununla birlikte o (burjuvazi), gereğinde Sezarizm’le rahatlıkla uyuşur…”

 

“Fazlaca basit ‘politikasının ordusuna sahip olma’ sloganına gelince, bundan şunlar anlaşılır: Devlet zayıf olanaklar (kaynaklar) ve yetersiz bir orduyla, bu dünyada mütevazı bir politikayla yetinecek, oysaki zengin bir silâh deposu ve insan ve kaynaktan yana zengin olanaklarla ‘politika’, sesini yükseltebilir. İlk ağızda bu, akl-ı selimin bir gerçeği olmakla birlikte, büyük yanlışlara götürebilir. 1940’ta Hitler, politikasının ordusuna sahipti ve onu felâkete sürükledi. 1947’de Mao Tse-tung politikasının ordusuna sahip gibi görünmüyordu… Basit düşüncenin harple politika arasında sıradan bir koşutluk gördüğü yerde Clausewitz güçlü ve çapraşık bir diyalektik, yani hareket halinde karşılıklı etkilerin bir mantığı’nı geliştiriyor. Zira ordu, çekicin elde olduğu gibi, politikanın âleti değildir…”

 

Bu mülâhazalarla Naville bize, 1919’un Mustafa Kemal Paşa’sının, Clausewitz’in mükemmel bir tilmizi (öğrencisi) olduğunu anlatıyor. Devam edelim.

 

Dersini iyi öğrenmemiş Ludendorff 1918 başarısızlığını, “Topyekûn harp” olarak bizim o zamanki subay kadromuzun bellemiş olduğu yapıtında, hocaya yükleme çabası içinde görünüyor. Ona göre:

 

“… ‘Politika’ ve dolayısıyla harp, mahiyet değiştirmeli ve bugün her şeyden önce halk’la meşgul olmalıdırlar. Harp bu kez gerçek ve ‘topyekûn’ olacak zira halka ve ‘iç’ politikaya dayanacak ve çözülmez şekilde halkı harbe bağlayacak: Hitler işte bunu yapmaya yeltenmişti. Ludendorff’un halk hakkındaki düşüncesi, modern endüstriyle pekiştirilmiş bir küçük Ortaçağ kasaba ağasınınkiyle aynıydı. Bu, Pan-Cermanist reaksiyonerlerin, bir kastlar silsilesi tarafından elde tutulan Volk, ‘ruh’ ve ‘kan’ üzerine dayanan bir topluluktur. Bu halk, ‘iç politika’ olarak, daha çok bir ‘dış’ politikanın âleti olmaya adaydı…”

 

“Ludendorff salt harp kavramını ‘topyekûn’ harp gerçeğine, yani halk ve ülkenin tüm sosyal yaşamının harp tarafından inkıyat altına alınacağı, ona sıkıca zincirle bağlı olacağı gerçeği haline dönüştürüyor. Erkekler, kadınlar, çocuklar, her tür ve cinsten kaynak, harp makinesinin arkasına takılıp ona baş eğmelidirler ve dolayısıyla harp edimi sadece karşıt ordunun değil, aynı zamanda düşman halkının da yok edilmesini amaçlamalıdır. İşte Ludendorff Clausewitz’i bu barbar açıdan yeniden gözden geçirmeye yeltenmişti; bu gözden geçirmenin uygulayıcısı olan Hitler…”

 

Kıssadan hiç mi hisse çıkmaz?…

 

1940’ta bir yaz günü Zeytinburnu fabrikasında, ziyarete gelmiş İstanbul Sıkıyönetim Komutanı General Asım Tınaztepe ile birlikte sofradaydık. Nuri Paşa, mutadı üzere, elini masaya vura vura, bir komutanın halk üzerindeki kişisel etkisinden dem vuruyordu. “Ağabeyim Bayezit’te bir nutuk çekti, o günü iki bin darülfünun efendisi Çanakkale’ye gönüllü yazıldı” diye Enver Paşa’nın marifetini övüyordu. Oysaki sonradan Cumhuriyet’in en büyük sıkıntısı kadro yoksunluğu olmuştu.

 

İttihatçıların Ermeni tehciri kurbanlarından ünlü avukat Zohrab’ın çıraklarından, çok ciddî bir Osmanlı kültürüne sahip hukukçu Arşak Bey’in bana bir gün anlattığına göre, savaşın ilk yılında Paris’te okumaktayken, Sırbistan’ın Mackensen’e baş eğmesini müteakip Fransa’da Sırp kontenjanları kurmak üzere gelen bir heyet Sırp öğrencileri askere almış. Bunlar da arkadaşlarına bir veda ziyafeti verip birliklerine katılmışlar. Aradan bir süre geçmiş, hepsi geri gelmiş. Meğer bunları teslim alan bir Sırp general, mesleklerini, işlerini sormuş, kiminin tıp, kiminin mühendislik, hukuk öğrencisi olduğunu duyunca “Peki harpten sonra Sırbistan’ı kim idare edecek? Haydi, siz kitaplarınızın başına. Ben süngü takacak adam bulurum!” deyip bunları üniversitelerine geri göndermişmiş… Anlaşılan o General, Clausewitz’in öğretisini iyice sindirmişmiş…

 

24 Aralık 1925 günkü 969 sayılı Servet-i Fünun’da (s. 121); Ayastefanos’tan Kemal Derviş imzasıyla “Almanya Manevraları” adlı bir makale çıkıyor. Konumuzla yakın ilişkisine binaen bunu aynen derce diyorum.

 

“… Bu teceddüt-ü askeriyenin derece-i ehemmiyetini lâyikiyle takdir için Almanya’nın muamelat-ı atika-i askeriyesinde (eski askerî yöntemlerinde) ısrar ile Büyük Frederik zamanından kalma usulleri tatbikte berdevam olduğunu derhatır etmek (hatırlamak) lâzımdır. Filhakika, İspanya-Fas, Japonya – Rusya muharebatının meydan-ı sübuta çıkardığı (kesin kanıtladığı) birtakım hakaik (gerçekler) ve icabata atf-ı nazar ve dikkat etmeyen Alman erkân-ı harbi, toplu askerle hücum nazariyesinde sebat ediyorsa da, eslâha-i nariye-i haziranın (şimdiki ateşli silâhların) sür’at-i fevkalâde ve menzil-i baitleri (uzak menzilleri) sebebiyle bu tarzda bir hücum icra eden asker kümelerini ne kadar müthiş bir surette hasardide edeceği vareste-i izahtır. Birçoklarının fikrince, harb-i hazırın ilcaat-ı kat’iyesiyle (kesin zorlamalarıyla) kabil-i telif olmayan bu inadın esbabını Alman askerine verilen terbiyenin esasında aramak icabeder. Vakıa Alman askerinin bir insan değil, bir makine olduğu herkesçe malûm bir hakikattir. İmparator Wilhelm’in, ordusuna hitaben neşrettiği bir beyannamede ‘Askerin kendine has bir idraki yoktur. Anın iradeti benim iradetimden ibarettir. Asker için yalnız bir kanun mevcuttur ki, o da benim tayin edeceğim kanundur!’ demiştir. İşte bütün Alman ordusunun halet-i ruhiye ve seviye-i maneviyesini tayin eden bu sözler bize, zabitanın idaresinden bir saniye mahrum olan bir Alman askerinin bütün kıymet-i zatiyesini kaybedip ne için bir vücud-u zait (gereksiz gövde) gibi mütereddit kaldığının sebebini sarahaten gösterir.”

 

[1]              W. Barthold. — Türkistan down to the Mongol invasion Pennsylvania 1977, s. 197 not 3.

[2]              Robert L. Carneiro. — Cultural adaptation, in IESS.

[3]              Burhan Oğuz. — a.g.e., C. I, s. 39-40.

[4]              Kısa namlulu yakın muharebe tüfeği (bugün artık kullanılmıyor)

[5]              Başıbozuk tabiri aslında savaş sırasında orduya katılan gönüllü milis’e verilen addı. Kırım Harbi’nde bir türlü hizaya getirilememeleri, 93 Rus Harbinde de gösterdikleri büyük intizamsızlık nedenleriyle bu usul terk edilmişti. Ancak Nuri Paşa, bunu Azerbaycan’da yeniden teşkil etmişti ama hiçbir yarar sağlayamamıştı. Paşa nutuk çekerken camide ağlamaya başlayanlar bunlardı.

[6]              Coll – Strategy and the social sciences. Issues in defense policy. Amos Perlmutter and John Gooch (ed) London 1981, Introduction, s.1-2

[7]              Stanislav Andreski – On the peaceful disposition of military dictatorship. Ay. e.’de, s.3

[8]              İbn Haldun. — Mukaddime I, çev. T. Dursun, Ank. 1977, s. 302.

[9]              St. Andreski. — Ay. e., s. 6.

[10]            Leon Blum. — A l’échelle humaine, Gallimard 1971, s. 25, 99.

[11]            St. Andreski. — Ay. e., s. 9.

[12]            L. Blum. — Ay. e., s. 125.

[13]            James A .Aho. — Religious mythology and the art of war. Comparative religious symbolisms of military violence, London 1981, s. 23.

[14]            J. Huizinga. — Homo ludens. Essai sur la fonction sociale du jeu, Gallimard

[15]            Ay. e., s. 77.

[16]            Ay. e., s. 150-2.

[17]            James A. Aho. — a.g.e., s. 31.

[18]            Mevlüt Bozdemir. — Türk Ordusunun tarihsel kaynakları, Ank. 1932, s. 2.

[19]            Ay. e., s. 12.

[20]            Ay. e., s. 19.

[21]            Herhalde “totaliter” demek istiyor.

[22]            Ay. e., s. 24.

[23]            Stanislav Andreski. — Military organisation and society, London 1968, s. 10-11.

[24]            Ay. e., s. 22.

[25]            Ay. e., s. 29.

[26]            Fernand Schneider. — Histoire des doctrines militaires, PUF, Paris 1957, s. 22-45.

[27]            Dumlupınar’da olduğu gibi.

[28]            Kıbrıs Barış Harekâtı gibi.

[29]            Zikreden J. Gooch. — Clio and Mars: The use and abuse of history, in Coll. — Strategy and the social sciences, s. 25.

[30]            Zikreden J. Gooch, Ay. e.

[31]            Ay. e.

[32]            Felix Gilbert. — From Clausewitz to Delbrück and Hintze: Achievements and failures of military history, in The Journal of Strategic Studies III/3, December 1980, s. 11-20.

[33]            Yakup Kadri Karaosmanoğlu. — Ergenekon, İst. 1929, s. 89.

[34]            Carl von Clausewitz. — De la guerre. Trad, par Denise Naville. Prés, par Pierre Naville, Paris 1955, s. 7-30.