Nevşehir (Kappadokya) Bölgesi

Kültür Eserleri > THKK 3 - İnşaa Isıtma ve Aydınlatma Teknikleri > Nevşehir (Kappadokya) Bölgesi

Nevşehir (Kapadokya) Bölgesi

“Zoropassos, ismini Yarapson (Kiepert’in haritasında Arebsun) olarak muhafaza etmiş, Halys’in (Kızılırmak’ın) Güney sahilindedir. Nevşehir (Soandos)dan doğruca Hacıbektaş (Doara)ya ve Kırşehir (Mokissos)a giden yol, nehrin karşı yakasına bu noktadan geçtiği için oldukça büyük bir ehemmiyeti haizdir.”[1]

“… Zoropassos’un aslı belki Zarawassa idi: Zara-(u)wa-(a)ssa.

“Zara (altın)?-lık kenti”, Altın’ın (?) bol olduğu kent…”[2]

”Zara. Anadolu’da karşımıza çıkan Zara’ların tümünün adının aynı kökenden geldiğini sanmıyorum. Kanımca bunların bir bölümünde ad İran kökenli olabilir; böylelerinde Zara ‘Altın’ demektir… Ancak Anadolulu Zara’lardan hiç değilse bir bölümünde adın aslının Da-(u)ra, Swa-(u)ra yani ‘Yüce Ana Tanrıça’ olduğu kanısındayım…”[3]

Bu ifadeler, eski adı Arapsun olan Gülşehir kasabası içindir (Resim 234). Bir beyaz taştan inşa edilmiş evlerde bolca kemer, sütun görülür. Damlar da, yine aynı yörede, aşağıda göreceğimiz Ürgüp’te olduğu gibi, düzdür (Teras dam).

Bu vesile ile “dam” sözcüğü üzerinde duracağız.

Grek δῶμα, ev, teras, ev düz damı; Ermiş Jerome’a göre doğruca “dam” manasına da geliyor. Rusça dom = ev; Kelt (gaelik) daimh de aynı; Farisî tim = ev, ikametgâh; Sanskrit dâma = konut, ikametgâh, ev; Latin domus = ev.

Bunlar damız sözcüğü ile karşılaştırılıyor. Ahmet Vefik Paşa’ya (Lehçe-Osmanî) göre bu, meskeni ifade ediyor. Latin domus’tan damızlık = dölü alınmak üzere ahırda tutulan hayvana tekabül eden domesticus çıkıyor. Ancak Sümerce dumuzi = döl ile karşılaştırılır ve bu kabul edildiğinde damızlık özellikle doğruca “üremeyi sağlayan erkek’i ifade edecektir (DELT ve BTL).

“Ahıra ahır denmez Yaylacılı’da; dam denir; ahır deyince akla hayvanların ot yedikleri oluk gelir…” diye anlatıyor Boyabat’ın Yaylacık köyünden Satılmış Yayla.[4]

“Maraş’ta evler iki kısma ayrılır: Dam (ev) ve Konak. Konaklar yüksek ve ahşap olarak inşa edilmiştir. Dış tarafı bağdadi üzerine beyaz sıvadır… Konaklarda sokak kapısından muhakkak avluya girilir. Bazı evlerde avlu iki kısımdır: Dış avlu, iç avlu. İç avlu olursa orta yerde bir şadırvan bulunur… Eğer evin yalnız bir avlusu varsa bir kenarda çeşmesi olur…”

“… Koridorun bir tarafı oda gibi geniş olarak bırakılmış olduğundan buraya karşılıklı iki ocak yapılmıştır. Buraya Murtlak (Mutfak) derler. Ortada bir kapı olup tekrar ikinci bir daracaya açılır. Yazın burada yatarlar. Buraya da hususî olarak ‘Dam’ derler…”

“Dam, yani yer odalarının inşa tarzına gelince: Bunlarda da sokak kapısından avluya girilir, avluda evin çeşmesi vardır…”

“Fakirlerin ve davarcıların ‘dam’ dedikleri ufak, bir katlı evler pek fakiranedir…”[5]

Bu ifadeler bize δϖμα ve domus,  yani “ev”in “dam” ile ilişkisinde şüphe bırakmıyor…

“Baca”nın da dam, evin üstü, toprak dam, pencere manalarına geldiğini görmüştük. Ortada bir kavram kargaşasının bulunduğu aşikârdır.

Halkının bir bölümü Rumlardan oluşmuş olan Ürgüp, tarihte önemli bir Hristiyan yerleşme merkezi olmuş. Yunan harfleriyle yazıp Türkçe konuşan Ürgüplü Rumları, Lozan Antlaşması’nın mübadele hükümleri uyarınca 1923’ten başlayarak Yunanistan’a gönderilmiş (AB).

Aşağıda resimlerini derç ettiğimiz evlerin bunlardan kalmış oldukları tahmin edilebilir. Nitekim 235’te (bkz. renkli resimlere s.487), kapının üst kemer alınlığındaki kursun üzerinde 1883 tarihi bulunuyor. Resim 236’daki (bkz. renkli resimlere s.487) kapı, üstlerindeki örgeler, sağ sol sütunlar…inki ile benzerlik, belli bir biçimin ifadesi oluyor. Resim 237’deki (bkz. renkli resimlere s.488) evin kapısı üzerindeki yuvarlak pencerede bir haç var. Sağdaki dikdörtgen pencerelerde de, Hristiyan ikonografisinde sık rastlanan çift haç örgesi bulunuyor. Üstü kemerli ve sütunlu pencereler, müşterek bir mimarî öğe oluyor. Resim 236’de çıkma balkon, taş konsollara dayandırılmış. Resim 238’de (bkz. renkli resimlere s.488) de bu konsollar, stilize süs unsuru olarak bina cephesine işlenmiş.

Sırası gelmişken şadırvan’ı da geriye doğru takip edelim. “Şadırvan”, başlarda hükümdarların ve önderlerin çadırlarının üzerinde ve saraylar ve konakların balkonlarında asılı değerli perdeyi veya kumaşı ifade eden ta’rib edilmiş (Arapçalaştırılmış) bir İranî sözcük oluyor. Ancak Ortaçağ kaynaklarında çoğu kez ya bir duvar çeşmesini, ya da bunun en önemli unsuru olan, üstünden suyun aktığı mail ve oymalı mermer levhayı tarif eden bir mimarî tabir olarak ortaya akıyor (belki de mail yüzeyde aşağıya doğru dalgalanan su, dokuma örgüsüne benzetilmiş olarak). İkinci manasında, mutat olarak selsebîl ile mütenaviben görülüyor. “Selsebîl-salsabîl, Cennet’in bir pınarının adı olup Kur’an’da (LXXVI/17-18) sadece bir kez geçiyor. Bu ibare şöyle: “Ve orada (Cennet’te, onlara (iyi insanlara) bir kâseden içirilir ki, içindeki zencefil ve Cennet’te adı Salsabil olan pınar (ın suyu) ile karıştırılmıştır”. Sebîl-sabîl’in aslî manası yol olup “sabîl Allah”,  “Allah yolunda” demektir. Sözcük halen hayrat çeşmeler için kullanılmaktadır.[6]

“Şadırvan”ın – “Selsebîl”in İslâm mimarîsinde ne kökeni ve ilk ortaya çıkışı, ne de nerede ortaya çıkışı bilinmemekle birlikte bunun, kısa yaşamlı ve müreffeh Abbasî başkenti (836-892) Samarra’da ilk kez görülmüş olması muhtemeldir şöyle ki burada çok sayıda bahçeli, çeşme ve havuzlu saray inşa edilmişti. Tarihlenebilen ilk şadırvan kalıntısı, 1,3×0,37×0,14 m boyutlarında, bir ucunda kabartma üç balık bulunan ve ww motifli oyulmuş bir mermer levha Cezayir’de bulunmuş (XI. yy.a ait olarak). XII. yy.a ait deniz kabuğu taraklı veya oymalı selsebîller, küçük havuzlar ve merkezî bahçe havuzuna boşalan mecralarıyla birlikte birçok şadırvan Sicilya Palermo’da, Mısır Fustât’ta ve Suriye ve Cezire’nin çok sayıda mevkiinde mevcut olup bunlar bu tipin tüm İslâm dünyasında yaygınlığını gösterir. Bunların arasında en eski ve en iyi muhafaza edilmişi Palermo’da Aziza Sarayı’nda, 1165 ve 1175 arasında Sicilya’nın Norman kralları için, hiç şüphesiz Müslüman ustalar tarafından inşa edilmiş şadırvandır. Bundan sonraki Şadırvan örneği Şam’dan geliyor. Nuriyye Medresesi’nde, eyvanın içinde bulunuyor (1172). Biraz daha geç tarihli olanlar, Suriye ve Cezire’de inşa edilmiş, çeşmeler,  mecralar ve havuzlardan ibaret iyi tertiplenmiş su şebekelerini haiz Eyyûbî ve Artukî saraylar dizisidir. Bunlardan en az üç tanesi, Diyarbakır’da XI- II. yy. başında inşa edilmiş Artukî sarayı, Halep’te 1220 ile 1260 arasında inşa edilmiş Eyyûbî sarayı ile Mardin’deki el-Firdevs sarayı (1239-1260), bir eyvanın arka duvarının ortasında bulunan ve dar bir mecradan avludaki büyük havuzu besleyen şadırvanları haizdirler.

Eyyûbî ve Memlûk Kahire’sinde şadırvan tertipleri, kabul odalarının göze çarpan özelliği olmuştu.[7]

[1]           W. M. Ramsay. – op.cit., s.317

[2]           Bilge Umar. – op.cit., s.829

[3]          ibd., s.824

[4]           Satılmış Yayla. – Boyabat’ın Yaylacık köyünde halk mimarîsi, in Halk bilimi 9, Haziran 1975, s. 12

[5]           Müşvika Abdülkadir.- Maraş’ta ev teşkilâtı, in Halkbilgisi Haberleri 13, 1930, s.6-8

[6]           T. W. Haig. – Selsebîl-Salsabîl ve Sebîl-Sabil, in İA

[7]           Nasser Rabbat. – Shadırwan, in EI

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.