Ve artık Osmanlı tarihi alanına tam girmenin sırası geldi. Ayak atmadan önce bir kez daha amacımızın Osmanlı nizamlarını tetkik etmek olmayıp bu nizamların kökenlerini araştırmaktan ibaret olduğunu hatırlatalım. Gerçi bu nizamdan madud birçok konuya (özellikle Timar’a) sürtünerek geçtik ama bu, sadece, bazı hususların izahına yardımcı olması içindi. Şimdi ise Osmanlı (toprakla ilgili) “kültür kökenleri”nin tümden içinde olacağız.
Buraya kadar bu Devlet’in pragmatik, pragmatik olduğu kadar da eklektik karakterini vurgulamaya çalıştık. Bu niteliklerle “hail ü hamur” olacağız, bu bahiste de.
Gerçekten 1943’te akdedilen III. Türk Tarih Kongresi’ne sunulan bildiriler arasında daha önce sözünü etmiş olduğumuz gibi Dr. (Prof.) Neşet Çağatay’ın “Osmanlı İmp. arazi ve reâyâ kanunnâmelerinde, ilhak edilen memleketlerin âdet ve kanunları ve ıstılahlarının izleri” konusunu işlemiş olması daha o günlerde bu eklektisismin gün ışığına çıkmış olduğunu gösteriyor. Bir pragmatik için salt gerçek yoktur, bu gerçek İslâmî bile olsa. Onun için doğru olan, başarılı olandır. Gerçeğin kriteri, işin pratik değeridir…
“…Bu mıntıkaların yerli âdet ve ananeleri, bura ahalisinin vaziyeti düşünülerek ve mahallî-dinî, içtimaî hususiyetleri göz önünde tutularak uzun müddet devam ettirilmiştir” diye ekliyordu Çağatay.[1]
Ve nihayet yakın zamanlarda Barkan Hoca, hep söylediklerini şöyle özümlüyor: “Bir İslâm devleti olmak sıfat ve haysiyetiyle Osmanlı İmp.nun daha kurulduğu günden başlayarak din kitaplarındaki Şeriat hükümlerine göre idare edildiğine ve bu yüzden diğer bütün İslâm memleketlerinden ayrı ve Osmanlı İmp.na mahsus bir hukuk ve teşkilât tarihi olamayacağına ait, umumiyetle kabul edilmiş gözüken telâkkilerin tarihî hakikatlere uymadığı aşikardır.”[2]
“Gerçekten, ilk devirlerin teşkilât ve idare usulleri kadar devlet ve hâkimiyet telâkkileri’nin meydana çıkmasında da, öyle bir ‘kitap’ı açıp bakma ve gördüğünü tatbik etme nevinden âlimâne ve dindarâne bir zihniyet yerine daha ziyade tecrübe ve göreneklerden mülhem pratik bir duygu hâkim olmuş ve bu sayede İslâmî renk ve lafızlar altında çeşitli devlet ananelerinin devam ettirilmesi imkân dahiline girmiştir…”[3]
“Bu bakımdan denebilir ki, Osmanlı İmp.da örfî hukuk’un ve lâik müesseselerin, şeklen dahi olsa, şer’îleşmek lüzumunu duymadan hükmetmekte oldukları saha, birçoklarının zannettiklerinin aksine olarak, vaktiyle çok daha geniş iken, zamanla şer’î hukukun lehine daralmış ve İslâmî denilen hükümlerin Türkiye’de Âmme Hukuku sahasında şeklen[4] daha büyük bir açıklık ile hâkim olmaya başlamış gözükmesi, bilhassa XVII. asırdan sonra vukua gelmiştir.”[5]
Devam etmeden önce bu “Araplaştırma” gayretine günlük yaşamdan bir örnek verelim. Yazı Devriminden önce ilkokul kıraat kitaplarımızda “araba” ….. şeklinde yazılıydı ve biz de bunu böyle bellemiştik. Yıllar sonra iş hayatında ağabeylerimizin bunu ….. şeklinde yazdıklarını gördük. Gerçekten Arapça sözlükler de bu nakil aracını …… olarak veriyor. Ama aynı sözlükler bir de …… “arebaci”yi kaydediyor, Türkçedeki “arabacı”yı ki bu, sözcüğün Türkçeden Arapçaya geçtiği kanısını pekiştiriyor. Nitekim Abu Hayyân’ın (1256-1345)[6] “Kitâb al-idrâk li-lisân al a’trâk” adlı Türkçe-Arapça sözlüğünün A. Caferoğlu tarafından tercümesinde[7] işbu “araba” maddesi eleştiriye uğramıştır, bazı başka maddelerle birlikte: “Müellif bu kelimenin karşısına ‘arap …..’ diye bir söz yazmıştır. Bundan maksat ‘araba’ ve ‘arba’ çok eski ve halis Türkçe kelimeler olup, onların Arapça ……. dan bozulması muhtemel olmadığı gibi, fasih Arapçada bu manayla …… şeklinde bir kelime de yoktur. Olsa olsa Türkçe ‘araba’yı hocalar …… şekline çevirerek güya Araplaştırmış olabilirler. Bu kelime ‘arba’ şekliyle Ruslara da geçmiştir.”[8]
Sürdürelim Barkan hocayı dinlemeyi…
Toprak üzerinde tasarruf hakları, Fıkh’ın muamelât bölümünü ilgilendirip miras şekilleri dahi Şeriat tarafından kesinkes saptanmışken bunlar padişah fermanlarıyla oluşup gelişen örfî bir hukukun konusu haline kalbedilmiştir. Osmanlı mirî toprak rejiminin temel prensibine göre köylü, fetih sırasında mülkiyeti Devlet’e mal edilmiş toprak üzerinde daimî ve irsî bir kiracı olarak yerleştirilmiştir. O, buna karşılık Devlet’e her yıl ürününden bir pay’ı kira (öşür) olarak ödeyecek, ayrıca “tapu bedeli”, “çift” veya “bennâk” resmi vs. gibi. Şeriat’ta yeri olmayan bazı önemli nakdî vergileri de yine işbu toprak kirası mahiyetinde olmak üzere verecektir. Sistem, gerçekten, İslâmî sayılan mutlak mülkiyet ve miras telakkilerini büyük bir alanda hükümsüz bıraktığı gibi yine İslâmî olarak bilinen öşür ve zekât gibi vergilerden çok farklı ve çeşitli vergilerin Müslümanlardan da alınmasını mümkün kılan bir mahiyet arz etmiştir. İstim de arkadan gelecek, Şeyhülislâmlar, özellikle, Ebusuud Efendi (1490-1574) bütün bunları büyük kolaylıkla Şeriat’a uyduracaklardır. Tahsillerini medresede yapmakla toprak tasarruf ve tevarüsünün sadece İslâmî şekillerini bellemiş olan kadılara örfî hukuk alanında fermanlarla tesis edilmiş olan nizamları kavratmak için de çaba sarfı gerekmiştir. [9]
“Kazâ”, ıstılah olarak “Hüküm-karar, hâkimlik” anlamına gelip kadı da bundan ism-i fâil olup “hâkim-yargıç” demektir. Kadı’nın haiz olduğu velâyet fıkıhta velâyet-i kaza tesmiye edilir ki bu velâyet, İslâmî uygulamada sadece hüküm vermeye şamildi. Bu itibarla kadı, genel siyasetle uğraşamaz ve infaz kudreti, salâhiyetlerinin dışında bulunurdu[10].
O ise ki Osmanlı eklektisismi bu kadılık müessesesini, devlet muamelâtında kendisine en çok ihtiyaç duyulan bir teşkilât haline getirmiştir. Kanûnnâme’lerimiz “Kanûn-ı kuzat-ı mavlavîyat ve kuzat-ı kasabat” olarak bu müessesenin başlıca görevlerini şöyle saptamıştır: “İcrâ-i ahkâm-ı şer’îye eyleyip eimme-i hanefiden muhtelif-i fiha olan ahvali tetebbu edip asahhı ile amel eyleyeler ve kütb-i sicillât ve sukûk ve tecviz-i sıgar ve sagîr ve kısmet-i mevâris-i reâyâ ve zapt-ı emvâl-i eytam ve gaip azl ve nasb-ı vasî ve nâib ve ukud-ı enkiha ve tenfiz-i vesâya ve sair kazayâ-i şer’îyede mutasarrıf olalar.” Böylece de İslâmî çerçeve içeriğini alıp bu çerçeveyi haylice genişletmiş oluyor, padişah fermanları. Bu görevlerin dışında da, yine Kanûnnâme ifadesiyle “nizam-ı memleket ve hıfz ve harâset-i raiyet ve siyasete müteallik umûr”, oluşup gelişen örfî hukuk alanında görevler yüklenmiştir, kadılara. Özellikle bu sonuncular onları skolâstik ve kuramsal bir hukuk anlayışının dışına itip “teşkilâtı muntazam bir devlet idaresinin ihtiyaç ve tecrübelerine göne ayarlanmış, kökü eski Türk devletlerindeki idarecilik ve fethedilen memleketlerde ki vergi teşkilât ve usullerini aynen muhafaza etmek ananesinde bulunan ve az çok günlük ihtiyaçlardan doğan bir hukuk…” alanına oturtmuştur; kadılar böylece, İslâmî kadılık anlayışından farklı olarak örf sorunlarını ve özellikle idarî ve malî konulardaki sorunları da çözmekle mükellef kılınmışlar, çoğunlukla divan-ı hümayunun ve onun muhtelif icra kollarının ve bu arada defterdarlık kurumunun merkez ve taşradaki en yetkili ve nüfuzlu mercileri haline gelmişlerdi[11].
[1] op. cit.. III. TTkg (Ank. 15-20 Kasım 1943). Kongreye sunulan tebliğler, Ank. 1948, s. 489-90, 495.
[2] Sadece son tümce tarafımızdan belirtildi.
[3] Sadece son tümce tarafımızdan belirtildi.
[4] Bu sözcük tarafımızdan belirtildi.
[5] Ö. L. Barkan.- Türkiye’de din ve devlet ilişkilerinin tarihsel gelişimi, in Cumhuriyet’in 50. Yıldönümü Semineri. Seminere sunulan
bildiriler, Ank. 1975, s. 50-2 ve bunun çevirisi olan “Caractère religieux et caractère séculier des institutions ottomanes”, in Contributions
à l’histoire économique et sociale de l’Empire Ottoman, Collection TURCICA III, Paris 1983.
[6] Arap ülkelerinde Türklerin ordu ve devlet işlerinde önemli mevkilere geçmeleri sonucunda bunların dillerine büyük ilgi duyulmaya
başlanmış, bu arada Mısır’da Türkçe dinî-edebî çok sayıda eser meydana getirilmiştir. Güney-Doğu Avrupa’nın Moğollar tarafından
istilâsı sonucunda Mısır’da Kıpçak unsuru iyice çoğalmış ve bu alanın Altın- Ordu ile ilişkileri burada Kıpçak diline üstünlük sağlamış
olmakla birlikte, özellikle Eyyubîlerin ilk dönemlerinde bu alanda egemen olan Türkmence de tamamen ortadan kalkmamıştır. En son
zamanlara kadar Mısır’da Türkmenlerin de bulunması ve Anadolu ile kültür ilişkileri, bu etkiyi sürdürmüştür. Mısır’da Türk dilinin
kazandığı bu önem, Ebû Hayyân gibi ünlü bir dilciyi, Araplara Türkçe öğretmek amacıyla Türkçe ve özellikle Mısır’da konuşulan Türk
şiveleri üzerinde kitap yazmaya sevk etmiştir.
Ebû Hayyân’ın bu türden dört eser verdiği biliniyor:
Kitâb al-idrâk li lisân al-atrâk
Zahr al-mulk fî nahv al-Turk;
al-Af’âl fi lisân al-turk;
al-Durrat al-mudîya al-lugât al-turkîya.
Bunlardan son üçü kaybolmuştur. (bkz. Mecdud Mansuroğlu – Ebu Hayyân, in İA).
[7] İst. 1931. İst. Darülfünunu Türkiyat Enstitüsü yay.
[8] Aptullah Battal – Kitab al-idrak li-lisan al-Atrâk, in Azerbaycan Yurt Bilgisi I/4-5, Nisan-Mayıs 1932, s.179.
[9] Ö. L. Barkan – Türkiye’de din ve Devlet ilişkilerinin tarihsel gelişimi in Cumhuriyetin 50. Yıldönümü semineri. Seminere sunulan
bildiriler. Ank. 1975, s. 49-59.
[10] Ebül’ulâ Mardin.- Kadı, in İA.
[11] Tayyib Gökbilgin.- XVI. asırda mukataa ve iltizam işlerinde kadılık- müessesesinin rolü, in IV. TTkg, s. 433-4.