Kültür Eserleri > THKK 6 - Ulaştırma, İletişim, Mübadele, Ölçü Ve Metalürji Teknikleri > Mübadele Teknikleri

Mübadele (Değiş – Tokuş)* Teknikleri 

“Parayı paraya ver, parayı araya verme”.

Tarih Orta – Doğu’da başlar, tarihle birlikte de iktisadî faaliyetler; Anadolu, “Ege’nin Kraliyet Yolu” tesmiye edilmişti. Gerçekten Küçük Asya, “Asya’nın Avrupa’ya doğru fırlatılmış bir çıkıntısı” olup bu itibarla birinden diğerine kültür intikali için en hayatî köprüyü teşkil ediyordu. Orta ve Batı Anadolu’nun ilk Neolithik devrine ait bilgilerimiz hayli noksan ise de “çömlek öncesi” Neolithik çağın bu topraklarda yaşandığı muhtemel görülüyor. Tuz Gölü’nün Batı’sından çıkarılan “obsidian”ın (çoğu kez volkanik granit terkibinde koyu renkli, sert, camı andırır bir volkanik kaya olup her türlü âletin, silâhın bundan yapılması itibarıyla prehistoryanın “stratejik maddesi” oluyordu). Batıya taşınması suretiyle tecelli eden ticaret, daha başından beri belli bir önem kazanmış gibiydi. Bugüne kadar kazılmış en eski Neolithik alanlardan birini teşkil eden Hacılar’ın VI. binin ortalarına aidiyeti iddia ediliyor. Truva civarında Kumtepe, IV. bine kadar iniyor. Hisarlık’ın (Truva) ilk iskânında bile burada bakır işleniyordu. Bu, ilk gerçek kentli ve halkı da mutlaka Ege ile ticaretle uğraşıyordu. Bununla birlikte ekonomileri verimli karma tarım ve hayvancılık, buğday, arpa, darı ekimi ve muhtemelen de sebze ve şarap dahil meyve, sığır koyun, keçi ve domuz yetiştirilmesi üzerine dayanıyordu. Mümasil Kalkolithik ticarî yerleşmeler Ege’de, özellikle adalarda fışkırmıştı. Bu adalar “Asya’dan Avrupa’ya kültür akımını sağlayan Anadolu ile Yunanistan arasında bir kara köprüsünün kalıntısını” oluşturuyordu. Tessalya ve merkezî Yunanistan’da da M.Ö. 5000’lere ait ve az çok aynı karma iktisadî hayata sahip köyler bulunuyor, bunlar da obsidian ithal ediyorlardı[1].

Başlangıçta insanoğlu da, sair hayvanlar gibi çevresine intibak etmek zorunda kalmışsa da onlardan teferrüt edip (ayrılıp) çevreyi kendine uydurma yoluna girmiş: Ateşi kontrol etmekle barınak, giysi ve kendi tarafından imal edilmiş âletleri kullanmakla iklim şartlarından kısmen bigâne kalabilme imkânının bulmuş. Bu değişimi içine alan devreyi prehistorya, Neolithik devre tesmiye ediyor. Bunun insanı çakmak taşını işlemesini, çömlek imalini, dokumayı, tarım ve hayvan yetiştirmeyi biliyordu.

Bu mütecanis ve az çok değişmez iptidaî koşullardan bugünkü dünyanın çapraşık veçhesi ortaya çıkacaktı. Nihaî sonuç itibarıyla hayret verici ve oluşu dehşet uyandıran bir hızla gelişen bu değişme, M.Ö. IV. binde yer alıyor. Tahavvül, umumî olmaktan uzak, sadece koşulların elverdiği alanlarda vaki oluyor: Hareket, Mezopotamya’dan başlayıp kısa sürede Mısır’a sıçrıyor. Buraların zengin toprakları insanoğluna gıdasını temin etme kaygısının dışında boş zaman tanıyor ve ona bütün bir yıl boyunca, iklim koşulları itibarıyla, açık havada faaliyet gösterme olanağını veriyor. Dicle – Fırat çatalı ve Nil deltasının iskânı ile ilk uygar topluluklar tarih yüzüne çıkmış oluyor: Faaliyetler uzmanlaşıyor ve bunun sonucu olarak da sınıf ayrılıkları beliriyor, ticaret tanzim ediliyor, yazı icat ediliyor, abidevî mimarî kamu binalarının sembolik manasını ifade ediyor ve temsilî sanat Neolithik devirlerin geniş ölçüde tezyini sanatının yerini alıyor. Artık IV. binin sonuna yaklaşılmış ve bronz çağı idrak edilmiştir.

Dağlık ve yüksek yaylaları haiz Anadolu’yu Neolithik çağda iskân edenler hakkında fazla bilgimiz yok. Ancak, bu toprakların insanı, eski uygarlığın gelişmesinde çok belirgin bir rol oynayacaktır. Madenden yana son derece zengin olan bu topraklarda yamaçları süsleyen renkli taşların arasından dövülebilir ve bundan yapılan kırma ve parlatılmış çakmak taşından imal edilenlerden üstün olduğu anlaşılan bakırın istihraç edilebileceği görüldüğünde Küçük Asya adamı bu keşfini derhal istismar edip (sömürüp) mamulünü Güney komşularıyla trampa etmeye hazır olduğunu ispat etti. Böylece de ana temeli tarım yerine sanayi ve ticaret olan bir kültür doğdu. Bu bakır çağının başlangıcında Hititler henüz sahneye girmemişlerdi.

Ülkenin fizikî karakteri sekenesinin her biri bir dağ silsilesinin arkasına tahassün etmiş (sığınmış) nispeten küçük topluluklara ayrılmasına yardımcı olmuş, sözünü ettiğimiz çağın başlarında böyle tecrit edilmiş her bir topluluğun değişik kültürel inkişafı, ırkî tefrike yakın bir durum yaratmış ve hem Kafkaslardan, hem de Güney – Doğu Avrupa’dan buralara hicret eden tamamen yabancı unsurlar, durumu belki de daha çapraşık kılmış olabilirlerdi.

Metalin işlenmesiyle yeni bir durum hasıl olmuştu: Maden yataklarından yana büyük zenginliği, Küçük Asya’nın çeşitli bölgelerine çok büyük bir önem kazandırıvermişti. Ancak, satılabileceği bir pazara ulaşamadığı sürece metalin değer ifade edememesi keyfiyeti; ticaret yollarının önemini ortaya çıkarmıştı. Üretici bölge, ürünlerini ihraç etmeliydi; malların, arazilerinin içinden geçmesi zorunlu olan gayri müstahsiller de, hem trampa muamelelerinden, hem de giriş ve transit resimlerinden (imrariye) istifade edebilirdi. Fakat iş hayatını tanzim edecek teşkilâtlanmış bir hükümet ve bunun siyasetini destekleyecek bir askerî güç olmadan da bu durumdan tam manasıyla faydalanabilmek mümkün değildi. Bu itibarla Küçük Asya’nın şehirleşmesi, geniş ölçüde uluslararası ticaret sayesinde vaki ve hükümetin tabiî makarrı da işbu ticaret merkezi olmuştu[2].

Daha M.Ö. XXVI. yy.da Mezopotamyalı tüccarlar Anadolu’nun göbeğine yerleşmişlerdi. Burushanda’da (Aksaray civarı) hüküm süren mahallî prenslerden Nur – Dagan bir gün bunları rahatsız etmiş olacak ki talepleri üzerine “Muharebeler Kralı” Akkadlı Sargon’un (2633-2579) bu fazla hareketli prensi zararsız hale getirmek üzere ordusu ile tedip hareketine girişmesi[3], o çağların “emperyalist” davranışlarına bir örnek teşkil eder.

Keza III. binin ikinci yarısında Alaca-höyük hâkimlerinin zenginlik sebebi, mutlaka bu metal ticareti olmalıydı. Aynı şekilde Truva’nın kuruluş ve bilâhare refah nedeni de, Güney Rusya’dan yün ve Karadeniz’in Güney’inden bakır getiren ticaret erbabının içinden geçtiği Çanakkale Boğazı’na hâkim oluşuydu.

M.Ö. III. binlerin başında Dniester, Güney Bug ve Dnieper nehirleri havzalarındaki orman – bozkırları iskân etmiş tarım erbabı ve hayvancı Tripol kültürüne mensup kabilelerin hareketli bir ticarî faaliyet içinde bulunduklarını arkeolojik araştırmalar ortaya koyuyor. Bu arada, Usatov iskân sahasında bulunan antimuan’ın (stribium) Anadolu menşe’li olduğu anlaşılıyor[4].

Askerî ilhaklar veya siyasî ittifakların, eskiden ayrı ayrı site devlet şeklinde olan bu merkezleri birleştirmesi, ticaretin ortaya koyduğu zenginliğin özellikle sonucu olan yeni şartları karşılayabilmek üzere yeni başkent sitelerinin doğmasını intaç etmişti. Böylece Hatti’ler, egemenliklerini tedricen Kuzey’e doğru yaydılar, birbiri arkasına iki başkent ittihaz edip nihaî olarak Hattusas’da (Boğazköy) karar kıldılar. Yine Batı Anadolu’da Beycesultan’da, muhtemelen Arzava krallığının merkezi olan bir site vardı. Burada, daha M.Ö. 2000’lerde hiyeroglif yazısı biliniyordu.

Şimdi genel tablosunu çizdiğimiz bu çağda, özellikle bizi ilgilendiren bölgelerin ekonomik faaliyetine daha yakından değinelim. Bu faaliyetler ve dolayısıyla da tarihî olayların gelişmesi yönünden Mezopotamya ile Küçük Asya’yı birbirinden ayırmak güç olmaktadır. Eldeki tarih kayıtlarının kronolojik sırasına göre bu faaliyet şekillerini özetleyeceğiz.

Sümerlilerle bunların haleflerinin ileri uygarlıklarının inkişafı, tamamen dış ticarete bağlıydı. Bu çok mümbit toprakların hasıl ettiği ürün fazlası esas mübadele ortamını teşkil edip aynı zamanda sınaatin ihtisaslaşmasına ve insana hayatın tadını çıkarmasına imkân veren boş vakitleri sağlıyordu. Ancak, bu ülkede ne iyi kereste, ne iyi taş, ne altın, ne gümüş veya bakır bulunuyordu. Sınaatler ve sanayi için gerekli bütün hammaddenin, tarım ürünleri veya mamul mal karşılığında ithali gerekiyordu. Hammaddelerin bazılarının çok uzaklardan taşınması zorunluydu. Keza, tahıllar gibi havaleli malların uzun mesafelere nakli hem zor, hem de pahalı oluyordu. Bu itibarla tediyelerin yükte hafif pahada ağır bir meta ile yapılması zarureti ortaya çıkmıştı. Bunun için en münasibi mamul mallar olup bunların da hariçte pazar bulabilecek nitelikte olması gerekliydi. İyi bir hayat sağlayabilmek için ithalâtta bulunmak, bunu yapabilmek için de sanayi mamullerinde zevk ve tekniğin ileri seviyede olması gerekiyordu. Mahallî koşullar Sümerlileri uygarlığa zorluyordu. Bu itibarla bu insanların, kendi maden yatakları bulunmamasına rağmen, o devirlerin en üstün metal işçileri oldukları iddiası garipsenmemelidir.

Metalürji prensiplerinin keşfi, Doğu Anadolu’da Van Gölü havzasını iskân etmiş topluluklara atfedilir. Fakat bunlar, bakırlarını ihraç etmekle kolay para kazanma yolunu tuttuklarından, metal işleme sanatını basit ihtiyaçların karşılanmasından öteye götürmemişlerdi. Bu konuda Mezopotamyalı müşterilerine nazaran çok geride kalmışlar ve ancak II. binden itibaren yine geniş ölçüde Sümerlilerinkinden mülhem Urartu metalürji mektebini gerçekleştirebilmişlerdi. Ötekiler ticarete süluk etmişler, bu yol onlara hayli mesafe kat ettirmişti. Sanayi faaliyetlerinin ürünleri, üstün nitelikleri itibarıyla geniş ihraç imkânı buluyordu. Sümer site – devletleri, tarıma dayanmakla birlikte, mamuriyetlerini ticaret ve sanayi merkezleri olmalarına borçlu idiler.

Sümer inanışlarına göre sitenin hâkim – tanrısı, devlet arazisinin tek sahibi idi. Bu toprakların bir kısmı doğrudan doğruya tanrının rahipleri tarafından, ekip biçici olarak serfler marifetiyle işleniyor, büyük bir kısmı da sair eşhasa (kişilere) bırakılmıştı. Tabiî olarak bunlar bu imtiyaza karşılık mabede, tahıllar veya sair tarım ürünleri şeklinde muayyen bir vergi ödüyorlar, geri kalanına da, istedikleri gibi tasarruf etmekte tamamen serbest bırakılıyorlardı. Bu serbestî, ister istemez bir toptancı tacir zümresinin doğmasını intaç edecekti. Mabetler de ihtiyaç fazlasını elden çıkarıyorlar; Böylece tanrı – hükümet piyasada özel tacirle eşit şartlar altında rekabete giriyordu. Sümer ekonomisinin dikkate değer tarafı da buydu.

Ticaret, toplumun can damarı olduğuna göre hükümet tacirin faaliyetlerine nezaret edip bunları bir nizama sokmakla mükellef oluyordu. Kredi müessesesini tahrip eden hile önleniyor, işinin gelişmesi devletin lehine olarak mütalaa edildiğinden tacir korunuyordu[5]. Mezopotamya tarihinde ticaretin işgal ettiği mevkiin önemi, Hammurabi Kanunları’nda ticaret kanunlarının diğerlerine göre çokluğu ile bir kez daha belirir. Burada her muamelenin yazılı şekle dökülmesi mecburiyeti özellikle dikkate değer[6].

Mahallî pazarlarda perakende alışveriş, önceleri basit trampa (değiş tokuş) usulü ile başlamıştı. Fakat derhal bu gibi muameleler, her ne kadar mala karşı mal verme esasına dayanmışsa da, bu malların her birini bir müşterek birime irca ederek değerlerinin tespiti yoluna gidilmişti. Meselâ altı talent’lik bir evin satışı, cem’an dört talent eden üç top kumaşla cem’an iki talent değerinde on koyun karşılığında yapılmıştı. Her şeyden önce tarımsal temele dayanan bir toplumda ilk mübadele vasıtası, doğal olarak tahıllar, ilk ağırlık birimi arpa danesi olmuştu. Metalin duhulü ile bir ikinci vasıta, bakır ortaya çıkmış, bunların birbirlerine göre değerleri saptanmıştı. Refah artınca da gümüş ve altın sahneye girmişti.

Yine ödünç alıp verme işlemlerinde de hesap sadece dane ve gümüşle görülürdü. Bire otuz ilâ kırk veren topraklarda istikraz faizleri de yüksekti. Nispet, Üçüncü Ur Sülâlesi zamanında daneler için %33 ⅓, gümüş için % 20 idi[7]. Larsa döneminde dane üzerine faiz oranı gümüşünkinin seviyesine inmişti. Babilonya zamanında Sippar’da Tanrı Shamash da % 20 faizle arpa ve 6 ¼’le gümüş ikraz ediyordu.

 Genellikle Orta-Doğu devletleri, tüccar kervanlarına sataşmayacak kadar bunların ülkelerinden transit geçmelerinin faydalarını müdriktiler. Bunlardan sadece giriş ve transit vergileri alıyorlardı. (50’li yıllara kadar ülkemizde, meselâ madencilerin, dağda istihraç ettikleri madenin taşınmasında, devlet arazisinin içinden geçilmesi halinde “imrariye” rüsumu alınırdı.

Babilonyalı bir kervanın, Ken’an (Kanaan) ülkesinde eşkıyalar tarafından soyulması üzerine kral Burnaburiash, Ken’an hâkimine eşkıyaların idamını ve malların iadesini isteyen mektubunda “aksi halde aramızdaki ticaret duracaktır!” tehdidinde bulunuyor…[8]. Akkadlı Sargon da, sonunda, Suriye’nin sedir ağacı ormanlarını bizzat ele geçirmekten başka çare bulamıyor.

Yün kumaş da Mezopotamya’nın daimî ihraç malları arasında yer alıyor. Babilonya dilinde sakkanaku, kumaş ambarlarını idare eden memura verilmiş resmî ad olmuştu.

Şimdi de gerek Mezopotamyalıların Anadolu’da, gerekse bura yerlilerinin aynı dönemlerdeki ticarî faaliyetlerine göz atalım.

M.Ö. XX. yy.da bugünkü Kültepe (Kayseri)’deki Kaniş şehrine Hitit imparatorluğunun teşekkülünden önce yerleşmiş Asurlular, burada daha o tarihlerde karum, yani resmî ticarî binaların toplu halde bulundukları mahal ve “ticaret odası” bit karim’i idare eden tacirler meclisini kurmuşlar, buradan bir iki asır devam eden bir son derece geniş ve muntazam şebeke halinde mübadele faaliyetine girişmişler[9]. Kaniş’ten Assur’a giden yolun kuş uçuşu 1000 km tuttuğu göz önüne alındığında, teşebbüsün azameti meydana çıkar. Bir ana damar mevcut olmakla beraber, Anadolu’nun ticarî imkânlarını iyice süzebilmek amacıyla bundan türeyen sayısız tali yol ile bunların uç noktalarından birbirlerine doğruca varan sair yolların mevcut olduğu yük kervanlarının bu ağ üzerinde her yönde hareket halinde bulundukları, eldeki belgelerden anlaşılıyor. Muhasebe kayıtları güzergâhlar hakkında da bilgi veriyor: “… otel için ¼ sikl (5 gram – arpa danesi) gümüş sarf ettim; Saduatum’da (?) 1 3/4 sikl kalay sarf ettim; Rasama’da (?) bakır için 1/3 sikl 15 grain sarf ettim; Abi-tiban’da (?) ²/3 mina bakır sarf ettim. Qatara’da (?) 13 sikl bakır sarf ettim; Rosama civarında otel için 13/4 sikl kalay sarf ettim; Tarakum (?) belediye reisinin müstahdemine 1 sikl kalay tevdi ettim…”[10] Yolculuğun devamınca zikredilen kent adları, güzergâhlardan birini belirtiyor.

Hitit krallığında ağırlık birimi sikl (shekel) olup Babilonya sikl’inden daha hafif olması düşünülebilir, şöyle ki bir muahedede verginin (cizye) “Hatti tacirlerinin ağırlık birimi” ile tartılacağı derpiş edilmiş ve birkaç asır sonra da Kerkamuş mina’sının, Babilonya’nınkinin 505 gr. gelmesine karşılık, 300 gr. çektiği öğreniliyor. – O. R. Gurney, s. 84 – Bir hesaba göre 1 sikl 10 gr muadili olmaktadır ki bundan önce yapmış olduğumuz tahviller bu esasa dayanmaktadır.

Küçük Asya’ya yerleşmiş Asurluların faaliyetlerinde karum’un başlıca rolü oynadığı anlaşılıyor. Bu terim, Aşağı Mezopotamya’da da mevcut olup orada önceleri limanın rıhtımını ve teşmil edilerek, limanın kendisini, limanda ticarî binaların yoğun bulunduğu mahalleyi ve nihayet pazarı ifade etmiş. kelime sonradan, nehir nakliyatıyla ilgili olmayan kara ticaret merkezleri ile bizatihî tacir birliklerini de kapsamış. Kapadokya tabletlerinde karum sözcüğü bu iki anlama, yani hem ticaret merkezi, hem de bunun faaliyetlerini idare eden teşkilât anlamlarına geliyor. Karum’un icra merkezi bit karim (“Rıhtım evi”), Asurluların iktisadî ve malî faaliyetlerini temerküz ettirip hayli çapraşık görevleri vardır. Her şeyden önce, bakır ticareti üzerinde mutlak söz sahibidir. Tacirler, tesellüm ettikleri maldan bir miktarını bit karim’e teslim ederler. Meselâ bir Amur – İshtar, aldığı toplam 5 talent 14 mina bakırdan 5 minasını karum’un bu idare merkezine tevdi ettikten sonra üst tarafını satabilmiş. Her ne kadar bırakılan miktarlar tek tek küçük ise de, sonunda yüklü stoklar oluşmuş olmalıydı. Böylece bit karim, devreden toplam miktarın önemli bir kısmını kontrolü altında tutabilme imkânını bulmaktaydı. Ayrıca, bakırın bir yerden bir başka yere naklinin de yine bu ofisin müsaadesine tabî olduğunu görüyoruz[11].

Bakıra karşı gösterilen hassasiyetin bu metalin “stratejik madde” olmasından ileri geldiği düşünülebilir. Her ne kadar bu tarihlerde demir alışverişine de rastlanıyorsa da ana maddesi bakır olan bronz, daha on beş asır kadar silâh ve günlük hayatın sair eşyasının esas maddesini teşkil edecektir.

Bu kadar çok bakırı muhafaza edebilmek için ofisin umumî mağazaları vardı. Buralarda bu metalden başka, ticarî faaliyet konusu olan sair metalar da, ezcümle kumaşlar, kalay ve deriler, kimyon, domuz kılı gibi hayli değişik maddeler de yer alırdı. Ofis, malların gelişinde bir giriş resmi (eribtum) tahsil ederdi. Bu emtianın bir kısmı, karum’un kendi ticarî teşebbüslerinde kullandığı öz malı ise de, sair kısmı eşhasa ait olabilirdi. Mudiler, bunları kendi adlarına yazdırırlar ve bir emtia hesabını haiz olurlardı. Bu hesaptan gerek müstakbel satışlar, gerekse vergilerin ödenmesi için mal kaldırırlardı. Keza “nakit para” için de mümasil hesaplar açılır, ödemeler bu hesaptan diğerine basit aktarma suretiyle icra edilebilirdi. Muayyen tarihlerde de mahsup işlemleri yapılırdı[12]. Bütün bu hesaplarda hayli ayrıntılara inildiği ele geçmiş belgelerdeki örneklerden anlaşılıyor.

Sonuç olarak karum’un bu ofisinin bir mevduat bankası rolünü oynadığı belirgin oluyor: Ticarî “firma”ların vergi borçlarını ödemeleri gerektiğinde bit karim’de bu kişiler hesapta borçlandırılıyor; saray, kendi mübâyaalarının bedelini ödeyeceği zaman da aksi işlem icra ediliyor, yani hesapta o tüccar alacaklandırılıyor. Asurlu ithalâtçılar kumaşlarını saraya sattıklarında ödeme çoğu kez bakırla olup bu işlem de muhabir banka vazifesi gören karum’un bu örgütünde vaki oluyor.

Bütün bu operasyonlar mukannen hesap kesmelerini gerektiriyordu. Buna nikkassi şasa’um, yani “kasaları ilân etmek” denirdi. Bir ödeme sırasında borçlunun hesabında yeterli miktarda “para” veya “emtia” bulunmazsa, fark borçlu tarafından nakden yatırılırdı[13].

Karum, aynı zamanda vergi de tahsil ederdi. Emtianın depoya konması anında tahsil edilen koruma vergisi (nishatum), bir giriş resmi, ithalâtta tahsil edilen bir gümrük resmi olarak kabul edilmekte, buna karşılık alışverişin konusunu teşkil eden “mallar”ın ve “para”nın muhafazası teminat altına girerdi. Bundan başka kervancılar, giriş resmini ödedikten sonra işratum öşrünü de öderlerdi[14]. Bu öşür sadece ithal edilen kumaşlara ait olup kutanu (keten) cinsleri için %5’ten (metum hamsat)[15] ibaretti. Bundan başka emaneten tevdi edilen (consignation) metallerden de % 1,6 ile %6 arasında değişen bir saddu’ atum vergisinin alındığını da görüyoruz.

Buraya kadar zikrettiğimiz vergilerin emtiaya taallûk etmesine mukabil ta’tum, canlı varlıklar üzerinden tahsil edilirdi. Eşekler için bir ta’tum ödeniyordu. Bir yol vergisi mahiyetinde olan bu mükellefiyetin miktarı, kat edilen mesafe ile orantılı idi. Meselâ, tacirin biri, Assur ile Kaniş arasında nakledilen talent (ağırlık birimi) başına 5 mina 45 sikl yol vergisi ödendiğini bildiriyor. Bir diğeri de aynı kentler arası için 1 mina 25 sikl verdiğini yazıyor. Büyük ihtimalle ilki, mezkûr kentleri bağlayan yolların en uzununu seçmiş olmalı. Sakil ta’tum adlı “yol vergisi tahakkuk memurları”, yükümlülüğün miktarını tayin ederlerdi.

İhracatta da bir çıkış resmi olan vasitum ödenirdi. Bütün bu vergilerden faydalanan müesseseler üç gruba ayrılıyordu. Asur merkez hazinesi, ihraç edilen mallardan bir çıkış resmi tahsil ediyordu. Emaneten bırakılan (consignation) metallerin bir yüzdesi ile yol vergileri karum’a geliyor. Ve nihayet Küçük Asya kentlerine varışta sarayların mahallî idareleri çeşitli gümrük resimlerini alıyor. Bu mahallî idarelerin şekli ne olursa olsun, “saray” adı, Asur vergi dairesine mümasil bir devlet teşkilâtını ifade ediyor.

Buradan da, müşabih tahsilâtta bulunan karum’un bir siyasî güç olarak belirdiği görülüyor. Öbür yandan bu teşkilâtın da Asur merkez hazinesine vergi ödediği biliniyor.

Netice itibarıyla karum’un her şeyden önce dış ticaret, yani siteler arası veya uluslararası alışverişin kambiyosu olduğu anlaşılıyor. Ur tüccarı, Hindistan tüccarının mümessili ile burada karşılaşıyor. M.Ö. XXIV. yy.da Harappa veya Mohenjo-daro’daki iş merkezlerinin Hintli temsilcilerinin Ur’da ikamet edip iki ülke arasındaki ithal ve ihraç işleriyle iştigal ettikleri anlaşılıyor[16].

M.Ö. XIX. yy.da Asur’un siyasî teşkilâtı hakkındaki bilgilerimizin dağınık olmasına karşılık Kapadokya tabletlerinden, Assur prensinden başlamak üzere, ülkenin idaresine iştirak eden çeşitli örgütlerin Küçük Asya ticareti ile doğrudan doğruya alâkalı oldukları kesinlikle biliniyor.

Ticarî muhasebenin ne denli büyük bir hassasiyetle tutulduğunu göstermek için Şukubun ve Ilia adlı şahısların bir tamkurum (Babilonya dilinde tacir)’e gönderdikleri dekontu zikredelim. Bunlar Ela adlı bir nakliyeciden 17 mina gümüş ve 2 mina da altın tesellüm etmişler. Bir altın, aşağıdaki kurlara göre gümüşe tahvil edilmiş:

Altın sikli başına 8 ¼ gümüş sikli üzerinden 1 ½ mina altın               12 m. 22 s ½

6 2/3 s.den 1/2 m altın                                                                          +       3         20

Gümüş olarak toplam                                                                              15 m     42 s. ½

Öbür 17 mina gümüşün ilâvesiyle toplam gümüş                        +      17

                                                                                                             32 m. 42 s. ½ oluyor.

Bu meblâğ ile aşağıdaki masraflar ihtiyar edilmiş:

230 kutanu kumaşın satın alınması                                            11 m. 46 s. rinden2/3

15 s.den 2 talet 20 m. kalayın satın alınması                 9         20

9 siyah eşeğin satın alınması                                            +         2         50

                                             23   56 2/3  

Müstahdeminin masrafları ve elbise bedelleri:

Adada ve iki hizmetkârı                                                               1 m.

Bunların elbiseleri                                                                          4 s.

Susa                                                                                                        30

elbiseleri                                                                                                2

Su – Anum                                                                                            25

elbiseleri                                                                                                2

                                                                                              ______________   

                                                                                                          2 m   3s.        

Eşeklere yem                                                                                       10

wasitum                                                                                                16 ½                     

semer takımları                                                                                   30

sa’utum (semer takımına ait bir parça)                                 3 1/3           

Ela’ya verilen tesupu (bahşiş)                                                           4

cari masraflar için kalay, 14 s.’den

(50 mina kalayın gümüş karşılığı                                    3   34

tasfiye (kalay) kaybı                                                                           5 s.

Toplam masraflar:[17]                                                                32m.  42s.1/  

Yukarda adı geçen “saray”dan yerli hükümdarların makar ve idare örgütleri anlaşılır. Asur’un siyasî ve iktisadî yapısının sağlam bir rütbeler silsilesi manzarası arz etmesine karşılık Anadolu’da birçok prensliğin varlığı, hâkimiyetin parçalanmış olduğu fikrini uyandırıyor. XIX. yy. Küçük Asya’sında bir bütünlük görülmez. Burası birçok site veya müstakil devletlere bölünmüş haldedir. Her birinin iç bünyesi sağlam olabilirse de asıl mesele Asur merkezî idaresinin karşısına çok sayıda muhatap bulunmasındadır. Orta Anadolu şehirlerinin çoğunda karu’lar mevcutsa da bunların hürriyetleri sınırlıydı. Kentlerin kendileri ise müstakil birimler teşkil ederlerdi. Tali derecede olanlar da öncekilerin siyasî yörüngesinde bulunurlardı. Birbirleri arasında tâbiiyet münasebetleri kurulduğunda temel yapı değişmezdi. Bir site, birçok başka sitenin başını çektiği zaman dahi bir devletin başkenti haline gelmez, küçük prenslerin yerini merkezî hükümetin memurları almazdı.

Bunların karşısında kendisi dahi Assur’a bağlı Kaniş’in merkez karum’unun hâkimiyeti altında bulunan Asur karu’ları görülür. Ciddî şekilde örgütlendirilmiş bu karu’lar, merkezî idare elçilerinin nezareti altında belirli bir politika takip ederler. Bunun sonucunda elde edilenler, dikkate değer: Asurlular, kalay inhisarını ellerinde tutarlar, bakır hareketleri ile başlıca maddelerin fiyatlarını kontrol ederler. Sermaye nakletmek hususundaki kolaylıkları sayesinde kredi müessesesinin hâkimi olmuşlardır: Özel kişilere olduğu kadar bankerleri haline geldikleri mahallî saraylara ödünç para verirler. Bir kelimeyle Anadolu ekonomisinin başlıca sektörlerini ellerinde tutarlar[18].

Anadolu prensliklerinin iktisadî faaliyetlerine geçmeden önce bunların teşkilâtına göz atmakta fayda görürüz. Bu siteler Asurluların “prens” (ruba’um) veya “kral” (sarrum) tabir ettikleri bir hakanın egemenliği altında olup bunların bazılarının kadınlar tarafından idare edildikleri de vesikalardan anlaşılmaktadır.

Bu siteler, daha çok tarımsal ekonomiye dayanan kantonların idare merkezleriydiler. Bunlar birbirleriyle münasebetlerini silâh veya diplomasi yoluyla tanzim ederlerdi. Kuvvetliler daha zayıflara istediklerini zorla kabul ettirirler ve bu kabil münasebetler hiç de nazik ifade taşımazdı. Küçük prenslere “köle” veya “köpek” denir, bunlar fazlaca kımıldanacak olurlarsa derhal “susturulurlar”dı.

Prens ve prensesten sonra saltanat vârisi rabi similtim gelir. Bu zat, “tanrının kapısı”nda (bab ilim); yani adliye sarayında hüküm verip askerî yetkileri de uhdesinde taşırdı. Sarayın sair büyükleri rabû tabiri ile gösterilirdi. Bunlardan rabi hattim, asâdar; rabi şake, baş saki; rabi paşşure, kral sofrası nazırı; rabi sarîkî, mabet hizmetkârlarının başı bilinir. Ayni tabir, askerî âmirler için de kullanılırdı: Rabi masartim, muhafızların; rabi sabin de kıtaların komutanı; rabi kaki, silahtardı.

Tarım ve hayvancılık hususunda da mümasil mansıplar mevcuttu; Büyük baş hayvanlar kâhyası, rabi alpatim; keçilerinki, rabi e-zî; atlarınki rabi sise. Çobanlar bir serçobanın (rabi re’um) nezaretine tevdi edilmişti. Ayrıca bahçıvanbaşı rabi nukiribi ile sebzelerden sorumlu rabi urki’nin varlığı biliniyor. Aynı şeylere zanaatkârlarda da rastlanıyor. Rabi nappahi, demircileri; rabi sipparrim, bronz işçilerini idare ederlerdi; rabi sikkitim de metallerin dağıtımına nezaret ederdi. Ayrıca, levazım âmiri olan rabi muse’yi de zikretmek gerekir. Rabi kittatim, bu isimli kumaşları (kittatum, kittum = keten’in çoğulu olabilir. Her hal ü kârda, bahis konusu olan kumaştır) üstüne alırdı; rabi hurşatim, antrepolara nezaret eder, bu arada, ticarî mübadelelerin umumî tanzim işi de çarşı murakıbı rabi mahirin’e düşerdi. Bunlardan başka arabalar âmiri rabi rikkatim ile tercümanların başı rabi ta-ar-ku-ma-ni de zikre şayandır. Bizi bilhassa ilgilendirmesi bakımından rabi allahinum üzerinde duralım. Bu zat, kredi işlemleri yapan ve gereğinde de banker rolü oynayabilen bir toptancıydı.

Bu kadar değişik görev ancak tek bir örgütten kabullenilebilir. Bu da karum’dur. Bu şartlar altında meselâ rabi allahinim şa, rabi sikkitim gibi bir unvanın varlığı bizi şaşırtmaması gerekir. Bu unvan, metallerin dağıtımına memur kişinin, emtiayı tedarik eden başlıca zatınkidir. bir prensin allahinum’u, onun bir nevi vekilharcı idi. O, çeşitli kumaş ve metal tedarik eder, muhafaza etmek üzere para ve mal kabul ederdi. Anadolu sitelerinin daha çok tarımsal temellere dayanmaları hasebiyle de ekseriya tahıllar üzerindeki muamelelerle iştigal ederdi.

Meslek gruplarının başında bir rabi’nin bulunması bunların, merkezî idareye bağlı loncalar halinde toplanmış oldukları kanısına kuvvet kazandırıyor. Bu durum, Sümerlilerin site – devlet prensibine hayli müşabih olup aynı uygarlık düzeyinde bir saray ekonomisini temsil eder. Bu prensip, gerçekten Sümer ve Minos Akdeniz’inde cari olup Hitit İmparatorluğu’nun kuruluşundan önce Küçük Asya’da benimsenmiş[19].

Asurluların faaliyetleri tamamen ticarî ve malî mahiyette olup bunlar sadece madenin satışı ile iştigal etmişler, maden istihracı ve alaşımı imali bunları ilgilendirmemiş. Mahallî idareler de ticarî ve malî işlerle meşgul olmuşlarsa da, bunu karum’unkine benzetmek hatalı olur. Bu sonuncusu sadece mallarını satmaya bakıyor, öbürleri ise topraklarının ve metalürji atölyelerinin ürünleri ile yaşıyorlardı. Bu bakımdan kalay yüklü Asur kervanlarına bağlı olup bu kervanların aynı zamanda taşıdıkları kumaşlara da aslâ bigâne kalmıyorlardı. Bu arada, Asurluların da Kapadokya’da toprak ve hayvan satın alıp yerleştiklerini de görüyoruz. Bu konuda bunlar, yerlilerden daha fazla hesap tutmuyorlar, deftere sadece karum’a bağlı ticarî hareketler işleniyordu. Bu defteri bir özel arşiv olarak görmek hatalı olur. Bunlar her Asurlunun topluca teşebbüse iştiraki nispetinde ve bağlı olduğu idareye hesap verme gayesiyle yarı resmî mahiyette tutuluyordu. Bu itibarla eldeki vesikalar ancak karum’dan yansıyan bir faaliyetin mahiyeti hakkında bilgi vermekte olup bu nedenle Anadolu prensliklerinin ekonomik hayatının bütün cephelerini bilememekteyiz. Ancak, sarayın kendisinden hakk-ı şüfaını kullanarak kalay ve özellikle kumaş satın aldığı karum’un bir mukabili olduğu söylenebilir. Genel görünüm şöyledir: Bir kervan gelir, kumaşlar saraya girer, saray bunlardan bir kısmını satın alır, geri kalan serbest bırakılır, saraydan çıkar ve satışa arz edilir. Bu arada, yükün saraya varışında mahallî idare yukarda gördüğümüz gümrük resmi ve gerekiyorsa, aşâr’ı tahsil eder.

Çok az Asurlunun şahsen metalürji ile iştigal ettiği, buna karşılık yerli birçok memur unvanından bunların faal surette bu işle uğraştıkları görülür. Tabletlerde rastlanan demirci adları hep yerli adlardır. Bakır cevherini tahvil etmek (tasfiye, alaşım – bronz imali) için bir Asurlu, bir mahallî prense müracaat ederdi. Gerçekten metalürji bu prenslerin iştigal konusu idi ve bunlar mecburen Asurluların naklettikleri madeni satın alırlardı.

Bütün bu malları muhafaza edebilmek için sarayın da, karum gibi, umumî mağazaları olmalıydı. Bunlara ülke ekonomisinin gerektirdiği mallar, ezcümle kalay ve kumaştan başka önemli miktarda bakır da stok edilirdi: Buruşhattum (Aksaray civarı) sarayının 10.000 mina, yani takriben 5 ton bakır teslim ettiği görülür! Yine sarayın ihzar ettiği emtia arasında yağ (muhtemelen susam yağı veya zeytinyağı) da bulunuyor. İmiel – ilum adlı şahıs, muhabiri Puzur – Assur’a verdiği siparişte “yağlanmak (vücudu yağla ovmak – mesh etmek) için yağım kalmadı. Geldiğinde bana birinci kalite Hakkum (Elbistan ovasında) yağından sarayda bulunanın en iyisini getir ki yağlanabileyim” diyor.

Alımların ödenmesi için saray, satıcının açtığı krediden geniş ölçüde faydalanma yolunu tutmuşsa da, kredinin gerektirdiği itimadın her zaman olmaması için çok sebebin bulunduğu görülüyor. Saray ödemeleri çok geciktirir, tesellüm ettiği malların listesini tevdi etmekle yetinirdi. Bunu dahi çoğu kez ihmal ettiği olurdu. Asurlu tüccar bazen peşin ödemeyi şart koşuyorsa da bunun her zaman mümkün olmadığı anlaşılıyor. Bunun için de bazı önlemler almaktan geri kalmıyor. Bununla birlikte bu güvensizliğin iş hacmini azaltmadığı anlaşılıyor. Asurlular, tıpkı karum ofisi gibi banka vazifesi gören sarayda hesap açtırıyor, ondan ödünç altın ve gümüş alıyor. Karum ofisinin de saraya bankacılık ettiğini görmüştük. Saray, Asurlu tacirlerden satın aldığı kumaşların tediyesi babında ona bakır gönderir, bazen de ödemeyi gümüşle yapar, hattâ bu ödemenin malı tesellüm etmeden önce vaki olduğu da görülürdü. Bu takdirde karum onun borçlusu olurdu.

Bu denli geniş ticarî faaliyetin aynı ölçüde kredi müessesesi ile desteklendiği görülüyor. Bu konuda karşımıza ilk olarak tamkarum çıkar ki bu adın Babilonya dilinde tacir ise de XIX. yy Asur’u bunu sermaye ikraz eden şahıs olarak kabul eder. Ticarî teamül olarak da mutlak zaruret bulunmadan ismi yazışmada zikredilmez. Böylece fırında pişmiş tabletlerle mümkün olmayan senet devri (cirosu) işlemi kolaylaşır, şöyle ki alacak senedi belli bir isme değil, genel bir unvan olan tamkarum adına kaleme alınır. aralarında anlaşmış iki tamkarum böyle bir senedi birbirlerine tevdi etmek suretiyle ciro etmiş olurlar. Böylece devir (ciro) mukaveleleri de asgariye inmiş olur. Bu itibarla tamkarum, ticarî işlemler kolaylaştırmaya memur bir kişi olarak belirir. Tacirin tersine olarak itibarını şahsiyetinden çok görevinden alır. Çeşitli vesilelerle, her şeyden önce sermaye elde etmek için kendisine müracaat edilir. Çok sayıda kredi açar ve bunlar farklı amaçlar içindir. Bir alımın yapılması bahis konusu olabilir. Bu takdirde, ya gerekli meblâğı doğruca ilgiliye ödünç vermek veya satın alınacak uzun mesafeye nakliyeyi gerektirmesi halinde, alıcının yerine kaim olmayı kabul etmek suretiyle bunu kolaylaştırır. Bu sonuncu durumda, Küçük Asya’ya yerleşmiş tacir, seyahati ihtiyar etmiyorsa, borç senedi karşılığında kendisine gerekli meblâğı tevdi ettiği bir sevkiyatçı (nakliyeci) ile temasa geçer. Böylece sevkiyatçı (nakliyeci) satın alınacak malın tüccarına karşı borçlu hale gelir. Tüccar da, işi öngörülen malın tüccarına karşı borçlu hale gelir. Tüccar da, işi öngörülen merhaleye getirmemek hakkını muhafaza edebilmek için mukaveleyi kendi namına değil de tamkarum adına yazdırır. Böylece alacağını bu sonuncuya devretmek imkânına sahip olur. Beriki çoğu kez bir borcun ödenmesi için gerekli parayı da ikraz eder. İstar – palil adlı şahıs 1 mina 24 sikl gümüş borç almıştır. Sözleşmeye göre borcunu zamanda, alacaklı İdi-İsdar’a ödeyememesi halinde beriki muadil meblâğı bir tamkarum’dan tahsil edecektir. İcra takibi de bu sonuncuya düşer.

Tamkarum,tüccara gerekli sermayeyi ikraz etmekle yetinmez. Aynı zamanda da bunların mallarını satmak işini de, kararlaştırılmış bir tarihte satış bedelini tevdi etmek vaadi ile, üzerine alır. Tabiî tacirler de kısa vade elde etmeye gayret ederler. Bu arada tamkarum’un da mal bedelini tahsil şeklini tayin hususunda serbest kaldığı sanılır.

Bu zikrettiğimiz durumda tamkarum, ithal edilmiş emtiaya bizzat müşteri temini için tacirin yerine kaim olur. Bu işlem, tacir yönünden az çok sakıncalıdır zira, öteki satış bedelini berikinden gizleyip buradan da kendisine munzam kâr temini cihetine gidebilir. Elde buna dair belge bulunmamakla birlikte, hizmetlerinin karşılığında muayyen bir komisyon aldığı düşünülebilir. Bu da tacirin nihaî gelirini aynı miktarda tenzil eder. Keyfiyet, tamkarum’u istikameti (doğruluğu) müsellem muhabirlerden ve özellikle münasebetlerinden emin olunan akraba, dost gibi kişilerden seçme gayretini izah eder.

Yani M.Ö. II. binde Anadolu’nun göbeğine yerleşmiş Asurlular, burada günümüzde uygulanan her türlü ticarî işlemi, leasing, factoring’i…, mutat haline getirmişler… Devam edelim onları izlemeye.

Tamkarum, taahhüdünü vadesinde yerine getirememesi halinde, bir gecikme faizi ödemek zorunda idi. Gelen malların alıcısını fazla zorluk çekmeden bulabilmek için geniş kişisel ilişkileri haiz olup satışın tamamını gerçekleştirememiş olması halinde dahi, gününde vaadini yerine getirebilmek için yeterli malî olanağa sahip bulunması gerekirdi. Tamkarum bu malî olanağı nereden sağlardı? Bu husustaki bilgilerimiz tahminlerin ötesine gitmiyor. Babilonya’da bunun mümasiline bir “geçim (beslenme) tarlası” tahsis edilirdi. Bu tarla onu ve özel işlerini takip etmesine mani teşkil etmezdi. Asurluların, kendilerine ait olmayan toprağı dağıtamayacaklarına göre, böyle bir şey yapmaları imkânsız gibi görünüyor. Buna karşılık bu meslekten olanlara devletin bir nakdî veya aynî maaş bağlamış olması akla gelebilir. Her ne kadar Asur sadece Kapadokya ticareti ile geçinmiyor idiyse de herkes, başta prens ve sair büyükler olmak üzere, bu geçime iştirak ediyordu. Tamkurum’ların da böyle olmamaları için sebep görülmez. Tüccara sermaye ikraz edip mallarının satışına tavassut ediyorlarsa da, bunların münhasıran başkası hesabına çalıştıkları düşünülemez. Onların da kumaşları, eşekleri, kalayları olduğunu belgeler gösteriyor. Onların da sürücüleri ve hammadde stokları bulunuyor. Bu itibarla tamkarum sadece bir banker olmayıp aynı zamanda bir tacir olarak da karşımıza çıkıyor ve böylece malî imkânlarının menşei de izah edilebiliyor. Onun aslında başlıca rolü vesaik ibrazı karşılığında kredi ve piyasa bilgisini tüccarın emrine vererek muamelâtı kolaylaştırmaktı. O, berikilerin kabullenilmiş mutavvassıtı idi. Şahsen anılmamış olmaları da, bu resmî sıfatını takviye eder.

Tamkurum’ların yanı sıra ummi’anu’lar vardı. Bunlar para piyasasını ellerinde tutan sermayedarlardı. Bunlara dair söyleneceklerin başında bunların Assur’da ikamet eder gibi görünmeleridir. Bunların Kapadokya içinde seyahat edip onların buralarda yerleşmiş tüccarlarla temaslarını sağlayan acentelerini (mer ummi’anim) vardı. Her şeyden önce malî sahada faaliyet gösterirlerdi: Bir borçlunun hesabında para tutarlar; çoğu kez alacaklıdırlar, bu alacaklarını tahsil ederler, bir borçluyu takip ettirirler veya malını tespit etmek üzere evine girerler; borçlanmalarda kefalet ederler veya bir borcun tesviyesi için lüzumlu meblâğı ita ederler; emaneten (consignation) tevdi edilmiş metaller üzerinden komisyon alırlar; bunlar ayrıca Assur’dan emtia ihracına nezaret ederken görülürler. Tüccarlar, sermaye elde etmek için bu iki membaa, yani tamkarum’larla ummi’anu’lara müracaat ederlerdi. Bunların nezdinde itibar kazanmış bir tacir, mabet idarecilerinden de kredi (tadmiktum) temin edebilirdi. Bundan faiz alınmazdı.

Bütün bu finansman yolları tüccarların sağlam isim yapmış veya henüz genç müptedi olmalarına göre değişirdi. Bu sonuncular için en istifadeli şekil, kendilerine idaresi (müdürlüğü) (samallum) tevdi edilmiş bir komandit şirketin kârına üçte bir nispetinde olmaktı. Bu ummi’anum veya şirket şürekâsınca temin edilen para “kese”, (narukkum) tesmiye edilirdi. Bunu eline geçiren tüccar malî yönden buna iştirak etmez, ancak sözleşmesinin hitamında işbu sermayenin muayyen bir mislini teslim etmekle mükellef olurdu.

İade edilecek miktar, bu yatırım için öngörülen yıl sayısına tabî olurdu; belgelerde 2 mina altından az bir meblâğın iade edildiğine rastlanmıyor. Mukrizler (komanditerler), teşebbüsün muhatarasını çekerler, buna karşılık da kârın (nemelum)[20] üçte ikisini alırlardı. Müdür (komandite) ise geri kalan üçte biri (salistum)[21] ile yetinirdi. Bu son kısım, sermayedar için iflâs haline karşılık bir teminat olarak kalırdı, şöyle ki işi idare eden ortak, şirketi ibra ettirmeden (“pâk etmeden” – ebebum) kâr hissesine el süremezdi. Gezici tüccarın mukrizlere tekellüf ettiği kazançtan fazlasının tahakkuk etmesi halinde, bu fazla miktar aralarında bölüşülürdü.

Nihayet, mabetlerce tacirlere yapılan ikrazatı zikredelim. Mezopotamya tarihinin bütün devirlerinde mabetler geniş bir malî rol oynamışlardır. XIX.yy.’ın Asur’unda da hal böyle olmuştu. Mektuplarda sık sık şu veya bu tanrıya (Adad, Assur vs.) olan borcun tesviye edildiğinden dem vurulur. Bu mabetler tacirlerin emrine ikribu tesmiye ettikleri, bir ilâha vakfedilmiş ve aglebi ihtimal bizzat tüccarların bu maksat için gelirlerinden tefrik ettikleri meblâğlardan tahassül etmiş emvali verirlerdi. Bu yatırımların bir nevi sigorta fonu teşkil etmiş olması çok önemlidir, zira belgenin birinden ikribu’ların mabedin mülkiyetine tamamen terk edilmediği, bunların mudilerin mührünü haiz keselerde (çuvallarda) muhafaza edildikleri mukayyettir. Mabetler, böylece tevdi edilmiş meblâğların sahih bir hesabını (dekontunu) tutarlar, böylece de ihtiyaç halinde mudilere yardımda bulunabilirlerdi.

Ancak, böyle bir halin nadiren vaki olduğu, mabet idarecilerinin de bu “sermaye”yi atıl bırakmaya rıza göstermemiş olmaları düşünülür.

Kredisiz ticaret olamayacağına göre, tacirlerin de sermaye talep etmeleri için sayısız vesilenin zuhur ettiği aşikârdır. Girişimin genişletilmesi, zatî olanakları aşan kârlı mübâyaa veya yatırımlar, sair tacirlere önceden ödeme (avans) zarureti, arızî zararlar vs. Bu kredi zorunluluğu Asurlular için olduğu kadar yerliler için de bir gerçekti. Bu arada, ticarî muamelâtın Anadolu’da vaki olduğunu gözden uzak tutmamak gerek. Yerliler yönünden bu mesele nasıl halloluyordu? Bu bakımdan Asurlulara mı tabî idiler? Böyle idiyse hangi ölçüde? Veya kendi imkânlarına mı başvuruyorlardı? Kısaca toplam kredi hacmi her iki cemaat arasında nasıl bölünüyordu? Bu bilinmezleri kesinlikle yanıtlamak mümkün olamıyor. Eldeki belgelerin türü daha çok sorunun Asur açısından aydınlatılmasına yardım ediyor. Bunlar özetlendiğinde şöyle bir ortalamaya varmak mümkün oluyor:

1)     Kredilerin beşte dördü Asurlulara, beşte biri de yerlilere açılıyor.

2)     Yerlilere açılmış kredilerin beşte biri yine Asurlulara veya bunlarla akrabalık tesis etmiş yerlileri ilgilendiriyor.

3)     Yerliler arasında çok az kredi muamelesi cari oluyor.

4)     Yerliler Asurlulara çok az kredi açıyor. Bu kredi, Asurluların toplam olarak elde ettiklerinin 1/40’ını teşkil ediyor

Ödemede gecikme faizi olarak en çok geçen rakam % 30’dur. Bu rakam Karum’un az çok daimî olarak uyguladığı oran olup buna sözleşmelerin çoğunda rastlanıyor. Ayrıca, gecikme tazminatı için tatbik edilen miktarı da şu belge açıklığa kavuşturuyor: “(öngörülen vadede) ödenmemişse, karum’un kararına uygun olarak (ödünç verilen mina başına ve ayda) 1 sikl 1/2 faiz ilâve edilecektir”[22]. Uzun istatistikî bilgiler özetlendirildiğinde aşağıdaki sonuçlar elde ediliyor:

1) Asurlular arasında uygulanan olağan faiz oranı %30 olup, bu oran %10 ile %120 gibi asgarî ve azamîler arz ediyor.

2) Asurluların yerlilere açtıkları kredilerde en çok rastlanan rakam %60’dır. Azamî rakam da Asurlular arasında geçenin üstündedir.

3) Yerliler arasında, bilinen asgarî faiz miktarı karum’un tayin ettiğinden yüksek olup bunun azamîsi yukarıdaki iki halde rastlananlardan da yüksektir. Çoğu kez bu ödünç vermeler, hasat ile ilgili gibi görünmektedir. Bunlar ayrıca özel maddelerle de donatılmış: Çeşitli teminat, müteselsil kefalet.

4) Yerli isim taşıyan kişiler tarafından Asurlulara açılmış kredilerde en çok karum’un faiz nispetine rastlanıyor.

Bu arada dikkati çeken bir husus da yerliler arasında geçen sözleşmelerde Asurlu ad sahibi hayli yüksek sayıda şahide rastlanmasıdır. Bu keyfiyet, Asurluların bir nevi “her yerde hazır ve nâzır” olduklarını gösterir.

Niçin Asurlular daha çok kendi vatandaşlarına kredi açıyorlardı? Bazı varsayımlar ileri sürülebilir. Yerlilerin ödeme kabiliyetinden şüphe etmiş olmaları muhtemeldir. Bu yüzdendir ki yerlilerle giriştikleri bu kabil muamelelerde daha yüksek faiz oranı uygulanmış. Ayrıca yerli borçluların mühim bir oranının da Asurlularla ortak veya bunlarla akrabalık bağları kurmuş kişilerden mürekkep olması dikkati çeker. Başka bir deyimle, yerli halkın az çok Asurlulaşmış kısmı tercih edilmiş.

Yerlilere gelince, bunlar da Asurlulara nadiren kredi açtılarsa – bu keyfiyet hususunda da evvelki mülâhazat cari olabilir – da kendi aralarındaki kredi hacmi de hayli dardı. Belki de bu yoldaki anlaşmalar sözlü veya mahallî makamlar nezdinde vaki oluyordu ki ortada yazılı belge bulunmuyor. Ancak yerliler arasındaki bu ödünç vermelerin çoğunu çevreleyen şartlar (hasatta ödeme, yüksek faiz oranı, çok sayıda teminat) tamamen değişik bir durumu ortaya koyuyor. Görünüşte, bahis konusu olan kişiler tüccar olmayıp birkaç tefeciye bağlanmış fakir köylülerden ibaretti. Asurlularda ise hal tamamen farklı idi. Bunların borçlanma nedeni tümden ticarî amaçlara yönelikti: Emtia mübâyaası, iş seyahati, kefalet mektubu karşılığı vs. Bunlar üzerinde bu denli çok kredi işleminin dönmesi, Asurluların Anadolu halkının tüccar zümresini temsil etmesi nedeniyledir. Yerliler ise tüccar değillerdi. Krediden korkarlar ve bu konuda azamî emniyet ararlardı. Bunların para almak için daha çok Asurlulara müracaat etmeleri de, berikilerin çok zengin olmalarındandı. Bu keyfiyet de ticarî örgütlenme teknikleri sayesinde elde ettikleri büyük başarı ile izah edilir. Anadolu ticareti bunların inhisarında olmamakla beraber bu hususta söz sahibi idiler[23].

Asur ekonomisinde mübadele vasıtası olarak altın ve gümüşün temel rol oynadığını bütün Kapadokya tabletleri gösteriyor. Ancak, bir bimetalismin (aynı zamanda her iki metalden meskûkâtın tedavül etmesi) mevcut olmadığı da bir gerçektir. Filhakika fiyatların bakır veya kalay cinsinden de ifade edildiğine sık rastlanıyor. Küçük tediyelerin çoğu kalayla (annak katim – harfiyen “el kalayı”) olup bu meta, yolculuğun çeşitli masraflarını karşılamak üzere kervanların sorumlu adamlarına tevdi edilirdi. Basılmış (kesilmiş) paranın bulunmaması değerli metallerin “meta” vasfını takviye ederdi. Bunlar çoğu kez tartılan külçeler (sakalum) (bu fiil çok geniş “ödeme” manasını iktisap etmiş olup asıl külçe karşılığı olan kışrum’a nadiren rastlanır) halinde nakledilmekteydi. Bunlar aynı zamanda halkalar (riksum) veya metal çubuklarından müteşekkil paketler (nepisum) halinde de teslim edilebilirdi. Daimî surette riksu’ların ölçüsü nepisu’larınkinden hayli aşağıdır. Birincilerin 3 sikl ilâ 1 mina gümüş veya altın içermelerine karşılık diğerlerinde miktarlar 5 ilâ 30 mina arasında değişir. Riksu’ların kalaydan müteşekkil olmaları halinde bunlar da birkaç minaya (5 ilâ 15) baliğ olurlardı. Değerli metallerden olunca da ağırlık 2 minayı geçmezdi. Bu keyfiyet, nakil için bunların nepisu’ların arasına yerleştirilmelerini izah eder. Bazen de yükün önüne konurdu. Bittabî, değerli metal içeren paketler mühürlenirdi. Ve nihayet bu metallerin baltalar (pasum) veya oraklar (niggallum) gibi kullanılır eşyalar şeklinde de nakledildiklerini zikredelim.

Altın ve gümüş yol boyunca masraf etmek için kullanılmaz, bu işi çoğu kez kalay görürdü. Varışta, ödemede bulunmaya veya ihtiyat akçe tesisine yaradıkları gibi lüks endüstrisinin hammaddesini teşkil ederlerdi. Altın ve gümüş, imtiyazlı meta sayılıp Assur’dan gelen malların mukabili olarak tercihan aranılan aynı zamanda değer kıyaslamaların mukabili olarak tercihan aranılan ve aynı zamanda değer kıyaslama birimi olan metallerdi.

Bu sistemin derununda hâlâ aynî mübadele menşeini görmek mümkündür.

Birkaç çeşit gümüş tefrik edilirdi. Bunlardan kaspum (gümüş), ya yanında nitelik beyan edilmeden zikredilir veya şarrupum (halis) sıfatını alırdı. Asurluların bu sonuncusunu yeğledikleri sanılır. Yerliler ise hep adî gümüş kaspum’u veya bunun daha da düşük vasıflı, yani az veya çok oranda bakır içeren liti ve tiri gümüşlerini kullanırlardı.

Keza, altının da birkaç türü vardı. En sık zikredilen kuraşum ise de, belki elektron olan pasallum, en düşük kalitelisi olduğu tahmin edilen kupursinnum, kırmızı altın hussa, sa ma’isu altını ve deniz altını hurasum sa tia-a-am-tim belgelerde geçiyor.

Asur ticarî metaları arasında annakum, önemli yer tutar. Bu sözcük Assiriologlar arasında hayli tartışma konusu olmuş, bazıları bunun kalayı ifade ettiğinde ısrar etmişler[24]. Bu karşılıklı iddiaların bir özetini vermekte fayda mülâhaza ederiz: H. Limet, bütün eski bronzların bakır – kalay alaşımından ibaret olması, Sümer metinlerinde bronzun, AN – Na (annakum’un ideogramı) ilâvesiyle elde edildiğinin mukayyet bulunması gerekçesiyle bu sözcüğün kalayı ifade ettiğini iddia ediyor. Keza N. Adontz, kalayın İran’ın Doğu illerinden ve İndus civarından geldiğine, bu sonuncu mahaldeki yatakların çok namlı olduklarına, buralardan bronz imali için kalayın Mezopotamya’ya ihraç edilmiş olabileceğine ve bilhassa bu metalin adının Ermenice anog (Urartu’nun metalürjinin beşiklerinden olduğunu görmüştük). Asur dilinde anaku ve Hintçe naga olduğuna işaret ediyor. Müşabehetin bir ariyet ifade ettiği muhakkak ise de bunun hangi yönde vaki olduğu kesinlikle bilinemiyor[25].

Buna karşılık J. Lewy de, Kaniş hafriyatının bol sayıda kurşundan heykelcik verdiğini, ne kalaydan, ne de bol miktarda kalay içeren eşyanın ele geçmediğini; Assur’da, XIII ve XI. yy. inşaat temellerinde altın, gümüş, demir, bakır ve kurşun depolarının bulunduğunu ve aynı döneme ait olup da bu depoların teessüsüne mütedair olan kral metinlerinde ilk dört metal hiç şüphe götürmeyecek gibi zikredilip arkasından annakum kelimesinin gelmesini ileri sürerek bunun ancak hafriyatçıların buldukları kurşuna tekabül edebileceği sonucuna varıyor.

O. R. Gurney, bir Sultantepe tabletinde annaku pişû, yani “beyaz annaku” ifadesiyle karşılaştığına işaret ediyor. Bu ifade kuvvetle Latin plumbum album’u hatırlatıyor. Bu şartlar altında Asurluların, Latin gibi, kurşun ve kalayı, yerine göre ayırıcı niteliğinin ilâvesiyle aynı kelime ile ifade ettiği varsayımı kuvvet kazanıyor. Ayrıca sıfat, asırlar boyunca değişmiş olup Kapadokya tabletleri devrinde kalay annukum amutum şeklini almış olabilir. Amutum ticaretinin çok cüz’i metal miktarlarını kapsayıp bunun büyük titizlikle kontrol edilmesi, bu düşünceyi takviye ediyor. Bu keyfiyet, Asur makamlarının bronz ticaretini yasaklama politikasına uygun düşüp bunlar tabiî olarak kontrollerini bronzun mürekkepleri (bileşenleri) olan bakır ve kalaya da teşmil ederlerdi. Bu itibarla amutum’un kalayı ifade etmesi galip ihtimal ise, tek başına veya bazen zaku’m(“saf”) sıfatıyla birlikte kullanılan annakum kelimesi, kurşunun karşılığı oluyor.

 

Ve nihayet bizatihi Asur ticaretinin özünü dikkat nazara almak gerekir. Bu faaliyet, sair ürünler meyanında annukum’un geniş yer tuttuğu ihraçta, hacminin basit satışların toplamını aştığı gümüş ithalâtı ile belirgin olur. Annukum’u kurşun olarak kabul ettiğimizde bu gayritabiîlik metal tasfiyesi ile izah edilebilir. Asurlular, ticarî kârını hafife almakla birlikte, özellikle gümüşlü (simli) kurşundan gümüşü istihraç etmeye bakarlardı.

 

Bununla beraber bunların niçin kurşunu bu kadar uzun mesafelere ve bilhassa bol kurşun yataklarını haiz bir ülkeye naklettikleri sorulur. J. Lewy, Asur’un gümüşle kurşunu birbirinden ayırabilmek için gerekli odundan yoksun olmasını, Küçük Asya’nın buna mukabil geniş ormanlara ve usta ellere sahip bulunmasını belirtiyor. Çok miktarda kurşunu haiz bir ülkede bu metali ihraç etme keyfiyeti için de ünlü Assiriolog, “yeni zamanlarda olduğu kadar Antikçağlarda da, uzak diyarların fethi, buraların fatih tarafından kolonizasyonunu ve ticarî nüfusunu sonuçlandırıp merkezî ve Doğu Anadolu’nun bir Asur vilâyeti olduğu gösterilebilir” diyor. Kültepe metinlerinin bronz ticaretini meskût (sükûtla) geçmiş olmasından da Anadolu yerli halkının yeni silâhlarla donatılmış olmamasına özen gösteren Asur makamlarını sorumlu tutuyor. Bittabi, burada muhakeme silsilesi Halys’e (Kızılırmak) kadar uzanan bir Asur imparatorluğu düşüncesine göre yürütülmektedir. Bronz, bir bakır kalay alaşımı olduğuna ve “kalay halkaları”ndan (annaku sa amutum) arasıra söz edildiğine göre kalaya mütedair işbu malûmatın bronz ticaretinin yasaklanması keyfiyeti ile ne derece bağdaştığının tahkiki gerekirdi. J. Lewy, genellikle kalay (amutum) tahsislerinin çok cüz’î miktarlara baliğ olduğunu müşahede ediyor. Sadece bir tek metinde 1 mina’nın naklinden bahsediliyor. Bununla birlikte, metnin devamından bu amutum mina’sının tasfiye edildiği, geride kabil-i istifade metal olarak sadece 2/3 sikl’lik bir küçük külçenin kaldığı anlaşılıyor.

 

Bununla birlikte kalay ticaretinin bu dar hacminin bir ihraç yolu yokluğunu ifade etmeyeceğini J. Lewy ekliyor. Fiyatların yüksekliği, aksine, talebin fazla olduğunu gösteriyor. Tüccarların muhaberatından, bunların büyük kâr gerçekleştirecek kalayı gizlice temin etmek için ortaya büyük para dökmekte tereddüt etmedikleri ve idarî makamlarca bu ticaret kontrol edildiğinden, tüccarın böylece şahsî muhatarayı göze aldığı anlaşılıyor. J. Lewy’nin bu iddiaları tam muhkem sayılmaz. Eski ve yeni tarihte, daha birçok misalini gördüğümüz “fatih tarafından kolonizasyon ve ticarî nüfus” kavramı ele alındığında, müstemleke siyasetinin bazen sevk ettiği iktisadî tutarsızlıklardan biri ile de karşılaşmış oluyoruz, şöyle ki bazı kudretli devletler, hâkim oldukları ülkelere, bunların ürettikleri malları ihraca tereddüt etmezler. Bunun için de, müstemlekecinin bunda malî kârını görmesi gerekir. Bizim meselemizde ise Asur’dan Küçük Asya’ya sevk edilen kurşundan çıkarılan gümüş maliyetinin, doğrudan doğruya Anadolu kurşunundan elde edileninkinden düşük olduğu hayli şüphelidir. Yerel olanakların sömürgeci tarafından sistemli şekilde istismarı, koloni mantığı fütuhatına çok daha uygun düşer. Zira bazı metropol üreticisini himaye etmek amacıyla böyle karışık ihraç işlemleri görülürse de, zapt edilmiş diyarların yağması, özellikle eski devirlerde, daha çok vaki olmuştur. XIV. yy.dan itibaren bizatihi Asur ve Roma, bunun bariz misalini teşkil ederler.

 

Ayrıca, izabe (ergitme) için gerekli odun meselesi de inandırıcı bir sonuca götürmüyor. Gerçekten, odun temini için Küçük Asya’ya, özellikle Kapadokya’ya kadar gitmeye gerek var mı? O çağlarda Musul’un Kuzey’i meşe ormanlarıyla kaplıydı. Burası M.Ö. II. binin metalürji endüstrisini muhakkak besleyebilirdi. Öbür yandan J. Lewy ve R. J. Forbes, kurşun istihraç merkezlerinin Büyük Zab nehrinin membaları civarında gösteriyorlar. Odunu daha yakınlardan sağlamak dururken Asurluların Kapadokya’ya doğru uzun yolculuğu göze almalarının izahı hayli güçleşiyor.

 

Bu itibarla, soruna başka bir çözüm yolu aramak gerekiyor. Bunun en basiti de annaku’nun, III. Ur Sülâlesi zamanında olduğu gibi, doğruca kalayı ifade ettiğini, Asur ihracatının, Küçük Asya’nın önemli bakır yataklarının mucip kıldığı bir bronz endüstrisini beslediğini kabul etmektir. Bütün mesele, Mezopotamya’da, Anadolu’da olduğu gibi kalay bulunmadığından[26] Asurluların bu metali nereden çıkarttıklarının bilinmesindedir. Buna dair tahminleri aşağıda vereceğiz. Bundan önce, belgelerde bronz ticaretine hiçbir atıfta bulunulmaması keyfiyetine değinelim.

 

Bu noktada J. Lewy tamamen haklı görünüyor. Bütün belgelerin bahsedip hafriyatın gün ışığına çıkardığı zengin bronz malzemesine rağmen bunun ticaretinden, hiç değilse bugüne kadar neşredilmiş metinlerde bahsedilmemesi gariptir. Gerçekten, gerek kendi dahilî taleplerini karşılamak, gerekse ürünün dışa satılması için Asurluların bu endüstriyi kendi lehlerine inkişaf ettirmiş olmaları halinde bu ticarî hareketin bugün önümüze serilmiş olması gerekirdi. Küçük Asya’ya doğru külliyetli kalay ihracatına, Asur’a ve tüccarların taradıkları sair diyarlara doğru muadil bir bronz ithalâtının tekabül ettiğine muhasebe kayıtlarında rastlamalıydık.

 

Buna ilâveten aşağıda kurşunda rastlanana müşabih bir itirazda da bulunmak yerinde olacak:

 

Asurlular sadece bakır ithaline tevessül etmektense niçin Küçük Asya’ya kalay ihraç etmişler? Bu soru’nun iki muhtemel yanıtı vardır: Ya bunlar mamulü olduğu yerde elden çıkarıyorlardı, ya da üretimi kontrol etmeyip yerlilere gerekli hammaddenin bir kısmını sağlamakla yetiniyorlardı. Üretime ait belgenin yokluğu ikinci varsayıma ağırlık kazandırıyor. Bu itibarla J. Lewy’nin vardığı sonucun burada tamamen tersini kabul edeceğiz; Asurlular, yerlilere bronz imalini men etmek şöyle dursun, bunda kâr kaynağı gördüklerinden, aksine olarak bu sanayiyi teşvik etmişler. Hiçbir metin yasaklama keyfiyetinden söz etmez. Bunun farz edilmiş olması, sadece bu ticarete dair sükûta dayanır. Asurlular bir imparatorluk bina etmiş olsunlar veya olmasınlar, Anadolu yerlilerine kalay satıyorlardı. Bunlar da bunu bronz imalinde kullanıyorlardı. Ancak bu endüstri Asurluların takip ettikleri ana amaca tekabül etmezdi. Bunların, arşivlerinde belirtilen iş hareketleri, sadece ticarî mahiyette olup iki akım şeklinde belirgin olurdu: Küçük Asya’ya doğru kalay ihracı, Asur’a doğru değerli metal, özellikle gümüş ithali. Ana erek, gümüş elde etmekti. Ancak bu gümüş “kurşun” annaku’nun değil, “kalay” annaku’nun satışından elde edilirdi. Ticarî devir, meşgalelerin başlıcasını oluşturmuştu. Beklediklerini elde ettiklerini de görüyoruz: Ortalama olarak 1 gümüş sikl’ine karşılık 13 – 14 kalay sikl’i alıp ayni bedel mukabilinde 6 – 8 kalay sikl’i sattıklarına göre % 75 ilâ % 100 arasında bir brüt kâr temin ederlerdi. Asur’dan Kapadokya’ya nakliyenin aşağıda göreceğimiz masrafları da eklenince, net kâr miktarı ortaya çıkarsa da şimdiden, kalay satışının Asurlulara ne denli cazip geldiği istidlâl edilebilir. Satışın devamlılığını da sadece meteorolojik şartlar, karın Toros geçitlerini kapatması engelliyor. Bu itibarla Asurlu tacirin yine bu ticarette büyük çekicilik bulan muhatapları (müşterileri) olduğunu kabul etmek gerekiyor.

 

Bu konuda iki varsayım yerinde görünüyor: Ya yerliler Asurlulardan aldıkları kalayı, üstüne kâr ekleyerek başka alıcıya satmakla yetiniyorlardı, ya da Ergani civarının bakırı ile bronz yapmak üzere bunu bizzat kullanıyorlardı (Kastamonu’nun ilçesi Küre’nin eski adı Küre-i nuhas idi ki “küre”, izabe (ergitme) ocağı, “nuhas” da bakır demekti. Yani burada bakır ergitilirdi. B.O). Mamafih bu iki faraziyeyi birleştirmek de mümkün gibi görünüyor. Bu takdirde Anadolulular satın aldıkları kalayın bir kısmını ihraç edip geri kalanını kendi endüstrilerine tahsis ediyorlardı.

 

“Kalay yolu”nun ilk ucu karanlıkta kalıyor. Asur kalay alıyor ama kimden? Durum Ortaçağ’ın “İpek Yolu”nunkine benziyor. Üretici ülkenin taciri bunu alıcı ülkeye bizzat nakletmeyi yüklenemezdi. Mal, aracılara devredilir, onlar da başkasına satarlar, böylece fiyatlarda kademeli yükselişler olurdu. Aynı şekilde, kalayın nihaî olarak Ege sahillerine varmış olması mümkündür. Ancak biz, kullanma olanağına sahip Kapadokya’da durmak zorunluluğundayız. Bir soru daha kendiliğinden beliriyor: Asurluların tek uygun aracı mı idiler? Başka deyimle, Anadolulular Doğu’nun kalay yataklarını bilmiyorlar mı idiler?

 

Sümerlilerin hammadde sağlama olanaklarını araştıran H. Limet, kesin bir sonuca varamamış. Batı kaynağını reddetmemekle beraber Sümer’de kullanılan kalayın daha çok Kafkaslar veya İran yaylalarından çıktığını tahmin ediyor. Bilhassa Tebriz ve Horasan civarları, Afganistan’ın Güney – Batı’sı kalay kaynakları olarak zikrediliyor. Tebriz’den Asur’a nakil keyfiyeti herhangi bir güçlük arz etmiyorsa da durum Küçük Asya bakımından aynı olmayıp burası için işe üç nazarî ihtimal göz önüne serilir: Akdeniz, Kafkasya ve İran. İkincisi için XIX. yy.a ait elimizde herhangi bir bilgi olmadığından İran ihtimali kuvvet kazanıyorsa da Eski III: Minos ile Yeni II. Minos dönemleri arasında, yani kabaca III. binin sonu ile II. binin başında Girit ticaretinin çok faal olduğu biliniyor. Kalay bronzunu (alüminyum ve kurşun bronzlarından ayırmak için, B.O.) bilen Giritliler Suriye limanlarından pekâlâ Küçük Asya’yı tağdiye edebilirlerdi.

 

Ancak, bunların da bu metali nereden buldukları meçhul kalıyor. Plinius, Herodotus gibi daha geç kaynaklar İspanya, Bohemya’yı ima ederler. Daha eski kaynak aranıp Homeros kasidelerine başvurulduğunda, daha çok Doğu’ya, Kafkasya ve İran’a meylediliyor. Keza Mari (halen Suriye’de Tel Hariri. B.O.) metinleri II. binde, bu kentin Batı yönünde bir menzil noktası olduğunu bildiriyor. Byblos (Finike’de) bölgesinin kendisinde ise kalay yatakları vardı. Giritlilerin buralarda ancak aracı rolü oynadıkları düşünülebilir. Böyle olmayıp da kalayı İspanya veya Bohemya gibi uzak diyarlardan taşıyor idiyseler, malın Kapadokya’daki maliyetinin Asurluların teklif ettiklerinden yüksek olacağı bellidir.

 

Her hal ü kârda, ister en emin ve ucuz yolu kontrolleri altında tutmuş olsunlar, ister II. binin başında çalışan ocaklara yakın bulunmak şansına sahip olsunlar, isterse de bu iki durumun birlikte etkisinden faydalanmış olsunlar, ortada vakıa vardır: Asurlular kendilerini Küçük Asya yerlilerine tek kalay satıcısı olarak kabul ettirmişler. Bu keyfiyet, her iki tarafın mütekabil siyasî münasebatını çok ciddî şekilde etkilemiş olmalı. Sadece iktisadî açıdan taraflardan her biri bu alışverişte mutlak kazançlı çıkıyorlardı. Asurlular gümüşten yana büyük gelir sağlıyor, yerliler ise bir bronz endüstrisini geliştirmek olanağına kavuşup bundan yine büyük kazanç elde ediyorlardı.

 

Bu koşullar altında iş hacminin genişliği bizi hiç şaşırtmamalı. 4 talent 20 mina’lık (130 kg) ve istisnaî rakam olarak da 410 talentlik, yani 12 tondan fazla nakliyelere rastlanıyor. J. Lewy, bu nakil işi için yaklaşık 200 eşekten oluşmuş bir kervanın gerektiğini hesap ediyor[27].

 

***

Kalaydan sonra en büyük işlem, çeşitli nitelik ve değerde kumaşlar üzerinde vaki oluyordu. Bunların bazıları menşe’leri, bazıları da renk veya cinslerine göre belirtiliyorlardı. Birçok durumda “kumaş” (TUG = şabutum) tabirini kullanmakla yetinilip bazen de buna cinsini belirten sıfat da eklenirdi: “TUG SIG”, “iyi cins kumaş”; “TUG sa katim”, “adî cinsten kumaş”; “TUG sa livitim”, “ambalaj kumaşı”; “TUG dannatum”, “dayanıklı kumaş” vs. gibi. Bu kumaş parçalarının (kuponlarının) boylarını bilemiyoruz. Bir elbiselik olması muhtemel görünüyor. Balyalar çok daha büyük miktarları ifade etmeli. İşlemlerin çoğu birkaç ya da birkaç on balya üzerinden olup 100 veya 200 balyalık kervanlara rastlanması nadir sayılmıyor.

Tâcir alış ve satış fiyatları hakkında birkaç örnek veriyoruz (değerler gümüş üzerinedir).

1) Alış            :           SIG kumaşları         :           12 ilâ 20 sikl

                                   sakatim          “          :           7 sikl 1/2

                                   sa livitim       “          :           6 sikl 1/4

                                   dannatum      “          :           3 sikl 1/2

                                   balilu (?)       “          :           3 sikl (hizmetçi için)

                                    uşak               “          :           2 sikl

                                   hizmetçi kumaşı      :           1 sikl 1/3

                                   sa mastiti       “          :           1 sikl 1/4 (ziyafet kumaşı)

                                   menunianum :           1 sikl (uşak kumaşı)

                                   kutanu kumaşı         :           17 sikl ilâ 3 sikl 1/2 (keten)

2) Satış:                     SIG DIRIG,Akad kumaşından yapılmış fevkalâde kalite

                                   saray elbisesi           :           12 mina 5 sikl

                                   Salatuvar kumaşı     :           11 sikl 2/3

                                   TUG katim                :           10 sikl

                                   kutanu kumaşı         :           30 sikl ilâ 10 sikl 1/4.

Niteliklerini bilmediğimiz daha birçoklarının fiyatlarını derç etmedik[28].

Adî kumaşlar üzerinde Asurluların % 20 – 25 gibi az bir kâra kanaat etmeleri garip görünür. Ancak, muayyen cinslerin, özellikle kutanu’ların satışı çok verimli olup muamelâtın ağırlığının bunlara yönelik olduğu tahmin edilir. Bunlarda ortalama kâr, % 100, yani kalayda elde edilenin mertebesindedir. Abarna (Malatya ile Diyarbakır arasında, Çermik civarında tahmin edilir) kumaşları da kutanu’lar ayarında olup bunlar da aynı düzeylerde kâr bırakmış.

Şu hale göre kumaşlar pahalı ve ucuz olmak üzere iki ana sınıfa ayrılıyor. Pahalı kumaşlar arasında Akad dokumaları başlarda sayılıyor. Bunlardan 45 sikl, 41 sikl 1/4 17 sikl 1/4‘e satılanlara rastlıyoruz. Keza “ince” (rakatum) kumaşların satış fiyatları 30 ilâ 15 sikl arasında görünüyor. “Siyah” (surutum) kumaşlar da kutanu’larla aynı düzeyde muamele görüyor. Bir başörtüsü olan kusitum’lar, 15 ile 7 sikl arasında değer arz ediyor. 22 sikl 1/2 eden bir sulublum kumaşının adı geçiyor.

Elbiseler (lubusum)[29] büyük fiyat tenevvüü arz ediyor. Çoğunlukla hizmetçi veya uşaklara mahsus ucuz giysiler bahis konusu oluyor. Bir kervan sürücüsü için 6 sikl, uşak için 4 ilâ 2 sikl, hizmetçi için 1 sikl 1/2‘e bulunuyor. Buna karşılık hizmetçinin sahibi kendisine 10 sikl’liğini alıyor. Bu sonunculardan 20 sikl edeni var;

Bazı entarilere 25 sikl ince (saf) gümüş ödendiği de oluyor.

Başörtüleri (sitrum) Akad, Abarna ve Lalpa’dan gelip bunlara dair bir tek 3 sikl 1/3

fiyatını biliyoruz. Yüne gelince, ağırlık hesabı satılıyordu. Metinlerin birinde 3 gümüş sikl karşılığında 6 mina 1/3 yün alındığı mukayyet[30].

***

Bakır ticareti Asurluların üçüncü büyük faaliyet konusunu teşkil ederdi. Ancak, bu ticaret özel talimata bağlanmıştı: Alış ve satışların hasılasını temerküz ettiren evvelce gördüğümüz “tüccarlar ofisi”nin çok sıkı kontrolünden geçiyordu. Asurlular birkaç tür bakır tefrik ederlerdi: En iyileri masi’um, “yıkanmış” ve dammukum, “tasfiye edilmiş” şeklinde nitelendirilirlerdi. Daha düşük vasıfta olanlara sikkum, “parça halinde”[31], şallamum, “siyah” ve lammunum, “kötü” tabirleri eklenirdi.

Vasfı ne olursa olsun, bakır Küçük Asya’ya ithal edilen bir meta değildi. Daha önce bahsini ettiğimiz Ergani Maden civarının bol yataklarının çok eskiden beri işletildiği bilinir. Daha başka ocakların da faaliyette bulundukları muhakkaktı. Gerçekten metinler Habura ve Tismurna bakırından söz ediyorlar. İlkinin şimdiki Niksar’ın yerinde olduğu saptanmışsa da öbürünün mevkii kesinlikle bilinemiyor. Strabon, Niksar civarında bakır madeninin varlığını kaydediyor. Bununla birlikte bakır sağlayan bütün kentlerin mutlaka maden yataklarını haiz olduğu manası çıkmaz. Buna örnek olmak üzere Vashania’dan bakır sağlandığını, burasının Kaniş’in Güney-Batı’sında, İnçesi – Nevşehir civarında olup da bakır yatağından yoksun bulunduğunu zikredelim[32]. Bunlar daha çok izabe ya da tasfiye merkezleri olmak zira buralardan elde edilen bakır masi’um veya dammukum cinsinden. Kaldı ki Vashania’nın, sadece bakır dökümünden söz eden tek metinde adı geçiyor.

Bu kentler, başlıca bakır pazarları değillerdi. Kanış dışında muameleler daha çok Burushattum (Aksaray civarı), Vahsusana (Niğde civarı), Salatuvar (?) veya Turhumit’te (Boğazköy ile Merzifon arasında) vaki olurdu.

Kalay ticaretinin hacmini görmüştük. Bronz imal edebilmek için beş ilâ on kat bakır gerektiğine göre, bunun vüs’ati derhal anlaşılır. Bu itibarla nakliye, bazı hallerde arabayı gerektirirdi. Taşıma hacmi beş ton civarında olan çok sayıda muameleye ait metinler bulunuyor.

Fiyatlar, malın evsafına göre değişiyordu. 1 gümüş sikle karşılık 80 – 90 sikl bakır alınıyordu. 180 sikl bakıra kadar alış fiyatına da rastlanıyor. Bu istisnaî düşük fiyat, sikkum bakırına aitti. Tüccarlar ofisi bit karim’in nâzım rolü sayesinde bundan önce tanık olduğumuz fahiş kârları burada görmüyoruz. Bir ortalama tahminde bulunmak gerekirse (1 gümüş sikl’e karşılık) bakırın 130 sikl rayicine alınıp 108 ilâ 97 rayicine satıldığı söylenebilir.

Bakır ticareti böylece bir özellik arz ediyor. Asurlular bundan, mümkün olan en büyük kazancı elde edemiyor veya bunu aramıyorlardı; ancak, bakırın Anadolu’da, yani yerli prenslerin kontrolünde bir ülkede işletildiğini unutmamak gerekir. Rakamların arkasında pazarlığı edilmiş bir imtiyazın gölgesi beliriyor. Bu keyfiyet, karum ofisinin nâzım rolünü izah edebilir. Fiyatları icbar edememekle birlikte Asurlular, hiç değilse örgütlerine “tasdik edilmiş” mutavassıt durumunu temin etmeyi başarmışlardı. Bundan istifade edip satın aldıklarının bir kısmını muhtemelen Assur’a gönderiyorlardı. Fakat bu yöndeki hareket metinlerde açıklıkla okunmuyor. Bakır sevkiyatı Küçük Asya’nın içinde vaki oluyor gibi görünüyor[33].

***

Eşeklerin masrafları

Asurlu tacirin defterinden tabiî olarak teçhizat ve bakım masrafları da yansıyor. Bunlardan eşeklerle ilgili olanların bazılarını, ulaştırma bahsinde zikretmiştik. Bu kez konuya daha topluca yaklaşıyoruz. Bir “siyah” eşek, ortalama 20 gümüş sikl’e alınıyordu. Hayvan kiralamak bittabi daha ucuza geliyordu. Meselâ Zalpa’dan (Çorum civarı) Kaniş’e 4 sikl gibi bir bedel ödeniyordu. Genel unuttum, “âlet, donanım” tabiri ile ifade edilen koşum takımı 1 ilâ 3 gümüş sikl ediyordu. 23 sikl gibi pahalısına da rastlanıyordu. Ancak, bu bir istisna olup bu takım umumiyetle basit olup fazla masrafı gerektirmiyordu. Yem (ukultum) için de 1/2 ila 3 1/2 sikl ödeniyordu. Bazen yorgun ve zayıflamış hayvanların kuvvetlenmeleri için çayıra salınım alanı bedeli olduğu sanılır. Bu bedel, çok değişik olup çayır koşullarına göre 3 – 4 sikl’den 22 sikl ve hattâ 2 mina 3 sikl’e baliğ olabiliyordu.

***

 

Kervan erkânının masrafları

Kervan erkânına gelince: Önce kervancının kendisi (kaşşarum) var. Bazen de yanında yardımcı uşaklar bulunur. Bizzat seyahat eder, ticarî muameleler icra eder, kumaş ve gümüşe sahiptir, sözleşmelerde tanık olarak görülür, talimat iletir ve tüccarlar gibi yolculuğun beklenmedik hallerine göğüs gerer. Bu itibarla ücretli işçi olmayıp çoğu kez işletmek üzere kendisine bir döner sermaye (be’ulatum) ve elbise verilir.

Asıl eşekçi (sarridum) bazen bir be’ulatum sahibi olabiliyorsa da çoğu kez bir ücret (iğnum) alır. Bu ücret, 1 sikl 1/3 ile 16 sikl arasında değişmekle birlikte esas itibarıyla kat edilen mesafelere tabî olur. Meselâ Assur’dan Kaniş’e bir sarridu kirası olarak 22 gümüş sikl ödendiğine dair kayda rastlanıyor. Viranşehir ile Urfa arasında birbirine yakın bulunan Eluhut’tan Hakka’ya da 12 sikl ödenmiş ki bu ücret hayli yüksek gözüküyor. Buradan da, ücret tayininde sadece mesafe esas alınmayıp yükün ağırlığı, arz ve talep kanunu vs. gibi hususların da miktara tesir ettiği anlaşılıyor. Bazı eşekçiler diğerlerinden daha pahalı olabiliyor.

***

Koruma masrafları

Kervanının korunmasını gerekli gören tüccar, mahallî hükümetlerden refakat erkânı (radi’um) temin ederdi. Bunların görevi bekçiliğe inhisar etmeyip gerektiğinde bu adamlar, tüccarın sair müstahdemi ile birlikte, malların ambalajlanması, nakil ve satışı ile de meşgul olurlardı. Bunların ücretinin çok fazla olmadığı şu misalden anlaşılıyor. Mallita’dan Vahsusana’ya, yani Malatya’dan Niğde civarına kadar, 3 bakır mina ödenmiş.

***

Posta masrafları

Karum mensupları arasında posta irtibatını ve diplomatik münasebetleri sağlayan ulakların ücretleri hakkında bilgilerimiz hayli noksandır. Mektuplar çoğunlukla adî konvoylarla giderdi. Kentin habercilerine, aglebi ihtimal Assur’dan Kaniş’e yolculukları için 30 gümüş sikl ödendiğini, Kaniş’e diplomatik görevle gönderilmiş Vahsusana karum’unun habercilerine 20 bakır mina, yani yaklaşık 12 gümüş sikl verildiğini ilgiyle öğreniyoruz.

Bu işletme masraflarına tabiî olarak yiyecek ve yatacak giderlerini de eklemek gerekiyor. Otel fiyatlarının bölgelere göre hayli değişik olmasında şaşılacak bir şey yok. Cezira’nin çöller bölgesinde düşük, Saduatum’da, Assur’un hemen Batı’sında, 1/4 sikl 5 gren gümüş; Katara, Dicle ve Habur (Fırat’ın kolu) arasında yarı yolda 6 sikl 1/2 kalay. Vashaniya’da fiyat 12 sikl kalaya ve Mamma (Göksun) dağlık bölgesinde 40 gümüş sikl’e yükseliyor. Küçük Asya’da otel, Mezopotamya’dakinden pahalı.

***

Geçim endeksi

Geçim endeksine dair bazı rakamlar vererek bahsi kapatalım.

Bu konuda kesin bir ifadede bulunmak mümkün olamamaktadır, zira fiyatlar biliniyorsa da bunların tekabül ettikler miktarlar meçhulümüz kalıyor. İşin bu tarafı tüccarlarca malûm olup onları ilgilendiren tek şey, ihtiyar ettikleri masraflardan ibaretti. Hiç değilse bu rakamların mertebeleri belli olup bunları, Asur ticaretinin özellikle konusunu teşkil eden mallarınki ile kıyaslamak kolaylaşıyor. Meselâ (zeytin?) yağ için hiç bir miktar zikredilmiyor, muhasebe defterleri ise 1/4 ilâ 6 sikl ve hattâ bir mina arasında değişen yağ bedeli kaydediyor. Ekmek (aklum) için de aynı durumla karşılaşıyoruz. Ancak, belgenin birinde bunların 100’lük gruplar halinde teslim edildikleri görülüyor. Fiyatlar 1/4 ile 2/3 sikl arasında değişmekte. Tuz fiyatları da 1/2 sikl ile 1 sikl arasında oynuyor. Bir ba-pi-ri (ölçü birimi) malt (bira mayası imali için filizlendirilmiş arpa) 51 gren’e mal olmuş. Bir diğeri de 76 gren’e. Bir muhasebe kaydı bize üç buğday (se’um) fiyatı bildiriyor: Çuval başına 2 sikl 1/3, 2 sikl ve 1 sikl 3/4. Arpanın (GIG =arasattum) 5 çuvalı 5 gümüş sikl’e eşdeğerde tutulmuş. Bir başka yerde de 4 küp arpaya 29 sikl ödenmiş. Kıtlık zamanında da çuvalın 1 mina 1/2’a kadar yükseldiği, yani dört katına çıktığı görülüyor.

Bazı hayvan fiyatları da malûmumuz oluyor. Öküzün ancak eşek kadar etmesi ilkten garip gibi görünür. Bu durum öküze değer verilmediği ile değil de aksine olarak eşeğe çok fazla değer bağlanmasıyla izah edilir. Öküz fiyatları 10 sikl 2/3 ile 23 sikl 3/4; koyununki 1 ilâ 5 sikl; kuzununki de 1/3 sikl ile 1 sikl arasında oynamış.

Bütün bu tetkikattan adî tüketim malları fiyatının sikl, büyük muamelelerin konusu olan emtianınkinin de mina veya talent cinsinden hesap edildiği, ayrıca bir kervanın teçhizat ve bakım (işletme) masraflarının, taşınan malların ticarî değerinin çok cüz’î bir oranını teşkil ettiği görülür. Kârlar hayli yüksek olmalıydı. Bunların aşırı hadlere varmaması, Asurlu olduğu kadar yerli idarelerin önemli miktarda vergi almalarıyla izah edilir.

Netice itibarıyla bireysel tüccarlar, karum ofisi ve bunun aracılığı ile, Assur hazinesi bu ticaretten yararlanıyorlardı; keza Küçük Asya yerlileri de bundan müstefit idiler: Önemli miktarda gümrük resmi tahsil ediyor, ihtiyaçları olduğu sermayeyi kolaylıkla sağlıyor, çok mutena lüks kumaşlar ve kalay ele geçiriyorlardı. Kalayı ya önemli bir kârla tekrar satıyor veya onu bronz imalinde uzmanlaşmış sanayi merkezlerine sevk ediyorlardı. İktisadî ve askerî gücün bu metale bağlı olduğu bir devirde bu, büyük bir üstünlük oluyordu. Fiilî olarak kalayı temin etmek inhisarını ellerinde tutan Asurlular da güçlü bir durumda bulunuyorlardı. Buradan bu ticaretin bir başka veçhesi de belirgin oluyor. O, sadece bir kazanç kaynağından ibaret olmayıp ciddî bir siyasî baskı tesisini kolaylaştırıcı olmuştu. Bunda Asurluların ne derecede başarı sağladıkları henüz kesinlikle bilinmiyor. Ama her iki tarafın da bu kısmî fırsatlardan azamî istifade yoluna gittikleri bir durumun karşısında bulunuyoruz[34].

 

Orta Anadolu’ya yerleşmiş bu Samî topluluğun etkisi yadsınamaz. Siyasî istiklâli nihayet bulduğunda bunun yerinde kalıp yerli Asianiklerce[35] temessül edilmiş olmaları muhtemeldir. Her hal ü kârda, bunların hatırası uzun süre baki kalmıştır[36].

Tarihin bu sahifesini kapatırken Anadolu’da büyük Asur asırlarında içinden bütün bir iktisadî hareketin idare edildiği evleri kısaca tetkik edelim. Kazıların birinci tabakasında, hafif temeller üzerine iri moloz taşı ve kerpiçten oluşmuş tek katlı olduğu sanılan binalar görülüyor. Müteakip tabakada birbiri üzerine yığılı durumu ile bloklar teşkil eden evlerin duvarlarının iç kısmında katları taşıyacak taş sütunların temel üstü yapısı, muntazam aralıklarla duruyor. Çoğu kez bu evler dört gözlü bir dikdörtgen manzarası arz edip gözlerden ikisi küçük ve bazen de, bir avluya yaslanmış haldedir. Zeminde, çok sayıda mezara da rastlanmıştır. Bundan başka, iki odalı, iki oda bir sofalı veya iki oda bir avlulu yine dikdörtgen manzumeler de bulunuyor. Avlular hiçbir zaman evin merkezini işgal etmiyor, bunlar daima bir yanında bulunuyorlar. Bu binalar muhtemelen bir veya iki katlı olup üst katlar ikamete, zemin katı da meslekî faaliyetlere tahsis edilmişti.

Esasen tabletlere, arşiv vazifesi gören zemin kat gözlerinin birinde rastlanmış. Burada dikkati çeken bir husus da, Asurlu tacir evlerinin şehrin belli kesimlerinde, yerlilerinkilerin de başka kesimlerde oluşudur. Her bir ev, tek bir kişinin ailesince işgal ediliyordu. Bunların birbirlerine yakınlıkları da, cemaatler arası münasebetlerin dostane olmuş olduğunu gösterir.

Gerek yerlilerin, gerekse Asurluların binalarının kesinlikle Anadolulu bir uygarlığı aksettirdikleri de bir vakıadır. Bu keyfiyet, gerek mimarî tarz, bitişik avluların tertibi ve fırınların şekli, gerekse çömleklerin, madenî eşyaların, mühür (damga)ların ve heykelciklerin tipi veya hattâ ölü gömme usulleri için dahi doğrudur. Asurluların, temasta oldukları ortama tamamen intibak ettikleri söylenebilir[37].

Bu ikametgâh – dükkan (yazıhane – arşiv odası) tiplerini gördükten sonra Resim 111 ile 112’dekileri ve Kültür Kökenleri C. 3’teki Resim 190’ı hatırlamamak elden gelmiyor.


[1] History of Mankind/1, s. 242.

[2] ibd., s. 449.

[3] N. Adontz. – op. cit., s. 20.

[4] T. S. Passek. Ancient crop – and stock – raising cultures in East Europe, in JWH, VII/1, 1962, s. 26.

[5] History of Minkind I, s. 604-605.

[6] Avram Galanti. – Hammurabi Kanunu, İst. 1341 – 1925, mad. 100 – 126.

[7] Hammurabi Kanunu’nda yazılı olduğu gibi. – op. cit., s. 72.  

[8] History of Mankind I, s. 607.

[9] P. Garelli. – Les Assyriens en Cappadoce, s. 19, 26 ve G. Contenau. – La civilisation des Hittites, s. 42.

[10] Contenau, s. 84 infra. 1 sikl = 6 gr; bir mina = yakl. 0,5 kg – Garelli s. 226. Contenau s. 42-; 1 mina, beheri 180 grain olan 60 sikl’e muadil oluyor. 60 mina bir talent eder. Bir talent = yakl. 30 kg – O. R. Gurnay – op. cit. s. 84.

[11] Garelli, s. 171 ve dev.

[12] ibd., s.179 – 180 ve K. R. Veenhof. – Aspects of old Assyrian trade and its terminology, Leiden 1972, passim.

[13] Garelli, s. 183.

[14] “öşür”, Arapça “onda bir” (vergi) demek olup aynı Samî kökenli “işratum”dan iştikak etmiş olabilir B.O.

[15] Arapça “hamsete” = 5.

[16] History of Minkind I, s. 610.

[17] Garelli,, s. 184 ve dev.

[18] ibd., s. 207-321.

[19] ibd., s. 205 ve dev.

[20] Arapça “nema”.

[21] Arapça “sülüs”.

[22] Garelli, s. 260.

[23] ibd., s. 233 ve dev.

[24] Garelli, s. 269 – 279. Bütün bunlar hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. K. R. Veenhof. – op. cit., passim.

[25] N. Adontz. – Histoire d’Arménie, s.10.

[26] Bu konu “Metalürji teknikleri” bahsinde enine boyuna tartışılacak.

[27] Garelli, s. 280 ve dev.

[28] ibd., s. 286-288.

[29] Arapça – Osmanlıca “libas”, elbise.

[30] Garelli, s. 284-294.

[31] Arapça – Osmanlıca, madenî, damgalanmış para karşılığı olan “sikke” ile ilişki dikkati çekiyor.

[32] Milâdî XIX. yy.ın ilk yarısında Tokat’ta kalhanelerin bulunduğunu, bakırın Ergani’den getirtildiğini H. von Moltke anlatıyor, op. cit., s. 160.

[33] Garelli, s. 294-299.

[34] ibd., s. 299-317.

[35] Asianik – asianic tabiri Samî ve muhtemelen de Hind – Avrupalı olmayan Batı Asyalı toplulukları ifade eder.

[36] G. Contenau. – La civilisation des Hittites, s. 42.

[37] Garelli, s. 20-23.