Gazi, ‘Nutuk’ta açıkça belirtmiştir: “Panislâmizm’in, Panturanizm siyasetinin muvaffak olduğuna ve dünyayı ta tatbik sahası yapabildiğine tarihte tesadüf edilmemektedir”
O ise ‘Mazlum Milletler’le, onların uyanışı, kurtuluşu ile ilgili pek çok sözü var; ‘Mazlum Milletler’in büyük çoğunluğu, hele o yıllarda Türk ve Müslüman değiller mi? Çelişik hissini veriyor. Meselenin mahiyetini anlayabilmek için, Osmanlı’nın batış yıllarını ince elekten geçirmek gerekiyor. O zaman, şöyle bir manzara ile karşılaşılıyor. Panislâmizm de, Panturanizm de, Alman yayılmacılığının; XIX. yy.da zirvesine ulaşmış İngiliz/Fransız yayılmacılığına karşı, kullanmak istediği bir silâh oluyor. Bu, hınzırca, Bâbıâli’ye telkin ediliyor. Biraz Rusya’daki Cedit Hareketi’nin, biraz Selanik’teki Türkçülüğün etkisindeki İttihatçılar, zaten ‘Almancı’ olduklarından, fetih hayaliyle ikisinin de üzerine atlamışlar.
Dikkatli olunursa görülür ki Gazi, işin bu yanına örtülü olarak, başka bir konuşmasında temas etmiştir: “… büyük ve hayalî şeyleri, yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini, bu memleketin ve milletin üzerine çektik. Biz Panislâmizm yapmadık, ‘belki yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Düşmanlar da, yaptırmamak için ‘bir an evvel öldürelim’ dediler. Panturanizm yapmadık; ‘Yaparız, yapıyoruz, yapacağız’ dedik, onlar da ‘yine öldürelim’ dediler. Bütün dava bundan ibarettir…” (Atillâ İlhan. – “Ufkun arkasını görebilmek!…”, in Cumhuriyet, 30.04.1997).
.
. .
Yaygın bir kanı, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği önündeki en büyük engelin Almanya olduğu noktasında toplanıyor. Daha önceki incelemelerimizde bunun bir gerçek olduğunu ayrıntılarıyla ortaya koymuştuk. Federal Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Hans-Joachim Vergau, Türk beynindeki bu imajı silme gayreti içinde görünüyor ve içinden bazı bölümlerini aşağıda aktardığımız uzun bir yazıyı Milliyet’e veriyor (Hans-Joachim Vergau. – Top, Türkiye’nin sahasında, in Milliyet, 29.08.1997. Entelektüel bakış). Kanımızca yazının tümü, ‘zırvayı tevil etme’ çabası içinde olup Türkiye açısından fazla bir mana ifade etmeyen sözlerden ibaret. Aktardığımız bölümler de şunlar oluyor:
Türkiye’nin AB’ne tam üye olmaya hakkı olduğu, ama bu hakkın ihlâl edildiği söylenmektedir. Genelde büyük duygusallıkla dile getirilen bu iddiaya bir sıklıkla ‘Türkiye’nin üyeliğinin reddedilmesinden’ Almanya’nın sorumlu olduğu savı eklenmektedir. Geçenlerde hükümetin üst düzey bir üyesi bana, “AB kapılarını Türkiye’nin tam üyeliğine sıkı sıkıya ve nihaî olarak kapattı” dedi. Bu sözlerin sahipleri, Avrupalıların gerçek çıkarlarını yanlış değerlendirmektedirler. Özellikle, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olan bu bölgede istikrarın devamında yaşamsal çıkar gören, 2 milyon Türk vatandaşının kalıcı ikametgâhı olan ve kökleri çok eskilere dayanan özel bir dostluğun (!) tarafı Almanya’nın Türkiye’yi sistemli bir şekilde AB’ne daha da yakınlaştırma hedefini ihmal etmesi mümkün değildir.
Almanya 1963 Ankara Anlaşması’nın mimarlarından olup ayrıca Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne alınmasına büyük katkıda bulunmuş (sanki girmekle başımız göğe ermişti) ve Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlaşması yolunun bütün aşamalarında onu etkin olarak desteklemiştir.
Almanya, kesin olarak ve hiçbir çekince koymadan 1963 Ankara Anlaşması’nı desteklemektedir. Biz, Gümrük Birliği’nin tam anlamıyla uygulanmasını istiyor ve bu bağlamda Türkiye’ye taahhüt edilen malî yardımların serbest bırakılmasında ısrar ediyoruz.
Türkiye’nin tam üyeliğinin AB’nin kimliğini büyük oranda değiştireceği açıktır. Bundan dolayı Bulgaristan ya da Slovakya için uygulanacak kriterlere göre yapılacak bir incelemenin, prosedür ve zamanlama açısından da Türkiye’ye eşit muameleyi otomatik olarak garantilemesi olanaksızdır. Türkiye hiçbir aday grubuna sığmamaktadır.
Büyümedeki gerilemenin ve iş piyasalarında süren krizin sonucu olarak bugünkü AB’nin yeni üye alma ve uyum döneminde cömert geçiş koşulları yaratma yeteneği, Yunanistan, İspanya ve Portekiz’in katıldıkları yıllara göre büyük ölçüde azalmıştır. Türkiye’den görülmemiş bir göç baskısı vardır. Bu ağır sorundan, temelindeki ekonomik ve sosyal geri kalmışlıkla mücadeleye yoğunlaşmak yerine, serbest dolaşımı erteleyecek özel bir anlaşma yaparak bugün de kaçınılabileceğini sanmak, kendi kendini aldatmak olur.
Avrupa vatandaşlarını, AB’nin yakın coğrafyasında yer alan ülkelere özel prosedür uygulamasını kabul etmelerinden dolayı kınamak mümkün değildir.
Eski Almanya topraklarının dörtte biri bugün ve ebediyen Polonya’ya aittir. Benim gibi oralardan sürülen milyonlarca Almanın öncelikli talebi, bu komşu ülkenin AB’ne alınarak, sınırların insanları ayıran ağalığının hafifletilmesidir. Özellikle Türk dostlarımın bunu anladıklarını biliyorum.
Meğer ne duygusal insanlarmış Alman dostlarımız!…
.
. .
Aynı günlerde, Bonn’da Yağmur Atsız, Federal Almanya Dışişleri bakanı Klaus Kinkel ile Yeni Yüzyıl adına bir mülâkat yapıyor ve bakanın sözlerini aktarıyor.
Klaus Kinkel, Ankara Büyükelçisi’nin kapalı sözlerle ifade ettiklerini, açık açık tekrarlıyor: “İnsan hakları, Kürt sorunu ve ekonomik problemlerde iyileşme olmadığı müddetçe, AB’ne tam üyeliğiniz söz konusu olamaz”.
Atsız’ın Türk kamuoyunda AB’ne girişin asıl engelleyicisinin Almanya olduğu yolunda yaygın bir inanç var sorusuna Kinkel, böyle bir şey nasıl olur? Biz burada 2,2 milyon Türkü entegre etmiş, onları Alman toplumu ile bütünleştirmeyi başarmış bulunuyoruz (!). Türkiye’nin yeri elbette ki Avrupa’dır. Öbür üye ülkeler de aynı kanaatteler. Ama tekrar ediyorum ki şu anda ve yakın vadede, demin sözünü ettiğim nedenlerden dolayı Türkiye’nin tam üyeliği söz konusu olamaz (Yeni Yüzyıl, 09.09.1997).
AB Ülkeleri Dışişleri Bakanları’nın ilk kez Türkiye konusunu ele aldıkları ve Aralık ayında bu konuda verilecek nihaî karar öncesindeki gayri resmî toplantıda Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel, açıkça Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıktı ve ilişkilerin Gümrük Birliği anlaşmasıyla sınırlı tutulmasını istedi. Fransa’nın, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu tüm aday ülkelerin bir araya geleceği bir Avrupa Konferansı oluşturulması önerisi, Almanya’nın itirazına uğradı. Bu itiraza Yunanistan da katıldı (Hürriyet, 26.10.1997).
.
. .
Büyükelçi Vergau’nun, yukarda bastıra bastıra sözünü ettiği Gümrük Birliği’nin Türkiye ve Almanya açısından ne anlam ifade ettiğini, aşağıdaki olgular gösteriyor.
Almanya’da bulunan ve şirket bünyesinde oluşturulan “Turkey Desk (Türkiye Masası)” bölümüyle Alman yatırımcılara danışmanlık yapan KPMG GmbH Başdanışmanı Sina Afra, “Gümrük Birliği’nden sonra Almanya’daki otomobil yan sanayisi şirketleri Türkiye’ye yoğun bir şekilde giriş yaptı” dedi. Gerçekten Gümrük Birliği’nden sonra Almanya’nın en çok etkilendiği sektör, otomobil yan sanayisi oldu. Ayrıca Türkiye’nin elde ettiği ‘local content’ avantajıyla burada üretilen mallar sanki AB sanayi ürünüymüş gibi kabul edilmeye başlandı. Bu nedenle GB’yle birlikte pek çok yabancı yan sanayi firmaları Türkiye’ye geldiler. Önce ortak oldular, sonra şirket satın alarak piyasaya girdiler. Almanya’da neredeyse otomobil yan sanayisinde Türkiye’ye gelip yatırım yapmayan bir iki küçük şirket dışında başka şirket kalmadı (Cumhuriyet, 02.09.1997).
Başbakan Mesut Yılmaz’ın Almanya ziyareti sırasında Almanya Başbakanı Helmut Kohl’le ‘Karadeniz’in sanayi gelişmesinin sağlanması için plânlama’ konusunda anlaşmaya vardıkları öğrenildi. Kohl’ün görüşme sırasında Yılmaz’a “Türkiye hep yanımızda bulundu. Bu borcu ödemenin artık zamanı gelmiştir” dediği bildirildi.
Devlet Bakanı Eyüp Aşık, İktisadî Araştırma Vakfı (İAV) tarafından düzenlenen ‘Trabzon Ekonomik gelişmesi’ konulu toplantıda yaptığı konuşmada, Yılmaz’ın Almanya ziyareti hakkında açıklamalarda bulundu. Aşık, Yılmaz – Kohl görüşmesinin basına yansımayan bölümünde Kohl’un “Tarih boyunca Türkiye hep Almanlara destek verdi ve bizim yanımızda oldu. Artık bütün bunları Türk milletine ödemenin zamanı geldi. Siz bize hiç yanlış yapmadınız. Bizden ne dilerseniz yapmaya hazırız” (!) dediğini aktardı. Aşık, Türkiye’nin AB’ne girmesi konusunda Almanya’nın destek olacağını belirten Kohl’un, kredi ve teşvikler konusunda da her türlü yardımı yapacağını belirtti (bu ne perhiz, ne lahana turşusu!…).
Aşık’ın ifadesine göre Yılmaz – Kohl görüşmesinin en önemli konulardan birini Karadeniz oluşturdu. Alman Başbakan, Karadeniz’in sanayileşmesi konusunda her türlü yardımı yapmaya hazır olduklarını belirtti. Samsun – Sarp arasındaki bölge, Alman uzmanlar tarafından taranacak. Hangi alanlarda nasıl yatırım yapılabileceği, yatırımların ne kadar kaynağa ihtiyaç göstereceği ortaya konulacak.
Bu plân etrafında Alman sermayesi ile Türk sermayesi birleştirilecek ve bölgenin sanayi kalkınması için hızlı adımlar atılacak (Cumhuriyet, 04.10.1997).
.
. .
Son kamuoyu yoklamaları, halkın yüzde 72’sinin Almanya’nın askerî rolünün artmasından yana olduğunu gösteriyor. Almanya da Avrupa’nın en önemli askerî gücü olma çabasını sürdürüyor. Ama bu noktada bizim için çok önemli sayılacak bir hususa dikkatlerin çekilmesi gerekiyor: Alman ordusundaki Neonazilerin son haftalarda düzenledikleri eylemlerin skandal boyutlarına ulaşması üzerine, Alman Parlamentosu bu konuda bir soruşturma başlatılması kararını aldı.
Alman ordusunda Neonazilerin sayısının giderek arttığı biliniyordu. Tanınmış bir Neonazi önderinin 1995 yılında bir askerî akademiye konuşma yapmak üzere davet edildiğinin ortaya çıkması ise bardağı taşırmıştı.
Alman Savunma Bakanı Volker Ruehe, geçen hafta yaptığı açıklamada, Neonazi olarak bilinen isimlerin ordudan temizleneceğine söz verdi. Verdi ama bugüne dek, bu tip olayların ‘münferit’ olduğunu savunan Ruehe’nin Alman Parlamentosu Bundestag’ta soruşturmayı yürütmekle görevli savunma komitesine konuyla ilgili bir rapor vermesi de Neonazi faaliyetlerinin yaygınlaştığına dair en önemli ipucu olarak değerlendiriliyor. Aşırı sağcı ve bomba eylemlerine katılmak suçundan hükümlü Manfred Roeder’in, 1995’te Almanya’nın en saygın askerî akademilerinden birinde konuşma yaptığının ortaya çıkması, Neonazi faaliyetlerinin geldiği noktaya işaret ediyor. Der Spiegel dergisi de son sayısında, orduda bazı grupların Adolf Hitler’in doğum gününü kutladığına dikkati çekti. Yani ordu saflarında “Heil” seslerinin yükseldiğini vurguladı (Cumhuriyet, 16.12.1997).
Galiba Nazizm, hiç geçmeyen egzamalar gibi bir şey. İnsan, özellikle Alman insanı ömür boyu kaşınıp duruyor.
Alman ordusunun bir Neonazi cenneti olduğu yönünde haberler birbiri ardına sökün ediyor. Ordu kaynaklı aşırı sağcı eylemlerin Almanya’nın Doğu’sunda beş kat arttığı bildirildi. Doğu Almanya’da geçen yıl 10 olan aşırı sağcı hâdise bu yıl 50’ye çıktı. Bu sayı, ülke çapında 72’den 131’e fırladı. Nakliye Bakanı Günther Krause’nin oğlu Christian da (21), ‘Bild am Sonntag’ gazetesine dehşet verici askerlik izlenimlerini anlattı: “Partilerde hep Führer’in şerefine kadeh kaldırılıyor. Alkol dozu arttıkça subaylar birbirlerine Hitler selâmı veriyor ve ‘Yaşasın Zafer’ çığlıkları atıyor” diye konuşan Krause üste ayda en az üç kez hâdise çıktığını belirtti. Yani Alman ordusu, ‘Neonazizm’e batmış’ durumda (Radikal, 22.12.1997).
.
. .
Leyla Tavşanoğlu’nun Bonn’dan bildirdiğine göre Lüksemburg’ta geçen hafta sonu düzenlenen ve Ankara’nın düş kırıklığının giderek artmasına yol açan AB zirvesi, Avrupa içinde Almanya’nın gücünün derecesini de bütün dünyaya kanıtladı. AB, ilk sıradaki aday adayı ülkelerin hemen tamamını Almanya’nın istediği Orta Avrupa ülkelerinden seçmiş, buna ek olarak da Kıbrıs Rum Yönetimi’ni de ‘aday adayı ülkeler’ arasına katmıştı.
Almanya’da Tavşanoğlu’nun konuştuğu siyasî gözlemciler, bir konunun altını kalın hatlarla çiziyorlardı: Konu da, Almanya’nın AB’yi bir ölçüde kullanarak yeniden “Büyük Almanya İmparatorluğu” düşünü gerçekleştirme hevesiydi. Ancak bu gözlemciler, Almanya’nın Avrupa içinde oynadığı oyunun ne derece tehlikeli boyutlara varabileceğine dikkati çekiyorlardı.
Merkezi Bonn’da bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi ve Kuzey Ren – Westfalya eyalet hükümetinin düzenlediği bir program çerçevesinde bulunduğu Bonn ve Düseldorf kentlerinde Tavşanoğlu’nun konuştuğu Alman yerlilerin sözlerinden, büyük ölçüde nezaketten uzak tavırlarından edindiği izlenim de buna benziyordu. Bırakın federal hükümetin ortağı Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) tavrını, Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve Yeşiller bile ‘Büyük Almanya’ tavrını benimsemiş gibilermiş. Verdikleri mesaj da çok açık: Türkiye gibi kalkınmasını hâlâ tamamlamayıp beceremeyen ülkeler, artık ağır sanayi işiyle uğraşsın. Kömür, Çelik üretimini onlar üstlensin. Bizim gibi zengin ve kalkınmış ülkeler ise bu ağır sanayi işini bir yana itiyor, böylece çevre sağlığımızı da korumuş oluyor. Adının AET olduğu 1970’li ve 1980’li yıllardaki dönemde, Türkiye gibi kalkınmasını tamamlamamış ülkelere ‘Avrupa’nın çiftçisi ve bakkalı’ rolünü biçmeye çalışan AB, bugün de ‘ağır sanayiyi pas ederek’ bundan kurtulmaya çalışıyor.
Bonn ve Düsseldorf’ta Tavşanoğlu’nun konuştuğu SPD yetkilileri, klişe halinde hep şunu söylemişler: Türkiye, AB’nin demokratikleşme kriterlerine uysun. İnsan hakları ihlâlleri sorunun üstesinden gelsin. Ekonomisini düzeltsin. Bunları yapmadığı sürece AB’nin kapısından bile bakamaz.
İyi de AB ülkeleri içinde demokratikleşme kriterlerine ne derece uyuluyor? İnsan haklarına hangi ölçülerde saygı gösteriliyor? Helsinki Watch’ın Batı Trakya Türklerine uygulanan baskıları somut örneklerle veren ve Yunanistan’ı kınayan raporları, İngiltere’nin Kuzey İrlanda politikası nedeniyle kaç kez Avrupa İnsan Hakları Divanı’nda mahkûmiyet yediğini, Almanya’nın insan hakları ihlâllerini nasıl unuturuz?
Tavşanoğlu bütün bunları Almanya’da yayınlanan ‘Focus’ dergisinin bir yöneticisiyle konuşup “Sadece Türkiye’ye gelince mi insan hakları önem kazanıyor?” diye sorduğunda aldığı yanıt gerçekten çarpıcı olmuştu: “Siz Hristiyan değilsiniz. Üstelik de zengin bir ülke olmadınız. Unutmayın ki her zaman parayı veren düdüğü çalar”[282].
.
. .
KKTC’deki kiliselerden çalınarak yurtdışına çıkarılan ve Almanya’da Aydın Dikmen isimli Türkün evinde ele geçirilen 250 adet tarihî eserden, 32 parça fresk ve bir mozaik Kıbrıs Rum Kesimi’ne götürüldü. Tarihî eserler, KKTC’deki Antifonitis ve Panayıya Kanalarla kiliselerinden çalınmıştı. Bu arada, KKTC Eski Eserler Dairesi Müdürü Ali Kanlı, eserlerin gerçek yerinin KKTC olduğunu belirterek, eserlerin iadesi için yaptıkları girişimlerin Alman hükümeti tarafından dikkate alınmadığını bildirdi (Milliyet, 24.12.1997).
.
. .
‘Köln Radyosu’, Almanya’nın Köln kentinde bulunan WDR (Batı Almanya Radyosu) Türkçe yayın servisinin adı. Yirmi yılı aşkındır, güvenilir haberleri ve yorumlarıyla Türkiye’nin dili, düşüncesi olmuş.
Almanya’da azınlığın çoğunluğu olan Türkler, en küçük bir dalgalanmada sarsıntının odağı oluyorlar. Türklerin ‘en alttaki’ konumu neredeyse bir toplumbilimsel tezine dönüştü. Son on yılda Türkler, Almanya’da yoksul, güvensiz, hakları sürekli kısıtlanan bir halk durumuna düşürüldüler. Gençler, daha şimdiden umut beslenmesi kaçınılmaz olan geleceklerine, ‘geleceksizlik’ duygusunun yarattığı korku içinde bakıyorlar.
Uygulamalar, ‘demokrasi’, ‘demokratik ülke’ gibi sözlerin tam bir Batı aldatmacası olduğunu gösteriyor. Her şey kapalı kapılar ardında olup bitiyor, size neredeyse onu ‘kader’, başa geleni çekmek düşüyor.
‘Köln Radyosu’ bu tür gelişmelerin en somut örneği olmuştu. Sekiz on yıl kadar önce, yayın, daha elverişli bir kanaldan dar bir kanala alındı. Köln ve çevresinin dışındakiler radyoyu izlemekte sıkıntı çektiler. Sözde kamuoyu araştırmaları yaptırarak, bu radyonun dinlenmediği dedikodusunu yaydılar. Televizyonların radyoyu öldürdüğü gibi, mantık dışı gerekçeler ileri sürenler bile oldu.
Türkiye’den yayın yapan TRT-İNT’le ilgili bir uygulamaya da değinmek yerinde olur. TRT-İNT, başlangıçta Avrupa’nın her yerinden izlenebiliyordu. Türkiye’den büyük bir pencere açan bu kanalın yararları kısa sürede görüldü. Örneğin, dilleri, düzeysiz video filmleriyle sokak ağzına dönüşmüş gençler, çok geçmeden, kültür Türkçesinin güzel söyleyişiyle konuşmaya başladılar. Birçok program, gençlerin bilgi birikimini besliyordu.
TRT-İNT, yurtdışındaki insan varlığımızı, sadece yurt özlemini giderici görünümlerle (manzaralarla) değil, bir kültür varlığı olan Türkiye ile de buluşturuyordu. Bu, gençlerin Almanya’da bulunmalarından doğan kültür boşluğunu dolduruyordu. Kendi dilleriyle, düşünceleriyle kimlik kazanan gençler, kendilerine yaratıcı üretimin kalıplarını aralıyorlardı.
Ne oldu, ne bitti; birden TRT-İNT’in Türklerin yüzde beşten az olduğu bölgelerden izlenemeyeceği söylentisi yayıldı. Bir yeni yıl başlangıcında, Berlin’de birçok bölgede TRT-İNT izlenemez oldu. Sanki ‘konuk işçi’ dediği yurttaşlarımıza bir ‘yeni yıl armağanı’ (!) veriyordu. Onun yerini, İngilizce yayın yapan NBC aldı. O ise TRT-İNT yayınlarının kesildiği bölgelerde İngilizlerin ya da Amerikalıların oranı, ‘sıfır virgül bir (% 0,1) bile değildi. Onlar bir yana, kimse, bozguncuların, Türkiye’nin kanına ekmek doğrayanların, ağızlarından kin kusan düzeysizlerin kılına dokunamıyorlardı. Kimileri bu düzensizlikten, kin dolu laflardan, insanın insanı düşman sayan kirli sözlerinden besleniyor gibiydi. Kendini ‘halife’ ilân edenlerin, aralarında çıkan ‘halifelik kavgası’ndan dolayı, ancak otuzlarındaki halifeyi katledenlerin söylediklerine kulak tıkanıyordu. Onlar Türkiye’nin yüzü olmayan bir yüzü ‘Türkiye’ diye gösterirken, buraya emeğini katan insanımızın ‘Avrupalı’ varlığını bile tartışma konusu yapıyorlardı.
TRT-İNT yayınlarının kesilmesinin ardından konunun insan haklarına aykırılığı ileri sürülerek yargıya başvuruldu. Radyolarda, televizyonlarda davanın kazanılacağı yolunda haberler yayınlandı. Günler bu avuntu ile geçerken, Türkiye tarafının avukat ücretini ödemediği, bu nedenle avukatların duruşmaya girmedikleri, bu yüzden davanın yitirildiği haberi gazetelerde çıkıverdi. Bu gerekçede, hem suçu işlemenin, hem suçu Türkiye’nin üstüne atarak bir devleti yurttaşlarının gözünde küçük düşürmenin gizli hesabı yatıyordu. Avrupa’da, uzun yıllardır, verilene sevinen, elinden alınana yerinmekle yetinen yurttaşlarımız, bu oyunu sezmediler değil, ama her zaman olduğu gibi, sadece insan haklarına değil, insanın var olma haklarına da aykırı düşen bu uygulamaya katlanmaktan başka seçeneklerinin olmadığını hemen anladılar. Yıllar önce, bir Alman Cumhurbaşkanı, “yabancının derisi incedir” deyip, onun hem güçsüz, hem arkasında bir desteğin olmadığını anlatmak istememiş miydi?
Oyunun bir başka sahnesi şimdi ‘Köln Radyosu’nda oynanıyor. 1998’in ilk günlerinden başlamak üzere ‘Köln Radyosu’nun her günkü yayını, Berlin’de izlenemeyecek. Köln ve çevresi ile sınırlı kalacak. O ise Berlin Başkent; dünyanın dört bir yanından haber almak için bu başkente geliniyor. Gerekçe de SFB (Berlin Özün Radyosu), ‘Köln Radyosu’na yaptığı parasal desteği çekerek, onlardan yayın aktarımına son vermesi…[283].
.
. .
Faşizmi, İtalya ve Almanya’ya münhasır bir olgu olarak görmek büyük bir hatâ olur. Biz daha önce, ‘Fransız Faşizmi’ni ayrıntılarıyla irdelemiştik (‘Alman Gerçeği ve Türkler’ kitabımızda). Bugün ise bu hareket, Le Pen ile aynen yaşıyor. Şimdi Cumhuriyet’in (03.12.1997) ‘Tarihte Bugün’ünde Hitler ve Mussolini’nin yoldaşı, bugün 84 yaşında ölen İngiliz faşisti Sir Oswald Mosley’in serüvenini okuyacağız, kısaca.
Aristokrat bir aileden gelen Mosley, gençliğinde sosyalizme yönelmiş (Mussolini gibi), İşçi Partisi’nde önemli görevler üstlenmişti. 1932’de Hitler ve Mussolini ile dirsek teması içinde, İngiliz Faşistler Birliği’ni kuran Oswald Mosley, kısa sürede üye sayısını 20 bine yükseltmeyi başarmıştı. Zengin bir gazete sahibi olan Vikont Rothermere’in parasal desteğinin de bu konuda rolü vardı. Ancak, üniformalı üyelerin gövde gösterileri ve Yahudilere karşı düzenlenen şiddet hareketleri nedeniyle devletin engellemesiyle karşılaşan Mosley, II. Dünya Harbi sırasında tutuklanmıştı.
.
. .
Türkiye, Almanya Federal Başsavcısı Kay Nehm’in, “PKK’yı artık terörist örgüt değil, suç şebekesi olarak değerlendiriyoruz” sözlerini resmen kınadı. Dışişleri sözcüsü Necati Utkan, “hiçbir ülkenin teröristlerden kurtulmak için teröre prim verme hakkı yoktur” dedi.
Almanya İçişleri Bakanı Manfred Kanther ise terör örgütü PKK’ya karşı 26 Kasım 1993 tarihinde konulan yasağın devam edeceğini bildirdi. Kanther, Bonn’da yaptığı açıklamada, şunları söyledi: “Federal Başsavcı’nın açıklamasını yorumlamak istemiyorum. Zaten bu benim işim de değil (!). Ancak PKK’nın Almanya’daki eylemlerinin önemli ölçüde azalmasında, bizim kararlı politikamızın etkin bir rol oynadığına inanıyoruz. Bu yönde aldığımız kararda, bir değişiklik söz konusu değildir. Yani Bonn Hükümeti, PKK yasağının Almanya’da devam ettirilmesinde kararlıdır”.
Edinilen bilgiye göre, PKK’nın ‘terör örgütü’ kapsamından çıkarılması, Alman makamlarının PKK yasağına rağmen, örgüt lideri Öcalan’la yaptığı pazarlıklar sonucu oldu. Pazarlıklarda Öcalan, “PKK’nın Alman kanunlarına uyacağını” söylemeye başladı. Öcalan’la yapılan görüşmelerin en önemlisini, Anayasayı Koruma Örgütü’nün üst düzey yetkilisinin 1996’da Suriye’de yaptığı görüşme oluşturuyor. Daha sonra da, Berlin eyalet senatörü Lummer yine Suriye’de Öcalan’la görüştü.
DSP lideri Bülent Ecevit de dün DSP grubunda yaptığı konuşmada, Almanya ile PKK pazarlığını doğruladı. Ecevit, bazı üst düzey Alman politikacılarının PKK liderleriyle diyalog içinde olduklarını ve “kendi topraklarında terörist eylem yapılmaması” için güvence istediklerini söyledi (Hürriyet, 15.01.1998).
Bu haberin yayımlanmasından iki gün sonra Almanya’da PKK’nın Türk kuruluşlara yönelik eylem yapmayacağına dair güvence vermesi nedeniyle Türkiye Büyükelçiliği ve Başkonsoloslukları önündeki güvenlik önlemlerinin azaltılmasıyla ilgili Süddeutsche Zeitung gazetesi, ilginç bir iddia ortaya attı. Süddeutsche Zeitung, PKK lideri Öcalan’ın Almanya’daki Türk kuruluşlarına yönelik eylemlerde bulunulmayacağı yönünde Alman güvenlik makamlarına güvence vermesi üzerine güvenlik önlemlerinin azaltıldığını öne sürdü. Bonn Büyükelçisi Volkan Vural, “Önlemlerin azaltılacağı bize 1 ay önce bildirildi. Genelde bir terör tehdidi olmadığı için önlemlerin azaltılacağını söylediler” dedi (Milliyet, 17.01.1998).
Yine bir hafta kadar sonra, ‘Ötekiler ve Biz’ sempozyumunda milliyetçi eğilimlerin arttığı bildirilip ‘Almanya’da şiddet’ tartışıldı. Aşırı sağ üzerine araştırmaları bulunan Alman Prof. Dr. Hajo Funke, Almanya’da yaşayan özellikle 2. ve 3. kuşak Türklere çifte vatandaşlık hakkının tanınması gerektiğini kaydetti. Berlin’de Yeşiller grubunun şefi olan 2. kuşak Türklerden Özcan Mutlu da, Almanya’daki etnik ayrımcılığın eğitimden başladığını belirtti.
Heinrich Böll Vakfı, Goethe Enstitüsü ve Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı’nın (TÜSES) ortaklaşa düzenledikleri iki günlük ‘Ötekiler ve Biz – Şiddete karşı stratejiler’ sempozyumu dün başladı. Tünel’deki Alman Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen sempozyumun açış konuşmasını Goethe Enstitüsü Müdürü Kurt Shcarf, Heinrich Böll Vakfı Başkanı Fügen Uğur ve TÜSES Başkanı Prof. Dr. Taner Berksoy yaptı. Berksoy konuşmasında Almanya’nın, kültürel şiddetin en uç noktaya vardığı ülke olduğunu ifade ederek sempozyum çerçevesindeki Alman ve Türk dostların bu konuyu tartışmasının büyük bir olanak olduğunu vurguladı.
Uğur da, “sempozyumun Türkiye – Almanya ilişkilerinin gerginleştiği bir döneme denk gelmesinin umut verici” olduğunu söyledi. Sempozyumda ‘göçmen çocuklar için eğitim olanakları’ konusunda tebliğ sunan Özcan Mutlu, Almanya’daki eğitim sistemi nedeniyle Türkçeyi iyi konuşamadığını belirterek görüşlerini Almanca olarak dile getirdi. Mutlu, Almanya’da yaşayan 2. ve 3. kuşak göçmenlerin ne kendi dillerini, ne de Almancayı yazı dilinde kullanamadıklarını belirtti. Mutlu, yazı dili gelişmeyen gençlerin yüzde 35’inin okulu terk ettiğini ve meslek sahibi olamadıklarını vurgulayarak “elimde bana ait hiçbir şey yok” düşüncesine kapılan gençlerin daha fazla suça yöneldiklerine dikkati çekti. Mutlu, “Artık Federal Alman hükümeti külâhını önüne koyup düşünmelidir. Fırsat eşitliğinin olmadığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez” dedi.
Yeni sağ ve sosyal Darwinizm konusunda konuşan Prof. Dr. Hajo Funke ise, Federal Alman ordusu dâhil, devletin pek çok kademesinde milliyetçi uygulamalar bulunduğunu belirterek bu eğilimin giderek artış gösterdiğini de vurguladı (Cumhuriyet, 23.01.1998).
.
. .
Siyaset sahnesine radikal söylemleriyle çıkan Yeşiller, bir süredir uslanmış durumda. Çevre için yapılan radikal gösterilerde artık Yeşillerden çok, anarşistler ve diğer radikal sol gruplar görülüyor. Alternatif bu örgütlenme anlayışı ve dünya görüşüyle ortaya çıkan hareket, sistemle bütünleşiyor, “hizaya geldiler” deniyor.
Alman çevreci hareketi büyüdükçe uysallaşıyor, uysallaştıkça büyüyor. Ancak ‘gerçekçi’ görüşün ağırlık kazanması, ‘radikal’ kanadın tepkisini çekiyor. İktidarı hedefleyen Yeşiller, sosyal demokratlarla daha büyük koalisyonlar oluşturma hazırlığında kamuoyu yoklamaları, halkın böyle bir ittifaka sıcak baktığını gösteriyor.
Almanya’da 1970’lerde sisteme alternatif, protest bir örgütlenme olarak ortaya çıkan Yeşil hareket, radikal çevreci söyleminden ödün vererek ‘kirlenmeye’ başladı. Sürekli muhalefetten bıkan Yeşiller, iktidara gelebilmek için sisteme entegre olma yolunda adım adım ilerliyor.
İngiltere’de yayımlanan European gazetesi’nin haftalık ekinde, Yeşil hareketin dünü, bugünü ve gelecek perspektifleri ele alındı. Alman Yeşil hareket içinde ‘realo’lar (gerçekçiler) ve ‘fundi’ler (radikaller) olmak üzere iki eğilimin ortaya çıktığına yer veren makalede, reformist ‘realo’ların parti içinde giderek ağırlık kazanmaya başladıklarına dikkat çekildi. Yeşil hareketin Alman Parlamentosu Bundestag’taki ‘sözcüsü’ (Yeşiller, lider yerine sözcü sıfatını tercih ediyorlar) Joschka Fischer, bu değişimi şu sözlerle ifade ediyor: “1980’lerin başında herkes Yeşiller’in ne için savaştığını bilirdi; radikal pasifizm, nükleer karşıtı gösteriler, tabandan gelen demokrasi ve feminizm. Bugün ise bu, o kadar net değil. Bir şeyler değişiyor. Artık sürekli muhalefet eden bir parti değil, reformcu bir parti oluyoruz”. Gerçekten iş iktidar perspektifine gelince Yeşiller, ideallerinden ödün vermek zorunda kalmaya başladı. Parti de şimdi, idealizm yerine, gerçekçi kanadın savunduğu pragmatizm hâkim görünüyor (Cumhuriyet, 29.01.1998).
Bütün bunlardan, Türklere, görebilenlere, önemli bir mesaj çıkıyor: “ ‘Yeşiller’ deyip onları, Alman genel sisteminden farklı bir formasyon sanarak onlara güvenmenin yersizliği “ ayan oluyor.
.
. .
Ve şimdi, Türk – Alman ilişkileri açısından son derece önemli ve önemli olduğu kadar heyecan yaratıcı bir haberde, Almanya’da çok gizli bir Şeyh Sait Vakfı (Scheich Said Stiftung e.v.)nin varlığı ortaya çıkıyor. Bu, son tahlilde, bir “Alman – PKK ittifakı” anlamını taşıyor.
1925 yılında (1 Şubat – 15 Nisan arasında) Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk devrimlerine karşı Doğu’da kanlı bir isyan başlatan, ancak başarılı olamayıp 47 isyancısı ile birlikte, İstiklâl Mahkemesi kararıyla idam edilen Şeyh Sait adına Almanya’da kurulan vakfın kurucular listesi sır gibi saklanıyor. Vakfın kuruluşunda Alman politikacıların da katkısı bulunuyor.
Amaçları arasında ‘Kürt savaş kurbanlarına yardım’ da sayılan vakfın, PKK ile bağlantısı aşikâr. Vakfın Danışma Kurulu üyesi Kohl’un yakın çevresinden mezkûr CDU milletvekili Heinrich Lummer’in, son dönemde PKK ile Almanya arasında köprü kurma misyonunu üstlenmiş üç kişiden biri olup Öcalan’la temas halinde olduğunu yukarda görmüştük.
Almanya ‘şeffaf’ bir ülke. Şeffaf olmasına şeffaf da, ‘Şeyh Sait Vakfı’nın kuruluşu’ herkesten saklanıyor.
Her şey bu vakfın kuruluşundan ibaret değil. Geçtiğimiz aylarda ‘üç önemli Alman’ PKK ile Almanya arasında köprü oluşturmak gibi bir ‘misyon’ üstleniyor. Biri gazeteci Ruprecht Eser, ikincisi, daha önce kendisinden çokça söz etmiş olduğumuz Hamburg Deutsches Orient Institut’un müdürü Udo Steinbach, üçüncüsü ‘Şeyh Sait Vakfı Danışma Kurulu üyesi’, mahut iktidar milletvekili Heinrich Lummer. Üçünün de Abdullah Öcalan’la teması var.
Batı’nın kimi çevrelerinde ise “Sevr’i canlandırmanın … Türkiye’nin Güney- Doğu’sunda bir Kürt devleti kurmanın” hesapları yapılıyor (Milliyet, 30.01.1998).
.
. .
Almanya’nın ezelden beri dünyasının büyük dürtüsü olan yayılma hevesi, bunun gerekçesi olarak gösterilen “Lebensraum – Yaşam alanı” kavramından, daha önce de söz etmiş ve Başbakan Mesut Yılmaz’ın, Almanya’da kıyametler koparan bu baptaki açıklamasını da zikretmiştik.
Batı Almanya’nın ekonomik hâkimiyetini siyasî bir hegemonyaya çevirme megalomanlığı, Lebensraum’un da ötesinde bir girişime dönüşmüş haldedir. Şöyle ki Batı Almanya, Lebensraum hayalciliğinde Türkiye’yi ilk aşamada yandaş olarak kullanabilirdi. Fakat o, o kadar emin adımlarla ilerlemektedir ki, kısa vadede Türkiye ile bir işbirliğini dahi düşünmemiştir. Türkiye’yi doğrudan karşısına almayı yeğlemiştir. Ancak, Batı Almanya, Avrupa’da siyasî olarak sanıldığı kadar güçlü değildir. Avrupa Birliği idealini Büyük Almanya hayali ile bütünleştiren Batı Almanya ve Başbakanı Kohl, Birliğin genişleme sürecini kendi yayılmacı politikası ile karıştırdığından, Birliğin genişleme sürecine en büyük darbeyi vurmuştur.
Başbakan Mesut Yılmaz’ın demeci büyük yankı uyandırmıştır. Ancak bazı kesimler dışında tepki almamıştır. İşin acı tarafı Türk basınından tepki gelmiştir. Yine ikinci cumhuriyetçiler kudurmuş, ordunun rolünü sorgulamaya başlamışlar, MGK tartışmaları açılmış ve sözde sivil toplumdan dem vurulmaya başlanmıştır. İkinci cumhuriyetçi çetenin arkasında Batı Almanya’nın olduğu malûmdur. Tıpkı PKK’nın arkasında Batı Almanya’nın olduğu gibi.
Batı Almanya’nın yayılmacı politikası Alman halkını ve AB üye ülkelerin halklarını bağlamamaktadır. Siyasî kariyerinin sonuna gelmiş Kohl ve onun kuklası Kinkel’i bağlamaktadır.
Türkiye’de bir diğer acı hâdise ise, kukla Kinkel, Başbakanımıza saldırırken Dışişleri Bakanımız sessiz kalmıştır. Bu durum, Hükümetin ciddî bir dış politikasının olmadığını göstermektedir. Irak’tan Çin’e, Kosova’ya ne için koşuşturduğu belli olmayan bakanı Türkiye aleyhine Almanya’da tezgâhlanan propagandalara sessiz kalmaktadır. (Arif Esin. – Batı Almanya ve Lebensraum meselesi, in Finansal Forum, 11.03.1998).
.
. .
Şu anda irdelediğimiz konu ile yakın ilişkisi ve içerdiği önemli bilgiler dolayısıyla, Ahmet Arpad’ın Stuttgart’ta yazdığı “Almanya büyürken” adlı makalesini (Cumhuriyet, 08.02.1998), hoşgörüsüne sığınarak aynen aktarıyoruz.
Almanya büyürken
Grossdeutschland yani Büyük Almanya, 1930’lu yıllarda ülkeyi yönetenlerin düşüydü. Bu düşlerini kanlı gerçekleştirmek istediler. Avrupa’nın doğusundaki ülkelere girdiler. Rusya’ya yürüdüler. Ve sonunda yenildiler. 45 yıllık ayrılıktan sonra doğusundaki topraklar kendisine geri verilen Almanya büyüdü, nüfusu 70 milyonu geçti. Bonn hükümeti birleşmenin ilk 5 yılında 950 milyar markı gözünü bile kırpmadan Doğu Almanya’nın ‘tamirine’ harcadı. Ülkenin tümünde işsiz insan sayısı 2,5 milyondan 5 milyona çıkmış, iç ve dış borçlar kısa sürede ikiye katlanmış, Bonn’u pek ilgilendirmiyor. Özel sektörün Doğu’ya yatırdığı da yüzlerce milyarı buluyor. Batılı giderek fakirleşse de, insanlar umutlarını yitirse de, para akmaya devam ediyor. Kendine savaş sonrasının ünlü Adenauer’in ‘torunu’ denmesinden hoşlanan Helmut Kohl, Almanya’nın sınırlarını Doğu Avrupa’ya dayadı. ‘Her şeye rağmen büyüme’ politikasının ceremesini sadece Almanlar çekmiyor. İşsizliğin yükselmesinden gelirin düşmesinden en çok yabancılar etkileniyor. İş bulmaları gittikçe zorlaşırken hızla değişen yaşam koşulları da Almanya’daki sorunlarını arttırıyor. Bonn’un peş peşe çıkardığı yabancılarla ilgili yasaların da onlardan yana olduğu söylenemez. 1960’dan günümüze ülkenin kalkınmasına büyük katkıları olmuş Türk insanı Almanla eşit sayılmıyor. Çifte vatandaşlık bir türlü verilmiyor, yerel seçimlerde oy kullanma hakkı da “Ya bu deveyi güdersin ya bu ülkeden gidersin” özdeyişimizi anımsatan kimi uygulamalar yaşanıyor. Almanya’da var olan yabancı düşmanlığının önüne bir türlü geçilemediği gibi, toplumdaki bir ‘gizli’ yabancı düşmanlığının belirtileri de giderek artıyor. Kışlalardan “Heil” sesleri, Nazi şarkıları, Hitler’e övgüler, yabancılara sövgüler yükseliyor. Ordu saflarında Neo Naziler artarken tanınmış bir aşırı sağcı ve bombacı ülkenin en saygın askeri akademisinde konferans veriyor. Ortaya çıkan olayların 200’ü geçmesi üzerine kurulan parlamento soruşturma komisyonunun başına seçilen milletvekilinin sağcılara sempatisi olduğu biliniyor. Alman ordusu askerleri Bosna’dan Polonya’ya tüm Avrupa’da barış görevlerine gönderiliyor. AB liderliğine soyunan Almanya’nın, gün geçtikçe baş koltuğa iyice yerleştiği artık gözle görülür bir gerçek. Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardından Moskova’ya maddî manevî en çok destek veren Almanya idi. NATO’nun Doğu’ya açılıp eski Varşova Paktı üyesi ülkeleri kabullenmesi de Almanya’nın desteği ile gerçekleşti. Ardından AB’nin Türkiye’yi kapı önüne koyarken adı sanı duyulmamış, sesi çıkmayan kimi Doğu Avrupa ülkesini kapıdan içeri alması da Bonn’un ağırlığıyla gerçekleşti. 62 milyon nüfusu, ülkesindeki 2 milyon insanı ile ilerde ‘başına iş açmasından’ korktu Türkiye’nin. AB bütçesinin büyük bölümünü karşılayan Helmut Kohl tüm cüssesi ile Avrupa’nın üzerine çöreklenmiş. Diğer üyeler pek ses çıkarmıyor. İçinde 30 yıl yaşayıp da Almanya’nın büyüme emellerini sezmemek, attığı kimi adımları fark etmemek olanak dışı. Büyüme, güçlenme silahlı kuvvetlerde de var. Alman ordusu yakında Avrupa’nın en güçlüsü olmaya hazırlanıyor. Bonn’un savunma bütçesine ayırdığı pay öteki Avrupa ülkelerinden çok daha fazla. Beş milyon insan iş arıyor. Orta sınıf gittikçe fakirleşirken zengin daha da zenginleşiyor. Son kamuoyu yoklamalarında ise halkın yüzde 72’sinin Almanya’nın Avrupa’daki askerî rolünün artmasından yana olduğu ortaya çıktı. İlginç, 2000’li yılların Avrupa’sı Almanya mı olacak dersiniz? Avrupa Birliği’nden Büyük Almanya; AB’den BA!
.
. .
Rusya’ya cömertçe kesenin ağzını açan Alman kuruluşları, aynı şeye ülkemizde kurulacak bir tesise çok daha küçük mikyasta olsa da, başını çevirip bakar mıydı?…
Rusya’daki projenin ilk aşamasında yapılacak 264 milyon dolarlık soğuk haddehane için açılan uluslar arası ihaleye girerek kazanan Gama Grubu olmuştu (Radikal, 07.02.1998).
Gönül isterdi ki, Türk sermayesi, kalkınmamıza büyük ölçüde yardımcı olacak aynı işleri ülkemizde gerçekleştirsin. Acaba bu işe kalkışacak olsaydık Hermes para verir miydi?
.
. .
Bu arada, Fransız basınından öğrendiğimize göre (Le Monde, 08-09.02.1998) Almanya, meskenlerde dinlemeye imkân vermek üzere Anayasa’sını tadil ediyor. Kanun projesi, örgütlenmiş cinayetle mücadele çerçevesinde, avukat, gazeteci, tabip ya da din adamı olsalar bile polise, özel kişilerin meskenlerine gizli mikrofonlar yerleştirme yetkisi veriyor.
“Biz, onu tahrip etmek isteyenlere karşı kendini koruyabilecek bir devlet istiyoruz” diyerek Helmut Kohl, projeyi savunuyor. Bu kanunun geçirilebilmesi için Anayasa’nın özel meskenlerin dokunulmazlığını teminat altına alan 13. Maddesinin tadili gerekmişti ki bu da yapıldı. Birkaç hafta sonra, milletvekilleri, Bundesrat, Länder’lerin temsilcisi Meclis, sosyal demokrat (SPD)’nin hâkimiyetinde olmalarına rağmen, Alman Anayasası’nın tadilini, üçte iki çoğunlukla kabul etmişti: “Bu, temel haklar için kara gündür” diye yakınıyordu Yeşiller, eski komünistlerle birlikte işbu kanun taslağına karşı enerjik muhalefet gösterebilen bu kişiler, “SPD yine, değersiz bir seçim popülizmine bir temel hakkı kurban etti” diyorlardı.
.
. .
1998 yılının ilk aylarında Avrupa sosyal demokrasisinin yeni bir dönemin eşiğinde olduğu aşikârdı. Tony Blair’in İngiliz sosyal demokrasisine çizdiği yön, hattâ ondan önceki İspanyol ve Fransız sosyal demokrat partilerindeki değişim, ilgi çekmişti ama hiçbiri Alman sosyal demokrasisindeki değişim (yoksa “dönüşüm” mü demeli?) kadar belirleyici olmamıştı.
Hiç kuşkusuz ekonomik gücüyle, teknolojik üstünlüğü ile altyapısının sağlamlığıyla Avrupa’da lokomotif rolü üstlenen Almanya’nın, sosyal demokrat hareketindeki yeni yörünge Avrupa’nın Doğu’sunda Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya, Romanya, Baltık Cumhuriyetleri ve hattâ Ukrayna’yı içine alan uçsuz bucaksız bir coğrafyadaki siyasî arayışları derinden etkileyecek. Nedir bu değişimin başlıca yönelimleri?
Sosyal demokrasi, geleneksel kitle tabanını, yani işçiler, memurlar, kent emekçilerini belki terk etmiyor, ama en azından bu toplum kesimlerinin parti programına doğrudan yansıyan “önceliklerini” kaldırıyor. Türkçede “orta direk” diye adlandırdığımız kesimleri ve “sosyal sorumluluklar üstlenmeleri gerektiğinin bilincine varmış” büyük sanayi kuruluşlarını kucaklayacak politikalara ağırlık veriyor.
Yüzyılın başlarında “kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmak için yumuşak bir geçiş” öneren sosyal demokratlar şimdi “serbest piyasa ekonomisi”nin kurallarını tam olarak benimsiyor; devletin küçültülmesini, “özelleştirme”yi sınırlarına kadar götürmekte arıyor.
Sosyal demokrat politikanın temel taşını oluşturan “sosyal devlet”, artık çalışmayan tembellere bedavadan geçinme olanağı sağlayan, asalaklar üreten bir sistem olarak tanımlanıyor. İşsizlik sigortası, yaygın sosyal güvenlik ve sağlık ağı gibi “emekçi kazanımları”nı budayacak politikalar art arda öneriliyor.
Willy Brandt, Herbert Wehner gibi klasik sosyal demokrasinin son temsilcilerinin ölümlerinden sonra, başlangıçta utangaçça dile getirilen bu yönelimler, artık SPD’nin “resmen” benimsediği temel politik tercihler oldu.
Bu yeni yönelimin bayrağını Almanya’da Gerhard Schröder taşıyor. Hannover’de, onun başbakan adaylığı kesinleştiği gün bir avuç Jusos (“Jusos”, SPD’nin gençlik kolunu oluşturan “Genç sosyalistler”in kısaltılmışıdır), yarışı yitiren Oscar Lafontaine’in Saarland’daki evinin önünde toplanıp hep bir ağızdan “International”i söyledi, Alman sosyal demokrasisinin parti marşı olarak benimsediği, fakat çok uzun süredir duyulmaz olmuş o ünlü ve sanlı International’i…
Klasik sosyal demokrat çizgiye yakınlığı ile bilinen Lafontaine’in evinin önündeki bu küçücük gösteri, Alman (hattâ Avrupa) sosyal demokrasisinin çalkantılı bir döneme girdiğinin bir göstergesiydi.
Aslında sorun çok yalın: Sosyal demokrasi kendini tümüyle inkâr edip tam bir merkez partisine mi dönüşüyor?[284]
.
. .
Başbakan Mesut Yılmaz, Financial Times gazetesine verdiği demeçte, Almanya Başbakanı Helmut Kohl’un Türkiye’nin AB’ye girme umudunu engellediğini söyledi. Yılmaz, Almanya’nın Doğu Avrupa ülkelerini öncelikli hale getirmesinin altında, Hitler’in 1930’larda ortaya koyduğu “yaşam alanı” politikasının izlerinin bulunduğunu savundu.
Başbakan, söz konusu politikanın, Hitler’in Doğu Avrupa’ya yönelik saldırgan genişleme talebiyle açıklanabileceğini belirtirken, bunun nedeninin de ülkesinin insanlarına “daha çok yaşam alanı” açma isteği olduğunu ifade etti.
Yılmaz özellikle Almanya’yı suçladı: “Almanya, daha önce uyguladığı politikayı uygulamaya devam ediyor. Onlar, ‘Lebensraum’a inanıyorlar. Bunun anlamı, merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerinin Avrupa ve Almanya için ‘arka bahçe’ olarak taşıdığı stratejik önemdir” dedi. Başbakan, AB ve Almanya’nın nihaî hedefinin ise, söz konusu ülkeleri hem NATO, hem de AB üyesi yaparak Avrupa’yı Bulgaristan ve Türkiye arasındaki sınırdan bölmek olduğunu belirtti.
Ve Almanya’dan yaylım ateş!… (Radikal, 07.03.1998).
Aynı gün Cumhuriyet’te de aşağıdakileri okuyoruz. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Almanya’dan Hitler politikası”nı dile getiriyor. Demirel, Lüksemburg kararları konusunda Almanya’nın tavrını ilk kez somut biçimde eleştirdi. Demirel, bazı Avrupa ülkelerinde “Almanya’nın barışçı yollarla yayılmacılık yaptığı” yönünde kaygılar bulunduğuna dikkati çekti. Demirel, 12 Mart’taki Avrupa Konferansı öncesinde gerçekleştirilen 3 günlük İspanya gezisinin ardından yaptığı değerlendirmede, Almanya’nın tavrına yönelik eleştirilerini gizlemedi. Demirel, İspanyol yöneticilerinin “Avrupa Birliği, tükenmiş Almanya İmparatorluğunun eski sınırları içinde şekillenemez” şeklindeki görüşlerinin anımsatılması üzerine, tam üyelik konusunda öncelikle Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerin tercih edilmesini kastederek şunları söyledi: “Sanıyorum ki öyle bir düşünce sadece İspanya’da değil, başkalarında da var. Yani bilhassa bu genişlemeyle Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesinde bulunan topraklara doğru, bir barış içinde yayılma yaptığı gibi birtakım endişeler var”. Cumhurbaşkanı, “Lüksemburg zirvesinin Almanya damgasını taşıdığı görüşüne katılıyor musunuz?” sorusuna, “O, kimseden gizli değil” yanıtını verdi (Cumhuriyet, 07.03.1998).
Bu arada Başbakan Mesut Yılmaz’ın, Hitler’i çağrıştıran “Lebensraum” sözcüğünü kullanarak Almanya’nın Avrupa politikasını Hitler’in politikasına benzetmesi tartışması büyüyor. Yılmaz’ın Almanya’nın eskiden olduğu gibi Doğu’da yaşam alanı aradığı yolundaki açıklamalarına en sert yanıt Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel’den geldi. Kinkel, hayli terbiyesizce Yılmaz’ı, “gözü dönmüş şekilde sağa sola saldırmak” anlamına gelen “Amok koşucusu” olmakla suçladı. Bilindiği gibi amok, Malezyalılarda görülen öldürücü deliliğe verilen ad oluyor.
Yılmaz’ın Almanya’yı eleştirirken Nazi dönemi yayılmacılığının ana çerçevesini oluşturan ve ırkçı bir anlam taşıyan “Lebensraum” (yaşam alanı) sözcüğünü kullanmasının, Ankara – Bonn ilişkilerinde yarattığı sıkıntı sürüyor. Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Hans – Joachim Vergau, dün bir açıklama yaparak “Sayın Başbakan’ın bunu söylediğine inanmıyoruz” dedi. Vergau, dün Hürriyet’in bir sorusu üzerine yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Avrupa uluslarına hakaret ederken ya da onlara katılmak isterken, altına inilemeyecek bir adilik ve üslûp düzeni vardır. Sayın Başbakan’ın bunu söylediğine inanmıyoruz. Sorumlu bir siyasetçinin Türkiye ile geri döndürülemeyecek bir dostluğa sahip bulunan bir halkın onuruna böylesine iyi düşünülmemiş bir saldırıda bulunabileceğini tasavvur edemeyiz”. Türk – Alman ilişkilerinde sıkıntı yaratan konu, Yılmaz’ın hafta içinde İngiliz “Financial Times” gazetesine verdiği bir mülâkatta ortaya çıkmıştı. Yılmaz, bu mülâkatta, “Almanya, Orta Avrupa ve Doğu Avrupa’yı kendi yaşam sahası olarak görüyor” derken, “yaşam sahası” kavramının karşılığı olarak Almanca “Lebensraum” sözcüğünü telâffuz etmişti. “Lebensraum”, Hitler düşüncesinin en önemli kavramlarından biri olarak biliniyor. Nazi ideolojisinde, Alman ırkı Orta ve Doğu Avrupa’da yaşayan Slav ırkından üstün görüldüğü için, bu bölgeler Almanya’nın doğal egemenlik alanı anlamına gelen “Lebensraum” kavramıyla ifade edilmişti. Kavram, bu haliyle ırkçı bir bakışı yansıtıyor. Yılmaz’ın bugünkü Alman Hükümeti’nin siyasetini de aynı kavramla açıklaması, dolaylı bir şekilde ırkçılık suçlamasını da içermiş oluyor.
Ve kızılca kıyamet kopuyor! Hani halk ağzıyla derler ya “içkilli büzük dingilder” diye… (B.O.)
Almanya’nın Sesi Radyosu, Başbakan Yılmaz’ın Financial Times Gazetesi’ne verdiği demeçte, Türk – Alman ilişkilerinde kriz yaratan “Lebensraum” kelimesini kasıtlı kullandığını ileri sürüp Türkiye’yi üstü kapalı bir şekilde tehdit etti. Radyo’da, Yılmaz’ın konuşması şöyle yorumlandı: “Yılmaz’ın demecini gayet bilinçli verdiğine şüphe yok. Yılmaz, Almanya’da üniversite eğitimi gördüğü için Alman dilini çok iyi kullanmakla kalmıyor, iyi tarih eğitimi de almış bir kişi. Bu nedenle demokratik Almanya’yı Nazi devleti ile karşılaştırması Almanya, AB ve aday ülkelerini karalayıcıdır. Polemiğe dayalı bir üslûp yeni değil. Yılmaz Washington ziyaretinde de Almanya ve Kohl’a saldırıda bulundu. Yılmaz’ın son sözleri, ciddiye alınmayı isteyen bir politikacıya yakışmıyor”.
“Türkiye’nin Lüksemburg zirvesinden çevrilmiş olmasıyla incinmesi kabul edilebilir. Ancak Türk Başbakan bu ifade tarzıyla sonuçta sadece kendisi ve ülkesine zarar veriyor. Türkiye çevresinin pek de dostlarla çevrili olduğu söylenemez. Bu aşamadan sonra Londra Konferansı’na katılmayacak olan Türk Başbakanı’nın eksikliği, herhalde fazla üzüntü yaratmayacak”.
Malûm ya, bir fahişe, kendisine “fahişe” denilmesinden hiç hoşlanmaz… (B.O.).
Ve Yılmaz’a karşı saldırıya geçiliyor. Almanya’nın Doğu eyaletlerinde saygınlığı olan “Berliner Zeitung”, dünkü başyazısını Yılmaz’ın Almanya hakkındaki açıklamasına ayırmış. “Hassas noktaya plânlı saldırı” başlıklı yazıda, Mesut Yılmaz’ın gençliğinde Türkiye’deki aşırı sağcı “Bozkurtlar” örgütüne üye olduğu belirtildi ve zaman zaman “Büyük Türkiye”den söz ettiğine dikkat çekildi. Yazı şöyle: “Mesut Yılmaz, Almanya’nın karanlık tarihini ön plâna çıkartarak Almanları en hassas noktadan vurdu. İktidara gelince Türkiye’nin ekonomik, kültürel hedefini Batı’da gösteren Yılmaz, AB’nin tutumu yüzünden bu hedefine erişemedi. Avrupa’daki Hristiyan Demokrat politikacıların ‘kültür ve din farkı’ndan söz etmeleri, ortalığı iyice alevlendirdi. Başbakan, son açıklamasıyla sadece Almanya’nın tarihini hatırlatmakla kaymayıp, kendi geçmişini de hatırlattı…” (Hürriyet, 08.03.1998).
Fırtınalar yaratan bu olay, sadece Almanya’yı karıştırmakla kalmamış, ülkemizde de çeşitli yorum ve mütalâalara konu olmuştur. Bu sonuncuları da kısaca gözden geçirmeyi faydalı buluyoruz.
Önce, Nahit Töre’nin Finansal Forum (10.03.1998)’daki “ ‘Lebensraum’ krizinin sırası mı?” adlı makalesine bakıyoruz. Başlığından, Yılmaz’a bir olumsuz eleştiri hissini veren yazıda, bunun böyle olmadığını görüyoruz. Şöyle diyor, Töre: “Aslında bize sorarsanız Başbakan Yılmaz Almanya konusunda Avrupa içinde ve dışında pek çok kişinin ve kurumun paylaştığı görüşleri dile getirmiştir. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bağımsızlıklarına kavuşan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine kucak açan, bunları kendi ‘arka bahçesi’ olarak gördüğünü söyleyen, Almanya’dan başkası değildir. Bir bakıma Hitler’in silâh zoruyla yaratmaya çalıştığı ‘yaşam alanı’nı bugün Helmut Kohl AB içinde barışçı yollardan ve ekonomik araçlarla gerçekleştirmeye gayret ediyor. Ne var ki, bugünün ‘Federal’ Almanya’sı ile dünün ‘Nazi’ Almanya’sı arasında herhangi bir bağ, ilişki ya da benzerlik kurma girişimi, bugünün Almanlarını ‘çılgına’ çevirmeye yetiyor. Bunun da nedeni, günümüz Almanlarının dünün Almanya’sından nefret etmelerinden çok, onunla birlikte anılma sonucu çağdaş dünyada imaj kaybına uğrama korkularıdır.”
Başbakan Yılmaz, Almanları ve dillerini iyi biliyor. Bu sayede Türkiye’yi AB’ne yaklaştırabileceğini düşünmüştür. Özellikle Türkiye’nin şu andaki hedefi olan yeni gelişme sürecine dâhil edilme ve öteki adaylarla eşit muameleye tâbi tutulma konusunda Helmut Kohl’dan “güvence” aldığı da anlaşılmaktadır.
Nitekim Başbakan’ın Almanya’ya yaptığı son ziyaretin ertesinde Ankara’daki Alman Büyükelçiliğinde verilen 03 Ekim Birleşme Günü resepsiyonuna katılması ve aynı toplantıda Büyükelçi Dr. Vergau’nun “Türkiye için AB yolunun açıldığı” açıklaması, Ankara’da ziyaretin çok olumlu geçtiği ve Türkiye’nin istediğini elde ettiği şeklinde yorumlanmıştır.
Ne var ki, Almanya sözünü tutmamış ve Türkiye Aralık ayında yapılan Lüksemburg Zirvesi’nde öteki aday arasına dâhil edilmemiştir. Bu durumun Başbakan’da yarattığı kırgınlık ve düş kırıklığını anlayışla karşılamak gerekir. Fakat başbakanların duygu ve düşüncelerini açıklarken kullanacakları sözcük ve ifadelerin büyük bir önemi vardır. Bunlar özenle seçilmezse istenmeyen gelişmeler ve gerginlikler olabilir. Nitekim Yılmaz’ın daha önce her konuda “zırvaladığını” açıkladığı Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel bu kez de ağzını bozmuş ve kendisini “Amok koşucusu”na benzetmekte gecikmemiştir.
Aynı gün Hürriyet’te (10.03.1998) yayımlanan Mümtaz Soysal Hoca’nın görüşleri de, bizim görüşlerimizin doğrultusunda oluyor. Soysal Hoca, Almanya’nın Avrupa’da kendi düzenini kurmaya hazırlandığını savunarak, şu tahminlerde bulundu: “Almanya, istekleri yerine geldikten sonra, yani, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti AB’ne tam üye olduktan sonra topluluk içinde büyük bir ağırlık oluşturmuş olacak. Bu aşamada Almanya’nın emelleri büyük ölçüde gerçekleşmiş olacak. Almanya, ondan sonra 18 üyeli AB çekirdeğini muhafaza ederek diğer üyeleri uzun süre oyalayacak, onları Almanya’nın çevresinde yarı sömürge durumunda idare etmeye çalışacaktır. Böylece I. ve II. Dünya Harbi’ni kazanamayan Almanya, III. Dünya Harbi’ni kazanarak Avrupa’da ‘Neue Ordnung’ (yeni düzen) kuracaktır”
Soysal Hoca’nın bu görüşüne katılmamak mümkün görünmüyor.
Ünlü gazeteci ve siyaset yorumcularımızdan Sami Kohen de, “Bir sözcük yüzünden ( – mi?)” başlıklı yazısıyla konuyu ele alanlar kervanına katılıyor. Okuyoruz yazdıklarını (Milliyet, 14.03.1998).
Almanya’nın Türkiye’deki Büyükelçisi Dr. Hans – Joachim Vergau, olayı “kaza” diye nitelendiriyor ve “buna rağmen yoluna devam edecektir” diyor. (Yani acaba, “it ürür… .” mü demek istiyor? (…B.O.).
Büyükelçi, söyleşimizin basında “Lebensraum”un Almanlar için ne ifade ettiğini anlatmak gereğini duyuyor. “Bu, Hitler’in ‘Kavgam’ kitabında yer alan, kriminal felsefenin ana unsurlarından birini oluşturuyor. Kelimenin anlamı, sadece yayılmacılığı kapsamıyor. Aynı zamanda, üstün Aryan ırkının Slavlara hâkim olma, hattâ onları yok etme sözde hakkını da içeriyor. Nazi dönemine ait bu caniyane kavram, bugün Almanların tüylerini Yahudi soykırımı (holokost) kadar ürpertiyor… Bugünkü Almanya’nın politikasını buna benzetmek kadar haksız ve manevî şahsiyetine ağır bir tecavüz düşünülemez”.
Mesut Yılmaz’ı yakından tanıyan Alman diplomatı, “Başbakan, Almanya’da okudu. Almanca bilir; ama herhalde ‘Lebensraum’ sözcüğünü kullanırken, bunun hakaretin de ötesinde, ne kadar haysiyet kırıcı bir terim olduğunun farkında değildi… Yani bu kelimenin derinliğini bilmemiş olabilir. Bu nedenle buna kaza demek daha doğru olur” diye konuşuyor.
Büyükelçi’nin ifadesine göre, Yılmaz’ın suçlamalarında Almanya’yı rahatsız eden diğer husus, Türkiye’nin AB’ne girmesine Bonn’un engel olduğu iddiasıdır. “Şansölye Kohl’un Yılmaz’a üyelik için destek verdiği sözü yanlış. Bonn’daki görüşmelerden sonra yayınlanan bildiride de böyle bir ifade yok. Bu görüşmede Türkiye’nin ikinci gruba dâhil edilmesi konusunun tartışılmadığını biliyorum. Ama Yılmaz, Bonn dönüşü gazetecilere sanki böyle bir söz verilmiş gibi konuştu. Aşırı iyimserlik gösterdi ve aşırı beklentiler yarattı. Şimdi de Almanya sözünde durmadı, ikiyüzlü davrandı deniyor”. Büyükelçi, Lüksemburg’da Almanya’nın Türkiye’ye engel olduğu iddiasını reddederken, “diğer hiçbir ülke Türkiye’nin üyeliği konusunda destek vermedi” diyor.
.
. .
Başbakan Mesut Yılmaz’ın, İngiliz Financial Times ve Alman basınına verdiği demeçler sonrası yükselen tansiyon artmaya devam ediyor. Yılmaz, son olarak Alman Focus dergisinde yayınlanan demecinde Kohl hükümetiyle Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde gelişme sağlanabileceği konusunda kötümser olduğunu söyledi.
Almanya’nın izlediği Türkiye politikasında ikiyüzlü davrandığını hatırlatan Başbakan Yılmaz, bir yandan Türkiye’nin AB üyeliğine destek verilmesinin istendiğini, diğer yandan da bazı Alman politikacılarının, AB’ni “Hristiyan medeniyeti projesi” olarak gördüğünü vurguladı.
Karşı taarruza geçen Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel, ‘Bild am Sontag’ gazetesinde yer alan röportajında, Kuzey Kıbrıs’ta Türk askerinin varlığı için ‘işgal’ nitelemesi yaptı (Milliyet, 15.03.1998).
.
. .
“Lebensraum”, II. Dünya Harbi öncesinde Alman yayılmacılığının gerekçesini oluşturan kavramlardan biri olmuştu. Hitler’e göre “ırkî” parçalanmışlık Alman İmparatorluğu’nu dünya egemenliğinden uzaklaştırmıştı. Ortada, meşruiyetini tarihî ilişkilerden kazanan “halksız bir alan” (Raum ohne Volk) vardı. Bu halksız alanın doldurulması için önce halk olmak gerekirdi. Böylelikle sorunun ırkî yanı aşılmış olacaktı. Hitler’in “yaşam alanı” diye tarif ettiği bu kavram, arındırılmış Alman ırkının, bundan böyle, “yaşaması gereken alan”dı.
(Turan da, arındırılmış saf Türk ırkının Lebensraum’u olmuyor mu? B.O.).
Bu ırkçı anlayışa göre, bu yaşam alanı sadece çoğalmış nüfusun doyurulmasını sağlamak, yoksullaşma tehlikesinden kurtulmak, sanayi ve ticaretin tahrip ettiği köylülüğü yeniden eski durumuna kavuşturmak için değil, dünyayı fethetme stratejisinin bir başlangıcı olarak gerekliydi.
Çünkü Hitler’e göre, “büyük bir alana sahip olmayan bir halk, önüne büyük hedefler de koyamazdı. Onurlu bir gelenek hayaline sahip olan her halk, bağımsız hareket etmesini sağlayacak bir alana ihtiyaç duyardı”.
Gerginlik günlerinde, üstelik de Doğu Almanya faktörüne rağmen Doğu Avrupa ülkeleri ile ilişkilerini koruyan ve geliştiren Almanya, duvarın yıkılması ile birlikte Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile en gelişkin ve derin ekonomik, ticarî ve siyasî ilişkilere sahip olan Batılı devlet haline geldi.
Bugün, “XXI. yy.ın ekonomik lideri kim olacak?” sorusuna yanıt arandığı bir dönemden geçiliyor. Dünya ekonomisini ve ticaretini yönetmek ve istikrarını sağlamak amacıyla bir koordinasyon ve işbirliği eğilimi gelişirken, aynı zamanda uluslararası eşitsizliklerin çoğalması, çelişkileri ve çatışmaları da artıyor.
Bu süreçte Alman devletinin ve sermayesinin Orta ve Doğu Avrupa’ya yönelik ilgisinin yoğunluğu açık; Almanya, aynı zamanda, AB içindeki politik gücünü artırmanın bir aracı olarak Orta ve Doğu Avrupa ile olan ilişkilerini kullanıyor.
Hitler dönemindeki coğrafî alanın neredeyse tamamı, şimdi ekonomik, politik ve ticarî ilişkiler üzerinden bir nüfuz alanı haline gelmiş durumdadır (Radikal, 16.03.1998).
.
. .
Başbakan Mesut Yılmaz’ın son haftalarda Alman yetkililerle giriştiği söz düellosunun Türkiye’nin resmî görüşünden kaynaklandığı belirtildi. Resmî kaynaklar, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin her aşamasında Almanya tarafından engellendiğini ve Bonn yönetiminin, Türklerin, kaymak takımını alıkoyarak, büyük bölümünü sınır dışı etmek istediğini vurguladı. Yılmaz’ın sert çıkışında Alman yöneticilerinin her alanda Türkiye’nin üzerine gitmesi de etkili olurken, AB’de Yunanistan’dan daha fazla aleyhte çalıştığı görüşü benimsendi. Yılmaz’a, Başbakan olduktan sonra, “AB ve Almanya ile ilişkiler” konusunda şu bilgiler verildi:
– O kadar çok hazırlık yapıldı ki, 1981’den bu yana AB’den para alamayan tek ülke Türkiye oldu. Suriye bile aldı.
– 1987 Nisan ayında yaptığınız başvurudan bu yana destek istediğimiz her AB üyesinden, “Almanya’nın desteğini almadan size destek veremeyiz. Almanya’yı ikna etmeye bakın” cevabını aldık.
– Helmut Kohl hiçbir zaman öne çıkmadı. Genişleme kararının onaylandığı zirvenin başkanı, Lüksemburg Başbakanı Jean – Claude Juncker, Kohl gibi Hristiyan Demokrat’tı. Hristiyan Demokrat olan Jacques Santer’i de komisyon başkanlığına seçtiren Kohl’dür. Kararda Almanya’nın etkisi ortadadır.
– Almanya, kendi ülkesinde yaşayan Türk toplumunun AB’ne entegre edilemeyeceği görüşündeydi. Nedeni ise, din farkıydı. O ise aynı durumdaki Portekizlilerin entegrasyonunu Kilise kolaylıkla sağlamıştı.
– 04 Mart 1997’de Hristiyan Demokratların din ve uygarlık faktörünü tartışması, Kohl’un insiyatifiyle oldu.
– Bonn ziyaretiniz Kohl’u açmaza soktu. Kohl, tüm aksi görüş ve tutumuna rağmen (Yani Türkiye aleyhindeki tutumuna rağmen – B.O.) Türkiye’nin AB’nin içinde yeri olmadığını dile getiremedi. (Radikal, 22.03.1998).
.
. .
Evet, her şey Almanya’da “Hitler ruhu”nun için için yaşadığını gösteriyor. Bu “ruh”u ülkemizde Alpaslan Türkeş tecessüm ettiriyordu; Hitler’in SS (Schutz – Staffel)’lerinin Türk mukabili Ülkü Ocakları’nı kurmuştu, onlarla çok “Uzun Bıçaklar Gecesi”ni yaşatmıştı. Cumhuriyet, 06.05.1998 tarihli bir yazısında bunların tarihçesini veriyor. Makalenin sonunda “Politikanın ülküdaşları”nın listesini buluyoruz. Bunların arasında, bugün suret-i haktan görünen nice politikacının adını okuyoruz; böylece de birçok talihsiz olayın izahı gün ışığına çıkıyor:
Ülkü Ocakları’nın Tarihçesi:
Son günlerde yeniden gündeme gelen Ülkü Ocakları’nın geçmişi 1969 yılına dayanıyor. Kuruluşundan bugüne dek pek çok kanlı olayın adresi olan Ülkü Ocakları, Türkiye’ye 29 yılda Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Mehmet Ali Ağca, Drej Ali, Alaattin Çakıcı’yı armağan etti.
MHP’ye bağlı Genç Ülkücüler Teşkilâtı, 1969 yılında kuruldu. 12 Mart 1970’te kapatılan teşkilât, Genç Ülkücüler Teşkilâtı adı altında yeniden örgütlendi. Teşkilât 1970’li yılların ortalarına kadar Ülkü Yolu Derneği ve Ülkücü Gençlik Derneği adlarını kullandı. Bu tarihten sonra ise dernek olarak değil, dergi temsilciliği statüsüne büründü.
Bu yıllarda derginin genel yayın yönetmeni Ülkü Ocakları Genel Başkanı statüsündeydi. Çeşitli il ve ilçelerdeki Ocak başkanları ise yasal olarak birer dergi temsilcisi konumunda bulundu. 12 Eylül 1980 darbesinde dergi kapatılırken 1994 Ocak ayına kadar Bizim Ocak adıyla örgütlenmesini sürdürdü. Bizim Ocak, 12 Eylül ortamında yetişen kolejli öğrencilerin ve zengin aile çocuklarının içine yayıldı. 1993 yılından itibaren ise çoktan liselerde haraç toplama gibi çete faaliyetlerine başlanmıştı.
Yasakların kaldırılmasıyla 1994’ten sonra Ülkü Ocakları adı yeniden benimsendi. 1980 sonrasında çek – senet mafyasıyla birlikte anılan Ülkü Ocakları, 1990’larda bu imajını değiştirmek için PKK’ya duyulan öfkeyi kullandı. Asker uğurlama törenlerinde, şehit cenazelerinde ve futbol maçlarında boy göstererek taban arayışlarına girdi.
Üniversitelerdeki sol görüşlü öğrencilere karşı gerçekleştirilen baltalı, satırlı saldırıların kaynağı Ülkü Ocakları, MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş’in ölümünün ardından parti içi çekişmelerde koz olarak kullanıldı. Türkeş’in ölümünün ardından yapılan MHP kongresinde olay çıkaran ve “illegaliteye çekiliriz” diyen dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Azmi Karamahmutoğlu, genel başkan adaylarından Muharrem Şemsek tarafından “çete reisi gibi davranmakla” suçlandı. Ülkü Ocakları’nın kaba kuvvete dayalı çeteye dönüştüğünü vurgulayan Şemsek, Ülkü Ocakları’nı “yeniçerilere” benzetti. Ocakların yasal ve meşru zeminden kaydığının altını çizen Şemsek, buraların kapatılmasını istedi.
Politikanın ülküdaşları
ANAP: Lütfullah Kayalar, Yaşar Okuyan, Agâh Oktay Güner, Mustafa Taşar, Yaşar Eryılmaz, Sadi Somuncuoğlu, İlhan Kesici, Feridun Pehlivan, Hasan Korkmazcan, Burhan Kara, Naim Geylani, Adil Aşırım, Rüştü Kâzım Yücelen, Ahad Andican, Şadan Tuzcu, Esat Bütün, Ekrem Pakdemirli, Abdülkadir Baş, Ersin Taranoğlu, Cemil Çiçek, Yaşar Topçu, Şinasi Altıner,
DYP: Ayvaz Gökdemir, Mehmet Sağlam, Sabri Güner, İsmail Karakuyu, Tevfik Diker, Refaiddin Şahin, Sedat Edip Bucak, İsmail Köse, Ömer Bilgin, Namık Kemal Zeybek, Mehmet Ağar, Mustafa Zeydan, Saffet Arıkan Bedük, Abdülbaki Ataç, Ali Şevki Erek, Ünal Erkan, Cihan Paçacı, Halil Şıvgın, Hasan Celâl Güzel, Melih Gökçek, Nevzat Kösoğlu, Gökhan Maraş.
Yeraltı dünyasının ülkücüleri: Alaattin Çakıcı, Drej Ali lâkaplı Ali Yasak, Tevfik Ağansoy, Nihat Akgün.
PKK’nın ikinci ismi Şemdin Sakık, Yunanistan ve Suriye’nin yanı sıra Almanya’nın da PKK’ya büyük destek verdiğini açıklamış (Hürriyet, 02.051998). Okuyoruz Almanya’nın bu “dostluğunu”…
Militanlarımızı Almanya eğitiyor
Hürriyet’in ele geçirdiği Sakık’ın Almanya – PKK bağlantısıyla ilgili ifadesi, Almanların örgüte sadece lojistik destek sağlamakla kalmadığını, bizzat PKK militanlarını eğittiğini de ortaya çıkardı. Sakık, Kafkasya’da etkinlik sağlamak isteyen Almanya’nın, Türkiye’nin süper güç olmasını engellemek için, PKK kozunu kullandığını söyledi. Sakık ifadesinde, Almanya’nın Türkiye ile Kafkaslarda girdiği rekabeti anlattı. İfadesinde Türkiye’nin, Almanya ve ABD ile ilişkilerini de yorumlayan Sakık, “Almanya’nın Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ABD’den daha fazla etkili olup, Kafkaslara açılması için PKK’yı koz olarak kullandığını düşünüyorum” dedi. Sakık ifadesinde, Almanya’nın zaman zaman örgüte eğitici kadro gönderdiğini de açıkladı. Sakık “PKK’ya eğitici kadro göndermesinin yanı sıra, kanun dışı yollardan topladığı gelirlerin de örgüte nakledilmesini sağlıyor. Bu paraların Öcalan’a ulaşması için bir kurye kullanılıyor ’ dedi.
Ahmet Arpad, “Elli yıllık Almanya” adlı yazısında (Cumhuriyet, 10.05.1998), Federal Almanya’nın kuruluş dönemlerinde Nazilerin üst düzey yönetimde yer almış olduklarını (yani, “Hitler ruhu”nun nasıl yaşamaya devam ettiğini), hüküm süren Neonazi hareketleri ve yabancı düşmanlığını da delil olarak göstererek anlatıyor. Okuyoruz onu:
12 Eylül 1944’te Londra’da bir araya gelen Batılılar, savaş bitiminde Almanya’nın bölünmesi gerektiğine karar vermiş, sınırlarını çoktan çekmişlerdi. Doğu Avrupa Sovyet Rusya’ya bırakılacaktı. Hitler sonrasında Federal Almanya Cumhuriyeti’ne izin veren, toplumunu tarihinde ilk kez kavuşturan da Dörtler’dir. Ülkeye Cumhuriyet ve Demokrasi, tabanın zorlamasıyla değil, tepeden inme gelmiştir. Kurulacak eyalet parlamentolarına kimlerin seçilebileceğine de müttefikler karar vermiştir. Günümüz Alman Anayasası, ABD Anayasası’nın hemen bir kopyasıdır. Erkeklerini savaşta yitirmiş Almanya, kuruluşunun ilk yıllarında üst düzey kadroda görev alacak yüksek tahsilli ve deneyimli eleman sıkıntısı çekiyordu. Bu sorun, kurulan yeni düzenin tümünde sezilmekteydi. Adalet Bakanlığı’nın neredeyse bütün yargıç kadrosunu eski Nazi yönetiminin yargıçları oluşturdu. Bunlardan biri, sonraki yıllarda Baden-Württenberg eyaletinde uzun süre başbakanlık görevinde bile bulundu. Sağlık Bakanlığı da Hitler’in doktorlarını kadrosuna doldurdu. Alman ordusuna gelince; savaşın bitiminden üç yıl sonra yüksek rütbeli subayları nereden bulacaklardı? Yarbaydan korgenerale tümünü geçmişten devraldılar. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı ünlü Konrad Adenauer’in sekreteri bile Hitler hayranı bir eski Nazi idi. Yıllar sonra kendisini eleştirenlere “Adam yokluğunda ne yapacaktım ki” karşılığını vermiştir. Kısacası, günümüz Almanya’sının 50 yıl önceki kurucu kadrosunda eski Naziler ağırlıkta idi. Kilit noktalarını ele geçirmiş bu insanların, özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda genç Cumhuriyetin gelişmesinde ve toplum üzerindeki rolleri kaçınılmaz olmuştur. Ülkede Neonazilerin hayranlarının artmasının, toplumdaki açık ve gizli yabancı düşmanlığının nedenlerini günümüzde araştıranlar, 50 yıl önce atılmış tohumları nedense unutuyorlar. Hitler’in generallerine ordusunu kurdurtan Almanya’da son yıllarda askerler arasında yabancı düşmanı olayların çokluğu bir rastlantı mı? Yıllardır bilinen, ancak kamuoyundan gizlenen bu gerçeği Savunma Bakanlığı eninde sonunda itiraf etmek zorunda kaldı. Neonazilerin sızdığı ordu saflarındaki yabancı düşmanı olaylar birkaç yüzü bulmuştu. Yarım yüzyıl önce Almanya’ya cumhuriyeti getiren Batılı “müttefikler” kadrolaşmaya göz yumdular. Doğu Avrupa ve Rusya’da güçlenebilecek komünizme karşı bir “mendirek” ülke oluşturdular. Sam Amca’nın büyük yatırımlar yaptığı Almanya’da 1950’li yıllarda endüstri ve politikada görev alan genç ve çalışkan kadro sonsuz Amerikan hayranı yetişti. Atlantik ötesi ülkeye bağımlı oldu. Bu bağımlılık, özellikle politikacılar arasında günümüze dek geçerliliğini yitirmemiştir. 1982’de ülke yönetimini sosyal demokratlardan ele geçiren Kohl, yaşlı Boris ile el ele tutuşurken genç Bill’e olan hayranlığını da belirtmekten kaçınmıyor. Eylülde genel seçimler var. Başbakanlık görevini bir başkası devralacağa benziyor. Blair kopyası, yeni tip sosyal demokrat Schröder ülkeyi bakalım nereye götürecek? Yarım yüzyıl önce atılan tohumlardan yeşerenlerin köküne kibrit suyu dökebilecek mi? Hiç sanmıyorum. Kolay değil. Nesiller değişse de Anayasayı Koruma örgütünün nisan sonu verileri umutlandırmıyor. Radikal sağın işlediği yabancı düşmanı ağırlıklı suçlarda bir yıl içinde % 30 artış olmuş.
.
. .
Milliyet ile Hürriyet’in 12.08.1998 günü verdikleri bir habere göre, 6 gün önce Van –Bahçesaray karayolunda yolu kesen PKK, Bahçesaray Belediye Başkanı Naci Orhan’ı kaçırmış, sonra da dün sabaha karşı serbest bırakmış. Kendisini kaçıranların arasında Alman teröristlerin de olduğunu söyleyen Orhan, Gürpınar ilçesinde davul zurna ile karşılanıp halay çekmiş.
.
. .
Zülfikar Doğan, Finansal Forum’daki “Rusya sosyalizm günlerini arıyor” adlı yazısında (31.08.1998) şunları söylüyor:
“Sosyalist sistem çöküp dağılırken ABD ve Almanya, bu sistemin üyelerini kendi egemenlik alanları itibariyle paylaştılar. Macaristan, Polonya, Çek ve Slovak Cumhuriyetleri, Alman hegemonyasına tümüyle teslim oldular. Sistemin ana gücü Rusya Cumhuriyeti ise, Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) örgütlenmesini de ayakta tutamadı. Piyasa ekonomisine geçiş adımları için Batılı ülkelerin övgüler düzdükleri, destekledikleri, para akıttıkları Rusya Yönetimi, akıtılan milyar dolarlık kredilerle ‘afyonlanırken’, sosyalist dönemde iş, aş, ev, gelecek güvencesi, nitelikli eğitim, sağlık hizmeti, en gelişmiş spor altyapısına sahip olan ülke insanları, bir anda işsizlikle, evsizlikle, kapı önüne konulmayla tanıştılar. Bugün Rusya’da ve çözülen diğer sosyalist devletlerin çoğunda milyonlarca insan, eski günlerini arar kaldı.
.
. .
Rusya’nın kendi sorunlarını kendisinin çözmesi gerektiğinde ısrar eden Almanya, Cuma günü taktik değiştirdi. Almanya, Moskova’ya destek vermek için Fransa ile birlikte “aktif rol” alacak.
Ancak, Almanya Maliye Bakanı Theo Waigel, Rusya’ya doğrudan yardım vermek gibi bir konunun “müzakerelere açık olmadığını” belirterek, Moskova’nın “reformları güçlü bir biçimde” yaşama geçirmesi için “açık işaretler” beklendiğini belirtti. Agresif tonlar taşıyan bu açıklamalar, Avrupa’nın diğer yerlerindekilere benzer şekilde.
Munich’te partisinin konferansında konuşan Waigel, Alman hükümetinin Rusya’daki gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Ancak geçen hafta o ve öbür yetkililerin, Rusya’nın içinde bulunduğu durumdan yapısal reformlar gerçekleştirerek çıkması gerektiğini belirtmesine rağmen, Cuma gününün açıklamaları daha agresif bir ton taşıdı. Wagel, “Almanya bu durumda uluslararası işbirliği çerçevesinde aktif bir rol almalıdır” dedi (Finansal Forum, 01.09.1998).
.
. .
Sosyal demokratların dört kez başarısızlıkla sonuçlanan denemesi, beşincisinde sonuna ulaştı ve Alman seçmeni savaş sonrasında ilk kez bir şansölyeyi seçimle koltuğundan indirdi. 60’lı yılların ortalarında, Alman ulusunun savaş sonrası patriarkal lideri Konrad Adenauer geri çekilirken “sonu belirsiz deneylere girişmeyin” diyordu. Sosyal Demokrat – Yeşiller koalisyonu, büyük Alman yazarı Thomas Mann gibi, “Avrupalaşmış bir Almanya isterim, Almanlaşmış bir Avrupa değil” diyenleri rahatlatacak (Radikal, 03.10.1998).
.
. .
Almanya’da Nazilerin soykırımını ibretle gösteren sergi nedeniyle aşırı sağcılarla solcuların çatışmaya girmesi son anda önlendi. Bonn’da Beethoven Sergi Salonu’nda açılan sergide, II. Dünya Harbi’nde Alman ordusu askerleri ve SS’lerin gerçekleştirdikleri soykırımı anlatan yazışma ve fotoğrafların sergilenmesi, Alman Ulusal Demokrat Parti (NDP) tarafından tepkiyle karşılandı. Sergiye öfkelenen NDP yandaşı Neo-Naziler ve dazlaklar, sokaklara dökülerek (Resim 29) sergiyi protesto etti. Ellerinde Nazi bayraklarıyla yürüyen yaklaşık 1500 kadar dazlağın bin kadar solcuyla çatışmaya girmesini, güvenlik güçleri önledi (Radikal, 25.10.1998).
Gerçekten Almanya’da, NDP adı altında örtülü bir Nazi partisinin varlığı aşikâr oluyor…
.
. .
Neresinden kurcalanırsa kurcalansın, Almanya’nın hiç de güzel olmayan bir veçhesi ortaya çıkıyor. Bu yadsınamaz gerçeği Ahmet Taner Kışlalı, “Almanya’nın çirkin yüzü!” adlı makalesinde sergiliyor (Cumhuriyet, 09.12.1998). Kışlalı’nın hoşgörüsüne sığınarak yazıyı aynen aktarıyoruz.
Şu satırlar, Almanya’nın bir Ortadoğu uzmanına ait:
“İngilizler Musul’da hedeflerine ulaşmak için bir yandan Türkiye’deki ayrılıkçı hareketlere destek verirken, diğer yandan da Kemalist akımın yayılmasını önleyecek önlemlere başvurmuşlardır… Ne var ki, ortada bir ikilem vardır.”
Nedir o ikilem?
“Kürtler ortak tarihleri ve aynı dine bağlı oldukları için Türklere kin duymamaktadırlar. Öte yandan Kemalist hareket, savunduğu laik dünya görüşünden ötürü, yurttaşlarına aynı ulusa mensup oldukları düşüncesini aşılarken dini kullanmamaktadır. Dolayısıyla Kürtler, Kemalist Cumhuriyetin yarattığı Türk ulusu ile bütünleşmek gibi bir tehditle karşı karşıyadırlar.”
Öyleyse ne yapılmalı?
“Kemalist ulus düşüncesine karşı din etkeni kullanılacak olursa Kürtlerde ulus bilinci uyandırılmamakta, din etkeni işlenmediği takdirde ise Kemalist akıma çanak tutulmaktadır. O halde yapılması gereken: Kemalist Cumhuriyetin hem din düşmanı hem de Kürt düşmanı olduğu temasını gündeme getirip işlemektir.”
Bu düşünce, 1930 tarihli “Die Neue Turkei” kitabında yer alıyor. Kitabın yazarı Kurt Ziemke… Sayın Ahmet Arpad, bir araştırması sırasında bu satırlara rastlamış ve bana fakslamış.
Tüm bilgiler ve belgeler, olayın 1930’larda ve bir kitap sayfasında kalmadığını gösteriyor. Ve de Almanya’nın örtülü bir “devlet politikası”na dönüştüğünü…
Dinci ve Kürtçü hareketlere destek, Kemalizm’e düşmanlık!
İşte Almanya’nın Türkiye’ye dönük örtülü politikasının özü budur.
Örneğin Alman Şarkiyat Enstitüsü Müdürü Udo Steinbach’a göre; Türkiye’de bir “ulus” yoktur… Türkiye, birbiri ile boğazlaşan etnik ve dinsel kesimlerden oluşmaktadır… Bunun suçlusu da sadece küçük bir kesimin benimsediği Kemalizm’dir..
Oysa…
“İran İslam devrimi, büyük Fransız devrimi gibi, öze dönüşün bir ifadesidir. Ve Batı’dan uyarlanan ideoloji ve çözümlerin İslâm dünyasında iflas ettiğinin, Müslümanlar tarafından kabul görmediğinin kanıtıdır.”
Kemalizm kötü, Humeynizm iyi!..
Türkiye’de azınlık sorunu var, İran’da azınlık sorunu yok…
Ve Alman basını da, Kürtleri ve dindarları Türk devletine karşı kışkırtmanın aracı rolüne zaman zaman “hayasızca” soyunuyor. Örneğin Süleyman Demirel’in ağzından şu sözler uyduruluyor:
“Bizim Saddam Hüseyin’den neyimiz eksik? Onlardan tek birini dahi hayatta bırakmayacağız; görsünler bakalım, Saddam’ın yaptığına gücümüz yetiyor mu, yetmiyor mu? ”
Alman basınından bazı kalemler, “sorunun kaynağının Lozan olduğunu” açıkça yazmaktan da kaçınmıyorlar.
.
. .
Prof. Onur Belge Kula, “Alman siyaseti incelenmeli” adlı incelemesinin (Cumhuriyet, 17.12.1998) Türkiye’yi ilgilendiren bölümlerini aktarıyoruz.
Almanya 1999 ortalarında Avrupa Birliği’nde başkanlığı alacak ve ortaklarıyla AB reformunu ileriye götürmekte önemli rol üstlenecek. Türkiye açısından değer taşıyan en önemli alanlardan biri de AB’ne ilişkin Alman politikasıdır. SPD’nin AB politikasının temelini, kültürel kökler ve değerler bakımından Avrupalılık oluşturmaktadır. Sosyalist Blok’un varlığı döneminde AB’nin sınırı Avusturya’da bitiyor; Yunanistan’da tekrar başlıyordu. Böylece Avusturya ile Yunanistan arasında bulunan ülkeler, coğrafî olarak Avrupa’da bulunmalarına karşın, siyasî rejimleri bakımından Avrupa’dan sayılmıyorlardı. Sosyalist Blok’un çökmesiyle birlikte Avrupa’nın siyasî kopukluğu da ortadan kalktı. Söz konusu coğrafî ve siyasî kopukluğun ortadan kalkması, Türkiye açısından olumsuz sonuçlar doğurdu. Türkiye’nin iyice dışlanmasına sebep oldu. Bu durum, SPD’nin Avrupa politikasında da açıkça görülmektedir. SPD, Avrupa politikasını belli bir coğrafya ile sınırlandırmaktadır ve bu sınırlı coğrafya, Türkiye’yi içermemektedir.
Avrupa Evi’nin kurulmasına ilişkin bölümde belirtilen görüşler, sözü edilen “sınırlılığın” somut anlatımıdır. SPD’ye göre Avrupa’yı Avrupa yapan ortak kültür köklerinin başında hiç kuşkusuz Hristiyanlık gelmektedir. Bunun dışında Avrupa’nın ortak tarihinden kaynaklanan Rönesans, reformasyon, aydınlanma ve bütün bunlara bağlı olarak akılcılık, bilimsellik, yararcılık, demokrasi ve temel insan hakları bu bağlamda düşünülmelidir.
SPD’ye göre Avrupa Evi’nin kurulması, yani bir güçle sürdürülmelidir. Avrupa bölünmüşlüğünün ortadan kalkmasıyla AB’nin Doğu’ya doğru genişlemesi olanaklaşmıştır. Doğu genişlemesi, demokrasi ve pazar ekonomisini geliştirecek ve böylece Almanya’nın ekonomik ve siyasî güvenliğini yükseltecektir. SPD, bütün Avrupa için bir barış düzeni öngörmekte; Doğu Avrupa devletleri ve Rusya’yla birlikte Avrupa Evi’nin yapısını tamamlamak istemektedir.
AB, Doğu genişlemesi, Almanya’nın ekonomik çıkarlarına uygundur ve Almanya’yı Avrupa odağı durumuna getireceği için yararlıdır. Programda yer alan bütün bu pragmatik belirlemelerde Türkiye’ye Avrupa Birliği’nde henüz bir yer ayrılmadığı açıkça görülüyor. CDU / CSU’nun (Hristiyan Sosyal Birlik) da, en azından şimdilik, Türkiye’yi Avrupa Birliği içinde düşünmediği anlaşılıyor.
.
. .
Ve Ankara’dan Alman elçiye sert bir tepki gelmiş (Hürriyet, 12.12.1998).
Türkiye – AB ilişkilerini dün Anadolu Ajansı’na değerlendirirken, “Güneydoğu sorunu Almanya’nın da sorunu. Almanya’da da Kürtler yaşıyor” diyen Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Hans Joachim Vergau’ya, Ankara şimdiye kadar alışılmamış bir şekilde sert tepki gösterdi. Vergau’nun bu sözleriyle, Almanya’nın açıkça Türkiye’nin içişlerine karışma niyetini ortaya koyduğunu belirten bir bakanlık yetkilisi, “Büyükelçi bu sözleri kendi ülkesine danışmadan söyleyemez. Vergau’nun bu cüreti nereden bulduğunu tahmin etmek çok zor değil. Artık niyetlerini açık şekilde söylemek zorundadırlar” diye konuştu. Aynı yetkili “Büyükelçi, kendi ülkesinin yargı organlarıyla çelişkiye düştüğünün farkında değil. Almanya’da birçok mahkeme, PKK’lıların iltica başvurusunu, ‘Türkiye’nin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde kesinlikle bir sorun yoktur’ diyerek geri çevirdi. Sayın Elçi’ye bu mahkeme kararlarını okumasını öneriyorum. Bulamazsa biz kendisine temin ederiz” dedi.
Büyükelçinin bu cüreti nereden aldığını sorguluyor. Biz (B.O.) ona hemen yanıtını verelim: Yüksek düzeydeki üretim ve teknolojisinden alıyor. Bir temel veridir: Düşük üretimli toplumlar, yüksek üretimlilerin oyuncağı olur…
.
. .
Alman muhalefet partileri Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ve Hristiyan Sosyal Birlik (CSU)’in, hükümetin bu yasama döneminde göçmenlere vermeyi plânladığı çifte vatandaşlık hakkını engellemek amacıyla başlattığı kampanya, ülkeyi karıştırdı.
Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Birlik/90 – Yeşiller Partisi’nin koalisyon protokolünde de yer alan ve yabancılara çifte vatandaşlık hakkı verilmesini öngören reformlara karşı bir kampanya başlatan muhalefetteki CDU ve CSU partileri, kamuoyunda geniş çaplı bir tartışma yarattılar. Bu konuda imza kampanyası başlatmaya, hattâ mahkemeye başvurmaya karar veren CDU ve CSU’lu politikacılar ırkçı kesimleri kışkırtıcı demeçler de veriyorlar.
Bavyera eyaletinin CSU’lu Başbakanı Edmund Stoiber, çifte vatandaşlık hakkının Alman terör örgütü RAF’in zamanındakini andıran terör eylemlerine yol açacağını iddia etti. Stoiber, bu hakkın verilmesiyle Kürt sorununu Almanya’ya getireceğiz. Çünkü çifte vatandaşlık hakkı alanlara yakınlarını getirme hakkı da verilecek. 4,2 milyon göçmenin bu haktan yararlanmasıyla Alman kimliği tehlikeye girecek” dedi.
Bavyera eyaleti İçişleri Bakanı Gunter Beckstein, daha da ileri giderek Alman uyruğuna geçerken anayasa yemini etmelerinin yeterli olmayacağını savundu. Alman vatandaşlığına geçmek isteyenlerde ‘güvenlik için risk faktörü’ olup olmadığının araştırılması gerektiğini vurgulayan Beckstein, “aksi halde Türk – Kürt, Sırp – Arnavut savaşlarını Almanya’ya getiririz” dedi (Milliyet, 07.01.1999).
.
. .
Gündüz Aktan, keskin görüşüyle Almanya’daki gelişmeleri irdeliyor (Radikal, 12.02.1999). Onun da hoşgörüsüne sığınıyoruz:
“Üç ay önce Almanya’da iktidara gelen Yeşil – Sosyalist koalisyonu, Türkiye ile ilişkiler açısından umut verici olarak yorumlanmıştı. 1913’ten bu yana uygulanan vatandaşlık yasasındaki kan esasını değiştirmek için yapılan çalışmalar bu umutları artırdı.
Almanya’yla asırlardır ilişkisini kaybetmiş, Almanca dahi bilmeyen Doğu Avrupa’daki Almanlar aynı ırk kökenlerinden geldikleri için vatandaşlığa kabul edilirken, üçüncü kuşak yabancıların, toprak esasını uygulayan diğer AB ülkelerinin tersine, Alman vatandaşlığına alınmaması içte ve dışta ciddî eleştiri konusu oluyordu.
Hessen eyaletindeki seçimleri koalisyonun kaybetmesi, hele Yeşiller’in oylarındaki yüzde 4 düşüş bu girişime önemli bir darbe vurmuşa benziyor. Tüm kamuoyu odakları koalisyonun seçimlerdeki bu beklenmeyen gerilemesini, vatandaşlık kanunundaki değişiklikle, önemli sayıda Türk’ün çifte vatandaşlık hakkı elde etmesi olasılığına karşı Alman halkının tepkisine bağlıyor.
Koalisyonun çifte vatandaşlık konusundaki yaklaşımı ortaya çıkınca muhalefetteki CDU büyük bir dilekçe kampanyasıyla halkın buna tepkisini örgütlemeye başladı. Dilekçeyi imzalayanlar 1 milyonu aştı. Dilekçe kampanyasına aşırı sağcı partilerin etkin biçimde katılması karşısında CDU’ya yöneltilen sert eleştirilerin yararı olmadı.
Son seçimlerle hükümet parlamentonun yukarı kamarasında (Bundesrat) çoğunluğu da kaybettiğinden, muhalefetin kabul etmediği hiçbir yasanın çıkmasına imkân kalmıyor. Gerçi vatandaşlık yasasında ısrar edileceği söyleniyor. Ama CDU’nun itiraz edebileceği bir yasanın çıkması artık mümkün değil. SPD Başkanı Lafontaine’nin seçimlerden gerekli dersin çıkarılacağı yolundaki sözleri de çifte vatandaşlığın anlamını büyük ölçüde kaybettiğini gösteriyor.
Almanya’yı yakından izleyenler için çifte vatandaşlık girişiminin halk desteğini sağlamakta çok zorlanacağını tatmin etmek güç değildi. Hattâ kanun çıktıktan sonra aşırı sağ grupların tehditlerinde büyük bir artış olması ihtimali de vardı. Ama bir toplumda her ileri adımın başlangıçta tepki uyandırması ve sonra alışılması da mümkün olduğundan, böyle bir girişim olumlu karşılandı.
Şimdi ortaya çıkan durum olabileceklerin en kötüsü gibi görünüyor. Alman halkı tarihte başına bunca dert açan kan esasını terk edecek durumda olmadığını gösterdi. Başta Türkler olmak üzere yabancılar, Almanların kendilerini topluma entegre etmek istemediklerini görerek hayal kırıklığına uğradılar. CDU, dilekçe kampanyasıyla aşırı sağın ırkçı tutumuna bu son derece kritik konuda bir tür meşruiyet sağlamış oldu. Hükümet ise durumu düzeltme imkân veya iradesini kaybetti.
Le Monde’a göre Almanya’nın ne kadar güç modernleşeceği anlaşıldı. (9 Şubat, A. Leparmentier)
Dışişleri Bakanı Fischer’e atfen Almanya’nın Türkiye’ye olumlu yaklaştığı yolundaki haberlerin basında arttığı bir sırada bu gelişme bir talihsizlik oldu. Aslında Şahin Alpay’la yaptığı söyleşide Fischer’in AB üyeliğimize ilişkin akıllıca formüle edilmiş sözlerinin fazla bir yenilik taşımadığı anlaşılıyordu. Fischer, Türkiye’nin, diğer adaylar gibi, ‘üyelik öncesi döneme’, yani teknik deyimiyle ‘preaccession’ dönemine girmesi yolundaki isteğini ‘sembolik’ olarak değerlendiriyor ve bunun üzerinde durmamızı istiyordu. Onun için önemli olan Türkiye’nin üyelik şartlarını yerine getirmesiydi.
Oysa Türkiye’nin bu isteği, artık gerçekçiliği bir efsane niteliği kazanmaya başlayan Alman Bakan tarafından da anlaşılabilecek kadar pratik nedenlerden kaynaklanıyor. Türkiye, diğer adaylarla eşit muamele edilmeden ve tam üyelik konusunda kesin bir perspektif verilmeden, tam üyelik şartlarını yerine getirmek imkânına sahip değil. Bunu kabullenmesi için bir neden de yok.
Şimdi çifte vatandaşlığı çıkaramayan Almanya, AB başkanlığı döneminde, Türkiye’yi gerçekten aday yapmak için gerekli siyasî iradeyi göstermeli.
Fischer’in Yunan engeli için endişelenmesi gerekmez. Bir kez Alman engeli kalksın, sıra Yunan engeline tabii gelecek.
[282] Leyla Tavşanoğlu. – “Çiftçilikten ağır sanayiye yönelim”, in Cumhuriyet 17.12.1997.
[283] Adnan Binyazar. – Köln Radyosu, in Cumhuriyet, 06.01.1998.
[284] Aydın Engin. – Sosyal demokratların takkesi, in Cumhuriyet 06.03.1998.