Savaşa Giriş Ve Savaş Süresince Pan – Cermanizm Stratejisi

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Savaşa Giriş Ve Savaş Süresince Pan – Cermanizm Stratejisi

Savaşa Giriş Ve Savaş Süresince Pan – Cermanizm Stratejisi

Bu tragedyanın sadece Türk-Alman ilişkilerine ait olan sahnelerini sergileyeceğim.

 

Savaş bitecek, Winston Churchill de anılarını yayınlayacaktır. (“Süfera-i sabıkadan, Stockholm sefir-i sabıkı”) Galip Kemalî Bey bu münasebetle Servet-i Fünun’da bir yazı serisi neşredecektir. Bunlardan bazı kısımları, önemine binaen, aşağıya derç ediyorum.

 

“Türkiye’de, tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi biri Alman, diğeri itilâf taraftarlığı ile maruf iki muhalif zümre vardı. Almanlar öteden beri Devlet-i Osmaniye’ye karşı mücamelekârâne (iyi geçinme yolunda) bir siyaset takip etmek ve Türkiye’de ika edilecek nabeca (yapılacak uygunsuz) ahvale[1] göz yummak suretiyle Babıâli’den menafi-i mühimme istihsaline muvaffak olmuşlardı. Tab’an zeki ve hassas olan Türkler de tarihî ve bîaman düşmanları Rusya aleyhine teressüm edecek (şekillenecek) herhangi bir mecmua-i düveliyeye iltihak mecburiyetinde olduklarını pekiyi idrak ediyorlardı. Diğer taraftan Büyük Britanya bilâkis Türkiye’nin amâl-i muazzamasına (büyük amaçlarına) hail (engel) olmaktan çekinmiyordu.”[2] Böyle diyormuş Churchill.

 

O, Sir Edward Grey’e 24 Eylül 1914 tarihinde yazdığı mektupta da şunları söylüyormuş: “Bulgarlar 2. Balkan Harbi’nde kaybettikleri bütün Türk arazisini kazanmalıdırlar. Avusturya ve Almanya’ya karşı harp etmek üzere Romen, Sırp ve Yunanlılara iltihak ederlerse badelmüsalâha (barıştan sonra) bu arazinin kendilerine verileceğini şimdiden söylemeliyiz.”[3]

 

Oysaki, göreceğimiz gibi, bunu Almanlar, Osmanlı’nın sırtından yapacaklardır. Devam edelim Galip Kemali Bey’i dinlemeye.

 

“… Şurasını istitrad (asıl konudan olmayıp sırası gelmişken söylenen söz) kabilinden arz edeyim ki ben harbin ilk gününden itibaren mecbur olmaksızın bîtaraflıktan çıkmamasını Babıâli’ye mükerreren tavsiye etmiş, hatta 7 Ağustos 1914 tarihinde Harbiye Nezareti’nde keşide eylediğim telgrafnamede vaziyetin tahlilinden sonra… Romanya bitaraf kaldıkça yahut Ruslara karşı hareket etmedikçe Rusya’nın adavetini (düşmanlığını) celp etmekten tevakki etmeliyiz (kaçınmalıyız). Zira Ruslarla aramız açılırsa İngiliz ve Fransızları da kendimize düşman etmiş oluruz. Mücadele-i hâzırada, bütün ihtimalâta nazaran, son söz İngilizlere ait olacağından, akıbeti Allah göstermesin meçhul ve memleketimiz için pek vahim olacak bir haileye (faciaya) atılmamız fevkalâde hatîrnâktir (korkuludur), demiştim. 9 Eylül 1914 tarihli uzun bir tahriratta da ‘… harbin uzun müddet devam edeceğini göstermektedir… Ancak müdafaasız binlerce kilometre sevahile ve ecnebi tesirat-ı muhribesine maruz vilâyat-ı baideye (yıkıcı etkiye maruz uzak illere) malik olan devletimizin âlem-i İslâm’da vukuunu Almanların limaksat (amaç için) ve iddia ve ilân ettikleri heyecan ve hareketin derece-i tezahürat ve şümulünden katiyen emin olmaksızın elbet İngiltere gibi kindar ve desisekâr (hileci) bir hükümeti aleyhine celp etmez…’[4] mütalâasında bulunmuştum… Safdil Sadrazam ve Hariciye Nazırımız Sait Halim Paşa da ‘Devlet-i Aliyye’nin harb-i hazır esnasında tamamen bitaraf kalacağını’ lâzım gelenlere tekiden (yineleyerek) temin edebileceğimi müteaddit telgraflarıyla bana tebliğ etmişti. Hükümetin bu karar-ı musibine (isabetli kararına) rağmen bilâhare pek vakitsiz olarak ne suretle harbe sürüklendiğimiz malûmdur.”[5]

 

Kendi sefirlerine bile (Belgrad sefiri Cevat Bey’e de aynı şeyi yapmıştı) “numara” yapan bir hükümet, daha doğrusu hükümet içinde hükümet!

 

Enver Paşa, önünde bir Mısırlı Sadrazamla, padişahtan da, kabineden de gizlenen ve bugün aslı devlet arşivlerimizde bile bulunmayan bir ittifaka, imza koyuyor (imza aslında Sadrazam sıfatıyla Sait Halim Paşa’nındır) ve İmparatorluk bu emperyalistler savaşına adeta can atarcasına dalıyor. Bu arada müttefikimiz Almanya onu ateşe sürüklerken, hemen yukarda vurguladığım gibi, Trakya’daki son topraklarımızdan Bulgaristan’a bağışta bile bulunuyor! Onun da ateşe atılmasına karşılık verilecek ödün, yine Osmanlının sırtından yontuluyor.

 

2 Ağustos 1914’te imzalanıp da kabineye ancak 17 Ekim’de (!) getirilen ittifak antlaşmasının 3. maddesi aynen şöyledir:

 

“Hal-i harpte Almanya Heyet-i İslâhiye’sini[6] Türkiye emrinde ipka edecektir (yerinde bırakacaktır). Buna mukabil Türkiye dahi bu Heyet-i İslâhiye’ye, Harbiye Nazırı hazretleriyle Heyet-i İslâhiye reisi hazretleri arasında doğruca takarrür edecek esasata tevfikan ordunun sevk ve idaresi hususunda fiilî bir nüfuz itasını temin eder.”[7]

 

Yani bu maddeyle Türk ordusu Alman sevk ve idaresine terk edilmiş olmaktadır.

 

Durumu öğrendikten sonra buna şiddetle itiraz edenlerden biri de Maliye Nazırı Cavit Bey oluyor. Ama Talât Paşa ona “Ne yapalım, bu iş oldubitti. Sadrazam imza etti, mukadderat!” diyecektir. Bula bula bu sözcüğü bulmuştur, olup bitenlerin gerekçesi olarak: mukadderat yani Allah’ın (veya Kaiser’in) takdiri!

Aşağıdaki notlarından Cavit Bey’in bu işle katiyen mutabık olmadığı anlaşılıyor. Mutabık değil ama Nezaret sandalyesinden da kopamıyor!… Yapışkan öksedir o sandalye. Bakalım neler yazmış not defterine:

 

“Enver’le Halil[8] ve Cemal de vardı. Cemal… istifadan bahsetti[9]. Fakat zannetmem ki samimî olsun… Ne Talât’ın, ne de Halil’in, imzasına karar verdikleri muahedenin manasını tamamen anladıklarını gördüm. Muahedede lehimize hiçbir şey mevcut olmadığı halde, Almanya için devletin hayatını tehlikeye koymakta olduğumuzu, hiçbir aklıselimin bunu kabul etmeyeceğini söyledim… Sonra Sadrazamın evine gittik. Talât benim itirazlarımı söyledi. Ve tadilât yapılması lüzumundan bahsetti. Sadrazam, ‘tabii, onu bana bırakınız’ dedi…”

 

“Rusya ile muharebeye, Almanya’nın bize karşı hiçbir taahhüdü mevcut olmadığından, harp kazanılsa bile açıkta kalacağımıza dair söylediğim sözler, Talât’ın üstünde tesir etmekten hali kalmadı…”

 

Yukarıdaki adını andığımız Talât, onu takliden 6-7 Eylül Olayları’nın tertipçisi bir İttihatçı tabiatlı iktidarın, kemiklerini Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne nakledip her büyük kentte belli başlı caddelere adını “Talât Paşa Bulvarı” şeklinde verdikleri “Paşa”nın kendisidir… Devam edelim.

 

Yukarıdaki ifadelerden, Türkiye’yi Almanya ile ittifaka sürükleyenlerdeki sevincin kısa sürede şaşkınlığa dönüştüğü anlaşılıyor. Alman sefirine, bu amatör devlet adamları, yeni bir başvuruda bulunma kararını alıyorlar. Aşağıdaki hususların sefire bildirilmesi ve rica yoluyla ondan daha açıklayıcı taahhütlerin istenmesi yoluna gidiliyor:

 

  • Bulgaristan harbe girmeden ve Romanya’nın tarafsızlığı sağlanmadan Türkiye harbe girmeyecektir.
  • Doğu Anadolu’da, Kafkasya Müslümanlarıyla rabıtayı (bağlantıyı) temin edecek surette hududun genişletilmesi. Rumeli’de Türklerin yaşadığı yerlere kadar hududumuzun ilerlemesi.
  • Adlî ve iktisadî kapitülasyonların kaldırılması ve harpten sonra bunu, diğer devletlere de kabul ettirme taahhüdü.
  • Topraklarımıza düşman saldıracak olursa bu saldırı kaldırılmaksızın sulh yapılmaması mecburiyeti.
  • Harp tazminatından bir hisse.

 

İttifakın Türk kahramanları yaptıkları işin yetersizliğini, ittifakın tek taraflı bir taahhüt olduğunu fark eder olmuşlardı. Sefir von Wangenheim’in peşine düşüldü. O hiç itiraz etmedi. Söz veya mektup vermek zor bir iş değildi ki. Nitekim 6 Ağustos 1914’te, yani dört gün sonra, Babıâli’ye ana hatlarını aşağıda verdiğim mektubu götürüyor, güle güle kullanılmak üzere:

 

  • Almanya, kapitülasyonların kalkması işinde Osmanlı Devleti’ne yardım edecektir.
  • Balkan devletleriyle girişilecek görüşmelerde ve Balkan’larda fethedilecek yerlerin Bulgaristan’la paylaşılması işinde Almanya Osmanlı hükümetini destekleyecektir.
  • Almanya, Osmanlı hükümetinin de harp tazminatı almasına çalışacaktır.
  • Düşman Osmanlı topraklarına girerse, giren düşman oradan çıkarılmadan Almanya barış yapmayacaktır (bu topraklarda gözü olanın gözü çıksın!…).
  • Yunanistan, savaşa katılıp yenilirse, Almanya Ege adalarını Osmanlı Devleti’ne geri verecektir.
  • Osmanlı Devleti Doğu sınırları, bu Devletle Rusya Müslümanları arasında doğrudan doğruya teması sağlayacak şekilde düzeltilecektir.[10]

 

İttifak muahedesi, hükümdarların onayıyla kesinlik kazanacakken bu taahhütler sadece Wangenheim’in kişisel mektubu halinde kalacaktır. Nitekim biraz sonra Osmanlı hükümeti kapitülasyonların kaldırıldığını ilân edince bu aynı Wangenheim, Cavit Bey’in tabiriyle, “köpekler gibi uluyacak” ve hattâ “Ruslarla anlaşıp Türkiye’yi taksime gidebileceklerini” haykıracaktır!

 

Evet, müttefikimiz Almanya adına konuşan sefir cenapları, daha muahedenin imzalanmasından on gün geçmeden, asırlık düşmanımız Rusya ile birleşerek ülkemizi paylaşmaktan söz edebilecektir. Dahası var; harbe girme işini biraz ağıra aldığımıza hiddetlenecek ve yine Cavit Bey’in notlarında okuduğumuz asıl amacını büsbütün açığa vurarak bağıracaktır: “Siz yürümeyeceksiniz. Harp etmek istemiyorsunuz. Berlin’e böyle yazacağım. Sözünüzde durmuyorsunuz…”.

 

Notları okumaya devam edelim: “Sonra da, kendisinin Sadrazam’a yazdığı mektubun, bir muahede hüküm ve kuvvetinde olmadığını, bir avukat müşaveresi mahiyetinde olduğunu söylemekten utanmadı…”[11]

 

Ş. S. Aydemir, yayınladığı belgelere dayanarak savaş içindeki Türk-Alman ilişkilerini şöyle özetliyor: “Kısacası, hem harbin mahiyeti, hem bunun sebebi üzerinde bazı çelişmeler içinde savaş başlıyordu. Kaldı ki biz bu harbe girerken, müttefiklerimizle aramızda bir sınır ve deniz bağlılığı da yoktu. Ama bu harp içinde günler gelecek ve Osmanlı Devleti orduları, gizli ve yazılı bir mukavele ile Alman Umumî Karargâhı’nın emrine verilecektir. Diğer Müttefikler için şekilden ibaret kalan bu Anlaşma, Osmanlı ordusu için fiilî ve mutlak bir tabiiyet halinde işleyecektir. Osmanlı Başkumandan Vekili, Müttefik ordulara yardım için Romanya cephesine, Avusturya cephesine, hatta Bulgar’ların Makedonya cephesine tümenler gönderecektir. Ama bu cephelerdeki harp tebliğlerinde, Osmanlı birliklerinin adı, başarı safhalarında anılmayacaktır. Hatta Bulgaristan hükümeti Türk Başkumandan Vekili’ne, Makedonya’ya gönderilen Osmanlı kolordusunu cephede ziyaret için müsaade vermeyecektir. 26 Eylül’de Osmanlı donanmasının başına getirilen ve 29 Ekim’de Karadeniz’de harbi açan Alman amirali Souchon ise, bir gün ve yazılı cevabı ile kendisini Osmanlı Bahriye Nezareti’nin emrinde saymadığını, bizzat Bahriye Nazırı’na bildirecektir. Sonra daha başka çelişmeler de olacaktır. Rus ihtilâli üzerine Rusya çöküp Osmanlı ordusu Güney Kafkasya ve Azerbaycan üzerine yürüyünce, bu sefer de karşısında Almanları bulacaktır. Yıkılan Rusya’nın Karadeniz donanmasından bize de bir hisse ayrılması İstendiği zaman ise, Alman Mareşali Hindenburg Osmanlı Başkumandan Vekili Enver Paşa’yı azarlayacak ve Enver Paşa, bu şartlar altında görevinden istifa etmeye karar verdiğini Alman Mareşaline arz edecektir”.[12]

 

Hindenburg’un bundan çok tasalandığını hiçbir yerde okumuyoruz.

 

Bu istifa tehdidini, ya da şantajını, şöyle yorumlamak da mümkün görünüyor: “Ben çekilirsem, yerime gelecek olan benim kadar sadık bir bende olmayabilir, işleriniz karışır”…

 

Aydemirin özetle verdiği olayların ayrıntılarına girmeden aşağıda, bazı harekâtın gerçek nedenleriyle Sovyet İhtilâli’nin başlamasını izleyen günlerde Kafkasya ve İran serüvenleri üzerinde biraz duracağım.

 

Gerçekten, General Ludendorff, 12 Haziran 1937’de, yani ölümünden az önce “Alman Başkumandanlığı için Enver Paşa, Türkiye’nin Almanya yanında kalacağı konusunda bir garantiydi” diye yazmıştır.[13] Yani Paşa, Pan-Cermanist hareketin bir sadık piyonuydu. Ama arada bir racon kesmekten de geri kalmazmış. Üvey babama “Şükrü, hele şu harbi bir kazanalım, Almanları nasıl def edeceğimi ben bilirim!” dermiş. Yani hem harbin kazanılacağına, hem de muzaffer Wilhelm’i başından atacağına inanırmış. Bunu yapabilmek için ancak onun kadar mistik (başka bir şey dememiş olmak için) olmalıydı.

 

Esasen Kaiser’in, metnini aşağıda verdiğim anlaşmayla Dörtlü İttifak’ın başkomutanlığını üstüne almış olmasıyla “dedüğü dedük”tü…

 

“Merkezî Devletler’in ve müttefiklerinin tek elden komutası (Einheitlicher Oberbefehl) için 6.9.1916 tarihli anlaşma.”

  • — Alman, Avusturya-Macaristan, Bulgar ve Türk harekâtının tek elden idaresi’ni (Einheitliche Führung) sağlamak üzere Majesteleri Almanya İmparatoru, Merkezî Devletler ve müttefiklerinin harekâtının yüksek idaresini (Oberleitung) üstlenmiştir.
  • — Müttefik orduların Savaş Komutanı (Oberster Kriegsherr) olan Kralların askerî birlikleri konusundaki hakları bu örgütlenmeyle değişmeyecektir.
  • — Başkomutanlığın rolü genel olarak durumların gereğine göre harekâtı hazırlayıp idare etmek ve özel olarak da aşağıdaki hususları kesinlikle saptamaktır:
  1. Çeşitli savaş sahneleri üzerinde öngörülen harekâtın amaçları;
  2. Bu amaçlara uygun olarak kuvvetlerin dağıtımı;
  3. Farklı ordu birliklerinin harekâtta bulunduğu yerlerde komutanın düzenlenmesi.
  • — Harekâtı idare etmek üzere Almanya İmparatoru müttefik orduların Başkomutanlarını (Armee Oberkommandant, yani ulusal kuvvetlerin Başkomutanlarını) ve bunların Kurmay başkanlarının kullanır.
  • — Başkomutanları dinledikten sonra Almanya İmparatoru’nun aldığı kararlar bütün müttefik kuvvetler için zorunludur.
  • — Müttefik ordular Başkomutanları sürekli olarak Almanya İmparatorunu
  1. Kuvvetlerinin durumundan;
  2. Harekât tasarılarından;
  3. Olanaklarından (dağıtım ve harekât)

haberdar etmekle yükümlüdürler.

  • — Majesteleri Almanya İmparatoru’nun bütün kararları ve müttefik ordular Başkomutanlarına bildirileri, uygulanmak üzere, harbin yüksek idaresi (Oberste Kriegsleitung) için Alman ordusunun Genelkurmay Başkanlığı’na tevdi edilir.

8— Büyük Genel Karargâhlar arasındaki müzakerelerin idaresi Alman Büyük Genel Karargâhı’nın (Heeresleitung)[14] görevidir.

  • — Başkomutanlarla Savaş Komutanı hükümdarları ve hükümetleri (Zentralbehörde) arasındaki ilişkiler hiçbir surette değişmemiştir. Harbin yüksek idaresiyle bu sonuncu yetkeler arasında hizmet ilişkileri yoktur.
  • — Bir müşterek hareket için tefrik edilmiş birliklerin nakil ve maddî bakımları prensip itibariyle bu birliklerin Büyük Genel Karargâhlarına düşer. Bu prensipten bir sapma ancak özel anlaşmayla olacaktır.
  • — Bu kararlar ancak bütün Savaş Komutanı hükümdarların muvafakatiyle yürürlüğe girecektir.

 

Franz-Joseph’in halefi Karl’ın bu harpten memnun olmadığı, ilk fırsatta bundan çekilip kendi başının çaresini aramayı düşündüğü biliniyor. Bu anlaşmaya karşı mızıklanma eğilimi göstermiş olacak ki “Eylül 1916’da Avusturya-Macaristan’a özgü ek” kaleme alınıyor. Okuyalım onu da.

 

“Merkezî Devletler ve müttefiklerinin harekâtının yüksek idaresini üstlenmekle Majesteleri Almanya İmparatoru, harekâtın yürütülmesi ve savaşın sürdürülmesine ilişkin her türlü müzakerelerde, Avusturya-Macaristan Monarşisinin topraklarının bütünlük ve korunmasını, Alman İmparatorluğu’nunki ile aynı koşullar içinde sağlamayı taahhüt eder.”

 

“Bu bütünlüğe taalluk eden hallerde ve Avusturya-Macaristan Başkomutanlığı’nın muvafakat vermemesi halinde Almanya İmparatoru, Apostolik[15] Majestelerinin muvafakati olmadan hiçbir karar almamayı taahhüt eder.”

 

“4.12.1916 tarihinde Avusturya-Macaristan’a özgü ek (Avusturya İmparatoru I. Karl Avusturya-Macaristan ordusunun Başkomutanlığını eline aldığından)”:

 

  1. Bütün harekât kararlarından önce, 3. maddede zikredilen anlaşma, iki Büyük Genel Karargâh arasında vaki olacaktır.
  2. Anlaşmaya varılamaması halinde karar iki Savaş Komutanı hükümdar tarafından alınacaktır.
  3. Yine bir görüş ayrılığı kalırsa, Apostolik Majesteleri karar hakkını Majesteleri Almanya İmparatoruna bırakacaktır.[16]

 

Karşısında I. Karl’ın bile mayna ettiği Kaiser, Enver’i kaça alacaktı?… Mamafih Almanlar bu piyonu sonuna kadar ve iyi oynamaya kararlıydılar. Öyle de yaptılar, kâh gıdığını okşadılar, kâh tepesine vurup kulağını çektiler; ama üzerinden baskıyı hiç eksik etmediler.

 

Cihan harbinin patlamasından iki hafta sonra, “16 Ağustos 1914 pazar günü, Alman sefiri von Wangenheim, Müşir Liman von Sanders Paşa, Umumî Karargâh Erkânıharbiye İkinci Reisi Bronzart Paşa, Donanma kumandanı amiral Souchon, albay von Kress, Alman ataşemiliteri ve ataşenavali, Enver Paşa’nın yanında toplandılar. Biz Türklerden bu toplantıya yalnız Bronzart Paşanın yardımcısı Hâfız Hakkı Bey’in katılmasına izin verilmişti. Von Kress o sırada Harekât Şubemizin şefiydi.”

 

“Almanlar… Seferberliğin tamamlanmasını da beklemeye lüzum olmadığını, hemen harekete geçilmek lâzım geldiğini ileri sürerler…”

 

Türk kolordularıyla, Almanlara yardım için mühim bir hareket yapmak lâzımmış. Esasen Alman orduları Şark ve Garp cephelerinde ilerlediklerinden, katî netice yakında alınacakmış. Şark cephesinde Avusturya-Macaristan da Rusya içerisine girmiş. Rusların bozgunluğu yakındır demişler. Türkler acele etmezlerse, fırsat kaçırmış olacaklar. Ve Rusya’nın taksiminde hisse alamayacaklar. Bunun için acele harbe girmelidirler, deniliyor.

 

İnsanın aklına hemen, 1940’ta Fransa’nın çöküşüne çeyrek kala parsa toplamak üzere Mussolini’nin savaşa dalması geliyor. Devam edelim.

 

Almanların bu mütalâaları üzerine Enver Paşa, Türklerin nasıl hareket etmesi icap ettiğini sorar. Liman Paşa, kendi kumandasındaki I. Ordu’nun üç kolordusu ile Karadeniz’de Odessa civarında Rus sahillerine çıkarma yapmayı ve bu suretle Rus ordusunun sol cenahında ve gerilerinde tesir ederek, Avusturya-Macaristan ordularının yükünü hafifletmeyi ve onların ilerlemelerine tesir etmeyi ileri sürer. Müzakerede bulunan diğer Almanların bazıları da Süveyş Kanalı’na taarruz ederek, İngilizlerin Hindistan’dan kuvvet getirmelerine mani olmayı teklif ederler. Mısır’da muvaffakiyet halinde, Mısır tamamen Türkiye’ye ilhak olunacak!

 

Bunları anlatıyor Ali İhsan Bey (Sabis, Paşa), “Harp Hatıralarım”ında.[17] Bunu Liman Paşa da aynen yazmış: “Ağustos’un ikinci yarısında… Türkiye ilerde harbe girerse, Süveyş Kanalı’na karşı bir hareket yapmanın yararlı olup olmayacağı tartışıldı. Denizciler bu harekete çok taraftar göründüler. Ben bu fikirde değildim. O zamanki kanaatime göre, Rusya’daki Alman-Avusturya cephesinin sağ cenahına ve Odessa ile Akkerman arasında Türk birliklerine yaptırılacak bir çıkarma hareketi, Avusturya cephesinin sol kanadının yükünü çok hafifletecekti”[18]

 

Anlaşıldığı kadarıyla denizci takımının, hareketin Mısır’a yöneltilmesindeki ısrarlarının arkasında, açıkça ifadeden çekindikleri bir gerçek yatıyordu: Karadeniz’e tam anlamıyla hâkim değillerdi!…

 

Hikâyeyi bir an için kesip öbür müttefikimiz Avusturya’nın bu Süveyş işine nasıl yüz buruşturduğuna bakalım.

 

Süveyş seferine Viyana karşı çıkıyor: ya henüz tarafsız olan İtalya, bundan ürkerek harekete geçerse? Oysaki onun tarafsızlığı, Çift Monarşi için bir ölüm kalım sorunu gibi görünüyordu. Bunun dışında, Mısır’ın fethi, burasının Osmanlı etki alanı değil, düpedüz bir Alman mülkü haline geleceği kuşkusu Ballplatz’da hâkimdi ve böyle olması halinde de Mısır ganimetinden pay almaya kararlıydı; Avusturya bu yönde de Almanların gizlice ele aldıkları Hıdiv Abbas Hilmi Paşa’ya bir rakip bulma sevdasına düşmüştü. Çanakkale savaşlarının endişe verici günlerinde, bütün bu saydıklarımın bir tepkisi olarak acilen ihtiyaç duyulan malzemeyi teslim etmek için hiçbir şey yapmıyor ve bazı hallerde de, zaten sınırlı olan ulaşım yollarını, Doğu Avrupa’ya hiç de önemli olmayan sivil emtia nakliyle tıkıyordu. Sonunda Almanlar, her ikisinin de düşman olmasına rağmen, hem Sırbistan, hem de Rusya’ya savaş malzemesi sevk edilmekte olduğunun farkına varmışlardı…[19]

 

1943 yılında bir akşam Beylik Mandra’da yaptığımız bir domuz avından Beykoz’a dönmüş, gece iskelede vapur bekliyorduk (ava iştirak edenler arasında Nuri ve Halil Paşa’lar, “avcı” Sait Selâhattin Bey, Şükrü Bey, Dr. Kamerettin Kanıçelebi… vardı. Halil Paşa çok içerdi. Yeğeni Nuri ona rakı içmemeye “şeref-i askeriyesi” üzerine yemin ettirmişti. O da şerefi kurtarmak için konyak içerdi). Halil Paşa bir ara bekleme salonundan çıkıp iskele üzerine, demir parmaklıklara geldi. Ben de yanına vardım ve lâfı Sarıkamış harekâtına getirdim. Paşa, cebindeki şişeyi yarılamıştı. Büyük içtenlikle bana bu işi şöyle hikâye etti: “Bir gün Harbiye Nezareti’nde Enver’in odasına girdim. Büyük masasının başında, yalnız olarak, iki elini dayamış, bir harita üzerinde düşünür halde buldum onu. Başını kaldırdı ve ‘hah amca, gel’ dedi. ‘Rusların Doğu cephesinde baskılarını hafifletip Almanların bu cepheden Batı cephesine kuvvet kaydırmalarını sağlamak için Sarıkamış yönünde bir hareket düşünüyorum. Rus kuvvetlerinin durumu şöyle. Ben de üç kolorduyla şöyle bir çevirme yapacağım. Ne dersin’…”

  • “Mahvolursun!”
  • “Neden?”
  • “İkmalini yapamazsın da ondan. Önümüz kış. Biz kışta muharebe edecek gibi mücehhez değiliz.”
  • “…’Seninle zaten konuşulmaz ki!’ diyerek haritaları hiddetle toparladı ve odadan çıkıp gitti.”

 

Bunları söyledikten sonra Paşa bir süre rakit denize baktı, daldı, “ve yaptı!” diye mırıldandı. Bütün III. Ordu mahvolmuştu.[20]

 

Bu psikolojik anı geçiştirdikten sonra kendisine “Paşam, askerlik açısından hangisi üstündü, Enver mi, Mustafa Kemal mi?” diye sordum. “Enver!” diye tereddütsüz cevap verdi. Aslında Paşa, bunun böyle olmadığını bilecek kadar akıllı ve gerçekçiydi ama o anda aile bağları galip gelmiş, dudaklarından duygusal bir ses çıkmıştı.

 

Sarıkamış seferine Enver Paşa’nın yaveri olarak katılmış olan Şükrü Bey, ilk günlerin bazı mevziî başarılarından keyiflenip mahalle arkadaşı Kurmay Binbaşı Kara Vasıf Bey’in çadırına girmiş. Vasıf Bey mangal üflemekle meşgulmüş.

  • “Nasıl Vasıf, fena gitmiyor, değil mi?” Vasıf Bey başını kaldırmış:
  • “Şükrü, çok koşan çabuk yorulur!…”

 

Alman-Avusturya ordularının “yükünü hafifletmek” üzere girişilmiş harekâtın tümü, Türkün kamburuna kambur eklemekten ileri gitmedi. Hoş, kamburdan Hohenzollern’e ne, nasıl olsa Yıldız’a kız verecek değildi ya?…

 

Julius Caesar Züe (Zela)’dan Senato’ya üç kelimelik “tel çekmişti”: “Veni, vidi, vici!”. Aym şeyi Sarıkamış’tan Enver yapmaya kalksaydı telgrafın metni herhalde şöyle olurdu: “Geldim, gördüm, bir koca orduyu mahvedip gittim!”…

 

Harp bitecek, Falih Rıfkı “Zeytindağı”nı yazacak. “Kadro” dergisi de bunu yorumlarken “Bu iki badireye (Sarıkamış’la Kahal-Mısır) karışmış olan Türk gençleri için, yürekte en onulmaz yarayı bırakan şey, alelâde bir harp mağlûbiyetinin hıncı değildir. Enver Paşa’yı, Türk ordusunun en seçme cüzülerinden birini parçalanmış bir dev naaşı gibi düşmanın ve düşman tabiatın eline terk edip Sultan Hanım’ın aguşuna (kollarının arasına) koşarken görenler ve Süveyş Kanalı dönüşü ferdasında Cemal Paşa’nın, bir Asyalı hükümdar haşmetiyle Avrupa seyahatine çıktığını işitenler, yalnız Osmanlı İmparatorluğu’nun atisinden değil,… vatandan, milletten, bütün iyilik, doğruluk ve fazilet, prensiplerinden ümitlerini kesmişlerdi” diyecek…[21]

 

Ama Falih Rıfkı, bir başka gün de (Aralık 1921) o tatlı kalemiyle şunları yazacaktır: “Sarıkamış hatırasında, şeref, facia ve cinayet birbirine karışıyor. Sarıkamış’ı yalnız Enver’in bir deliliği gibi görmek yanlıştır. Türk milleti, tarihte, zaman, mesafe ve mekâna karşı çekilmiş bir kılıçtır. Enver’in, Kafkasların buz çığları dibinde, tabiata ve imkânsızlığa karşı kullandığı silâh gene o idi.”

 

“Sarıkamış, Enver’in sakarlığını gösterdiği kadar bu kılıcın çeliğinden, suyundan ve hızından bir şey kaybetmediğini de öğretti…”

 

“… Türk milleti son harpte bilhassa iki yerde tabiat ve imkânsızlıkla boğuşturuldu: Çöl ve Sarıkamış!”

 

“Allah’ın birini ateşten, birini buzdan yarattığı bu iki müthiş cehennemden Türk sabrı, Türk cüreti imtihandan geçti… Birinin güneşi Türk cesedini bir kar gibi eritti, öbürünün karı bir madde gibi dondurdu. Fakat Türkün ruhuna ne oldu? Bu ruh gösterdi ki hâlâ güneşten daha zorlu ve buzdan daha yakıcıdır…”[22]

 

Vazgeçemediği çalımı, Cemal Paşa’ya hayatına mal olacaktı. Halil Paşa, şimdiki Sovyetler Birliği’nin sınırları içinde bir yerde (yeri söylemişti ama hatırlayamıyorum) Cemal Paşa’yla buluştuklarını, kendisine Ermenilerin, İttihat ve Terakki rüesasından intikam almak üzere hazırlandıklarını, dolayısıyla Tiflis’e sessiz sedasız, “incognito” girmesi gerektiğini hatırlattığını anlatmıştı. “Ben öyle dememişim, büyük üniformalar içinde, alay-ı vâlâ ile şehre gir, demişim… Akacak kan damarda durmaz…” diye bitirmişti öyküsünü.

 

İlk olarak Nuri Paşa’nın Zeytinburnu’ndaki silâh fabrikasında 1940’ta, benden büyük mühendislerden dinlemiştim: Çanakkale muharebeleri bitmiş, savaş öbür cephelerde bütün şiddetiyle hüküm sürüyor. Enver (ve Nuri) Paşa’nın babası Ahmet Paşa bazı dostlarını bir akşam içkili bir yemeğe çağırmış. Misafirleri arasında, Çanakkale’de başından yaralanmış, beynini zedeleyen kurşunun, adamın başında bir “hoşluk” bırakmış olması nedeniyle “malûlen tekaüde sevk edilmiş” bir zat da varmış. Sohbet sırasında söz çapkınlık konusuna intikal etmiş. Ahmet Paşa “Vallahi, ben bugüne kadar harama hiç uçkur çözmedim!” demesi üzerine, başında “hoşluk” olan arkadaşı, rakının da eklediği “hoşluk”la, “keşke helâline de çözmeseydin!”i yapıştırınca herkes kaçacak delik aramış…[23] Bu öyküsünün az çok aynını sonradan, değişik zaman ve yerlerde bir kaç kez daha dinledim. Bu da bunun, daha Cihan Savaşı sırasında uydurulmuş bir acı hiciv olduğunu tahmin ettiriyor.

 

Yine bu harbin son yıllarında “Enver alerjisi”ne, Şükrü Bey’in şu anlatısı da tanıklık ediyor. İstanbul’un işgali üzerine Ali (Çetinkaya), Şükrü, Kara Vasıf, Hüsnü (Konyalı, Tokat mebusu Hüsnü Konay) beyler ve daha başkaları toplanıp durum muhasebesi yapıyorlar ve Kuva-i Millîye’nin ilk nüvesi kuruluyor: Anadolu’da teşkilât ve bir muntazam ordu vücuda getirilecek. Vasıf bey, fikrini almak üzere Ahmet İzzet Paşa’ya gidiyor.

 

“Kimi başa geçireceksiniz?”

 

“Mustafa Kemal Paşa’yı”

 

“Çok iyi… ama… sonunda onu da Enver gibi diktatör yapacaksınız, hiç zahmet etmeyin!”

 

Şimdi vereceğim bazı ayrıntılar, kitabın başında saptadığım Pan-Cermanist ülkü ve strateji çerçevesinde değerlendirilerek okuyucu tarafından kolaylıkla yerine oturtulabilir.

 

Dönelim Halil Paşa’nın yazılı anılarından zikrettiklerimize ve Paşa’nın ayrıca Ş. S. Aydemir’e anlattıklarına.

 

“Bağdat daha elimizdeyken ve Goltz Paşa’nın bu cepheye geldiği sıralarda Bağdat’a yerleşen kalabalık bir Alman heyetinin faaliyetlerinden daima zarar gördük. Mevcudu 40 kişiyi aşan ve adına Alman Misyonu denilen bu heyetin ne olduğunu, ne yaptığını, ne yapmak istediğini, nelerle uğraştığını bir türlü anlayamadık. Hepsi ne idüğü belirsiz insanlar hissi veriyordu. Ama yanlarında sayısız altın getirmişlerdi. Ve bunu diledikleri gibi sarf ediyorlardı. Güya İran’da, güya Kürdistan’da birtakım plânlar üzerinde çalışıyorlardı. İran’ın her önüne gelene satılmış ve yalnız para düşünen ahlâksız önderlerini altına boğuyorlardı. Gözleri İran, Afganistan, Hindistan üzerindeydi. Bizim, İran ortalarına kadar sürülüp, sonunda Irak’ı kaybetmemize sebep olan maceraların altında da, bunların telkinleri ve Umumî Karargâh’ı yanlış kararlara sevk edişleri vardı. Görünüşe göre onlar hep, harbin bir gün biteceğini, bizim cephemizin muzaffer olacağını ve İran’la Türkiye’nin, olduğu gibi ellerine düşüp Ortadoğu’da diledikleri gibi oynayacaklarını zannediyorlardı. Bu maceralı görüşlerden biz daima zarar gördük…”[24]

 

Dedim ya, bu İran işine Liman Paşa bile bir türlü akıl erdirememişti. Ortada Pan-Cermen “sırrına vâkıf” olanlar ve olmayanlar, “ocaklı”lar ve “ocaklı” olmayanlar[25] vardı. Türkler, ister piyon, isterse değil, doğal olarak bu ikinci kategoriye giriyorlardı.

 

Nitekim daha savaşın başlamasından önce Teşkilât-ı Mahsusa (Milli İstihbarat), Afganistan’a kurmay subay ve sair ajanlar göndermiş, bunlar oradan Hindistan’a geçip orada Müslümanlar arasında İngilizlere karşı yeraltı teşkilâtı kurma girişiminde bulunmuşlarsa da ele geçmişlerdi.[26]

 

Kimin hesabına bu gençler yaşamlarını yitiriyorlardı?…

 

Devam etmeden önce İran’daki genel duruma da bir göz atmakta fayda var. Burasını, yöresel işlerde büyük dünya güçlerinin oynadıkları role bir örnek olarak göstermek mümkündür. İngiltere’nin İran’da başlıca endişesi, yerel istikrarın korunmasıyla yabancı ilgilerin Basra Körfezi ve Hindistan yakınlarından ırak tutulmasıydı. Her ne kadar XIX. yüzyıl Rusya’sı başlıca dış tehdidi oluşturuyorduysa da, zaman ilerledikçe Almanya her gün biraz daha baş düşman haline geliyordu. İngiltere İran’da Rusya’yla bir işbirliğini, hem Rus genişlemesini, hem de Alman etkisini kontrol edebilmek üzere, zorunlu görüyordu. Bu politika, Rusya’yı sınırlayabilme açısından fazla başarılı olamamış, buna karşılık yabancı müdahalesine içerleyen İranlıları kendinden iyice soğutmuştu. Bunun sonucu olarak da bu insanlar, I. Dünya Savaşı sırasında, İran’da İngiliz-Rus karıştırmalarını bertaraf etmeye yardımcı olabilecek Almanlara yönelmişlerdir. Bu durum da, Orta Doğu’daki mevkii itibariyle, İngiltere’nin yüreğini ağzına getirmekten geri kalmamıştı.

 

“Yemekte İran elçisiyle Pan-İslâmizm’den söz ettik. Almanya’da başlatılan bu hareketle alay etti ve kolalı yakalı dar bir gömlek giymiş Şeyhülislâm’ın resmini taşıyan, Hindistan’a gönderilmiş bir beyannameyi anlattı; gerek resim, gerekse giyim şekli gerçek müminler için yasak olduğuna göre bu, sadece gülünç bir hareketti. Tasarlanmış bu seferlerden hiçbirinin Hindistan’a varacağını sanmıyordu. Kendisine Rauf (Orbay) Bey’den bahsettim; bana, İngilizlere karşı Güney İran’da kabileleri ayaklandırmaya kalkarak “saçmalıyor – İl fait ties betises” dedi. Aynı gün Sadrazamı görerek onun geri çağırılmasını istemiş. Elçi, İran’ın zaafını müdrikti ve İngiltere ile Rusya’ya daha ileri bir müdahale için fırsat verilmesini istemiyordu.”

 

“Rauf Bey sivrilmiş bir deniz subayı olup kendi kontrolleri altına girmemiş olması itibariyle Almanlar tarafından bu suretle başkentten uzaklaştırılmıştı”[27]diye devam ediyor, L. Einstein.

 

Yöresel işlerde, ister İngiltere ister Almanya olsun, büyük güçlerin ilgilerinin başlıca sakat tarafı, büyük çıkarların izlenmesine set çektiği kabul edilen mahallî güçlerin ilgilerinin bilmezlikten gelinmesi olup bu hususta ne Rusya-İngiltere’nin Almanya’ya, ne de bu sonuncusunun öbürlerine söyleyecek sözü vardı. Bunların ilgileri İranlılarla değil, sadece İran’laydı. Onların gözünde İranlı, ortalığı karıştıran, güvenilmez oportünistlerden başkası değildi.[28]

 

Marx, yapıtlarının bir yerinde “Burjuva uygarlığını, saygın biçimlere büründüğü kendi yurdunda değil, kendisini gizlemeksizin ortaya çıktığı sömürgelerde gözlediğimiz zaman, bu uygarlığın derinlerine inmiş olan ikiyüzlülük ve karakterine özgü olan barbarlık bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne serilir” demez mi?…

 

Meğer Almanların bu İran serüvenine Avusturya – Macaristan da bir miktar burnunu sokmuşmuş. Bunu yine bize General Pomiankowski anlatıyor: “Avusturya – Macaristan hükümetinin bu plânla ne derecede ilişkisi olduğunu ve buna nasıl iştirak edeceğini bilmiyorum. Bununla birlikte Ocak 1915 başında “Tahran’da Almanya ve Avusturya – Macaristan ortaelçisi” unvanını haiz Prens Reuss (XXVI. Heinrich) ve Kont Loghotetti ile Tahran ataşemiliterliğine atanmış kurmay Albay Wolfgang Heller İstanbul’a vardılar. Bu beyler Alman elçiliğinde birçok toplantı yaptılar, bunlara İran Jandarmasında eğitim subayı bir İsveçli de katıldı; sonra bunlar 15 Ocakta Tahran’a hareket ettiler ve 27 Nisan’da oraya vardılar…”[29]

 

Bundan sonra General, İran’da örgütlenen Pan-Cermen heyeti, kurulan konsolosluklar, askerî menzil teşkilâtı, açılan ticarî kurumlar ve saire hakkında ayrıntılar veriyor fakat en önemlisi, bütün bunları Almanların tek başlarına, Türkleri hiçbir surette karıştırmadan yürütmeye özen gösterdiklerini vurguluyor; bu arada Türklerin de koşut hareketlerini anlatıp meydana gelen açık çatışmadan söz ediyor.

İran ve Mezopotamya’da Türk ve Alman çıkarlarını telif etme görevi, evvelce anlatıldığı üzere “Sultan’ın askerî danışmanlığı”nda bulunan von der Goltz Paşa’ya verilmişmiş.[30]

 

Amerikalı murahhas Einstein yine ilginç ayrıntılar vermeye devam ediyor: Çanakkale savaşları sırasında “İstanbul’un düşmesi olasılığı hem Türkler, hem de Almanlarca beklenmekte olup başkentin Eskişehir’e derhal taşınması için bütün hazırlıklar yapılmıştı. Bu kararsızlık günlerinde Almanların en büyük korkusu Türklerin bir ayrı barış yapmalarıydı. Gerçekten Tiflis’in, Tebriz’in ve Kahire’nin fethi vaatlerinden hiçbiri gerçekleşmemiş ve Türklerin savaşa girmeleri sadece hayal kırıklığına götürmüştü”.[31]

 

“Her taraftan Türklerle Almanlar arasında zıtlaşmanın arttığı haberleri geliyor. Türkler, Almanların, kendileri emin yerde dururken, onları saldırıya sevk ettiklerinden şikâyet ediyorlar. ‘Hiç Çanakkale’de ölmüş Alman subayı duyuldu mu?’ demiş bir Türk subayı.”

 

“Veliaht Vahdettin mütehakkim tabiatlı (Abdülhamid’in minyatürü) olup halen iktidarda olanlardan nefret ediyordu. İttihat ve Terakki Komitesi’nin gözdesi Abdülmecid ise de normal veraset usulünü çiğnemek zor olacak.”[32]

 

“Almanlar geleceğe korkuyla bakıyorlar. Söylendiğine göre Wangenheim, Avrupa’nın muhtemel barışmasının Türkiye’nin sırtından olacağı[33] düşüncesindeymiş.”[34]

 

“Abdülhamid’in oğullarından Burhaneddin Efendi Berlin’de çok güzel vakit geçirmekte. Burada meteliksiz olup gidebilmek için Enver’den borç almışmış. Ama Berlin’de kendini Alman hükümetinin muhteşem misafiri görünce, kendi de şaşırmış. Görkemli bir daire, otomobil ve gerekli para… Dönüşünde hararetli bir Alman yanlısı olacağından şüphe yok.”[35]

 

İşe yaramaz malların geri kalmış ülkelere ihracı, çağlar boyunca değişmez bir yöntemdir. Bu baptan olmak üzere de, bizdeki rütbesi mareşal olacak olan Falkenhayn ve maiyeti, Batı cephesindeki başarısızlığı ve yerine Hindenburg’un tayini üzerine, Irak’ı kurtarmak üzere Türkiye’ye topuklanmıştı. Aslında, o günün koşulları altında, ciddî bir kumandanın böyle bir görevi, kaybolduğu peşinen belli bir davayı üstlenmesi düşünülemezdi. Ama gerekli olan bir serüven adamı, Pan-Cermen serüvenini sürdürecek bir adamdı ve o adam da bulunmuştu, istenilenin âlâsı olarak.

 

“Mustafa Kemal Paşa, Falkenhayn’ın Arap aşiretleriyle ilişki kurmasına dikkati çektiği halde Falkenhayn’a itimat gösterilmişti. Bu ilişkinin sonucu görülmüş olacak ki Enver Paşa bundan sonra Arap aşiretleriyle yapılacak temasların Alman subaylarıyla değil Türk subaylarıyla yapılmasını istedi. Enver Paşa’nın isteklerini fazla müdahale sayan Falkenhayn istifa etti.”[36]

 

Anlaşılan işi kıvıramayacağını, biraz geç, anlamıştı. Bu hikâyeyi bir de Liman Paşa’dan dinleyelim.

 

“Bağdat’ın elden çıkarılmasından sonra da, büyük önemi olan bu şehrin İngilizlerin elinden kurtarılması amacıyla ve büyük zorluğu hesap edilmeden Yıldırım Orduları Grubu meydana getirildi. Evvelce Birinci Napolyon’un Mısır’a saldırısı zamanında kullanılan ‘Yıldırım’ deyimi, bu defa burada kullanıldı” (Enver Napolyon olmayacak mıydı?…).

 

“Yıldırım, büsbütün başka bir esasa göre kuruldu. Başında bir Alman komutan ile Alman esaslarına göre kurulmuş bir ordular grubu karargâhı bulunacak ve bu karargâhın subayları tamamen Alman olacaktı… Yıldırım Ordular Grubu’na 5 milyon lira altın para ayrılmıştı ki, o günlerin şartları içinde bu, bulunması çok güç olan bir miktardı.”

 

“Prusya Harbiye Nezareti’nin 2 Temmuz 1917 tarihli emrine göre, ‘F. Ordular Grubu” (Falke Ordular Grübu)nun kapsadığı Alman birlikleri şöyleydi:”

“1 — F. Ordular Grubu Komutanlığı

2 — ‘Paşa II’ teşkilâtı erkânı”

 

Neydi bu “Paşa II”?. Bu konuda hiçbir açıklama verilmemiş. Devam edelim.

 

“Üç buçuk yıllık bir tecrübe ve bilgiye sahip Alman Askerî Heyeti’ne bu konuda tek şey sorulmadı ve Heyet, bir oldubitti karşısında bırakıldı… Yıldırım teşkilâtını kuranlar, düşüncelerini Alman Askerî Heyeti’nden de sakladılar ve teşebbüs, Bağdat’ın düşmesinden sonra birdenbire meydana çıktı… Meğer bu plânı tertipleyenler de yine İstanbul’daki Alman yetkilileriymiş…”[37] Bu “yetkililer’in başını von Lossow’un çektiğini Pomiankowski anlatıyor.[38]

 

“Ocaklı” olan var, olmayan var.

 

Cemal Paşa, Enver Paşa’ya şu telgrafı çekiyor: “Almanların başına bir Verdun felâketini getirmiş olan General Flakenhayn bizim başımıza da bir Filistin taarruzu belâsını getirecektir”.[39] Ama Enver her uyarıya kulaklarını tıkamış halde, hiçbir şey dinlemiyor.

 

Cemal Paşa devam ediyor: “Fakat von Falkenhayn’ın maksadı tamamen başka idi. Her ne suretle olursa olsun bir kere Filistin’e girdikten sonra… beni çekilmeye mecbur etmek ve Suriye dâhilinde benim makamıma geçmek…”.

 

“…Mustafa Kemal Paşa… Arap işlerine doğrudan doğruya müdahale etmek isteyen Falkenhayn’a, buna salâhiyeti olmadığını ve bu işler ancak ordunun vazife ve salâhiyeti dâhilinde bulunduğunu dermeyan ediyordu… Mustafa Kemal Paşa ile o sırada uzun uzadıya müzakerelerde bulunduk. General Falkenhayn’ın memleketin başına Allah tarafından en son bir belâ olmak üzere yaratıldığına karar verdik…”[40]

 

“Falkenhayn… Nablus mutasarrıfımızı tahkir etmekten, valilere âmirane iş’arlarda bulunmaktan bir dakika geri kalmıyordu. Doğrudan doğruya kendi karargâhına bağlı olmak üzere ötede beride teşkil ettiği Alman menzil noktaları kumandanları, von Falkenhayn’dan yüz bularak mülkiye memurlarımıza ve hattâ zabitlerimize kötü muamelede bulunmaya yelteniyorlardı…”[41]

 

Süleyman Nazif, küstahlık eden küçük rütbeli bir Alman subayını makamından kovduğu için Bağdat valiliğinden alınıyor.[42]

 

Cemal Paşa daha önce Talât Paşa’ya da müracaat etmiş, ona şu telgrafı çekmişti: “Şimdi Bağdat’ı kurtaralım diye uğraşırken pek yakın bir gelecekte Kudüs ve Şam’ı kurtarmakla meşgul olacağımızdan çok korkuyorum!”[43]

 

Falkenhayn’ın karargâhında, II. Dünya savaşı sırasında Ankara’nın çok iyi tanıdığı bir kişi daha vardı: Kurmay Yüzbaşı von Papen. Bu zat, ırktaşı komutan için şunları anlatıyor: “O, biraz gururlu ve inatçı bir karaktere sahipti. O zamanlar Verdun savaşına devamda niçin o kadar ısrar ettiğini şimdi anlıyorum. Başarısızlığı kabullenmek istemiyordu. Alman Genelkurmay Başkanlığındaki başarısızlığının altındaki neden, hastalık derecesindeki bir hırstı. Şimdi düşüncelerini, kendisine askerî şeref ve yeni bir şan vaat eden bir harekât üzerinde toplamıştı. Bu nedenle başka birinin sevk ve idareye katılmasını istemediği görülüyor. Eyerinin kuburunda İncil bulunan, Filistin savaş alanlarında bize Ahdiatik’ten hikâyeler anlatan bu akıllı adamın açık ve parlak zekâsına daima hayran kalmışımdır…”[44]

 

Anlaşıldığına göre o “tilki” Papen’in koltuğunda İncil yoktu. Ama Falkenhayn’ın Enver’le bu ne benzerliği! Her ikisinde de Kutsal Kitap ve de… “parlak zekâ”…

 

Aslında Talât’ı da, Enver’i de aşan bir işti, bu Falkenhayn hikâyesi: karar Alman Umumî Karargâhı’ndan çıkmıştı. “Almanlar, gerçi hediye değil ama borçlanmamız hesabına Falkenhayn’ın eline 5.000.000 altın lira verirler. Adına ‘Asya Grubu’ dedikleri ve bizim bir tümenimizden, hattâ bir kolordumuzdan fazla erzak ve eşyası taşınan, dört taburluk bir imtiyazlı kuvvet, bir iki batarya gelir. Çoğu Alman üniformasıyla dolaşan Alman Askerî Islahat Heyeti’ne de bağlı olmayan kalabalık bir Askerî-Siyasî Misyon da göndermişlerdir. Falkenhayn daha İstanbul’dan başlayarak, birtakım Türk Paşalarına altın dağıtmaya da kalkacaktır. Bunların şahsa ait olduğunu, makbuz istenmediğini, kendi yaverleriyle bildirecektir. Meselâ Mustafa Kemal, kendi şahsına gönderilen 7 küçük sandık altının, nasıl ve ancak makbuzla alındığını ve aynı anda nasıl ordu kasasına mal edildiğini, ama her şeye rağmen bunların ordusunda kullanılmayıp, VII. Ordu’da vazifesi bitince, Alman kumandanlığına aynen iade olunduğunu, Almanların direnişine rağmen, makbuzun nasıl geri alındığını, etrafıyla anlatır.”[45]

 

“Ama ne var ki, Almanların maddî yardımı, bu yardım içinde Falkenhayn’ın Almanya’dan getirdiği ve dilediği gibi saçtığı, Arap şeyhleri ile gizli münasebetlerde kullandığı 5.000.000 Alman altını, önemli rol oynuyordu…”[46]

 

Mustafa Kemal Paşa 7 Eylül 1333 (20 Eylül 1917) tarihinde Enver Paşa’ya uzun bir mektup yazar, bunda memleketin genel durumunu, idarî-siyasî cephelerini ele alır. Şöyle deniyor bu mektubun bir yerinde:

 

“İçinde bulunduğumuz bataklıktan, Almanlarla beraber bulunarak kurtulmak zarurî ise de, Almanların bu zaruretten ve imtidad-ı harpten (harbin uzamasından) istifade ederek bizi müstemleke şekline sokmak ve memleketimizin bütün menabiini (kaynaklarını) kendi ellerine almak siyasetine muarızım… Falkenhayn geldiği günden beri aşair (aşiretler) rüesasına (başkanlarına) Alman mülâzımları göndererek doğrudan doğruya temas hâsıl etmektedir ve ‘Araplar Türklere düşmandır. Biz Almanlar bitaraf olduğumuzdan onları kazanabiliriz’ sözünü, bizzat bana, bir ordu kumandanına sarf etmişti. Irak harekâtının gayri kabil-i icra olduğunu, kendisi dahi daha ilk günden beri anlamıştır. Irak harekâtını, memlekete yerleşmesi için vesile ittihaz etti. Hakikatte ideali, bütün Arabistan’ı Alman idaresine almaktı… Memleket kâmilen bizim elimizden çıkacak, bir Alman müstemlekesi haline girmiş olacaktır. Ve General Falkenhayn bu maksat için, bizim borcumuz olan altınları ve Anadolu’dan getirdiğimiz son Türk kanlarını istimal etmiş bulunacaktır…”[47]

 

Gözü keskin, kulağı delik General Pomiankowski, bu “ocaklı”ları teşhis etmede gecikmemiş. “Türkiye’de faaliyet gösteren, Türk ordusunda bütün olup bitenlerden yeterince haberdar olup bunları sürekli Berlin’e rapor eden kalabalık Askerî Misyon[48] ve bunun tepesinde bulunan yüksek generale gelince, Alman elçiliğinde özel bir ataşemillterlik örgütü dolup taşıyordu. Mareşal Liman böyle bir zümrenin varlığını ve özellikle bunun kendisinden müstakil olarak raporlar iletmesi keyfiyetini zararlı bir gayri tabiilik olarak, hattâ bunu kendi mevkiine halel getirici mahiyette görüyordu ve bu memuriyetlerin tasfiyesine uğraşıyordu.”

 

Liman von Sanders heyeti İstanbul’a vardığında Alman elçiliğinden hiç kimse karşılamaya gelmemişti: “Hepimizde hayret uyandıran tek nokta, bizi karşılayanlar arasında Alman Sefareti’nden hiç kimsenin bulunmamasıydı. Kısa zamanda öğrenecektik ki, İstanbul’a gelişimiz sırf sefirin şahsî gayretiyle gerçekleştiği halde sefaret, daha o andan itibaren Askerî Heyet’ten uzaklaşmaya başlamıştı…”[49] diye yakınacaktır general.

 

“Mareşal Limanla hizmet uyuşmazlığı nedeniyle Ağustos 1914’de ataşemiliter binbaşı von Laffert görevinden alınıp Berlin’e geri gönderilmişti. Liman’a hiçbir sempatisi olmayan sefir Wangenheim, ağırlığını koyarak Mareşalin itirazına rağmen, kendi zatî askerî müşaviri olarak gençlik arkadaşı Albay von Leipzig’i ataşemiliter olarak tayin ettirmeyi başarmıştı. Bu sonuncusunun, kısa bir hizmet süresinden sonra Temmuz 1915’te bir kazaya kurban gitmesi üzerine, yerine, üç yıl önce Türk Harp Akademisi’nde tabiye hocası olarak faaliyet göstermiş ve Balkan Savaşı sırasında Aptullah Paşa’nın Doğu ordusu kurmay heyetine mensup bulunmuş Albay von Lossow geldi. Lossow kısa sürede ilerleyip Tümgeneral oldu ve Temmuz 1918’e kadar elçilikte kaldı.”[50]

 

“…Nihayet Türk Genelkurmay Başkam (önce General Bronzart von Schellendorf, sonra da von Seeckt) özel bir mevkie sahipti ve her ne kadar Askerî Heyet’e dâhil idiyse de Enver Paşa’nın yakınında bulunuyordu ve dolayısıyla de Paşa’nın üzerinde Liman’dan daha büyük bir etkiye sahipti ve fiilen de ondan bağımsızdı. Enver Paşa’nın talihsiz Kafkas (Sarıkamış) harekâtından sonra Mareşal, General Bronzart’ı görevinden alıp Almanya’ya geri göndermek istemişse de sefirin karşı koyması ve Enver Paşa’nın Kaiser Wilhelm nezdinde itirazları sonucunda bunu yapamamıştı.”

 

“Bu yüksek memurların hepsi doğruca Berlin merkezine ve çoğu kez de bizzat Kaiser, ya da Askerî Kabine’ye rapor veriyorlardı…”[51]

 

Bu von Lossow’la daha epey işimiz olacak. Hans von Seeckt’e gelince, Almanların bizim Genelkurmay’ın başına getirdikleri kişinin ne denli önemli bir asker olduğunu da ilerde anlatacağım.

 

“Almanların, Türkiye’de savaşın idaresi bakımından kendilerine özgü tasarılarının İstanbul’daki elçilikten mi, yoksa Berlin’den mi çıktığını kestirmek zordur. Ama kesin olan şudur ki, von Wangenheim’ın ölümünden sonra, onun yerine geçen Alman büyükelçisinin çok pasif karakteri göz önüne alınarak Türkiye’de Alman savaş politikasının yürütülmesini elçilikte askerî murahhas general von Lossow üstlenmiştir. Harekât ve sair tedbirleri salt askerlik açısından irdeleyip çoğu kez karşı koyan Mareşal Liman, görüşünü hemen hiç kabul ettiremezdi; direndiğinde de Kaiser’in emriyle baş eğerdi.” Onun, Avrupa savaş sahnelerine, özellikle Galiçya ve Makedonya cephelerine Türk kıtalarının gönderilmesine ve dolayısıyla gerçekten kuvvete gereksinme duyulan cephelerde Türk ordusunun zayıflamasına kesinlikle muhalefet ettiğini de doğruluyor, Avusturyalı general.[52]

 

“Enver Paşa’nın Pan-Turanist savaş amacına yardımcı olacak Doğu’da büyük Türk saldırısının uygulanmasının Türkiye’nin askerî gücünü önemli ölçüde zayıflatacağı keyfiyeti Almanların kesinlikle gözünden kaçmıyordu. Mamafih Berlin’de bundan yılacak kimse yoktu zira Almanya için bu, zarardan çok yarar ifade ediyordu. Alman savaş hedefleri arasında en önemlilerden biri Berlin-Bağdat ve sonra Hindistan yolunun açılması olup bunun için kuvvetli değil, aksine zayıf bir Türkiye gerekliydi. Bu itibarla Türk yenilgi ve kayıpları Alman politika değirmenine su olmaktaydı, ama bu, Avrupa’da ve birinci plânda da Çanakkale’de savaş durumunu etkilememeliydi. Buna karşılık Doğu’da yenilgi, belli bir düzeye kadar ilginç olmayıp hattâ faydalıydı zira Türkiye’nin Almanya’ya tabiiyetini artıracak ve Alman gücünün Türkiye’ye kanca atması kolaylaşacaktı.”[53]

 

Çok şeyi aydınlatıyor, bu satırlar. Meğer von der Goltz Paşa’nın tekrar Türkiye’ye gönderilmesinin amacı, tepişmekte olan Enver, Wangenheim ve Liman Paşa arasında bir denge kurmakmış. Nitekim durumuyla orantılı olmayan bir göreve atanmıştı, ihtiyar Mareşal: Sultan’ın askerî danışmanlığı. Liman’ın, Enver’le sürekli çatışması ve onu Berlin’e şikâyetine Berlin’den gelen yanıtta Başkumandan Vekili’nin Almanya’ya karşı iyi niyetli tutumunun korunması “kesin olarak elzemdir” deniyor ve Falkenhayn da, Enver’le sürekli işbirliğinin, Liman von Sanders’in arzularının yerine getirilmesinden çok daha önemli olduğunu Büyükelçi Wolff-Metternich’e bildiriyor.[54]

 

Liman Paşa istediği kadar itiraz etsin, daha Eylül 1914’te Bavyeralı kurmay Albay Freiherr[55] Kress von Kressenstein Suriye’ye gönderilmişti; görevi Mısır seferinin hazırlıklarını yapmaktı. Albay Kress karargâhını Güney Filistin’de Birüssebide kurmuştu[56] ötesini biliyoruz.

 

“Özet olarak denebilir ki birçok Alman Türkiye’yi kendilerine münhasır bir genişleme ve sömürü alanı olarak görme eğilimindeydi…”[57] Bunların rekabete, özellikle aynı dili konuşan yaramaz küçük kardeşleri Habsburg’larınkine tahammülleri yoktu. Onlar da, büyük ağabeyi takliden, İstanbul’u ziyaret ediyorlardı. Malî ve ticarî girişimleri de Almanlarınkini geriden izliyordu.

 

“Büyük zorluklara rağmen 1917’de 42,5 milyon Türk Lirası tutarındaki 5. Türk istikrazı sonuca bağlandı… Savaşın başından itibaren Almanya ve Avusturya-Macaristan’dan yapılan toplam istikraz tutan 142 milyon Türk Lirası’na varmış olup barış zamanında on bir yıl süreyle ödenmesi gerekiyordu… Türk top ve mühimmat siparişlerinin finansmanı için 1916’da Avusturya-Macaristan bankalarının vermiş oldukları 60 milyon Kron avans, 1917 başlarında 240 milyona yükseltildi… Monarşi’de en büyük ağaç işleri firması olan Baron Grödl müessesesi, Osmanlı Devlet Orman İşletmeleri’nin Kuzey Anadolu (Kastamonu)daki, o zamanlar ilkel halde bulunan kompleksi üzerinde dikkati çekmiş…” ve sonunda da, 1917 sonunda bu ormanların işletilmesi imtiyazını elde etmiş.[58]

 

Pomiankowski’nin, İttihat ve Terakki Komitesi’nin havasını çok iyi bilen yüksek rütbeli bir Türk subay dostu ona bu çevrelerdeki genel görüşü şöyle ifade etmişmiş: “Türk savaş siyasası bugün bir dönüm noktasına gelmiştir. Şimdiye dek Türkiye, hiçbir surette teminat altına alınmamış varlığı için dövüşüyordu. Bundan böyle ise Türk hükümetinin başlıca görevi İmparatorluğun bağımsızlığının korunması olup bu bağımsızlık bizim dostlarımızdan, Alınanlardan başkası tarafından tehdit edilmemektedir”.[59]

 

Türkler bunda hiç de haksız değillerdi. Almanlar, Türkiye üzerinde hayal ettikleri “mülkiyet hakkı”nı Roma hukuku esasına oturtuyorlardı, yani “istimal ve suiistimal edebilme hakkı” olarak… Gerçekten “mülk”ü kendilerinin sömürmesi bir yana, onu rahatlıkla satabiliyorlardı da. Aşağıdaki münferit barış öyküsü bunu kolaylıkla kanıtlayacak mahiyettedir, Wangenhein’ın afra tafrasıyla birlikte.

 

Sarıkamış harekâtının ilk başarılı günlerinde Rus yüksek kumanda (Stavka)sının birkaç kez müttefiklerinden yardım istemiş olmasına rağmen İngilizlerin Çanakkale’ye saldırı kararları Rus hariciyesinde hoşnutsuzlukla karşılanmıştı. Boğazlar üstünde kontrol keyfiyeti Rus savaş amacının başında gelmesi itibariyle “Boğazlar’ın Ruslar tarafından değil de müttefikleri tarafından alınması düşüncesinden Sazanov çok rahatsız oluyordu. Ahbaplarından önce İstanbul’a varmak gücünden yoksun olan hariciye nazırının, Rusların Boğazlar üzerindeki taleplerinin İngiliz ve Fransızlarca tanınmasını sağlamak için elinde sadece diplomatik silâh kalıyordu. Buna da adı geçen güçler tümden omuz silkmiyorlardı: öyle ya, ya Merkezî Devletler Rusya’yı, kendilerine göre bir Boğazlar “oltası” ile aldatma ve savaştan çekme yoluna giderlerse?…

 

Böyle bir korku mesnetsiz değildi. Gerçekten daha 1915 baharından itibaren Merkezî Devletler böyle bir teklif üzerinde çalışmaya başlamışlardı. Avusturyalılar bunu Aralık 1914’de yapmışlardı; Şubat 1915’de de Babıâli bunu düşünür olmuştu.

 

İtilâf Devletleri’nin Çanakkale’ye denizden taarruza başladıkları günün ertesinde, 20 Şubat 1915’te Berlin sefirimiz Mahmut Muhtar Paşa Kaiser’in Bahriye Kabinesi’nin (Marine Kabinett) başı Amiral Georg A. von Müller’e “ergeç Ruslara Boğazlar’dan serbest geçiş izni verilecektir; bunun zamanında yapılması bir Rus-Alman-Türk ittifakına götürebilir” şeklinde uyarıda bulunuyor. Paşa’nın bunu kendi başına mı, yoksa resmen mi söylediği bilinmemekle birlikte Wangenheim, Türklerin bu yolda düşünegeldiklerini üç hafta sonra merkeze bildirecektir. Sadrazam Sait Halim Paşa, Rusya’ya yaklaşma ve bu ülkenin lehine Boğazlar statüsünde bir değişiklik yapmaya “hiçbir surette” karşı olmadıklarını bildirmişmiş.

 

Wangenheim’in ifadesine göre daha savaştan önce, içine Almanya, Rusya ve Osmanlı Devleti’ni alacak bir üçlü Boğazlar anlaşmasına bazı Rus diplomatları ilgi göstermişlermiş. Bütün bu işler oluşurken Çar II. Nikola’ya yazılmış ünlü mektupların ilki gitmişti. Bunda, soylu bir Rus kadını, Madame M.A. Vasilchikova, enterne edildiği Avusturya’dan, “biri Avusturyalı, ikisi Alman ve Wilhelm ile Franz Joseph’e yakın” üç önemli aristokratın (bunlardan biri Hesse Grandükü imiş) kendisine gelerek Merkezî Devletler’in Rusya ile barışa gitmek istediklerini temin etmişler ve Çar istesin, Boğazlar kendisine açılır demişlermiş…

 

İşte Almanların, özellikle Wangenheim’ın, Türkleri tehdit etmek için kullandıkları “Ruslarla anlaşır, Boğazlar’ı onlara veririz!” lafı buradan kaynaklanır olmalı.

 

Burada Almanların kısmen açık oynamalarına karşılık Avusturyalılar işi kendi başlarına “kalleşçe” götürmüşler: Çift Monarşi’nin Kurmay Başkanı Conrad von Hötzendorf, Ballplatz’a Nisan başında Rusya’ya çabuk barış karşılığında “Karadeniz ve Çanakkale boğazlarının tek ve tartışmasız sahibi olmasının” teklif edilmesini önermiş, İtalya savaşa girdi giriyor korkusu içinde.

 

Beklenilebileceği gibi Babıâli Rusların, işgal ettikleri topraklardan hemen çekilmelerini istemişti, fakat bu istek Almanlardan tasvip görmemişti. Brest-Litovsk’daki Alman delegelerine Kühlmann, bu talep yüzünden Bolşeviklerin mukabil teklif ileri sürmeleri halinde bu meseleyi ortada bırakıp kendi işlerine bakmaları talimatını veriyor.[60]

 

Kurtuluş Savaşı bitip de Cumhuriyet kurulur kurulmaz Almanların nasıl tekrar Türkiye’ye “dalacaklarının” ayrıntılarını aşağıda vereceğim. Hemen o günlerde Anadolu’yu tetkike gönderilmiş bir Alman mühendisi, yazdığı kitapta[61] biraz itidal ve daha fazla psikoloji öğütlüyor: “… ‘Koloni’’ ifadesi, hangi anlamda kullanılmış olursa olsun, Türk milliyetçisi için artık ‘kırmızı mendil’[62] olup aceleden söylenmiş ‘Alman yerleşme mahalli olarak Anadolu’ sözü, her zaman için, Türk insanının, ister hükümetten, ister halktan, onurunu kırmıştır. Bu nedenle olacak ki bütün büyük perspektiflerine rağmen Bağdat Demiryolu, halkın sevgisini gereği gibi kazanamamıştır, Konya- Cumra ovasının sulanma işi gibi, Almanlar politik içgüdüden yoksun olmuşlardır…”.

 

Almanların “politik içgüdüleri”ni bir yana bırakalım; ortada bir gerçek var, o da hiçbir yenilginin, I. ve II. Dünya Savaşları’nın, onları ana hedeflerinden caydırmamış olmasıdır. Ostpolitik bir kez çizilmiş, iki yüzyıl önce, ondan kıl payı şaşılmıyor: H. Schmidt, Moltke’nin uzantısından başkası olmuyor. Hedefe varmak için kullanılan yöntemler ise, katılığından hiçbir şey kaybetmeden aynen süregeliyor.

 

Her ne kadar I. savaşın ilk yıllarında Türkiye ile Almanya’nın doğruca temas yolları kesik idiyse de, Alman iş çevreleriyle gazeteciler, Sultan’ın mülkünün iktisadî “kalkınması” için haris planlar hazırlamakta hiç vakit kaybetmiyorlardı. İstanbul’a emin bir yol açmış olan Sırbistan’ın çökmesinden epey öncesinden itibaren Almanya içinde, açık amaçları Alman-Osmanlı ticaretini kamçılamak ve Alman firmalarınca işletilecek değerli konular bulmak olan birçok yeni özel örgütler fışkırdı. Mart 1915’te, bu tür çabaları koordine etmek üzere Deutsche Levante-Verband Berlin’de kuruluyor. Hemen sonra da, Albert Ballin ve Gustav Streseman gibi ünlü iş adamı, politikacı ve gazetecilerin güdümünde Deutsches Vorderasien-Institut (Alman Önasya Enstitüsü) meydana çıkıyor. Resmen bildirildiğine göre Enstitü, Almanya’nın Osmanlı ekonomisinin “reorganizasyonu”nda payının savaştan sonra çok artacağı umudunu besliyor ve millî hareket açısından “politik, entelektüel ve ekonomik” fırsatlarla ilgili tüm Alman çevrelerinin gözlerini Küçük Asya’ya çevirmelerinin gerektiğini beyan ediyor.

 

Gerek bu örgütler, gerekse bundan önce Doğu’ya yönelik olarak ortaya çıkmış olanların birbirlerine ve Reich hükümetine ters düşmelerini önlemek üzere Ernst Jaeckh tarafından, Temmuz 1915’te, Osmanlı İmparatorluğu içinde bütün ekonomik girişimlerin bir özel ofis tarafından koordine ve kontrol edilmesi Wilhelmstrasse’ye teklif ediliyor. Jaeckh’ın kendi Alman-Türk Ortaklığı’nın (Deutsch-Türkische Vereinigung) bu işle görevlendirilmesi teklifi kabul ediliyor ve 1915 sonunda bu Ortaklık’a bağlı olarak Deutsch-Türkische Wirtschaftszentrale tescil ediliyor.

 

Yukarıdaki Enstitü’nün “gözleri Küçük Asya’ya çevirme” önerisinden sonra Osmanlı ülkesinde birçok yeni özel kuruluşlar bitiyor; bunların arasında Deutsch-Orientalische Handelsgesellschaft, Dresdener Orient und Übersee- Gesellschaft, Mitteleuropaeische Handelsvereinigung, Deutsch-Türkische Handelsgesellschaft… sayılabilir. Wilhelmstrasse de Jaeckh’in kuruluşuna yıllık 30.000 mark tahsis ediyor.

 

1916’nın başından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tüm Alman maden girişimlerini bir merkezî idarede toplamak amacıyla Prusya Savaş Bakanlığı ile Reichsmarineamt, bir müşterek tavsiye ortaya atıyorlar. Özellikle İstanbul’da bir “jeolojik büro” kurulmasını ve Prusya Königlich geologische Landesanstalt (Kraliyet Jeolojik Kuruluşu)nun desteğiyle Osmanlı illerine bir arama misyonunun gönderilmesini öneriyorlar. Ama Almanların Osmanlı doğal kaynaklarına herhangi bir akınının Babıâli’nin sert tepkisiyle karşılaşacağı anlaşılınca bundan vazgeçiliyor. Biraz olsun “içgüdü” varmış…

 

Ancak, bütün bu maddî çıkarların müsmir şekilde sağlanmasının, bunun için gerekli yerli elemanların yetiştirilmesine bağlı olduğu bilinci içinde Almanlar, arkalarına İttihatçılar’ı alarak “Türk-Alman Muhadenet (Barış – Herhalde “Dostluk” anlamında) Cemiyeti’ni kurmuşlar. Bu dernek Almanya’ya tahsil için Türk çocuklarını yolluyor, bunları Alman ailelerinin yanına dağıtıyormuş. Bunun kurucusu ve başkanı Prof. Jaeck, Pera Palasta oturan bir zat imiş ve ünlü İttihatçılardan Dr. Nazım da yine bu derneğin kurucu ve idarecilerindenmiş. I. Dünya Savaşı sırasında epey genç gitmiş bu yolla tahsile, Almanya’ya.[63] Amaca nasıl ulaşılmış olduğuna dair bir küçük örnek de var, Tuksavul’un anılarında: Türkiye’de sonradan generalliğe yükselmiş bir askerî Dr. mühendis, Almanya’nın o denli hasretini çekmiş olacak ki, emekli olduktan sonra orada iş kurup yerleşmeyi tasarlamışmış.[64] İş, neyle kurulur? Buradaki görevi sırasında hiç mi pro-Alman davranmadı?…

 

Bütün bu Alman girişimlerinin nasıl Avusturyalılar tarafından izlendiğini ve nasıl bir rekabetin doğduğunu biliyoruz. Fakat sonunda, Türkiye üzerindeki ekonomik çıkar kavgasını sürdürmenin manasızlığını anlamış olacaklar ki İstanbul’da elçi Kühlmann Çift Monarşi ile birlikte yürümenin gereğini kabul edip Şansölye Bethmann Holhveg’e “…Viyana ile bir anlaşma bize sayısız avantaj sağlayacak olup savaştan sonra düşman ya da tarafsız, özellikle Amerikan sermayesi (Finanz) rakip olarak sahneye çıkacaktır. Bununla ancak iki imparatorluğun (Almanya ile Avusturya-Macaristan) tam bir işbirliği halinde hareket etmesiyle baş edilebilir” diye yazacaktır.

 

Ama Viyana işi böyle görmeyip Osmanlı İmparatorluğu’ndaki geleneksel iktisadî etkisini sürdürme hevesini kesmiyor ve bu yolda da İstanbul’daki temsilcilerine “Türkiye’de Alman emperyalizmi”ne nasıl mukavemet edileceğine dair bir memorandum gönderiyor. Buna Pomiankowski, Avusturya- Macaristan’ın Türkiye içindeki kültürel, ekonomik ve ticari etkisinin, Almanların elinde bulunan daha geniş olanaklar ve daha büyük siyasî nüfuz nedeniyle kösteklendiği, bununla birlikte Türkleri idare etmede Almanların “sınırlı yetenekleri” ve politikalarında bugüne dek yapmış oldukları sayısız “hata” dolayısıyla terazinin kefesinin bir miktar doğrulduğu yanıtını veriyor.[65] Karl Klinghardt, Almanların politik içgüdüden yoksun olduklarını yazdığı tarihte Pomiankowski anılarını henüz yayımlamamıştı…

 

“Osmanlı ekonomisinin gelişmesi” ile sade siviller değil, aynı zamanda ve özellikle Alman Genel Karargâhı da yakından ilgileniyor. Ludendorff konuya 1917’de burnunu sokuyor ve Wilhelmstrasse’ye “Bizim Türkiye ile hem savaş süresince, hem de savaştan sonra siyasî işbirliğimizin elle tutulur şekilde ilerlemesi, Almanya’nın başlıca ticarî firmalarının Osmanlı pazarına daha büyük dikkat sarf etmeye ikna edilmelerine bağlıdır” diye bir not gönderiyor ve bu konularda İstanbul elçiliğinin ilgili özel gruplara rehber olması gerektiğini vurguluyor. Fakat İstanbul bu önerilere fazlaca iltifat etmiyor: Doğu deneyi olmayan Alman tacirleri için buradaki iş atmosferi ağır olup Alman iş girişimlerinin resmen cesaretlendirilmesi dahi Osmanlı politikasının peşinen kestirilemeyen akışı, kapitülasyon sisteminin yok olması ve sair nedenlerle yerinde görülmemektedir. Yani biraz ilerde anlatacağım gibi, “Türk yiyemeyecekleri” için yerinde görülmüyor, bu girişimler. Devam edelim.

 

Her ne kadar Wilhelmstrasse Genel Karargâha bu yolda mukavemet etmişse de kendi başına çok daha hırslı bir siyasayı başlatmaktan geri kalmamıştır: imparatorlukları dâhilindeki tüm Fransız ve İngiliz ekonomik girişimlerinin zorla tasfiyesine Türkleri ikna etmek!

 

İşin dikkate değer tarafı da bütün bu hareketlerin 1917 baharında, yani, kendileri görmeseler ya da kabul etmeseler bile yenilginin kapıya dayandığı bir mevsimde ortaya çıkmış olmasıdır. Böylece, Mayıs 1917’de, Türkler tarafından düşman firmalarının hızlı bir tasfiyesinin yapılabilirliğini ve bunun arzu edildiğini içeren bir yazı hazırlanıyor. Sonunda Babıâli’ye verilmek üzere kaleme alındığında şüphe olmayan bu yazıda ayrıca tasfiye programının intizamlı ve açıkça belirtilmiş kaidelere uygun şekilde yürütülmesi öngörülüyor. Fransız, İngiliz, Belçika gruplarının kontrolünde bulunan birçok kamu hizmeti kurumunun mülkiyeti Devlet’e değil, özel teşebbüs gruplarına devredilmelidir zira böylece tasfiye eylemi çok daha sürekli bir karaktere sahip olacak ve barış konferansında daha az itiraza maruz kalacaktır. Ama Babıâli isterse, tabii olarak, şu ya da bu şekilde bir miktar hisseyi kendine ayırabilir. Alman hükümeti her halükârda özel Alman sermayesinin, tasfiye programını desteklediğini görecektir. Gerçekten, Alman sermayesi tasfiye edilmiş kamu hizmetleri teşebbüslerinden (örneğin İstanbul’un suyu, elektriği, tramvayı, telefonu, havagazı…) bir hisse almayı “başarmalı”dır; bu alışverişlerle, Babıâli’nin Reich’a olan savaş borçlarının ertelenmesi arasında bir bağlantı kurulması için uygun bir yol bulunabilmelidir!…

 

Talât Paşa bu işe razı olsa bile Cavit Bey’in evet diyeceği çok şüpheliydi. Hele bunun arkasından Türkiye’ye savaştan sonra bir Alman ekonomik sızmasının sezilmesi işi peşinen çıkmaza sokabilirdi. Bunu aklı başında Almanlar da anlamıştı.

 

Öbür taraftan ikinci ortak, Çift Monarşi, düşman firmalarını ortadan kaldırmak için hiçbir harekette bulunmamıştı. Neden Türkler buna önayak olacaklardı? İster olsunlar, ister olmasınlar; Almanlar onlara “biz bu işe büyük önem atfediyoruz ve önerimizin reddi bizde gerçekten büyük rahatsızlık doğuracaktır” şeklinde üstü örtülü tehdit savurmaktan geri kalmıyorlardı. Alman uzmanlarının teklif edilen tasfiye işlemine iştirakleri işbu tasfiyenin başarıyla sonuçlanmasının ön koşulu olup Alman elçisi bundan başka, kapitülasyonlar görüşülmeye başlandığında, Babıâli’nin yukarıdaki konuda işbirliğinin esas teşkil edeceğini de açıkça belirtecektir.

 

Aynı şekilde Kühlmann, Bethmann-Hollweg’e son günlerde Alman hükümeti çevrelerinden havalanan başka hırslı ve geniş projelere karşı olduğunu bildiriyor. Özellikle Ludendorff’un başının altından çıkmış ve gelecekte “Küçük Asya”da tüm demiryolu inşaatının münhasıran “Alman sermayesi” tarafından inşasını öngören plânı eleştiriyor: Ludendorff’un, Türklerin kendi devlet demiryollarını inşa etmelerinin önlenmesi önerisinin gerçekçi bir görüş olmadığını vurguluyor. Bu sayın general de, Bismarck gibi “hayırhah”mış…

 

Osmanlı topraklarındaki Fransız ve İngiliz teşebbüslerinin tasfiyesi üzerinde Almanlar uzun boylu ısrar etmemekle birlikte bundan da tümden vazgeçmemişler, bu konuda Babıâli’ye baskı için onun yeni bir Alman ikrazını talep etmesini beklemişlerdir. Nasıl olsa Türkler paradan yana sıkışacaklardır. Elçi Kont von Bernstorff, yeni bir borç alma için Cavit Bey Almanya’ya geldiğinde bu meselenin kendisine tekrar açılabileceğini Berlin’e bildiriyor.

 

Alman hariciyesi, Genel Karargâh’tan çok daha gerçekçi görünmektedir Nitekim Ludendorff’un Türkiye’nin “değerli maden yataklarını işletme” projesini de geri çeviriyor ve Türklerin gerek demiryollarının, gerekse yeraltı servetlerinin işletilmesinin devletçe yapılması düşüncesinde olduklarını, maden hususunda ancak Türk sermayedarlarının arkasına gizlenerek bir şeylerin yapılabileceğini açıkça ifade ediyor ve Babıâli’nin, borç para verdiğinden dolayı Berlin’e minnettar olmaktan uzak bulunduğunu, Boğazlar’ı savunup kritik anlarda Galiçya’ya asker göndermekle bu borcu fazlasıyla ödediğine inandığını, Suriye ve Filistin’de işlerin ters gitmesi sonucu da yine Alman yardımına hiç de müteşekkir olmadıklarını rahatlıkla görüyor.

 

Buna rağmen Ludendorff iyimserliği elden bırakmıyor; Cavit Bey’in Almanya’ya varmasından birkaç gün önce Berlin’e “Doğu ve Kafkasya cephesinde askerî durumun müsait şekilde gelişmesi ve Türklerin Almanlardan elde ettikleri her gün artan yardım, Babıâli ile çetin bir pazarlığa uygun zemin hazırlamıştır. Ne pahasına olursa olsun, barışın akdedilmesinden itibaren bir ilâ iki yıl süreyle tüm Osmanlı ihracatının münhasıran Almanya’ya yapılması imtiyazının koparılması gerektiği”ni yazıyor. General, haklı olarak İtilâf Devletleri’nin savaştan sonra Almanya’yı dünya pazarlarından def etmeyi arzulayacaklarından korkmaktadır. Keza tüm Türk demiryolu malzemesi siparişlerinin Almanya’ya yapılmasını sağlayıcı anlaşmalara da gidilmelidir.

 

Cavit Bey 3 Ocak 1918’de Wilhelmstrasse ile müzakere masasına oturuyor ve borç para isteğinin gerekçesini izah ettikten sonra Osmanlı savaş borçlarının zaman içinde nasıl tasfiye edileceği sorununu ortaya atıyor. Aslında Almanlar savaş bitmeden bu konuya temas etmeye hiç niyetli değillerdir ama Cavit Bey onları bir oldubitti karşısında bırakıyor ve devam ediyor: Osmanlı bütçesi, değil anaparayı, bunun faizlerini dahi karşılayacak durumda değildir. Böyle olduğuna göre Almanlar, ittifak zihniyetine uygun olarak Babıâli’nin 1914’ten itibaren istikraz ettiği paraları, dökülen bunca kana karşılık, helâl etme jestini yapmalıdır. Buna karşılık, istedikleri ekonomik imtiyazlar, özellikle Ereğli kömürleri, petrol yatakları, demiryolları konularıyla ilgili imtiyazlar düşünülebilir. Ayrıca da Osmanlı İmparatorluğu için büyük bir ekonomik gelişme programı Almanya ile yakın işbirliği içinde ele alınabilir. Esasen bu yolda bir Osmanlı Millî Kredi Bankası kurulmuştur fakat bu banka kömür ve petrol yataklarının işletilmesi gibi herhangi bir büyük projeyi finanse etmeyecek olup Deutsche Bank’ın bu bankayla işbirliği memnunlukla karşılanacaktır. Cavit Bey, Almanları gıdıklamak için ne lâzımsa yapmış ama bu arada düşman mal varlıklarının tasfiyesi ve Almanların geçen yıldan beri peşine düştükleri sair ekonomik projeler hususunda vaatte bulunmamış. Öbürleri de buna karşılık savaş borçlarının affı konusunda kaçamak yanıtlarla yetinmişler. Alman görüşme heyetine başkanlık eden Hazine Bakanı Helfferich’in Maliye Bakanı Kont von Roedem’e anlattığı gibi eninde sonunda Türklere çok daha az katı ödeme şekilleri tanınacaktır ama mademki Alman ekonomik isteklerine bugün kesin yanıt alınamıyor, Babıâli’yi şimdilik havada tutmakta yarar vardır.

 

26 Ocak’ta Bernstorff Berlin’de Alman müzakerecilerine son dakikada yine parlak fikirler aşılama yoluna gidiyor: Filistin cephesinde işlerin ters gitmesi Türklere ağır baskı için mükemmel fırsattır. Türkiye Almanya’nın ekonomik hegemonyasına girmeyi kabul ederse ona askerî, malî ve diplomatik yardımda bulunmaya değer. Etmezse, Almanya’nın artık verecek bir şeyi yok demektir. Ona zarar da veremez zira yapabileceği münferit sulh, Rusya’nın savaştan çekilmesinden sonra, Almanya için artık bir anlam taşımaz… İstanbul elçisinin bu yırtınmasına rağmen Cavit Bey, istediği paranın büyük bir kısmını, fazla koşul olmadan, koparıyor. Berlin, elçinin gerçekçi olmaktan uzak görüşüne iştirak etmeyip Babıâli’nin keyfini kaçırmaktan çekiniyor.

 

Mart 1918 başında Reichswirischaftamt (İmparatorluk Ekonomi Ofisi), çok fazla miktarda sermaye yatırımı olmadan “kısa bir gelecekte” kâr getirebilecek olan ticarî operasyonları içeren bir “talep edilen Türk malları” listesi hazırlıyor, ezcümle Alman firmalarının Ereğli ve Ereğli’nin Doğu’sundaki kömür yatakları; Ergani’nin bakır madenleri; Balya (Edremit) ve Toros’lardaki gümüşlü kurşun madenleri; Yukarı Mezopotamya’daki petrol sahaları; birçok yerdeki fosfat ve asfalt yatakları; Bandırma’nın borasit madenleri; Bursa’daki manganez cevheri sahaları, işletme ve/veya kontrol hakkını talep ettikleri “Türk malları”ndan bazıları oluyor. Buna ek olarak da Osmanlı Fenerler İdaresi “Almanlar lehine” tasfiye edilecek!…

 

“Gapan da gaçan mı?”…

 

Elçi Bernstorff işin peşini bırakmıyor ve savaş borçlarının silinmesine yanaşmamanın hata olduğunu Berlin’e yazıyor; çünkü Osmanlı maliyesi iflâs edecek olursa Berlin’in eline zaten bir şey geçmeyecek. Ama bu jeste karşılık neler koparılamaz ki!…

 

Buna karşılık Alman Genel Karargâhı, başta Ludendorff olmak üzere, peşin para almadan hiçbir askerî malzeme vermemeyi, Türklerin Kafkas ilerlemesini durdurmak için onları malî yönden sıkıştırmayı yeğliyor.[66]

 

Bethmann’ın dediği gibi Almanlar “savaşı Falkenhayn’la stratejik olarak, Ludendorff’la da siyaseten kaybediyorlar”…

 

“Savaş, generallere bırakılmayacak kadar ciddî bir iştir” dememiş miydi, münasebetsizin biri?…

 

İttihatçı’lar, bir yandan Alman ekonomik istilâsına karşı koymaya çalışırlarken, öbür yandan da “millî iktisat, geniş nazarlı siyaset-i iktisadiyye” oluşturma çabası içindeydiler. Ama Germanophone tufan bunu beklemeden paçaları sıvamıştı. Nitekim Deutsche Orient Bank yeniden ortaya atılmış, bunun kurucusu olan A. Schaffhausenschen Bankverein A.G., paylarını Deutsche Bank, K.K. Privat Österreichische Kreditanstalt fiir Handel und Gewerbe (Özel Avusturya Ticaret ve Sanayi Kredi Kurumu) ile Ungarische Allgemeine Kreditbank’a devretmişti. Böylece Deutsche Orient Bank’ın çevresinde Türkiye’de çalışacak bir grup teşekkül etmişti. Bildiğimiz gibi Deutsche Bank, hem Bağdat Demiryolu, hem de Düyunu umumiye ile yakından ilişkiliydi. Österreichische Kreditanstalt, Tütün Rejisi ve Düyunu umumiye’de Avusturya-Macaristan hissedarlarının vekiliydi. Ungarische Allgemeine Kreditbank da İstanbul’da Ganz elektrik şirketi başta olmak üzere birçok şirkette pay sahibiydi. Bütün bu kuruluşlar, National Bank für Deutschland ile birlikte, Dresdner Bank’ın önderliğinde bir konsorsiyum oluşturmuşlardı. Bunun yanı sıra da, ağabeysinden geri kalmak istemeyen Çift Monarşi, ikinci bir grup meydana getirmişti: “Şark Avusturya Grubu – Groupe Austro-Hongrois pour I’Orient”; bunun ortakları Kredit Anstalt, Wiener Bankverein, Ungarische Kreditbank ve Pester Ungarische Commercial Bank’dı ve bu grup, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Düyunu umumiye, Tütün Rejisi, demiryollarından başka kamu hizmetleri işletmelerinde (tünel, tramvay, elektrik…) Çift Monarşi’nin çıkarlarını temsil ediyordu. Arkasına da, gördüğümüz gibi, Viyana’da Rothschild Bankası’nı almıştı.

 

Ve bu iki grup sonunda, rekabeti bırakarak, müştereken hareket kararı almışlardı. Daha başka gruplar da çıkmıştı ortaya ve bunların hepsi tam “start” için savaşın sonunu bekliyorlardı. Bütün cazip tekliflere rağmen de İttihatçılar gözlerini bunların üzerinden ayırmıyorlardı.[67]

 

Almanların Türkiye için “savaş sonrası hazırlıklarının askerî yanı da vardı. 18 Ekim 1917 tarihli Osmanlı-Alman askerî sözleşmesinin madde başlıkları, gözden geçirilmeye değer:

  • — Barış zamanı kuvveti ve zorunlu askerlikle ilgili yeknesak prensipler.
  • — Ordu örgütlenmesi ve muharebe nizamında yeknesaklık,
  • — Savaş malzemesinde yeknesaklık.
  • — Talim ve terbiye (eğitim) yeknesaklığı.
  • — Askerî ceza yasası.
  • — Yeknesak dünya radyo şebekesi.
  • — Harekâtın yeknesak idaresi (“Yüksek Kumanda Heyeti”nin yeni bir

savaş sırasında yeniden kurulması…).

  • — Müşterek danışma ve müzakere.
  • — Gizli tutulacak olan işbu askerî sözleşme, barışın akdinden sonra yürürlüğe girecektir.

 

Bu sözleşme İstanbul’da, mezkûr tarihte Enver Paşa ile General Hermann von Stein tarafından karşılıklı imzalanıyor.[68]

 

Nato gibi bir şey bu…

 

Almanların Osmanlı-Türk mülkü üzerindeki art niyetleri hakkında kitaplar daha neler yazmıyorlar ki. Bu sınırsız ihtirasın bin bir örneği arasında bir tanesiyle konuyu kapatacağım.

 

Birinci Kanal Seferi’nin başarısızlığı üzerine, von Kress’in “Türkler kanala atılsın ve mahvolsunlar!” diye yırtınmasına rağmen “Cemal Paşa seferî kuvvetlerin büyük kısmını Filistin’e götürürken Kress, üç piyade taburu, iki dağ bataryası ve bir hecin süvari bölüğü ile çölde kaldı…”

 

“İkinci Kanal Seferi’ne kadar geçen süre içinde Türklerle Almanlar arasındaki ilişkiler gerginliğini sürdürdü. Ağustos 1915’te Alman ve Avusturya İmparatorlarının Padişah’tan Kudüs’teki kiliseyi rica etmelerini ve onu Papa’ya hediye etmelerini öneren Alman milletvekili Erzberger’in tahriki ve Davut’un Kudüs’teki mezarının bütün tesisleriyle elde edilmesini öngören diğer bir öneri, Almanların Filistin’deki niyetleri hakkında Türklerde güvensizlik yarattı. Cemal Paşa ile sürtüşmeler de oldu. Kress’in, Filistinli Almanların çıkarlarını temsil hakkını Cemal Paşa reddetti. Kress’in karargâhına, yani bir Türk komuta katına papaz verilmesini de uygun bulmuyordu. Bir başka fırsatta da Kress ile Askerî Heyet arasındaki telgraf haberleşmesini kontrol edebilmesi için Askerî Heyet’in şifre anahtarlarını istedi.”

 

“Bu arada Alman Başkomutanlığı, Kanal’a yeni bir Türk taarruzu yapılmasını istedi. Almanya, bu girişimin yükünü taşımaya hazırdı. Kress, tam bir Alman seferi kuvveti gönderilmemesini önerdi. Alman piyadesinin iklimin etkisine uzun süre dayanabileceğinden kuşkuluydu. Bundan başka büyük çapta Avrupalı birliklerin ikmali, o kadar çok taşıma aracını gerektirecekti ki bunlar bu harekât alanında ne tedarik edilebilir, ne de devam ettirilebilirdi. Hepsinden önce de, bir Alman seferi kuvvetinin, Türklerin, Almanların Filistin’i ele geçirmek niyetinde oldukları endişesini kuvvetlendireceğinden[69] korkuyordu. Bu kuşku Türkler arasında çok yaygındı.”[70]

 

İngilizlerin 19 Eylül 1918’de başlayan büyük taarruzlarıyla Filistin cephesi çökecekti. Ne Liman, ne de başkası, içinde bulunulan koşullar altında bunu önleyebilirdi. “Türkiye için durum umutsuzdu. Filistin cephesiyle birlikte Selanik cephesinin de çöküşü, Türk Anavatanı’nı ve başkentini, düşman taarruzları karşısında korunmasız bırakmıştı. Almanların son dakikada bir Alman redif tümenini Kırım’dan İstanbul’a getirmeye kalkışmaları da bu birliğin yorgun olması nedeniyle yararsız görüldü. Ekonomik yönden de Türkiye gücünün son noktasına gelmişti. Almanya’nın da yenilgiye doğru gittiğini -Almanların bütün gizleme çabalarına rağmen- çoktan anlamış olan Türkler için İngilizlerle silâh bırakışması (mütareke) görüşmelerine başlamaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı…”

 

“Türklerin yeni Padişahı VI. Mehmet[71] 13 Ekim’de Talât’ın Genç Türk kabinesini azlettikten ve (Ahmet) İzzet Paşa’yı Sadrazam tayin ettikten sonra 18 Ekim’de Bernstorff, ‘başka türlü olamayacağından’ Türklerin ayrı barış yapması olasılığına karşı üstlerini uyardı. Bundan bir gün sonra Seeckt ile yaptığı bir konuşmada Sadrazam, özel barış görüşmelerinin başladığını söyledi. İtilâf Devletleri, muhtemelen, Bulgaristan’a bildirdiklerine benzer koşullar ileri sürecekti; askerî durum ve Alman yardımının olanaksızlığı karşısında Türk hükümeti bu koşulları kabule hazırdı. Fakat görüşmelerde Alman birliklerinin mevcudiyetinin de dikkate alınması lâzımdı. İzzet Paşa, Almanya’ya ihanet edecek bir adam değildi.”

 

“İngiliz hükümeti gerçekte, Alman birliklerinin Türkiye’deki mevcudiyetini silâh bırakışması görüşmelerinde politik faktör olarak hesap ediyordu. Kutel-Amare’de esir edilmiş ve silâh bırakışması görüşmelerini başlatması için İzzet Paşa hükümeti tarafından serbest bırakılmış olan İngiliz Generali Townshend, 20 Ekim 1918’de İngiliz hükümetine, İstanbul’da ve Çatalca hattında 20.000 Alman askerinin bulunduğunu, bunların iki Türk partisi arasında bir iç harbi teşvik ettiklerini, Talât ve Enver’in devrilmesiyle başkentte yitirdikleri etkilerini tekrar ele geçirebilmek için uygun bir anda bu iç harbe karışabileceklerini[72] bildirdi. Türk hükümetinin raporlarına göre Almanlar, Çanakkale boğazını takviye ve İstanbul’u tehdit için Karadeniz filosunu da teşkilâtlandırmak niyetindeydiler…”[73]

 

İnsanın, dünün bu öykülerini okuyup bugünü düşündüğünde, dehşete kapılası geliyor!

 

Evet, her şey, batarken bile Almanların, Türklerin ölüsüne ya da dirisine sımsıkı tutunduklarını, Anadolu’daki çıkarlarından hiçbir surette vazgeçmek niyetinde olmadıklarını gösteriyor. I. Dünya Savaşı’nın yazgısının artık kesinlikle belli olduğu 1917 yılının başlarında, 11 Ocak’ta bir taraftan “Haşmetlû Alman İmparatoru Hazretleri nezdinde Zat-ı Şevketsimat Hazret-i Padişahî’nin fevkalâde Büyükelçi ve murahhasları sadr-ı esbak İbrahim Hakkı Paşa hazretleri ve Osmanlı Hariciye Nezareti umur-u siyasiyye müdir-i umumîsi saadetlû Ahmet Reşit Beyfendi hazretleri, Alman İmparatorluğu namına fiilen müşavir-i has unvanını haiz ve Umur-u Hariciye Nezaretinde müdir ve Doktor Johannes Kriege ve müşavir-i hass-ı sefaret unvanını haiz ve Umur-u Hariciye Nezareti’nde hukuk müşaviri Herr Walter Simons arasında Berlin’de birkaç anlaşma birden imzalanıyor. Her anlaşmanın zeylinde bunun yorumunu içeren bir protokolle işbu anlaşmanın Alman sömürgelerinde de geçerli olacağına dair bir ek anlaşma ile yine bunun yorum protokolü yer alıyor.

 

Bunlar sırasıyla “Devlet Âliye-i Osmaniye ile Almanya hükümeti beyninde “şehbenderlik mukavelenâmesi”, bunun “… müfessir protokol”u, “II Kânun sani 1917 tarihli Osmanlı-Alman şehbenderlik mukavelenâmesinin Alman müstemlekâtına tatbiki hakkında Osmanlı Padişahlığı ile Alman İmparatorluğu arasında mün’akid mukavelenâme”, bunun “…müfessir protokol”u; Osmanlı Padişahlığı ile Alman İmparatorluğu arasında mevad-ı hukukiyede himayen adliye ve devair-i adliye beyninde muaveneti mütekabile hakkında mün’akid mukavelenâme”, bunun “…müfessir protokol”u, bunun “…Alman müstemlekâtına tatbiki hakkında… mün’akid mukavelenâme”, bunun “…müfessir protokol”u; “Osmanlı Padişahlığı ile Alman İmparatorluğu arasında mün’akid iade-i mücrimin muahedenâmesi”, yorumu, bunun Alman sömürgelerine uygulanmasına dair “muahedenâme”, bu sonuncusunun yorumu; “Osmanlı… arasında mün’akid ikamet mukavelenâmesi”, yorum protokolü, sömürgelere uygulanması “mukavelenâme”si, bunun “müfessir protokol”u; “Kuva-i müsellâha-i berriyye ve bahriyyeden davete icabet etmeyenlerle firarilerin mütekabilen teslimleri hakkında Osmanlı… arasında mün’akid mukavelename”, yorum “protokol”u, kaçak iadesi mukavelenâmesi’nin sömürgelere uygulanmasına dair “mukavelenâme” ve bunun yorum protokolünden ibarettir.

 

Yukardan aşağıya doğru ikiye bölünmüş, sağ tarafında Türkçesi, solda da Fransızca çevirisinin bulunduğu sahifelerden oluşan kitaptan[74] bazı bölümler özellikle ilginç olmaktadır:

 

İkamet mukavelenâmesi’nden: “İkinci madde. Tarafeyn-i âkidînden her birinin tebaası taraf-ı diğer toprağında her nevi emval-i menkule ve gayrimenkule iktisab ve temellük ve tasarruf etmek ve beyi (satım), mübadele, hibe, vasiyet suretiyle veya diğer herhangi bir akt ve fiil ile emval-i mezkûrede tasarrufta bulunmak, keza bittarikül-vasiyeten veya kanunen ve bihakken emval-i metruke almak haklarını en ziyade nail-i müsaade millet tebaası veçhile ve aynı şerait dairesinde haiz olacaklardır. Tebaa-i mezkûre işbu hususatın hiçbirinde tebaa-i mahalliyeden veya en ziyade nail-i müsaade millet tebaasından cibayet edilen (tahsil edilen) rüsumun veya vergilerin gayrisine veya onlardan daha ağır rüsuma veya vergilere tabi olmayacaklardır”.

 

Türklerin Almanya’da, Almanları rahatsız edecek şekilde mülk edinmeleri bahis konusu olamayacağına göre, bu anlaşma tek taraflı işleyecek demektir. Yani Almanlar, Anadolu’da istedikleri kadar toprak satın alabileceklerdir… Devam edelim.

 

“Üçüncü madde. Tarafeyn-i âkidînden her birinin tebaası taraf-ı diğer toprağında, en ziyade nail-i müsaade millet tebaasından veya tebaa-i mahalliyeden her ne mahiyette olursa olsun cibayet edilen tekâlüfün, vergi ve resim veya harçların gayrisine veya onlardan daha ağır tekâlüfe, vergi ve resim veya harçlara tabî tutulmaksızın, en ziyade nail-i müsaade millet tebaası veçhile ve aynı şerait dairesinde her türlü sanaat ve ticaret icra etmek, şehir haricinde arazi işletmek veya diğer herhangi bir sanat ile iştigal eylemek haklarını haiz olacaklardır.”[75]

 

Bir şey eklemeye gerek var mı?… Devam edelim.

 

“Dördüncü madde. Sigorta şirketleri dâhil olmak üzere merkez-i idareleri tarafeyn-i âkidînden birinin toprağında bulunup işbu tarafın kavaninine (kanunlarına) tevfikan teşekkül etmiş olan-anonim veya sair -şürekât-ı ticariyye, sınaiyye veya maliyye taraf-ı diğer toprağında dahi usulüne muvafık olarak teşekkül etmiş gibi tanınacaklar ve ehliyetleri ve ikame-i dava ve def-i dava hakları memleket-i asliyeleri kavanini ile muayyen olacaktır.”

 

Yani Türkiye’de herhangi bir dava, Alman yasalarına uygun olarak görülecek! Mamafih bunda bugün için fazlaca şaşılacak bir şey yok şöyle ki bugün bile askerî anlaşmalar çerçevesinde ülkemizde bulunan Amerikan askerleri, suç işlediklerinde, Türk mahkemeleri huzuruna çıkarılamamaktadırlar… Devam edelim.

 

“Mezkûr şirketlerin taraf-ı diğer toprağında sanaat ve ticaret veya muamelâtı maliyye icra ve orada emval-i gayrimenkule ve sair iktisap edebilmeleri keyfiyeti işbu taraf-ı diğer toprağında mer’î olan kavanine tabi olacaktır…”

 

[1]              Churchill burada herhalde Makedonya ve sair yerlerde Hristiyan unsurlara vaki (bazen kanlı) baskı hareketlerini kastediyor.

[2]              Servet-i Fünun 13, 12 Şubat 1340 (1924), s. 210.

[3]              Ay. Dergi, 15, 26 Şubat 1340 (1924), s. 242.

[4]              Tarafımdan belirtildi.

[5]              Servet-i Fünun 19, 26 Mart 1340 (1924), s. 299.

[6]              O sırada Türkiye’de bulunan ve Liman von Sanders’in başkanlığındaki Alman askerî heyeti.

[7]              Tarafımdan belirtildi. K. Karabekir, a.g.e. C. I, İst. 1937, s. 70.

[8]              Meclis-i Mebusan Reisi Halil (Menteş) Bey.

[9]              Ama etmedi.

[10]            Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi yayınlarından “Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi”, C. I, s. 50-1. Zikreden Ş. S. Aydemir. – Enver Paşa II, s. 518-9.

[11]            Ş. S. Aydemir. — Ay.e., s. 548.

[12]            Ay .e, C. III, s. 24-5.

[13]            Carl Mühlmann – Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye. Bu eser Türkçeye Arif Gelen tarafından özetlenerek çevrilmiş ve Ulus gazetesinde tefrika edilmiştir. (Ekim-Kasım 1968) Zikreden Ş. S Aydemir – Ay.e. III, s.66

[14]            Almanca Heer, “ordu” manasında olup sürü halinde gezen ringa balığına da Hering denir ki bu sözcük Heer’den gelir.

[15]            “Apostolik”, Papalık divanına ait ya da o makamla ilişkili manasında olup Habsburg’ların Katolik olmaları dolayısıyla İmparator bu sıfatla anılıyordu.

[16]            General Arz. — Sur Geschichte des grossen Kriegs, Wien, Rikola, 1924 s. 126 ve devamındaki metinlerin aynen çevirisi. Bkz. Commandant M. Larcher. — La Grande Guerre dans les Balkan, Paris 1929, Ek I.

[17]            Ali İhsan Sâbis. — Harp Hatıralarım, C. I, s. 178-9, İst. 1943.

[18]            Liman von Sanders.— a.g.e., s. 41

[19]            Frank G. Weber. — a.g.e., s. 3 ve Ulrich Trumpener. Germany and the Ottoman Empire 1914-1918,  Princeton 1963, s. 37.

[20]            Ayrıca bkz. Halil Paşa.— Bitmeyen savaş, s. 138 ve yine Halil paşa’nın hatıratı. Derleyen Ş. S. Aydemir. Akşam gazetesi, Ekim-Kasım 1967

[21]            Kadro, sayı 4, Nisan 1932, s. 42. Kronikler. Zeytindağı.

[22]            “Eski saat”, İst. 1933, s. 167-170.  Nakleden M. Kaplan ve ark. — Devrin yazarlarının kalemiyle Millî Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, C. I, 1981, s. 59-61.

[23]            Ahmet Paşa’yı da çok yakından tanıdım. Öyle “helâline, haramına” fazla bakan cinsten olmayan bir ihtiyardı. Kendisi hakkındaki ayrıntıları “Türkiye’nin sosyal tarihine malzemeler” kitabımda vereceğim.

[24]            Ş. S. Aydemir. — a.g.e. III, s. 202.

[25]            Özellikle Anadolu Alevî’leri arasında bazı konularda, ezcümle belli hastalıkları sağaltma, nazar değmesini bertaraf etme… konularında büyükten küçüğe ağızdan intikal eden “sırlara vukuf” sahibi olanlara “ocaklı” denir.

[26]            Muammer Tuksavul. — Doğudan Batıya ve sonrası. İst. 1981, s. 161-2.

[27]            a.g.e., s. 65.

[28]            Bu konuda bkz. William J. Olson. — Anglo-Iranian relations during the First World War, London 1980.

[29]            J. Pomiankowski. — a.g.e., s. 150.

[30]            A y.e., 151-2.

[31]            a.g.e., Giriş XIV.

[32]            Ay.e., s. 137-8.

[33]            Tarafımdan belirtildi.

[34]            L. Einstein. — a.g.e., s. 195.

[35]            Ay.e., s. 218.

[36]            Fahri Belen. — a.e.g., s. 350.

[37]            a.g.e., s. 201-4.

[38]            J. Pomiankowski. — a.g.e., s. 280

[39]            Cemal Paşa. — Hatıralar. İttihat – Terakki ve Birinci Dünya Harbi. Tab. ve Tart. Behçet Cemal, İst. 1959, s. 206.

[40]            Ay.e., s. 208-9.

[41]            Ay.e., s. 211.

[42]            L. Einstein. — a.g.e,, s. 262.

[43]            Ay.e., s. 201.

[44]            Jehuda L. Wallach. — a.g.e., s. 209.

[45]            Ş. S. Aydemir. — Enver Paşa III, s. 316.

[46]            Ay.e., s. 328.

[47]            Raporun tam metni için bkz. Ali Fuat Erden. — Atatürk, İst. 1952, s. 28-35.

[48]            Islah Heyeti dışında.

[49]            Liman von Sanders. — a.g.e., s. 15.

[50]            J. Pomiankowski. — a.g.e., s. 56.

[51]            Ay.e., s. 57.

[52]            Ay.e., s. 234.

[53]            Ay.e., s. 98-9.

[54]            Ulrich Trumpener. —- Germany and the Ottoman Empire 1914-1918. Princeton 1968, s. 95.

[55]          Baron’la Kont arası, Vikont.

[56]            J. Pomiankowski. — a.g.e. s. 101-2.

[57]            Ay.e., s. 303.

[58]            Ay.e., s. 319-21.

[59]            Ay.e., s. 184.

[60]            U. Trumpener. — Germany and the Ottoman Empire 1914 -1918, Princeton 1968, s. 140-168.

[61]            Karl Klinghardt. — Angora-Konstantinopel. Ringende Gewalten (Mücadele eden güçler), Frankfurt am Main 1924, s. 110-2.

[62]            Herhalde arenada boğayı kızıştırmak için matadorun kullandığı mendili kastetmiş olacak.

[63]            M. Tuksavul. — a.g.e., s. 172-9.

[64]            Ay.e., s. 292.

[65]            J. Pomiankowski. — a.g.e., s. 323-4.

[66]            U. Trumpener. — a.g.e., s. 318-345.

[67]            Zafer Toprak. — Türkiye’de “Millî İktisat” (1909-1918), Ank. 1982, s. 95-7. 316

[68]            U. Trumpener. — a.g.e., s. 375-8.

[69]            Tarafımdan belirtildi.

[70]            Jehuda L. Wallach. a.g.e., s. 188-9.

[71]            İtihatçı’ları hiç sevmeyen Vahdettin.

[72]            Tarafımdan belirtildi.

[73]            Jehuda L. Wallach. — a.g.e., s. 240.

[74]            Maalesef kitabın ilk sahifeleri kaybolmuş bulunduğundan tam adını bilemiyorum.

[75]            Tarafımdan belirtildi.