Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Mughal Hindistan

Mughal Hindistan

Timur’un ahfadı sonunda, dedelerinin dedesi Cengiz’in “fazla sıcak” diye beğenmediği Hindistan’ı ele geçirecek, tarihe “Moğol sülâlesi” olarak geçecek olan dönemi başlatacaklardı. 1525’te bu ülke tarihinin “en romantik şahsiyeti” olan Babür, Kâbil’den hareketle bu imparatorluğun ilk taşını koyuyordu. Ama devletin gerçek kurucusu, torunu “Büyük” Ekber olacaktı. Şimdi İA Tahrir Heyeti’nin onun hakkında yazdığından bazı bölümleri okuyalım:

“O yıl (1573) ‘damgalama nizamı’ konulmuş, bütün zeametler hükümdara bağlı devlet mülkü haline kalbedilmiş…tir.[1] Damgalama nizamı eşraf ve âmirlerin beslemeye ve seferde çıkarmaya mecbur oldukları atlara tatbik ediliyor ve herhangi bir hilekârlığa imkân verilmemek için bütün atlar damgalanıyordu. İmparatorluk topraklarının kamilen hükümdara bağlı devlet mülkü haline getirilmesi[2] pek cezri bir tedbirdi ve zeamet sahiplerinin ellerindeki toprakların varidatını sonuna kadar toplayıp kendi keyiflerine göre sarf ederek zeamet vecibelerini ihmal etmelerine mani olmak maksadını istihdaf ediyordu. Ekber’in emeli imparatorluk arazisinin kendi memurları tarafından idare edilmesi ve muharip kuvvetlerin de daimî bir ordu halinde teşkilâtlandırılarak, tahsisatın devlet hazinesinden sabit ve muayyen esaslara göre verilmesiydi. Devlet memurlarının rütbe ve dereceleri, mansıbdâr adı verilen ordu zabitlerinin rütbeleri için bir barem tahsis edilmek suretiyle, tespit olunmuştu. Bu teşkilât sivil memurlara da teşmil ediliyor, onlar da, askerlik ve kumanda işleriyle alâkaları olmadığı halde, vazifelerinin ehemmiyetine göre, askeri memurlara kıyas edilerek, rütbe alıyorlardı… Ekber, idarenin iyice teessüs eylemiş olduğu ve en yüksek kumandanlarından en küçük rütbeli zabite kadar bütün askerlerin maaşlarını imparator hazinesinden aldıkları, süvarilerine devlet tarafından damgalı atlar verilen eyaletlerde bütün arazinin idaresini kendi eline almıştı. Hasılatı bir kurur (10.000.000 dâm – 250.000 rupiye muadil) tutan her toprak bölgesine kururî adı verilen bir vergi tahsildarı tayin edildi…”[3]

Ekber’in öyküsünü bir süre için kesip Hindistan’ı genel olarak ele alalım. Bu ülkenin, işbu “Moğol sülâlesi”nden çok öncelerinden itibaren Orta Asyalı kavimlerle tanışıklığı, ülfeti vardı. Chandra Gupta II, Hint hükümdarlarının en parlak ve en ünlüsü olup en kesin politik hareketi Ujjain İskit şahaplarının gücüne son vermek olmuştu. Batılıların sık sık uğradıkları Barygaza limanına çok yakın olan bu kent, yabancı etkilerinin buluşma yeri olmuştu: İran, Grek-Roma, İskit, hattâ Uzakdoğu ülkelerinin havası burada karışıyordu birbirine. Tipleri artan paralar, satraplarınkinden mülhem kalmaya devam etmekle birlikte yabancı örneklerden arınma eğilimini göstermişti; bununla biriminin adı Sanskrit dînâra (Latin dênârius’dan Grek δηνάριον aracılığı ile) ilk olarak bir V. yy. yazıtında meydana çıkıyor; Roma dênârius’u ile aynı ağırlıkta olması Batı etkisinin ifadesi oluyor.[4] Yani Arap devletinin doğmasına iki yüzyıl kala, bu devletin para birimi olacak olan dinar, Roma’dan Hindistan’a varmıştı!…

Chandra Gupta II’nin oğlu ve halefi Kumara Gupta (yakl. 415-454) zamanında Kuzeybatı’dan yeni bir istilânın rüzgârı geldiyse de bu, V.yy.ın ilk yarısında uzak bir tehdit olarak kalmıştı. Orta Asya Hunlarının bir kolu, önceki yy.da Bactria’yı (Afganistan) işgal elmiş, Hindistan’a saldırmak üzere Hindu Kush dağlarını aşma hazırlığına girişmişti. Hint sınırına Hun tehdidi müteakip yüz yıl içinde sürmüş, Gupta’lar bunu göğüslemekte hayli zorlanmışlardı. Hindistan şimdilik Roma İmp.nun akıbetine duçar olmayacaktı.

Ancak Kumara Gupta’nın halefleri onun kadar başarılı olamayacaklar ve birbiri ardında sökün eden Hun istilâları sülâleyi her gün daha zayıflatacaktı ve V. yy.ın sonunda vaki bir büyük Hun darbesi gedik açacak, müstevliler Kuzey Hindistan’a dolacaklardı.

Hintli yazarların Huna adını verdikleri işbu Hindistan Hunları tamamen bağımsız olmayıp Hun başbuğu namına naip sıfatıyla hükümet ediyorlardı. Hun tahakkümü İran’dan doğruca Kotan’a kadar uzanıyor, başkentleri Afganistan’da Bamiyan oluyordu. Kral Toramana Kuzey Hindistan’ı, merkezî Hindistan’da Eran’a kadar uzanan alan içinde, idare ediyordu.

Ama asıl önemli olan, Hunlarla birlikte birçok Orta Asyalı kabilenin de gelmiş olmasıydı ki bunlardan bir kısmı Kuzey Hindistan’da kalmış, bir kısmı da Güney ve Batı’ya doğru ilerlemişlerdi. Bunlar arasında, birkaç yüzyıl sonra yükselecek olan Gurjara’lar da bulunuyordu.

  1. yy.ın sonunda, Türk ve İranlıların bunlara Afganistan’da saldırmaları sonucunda Hun dalgası geri çekilecekti, ancak başka yerde de olduğu gibi Hunlar Kuzey Hindistan işlerinde katalizör rolü oynamışlardı.

Gupta sülâlesinin kralları, “Büyük Krallar Kralı (Şehinşah), En Yüksek Efendi” gibi mutantan unvanlar takınmışlardı, İran kralları gibi. Kral, idarenin odağı olup şehzadeler onun yardımcılarıydı. Sair prensler illere naip olarak atanıyordu. Çeşitli türden nazır ve müsteşarlar krala muavenet ediyordu: iller nahiyelere bölünmüş olup her nahiyenin kendi idarî bürosu bulunuyordu ve bu yerel idare tüm günlük uygulamalarda merkezden bağımsız olarak iş görüyordu. Merkezî yetkenin emri ya da siyaseti üzerinde özgül bir ağırlığı olmadığı sürece siyaset ya da bireysel durumlara ait kararlar genellikle mahallen alınıyordu. Nahiyelerde görevli memurlarla bunların illerdeki âmirleri, mahallî idarelerle merkez arasında irtibatı sağlıyordu.

Köyler, başkan ve ihtiyarlar heyetinden oluşan kırsal teşekküllerin denetimindeydi. Eğilim, merkezden resmen icbar edilmiş sistem yerine yerel çıkarları temsil eden bir idare yerleştirme yönündeydi.

Bu dönemin (VI. yy.) önemli bir başka veçhesi de ücretlerin bazen nakit yerine toprak tahsisleri şeklinde ödenmesiydi. Kendisinden sık söz ettiğimiz Çinli Buddhist hacı Hsuan Tsang’ın özellikle belirttiği gibi taş ya da metal üzerine sık sık toprak tahsis sicilleri tutuluyordu. Nakdî ücret sadece askerî hizmet karşılığında ödeniyordu. Toprak tahsisleri iki çeşit arz ediyordu. Bunlardan biri agrahara tahsisi olup brahmanlara münhasır ve vergiden bağışıktı. Her ne kadar toprak tahsis edilenin ailesi bu toprağı tevarüs ediyorsa da kral, herhangi bir memnuniyetsizlik halinde bunu geri alma gücüne sahip bulunuyordu. Öbür tahsis tipi de sivil (lâik) memurlara maaş yerine veya ödül olarak yapılandı.

Görüldüğü gibi daha Arap-İslâm devleti doğmadan toprak “iktâ”ı usulü Hindistan’da cari idi. Ayrıca “agrahara” da bir Grek köken sezilmiyor mu (άγρός= tarla…)? Devam edelim.

Toprak üç kategoriye ayrılmıştı: Genellikle ücret karşılığında verilen, devlet mülkiyetinde, nadasa terk edilmiş veya halî toprak; yine devlet mülkiyetinde, ekilip biçilen ve devlete gelir sağlayan toprak; özel mülkiyette toprak. Toprak tahsis (iktâ) edildiğinde, mukta toprak üzerinde tüm haklara sahip olmuyordu. Örneğin, mevcut mutasarrıfı yerinden atamıyordu. Muktaın ürünün sadece üçte biriyle yarısına kadar hakkı olup gerisi mutasarrıfa aitti.[5]

Şimdi bu olguları bir kez daha gerilerden ele alalım ve M. Ö. II. binin Misena’sına dönelim. Bir toprağın tam mülkiyeti, intifa hakkı olduğu kadar, karşılık olarak bir takım hizmet ve mükellefiyetleri tazammun etmiş olmalıydı. İki tasarruf şekli, bir ko-to-na, yani bir toprak parçasının alabileceği iki farklı şekil arasında bir karşıtlık meydana çıkıyor. Ki-te-me-na ko-to-na’lar, mülkiyeti kişilere ait olan özel topraklar olup ke-ke-me-na ko-to-na’lar ise damos’a bağlı, yani köy themalarının müşterek toprakları, kırsal grubun kolektif mülkiyetinde olup açık alan (open-field) sistemine göre ekilip biçilen ve muhtemelen de devrî olarak yeniden tevzi edilen topraklardı. Konunun büyük uzmanlarından M. E. Palmer,[6] yine iki tür tasarrufun tefrik edildiği Hitit yasası ile manidar bir yakınlaşmaya gitmiştir:

Doğruca saraya bağlı olan, savaşçının tasarrufu; bu, hizmet yerine getirilmediği anda saraya geri gelmektedir. Buna karşılık “âletin adamları”, yani sınaat sahipleri, “köyden” tabir edilen bir toprağı kullanırlar şöyle ki kırsal cemaat onlara belli bir süre için bu toprağı verir ve bunların köyden gidişlerinde bunu geri alır. Benzer bir doku arz eden Hint olguları hatırlanmaktadır: Çiftçi vaisya’ya (vis, bkz. Latin vicus, Grek οῖκος, evler grubu), yani köyün adamına ksatriya, muharip, bireysel tasarrufun adamı, mukabil olmaktadır. Bu itibarla Misena toplumunda iki toprak tasarruf şekli, daha temelli bir kutuplaşmayı kapsar: Sarayın, ona ya doğruca, ya da iktâ’larının tasarrufu itibariyle bağlı olanların karşısında, köyler halinde örgütlenmiş ve kendisine özgü yaşamı olan bir kırsal dünya görülür. Bu köy “thema”ları, üzerine bağlı oldukları bir toprak bölümünü elinde tutar. İşte bu taşra çerçevesi içinde, bizim doğal olarak kral unvanıyla ifade edeceğimiz pa-si-re-u, Homeros’un basilcus’u meydana çıkmaktadır.[7] “İktâ” kavramı hiç de yeni bir şey değildi…

Binlerce yıl sonrasının Anadolu’suyla bu ne benzerlik!…

* *

Kuzey Hindistan’ın siyasî bölünmeleri, IX. yy.ın başından itibaren; yerel krallıklar şeklinde olup birçok gelişmenin sonucuydu; bu gelişmeler, bir müşterek kültür ve tarihe dayanan mahallî sadakatin tebellürüne götürmüştü. Artık daha önceki geniş ve yüksek derecede merkezî devletin zorunlu yetkesi ve bir metropol’ün iktisadî sürüklemesinin mahallî duyguları azaltması vaki olmayacak, tüm alan, ülke çapında değil, mahallî konularla meşgul olacaktı. Bir ciddî ademi merkeziyete kayılmıştı.

Kral yine, değişik vüsatta toprağın gelirini memurlarına veya güzide mutasarrıflara tahsis ediyordu. Toprağı köylüler sürüyor, bunlar fiilen az çok toprağa bağlı olup ürünün tespit edilmiş bir oranını toprak sahibine devrediyorlardı. Muktalar, kendilerine iktâ edilmiş toprağı zürraya kiralayabiliyorlar ve anlaşmaya göre üründen bir pay alabiliyorlardı. Bu gelirden bir bölümü krala gönderiliyordu. Elinde kalana karşılık iktâ sahibi, krala sadakat yemini gereğince, bir takım hizmetleri borçlu oluyordu. Kralın kestiği parayı kullanıp meydana getirttiği ebniye, kitabe ve benzerleri eserlerde kralın adını zikretmeyi görev icabı sayıyordu. Ancak bazı güçlü muktalara, kendilerinin de toprak tahsisi yapma yetkisi veriliyordu ki böylece bir nevi “feodal” hiyerarşi teşekkül ediyordu.[8]

Toprağın ürününden aldığı payın bir bölümünü muntazaman krala gönderip onun emrine belli miktarda askeri birliği hazır tutmanın dışında iktâ sahibinin başka yükümlülükleri de bulunuyordu. Bazı münasebetlerle, örneğin kralın doğum gününde, sarayda bulunması zorunluydu. Küçük iktâ sahipleri, toprakları üzerinde idarî değişiklik yapmak için kraldan izin almaya mecburdular. Buna karşılık onlara çeşitli sembol ve unvanlar taşımak, özel biçimli tahtırevanı olmak, devlet törenlerinde file binmek… gibi imtiyazlar verilirdi. Raja, küçük muktaların sahip oldukları unvanlardan biriydi.[9]

Sistemin, merkezî yetkeye bağlı askerî tabiatı aşikâr olmaktadır.

* *

Bildiğimiz gibi Kuzey Hindistan istilâdan masun kalmamıştı. Grekler, İskitler, Parthlar ve Hunlar hayli süre burada iktidarı ellerinde tutmuşlardı. Ama sonunda yerlilerle kaynaşmışlardı. Gerçi bu ilk müstevliler Hindu orthodoxy’sinin kaleleri olmayan yerlere yerleşmişlerdi. Böyle olunca da sosyal kurumların çeşitli kademelerine giriş kolay olmuş, Hint dinî hiyerarşisinin buna tepkisi fazla keskin olmamıştı. Buddhistler bunları ihtida ettirmede başarılıydılar.

Buna rağmen karşılıklı etkilerin kalıcı olduğu da bir vakıadır. Özetleyelim öyküyü.

İndus vadisinin bir bölümü Ahmenîler İran’ına dâhil olmuştu. Hint metinleri İran hükümranlığının izlerinden söz etmiyorlarsa da bu sonuncusunun bir esasî unsuru, yazıyı ithal etmiş olduğu da bir gerçektir. Ahmenî bürokrasisinin kullandığı Aramî yazı, Hindistan tarafından istiare edilmiş; bu yazı önce sağdan sola yazılan Aramî-Hindu (ya da kharosthî) şekliyle Hindistan’ın Kuzey-Batı’sı ile Orta Asya’nın Hint kolonilerinde, milâdî ilk yüzyıllara kadar kullanılmış; sonradan bu aynı yazı, hayli stilize edilmiş şekliyle ve bu kez soldan sağa yazılarak brâhmî adıyla Hindistan’ın geri kalanına da yayılıp güncel Hint yazılarının kaynağını teşkil edecektir.

İran hükümranlığının çok sayıda etkisi olacaktı: Ahmenî sarayları Hindularınkine örnek olmuş gibidir; Hindistan’da krallık kavramının İran etkisinde kaldığı şüphesizdir. Bunların dışında vasi Ahmenî İmp., İskender’den önce, Hindistan’la Yunanistan arasında bağlantıyı ve dolayısıyla da, ticarî ve fikrî alışverişi sağlıyordu…

Kuzey-Batı Hindistan’da Grek etkisi de, sadece Demetrios’tan Kanishka’ya uzanan dönem (yakl. M. Ö. 180 – M. S. 140) hesaba katılsa, yüzyıllar boyunca kendini derinden hissettirmiştir. Buna Gandhâra’nın Greko-Buddhik sanatı tanıklık ediyor. Çok sayıda belge, Grek dilinin Kuzey-Batı’da Milâttan önce ve sonra sürekli olarak kullanıldığını gösteriyor; Taxila’da Grek klasikleri okunup tiyatro eserleri oynanıyordu. Khalîna, “at gem’i (χαλινός= yular, gem)[10], jâmitra “kutrî, ayın yedinci safhasının adı (διάμετρος= kutur)” gibi Sanskrit sözcükler Yunancadan yerleşmiştir; kendisi dahi hayli ileri olan Hint astronomisi, işbu temas sonucu kendini yenileyecekti.[11]

Grek, İskit ve Hunlar ne beraberlerinde ilâhiyatçılarını getirmişlerdi, ne de gelişleri İslâm ve Hinduizm gibi iki güçlü dinin toslaşmasını mucip olmuştu. Bu ilk müstevlilerle temas sonunda Hinduizm ve Buddhismde vaki değişmeler, her iki dinin orthodox kesimi için kabul edilebilir ölçüde kalmıştı. O ise ki İslâm’da böyle olmayacaktı. Bununla birlikte kaynaşma, Türklerde olduğu gibi sadece mahallî yiyip içme ve giyinme usullerinin kabulü şeklinde yüzeysel olarak kalmamış, çok daha temelli alanlara inmiş. Hint yaşamının ayrılmaz parçası haline gelen yeni sosyal düşünceler ithal edilmişti.

Moğollar, Afganistan ve Batı Asya’dan geniş boyutlu göç olanaklarını kesmekle bu kaynaşmaya dolaylı olarak yardım etmiş oluyorlardı. Her yıl denizden sadece bir miktar tacir buraya varıp Batı kıyısı limanlarına yerleşiyordu; onu buna zorlayacak saik yoktu. Müslüman kitle yerli halktan oluştuğuna göre bunun yaşam tarzı, Hindu çoğunluğunkinden pek farklı olmayacaktı.

Bu keyfiyet kaynaşmayı kolaylaştırıyordu. Ancak işbu kültürel kaynaşma idareci sınıflarda başka veçheler arz edebilecekti, şöyle ki bunların birbirlerinden ayrı durmalarında her iki dinin ilâhiyatçılarınca ısrar edilmekteydi ve işin politik yanı ağır basıyordu.

Türk Sultanlarının idaresi altında gelişen siyasî kurumlar daha önceki dönemlerdekilere benziyordu ve bunlar her zaman Müslüman siyasî kuramcıların ileri sürdükleri şekillere uymayabiliyordu. Meselâ, tanrısallıkla krallığın teşriki Kur’an’da yoktu. O ise ki Türkler buna daha öncelerinden yatkındılar; bunu Sasanîlerde görmüşlerdi. Hindistan’a vardıklarında bunun krallık makamının yerleşmiş bir kavramı olduğunu fark etmişler ve iş sadece ulemanın bunu Sultanlık çerçevesine uydurmasına kalmıştı.[12] Osmanoğlu’nda sürekli karşılaştığımız oportünizme burada da rastlıyoruz…

* *

Ekber’in “bütün zeametleri hükümdara bağlı devlet mülkü haline” kalbetmesi, bunların daha önce irsî mülk şeklinde iktâ edilmiş olup karşılığında da, toprağın önemine göre belli sayıda savaş atının hükümdarın emrine hazır tutulması istenmiş olması ihtimalini akla getiriyor. Burada “damgalanan” atlara binecek süvari muharipten söz edilmeyip aksine tüm askerî kadronun hazineden maaş aldığı belirtiliyor.

Ekber’in idarî düşüncelerinin, doğruca selefleri olan Afgan emirleriyle Delhi Sultanlarının etkisinde olduğu söyleniyor. Geçmişten almış olduğu en büyük ders, sınırsız bir vezaret müessesesinden kaçınma keyfiyeti olmuştu. İster askerî, ister mülkî, tüm önemli memurlar, emir ya da mansıbdâr olarak bir askerî esasa göre rütbelendirilmiş olup buna Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar tanık oluyoruz (vezirlere “paşa”lık rütbesinin verilmesi…)

Maliye politikası üç denemenin ürünü olmuştu. Her birinde farklı bir tahmin -değerlendirme yöntemi- kaidesi kabul edilmiş olup her üçünde de değerlendirme, ekilen alana dayandırılmış ve mahsulün cinsine göre değişmiş. İlk iki deneme başarısızlıkla sonuçlanmış ve ancak 1579-80’de nihaî bir sistem yerine oturtulmuş: Dah sâla olarak bilinen bu sistemde tahmin-değerlendirmeler, geçmiş on yılın ortalaması esas alınarak yapılmış. Brüt ürünün üçte birini devlete vermekle mükellef köylüyle doğruca temas aranmışsa da bu sadece, imparatorluğun başlarda çekirdeğini oluşturan altı ilde uygulanmış.[13]

Ekber’in dinî tutumunu siyaset ve sülâle mülâhazaları yönlendiriyordu. Sulh-u küll politikası, cizye’nin ve önceleri Hindu hacılardan tahsil edilen verginin ilgası, tebaanın çoğunluğunu oluşturan Hinduların sadakatini sağlama amacını güdüyordu. Bu politika hükümranlık kavramına sarsılmaz şekilde bağlı olup siyaseten ve iktisaden devletin üstünlüğünün bir delili olmaktaydı. Ekber, İslâm, Hindu, Jaynî, Zerdüştî, Buddha ve Hristiyan dinlerinin bir karması, eklektik bir dîn-i ilâhî vazetmişti ki bu, bir din ya da mezhep olmaktan çok bir tarikata benziyordu ve pantheisme meyleden bir monotheismle birlikte imparatoru Tanrı’nın yeryüzünde nâbii olarak onu fiilen bir nevi kutsallaştırmak, güneşe, ateşe… tapmak veya saygı göstermekten ibaretti ki bunun ilk bölümünü Osmanlı padişahında da görüyoruz, “zıllullah” sıfatıyla. Yani dünyevî olduğu kadar dinî yetke de, kendisi bunu fiilen bizzat kullansın veya kullanmasın, hükümdarın elinde olacaktı. Bütün bunların dışında Ekber’in vazettiği nizamların ruhunu, Hindu, Jaynî ve Parsî ibadetlerin kabulünü teşvik etmek, Müslümanlığın erkân ve ibadetlerine yüz vermemek eğilimi teşkil eder.[14]

Ekber’in dedesi ve ona Hindistan yolunu açıp tahtını bir ölçüde sağlayan Ferganalı Bâbûr, kimi yarı gezginci, Orta Asya’da hayvancı ve tarımcılardan ve de Çin, Hindistan ve Irak arasındaki kervan ticaretinden zenginleşmiş bir alanın sınaatkâr ve tacirlerinden gelir sağlama gücü için birbiriyle yarışan bir siyasî girişimciler sınıfına dahildi. Askerlik sanatını Uzbek kumandanlarından öğrenmişti. Bunlar ona örgütlenmiş disiplini, arazi savunma ve tahkimat tekniklerini, ateşli silâhlarla topçuluğu ve çevirme hareketini öğretmişlerdi ki bütün bunlar onu Hindistan serüveninde sonuca götürmüştü. Gerçekten o döneme kadar bu ülkede topçuluk bilinmiyordu ve bu sayede Bâbür’ün küçük ordusu, Delhi sultanının çok kalabalık kuvvetini dağıtmıştı, ünlü Panipat savaş meydanında (1525). Bundan bir yıl sonra da Kanunî’nin topları Mohaç ovasında birbirlerine zincirlerle bağlı ağır zırhlı Macar şövalyelerinin hakkından gelecekti. Bu keyfiyet dahi, daha birçokları gibi Doğu ile Batı Türk-İslâm devletleri arasındaki koşutluğa bir işaret oluyor.

Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla Ekber, mezkûr toprakları “devlet mülkü” haline kalbetme işlemini sadece altı ilde uygulayabilmişti. Özellikle buraları gezmiş olan devrin Avrupalı büyük seyyahları, ağız birliğiyle, toprak mülkiyetinin sadece krala mahsus olduğunu ifade etmişler, bu görüş de toprak nizamı tarihçileri nezdinde itibar görmüş olacak ki Marx, ATÜT faraziyesini, Hindistan ve sair Asya ülkelerinde özel toprak mülkiyetinin bulunmayışı esasına göre bina etmişti. O ise ki keyfiyetin Hindistan’ın tümüne teşmil edilemeyeceğine dair iddialar da var.

Ekber’in hükümdarlığının 40. yıllarında, yani XVI. yy.ın sonlarına doğru, dostu ve kâtibi Ebû’l-Fadl, kaleme almış olduğu Ayn-ı Ekberî’nin bir yerinde “köylü ve tacir”e vergi yüklenmesini haklı çıkarma görevini üstlendiğinde ileri sürdüğü tek bürhan, işbu verginin kralın tebaasına sağladığı himaye ve adalet karşılığında ödenen “hükümranlık bedeli” olduğu idi. Mezkûr eserin hiçbir yerinde bu toprak gelirinin köylünün kralı mülkünü kullanma karşılığında bir kira olduğuna dair bir kayıt bulunmuyor. Bunun dışında kentsel alanda “sahib” (mâlik) rolünde olup krala toprak parçası satan ve hattâ onunla mülkiyet münazaasına giren kişilerden söz ediliyor. Çok sayıda belge kent dışında da işbu mâlik’lerin, köylerin topraklarına ya da bunların bir bölümüne (milkiyat) tesahup ettiklerini bildiriyor. Yani kraldan başkaları da toprak mülkiyeti hakkını iddia etmektedirler.[15]

Devam etmeden önce yukarda işaret ettiğimiz muvâzâta bir başka örnek daha verelim. Osmanlı Sultanları gibi Ekber’in de, toprak mülkiyet şekli konusunda kesin bir tavrı olmakla birlikte hal ve şartların imkânları nispetinde toprak üzerine kamu mülkiyeti ana prensibini uygulayabilmiş, çoğu yerde de, yerli Hindu liderlerin Sadakatini tehlikeye düşürmemek üzere oportünist bir politika izlemek zorunda kalmıştır. Aynı husus, Osmanlı toprak rejimi tarihçilerini de çok kez yanılgıya götürmüş şöyle ki fethedilmiş birkaç yerde, rejim olduğu gibi bırakılmış, eski feodal sınıfı bac’a bağlamakla yetinilmiş. Bunu gören kimi tarihçi de Osmanlı ana nizamın “feodal” olduğu fetvasını veri vermiştir.

Ekber’i de aynı koşutluk içinde görüyoruz. Bu noktada İrfan Habib soruyor: Nasıl oluyor da Avrupalı seyyahlar, kralın kendine mal etmediği bir hakkı ona atfediyorlar? Bu araştırıcının tahminine göre seyyahlar, kendilerine belli bir arazinin geliri “iktâ” edilmiş Mughal câgîrdâr’ları, Avrupa’daki toprak sahibi aristokrasiye teşbih etmiş olmalılar, imparator da, bu “iktâ” (câgîr)[16]leri keyfi olarak başkasına aktarabildiğine göre bu, onun asilleri, kendilerine ait olması gereken toprakların mülkiyetinden mahrum bırakıp bunları kendine mal ettiği manasını istilzam ediyor demektir. Bunun dışında, ülkenin çok geniş bölümlerinde “köylü tasarrufunda” köylerin (raiyatî) bulunması Avrupalıları toprağın ürününü paylaşan iki sınıf tefrik etmeye itmiş olmalıdır: Bir yandan köylüler, öbür yandan da kral veya onun câgîrdâr’ları. Avrupa’nın feodal döneminin seyyahları, köylünün mal sahibi olabileceğini havsalalarına sığdıramadıklarından ancak kral, toprağın maliki olmalıydı.

Bengal’a sürekli yerleşmeden bir yıl önce İngilizler, çeşitli toprak hakları hakkında “yerli” resmî efkârını anlamak üzere bazı soru listeleri dağıtmışlardı. En çok sorulan soru “toprağın sahibi kim, idareci (hâkim) mi zemindâr mı?” olmuştu. Böylece ifade edilmiş sualin köylülerin dikkate alınmasını tümden dışladığı kaydedilecektir. Bir yanıt râca ve zemindâr’ların eski zamanlarda toprağın sahibi oldukları, ama Mughal imparatorların bunları bu haklarından mahrum bırakmış olmalarıyla bu mülkiyet hakkının hükümdara geçmiş olması gerekir merkezindeydi. Burada da, Avrupalı seyyahların muhtemelen takip etmiş oldukları belgit yolu tutulmuştur: Sadece câgîrdâr’ların yerini zemindâr’lar almıştır.

Ama Avrupalı seyyahların köylünün mal sahibi olamayacağına dair sanıları acaba doğru muydu? Aurangzeb’in, Muhammed Haşim’e bir ferman’ında mâlik (terim burada köylüyü ifade ediyor), toprağını ekmekte aciz kalır veya onu tümden terk ederse toprağın onu ekip biçebilecek bir başkasına devredileceği, böylece de gelir kaybının önlenmiş olacağı yazılıdır. Ama herhangi bir anda mâlik, toprağını işleme gücüne yeniden kavuşur ya da ona geri dönerse, toprak ona iade edilecektir. Bu keyfiyet fermanın 3. maddesinin ana düşüncesini oluşturuyor ve harac-ı muvazzaf, yani sabit bir gelir oranı ödeyen topraklara mütedairdir. Buna karşılık 17. maddede, harac-ı mukasime, yani mahsulle değişen gelir ödeyen toprağın mâlikinin artık onu işleyemez hale gelmesi ya da vârissiz ölmesi durumunda toprağın, tıpkı harac-ı muvazzaf ödeyen toprak gibi muamele göreceği derpiş ediliyor. Bunun bir soyut kuram esasından ibaret olmadığı, bir imparatorluk senedinde yer almış olmasından anlaşılıyor şöyle ki senet, tarımsal faaliyetin terk edildiği bir köyün canlandırılması hususunda meydana getirilmiştir. Bir şahıs köyün kuyusunu tamir edip toprağını işlemeye talip oluyor. Senet, mâlik’in hazır bulunması ve toprağı işleyecek durumda olması nedeniyle talebin geri çevrilmesini, sadece mâlik’in buna muvafakat etmesi halinde bunun kabulünü derpiş ediyor. Keza Ekber ve Cihangir’in saltanatları sırasında konmuş iki nizamda da köylünün işgal hakkının dokunulmazlığı vurgulanıyor. Bunlardan ilki Ayn-ı Ekberî’de yer alıp kayıtlarında meded-i ma’âş mutasarrıflarının “şahsan işlenen toprakları” (hud-kâşta) şeklinde geçen “köylü tasarrufları’na (ra’iyat-kâşta) girmemeyi tembih ediyor. İkincisi Cihangir’den cülusunda sadır olan on iki iradeden biri olup maliye memurlarına köylülerin topraklarını (zemin-i ri’âyâ) zorla kendi tasarruflarına tahvilini men ediyor. Köylü haklarının irsî oluşu da Ayn’da görülüyor; Hâfi Han da köylünün mevrûsî topraklarından söz ediyor.

Buna rağmen gerçek serbest ferağ ve temlikten, yani güncel mülkiyet hakkı kavramının icabı olan toprağa dilediği gibi tasarruftan, onu istediği zaman terk etmekten hiç söz edilmiyor. Bir anlamda toprak köylüye aitse de öbür yandan köylü de toprağa ait oluyor. O, toprağı bırakıp gidemiyor, ya da onu işlemeyi reddedemiyor. Bir Avrupalının gözünde Hindistan köylüsüyle Polonya serfi arasında fark bulunmuyor… Muhammed Haşim’e yazılan fermanda düpedüz (2.madde) “tahkikat sonunda toprağı işleyebilme gücü ve sulamanın varlığına rağmen köylünün elini topraktan çekmesi” halinde maliye memurlarının onu “tazyik ve tehdit edip hapis ve sair bedenî cezalara çarptırmaları” öngörülüyor.

Bu durumda toprağın, hiç değilse ra’iyati alanlarda, tek bir sahibi görülemiyor. Ne köylü, ne de kralda tam bir mülkiyet hakkı saptanabiliyor: Toprak ve onun ürünleri üzerinde çeşitli haklar bulunuyor.[17]

Güncel Hint dilinde “zemindar”, toprak ağasını ifade ediyor. Genel olarak kabul edilen görüşe göre bu, Moğol idaresi döneminde, bir vassal şefi ifade edip imparatorluğun doğruca idare edilen kesimlerinde böyle bir kişi bulunamazdı. Ayn-ı Ekberî’de yer alan istatistiklerde (“On iki ilin hesabı”) parganat,[18] kilâ (hisar), nakdî, suyurgal,[19] zemindar, süvar, piyade’le ve ayrılmış sütunlar bulunuyor.[20] “Zemindar”ın en sık kullanılan müteradifi mâlik olmaktadır.[21]

Rajput devletlerin bazıları Moğol idaresinden etkilenmiş olmalıdır. Örneğin Jospur krallığında, mihrace her pargana’da kendi hazinesi için birkaç köyü ayırıp gerisini, câgîr’e muadil olan pattas’a, yani subaylarına ücret yerine tahsis ediyor.[22]

Köy cemaati (Village Community) – müşterek tasarruf keyfiyetine gelince, Moğollar dönemi Hindistan’ında kırsal kesim ekonomisinin manidar bir veçhesine şahit olunuyor: Her ne kadar köy ürününün büyük bir bölümü kent pazarına taşınıyorsa da köyler buna karşılık kentten hiç mesabesinde mal alıyor. Şu halde köyler tüm öz gereksinmelerini bizzat karşılamak durumunda kalıyorlar ki bu da, para ekonomisiyle kendine yeten kapalı ekonomi yan yana bulunuyor, demektir, işte bu iki mütezat iktisadî unsurun varlığı, bir taraftan tarımda bireyselci üretim tarzı ile öbür taraftan Köy cemaati-müşterek tasarruf örgütlenmesi, sosyal çelişkide ağırlıklı olmuş olmalıydı.

Köylü, ailesiyle birlikte tek bir üretici olarak görünmektedir. Belgeler, gelir amacıyla her köylü tasarrufunun ayrı değerlendirilmesinde ısrar etmektedir. Hiçbir yerde köylünün toprak üzerindeki hakkının müşterek kullanıldığına dair herhangi bir işarete rastlanmıyor.

Emtia üretimi ve bunun sonucu, bireysel toprak tasarrufu, köyde ister istemez her türlü eşitliği ortadan kaldırmış olmalıydı. Pencab’ın bir köyünde cizye hesabı ilginç bir burhan olmaktadır (1697-8). Bunda köylülerin kişisel mal varlıklarının takdirindeki fark kademeleri iyice belirgin oluyor: 280 erkekten 73’ü bu vergiden muaf tutulmuş (çocuklar, kaçaklar, ehliyetsizler…); 22’si “tamamen yoksul” olarak kaydedilmiş. Geri kalan 185 kişiden 137’si III. sınıf, yani mülkleri kişi başına 52 Rupiden az takdir edilmiş; mülkleri 52 Rupiden fazla edenler II. sınıfa, 2500 Rupiden fazla edenler de I. sınıfa dâhil edilmiş…

Böylece de kırsal kesim halkı çeşitli sosyal sınıflara bölünmüş olarak çıkıyor karşımıza. Bunu cizye tarhı hususunda Aurangzeb ferman’ında da görüyoruz: I. sınıf, 10.000 dirhem’den; II. sınıf, 200 dirhem’den yukarı değerde malı olanlar, III. sınıf da 200 dirhem’den aşağı değerde malı olanlar şeklinde tefrik edilmiş (12 dirhem yakl. 3 Rupi 2 akçe). XIV. yy.da balâhar adı, köylünün en aşağı sınıfını ifade ediyordu.[23]

Moğol döneminde toprağın bol olması ve topraksız köylünün her zaman bir bakir toprak üzerine konabilmesi karşısında o dönemin topraksız köylüsü, tarımdan başka meşguliyeti olan ve harman zamanlarında genişçe toprak dolayısıyla yardımcıya muhtaç köylüye ücret karşılığında çalışanlarla başlıca topraksız sınıflar olan aşağı kast mensupları olarak tanımlanabilir. Gerçekten kast sistemi, amansız şekilde tarımsal üretim için sabit bir yedek güç deposu oluşturmuş gibiydi.

Kast sisteminin köylü ile topraksız rençper arasında icbar ettiği irsî fark, aynı zamanda, Marx’ın Hint Köy Cemaati’nin teşekkülü için elzem olarak gördüğü “değişmez işbölümü”ne bir misaldir. Köy için az çok her sınaat, dülgerlik, çömlekçilik vs. bir ayrı kastın işi olmuş olmalıdır. Kendine yetme gereksinimi, bazen ana hirfet türlerini her köy için zaruri kılan ekonomik sebep olmaktaydı.[24]

* *

ATÜT kuramının temel öğelerinden biri olan, devletçe yaptırılan sulama tesislerine gelince, Hindistan tarımının önemli bir veçhesi de mousson rüzgârlarının cömertliğini tamamlayan yapay sulama olup bunun başlıca araçları kuyular göletler ve kanallardı.

Yukarı Ganj ovalarıyla Dakhin’in bazı bölümlerinde kuyular, sulamanın esas kaynağını oluşturmuş olmalıdır. Az çok bugün kuyulardan su çekmek için kullanılan yöntemlerin hepsi, artezyenlerinki dışında, mezkûr belgelerde betimlenmişlerdir. Ayn’a göre Lahor ilinin “çoğu, kuyu sulamasının yardımıyla ekilip biçilmekte” imiş.

Arkeolojik kalıntılar Orta Hindistan ile Dakhin’de sulama göletlerinin eskiliğini belgeliyorlar; bunlarda su, önüne bir şedde yapılan doğal çukurluklarda biriktiriliyor. Bu şeddelerin boyu bazen iki üç kilometreyi bulmuş olup Bidar’da büyük Kamthana göleti, bir “gerçek Dicle” olarak civar zürraını yağmura bağlılıktan kurtarmaktaydı. Ekber’in torunu Şahcihan’ın saltanatının son yıllarında Moğol idaresini Khandeş ve Berar’ın Painghat bölümü zürraına bent ve şedde inşası için 40 ilâ 50.000 Rupi ikraz eder görüyoruz. Keza Mevar’da, ünlü Udaisâgar göleti yine bu çağa ait olup çevresi yaklaşık 40 mil gelmektedir.

Yumuşak alüvyonlu zeminde akarsu yataklarının kararsızlığı, ovaların tümünde sayısız terk edilmiş kanal bulunmasını intaç etmiş olup bunların birçoğu, taşkınlar sırasında, faal duruma gelmektedir. Çok sayıda bu tür kanalın Moğol çağında var olduğuna dair emareler mevcuttur. Aslında bunları doğruca insan eliyle yapılanlardan tefrik etmek gerekirse de bunların yatakları o kadar sık temizlenip derinleştirilmişti ki bu ayırım hayli güç olmaktadır.

Ama Kuzey Hindistan’da gerçekten geniş kanallar kazılmıştı. Ünlü Firûz Şah kanalı, Ekber zamanında iki kez tamir görmüştü. Keza Pencab’da küçük bir kanal sistemi de Şahcihan’ın saltanatı sırasında meydana getirilmişti. Bütün bunlara su arkları’nı (hark-cetvel-kariz)[25] da ekleyeceğiz.[26]

Moğollar dönemi Hindistan’ı ile Osmanlı Devleti arasındaki koşutluğa çok örnek verilebilir. Bunlar arasında arazi tahrirleri (zabt), fiyat râyiç ve narhları (düstur-u âmal) özellikle zikredilebilir. ATÜT kuramına esas olan “yapay sulama tesisleri”ne Hindistan’ın dışında da, Asya’nın daha Batı’sında çok rastlanır. Cengiz istilâsına takaddüm eden yıllarda en az 500.000 olarak tahmin edilen Semerkand nüfusu, bahçelerle çevrili hanelerde yaşamaktaydı. Tarihlerin kaydettikleri geniş bahçecilik (sebze ve meyvecilik) faaliyetleri ciddi sulama imkânları olmadan gerçekleşemezdi. Gerçekten kentin içinden geçen Zerefşan suyundan alınan harkların çoğu İslâm öncesi döneme aitti. Bu su kente girdikten sonra dört kanala, bunlardan her biri de iki kanala ayrılırdı. Bunlar üzerinde 680 kapak bulunuyordu. Bunlardan biri olan Mazdakhin harkı (arik’i)[27] 45 kola ayrılıp 2750 çift araziyi sulamaktaydı (çift Latin jugum’u gibi, bir çift öküzün bir günde sürebildiği araziyi ifade eden bir birimdi).

Şehristan’ın da duvarlarının yine İslâm öncesi dönemlerde inşa edildiği sanılır. İnşası için büyük ölçüde kil gerekmiş olup böylece de geniş bir hendek teşekkül etmiş. Bu hendekten suyu kente ulaştırmak üzere “Bakırcılar” (assaffarûn) da bir kârgir bina inşa edilmiş. Yine İslâm öncesinde kazılmış olan hark, duvar hendeğinin üstünden geçmiş olup bunun her iki yanı tümden kurşunla kaplanmış. Harkın iki yanındaki arazi, onun bakımına tahsis edilmiş. Bendin tamiri için gerekli işçilikten Semerkand ateşperestleri yükümlü olup bunlar bu nedenle cizyeden bağışık tutulmuşlardı.[28]

* *

Tercümesinin “Giriş denemesi” kısmında Baillie kesin olarak “hiçbir toprak aynı zamanda öşür’le harac’ın ikisine birden tâbi olamaz” diyor[29]

“Sadece öşrî ve sulh topraklar, farklı dinlerden insanlara geçmeleri halinde statü değişimine uğrarlar. Her üç fakihe göre el değiştirmede haracî toprakların niteliği değişmez…”[30] (“Yabancı” yı sömürüde her üçü birleşiyor…)

Baillie, Hindistan’da haraç’la ilgili ilk ifadeye Ayn-ı Ekberî’deki kısa tarihî hikâyede rastladığını anlatıyor “Eski zamanlarda Hindistan padişahları toprak ürününün altıda birini alırlardı. Dendiğine göre aynı zamanda da kelle başına bir genel vergi alınırmış ki buna harac denirmiş. Besbelli bununla cizye kastedilmişti ki buna bazen kişi haracı da denirdi. Menu yasalarına göre Hindistan kralları tabilerinden en fazla ürünün altıda birini almaya yetkiliydiler. Bu itibarla ilk Müslüman hükümdarların, ülkede hazır buldukları vergiyi almaktan memnun oldukları, buna cizye’yi ekledikleri, halkın ancak bu kadarını kaldırabildiği sanılır. Dikkate değer taraf, Hindu vergisi, ürünün bir bölümü olmakla, aslında bir mukaseme idi ve böylece de harac’ın bir çeşidiyle karıştırılırdı. Aynı-ı Ekberî’de anlatılana göre ilk olarak Şere Han’la Selim Han, ürünü bölme âdetini ilga etmişlerdi. Bu zamana kadar verginin mukaseme olduğu sanılır, ama bu, muhtemelen Müslümanların değil, Hinduların mukaseme’siydi zira daha önce de görüldüğü gibi Müslüman dinine girmemiş olanlara İslâmî yasalar kabil-i tatbik değildi. Şere Han’la Selim Han’ın bu hareketleri muhtemelen Hindistan’ın Müslüman hükümdarları tarafından bu ülkenin topraklarına gerçek harac’ın vaz’ının ilk adımıydı. Sonradan Ekber’in kabul ettiği sistem; daha büyük kesinlik ve düzgünlükle mer’iyete sokulan Şere Han’ınkinden ibaretti. İlk bakışta Ömer’inkinden geniş ölçüde farklı gibi gözükürse de gerçekte aynı esaslara dayanıyordu. İlk önce belli bir toprak alanı başına bir vazife, ya da sabit bir mükellefiyet olup mukaseme, yani o günkü üründen bir pay değildi. Mamafih toprak ekilsin ekilmesin, her zaman ödenmesi gerekli vazife’nin katı ilkesi, durum gereği bazı değişmelere uğruyordu. Buna göre topraklar dört cinse ayrılmıştı: Pulec, Perovti, Cecer ve Bunjer. Pulec, hiç nadasa bırakılmasına izin verilmeyip her hasat mevsimi için ekilen topraktır. Perovti, kuvvetini yeniden edinebilmesi için kısa süre ekilmeden bırakılan topraktır. Cecer, üç ya da dört yıl nadasa terk edilendir. Bunjer ise beş yıl süreyle ekilmemiş olanıdır. Vazife ilkesi ancak ilkine, yani Pulec toprağa kesinlikle uygulanırdı. Perovti sahibi sadece ekildiği zaman harac’a tâbi tutulurdu; öbür iki cins üzerinde daha ileri değişmelere izin verilirdi ve bunlar ekilip biçildiklerinde yekten tüm takdir miktarına tâbi tutulmazlardı. Saniyen, harac’ın üzerinden alındığı alan görünürde Ömer tarafından kabul edilmiş alandı. 60 x 60’lık bir murabba olup carib veya bigeh tesmiye edilirdi; buradan da mutat Hint toprak ölçüsünün Arap carib’ine tekabül ettiği meydana çıkar. Zirâ’ya gelince Ekber, bunun yerine, 41 parmak olarak tespit ettiği ilâhî gez’i ikame etmişti ki bu, şüphesiz, genişliğine parmaktı zira uzunluğuna parmak takriben bir yarda yerine beş yarda edecekti ki gez,[31] bir yarda kadar tahmin edilirdi. Genişlemesine beş parmak az çok bir kapalı el (kabza)[32] genişliği kadar olup zirâ da sekiz kabza veya kırk parmak ettiğinden, az çok ilâhî gez’le aynı olacaktı ki bazı farklar olsa dahi, yasa carib ölçüsünde oldukça serbestlik tanıyordu. Salisen, Ömer ile Ekber’in ilkeleri arasında en büyük fark, nispet üzerindeydi; fakat bu fark gerçekten çok görünürdeydi; zira her ne kadar Ömer’in nispeti üç farklı mahsul çeşidine göre değişiyor ve Ekber tarafından saptanmış nispet bütün mahsuller için aynı idiyse de, onun tarafından tasrih edilmiş çeşitli türler ki ilkbahar hasadı için on bir, güz için on dokuz gibi büyük sayıda idiler, hep Ömer’in birinci sınıfı içine girerdi… Kendi birinci sınıfına dâhil bütün maddeler için Ömer tarafından saptanmış nispet, ölçü olarak bir kafiz ile para olarak bir dirhem’di; bu nispetin keyfî olarak değil de toprağın ortalama verimine göre tespit edildiği tahmin edilir. Ekber tarafından tespit edilmiş nispet, her maddenin orta nitelikte toprak veriminin üçte biri oluyordu… Bu nispet Ömer’inkinden bir dereceye kadar yüksekti ama buna karşılık, Ekber tarafından cizye ve sair birçok ağır vergiden affedilmek suretiyle telâfi edilmişti…”[33]

Hindistan üzerindeki bu özet ayrıntılar bile bize İslâmî teamüllerin, hal ve şartlara göre ülkeden ülkeye nasıl farklar arz edebileceğini gösteriyor ki sıra Osmanlı müesseselerine geldiğinde bu keyfiyet büyük fark arz edecektir.

Dönelim doğruca Arap-İslâm alanına.

[1] Tarafımızdan belirtildi.

[2] Tarafımızdan belirtildi.

[3] T. H. – Ekber, in İA.

[4] Pierre Meile.- Histoire de l’Inde, PUF, Paris 1951, s. 31.

[5] Romila Thapar.- A history of India I, Middlesex 1982, s. 140-6.

[6] Bkz. C. I, s. 62. 70-2.

[7] Jean-Pierre Vernant.- op. cit., s. 21-3.

[8] Romila Thapar.- op. cit., s. 242.

[9] ibd., s. 243.

[10] “Gem”, Batı Türkçesine ait ve κημός’dan müştak bir sözcüktür. İtalyanca camo = ağızlık, burunsalık; Sanskrit yama = bağlamak,

sıkıştırmak, tenkit etmek; Latince camus = yular. Buradan Farisî lekâm = yular; bunun muarrebi de lecam olmaktadır (BTL ve DELT)

[11] Pièrre Meille.- op. cit., s. 19-24.

[12] R. Thapar.- op. cit., s. 289-90. Müellif de “feodalci” mektebe mensup olmalı ki Hindistan’ın, iddia edilen ATÜT alanının başlıca ülkesi

olduğunu bile unutmuş görünüyor.

[13] C. Collin Davies.- Akbar, in EI.

[14] T. H.-Ekber, in İA.

[15] İrfan Habib.- The agrarian system of Mughal India (1556-1707), London 1963, s. 111-2.

[16] Farsça câgîr, tutmak, bir- yeri işgal etmek; geniş bir arazi parçasının ürününden hükümet payının bir şahsa ferağı; hizmet karşılığı ödül

ya da ücret olarak ebedî veya yaşam boyu ihsan edilen toprağa tesahup; câgîr-i tan, câgîr-i zât, kişisel yardım için toprak tahsisi; câgîr-i

haşm, askerî birliklerin beslenmesi için tahsis edilen topraklar; câgîr-i sar, bir subay ve memurlar yerleşiminin ihtiyacını karşılamak üzere

toprak tahsisi; câgîr-i mansab, bir mansıp ya da payeye bağlı toprak tahsisidir (bkz. Steingass).

[17] Irfan Habib.- op. cit., s. 112-8.

[18] Hindistan’da zile’nin, yani bir idarî nahiyenin, bir bölümü. Sözcük İran kökenlidir (bkz, R. H. Poole -compiled by- The New Imperial

Reference Dictionary, London t. y.). Tokat’ın ilçesi Zile (eski Zela)’nın, İran işgali sırasında önemli bir Zerdüştî kült yeri olduğa bilinir.

[19] Bundan ilerde söz edilecekıir.

[20] İrfan Habib.- op. cit., s. 136-7.

[21] ibd., s. 139.

[22] ibd., s. 186.

[23] Bala, Anadolu’nun birçok yerinde ve özellikle Doğu illerinde “çocuk, yavru, küçük” manasında olup (bkz. DS) Tatarcada da “çocuk”

karşılığındadır.

[24] İrfan Habib.- op. -cit., s. 118-122.

[25] Bunların ayrıntıları, bu cildi takip edecek C.II/3’de (Teknikler) verilecektir.

[26] İ. Habib.- op. cit. s, 26-35.

[27] İşbu “Mazdakhin” adı hiç mi bir fikir akımını akla getirmiyor, ezcümle Mazdak öğretisini?

[28] W. Barthold.- Türkistan, s. 85-9.

[29] op cit., s. 11.

[30] ibd., s. 16.

[31] Gez, Farsça, “endaze, arşın”ın yan ısıra “diş” manasına gelen “kâz” muhaffefi olmaktadır, (bkz. GG) Tüfenklerin nişangâhı üzerindeki

üçgen çentikli gez, bu sonuncu anlamı taşımış olmalıdır.

[32] Hep tüfenkle ilgili terminolojiler etrafında dolanıyoruz.

[33] Neil B. E.-Baillie.- op. cit., s. 35-7.