Osmanlı – Alman İlişkileri

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Osmanlı – Alman İlişkileri

Osmanli – Alman İlişkileri

Kırım Savaşı’nın sonuçları Rusya için felâketli olduğu kadar kendini bu yüzden birçok taahhüt altına sokan Büyük Britanya için de daha az talihsiz olmamıştır şöyle ki bu yükümlülüklerin başarıyla yerine getirilebilmesi için, bir demokraside olanaksız gibi görünen bir siyasa sürekliliği başlıca koşul olmaktadır. 20 Mart 1856’da imzalanan Paris Barış Antlaşması’yla Rusya geri sürülmüş, Karadeniz onun deniz gücünden temizlenmiştir. Moldavia sınırları düzeltilmiş ve Rus ilerlemesine daha kolay set çekilir hale sokulmuş; bundan böyle Karadeniz’e ne Rus ne de öbür devletlerin donanmaları girebilecektir. Türkiye’ye nefes alma olanağı sağlanırken, Antlaşma’ya imza koyanlar “Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygı göstermeye” söz vermişlerdir. Çar’lar tarafından yüklenildiği iddia edilen Osmanlı ülkelerinde dinî toleransın korunma sorumluluğunu bu kez Avrupa üstlenmiş oluyordu.

 

Başka şeylerde olduğu gibi dış politikada da süreklilik elzem gibi görünmektedir. Oysaki Disraeli ile Gladstone’un tek müşterek yanları Rusya’ya husumetten ibaretti. İlki, şüphesiz eninde sonunda Küçük Asya’da bir İngiliz “etki alanı” tesis etmek amacıyla, kuvvetlenmiş bir Türkiye’yi görmeye hazırken öbürü aynı derecede Türkiye, Rusya ve Avusturya’ya düşmandı; bununla birlikte bu duygusu, aksiyondan çok, lafta kalırdı. “İnsanî açıdan” diyordu Gladstone 1877’de, “Sultan’ın pılısı pırtısı eline verilip Asya’nın göbeğine sürülmesini gönülden dilerim”. Ama üç yıl sonra, Avusturya bahis konusu olunca, onun lehinde tavır almış, “Avusturya, Avrupa’nın her yerinde hürriyetin amansız düşmanı olmamıştır. Avusturya İtalya’yı ayağının altına almış, Avusturya Almanya’nın birleşmesine karşı koymuştur” gibi konuşabilmiştir.

 

İngiliz politikasının bu kararsızlığı ve kabinelerin tereddütlerinden Almanya’nın geniş ölçüde faydalanmış olması muhtemeldir.

 

BERLİN KONGRESİ

 

Yıldız’dan idare edilmiş 93 Rus Harbi, Yıldız’a çok yakın bir yerde, Ayastefanos Muahedesi’yle son bulmuştu. İngiliz donanması Marmara’ya girmiş, toplarını Rus askerine çevirmişti. Ülke mahvolmuş ama Abdülhamid kurtulmuştu. Muzaffer düşman kumandanlarına en mutantan (gösterişli) ziyafetlerin çekilmesini irade ediyordu.

 

Avrupa Hariciye’sinde heyecan ve karışıklık azami haddindeydi. Zaferin meyveleri ne pahasına olursa olsun Moskof’un elinden alınmalıydı. Sürekli barış ancak diplomatik girişimlerle sağlanabilirdi. Bir anda Rusya kendini müthiş fakat tutarsız bir tertibin karşısında buldu. İngiliz kabinesi her ne kadar Rusya’nın durdurulmasında müttefikse de, görünürde alabildiğine bölünmüştü. Her halükârda barış isteyenler vardı; Rusya ile derhal savaş isteyenler vardı; Ayasofya üzerinde salibi görmek isteyenler vardı… ve de Başbakan ve Maliye Bakanı Sir Stafford Northcote gibi, bir şeylerin yapılmasının gereğine inanmış olup da bu “bir şey”in ne olduğunu bilmeyenler vardı.[1]

 

İşte bu cadı kazanına ayağını attı Bismarck, o suskun müdekkik ve dolaşık siyasî sahrada yolunu bulup geçerek Büyük Devletler’e kendi isteklerini kabul ettirdi. Avrupa’nın bu “dürüst simsar”ı, görünürde, Büyük Devletler arasında Türkiye işiyle en az ilgileneniydi.

 

Mabeyin başkâtibi Ali Fuat (Türkgeldi) Bey, gerek görevi, gerekse kişisel bilgi ve çalışmasıyla bizlere son derece değerli belgeler bırakmıştır. Dinleyelim onu: “Prens Bismarck 19 Şubat 1878 tarihinde Reichstag’ta iradeylediği nutk-i meşhurda Almanya devleti bu bapta hakem rolü ifa edecek olmayıp[2] yalnız vesatet-i hayrhâhânede (iyilik ister kimseye yaraşır yolda araya girme) bulunarak Avrupa müsâlemet-i umûmiyyesinin (genel barışıklığının) iadesine hizmet edeceğini yani müşteri ile bayi arasında vesatet ederek namuslu bir courtier (simsar) sıfatıyla hareket eyleyeceğini beyân… eyledi”.[3]

 

Prens Bismarck Aleksandr Paşa[4] ile ilk defa vaki olan mülâkatında “Tarafımızdan göreceğiniz sıdk u hulûsu başkalarında bulamayacaksınız. Hal-i hazırda sizden ketm etmek (gizlemek) istemem; Kongre Devlet-i Aliyye için içtima ettiği zannında bulunarak kendinizi aldatmayınız. Eğer Ayastefanos Muahedesi Avrupa devletlerinin menafiine dokunur bazı mevadı havi olmasaydı, haliyle bırakılırdı. Müşkülât-i mevcudenin hallinde mezkûr muahede ahkâmından bazılarının şiddeti tadil edilmek tabiidir. Bundan siz de müstefit olursunuz; lâkin daha ileri gitmek isterseniz hiçbir şeye muvaffak olamazsınız. Berlin Kongre’sinin, Devlet-i Aliyye için içtima etmediğini size tekrar eylerim…” demiştir… Rumeli-i Şarkî meselesinde… Bismarck haşin bir surette “…Devlet-i Aliyye murahhası söz söylemek istese bile sözlerini birtakım itirazata âlet eylemesine müsaade edemem… bunda ısrar edecek olursa efkârımı fiile çıkarmaya mecbur olacağımı ifade ederim” demiştir…[5]

 

Bir gün de Aleksandr Paşa’nın İvranya’yı Sırbistan’a ilhak hususunda Bismarck’ın vaki olan teklifine karşı itay-ı reyden mücanebet etmesi (sakınması) üzerine müşarünileyh yanına gelerek ve arkasından dürterek “Sen demincek İvranya maddesinde muhalefet gösterip ita-i reyden (oy vermeden) istinkâf ettin. Kongre’yi Babıâli’deki meclis-i vükelâ mı zannediyorsun. Devletlerce müttefikan verilen karara ika-i müşkilât edemezsin, bunu kabul ve tasdika mecbursun” diye pek muhakkirâne (tahkir edici şekilde) bir muamelede bulunmuştur…[6]

 

Fazlaca nazik de değilmiş, “namuslu simsar”… Devam edelim.

 

“Rusya devlet-i Aliyye ile aralarında muharebe zuhuru halinde Bosna ve Hersek’in Avusturya’ya terkine vaktiyle Reichtadt mülâkatı esnasında muvafakat göstermişti.”

 

Devlet-i Aliyye birinci murahhası Aleksandr Karatodori Paşa buna karşı muhalefette bulunmuş ise de Prens Bismarck derhal müdahale ile “Kongre teşkilinden maksad Türkiye’nin menafi-i mahsusasını müdafaa olmayıp Avrupa’nın menafiini muhafaza olduğunu ve Kongre kendisine Makedonya ve Bulgaristan’ı iade ettiği için Devlet-i Aliyye’nin şikâyete hakkı olamayacağını” şiddetli bir lisan ile dermeyan etmiş…[7]

 

Prens her haliyle, Türklere karşı fazla “hayırhah” duygularla dolu olmadığını göstermiştir.

 

Osmanlı Devleti’nin geleceğini tayin edecek olan Berlin Kongresi, aynı zamanda pratik yoldan Avrupa politikasının ana hatlarını ifade edecekti. Görünüşte bağdaştırılamaz gibi duran ulusal siyasaların temsilcileri olarak karşı karşıya gelen devlet adamları, cihan tarihinin dramatik sahnelerinden birinin aktörleri olmaktaydılar. Dıştan bakan için Avrupa’nın, her biri diplomatik tencereden en büyük lokmayı almaya, ya da bunu başkalarının almasını engellemeye kararlı üç muhasım gruba ayrılmış olduğunu görmek güçtü. Derin itimatsızlık akımı ve karşılıklı şikâyet bu ayrılığın orkestrası olmaktaydı. Herkes, terbiyeli olduğu kadar birbirine soğuktu, hiddetlenip gözlüğünü ve önündeki kâğıtları yere fırlatan meslektaşına frijid bir âşık gibi davranıyordu, tıpkı Asya Türkiye’sinin Rusya ile sınırlarının Disraeli ile Gortschakov arasında nihaî olarak saptanması sırasında olduğu gibi; tıpkı Kongre’nin kaderine riyaset eden “dürüst simsar”ın acı, fakat nazik, istihzasını şu ya da bu Büyük Devlet aleyhine yöneltmesinde olduğu gibi…

 

Ana konular çoğu kez sahne arkasında, çoğu kez de ilgili tarafların gıyabında çözümleniyordu. Bunlardan birçoğu da tartışma konusu olarak hiç ele alınmıyordu. Assamble’nin toplanması, gizli oturumlarda halledilmiş sorunların ele alınması önceden kararlaştırılıyor, yenik taraflara sadece bu gizli ayarlamaları büyük zarafetle kabullenmek kalıyordu. Ve Veliaht’ın yazlık malikânesinin ziyareti, resmî davetler, balolar ve hattâ ani olarak patlayan bir kasırga yüzünden, bir küçük yatta bulunan kongre azalarının döktükleri ecel terleri. Neredeyse Avrupa diplomasisinin sonu gelmek üzereydi… Kongre’nin kapalı kapıları ardında yaşlı centilmenler tatlı sohbetlere dalıyor, Avrupa ve Asya haritalarına bakıyor, Osmanlı Sultanı’nın topraklarıyla oynuyor, sınırları yeniden düzenliyor, diplomatik teraziye ağırlık koyuyordu. Ve bütün bunları da Romanya, Sırbistan ve Karadağ gibi esamisi okunmayan, iç kapıdan içeri sokulmayan, fakat dışarıda beklemeye zorlanan ulusların çıkarları dikkate alınmadan vaki oluyordu. Arada bir Bismarck “uygarlaştırıcı yüksek görev”i hatırlatıyor fakat bu, iş fiiliyata gelince, hızla ve münasip şekilde unutuluyordu.

 

Bütün bu diplomatik muamelelerde önyargısı olmayan bir dış gözlemciyi çarpan esas olay, iki üç zatın buluşup milyonlarca vatandaşlarının kaderini tartışıp karara bağlamanın, Avrupa haritasını bir sürü girişim ve ödünle yeniden tanzim etmenin görünürde amaçsız şekliydi. Hiçbir yerde bu şekil, Almanya’nın ilk olarak Avrupa siyasasının hakemi olma görevini deruhte ettiği Berlin Kongresi’nde olduğu kadar belirli olmamıştır.

 

İlk olarak 13 Haziran 1878’de toplanan Berlin Kongresi, Rusya ile Osmanlı Devleti arasında akdedilen Ayastefanos ön antlaşmasının ortaya çıkardığı duruma bir çözüm getirmek için tertiplenmişti. Bu durumsa, Avrupa’nın, devletlerinin bu antlaşmayı tanımaya yanaşmamalarından kaynaklanıyordu.

 

Bunlar Rusya’ya, Balkanlar’ın yeniden düzenlenmesi ve Asya sınırlarının tashihiyle ilgili çeşitli sorunları çözümleme hakkını reddediyorlardı. Zira hiç değilse bu devletlerden ikisi, Almanya ile Avusturya-Macaristan, Yakın Doğu’da Rus etkisinin genişlemesinden endişeliydiler; bunlardan öbür üçü de, yani Büyük Britanya, İtalya ve Fransa, ayrıca, Rusya’yı bir Akdeniz gücü olarak görme olasılığının korkusu içindeydiler. Karadağ, Sırbistan, Bulgaristan, Bosna ve Hersek’le ilgili konularla Rusya’nın Türkiye’den talep ettiği para ve toprak sorunları ise, hepsini birden ilgilendiriyordu. Görünürde, bütün bu işlerden en az etkilenir gibi olan Almanya’nın aslında, hayatî istikbali itibariyle bu bölgelerde, kimsenin henüz fark etmediği çıkarları vardı ve o, bu işte, hakem rolünü yüklenmişti. Bu fırsatı çoktan beri kollamış ve hatta hazırlamış olan Bismarck, doğal Kongre Başkanlığı görevini üstlenip ağır adalet terazisini eline aldı. Şubat 1878’de, o günlerde İstanbul’u tehdit eden Rus kara ordusunu dengelemek üzere mevki tutmuş olan İngiliz filosunun geri çekilmesi gerektiğini öğütledikten sonra, Reichstag’ta (19 Şubat’ta) ileri çıkıp “modern tarihin en dikkate değer hareketini icra” ve Avrupa’nın durumunu hakimane surette mütalâa ederek kendini arabulucu olarak ortaya koydu. Ona göre “1856 taahhütlerinde bir değişmeyi gerektiren her şey şüphesiz, onların altına imza koymuş Devletlerin tasvibini istilzam eder”. Bu açık ama basit tümceyle Alman Şansölye’si, Rusya aleyhine Avusturya-Macaristan’ın desteklenmesine oynamaya hazır olduğunu ifade edip daha o günlerde bile Adriatik ve Ege Denizi’ne doğru genişleme yolunu hazırlamakta olan Alman diplomasisinin gelecekteki yönüne işaret ediyordu. Rusya, Almanya’nın müsaade edebileceği kadar ilerlemişti ama Büyük Britanya Hariciye’since münasip görülen sınır da aşılmıştı.[8] Artık bundan böyle Büyük Devlet’ler Almanya’nın dümen suyuna göre rotalarını tayin edeceklerdir zira bunların arasında Töton etkinliğe geniş ufukların açıldığını henüz fark eden yoktu, işin ucunda olan ne Büyük Britanya ile Rusya’nın çıkar çatışması, ne Türk başkentinin akıbeti ne de hatta Türkiye’deki Hristiyanların ne olacağıydı. Ortada tek önemli konu Slav ve Tötonların geleceği, bunlardan hangisinin cihana hükmedeceğiydi…

 

İngiliz Hariciye’si gerçek düşmanın Slav mı, Töton mu olduğunu henüz kestirememekteydi ve zayıf Osmanlı devletine destek olarak Almanya’nın ekmeğine yağ sürüyordu.

 

İngilizlerin Doğu’daki çıkarları, Lord Derby’nin Kont Shouvalow’a 6 Mayıs 1877’de gönderdiği tahriratta ifadesini buluyor; bunlar doğruca Süveyş kanalı, Mısır, İstanbul Boğazlar ve Basra Körfezi ile ilgili olarak beş ana konuda düğümleniyor. Bunlardan ilki şüphesiz Avrupa’yla Doğu arasındaki münakalenin “açık, ihlâl edilmemiş tutulması gereği” olup bu nedenle Kanal ya da yöresine karışmanın “doğruca Hindistan’ı tehdit ve dünya ticaretine ciddî sekte” olacağı hususunda Rusya’nın dikkati çekiliyor ve böyle bir halin ortaya çıkmasının, Büyük Britanya’ca tarafsızlığın sürdürülmesiyle telif edilebilir bir durum olmayacağı vurgulanıyor: Disraeli, Hıdivin, Kanal eshamını gizlice Fransızlara teklif ettiğini öğrenerek İsmail Paşa ile müzakereye girip bunları satın almıştı. Gereğinde dövüşmek için çok sebep var demektir…

 

Bundan sonra İngiliz Hükümeti, Avrupa uluslarının ticarî çıkarlarının büyük ölçüde Mısır’la ilişkili olması itibariyle, buraya bir saldırı karşısında Büyük Britanya’nın bigâne kalamayacağını ifade ediyor. Bu nedenle Mısır çerçevesine bağlı bütün sorunlar, her ne kadar Hıdiv’in askerleri Osman Paşa’nın emri altında Plevne’de kahramanca dövüşmüşse de, Berlin müzakerelerinin özellikle dışında tutulmuş ve Fransa bu konuda İngiltere’yi desteklemişti: Mısır sorunu sadece bu iki devlet arasında çözüme bağlanabilirdi.

 

Berlin Notası’ndaki üçüncü mesele, İstanbul’un geleceğiydi. İngiliz Hükümeti “bu derecede özel ve âmir mevkii haiz bir başkentin şimdiki sahiplerinden başkasının ellerine geçmesini ilgisizlikle seyretmeye” hazır olmadığını beyan ediyordu. Bundan başka Hariciye, Boğaziçi ve Çanakkale’nin statüsünde herhangi bir değişikliğe itiraz ediyor ve Basra Körfezi’ndeki çıkarlarını, bu bölgeye herhangi bir müdahale halinde, koruma azmini kesinlikle ifade ediyordu.

 

1902’de Amerikalı Amiral A. T. Mahan bu konuda şunları yazıyordu: “Güçlü bir donanmaya sahip yabancı bir devletin Basra Körfezi’ni kontrol etmesi, Akdeniz’de Cebelitarık ve Malta’nın oynadığı rol gibi bir durum yaratacaktır. Güçlü bir askerî limana da dayanan böyle bir kontrol, İngiliz İmparatorluğu’nun en büyük iki dayanağı olan Hindistan ve Avustralya’ya giden yolları tehdit edebilecektir…” Lord Curzon’un “Basra Körfezi’nde yabancı bir devletin üs kurmasına göz yumacak İngiliz bakanlarının vatan haini olarak ilân etmekte tereddüt göstermeyeceğini” söylemiş olduğu da rivayet edilmiştir.[9]

 

Ama o günlerden beri çok su geçti köprülerin altından; bir gazete haberine göre[10]: “İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher Suudî Arabistan’daki temaslarını sürdürürken, Sovyet Resmî Haber Ajansı TASS, Thatcher’in Orta Doğu’yu ziyaretinin asıl amacının Batı dünyasının Körfez bölgesindeki askerî varlığını güçlendirmek… olduğunu ileri sürdü. Thatcher’in Körfez bölgesini ziyaretinin ABD Dışişleri Bakanı Alexander Haig’in gezisinin hemen ardından yapılmasına dikkati çeken TASS, bunun ABD yönetiminin bölgeye gönderilecek Acil Müdahale Kuvveti’ne diğer Batılı ülkelerin de katılması isteğinin İngiltere’deki Muhafazakâr hükümet tarafından desteklendiği anlamına geldiğini kaydetti. İngiltere tarafından benimsenen bu Amerikan önerisinin bölgedeki petrol üreticisi ülkeleri Sovyet tehdidi ile korkutmayı hedef aldığını…”. Aslında, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan önceki İngiliz çıkar ve strateji hesaplarıyla şimdikiler arasında fazla bir fark görünmüyor. Çarlık Rusya’sıyla S.S.C.B.’nin ana hedef ve politikasında görülmediği gibi; ancak ne bugünün Sovyetler Birliği o çağın Çarlık Rusya’sı, ne de şimdiki İngiltere, Victoria İngiltere’si. Artık Mrs. Thatcher, tek başına Gromiko’ya telgraf çekecek gücü kendinde görmüyor… Devam edelim.

 

İngiliz çıkarları, sözü edilen savaştan önce kaleme alınmış tahriratta böylece ifadesini bulmuşken Avusturya-Macaristan da, Kont Beust’un bir yazısıyla, barış koşullarının nihaî olarak saptanmasına iştirak etme arzusunu belirtip Büyük Devletleri Viyana’da bir Konferans’a davet ediyor (5 Şubat 1878), fakat Bismarck’ın Reichstag’daki konuşmasından sonra, Almanların politik çizgisine girip teklif edilen Konferansın Avrupa Başbakanlarının iştirak edecekleri, bir Kongre olması itibariyle buluşma yerinin Berlin olmasını öneriyor (7 Mart). Bunu yapmakla Kont Beust dünyaya Bismarck’ın etkisinin kesin olup tutulacak siyasî yolun ana çizgileri üzerinde Avusturya-Macaristan’la Alman hükümetlerinin daha şimdiden anlaşmış bulunduklarını ima ediyordu. Kongre’nin sonuçları bunların kontrolünde olacaktı. İngiltere’ye, Rusya’ya karşı birleşik cepheyi bozmadan kendi yolunda gitmek kalıyordu. O da böyle yaptı ve Bosna-Hersek işinde Avusturya-Macaristan’ı destekleyeceğini bildirdi; Kongre’de bir ön pazarlıkta da Bismarck’ın bu konuda onayı alındı. Bu arada İngiliz Hâriciyesi, İngiliz desteğini elde etmek için birçok özveriye çoktan razı olan Babıâli’yle gizlice müzakere halindeydi. 4 Haziran’da, yani diplomatların Berlin’de toplanmalarından dört gün önce, mahrem Kıbrıs Antlaşması akdedilmişti. Buna göre Rusya’nın, ilhakına kesin kararlı olduğu Batum, Kars ve Ardahan’ı geri vermemesi halinde İngiltere de, Akdeniz’de en önemli bir stratejik durumda olup bir bakıma da Küçük Asya’nın gerçek anahtarı sayılan Kıbrıs’ı alacaktı. Ayrıca Büyük Britanya, Rusya yeniden saldıracak olursa, Türkiye’nin yanında silâha sarılmayı kabul ediyordu.

 

Babıâli, bu antlaşmayı Kongre’nin başlamasından itibaren bir ay sonrasına kadar kendi murahhaslarından bile sakladığından bu haber etrafa sızmadı. Bununla birlikte Türk murahhas heyetinden (reis) Karatodori Paşa’nın şu sözleri manidardır: “Henüz yayınlanmış olan Osmanlı-İngiliz antlaşması, Avusturyalıların iştahını tahrik edecektir. Bunların Büyük Britanya ile Türkiye arasında gizlice akdedilen bu antlaşmadan haberleri olmuştu; von Bismarck’ın da sırdaşlar arasına alındığına hiç şüphe yoktur zira Kont Andrassy bu derece önemli bir meselede ona haber vermeme cüretini gösteremezdi ve Kıbrıs’ı ele geçirmiş İngilizlerin, Avusturyalıların Bosna’yı işgalini desteklemesi tamamen doğalken, bu sonuncular da, Kongre’yi İngilizlerin elde ettiklerinden daha az kârla terk etmemek için çabalarını iki misline çıkardılar”.[11]

 

Fransa kıyameti kopardı ama onu da Tunus’la susturdular, yine Osmanlı’nın sırtından.

 

Kongre süresince Prens Bismarck kuvvetli kişiliği, kararlılığı ve dikkate değer insan ruhuna nüfuz edebilme kabiliyetiyle toplantılara yukardan riyaset ediyor, müzakerelerin sapması veya şahsî antipatilerin su yüzüne çıkması halinde zarafetle fakat kesin olarak itidale sevk eden gücünü ortaya koyuyordu. Müzakereler sırasında Kongre’yi Tötonik sulara çekip geleceğin Üçlü Antlaşma’sının (İttifak-ı Müsellese) temellerini atıyordu. Avusturya- Macaristan’ı tutarken bu çift monarşinin, bir kez Balkanlar’a ayağını attıktan sonra oradan çıkarılmasının imkânsızlığını, İmparatorluk içindeki her iki öğenin kuvvetini dengede tutmak amacıyla belki de Güney’e ve Doğuy’a genişleyeceğini ve hatta yakın bir gelecekte Selanik’e varacağını göz önünden uzak tutmuyordu. Hem Büyük Britanya’yı, hem de Avusturya-Macaristan’ı desteklerken “dürüst simsar”, geleneksel Rus-Prusya siyasetini değiştirdiğini biliyordu; Avusturya’yı tutması bunun eninde sonunda Fransa’ya ve hattâ keskin çelişkilere rağmen, Rusya’ya doğru kayacağını görüyordu. Balkan Slavları arasına yeni bir güç katarak Bismarck Avusturya ile Rusya arasında yeni bir rekabet dönemi açıyordu ve bunlardan ilkinde, Almanya’nın görüşüne kayıtsız şartsız uygun hareket etmeye zorlayacak çatışma sebebi yaratıyordu. Böylece de Kongre’nin idarecisi, kürsüsünden aşağı bakarak ipleri kendi elinde topluyor ve Avrupa siyasasını kendi çıkar doğrultusunda yönlendiriyordu.

 

Ülkesinin taksim muamelesinde hazır bulunmaya gelmiş Osmanlı delegasyonunun irapta mahalli yoktu; Rumen temsilciler, Rusya’yı Plevne’de bir felâketten kurtarmış bir devletin delegeleri olmalarına rağmen sadece Kongre önünde konuşma müsaadesine mazhar oldular.

 

Ama Bismarck’ın ihtiyar Rus şansölyesi Gortschakov’a da, önemsiz bazı nezaket tümceleri dışında, herhangi bir itibar göstermediği herkesçe gözlenmiştir. Hatta bir keresinde söz sırası Rus şansölyesindeyken Türk murahhasına priorite bile tanımıştı. İhtiyar adam hiddetinden gözlüklerini ve elindeki kâğıtları fırlatmış, bunlar masanın öbür tarafından yere düşmüşlerdi[12]. “Kongre, ben’im!” diyordu Demir Şansölye.

 

Çift Monarşi gerçi Selanik’e uzanamadı ama bu kent meyhanelerinin birası her gün trenlerle Avusturya’dan geliyordu, İttihat ve Terakki’nin ilk kuruluş yıllarında.[13]

 

Kongre sonuçları Rusya’nın sırtından kesinlikle, Almanya’nın lehine gelişmişti. Üç Büyük Güç, Rusya, Almanya ve Büyük Britanya Doğu yolları üstünde yüz yüze kalmışlarken Avusturya-Macaristan aralarına atlayıp, değişen kuvvet dengesine göre geniş telafi isteğinde bulunuyordu; Akdeniz devletleri, Fransa ile İtalya, bekleme oyunu oynadılar; hiçbiri isteklerini Kongre’de ortaya koymadı. İlkine başka yerde vaatler edildi, öbürünün dikkati Avusturya etkisinin Adriatik’te büyümesine çekildi. Küçük devletlere, Bulgaristan; Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’a gelince, bunlar kapının yanındaki küçük odada muhteşem efendilerinin onlara hazırladıkları armağanı, boşuna, beklediler… Sahne arkasında yürütülen pazarlıklarda milliyet hiç dikkate alınmadı ve sonunda sınırlar, Balkan’lar bir ıstırap kaynağı ve Avrupa barışına sürekli bir tehdit olarak kalacak şekilde saptandı. Bismarck her şeyi Almanya’nın en âlâ çıkarlarına göre ayarlamıştı: Rus silâhlarından temizlenmiş Makedonya Türklere iade edildi ve bundan böyle uzun yıllar Orta-Doğu’nun başlıca huzursuzluk yuvası oldu. Ama bu durum Almanya’nın işine yarıyordu zira her reform projesine doğruca ya da dolaylı olarak çelme takıyor, böylece Türkiye’nin yegâne dostu pozuna girme olanağını elde ediyor ve Ege’ye müstakbel ilerleme yolunu hazırlıyordu.

 

Daha Osmanlı-Rus Savaşı’ndan önce, Haziran 1876’da, İmparator Franz Joseph ile Çar Alexander, beraberlerinde sırasıyla Kont Andrassy ve Prens Gortschakov olmak üzere Reichstadt’da buluşmuşlar, Avusturya’nın, çıkacak savaşta tarafsızlığına karşılık, Bosna-Hersek’i alması üzerinde anlaşmışlardı. Bu devlet, Selanik ana yolu üzerinde büyük stratejik önemi olan Yeni Pazar bucağını askerî işgal altına alma hakkını elde ederek Sırbistan’la Karadağ arasına bir Cermen kaması yerleştiriyordu. Dağlık ve çıplak olan bu bölgeyi ele geçirmekte Avusturya’nın amacı hiç şüphesiz adım adım Makedonya ve Selanik’e ilerlemekti. Her ne kadar 1908’de Bosna-Hersek’in kesin ilhakı vaki olunca bu haklardan vazgeçtiyse de bu, Selanik düşünün ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu; belki de buraya Sırbistan üzerinden daha kolay bir yol bulunacaktı.

 

Bu ayın 1876 yılı içinde Selanik’te, Babıâli’nin başını hayli ağrıtacak bir olay meydana geliyor: bir Türk delikanlısına gönlünü kaptırmış Avrathisarı bucağı ahalisinden bir Bulgar kızı, Müslüman olmak üzere Selanik’e geldiğinde, aslında Rus kökenli olan Amerikan konsolosu Perikli Lazari ve adamları tarafından zorla kaçırılıyor. Bunu duyan Müslüman halk Saatli Cami’de toplanıp kızı geri almakta direniyor. Kargaşa sırasında araya giren Fransız konsolosu Labout ile Alman konsolosu Cerniye öldürülüyor!… Arkasından neler olabileceğini tahmin etmek kolay: Fransız, Alman ve bunlara katılan Rus, Avusturya ve İtalyan savaş gemileri Selanik’e demirliyorlar…

 

Olay, İstanbul’da da heyecan yaratıyor. Babıâli’nin, suçluları ve ihmali görülenleri gereği gibi cezalandırmasına rağmen bu gibi olayların tekerrürünü önleme bahanesiyle Çar, Berlin’e gidiyor. Osmanlı Devleti’ne karşı şedit muamelede bulunma hususunda Alman İmparatoru’yla anlaşıyor ve bu arada Avusturya-Macaristan İmparatoru da buna muvafakatini veriyor. Rus Başbakanı Prens Gorçakof, Bismarck ve Avusturya Şansölyesi Kont Andraşi de Berlin’de toplanıp cezri bir memorandumu kaleme alıyorlar. Alman’a yenik düşmüş Fransa ile Almanya’nın desteğini arayan İtalya da dâhil oluyorlar bu oyuna. Bereket versin ki İngiltere mızıkçılık ediyor da, Berlin Memorandumu’ndan sonuç çıkmıyor.

 

“İşte” diye yazıyor bu olayı bize nakleden Abdülhamid döneminin önemli devlet adamlarından Mahmud Celâleddin Paşa, “Berlin buluşması kararının doğurduğu bu netice, Osmanlı Devleti’ni elbirliğiyle yıkıp yok etmek derecesine kadar gidecek bir düşmanca niyet göstermiş, bu da, özellikle Rusların devletlerarası dengede meydana gelen siyasî değişikliklerden faydalanmalarından ileri gelmişti…”.[14] Allah İngiltere’den razı olsun! İş Alman dosta kalsaydı, yandığımızın resmiydi!…

 

Osmanlı-Rus ilişkilerine gelince, sorunlar İngiltere’nin, Alman isteklerine uygun diktasıyla çözülüyordu zira en tehlikeli durum Küçük Asya’da kendini gösteriyordu. İngiliz siyasasını birinci derecede ilgilendiren husus, Karadeniz’in bir Rus gölü haline gelmemesi için Sultan’ın Asya’daki topraklarının taksimini önleme keyfiyetiydi. Bu nedenle Batum’un Rusya’ya geçmesine karşı koyduysa da Rusya’daki kamuoyunun bu kent üzerinde gösterdiği büyük hassasiyet üzerine bundan vazgeçildi ama bunu telâfi etmek için o da Kıbrıs’ın üstüne oturdu. İngiliz kamuoyu ise her türlü tavizin şiddetle aleyhindeydi ve ancak Beaconsfield’in üstün kişiliği işin ortasını bulma olanağını verdi. Batum, Ardahan ve Kars, haklı olarak, büyük stratejik değerde mevkiler olarak görülüyordu. İlk ikisi Rusya için Anadolu’ya dalacak anayolu teşkil ediyordu. Sonuncusu da çok önemli bir kaleydi. Erzurum’la İran arasındaki kervan yolunu kontrol eden Doğubeyazid’in elde kalmasıyla İngiliz kamuoyu biraz yatışır gibi oldu zira böylece Hindistan’a açılan doğru yollardan biri, ilerleyen Moskof gücünden kurtarılmış oluyordu. Batum, denizlerdeki dengeyle ilişkisi olmayan öbür Devletler için fazla bir anlam taşımıyordu; muhtemelen Fransa dışında bunlar Boğazlar konusundaki İngiliz endişelerini de paylaşmıyorlardı. Mamafih Rusya Boğazlar’ın savaşta da, barışta olduğu gibi, açık kalmasını istiyordu; durum, 1837’den önceki müphem halini muhafaza etti.

 

Kongre kesinlikle Rusya ve İtalya’nın aleyhine, Avusturya-Macaristan’la Almanya’nın çıkarına sonuçlandı. Büyük Britanya Rusya’yı kıstırmayı başarmış ve Yakın Doğu’da çok daha kuvvetli bir duruma gelmesini önlemişti. Bismarck, geleceğin Almanya’ya güleceğinden emindi ve Avrupa diplomasisinin Doğu yolunu açmış olması ona endişeyle karışık memnunluk veriyordu: bu geçidi, daha önce de anlattığım gibi, fazla sevmez görünmeye devam ediyordu ama Bağdat ve Basra Körfezi’ne yönelmiş Tötonik serüvenciler bu geçitten geçeceklerdi bir süre sonra. Prens, Avusturya-Macaristan’ı satın alarak çok uzak olmayan bir gelecekte çok daha büyük işlere girişeceğini biliyordu.

 

Prusya, yaptığının karşılığında “namuslu simsar” olarak komisyonunu almaya bakıyordu. Tuna ve eski rakibi Avusturya-Macaristan üzerinden kesin bir hareketle Doğu’ya bir Cermen istilâsının geniş umudunu besliyordu: akıllıca bir diplomasi, eline Sezar’ların Küçük Asya’daki mirasını getirebilirdi. Büyük Britanya açısından ise Kongre’nin başlıca sonucu Prusya’yla Rusya arasındaki düşmanlığı körüklemek, Rusya’nın faaliyet alanını Boğazlar’dan Afganistan sınırlarına kaydırmak, aslında Almanya’nın çıkarına olan kargaşalığın devamını sağlamak olmuştu. Kimse bu işte dürüst değildi ve bunlardan en az dürüstü, “dürüst simsar”dı.[15]

 

Berlin konferansına Fransız delegesi olarak katılmış diplomat Edouard- Philippe Engelhardt, şunları yazıyor, “La Turquie et le Tanzimat”ında: “Berlin Kongresi San Stefano anlaşmasının birçok noktalarını değiştirdi. Fakat Türkiye, kıta devleti olarak bazı garantiler elde etmekle beraber, kendisini korumaya koşar görünen ellerden hissedilir derecede ufalmış olarak çıktı.

 

Büyük devletler, Rusya karşısında otoriter bir tutum takınarak onu, doğrudan veya dolaylı kazançlarının bir kısmından vazgeçirmeye zorladılar; fakat öbür yandan da Padişah’ın otonomisine yeni kısıntılar getirerek birçok oldubittileri onayladılar.[16]

 

“Akdedilmesini Türkiye’nin, bir kurtuluş umudu olarak selâmladığı 1878 kongresi onun hükümranlığını daha sıkı bir mengeneye aldı…”[17]

 

[1]              E. Lewin, a.g.e.f s. 127.

[2]              Tarafımdan belirtildi.

[3]              Ali Fuat Türkgeldi. — Mesail-i mühimme-i siyasiyye, C. II, Ank. 1957, s. 57.

[4]              Osmanlı murahhası Nâfia Nâzırı Alaksandr Karatodori

[5]              Yani düpedüz dışarı atarım demek istemiş.

[6]              A. F. Türkgeldi, a.g.e., s. 65-66.

[7]              Ay. e., s. 75.

[8]              E. Lewin. — a.g.e., s. 131-2.

[9]              E. M. Earle. — a.g.e., s. 217, not 1.

[10]            Cumhuriyet, 21.4.1981.

[11]            E. Lewin. a.g.e., s. 134-7.

[12]            Ay. e., s. 140.

[13]            Halil Paşa. — a.g.e., s. 30.

[14]            Mahmud Celâleddin Paşa,— Mirât-ı Hakikat, İst. 1983, s. 83-91

[15]            E. Lewin. — a.g.e., s. 143- 7.

[16]            Ed. Engelhardt. — Türkiye ve Tanzimat hareketleri, çev. A. Düz, İst. 1976, S. 292.

[17]            Ay. e., s. 376.