Sunuş

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Sunuş

Sunuş

İstanbul, 02. 06. 2001

 

Bu kitap, 2000’nin ortalarında yayınlanmış “Anılar”ımın bir tür devamı oluyor. O günlerdeki ruh haletim ve düşünce sistemim bunun her sayfasında aşikârdı. Görüşlerimi yayınlayamamak, bunları kamuya iletememek beni gerçekten boğuyordu. Ülke bana hem bir yurt, hem de sürgün yeri, bir tutukevi gibiydi. Ülkede özellikle 40’lı yılların başından itibaren hâlâ devam edegelen egemen düşünce akımının dışına “sürülmüş”, vatanımda, düşüncelerimi açıkça ifade etmekten men edilmiş olarak kendimi “hapsedilmiş” hissediyordum. Karar alma ve toplumsal tasarılara iştirak ettirilmeyişim beni bir sürgün durumuna, kendi öz yurdumda bir sürgün haline getirmişti. İnanmış bir solcu olarak hiçbir zaman bizim ünlü solcularla, belkemiksiz sosyalistlerle, sosyal-demokrat geçinen boş tüfeklerle aynı dalga uzunluğunda olmadım. Dört bir yanımızı sarmış emperyalist güçler ve bunların yerli piyonlarına karşı sağlam milliyetçiliğim, çok kişiye ters düşüyordu. Bu halimi, Anılar’ın “Son Sözüm”ünde (s.642) aynen ifade etmiştim.

 

Derken, 60’lı yıllara geldik ve bir sabah 27 Mayıs’ın davûdî sesli Türkeş’inin Nato’ya ve Cento’ya sadakat yeminleriyle uyandık. Daha ilk anlardan itibaren bu hareketin bizleri fazla uzaklara götürmeyeceğini sezinledim. Bence o, bir “ölü doğmuş ihtilâl (aborted revolution)” idi. Bu görüşümü, dostlarıma yazdığım bir mektupla (Anılar s.572-581) ifade ettim.

 

Hareketin haftasında Millî Birlik Komitesi radyolarda ve basın aracılığı ile bir bildiri yayınladı. Bir eğitim seferberliğine girişilecekmiş, bunun için sabık iktidarın bastırıp da dağıtmaya vakit bulamadığı “Türkiye Eğitim Millî Komisyonu Raporu”nun Millî Eğitimi Vekâleti kitapevlerinde ücretsiz olarak verildiği, bunu okuyup düşüncelerini bildirmenin bir vatandaşlık görevi olduğu ilân ediliyordu.

 

Raporu büyük bir dikkatle okudum ve bu husustaki büyük çoğunluğu olumsuz görüşlerimi 29 Ağustos 1960 tarihinde, metninin tümünü Anılar’ın 585-594’üncü sayfalarında verdiğim tenkit yazısını Millî Eğitim Vekâleti’ne gönderdim. Bundaki “Netice ve Tavsiyer”in içinden sadece, önemine binaen, bazı kısımları aynen aktarıyorum.

 

“ 1- Asrımız tekniğinin yarattığı iktisadî ve içtimaî şart ve kaidelere uygun olarak, 44.000 köye dağılmış nüfus, asgarî medeni şartların tahakkukuna imkân verecek topluluklar haline getirilmedikçe, “

“ 2- Kitlelerin her türlü maddi ve manevi kalkınmasını kendi menfaatlerine aykırı bulan ve bunu baltalayan muayyen bir mütegallike sınıfı ile bu hususta büyük yardımcı şeyh ve mümasili din adamları gümresi kati olarak bertaraf edilmedikçe, “

“ 3- Bu işlere muvazi (paralel) ve onlarla beraber olarak insanoğlunun en mükemmel mektebi olan sanayi faaliyeti taammüm ettirilmedikçe (genelleştirilmedikçe), yani eğitimi bahis mevzuu olan kitle bu eğitimi kabul ve benimsemeye manen ve maddeten hazırlanmadıkça, alınacak tedbirlerin müsmir olamayacağı (semere vermeyeceği) ve esasen mahdut olan imkânlarımızın israf edileceği bedihidir (açıktır). İçtimaî ve iktisadî inkılâp ile sanayileşme hareketinin umumi planlamasından müstakil olarak bir eğitim davası düşünülemez… “

 

O günlere kadar “plan yerine pilâv” istenmişti. “Plân” komünistlikti, şöyle ki Sovyetler Birliğinde uygulanıyordu… Millî Eğitim Vekâleti gönderdiğim yukarıdaki tenkit mektubundan görüldüğü üzere, ilk kez köylerin birleştirilerek çeşitli hizmetlerin götürülebileceği topluluklar haline getirilmesi (bundan on yıl kadar sonra Ecevit “köy, kent, Merkez köyü” projesinin ilk mucidi olduğunu ilân edecekti…), ve “içine toplumsal ve ekonomik reformları olacak devlet planlaması” düşüncelerini açık seçik ortaya atmış olmanın şerefini kendime mal ediyorum.

 

* * *

 

Bazı dostlarım, mezkûr mektubu makale şekline sokup yayınlamamı öğütleyip durdular. Bu fikre fazla nazlanacak değildim ama basınla hiçbir ilişkim olmadığı gibi, günlük gazetelerin hiçbirinde, yazılarımı kabul edip basacak göz görmüyordum. Ünlü Eşref

 

“Devr-i istibdadda söz söylemek memnu idi

Açsan ağzını ağlatırdı hükümet maneni (ma’nanı-düşünü)

Şimdi hürriyettir değişti kaide

Söyletirler evvelâ, sonra s………ler aneni”

 

demişti ya? Ben de şu “hürriyet (?)” kurulmadan bir şeyler söylemek istiyordum. İmdadıma o günlerde kurulmakta olan “Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği”nin yayın organı olan haftalık “Teknik Haber” gazetesi yetişti. Gazetenin genel havasına içim ısınmıştı. Nitekim ilk makalemin sütunlarının hemen yanı başında, Mustafa Fettah Ege adlı bir meslektaşımın “Tekniğimizde Eyyam Efendileri” adlı yazısı çıktı ki bundan aktardığım bazı bölümler, gazetenin ne denli görüşlerim doğrultusunda yazılara yer verdiğini gösteriyor:

 

“Milletimizi, çağdaş uygarlık seviyesine yükseltecek teknik gelişme ve kalkınmanın her türlü hamle ve hareketleri, ne yazık ki, Rönesans’tan bu yana geçen yüzyıllar boyunca, hep bu eyyam efendilerinin kılavuzluğu yüzünden, mesafe alacak yerde, fasit bir daire üzerinde dolaşıp durmuştur.”

 

“Gerçek ibadetini, yalnız menfaatinin mihrabı önünde yapan millî ve sosyal hasletlerden mahrum bir zümre mensupları, bulunduğu kabın kolayca şeklini alan bir likit (sıvı) gibi her devire intibak ederek bir parazit misali, kendi ufukları içinde huzurla yaşamanın sırrını bulmuşlardır. “

 

“Yurt sathına plansız, programsız ve hesaba yabancı, yani rastgele serpilen bir sürü inşaat ve tesisler bugün, ya lüzumsuz veya verimsizliklerinden, muattal bir halde yüzüstü bırakılmışlardır.”

 

* * *

 

Böylece “Teknik Haber”de yayınlanan ilk makalemi (“Millî Eğitim Davamız”), “içine sosyal reformu alacak millî plân” düşüncesiyle bitirmiştim ve sanayi problemlerimiz, aynı tezimiz çerçevesinde, mütalâa edilecektir” dedim. Bu ikinci makale (“Ziraat mı, sanayi mi?”) iki hafta tefrika edildi. Bunlarda da tarımın “sanayi”den ayrılamayacağı, yani tıpkı bir kimya, dokuma … sanayii olduğu gibi bir ziraat sanayii’nin bahis konusu olduğu ifade edildi. Ve yine lâfın önü alınamayarak, Cemal Gürsel Paşa’nın kalkındırılacağı vaadinde bulunduğu “Köy Kalkınma Davamız”, kaleme alındı ve on bir hafta tefrika edildi. Burada önce Asya göçebe Türk ve Moğol Devletleri’nde, Selçuklularda ve (Tanzimat’a kadar) Osmanlılarda özel toprak mülkiyetinin bulunmadığı, günümüzdeki ağa-mütegallibe sınıfının doğuşu ve “devlet plânlaması” çerçevesinde nelerin yapılmasının gerektiği irdelendi. (“Millî Eğitim Davamız, 5 Aralık 1960; “Ziraat mı Sanayî mi?”, 30 Ocak 1961-6 Şubat 1961; “Köy Kalkınma Davamız”, 31 Temmuz 1961-16 Ekim 1961”).

 

Evet, şu vaadedilen “hürriyet” kurulmadan bunları yazdım ve 1977’ye kadar yine sustum.