Tarihin Aşamaları

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Tarihin Aşamaları

Tarihin Aşamalari

Cumhuriyet, 14.12.1987

 

Her feodal düzen senyör- serf Türkiye gerçeğiyle ağa – ırgat düzenini işveren — işçi ilişkileri içinde bir düzene dönüştürmemek için bütün gücüyle çabalar. Gerçekten “işveren”, başka adamdır, “ağa” başka; “işçi” başka adamdır, “ırgat” başka. “İşveren”, ilerici, üretici; “işçi” de hür olarak ekmeğinin pazarlığını yapabilen, yaptığı işin sorumluluğunun bilincinde olan kişidir. “Ağa – ırgat” İkilisinin tanımlanmasına ise gerek yok…

 

Bu antitezlerin arasından “liberal” ile “muhafazakâr” kavramları da ortaya çıkıyor…

 

1793’te aydınlanma çağının ürünü Fransız burjuvazisi, gelişmesine engel olan feodaliteyi tümden süpürüyordu. Yerine koyduğu ilerici ve gerçekten üretici burjuva-kapitalist düzen, o güne dek geçerli olan insanlar arasındaki senyör-serf, bugünkü deyimle, ağa-ırgat ilişkisini, işveren-işçi ilişkisine dönüştürmüş, “ırgat” ile “işçi” arasındaki temel kavram farkını iyice belirgin hale getirmişti.

 

Avrupa, daha XIV. yüzyıldan başlamak üzere Ortaçağ’ın karanlıklarından silkinip Rönesans’ı idrak etmiş, bu temel üzerine bina edilmiş Aydınlanma Çağı’na ayak atmıştı. Bunun anlamı, insanın vasilikten kurtulup kendi algısını, başkasının rehberliği olmadan kullanabilmesiydi. Tanrısal vahye dayanan ve egemen sınıflarca desteklenen dünya görüşü yerini, akıl ve bilimin ışığına bırakmıştı. Bundan böyle güneş dünyanın çevresinde değil, dünya güneşin çevresinde dönecekti. Ünlü İngiliz filozof ve devlet adamı Francis Bacon (1561-1626), üç yüz yıl önce şöyle diyordu: “doğanın etüdü, sanat ve bilimlerin dokusu gibidir. Bunlar (sanat ve bilimler), yüzyıllar boyunca barbarlığın eline düşmüşlerse bunun sorumlusu, muhakemenin (usavurma) bütün prensiplerini alt üst etmiş olan ilahiyatçılardır: Gözde bağ, ayakta zincirle ilerlemenin yolu!…”[1]

 

BURJUVAZİNİN GETİRDİKLERİ

 

Galileler, Keplerler… Lavoisier’ler bizi XVIII. yüzyılın sonuna getireceklerdi. Akıl, çalışmasını sürdürüyordu.

 

1793’te Aydınlanma Çağı’nın ürünü Fransız burjuvazisi, gelişmesine engel olan feodaliteyi tümden süpürüyordu. Yerine koyduğu ilerici ve gerçekten üretici burjuva-kapitalist düzen, o güne dek geçerli olan insanlar arasındaki senyör-serf, bugünkü deyimle, ağa-ırgat ilişkisini, işveren-işçi ilişkisine dönüştürmüş, “ırgat” ile “işçi” arasındaki temel kavram farkını iyice belirgin hale getirmişti. Bunun yanı sıra da burjuva-kapitalist düzenine özgü “demokrasi”, “liberalizm”, “laiklik”… gibi yine temel kavramlar, gün ışığına çıkmıştı. Bu arada feodal güçler de boş durmamış, dış ülkelere göçmüş olan soylular, yani toprak ağaları, düşman ordularının saflarında kendi yurttaşlarına karşı kıyasıya dövüşmüşlerdi. Ama nafile, burjuvazi Fransa’ya ve onun etkisiyle daha birçok Batı ülkesine çağ atlatmıştı.

 

Bunun arkasından Batı, buharın gücünü keşfedecek, bununla büyük sanayi devrimini gerçekleştirecekti. Batı, bir kez daha çağ atlamıştı. Bütün bunları merkezi devlet otoritesini inkâr eden, tutucu ve cılız bir üretim gücüne sahip feodal düzende gerçekleştirmesi olanak dışıydı. Gerçekten böyle bir düzende, Sayın Ali Koçman’ın TÜSİAD’da dile getirdiği “… Bütün kurallarıyla işleyen, insana saygı duyan demokratik düzen…” özlemi, ağa-ırgat ilişkisinin başat olduğu bir sistemde, boş bir düşten ileri gidemezdi.

 

Derken atom, elektonik, uzay çağlarına giriş: Batı, “çağ atlama”ya somut anlam kazandırıyordu.

 

Şimdi bu verilerin ışığında kendimize bakalım. “Ağrı’da ilk asansör!… Beş katlı Ağrı Devlet Hastanesi’nde yaptırılan ve geçen günlerde hizmete giren asansör çevresinde bir meraklı kitle oluştu. Ağrı’nın ilk asansörüne binmek isteyenler gün boyu asansör önünde kuyruk oluşturuyorlar…”[2]

 

Bir de istatistik: Birleşmiş Milletler’in çelik pazarını inceleyen raporunda yer alan 1984 yılı verilerine göre, Türkiye’deki kişi başına çelik tüketimi, batı Avrupa ortalamasının çok altında ve Yunanistan’ında dâhil olduğu sıralamanın en altında bulunuyor: Kişi başına 105 kilo! Üretimi ise, bu miktarın yarısından azdır. Oysaki çelik üretimi, bütün iktisat kitaplarına göre, bir toplumun üretim potansiyelinin şaşmaz göstergesidir. “Çelik ihraç ediyoruz” şarkıları ise, ithal miktarı ve bu her ikisinin değerleri açıklanmadıkça “… Kubbede bir hoş şada…”dan ileri gitmez, “çağ atlıyoruz” türküleri gibi. Çağ, ancak ileri bir üretim düzeyi ile adanır, şişelere bulut ve… su doldurarak değil…

Öbür yandan AT, Avrupa Birliği gibi örgütlere dâhil olma, ne pahasına olursa olsun yabancı sermayeyi çekme ve birçok varlığımızı yabancılara satma çabalarının, ancak ülkede egemen olan toprak ağası – aşiret reisi – büyük ailenin oluşturduğu güçlerin kendilerini Batı şemsiyesi altında emniyete alma kaygısından kaynaklandığını söylemekle büyük hata etmiş olur muyuz?.. Yukarıda tanımlamasını yapmış olduğumuz “çağ atlama”nın, bir yarı feodal düzende mümkün olamayacağı gün gibi bellidir: “Türkiye’de piyasa kurallarının egemen olduğu bir kapitalizmin değil, olağandışı koşullarda devlet olanaklarına sahip olmuş bir avuç insanın garip bir düzeni vardır” derken Prof. Toktamış Ateş,[3] bu “düzen”in ciddi bir üretime yönelmesinin olanak dışı olduğunu vurguluyor.

 

TUTUCU İLE GERİCİ

 

Liberalizm Batı’da, başarılı bir burjuvazinin bir karakteristik entelektüel hareketi olup, özellikle İngiltere’de, çıkan yüzyılın son çeyreği ile I. Dünya Savaşı’na kadar orta sınıfın ideal ve değerlerini temsil ederdi. Bugün “tutucu” dediğimiz “muhafazakâr” ise, toplumu esas itibarıyla dün ve bugün olduğu gibi devam ettirip, her tür önemli değişikliğe karşı harekete geçen kişidir. Reaksiyonere gelince; bu, toplumun değişmekte olduğunu kabul edip, bu değişmeye tepki gösterendir. Sosyal ilerlemeyi önlemek üzere reaksiyoner, buna karşı koymakla kalmayıp, eski bir sosyal düzeni geri getirme çabası içinde olur.

 

Reaksiyoner, bugünkü düzeni sonuna dek sürdürmenin yollarını aramaktadır. O, var olan bu düzenin eskidiğinin, bunun değişmek üzere olduğunun ya da değişmesinin gerektiğinin farkındadır, ama yeni bir toplum şekline doğru ileri yürümek üzere, daha eski bir şekle doğru geriye adım atar. Bununla da “gerici” adını alır. Muhafazakâr geçmişi korumayı, gerici bu geçmişi yeniden bina etmeyi amaçlar.

 

“Liberal” ile “muhafazakâr” arasındaki antitez, bir tarihî yanlışlıktır. Liberalizmin ortaya çıktığı günlerde liberaller ilerici, yani toplumun değişmesini olumlu bir adım olarak kabul edenlerdi. Liberalizm zayıflayınca, bunlar muhafazakâr oldular. Tümden yok olduğunda da onu yeniden bina etmek üzere reaksiyoner (gerici) oldular…

 

1946’da merkezî devlet otoritesinin simgesi olan CHP’nin bürokrat baskısından sıyrılıp, kendi başına buyruk olmak isteyen toprak ağaları (bunların sadece Doğu’da var oldukları sanılmasın), Toprak Reformu Kanun Taslağını bahane ederek DP’yi kurdular. Bunlar, devlet otoritesini, merkezkaç güçler lehine tahrip etme görevini üstlendiler. Ağa – aşiret reisi – büyük aile grubunun oluşturduğu büyük oy olanağı karşısında CHP hiçbir zaman iktidar olamadı: Irgat, oyunu hür iradesiyle kullanamaz…

 

Bundan sonraki seçimleri de kimin kazanacağını keşfetmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Hangi parti, bu grubu kendi yanına çekmişse büyük çoğunlukla Meclise girecektir. Gerisi masaldır.

 

Belli koşullar, belli sonuçlar doğurur.

 

 

 

[1]              Analyse de la philosophie du Chancelier Francis Bacon, C. I, Amsterdam 1755, s. 47

[2]              Hürriyet, 25.11.1985.

[3]              Milliyet Aktüalite, 15.11.1987.