Tarihin Kuralları

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Tarihin Kuralları

Tarihin Kurallari

Cumhuriyet, 7 Şubat 1980

 

İbn Haldun, daha XIII. yy.da hiçbir savaşın, istilânın din uğruna olmadığını, bunların kesin nedenlerinin doğruca ekonomik olduğunu vurgulamıştı, “Mukaddime”sinde. Mesele, hammadde kaynaklarını ele geçirmekten ibaretti. Aşağıdaki yazı, bu gerçek görüş çerçevesinde kaleme alınmıştı.

 

Tarihten adam ibret alırmış ne masal şey / Yüz bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? demekle Mehmet Akif bir tarihsel kurala değinmiş oluyor Schopenhauer “farklı başlıklarla tarihin aynı bir bahsi”, Nietzsche de “ebedi yeniden başlamalar” şeklinde ifade ediyorlar bu “devirler” kuralını: bu ifadelerde insanlık hep aynı yolu izler gibi gösterilmektedir.

 

Bu gibi kurallar çoğu kez, yüzeysel genellemelerle karıştırılır. Oysa bir tarihsel kanunun bizce geçerli olabilmesi için iki niteliğe kesinlikle sahip olmalıdır: Gereklilik ve evrensellik. Ayrıca bu kanun iki olgu dizisi arasında, bu olguların tabiatından kaçınılmaz şekilde ortaya çıkan bir ilişki kurmalıdır. Tarihin evrim sürecinde değişmez öğenin bulunduğu da bir olgudur.

 

Sofistlerin üstadı Protagoras, evren’in ilkelerini su’da arama yerine, doğru ve yanlışın, “bütün var olan ve var olmayanın” tek ölçüsünün insan olduğunu ispatlama yolunu tutmuş. Arkasından gelen Sokrates de, insan için en önemli sorunun insanın kendisi olduğunu ifade etmiş. Onu, yani insanı, en çok ilgilendiren şey, yaşamın şekli olmalıdır, ünlü filozofa göre.

 

Bu itibarla tarih felsefesi, karşılıklı etkileri içinde bireyle toplumun evriminin bilimi olarak tanımlanabilir. Böylece de bu felsefe, bir arenaya benzer hal alıyor: Birbirleriyle mücadele halinde olan siyasal partilerin elinde bir silâha dönüşüp bu partilerin her biri, geçmişi kendi işine geldiği biçimde yorumlayıp gelecekteki başarısı için onu bir kanıt olarak kullanma yolunu tutuyor.

 

Engels, “tarihin materyalist anlayışına göre tarihte eninde sonunda karar verici, tayin edici öğe, gerçek yaşamın oluşması ve üremesi’dir (husulü ve tenasülü). Ne Marks, ne ben, bundan fazlasını iddia ettik” diye yazıyor Bolch’a mektubunda.

 

Demek oluyor ki tarihsel olayların ortasında insan faktörü, daha doğrusu onun yaşama ve iyi yaşama kaygısı yatmaktadır. Sovyetler Birliği vatandaşları da bu kuralın dışında değillerdir.

 

* * *

 

İsa’dan üç yüz yıl önce yapılmış olan 3000 km kadar uzunluktaki ünlü Çin Şeddi, Asya bozkırı süvarisinin devamlı sataşmalarından Çin topraklarını korumayı amaçlıyordu; ama on beş yüzyıl boyunca kendisinden bekleneni tam olarak yerine getiremedi. Sataşmalar, çoğu kez büyük başarıyla, hatta göçebe süvariyi, yani hayvancı toplumun adamını, yerleşik tarımcı olan Güneşin Oğlu’nun tahtına birkaç kez oturtacak şekilde sürdü gitti.

 

Ne isterdi Asya bozkırının adamı, Çinli (ve sair) tarihçilerin Tanrı’nın belâsı olarak gösterdikleri adam, Çin topraklarından? Ne isteyecekti, yaşam koşullarını düzeltmekten başka! Bu adam göğün değil bu dünyanın adamıydı, tarıma elverişsiz, göçebe hayvancılığa zorlayan toprağın, iklim koşullarının yoğurduğu adamdı.

 

Bu koşullar altında göçebe çobanın tarıma açılmış zengin topraklara doğru periyodik hareketi bir doğa kanunu olmaktaydı. Adam yaşayacaktı, daha iyi yaşayacaktı.

 

* * *

 

Mao Çe-Tung’un öyküsünü tekrarlayacak değilim. Ancak, bütün mücadelesi boyunca Stalin’den sadece “kazık yediğini”, ordusunda hiçbir Rus yapısı silah bulunmadığını o günlerde Çan Kay Şek ordusunda uzman-danışman olarak bulunmuş olan General Chassin bize kesin olarak bildiriyor. Yine o günlerde ise sosyalist ideolojide herhangi bir karşıtlık söz konusu değildi.

 

* * *

 

Yüzyılımızın uygulamaları sosyalist kuralların, onları ortaya koyanların amaçlarının tersine, sadece “milli” refahı hedef alan birer kalkınma modelinden ibaret kaldıklarını göstermiştir. Modeli paylaşmış olan başka ülkelerin “kuvvetli” olan (sosyalist) tarafından sömürülmesine de engel olamamıştır, bu kurallar. Evrenin ilkesi su değil, insan, “milli” sınırlar içinde oturan insan ve onun “her gün daha iyi” yaşama amacıdır. Ne Sovyetler Birliği, ne de Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşları bu kuralın dışındadırlar.

 

* * *

 

Bütün bu söylediklerimin ışığında, ideolojisi ne olursa olsun bir “büyük” devletin, “eşit olmayan” değiş – tokuşta (mübadelede) bulunabileceği daha az ilerlemiş, üretimi daha düşük ülkeler bulmak zorunluluğunda bulunduğu anlaşılıyor. Yani “büyük” olan, içinde üst düzeyde işçilik giderleriyle önemli bir kâr payı bulunan mamul malzemeyi satıp karşılığında ucuz işçilikle elde edilen hammadde alacaktır. Bunun için de ya “yeni”, ya da “sömürge tabiatlı” ülkeler arasında uygulanacaktır, bu alışveriş.

 

Bu da, “etki bölgeleri” kavramına yol açtı. Büyük Britanya denizaşırı ülkelere yönelirken Wilhelm ile sonradan Hitler Almanya’sı, Çarlık Rusya’sı gibi, kendi sınırları içindeki ülkelerden başlamak üzere, kıta Avrupa’yı sömürecekti. “Büyük Almanya” fikrinin yapıcısı Ernst Hasse “Alman İmparatorluğu artık bir sömürge imparatorluğudur. Kendi topraklarının beşte ikisi, Prusya devletinin yarısı, onun bütün eski eyaletleri şimdi Alman sömürge topraklarıdır…” diyordu. Bununla da büyük ölçüde bugünkü Demokratik Alman Cumhuriyetinin topraklarını kastediyordu…

 

Kore’yi Çin’den koparmak için Japonya Çin’e saldırıyor, o da fena halde bozuluyor, 1894’te: Kore, Formoza, Peskador adaları ve Güney Mançurya, Japon egemenliğine geçiyor. Ama Batılı devletler buna razı olmayıp Güney Mançurya’nın boşaltılmasını sağlıyorlar. Japon’lar buradan çekilir çekilmez Rusya burasını işgale başlıyor.

 

Rusların Doğu Asya’daki ilerlemesinin tehlikeli boyutlara ulaşmasıyla 1905 Rus – Japon savaşı patlak veriyor, Çin ve Kore’nin besin ve hammadde kaynaklarını Rusya’ya kaptırmak kimsenin işine gelmiyordu.

 

* * *

 

Bugün bütün bu oyunların sadece aktörleri değişmiştir. Çarlık Rusya’sı (Fransız sermayesiyle) Mançurya’da demiryolu inşa etmişti. (Sonradan Japonların eline geçecek olan demiryolunu.) Bunun sayesinde de bir zamanların bomboş bir alanı olan Mançurya iskân edilip büyük bir soya üretim merkezi haline gelmişti. 1950’den sonra da Sovyetler Birliği Çin’in ekonomik işlerine doğrudan doğruya karışır oldu: Müşterek şirketler kuruldu. Çin’in başlıca endüstrileri Sovyet sınırına yakın yerde toplandı. 27 Mart 1950’de Moskova’da Sinkliang bölgesinin ekonomik zenginliklerinin araştırılıp işletilmesi için iki anlaşma imzalandı ve bir Sovyet-Çin şirketi petrolün, bir başkası demirsiz metallerin (Sinkliang topraklarının altında altın, tungsten, boksit, molibden ve çinko gibi çok önemli metal filizleri bulunuyordu) çıkarılıp işletilmesi için kuruldu. Bunlardan başka yine müşterek havacılık ve sair şirketler, özellikle Mançurya’da gün gördü.

 

* * *

 

Bugün Sovyetler Birliği’nin tarımsal potansiyelinin hâlâ kritik düzeyde bulunduğu bir gerçektir. Şöyle ki hava koşullarının elverişsizliği halinde o yıl bu ülke büyük ölçüde tahıl v.b. besin maddeleri ithal etmek zorunda kalmaktadır. Oysa Mançurya, çok yüksek besin değeri olan ve büyük ölçüde bitkisel yağ içermesinin yanı sıra birçok sentetik malzemenin bileşiğine giren soya’nın büyük üreticisidir.

 

Ayrıca, tahıl ve öbür besin maddelerinin dışalımı dahi politika oyunlarına mahkûm olmaktadır. Kaldı ki topluca alınan bu maddelerin stoklanması, kemirici hayvanlar, böcekler ve çeşitli mikroorganizmalardan korunması da başlı başına bir sorun olmaktadır. Oysa elde, değişik mevsimlerde ürün veren çeşitli topraklar bulunsa, Asya bozkırı buzlarla örtülü olduğu zamanda “sıcak deniz” kenarından buğday ve örneğin pamuk gelse, ne kadar daha iyi yaşardı oralarda oturanlar…

 

* * *

 

İnsanları giydirmekle kalmayıp barutun başlıca hammaddesini oluşturmakla da önemli bir stratejik madde olan pamuk, Sovyetler Birliği’nde Ukrayna’dan Afganistan’a kadar uzanan bölgelerde ekilebilmektedir: ama başlıca ekim alanı, önem sırasına göre, Uzbekistan, Türkistan, Kazakistan ve Tacikistan olup Sovyetler böylece Amerika’nınkinden daha engin bir “pamuk kuşağı (Cotton Belt)” meydana getirmeyi düşünmektedirler ve bunun için de dev bayındırlık projelerinin uygulamasına (Büyük Fergana ve Karakim kanalları v.s….) girişmişlerdir. Amaç, dünya hammadde – pamuk piyasasında ciddi yer tutmak olduğu kadar komünist blok içinde pamuklu dokuma piyasasına egemen olmaktır. Ama gelin görün ki Çin de aynı emelleri beslemektedir! Bu ülkede pamuk, Moğolistan sınırına kadar her tarafta ekilebilmektedir. Ama en büyük umut, yukarda sözünü ettiğim Sinkiang eyaleti olup burası “pamuk kuşağı”nın esas itibariyle oluştuğu Sovyet Türkistanı’nın bir uzantısıdır ve “Çin Türkistanı” olarak bilinir.

 

Evet, tarihsel olay daimî, değişmez genel nedenlerin ürünü olduğu sürece kendini yineler, yeni yeni aktörlerle. Tarihin evrimi kanunun da bu koşullarla meydana gelen bazı olayların düzenli olarak yinelenmesine karşı koymaz, tıpkı yüzyıllar boyunca Asya bozkırı uruklarının Çin topraklarına saldırmalarına karşı koymadığı gibi. Ekonomik süreç insanların ne irade, ne de vicdanına bağlı bir doğal süreç değildir. Aksine insan irade ve vicdanı, ekonomik süreç tarafından tayin edilir.

 

Bu itibarla Sovyet-Çin zıtlaşmasını bir ideoloji çatışması sanmanın, tarihin kurallarından habersiz çocuksu bir anlayıştan ibaret olduğu, tüm açıklığıyla ortadadır. Tarihi, ekonomik koşullar yapar.