Sonuç

Aralık 12, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Sonuç

 

Genelkurmay Başkanlığı arşivinin İstanbul’dan götürüldükten sonraki akıbetini bilmiyoruz. Bu konudan bahseden tek kişi, Türkiye’de görev yapmış olan ve makalemizde de adı geçen Alman subayı Kress von Kressenstein’dır. Von Kressenstein anılarını yazarken Genelkurmay dosyalarından istifade etmek istediğini, ancak bu dosyalara ulaşamadığını belirtmekle ve “bu vakalara ait dosyaların hemen kâffesi Alman Heyet-i Islahiyesi’nin İstanbul’dan göçü esnasında kaybolmuştu” demektedir.

 

Makalemiz boyunca, Helmuth von Moltke heyeti ile beraber neredeyse aralıksız olarak 1918 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda görev yapan Alman askerî yardım heyetlerini ve bu heyetlerin amaçları ile fonksiyonlarını ortaya çıkarmaya çalıştık. Ancak, asıl amacımız Alman subaylar denetiminde ayrı bir şekilde arşivlenen ve en üst düzey Türk subayının ulaşmasına izin verilmeyen Osmanlı Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’ne ait sandıklar dolusu plan ve yazışmaların Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya götürülmesi konusuna dikkatleri çekmektir.

 

Arşivler, bir milletin hafızasıdır. Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’ne ait sandıklar dolusu plan ve yazışmaların Almanya’ya götürülmesiyle birlikte millî hafızamızın çok önemli bir kısmı yok edilmiştir.

 

(Dostlar arasında ayrı gayrilik olamayacağına göre “geleneksel dostumuz” Almanya, çok önemli Genelkurmay arşivlerimizin üzerine oturmuştur… – B. O.).

 

.

. .

 

 

Vedii Bilget (Emekli Amiral).  – Kılavuzu din olanın…., in Cumhuriyet, 03.01.2003.

 

17 Eylül 1978’de zamanın ABD Başkanı Carter, Camp David’de, Mısır ve İsrail liderleri Sedat ve Begin’le 13 gün süren bir anlaşma maratonu düzenledi. Ancak Camp David bir fiyasko doruğu (zirvesi) halini alınca, Ulusal Güvenlik İşleri Yardımcısı Zbigniew Brzezinski’nin “Konsantrik Dış Çizgiler İlkesine göre Ortadoğu Anlaşmazlıklarını Giderme” tasarısı bölgesel Amerikan stratejisinin gündemine oturtulmuştu. 1975’te önde gelen Batılı kapitalist ülkelerin Rambouillet doruğu ertesinde kotarılan “Lokomotif Tasarısı” ile bu yeni strateji giderek birbirlerini tamamlayacaktı…

 

Bir yandan, “Camp David üçgeni bir çerçevedir ve eninde sonunda bunun sınırları arasına Arap ve İslâm devletlerinin birçoğunu katmak gerekecektir” denilirken, öte yandan da bu çerçeveye katılacak ülkelerin lokomotif rolü Batı Almanya’ya verilecekti. Bu tarihten başlayarak Batı Almanya yalnızca bölgede etkinleşmeyecek, Türkiye’nin sorunlarına bir vasi edasıyla yaklaşmaya başlayacaktı. O süreçte büyük ekonomik ve siyasî darboğazlar içine girmiş Ankara’nın tüm uluslararası platformlarda sözcülüğünü ve hamiliğini Batı Almanya üstlenmişti.

 

Dinsel kalkışımlar

 

Türkiye bir yandan anarşi ve terörle boğuşurken öte yandan da dinsel kalkışımların ve ayrılıkçı çatışmaların alevlendiği bir bölgesel alan durumuna gelmişti. Yetmemiş, ırkçı ve faşist saldırılar doruğa tırmanmış, bunların arka planındaki Murat Bayrak’ın bir Alman ortak ile İstanbul’da fabrika sahibi ve eski bir Müslüman – SS üyesi olduğu, İkinci Dünya Savaşı sonrası aralarında pek çok Müslüman’ın da bulunduğu masum insanları kurşunlayarak öldürdüğü için hakkında idam kararı verilmesinden sonra Nazi Gestapo’nunun Odessa örgütü aracılığıyla Türkiye’ye kaçtığı ortaya çıkmıştı.

 

Almanya’nın öncülük ettiği Hollanda, İsveç ve Belçika Kiliseler Birlikleri birleşerek “Türkiye’de azınlıklara baskı var” demeye başlamışlar, Süryanîlerden başlayarak tüm dinsel azınlıkların dilediklerince örgütlenmelerini istemeye girişmişlerdi. Almanya’da örgütlenmiş İslâm şeriatçıları Türkiye’ye girmişler, “Kudüs’ü Kurtarma Günü” gösterileri düzenlemişler ve I. Ve II. MC hükümetleri döneminde Demirel’den, son muhalefet sürecinde Ecevit’ten güç alan MSP çevresi ve Erbakan gösteriye fiilen katılmış, yeşil zemin üzerinde siyahla çizilmiş iki çapraz tüfek ve ortasında Kur’an bulunan pankartlar ve “Şeriat gelecek vahşet bitecek”, “Lâiklik dinsizliktir”, “İslâm Ümmeti Şeriat Devleti”, “Anayasamız Kur’an” sloganları eşliğinde konuşmuştu. Türkiye’nin ekonomik darboğazı aşmada önemli adımlardan biri olan Libya için denizaltı yapma projesinden Federal Almanya’nın engeller çıkarması üzerine vazgeçilmişti. Ardından 12 Eylül darbesi gelmiş, sol muhalefeti tamamen ezerken dinci kesimlerin desteğine sığınmıştı. Darbeden daha birkaç ay sonra MGK üyeleri Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’ne gitmişler, Kenan Evren, öpüp başına koyduğu Kur’an’la konuşmuştu. Batı Almanya Başbakanı Schmidt ise ordunun yönetime el koymasına karşın ülkesinin Türkiye’ye yardımın başını çekeceğini söylemişti.

 

Derken Özal süreci başlamış, ardından DYP ve RP yönetime gelmişler, Türkiye’nin dinsel bir örtü altında sokulması hız kazanmıştı. Tüm dinsel kökenli siyasal ekonomik kalkışımların temelinde Almanya’da üstlenmiş odaklar vardı.

 

Örneğin, nasıl ki Rufailik Osmanlı’nın halka karşı, zulüm politikalarının destekçisi olmuş, Kadirîlik İngiliz emperyalizmiyle işbirliği yapmış, Nakşibendîlik Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde yaşanan birçok gerici ayaklanmada başı çekmişse, bugünkü konumları da fazlaca bir değişikliğe uğramamış gibiydi. Osmanlı döneminde ilericiliğe karşı 31 Mart Olayı’nı yaratanlar, nasıl ki önceleri Hürriyet ve İtilâf Fırkası saflarında yer almışlar, daha sonra İttihat ve Terakki’nin devlet politikasıyla Teşkilât-ı Mahsusa içine alınmışlar, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ilk yıllarında kurulan Mücahidin-i Mevleviye taburunu Veled Çelebi yönetmiş, giderek Alman planlarının uygulayıcısı olmuşlardı; sonraki süreçte bu işbirliğinin boyutları Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı boğmak için emperyalizmin planladığı ve organize ettiği gerici ayaklanmalarda başı çekmeye kadar ulaşacaktı, 1950’lerden sonra da tarikatların ülkedeki gelişim ve ağırlığı artacaktır. Artık tarikatlar üzerinde hesapları olan işbirlikçi tekelci burjuvazi ve onun siyasal alandaki temsilcisi olan D.P.’dir.

 

Zamanla D.P. çizgisini sürdüren tüm partiler ve hattâ sosyal demokrat söylemli Ecevit bile din istismarından pay kapma yarışına girmişlerdir. Okullara yeniden din dersinin konması, tekke ve türbelerin yeniden açılması, yeni ilâhiyat fakültelerinin kurulması, Kur’an kursları ve imam hatiplerin yaygınlaştırılması için yasal düzenlemeler yapılmış, sosyalistlerin örgütlenmesine olanak tanınmazken İslâmcıların örgütlenmesinin önü açılmıştır. MNP ile başlayan İslâmcılığı siyasete odaklayan partiler zinciri kurulmuş, hattâ bunlar iktidar ortağı kılınmıştır. Yoğun antikomünist propaganda altında yoğrulan “milliyetçi” ve İslâmcı hareketlerin ortak yanı işbirlikçilik olmuştur. Her iki akımın yoğun dış örgütlenmeleri hep Almanya’da bulunmuştur (tarafımızdan belirtildi). Ve devlet – sözde dış politika adına – bu örgütlenmelerin, bir yandan anti-sovyetik kalkışımlar için Afganistan’da, öte yandan Türk milliyetçisi ve İslâm şeriatçısı kalkışımlar yolunda Kafkaslarda etkileşmelerine göz yummuştur. Susurluk’ta ortaya çıkan kokuları bile doğrudan bunların eli ve ağzıyla örtmüştür. Süreç içinde bu örgütlenmeler, yine yurtdışında ve özellikle Almanya’da yoğunlaşmış Kürt milliyetçiliği ile buluşmuştur…

 

Sonuç

 

Evet dinsellik ve tarikatlar emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin elinde her zaman kullanılmaya hazır bir araçtır. “Rutin” öz görevlerinin (misyonlarının) dışında da yeri ve zamanı geldikçe devlet onları devreye sokmaktadır.

 

Onlar da devleti kullanmak adına devletler tarafından kullanılmaya devam etmektedirler. Bu durum dinsel örgütlerle içselleşmiş; bir kültür haline gelmiştir. Şimdi İstanbul’daki sinagog, konsolosluk vb. saldırıların ardındaki oluşumu görmeye çalışanların, işe sermaye – din – silâhlı güç kullanımı sacayağı çerçevesinde bakmalarının, emperyalizmin din ile işbirliği açısından yaklaşmalarının yalnız ABD’nin değil, onun Almanya’yı bölmede lokomotif güç tayininin temelindeki olguları ışığa çıkarmalarının, devlet ve din arasında ciddî bir hesaplaşma yapılmadığı sürece olan bitenin hep böyle gitmeye devam edeceğini görmelerinin zamanıdır.

 

.

. .

 

25 Şubat 2004 tarihli Radikal, yoğun olarak Türkiye – Almanya ilişki haberlerine yer vermiş:

 

İskenderun Körfezi’nde yapılan santralin açılışını Almanya Başbakanı Schröder, Başbakan Erdoğan’la birlikte yaptı. Törene çok sayıda bakan da katıldı.

 

Başbakan Schröder, Alman sermayeli Sugözü Termik Santrali’nin açılışında Alman işadamlarının Türkiye’yi stratejik ortak olarak gördüğünü söyledi. Schröder, Türkiye’nin enerji açığı olduğuna ve Almanya’nın yeni santrallerle var olanların rehabilitasyonuna talip olduğunu belirtti.

 

Almanya başbakanı Schröder’den sonra Türkiye’nin ilerleme raporunu hazırlayacak olan Verheugen de olumlu sinyal verdi.

 

Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu yetkilisi Günther Verheugen, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in AB üyeliği için Türkiye’ye verdiği desteği savundu.

 

Schröder’in yaptığı ziyaret nedeniyle Almanya günlerdir Türkiye’yi tartışıyor. Alman basınında çıkan yazılarda ağırlıklı olarak Türkiye’nin kriterleri yerine getirmesi durumunda AB üyeliğine kabul edilmesi gerektiğini söyledi.

 

Schröder’in Türkiye’nin AB üyeliğine vurgu yapmasının gerisinde büyük bir stratejik değerlendirme yatıyor ki bu değerlendirme, tüm AB liderleri tarafından da paylaşılıyor.

 

Türkiye son iki yılda 80 yıllık tarihinden fazla değişti. Uygulama önemli ama AB ülkelerinden işkence haberleri geliyor.

 

Enerji Bakanı Güler, “Son derece yüksek teknoloji kullanıldı. Burada bırakın siyahı, griye yakın duman dahi görülmemektedir” diye konuştu. 1210 megavat kurulu güce sahip Sugözü Termik Santralı, yaklaşık 1,5 milyar dolara mal oldu. Açılışta konuşan Almanya’nın en önemli şirketlerinden Stag’ın yönetim kurulu başkanı Herman Müller, 39 ayda projenin tamamlandığını söylerken, 1,5 milyar dolar yatırım bedeline sahip termik santralin Türkiye’nin en büyük doğrudan yabancı yatırımı olduğunu söyledi.

 

Sugözü Termik Santralı, yüzde 75’i Stag AG, yüzde 25’i RWE-POWER’e ait İskenderun Enerji Üretim ve Ticaret A.Ş. (İskenderun) tarafından kuruldu.

 

Almanya’nın Türkiye’ye 1980 – 2000 döneminde 4 milyar dolarlık yatırım yaptığını kaydeden Erdoğan, Sugözü Termik Santrali’nin 1,5 milyar dolarlık maliyetle en büyük Alman yatırımı olduğuna dikkat çekti.

 

Başbakan Erdoğan, hedefin ucuz enerji üreterek, yerli sanayinin dünyadaki rekabet gücünü artırmak olduğunu belirtirken, Alman Başbakanı Schröder de, ülkesinin yalnız teknoloji transferi alanında değil, eğitim alanında da Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu desteği vermeye hazır olduğunu kaydetti.

 

Türkiye’nin ilerleme raporuna imza atacak Verhaugen, Schröder’in verdiği desteğe sahip çıktı: “Türkiye’nin stratejik önemi büyük. Artık akıl hocalığı yapmaya gerek yok.”

 

Türkiye’nin AB üyeliği Alman siyasetinde yoğun tartışmalara yol açıyor.

 

Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fisher, sol eğilimli Die Tageszeitung gazetesine 21 Şubat’ta verdiği demecinde Türkiye’nin AB üyeliğinin Avrupa’ya kazandıracaklarını ortaya koydu:

 

Hristiyan Demokrat liderlerden Angela Merkel’in Türkiye’ye yönelik tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bir Alman heyetinin bu hafta Türkiye’de nasıl hareket ettiğini görünce… Porselen dükkânına girmiş bir fil gibiydi.

 

Ters rüzgârlar da esiyor Almanya’da.

 

Stoiber’e göre, Türkiye’nin AB üyeliği, Avrupa’nın siyasî birliğini imkânsız kılacak. Muhafazakâr lider, Romanya ile Bulgaristan’ın üyeliğine de karşı.

 

Radikal, 26.02.2004’ten: 

 

Karnavala Türkiye karıştı… Almanya’da Sosyal Demokratlar – Yeşiller iktidarıyla Hristiyan Demokrat muhalefet arasındaki Türkiye’nin AB üyeliği tartışması, karnaval dönemine bile yansıdı. Karnavalı müteakip ilk gün olan ‘Aschermittwoch’ dolayısıyla yapılan geleneksel siyasî açıklamalarda, Türkiye’nin AB üyeliğine dair saflar keskinleşti.

 

Başbakan Gerhard Schröder: “(Hristiyan Demokrat Angela Merkel ile Edmund Stoiber’i eleştirerek) Almanya’da sorumluluk üstlenmek isteyen kişi Irak’a asker göndermek isteyemez ve Türkiye’nin başına vuramaz.”

 

Dışişleri Bakanı Joschka Fisher: “Türkiye para değil, güvenilir çerçeve şartları istiyor.”

 

Hükümetin insan hakları sorumlusu Claudia Roth: “Üyelik perspektifi verilerek Türkiye’de dinamik reform süreci başlatıldı. Hristiyan Demokratların tavrı Türkiye’deki reform sürecini engeller.”

 

Hristiyan Sosyal Birlik Partisi lideri Edmund Stoiber: “Schröder, genişlemenin nasıl finanse edileceğini açıklamalı. Bir yandan sosyal kesintiler yapıyor, diğer yandan Türkiye’nin üyeliğinde ısrar ediyor. Türkiye’nin AB üyeliği Alman halkının dayanma gücünü aşar.”

 

Hristiyan Demokrat Birlik Partisi lideri Angela Merkel: “Erdoğan’la görüşmemde, buradaki Türklerin Almanca öğrenmelerinin şart olduğunu söyledim.”

 

Cumhuriyet, 14.01.2004:

 

Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Almanya’nın, İslâmî Cemiyet ve Cemaatler Birliği’nin (İCCB) yöneticisi Metin Kaplan’ı, “siyasî suçlu” görerek iade etmediğini açıkladı…

 

Hürriyet, 01.02.2004:

 

Bombacıların Almanya bağlantısı ortaya çıktı… İstanbul’daki terör saldırılarını düzenleyenlerin Almanya’daki bazı cemaatlerle sıkı bağlantı içinde olduğunun ortaya çıkması Alman güvenlik birimlerini alarma geçirdi. Almanya’nın ciddî gazetelerinden Süddeutsche Zeitung’un verdiği habere göre, Alman güvenlik birimleri Türklere ait cami ve cemaatleri takibe aldı. Özellikle İstanbul’daki terör eylemini planlayan zanlılardan birinin Almanya’da doğup büyümüş olmasının, Alman güvenlik birimlerini ürküttüğü belirtildi. Ayrıca İstanbul polisi, yakalanan zanlıların cep telefonlarıyla eylem öncesi Almanya’da çok sayıda işadamı ve özel kişiyle görüştüğünü saptadı.

 

Cumhuriyet, 06.02.2004: 

 

Almanya’da tehlikeli oyun. İslâmcı kuruluşlar türban için üs seçtikleri ülkede büyük bir maddî güce ulaştı.

 

İslâmcı kuruluşlar milyarlarca Euro değerindeki taşınmaz mallarıyla, Alman kiliseleriyle yarış edecek konuma ulaştı. Türbanı kullanarak büyük bir kampanya başlatan bu kuruluşlar, gündemden düşmemek için sürekli eylemler düzenliyor. Uzmanlar, şeriatçıların bu kadar güç kazanmasını Almanya’nın sosyal devletten uzaklaşmasının bir sonucu olarak değerlendiriyor.

 

.

. .

 

Cumhuriyet, 25.02.2004:

 

Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Ankara ziyaretinde Türk hükümetine “Kopenhag ölçütlerini karşıladığınızda müzakereler başlayacaktır. Ancak üyelik uzun bir yol” görüşünü iletti. Schröder, Erdoğan Hükümetini destekleyecek şekilde Türk kamuoyuna sıcak mesajlar verirken, Başbakan Erdoğan da Schröder’in Almanya’da işini kolaylaştırmaya çalıştı.

 

Erdoğan, Türkiye’nin üyeliği konusunda endişeler taşıyan Alman kamuoyuna yönelik olarak “Tam üyelik bugünün konusu değil. Bu konuda şimdiden bir tarih beklentimiz yok” mesajını verdi.

 

.

. .

 

Radikal, 02.03.2004:

 

AB’de artık mesele siyasî kriter değil. Sorun Türkiye’nin kendisi. AB tartışması artık siyasî kıstaslara uyuma odaklanmaktan çıkmalı. Yeni hedef: Türkiye’nin farklı özelliklerini bahane eden belli AB kesimlerinin ürettiği dışlayıcı görüşlere karşı mücadele etmek.

 

Kopenhag Kriteri’nin kesin tarif edilmiş ölçütleri bulunmuyor. Bu kriterin ucu da, tıpkı demokrasi gibi açık.

 

Kopenhag Siyasî Kriteri’nden sütten çıkmış ak kaşık dahi olunsa, müzakerelerin başlaması garanti olmaz.

 

.

. .

 

Hürriyet, 03.03.2004:

 

Müzakere ille de üyeliğe götürmez… Yeşiller Parti’sinden Avrupa Parlamentosu milletvekili olan Daniel Cohn – Bendit, Türkiye ile müzakerelere başlanmasının otomatik olarak Avrupa Birliği’yle (AB) tam üyeliğe kadar gideceği anlamına gelmediğini söyledi.

 

Almanya’da yayınlanan günlük gazetelerden Die Welt’e açıklamalarda bulunan Cohn – Bendit, “Müzakerelerin başlaması demek, çerçeveyi belirlemek demektir. Bu en az 10 yıl sürecektir. Karara bağlanan reformların hayata geçirilmesi lâzım” dedi.

 

Müzakerelerin başlaması halinde geri dönüşün olmayacağı yönündeki görüşlerle ilgili olarak da şunları söyledi: “Bu doğru değildir. Bu durumu Türkiye’ye çok iyi anlatmalıyız. Müzakereler için start verilmesi tam üyelik yolundan geri dönüş olmayacağı anlamına gelmez. Bunun iyi anlatılması durumunda müzakerelerin başlaması için bir engel yok.”

 

.

. .

 

Radikal, 02.04.2004: 

 

Hikmet Bila yazmış – “Nazi Çavuşu Yöntemi ve Verheugen Parmağı: 

Kıbrıs’ta saate karşı bir yarış var… Kıbrıs’ta da, Türkiye’de de önemli siyasî sonuçlar doğuracak bir süreç yaşanacak… Kesin olan tek şey, KKTC ve Türkiye’nin gırtlağının sıkılmış olduğudur.  Bu noktada yanıtlanması gereken iki önemli soru var:

Bir: Avrupa Birliği ve Amerika’nın acelesi neydi? Neden Türkiye’nin ve KKTC’nin gırtlağına sarılıp adeta tekme tokat önce New York’ta, sonra İsviçre’de Rumlarla masaya oturtup sonuç almaya çalıştılar? Türkçesi bile olmayan bir anlaşma metnini, Türklerin oyuna alelacele sunmanın mantığı nedir?

İki: Bu telaşın, bu paniğin belki de en önemli dışavurumu olan terbiyesiz üslûp nedendir? Suratını gösterdiği anda insanların ‘Talcid’ alma ihtiyacını duyduğu Verheugen denen adamın temsil ettiği zihniyet, nasıl bir zihniyettir? Ta başından beri Türkiye’ye, Türk ordusuna, KKTC’ye ve Denktaş’a karşı gözü dönmüş bir kampanya yürüten Verheugen’in, İsviçre’de Türk delegelerine çocuk azarlar gibi bağırıp çağırmasını, tehditler savurmasını nasıl açıklamalı? Türkiye gibi bir devlet, sorunlarından birinin çözümü için bile olsa, bu mide bulandıran üslûbu nasıl hazmetmiştir, bundan sonra nasıl hazmedecektir?”

 

Bütün bu sorular Kıbrıs’a ilişkin değildir.

 

“Asıl bundan sonrasıyla ilgilidir. Önemli olan, Verheugen’in tavırlarında ifadesini bulan, KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş’ın tarihsel yakıştırmasıyla ‘Nazi Çavuşu’ yönteminin amacına ulaşmış olmasıdır. Bu, yöntemin ileriye yönelik tehlikesidir. Türk delegasyonuna parmağını sallaya sallaya, ‘Karpaz’ı Rumlara vereceksiniz, yoksa fena olur’ diyebilen bir AB yetkilisinin, bu tavrı üzerinde uzun uzun düşünülmelidir. Verheugen’in parmağı çok şey anlatıyor. O parmağın bundan sonra daha kaç kez sallanacağını önümüzdeki bir iki yıl içinde göreceğiz. Verheugen’in birkaç ay sonra görevinden ayrılacak olması durumu değiştirmiyor. Avrupa’da daha çok Verheugen var. En az o kadar da Nazi çavuşu…”

 

.

. .

 

Cumhuriyet, 08.04.2004: 

 

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, “Bursa’da kurulu Alman sermayeli Grammer Koltuk Sistemleri A.Ş.’de, anayasamız tarafımızdan güvence altına alınan çalışma hakkı, can güvenliği, sendika seçme özgürlüğü ciddî bir tehdit altındadır” dedi.

 

DİSK Genel Başkanı Çelebi, Birleşik Metal İş’in, Grammer’de örgütlenmesini tamamladığını, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na toplu sözleşme yetkisi için başvuru yaptığını, baskıların bu noktada doruğa tırmandığını açıkladı. Çelebi, İşveren, işyerinde Birleşik Metal İş’in örgütlendiğini haber almış, 4587 Sayılı İş Kanunu hükümlerine aykırı olmasına rağmen artık sıradan olay halini alan kitlesel işten çıkarmalara yönelmiş ve 58 sendika üyesi işçi yasal hükümlülüklerinin hiçbiri yerine getirilmeden işten çıkarılmıştır” dedi. Çelebi, işten çıkarılan işçilerin yerine köylerden 200 civarında vasıfsız işçi alındığını, sorunun şirketin Almanya’daki işyerlerinde örgütlü Alman Metal İşçileri Sendikası (IG) ile DİSK arasındaki uluslararası işçi dayanışmasının bir örneği olarak gösterildiğini söyledi. İşten atılan işçilerin IG’nin de desteği ile yeniden işe alınması için işverenin de katıldığı mutabakat zaptı imzalandığını, ancak bu zaptın gereğinin yapılmadığını anlatan Çelebi, şunları söyledi: “Yeni işe alınan işçiler ve ilgili mevzuata göre kapsam dışı personel konusunda bulunan şirket çalışanları yöneticilerce Türk-İş’e bağlı Türk Metal Sendikası’na zorla üye yapılmaya başlanmış, daha sonra da Birleşik Metal İş’e üye işçiler sözlü ve fiili tacizler yoluyla korkutulmaya ve kışkırtılmaya çalışılmıştır. Türk Metal yöneticileri yönlendirdikleri grupla iş çıkışında Birleşik Metal İş üyesi işçilere sopalarla saldırarak 4 kişinin yaralanmasına neden olmuşlardır.

 

.

. .

 

Cumhuriyet, 02.05.2004:

 

Stuttgart’tan Ahmet Arpad yazıyor: Almanya “cennetten bir köşe”.

 

En son kamuoyu araştırmalarına inanmak gerekirse, Türkiye’de insanların yüzde 72’sin Avrupa Birliği’ne girilmesini arzuluyor! Geçenlerde Güney Almanya televizyon kanalı SWR’de, tartışmalara stüdyodaki seyircinin de katıldığı bir açık oturum yapıldı. Bu canlı yayında Haziran’daki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde adaylığını koyan Cem Özdemir, Baden-Württtemberg Eyaleti’nin ikinci adamı Christoph Palmer ile tartıştı. Hristiyan Demokrat Palmer şiddetle üyeliğimize karşı çıkarken, Özdemir aynı şiddetle “ille de almalısınız!” diye dayattı. Yayın sırasında yapılan “alınsın mı, alınmasın mı” oylamasına 16 bin izleyici telefonla katıldı. Sonuç bizler açısından ürkütücü oldu! Çünkü “Türkiye AB’ye alınmasın” diyenlerin oranı yüzde 92,5 idi…

 

Aynı düş kırıklığını Kıbrıs’ta da yaşayacağız gibi. Hele günün birinde AB’ye aldıklarında, mutlaka! AB ülkelerinin “taşı toprağı altın” olmadığını bilenler susuyor. “Ne olursa olsun girelim… Ben kapağı oraya bir atayım da…” diye düş kuranları aydınlatmayanlar suç işliyor. AB’nin, dünün komünistlerine, Moskova’nın “arka bahçesi” ülkelere kucak açarken, 40 yıldır kapıda beklettiği Türkiye’ye tek adım attırmamasının bir nedeni olmalı? Brüksel sevdalısı yazarcıklar bunlardan niçin söz etmiyorlar? AB’nin bir “cennet”, lokomotifi Almanya’nın da “cennetten bir köşe” olduğuna insanımızı inandıranlar sanki gerçekleri bilmiyor mu, madalyonun öteki yüzünden haberleri yok mu? İşte size, son yıllarda ortaya çıkan kimi gerçekler! Bugünkü AB ülkelerinde 56 milyon insan yoksulluk sınırında yaşamakta. Mayıs’ta Doğu Avrupa ülkelerinin üye alınmasıyla bu sayı artacak. Almanya’da yoksulların oranı yüzde 11 ve 5 milyona yakın işsiz var. Türkler arasında işsizlik oranı yüzde 25’e yakın, Almanlarda ise bunun yarısı bile değil. Ülke iflâsın eşiğinde, hükümet zor ayakta duruyor. Ölümler artarken doğumlar azalıyor. Almanya’nın tarihinde en az doğum 2003’te olmuş. Böyle giderse ülkede 2050’de 50 milyon saf kan Almana karşılık, 25 milyon yabancının yaşayacağı söyleniyor! 2030’da Almanya’da nüfusun yüzde 50’sini emekliler oluşturacak! Okuma yazma bilmeyenlerin sayısı 4 milyon. Ülkede alkol bağımlısı 10 milyon insanın yaşadığı ve bu bağımlılığın Almanya’ya verdiği zararın yılda 20 milyar Euro olduğu da resmî bir açıklama… İktidardaki SPD kısa sürede 100 bine yakın üye yitirirken öfkeli işçilerle emekliler sokaklara dökülmeye başladı. Bu durum kimi başka Avrupa ülkesi için de geçerli.

 

(Ahmet Arpad’ın Stuttgart’tan çizdiği bu tabloya bakınca, insan Almanya’nın hangi cennetten bir köşe olduğunu düşünüyor. Bu cennet, güzel bir fahişenin bacaklarının arasındaki “cennet”ten bir köşe olmalı… – B.O.).

 

.

. .

 

Cumhuriyet, 20.05.2004: 

 

Yargı kararları hiçe sayılarak Bakanlar Kurulu inisyatifiyle çalıştırılan Bergama’daki altın madeninde, köylülerin haklarını savunan avukatlar, Almanya’da vize engeline takıldı. Almanya’nın İzmir Konsolosluğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 3 Haziran’da görüşeceği davayla ilgili çalışmalar için bu ülkeye gitmek isteyen Bergamalı köylülerin avukatlarına vize vermedi.

 

Bergama Ovacık’ta topraklarında siyanürle altın çıkarılmasına karşı çıkan köylülerin mücadelesine, yargı kararlarının göz ardı edilmesi nedeniyle yaşanan hukuksuzluğun ardından, vize engeli nedeniyle diplomasi de karıştı. Tarım yaptıkları arazilerde siyanürle altın çıkarılmasını istemeyen köylüler, iç hukuk yolları içindeki mücadeleyi kazanmış, ancak Danıştay’ın verdiği “maden çıkarılamaz” kararı dururken Bülent Ecevit başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’nun aldığı “prensip” kararıyla madenin çalışması sağlanmıştı. Bunun üzerine AİHM’ye giden köylülerin başvurusu kabul edilmiş ve davaya 3 Haziran’da başlanması kararlaştırılmıştı. Ancak, köylüleri savunacak avukatlardan bazıları, Almanya’nın engellemesiyle karşılaştı.

 

Almanya’nın İzmir Konsolosluğu’na gerekli evrakla birlikte avukatlık belgesini de sundukları halde “asıl amacımız AİHM duruşmasıdır. Fransa ile ilgilisiniz. Oradan vize almalısınız” yanıtını aldıklarını kaydetti. (Yani kısaca, Türkiye’nin “geleneksel dostu”, Türkiye’ye engel çıkarıyor. – (B.O.).

 

.

. .

 

Hürriyet, 29.05.2004:

 

Emin Çölaşan, “Geleneksel dost’umuza karşı ayıp etmiş”, “Utan Almanya utan!” yazısıyla. Neler söylemiş Çölaşan:

 

Yaklaşan tehlikeye bir kez daha dikkatinizi çekeceğim. İktidar ayakta uyurken, Almanya’nın çanak tuttuğu bu kepazeliğe AB uğruna sessiz kalırken, faturayı yine Mehmetçik – canıyla – ödeyecek.

 

Dikkat ediniz! Son haftalarda Güneydoğu’da PKK saldırıları arttı. İl ve ilçe merkezlerinde, kırsal alanda askerlerimiz, polislerimiz şehit ediliyor. Bizim medyamız bu olanları görmezden geliyor. Hani PKK terörünün başladığı ilk yıllar var ya, aynen onun gibiyiz. Başımızı kuma gömmüşüz, “üç beş çapulcu” deyip geçiyoruz.

 

Oysa değil. İş yine ciddî… Ve işin arkasında Almanya var, bazı AB ülkeleri var. Örgüt desteğini bunlardan alıyor.

 

Şimdi size PKK’nın Almanya’da özgürce yayınlanan, savaş ve terör çağrılarını açıktan yapan gazetesinden bir örnek daha vereceğim. 25 Mayıs tarihli gazetenin 9 sütuna manşeti:

 

“Halk savunma kuvvetleri ana karargâh komutanı Fehman Hüseyin: Gençleri gerilla’ya dağlara çağırıyoruz”.

 

Bu manşet, bir AB ülkesi olan Almanya’da atılıyor! Almanya, Türkiye’nin altını oyuyor, karşılığında AB pazarlığında ödünler alıyor. Yüz karası bir durum. Haberde Türkiye’den “düşman” diye söz ediliyor. Şimdi haberi özetleyelim:

 

“Son bir yılda (PKK’nın) misilleme eylemi sayısında artış yaşandı, 10 oldu. Yapılan saldırılara karşı misilleme eyleminde bulunuyoruz. Son olarak 18 Mayıs günü Siirt’in Pervazi ilçesinde beş koldan yapılan bir saldırı sonucu 5 polis olmak üzere kesin olmayan sayıda asker öldürülmüştür…”

 

“Gerilla güçlerimiz bu süreci yoğun askerî ve siyasî eğitimle geçirdi. Kendimizi her an, ülkenin (Türkiye’nin) bütün alanlarında savaşa hazırlıyoruz…”

 

“Kürt özgürlük hareketi bu günlere büyük fedakârlıkla ulaştı… Gençleri gerillaya, dağlara çağırıyoruz.”

 

Bu mesajlar Kuzey Irak dağlarından değil, Almanya’da Alman devleti tarafından yayınına izin verilen PKK gazetesinden veriliyor!

 

Almanya hiç utanmıyor. Almanya, bazı başka Avrupa ülkeleri gibi AB ayaklarıyla bizi kucağına oturtmuş, kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor.

 

Uslu çocuk Türkiye Cumhuriyeti ise sessiz, yumuşak ve teslim bayrağını çekmiş. Bu rezillik bizimkileri hiç mi hiç ırgalamıyor.

 

Ve sonuç: Mehmetçik cenazeleri son haftalarda yine memleketlerinde – ve sessizce toprağa veriliyor!

 

Bizim hükümet nerede? Ne yapıyor? Şu alçaltıcı durumu hangi yüzle izliyor? Almanya’nın sergilediği bu utanmazlığa niçin tavır koyamıyor?…

 

Çünkü Aralık ayında AB’den müzakere tarihi almayı bekliyoruz!…

 

Türkiye Cumhuriyeti bu durumlara hiç düşmüş müydü? Bu kadar alçalıp küçülmüş müydü? Acaba AB uğruna içine itildiğimiz şu pislik çukurunda biz utanıyor muyuz? Yazımın başlığını “Utan Almanya utan” koymuştum. Acaba “Utan Türkiye utan” koysam daha mı uygun olurdu!

 

.

. .

 

 

Hürriyet, 13.06.2004: 

 

Alman Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) Genel Başkanı Edmund Stoiber, “Türkiye’nin AB’ye girmesini Fransa’yı yanımıza alarak önleyeceğiz. Fransa’nın Süper Ekonomi Bakanı Sarkozy bizim gibi düşünüyor. Chirac’ı da yanımıza aldık mı tamamdır” dedi.

 

Aralık ayında Türkiye’nin müzakere tarihi almasını önleme hedefine kilitlendikleri mesajını veren Stoiber, “Türkiye iki dünya savaşında da Almanya’ya büyük destek çıktı. Milyonlarca Türk ülkemizde yaşıyor. Biz Türkiye ile sıkı ilişkilerden yanayız. Ama üyeliğinden yana değiliz” dedi.

 

.

. .

 

Cumhuriyet, 03.09.2004: 

 

Almanya Dışişleri Bakanı Joschka Fisher, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin 10 – 15 yıldan önce gerçekleşemeyeceğini belirtti.

 

AB Komisyonu’nun ilerleme raporunun açıklanmasına beş hafta kala, Yeşiller Parti’sinden Dışişleri Bakanı Fischer, dün Bild gazetesinde yayımlanan röportajında Alman halkının Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili düşüncelerini açıkladı. Türkiye’nin AB üyeliğine hazır olmadığı yönündeki kaygılara ilişkin olarak Fischer, üyelik görüşmelerinin başlamasının AB’ye üyelik anlamına gelmediğini belirtti. AKP hükümetinin Avrupa’ya yakınlaşma konusunda “olağanüstü çaba gösterdiğini” belirten Fischer, bunun kendi şüphelerini de giderdiğini dile getirdi.

 

Buna karşın Türkiye’nin AB için henüz hazır olmadığını ve bunu Ankara’nın da bildiğini dile getiren Fischer, ülkenin AB’ye uyum sağlamak zorunda olduğunu ve bunun ancak 10 – 15 yıl sürebilecek üyelik görüşmeleri sonucunda söz konusu olabileceğini söyledi.

 

Bu aynı mealdeki bir haber de, aynı günkü Radikal’de yayınlandı.

 

.

. .

 

Cumhuriyet, 12.10.2004: 

 

Alman siyasetinde Türkiye’nin ağırlığı giderek artıyor. Hristiyan Demokrat iki partinin, CDU ve CSU, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı halktan imza toplamak üzere harekete geçmesi, birçok çevrelerin tepkisiyle karşılandı. Özellikle Türklerin yoğun olarak yaşadığı Hessen eyaletinde 1999 yılında çifte vatandaşlıkla ilgili bir “karşı imza kampanyası” düzenleyerek iktidarı SPD ve Yeşiller koalisyonundan alan CDU’nun, bu eyalette üst üste seçim başarıları göstermesi, federal düzeyde izlenecek yeni bir politikaya esin kaynağı oldu. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı yapılacak bir imza kampanyasının muhafazakârlara iktidar kapısını açabileceği belirtildi.

 

Hristiyan Demokratların Bavyera eyaletindeki tek partisi Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) Federal Meclis Grup Başkanı Michael Glos, hafta sonunda yaptığı bir açıklamada, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı bir imza kampanyası düzenleyebileceklerini söylemişti. Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) Genel Başkanı Angela Merkel, partisi içinde de yankılanan ve tepkiyle karşılanan bu tartışmalar üzerine yaptığı bir açıklamada, “Türkiye’nin ayrıcalıklı ortaklığı için ve AB’ye tam üyeliğine karşı böyle bir girişimi, ben de düşünebilirim” dedi. Merkel, bu çerçevede imza kampanyasının olabileceğini söyledi. Bu arada CSU Genel Başkanı Edmund Stoiber de Türkiye’nin AB’ye üye olmaması gerektiğini bir kez daha vurguladı.

 

.

. .

 

Mesut Yılmaz, 6 Ekim’de açıklanan İlerleme Raporu’nu topa tuttu. Raporun ardından yaşanan olayları “trajikomik” olarak nitelendiren Yılmaz, raporun “terbiyesizce bir üslûpla kaleme alındığını” belirtti.

 

Eski ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, 6 Ekim’de açıklanan AB İlerleme Raporu ve AKP’nin raporla ilgili yaklaşımına ağır eleştiriler yöneltti. Raporun “terbiyesizce bir üslûpla yazıldığını” belirten Yılmaz, “Maalesef Verheugen ve Başbakan bizi kandırıyor” dedi.

 

Yılmaz, önceki akşam Habertürk’te katıldığı bir programda, AB İlerleme Raporu’na sert eleştiriler yöneltti. Raporun “Türkiye AB’ye üye olmayabilir. AB’ye yakın olsun, yeter” mantığıyla hazırlandığını kaydeden Yılmaz, “Bu son birkaç gündür yaşananlar trajikomik bir vakadır” dedi.

 

Rapor dikkatlice okunduğunda “iç ahengin olmadığının görüleceğine” dikkat çeken Yılmaz, şu görüşleri dile getirdi: “Giriş ve sonuç bölümlerinde bir tutarlılık yok. Rapor açıkça müzakereler sonucunda doğrudan AB üyeliği diye bir şey vermiyor. Maalesef kandırılıyoruz. Kandırıldığımız yetmiyormuş gibi bir de bayram yapıyoruz. Verheugen ve Başbakan, raporu kamuoyuna farklı pazarlıyorlar.”

 

“Üslûp terbiyesizce…”:Müzakerelerin 2014’e kadar sürdükten sonra Güney Kıbrıs’ın Türkiye’nin üyeliğini veto edecek konumda olacağına işaret eden Yılmaz, “Rapor tam anlamıyla gayri diplomatik bir dille yazılmıştır. Sanki bir sömürge valisi gibi davranıyorlar. Bu rapor bize tam anlamıyla bir belirsizlik sunuyor. Bu rapor son derece terbiyesizce bir üslûpla yazılmıştır” dedi.

 

Hükümetin raporun açıklanmasından sonraki tutumunu da eleştiren Yılmaz, AB’ye Türkiye’nin “çantada keklik olmadığının” gösterilmesi gerektiğini vurguladı.

 

.

. .

 

Hürriyet, Cumartesi, 18.02.2006:

 

Almanya’nın başkenti Berlin’de bir okulun, teneffüste Almanca dışında bir dil konuşulmasını yasaklaması, bir politikacının ise “Yasağa uymayanlar okul bahçesini süpürsün” demesinin ardından, şimdi de bir spor salonu Türkçeyi yasakladı. Bielefeld kentinde, spor yaparken aralarında Türkçe konuşan Dilan Nakipoğlu – Floth ile Volkan Aksu’nun üyelikleri iptal edildi.

 

.

. .

 

Buraya kadar, “geleneksel dost”umuzun tutumuna ilişkin basın haberlerini derç ettik. Bunlar Türkiye insanını işbu “dost”u yeniden düşünmeye sevk edici mahiyette değiller mi?

 

.

. .