Mısır’da Toprak Kanunu

Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Mısır’da Toprak Kanunu

Mısır’da Toprak Kanunu

Bu vesile ile Osmanlı genel idare şeklinin dışında kalmış Mısır’da uygulanmış olan toprak rejimi “Kanûn”u üzerinde biraz eğleneceğiz.

Memlûk devleti, Yavuz’un satveti karşısında anîden yıkılmış, Osmanlı, hercümerç içinde bir idare ve maliye devralmıştı. Merkezden çok sınırlı sayıda idareci tefrik edebilmiş olan Babıâlî, mahallî kadrolarla yetinmek zorunda kalmıştı. Bunların dahi çoğu ya kaçmış, ya da Kahire muharebesinde telef olmuştu.

Kurulacak olan yeni rejimin acil gereksinimi, tevarüs etmiş olduğu malî ve idarî sistemin şekil ve tabiatının tespiti idi. Osmanlı hizmetine girmiş Memlûk bürokratların kadastro, sicil ve başlıca malî kayıtların kaybolduğunu beyan etmeleri üzerine Selim, 16 Şubat 1517’de, yani Kahire’yi zapt edişinden üç hafta kadar sonra, yenilerinin tanzim emrini verip bir yandan son Memlûk ve bedevî (göçebe) Arap mukavemet yuvalarını temizlemekle meşgulken, bir yandan da eline geçirmiş olduğu Delta bölgesindeki alana mesaha ekipleri gönderip “araziyi ölçüp burada mevcut fief, vakıf ve benzeri müessese sayısının saptanması”nı istemişti.

Aceleyle derlenmiş olmakla mükemmel sayılmayacak yeni Osmanlı kadastrosu, bir yandan da ilhak edilmekte olan toprakları da kapsıyordu ve bu arada, 1522’den itibaren, kaybolduğu sanılan Memlûk sicilleri ele geçmeye başlamıştı. 1527’de, yeni keşfedilen bu siciller sayesinde ilkinden çok daha sistematik bir mesahaya girişilecek ve her köy için Nil’in çok, orta derecede, az kabardığı yıllarda normal olarak sulanan feddân[1] sayısı saptanacaktı. Ayrıca nüfus, ürün ve her yöreye yüklenmiş vergi şekilleri de kaydedilecekti.

XVI. yy.da Mısır’da Osmanlı idaresini ilgilendiren ana toprak mülkiyet sorunu, hangi toprakların Hazine lehine vergilendirilip sair amaçlarla hangilerinin temlik edileceğiydi. Memalik’in her yerinde olduğu gibi Mısır’da da, kuramsal olarak tüm mülkiyet ve bunun geliri, Sultana aitti. Havâss-ı Hümâyûn, Selçuklularda ve onlardan önce Memlûklarda, bildiğimiz gibi, iktâ ya da mukataa sistemleriyle değerlendirilmekteydi. Bu da timar, emânet ve iltizam, yani öncekilerin bir nev’i mezci şekilleriyle uygulama alanına giriyordu. (Mukataa, bir mahallin hâsılatının muayyen bir bedelle mültezime veya bir emine verilmesi olduğunu hatırlatalım).[2] Askerlere olduğu kadar, çok daha az ölçüde, ücret ve topraktan gelirlerine ek olarak bazı mansıp sahipleriyle üstün hizmet ve kahramanlıkta bulunanlara verilen rızk-ı ceyşiyye, timar’dan farklı olarak zamana ya da bunun lehtarı kişinin görevi sürdürmesine bağlı olmayarak, o kişinin kendisine, tam mülkiyet şeklinde tevdi edilmekteydi.

Mısır, biraz da barut ve buna bağlı olarak her türlü ateşli silâhların gelişmesine koşut olarak süvari taktiğinin güç kaybetmesine karşılık piyadenin önem kazandığı bir dönemde ele geçmiş olmakla timar sisteminin ithal edilmediği tek Osmanlı ülkesi olmuştu. Osmanlı idaresinin Mısır’da başlıca hedefi, yeni piyade sınıfının (Yeniçeri) ve Kanunî döneminde iyice şişen bürokrasinin ücretlerini ödemek üzere mümkün olduğu kadar gelir elde etmekten ibaretti. Bunda başarı, Mısır’da herhangi bir şekilde temlik edilmiş vakıf ve sair şekilli Sultanî mülkleri, asgaride tutmaya bağlıydı. Osmanlı hizmetine giren Memlûk ve asker idarecileri, Hazine dışından elde ettikleri gelirlerden mahrum bırakarak fief’lerinden başka rızk’ları Hazine’ye irat kaydedilecek, Mısır’da görev yapan Osmanlı ya da eski Memlûk asker ve idareciler tamamen Merkez’in ödeyeceği maaşa bağlı kılınacaktı: Merkez’den uzak bir ülkenin en uygun denetim şekli böyleydi.

Ama bir husus gözden uzak tutulamazdı: Bütün pragmatik ve hattâ tüm anlamıyla “materyalist” görüşlü Osmanlı idaresi, Selim’in Kahire’de Emanet- i Mukaddese’yi de ele geçirmiş olduğunun bilinci içindeydi ve keyfiyeti değerlendirmeye kararlıydı. Böyle olunca da Sultan’lar ve Mısır’da mümessilleri, Memlûklardan tevarüs ettikleri vakıf ve rızk’ları ihlâl edemezlerdi. Bunun da yolu bulunmuştu: Mukabil hizmetlerde görülen kusurlar bunların iptal edilmeleri için yeterli neden sayılmıştı. 1525 tarihli Kanûnnâme’de, herhangi bir türlü belgelendirilmeyen askerî rızk, timar ve vakıf’ların Hazine’ye devredileceği derpiş edilmişti. Hazine bunları iltizam ve emanet şekilleriyle değerlendirecekti. Bunun için de, nihaî olarak 1553’te sâdır olan yeni bir Kanûn’la Hazine, vecibelerini karşılayabilecek yeteri kadar gelir elde edip aynı zamanda, mülklerinin meşru hak sahibi-müessese ve şahısların hukukunu teminat altına alacaktı.[3]

[1] Feddân, Mısır’da temel arazi ölçü birimi olup el-Kalkaşandî’ye göre 400 kasaba kareye eşittir (bir kasaba, ortalama 3,99 m), yani 1

feddân, Ortaçağda 6368 m2 olmaktadır (Walter hinz.- Islamische Masse und Gewichte, ungerechnet ins metrische System, Leiden 1970,

  1. 63, 65). Ancak feddân, ölçülen arazinin verimi ve ekin durumuna göre değişmekteydi. Ortalama feddân, Arap fethi sırasında 6209 m2,

Memlûk döneminde 6034 m2 olup XVIII. yy.ın sonlannda en iyi topraklar için 4200 m2, en kötüleri için de 5929 m2 itibar edilmekteydi.

[2] İ. Hakkı Uzunçarşılı.- Osmanlı Devletinin merkez ve behriye teşkilâtı, Ank. 1948, s. 332, infra 2.

[3] Stanford J. Shaw.- The land law of Ottoman Egypt (960/1553): A contribution to the study of land holding in the early years of Ottoman

rule in Egypt, in Der Islam, Band 38, Heft 1-2, Berlin 1962.