Millî Eğitim Dâvamiz

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Millî Eğitim Dâvamiz

Millî Eğitim Dâvamiz

Memleketimizin temel davasının Millî Eğitim meselesi olduğu ve onun hallinin diğerlerini çok basitleştireceği şüphesizdir. Bu meselenin büyük ciddiyetle ele alındığını şükranla öğreniyoruz. Asırların ihmali neticesinde cemiyet olarak her sahada çok geri kaldığımızı itiraf etmek mecburiyetindeyiz. Bu büyük handikabın basit birkaç tedbirle kapanabileceğine inanmak safdillik olacağından meselenin birçok cepheden ele alınması ve işe, hali hazır durumu her zaviyeden tam olarak tespit etmekle başlanması gerekir. Hali hazır durumun tablosu çok ağır olabilir. Ancak, muvaffakiyetin birinci sırrı gerçeğe karşıdan dik bakabilmektedir. Ondan korkup kaçmak veya onu tahrif etmek kendimizi aldatmaktan başka bir işe yaramayacağı gibi alacağımız yarım tedbirleri daha baştan muvaffakiyetsizliğe mahkûm edecektir. Gerçeğin bizleri bedbinliğe değil, bilâkis zinde kuvvetlerimizi seferber ederek gerektiği şekilde cezrî tedbirler almaya sevk etmesi lâzımdır. Halli gayri mümkün hiçbir mesele yoktur. Elverir ki halletmeye niyetli olalım. Yazımızın konusu, içinde bulunduğumuz şartlar altında ele alınmış maarif davasında muvaffakiyet derecesinin münakaşasıdır.

 

Bu davada hareket noktamız, yani işlemeyi tasarladığımız iptidaî maddenin gerçek durumu nedir? Bu vaziyeti ile işlenebilir mi? Yoksa daha evvel bazı muamelelere tabi tutulması mı lâzımdır? Eğitimi bahis mevzuu olan kütlenin içinde bulunduğu şartları gözden geçirdikten sonra yukarıdaki suallere cevap vermeye çalışacağız.

 

  1. a) Maddî Şartlar:

 

  • Gıda durumu: Halkımız umumiyetle tek tip gıda ile beslenmekte olup bu tagaddi şekli lipoid, protein ve madenî emlâh ile vitaminden yana fakir, karbonhidrat esası üzerine müessestir. Büyük bir ekseriyet normal faaliyet için gerekli enerjetik ihtiyacı dahi tatmin edememektedir.

 

  • Mesken ve libas: Anadolu’nun çok muhtelif yerlerindeki mağara, yeraltı toprak meskenlerinden sarfı nazar edilerek yalnız müteammim toprak damlı kerpiç binaların mütalaâsında, organizmanın, dam ve duvarlarda biriken rutubet ile mücadelesinin mühim miktarda enerji sarf etmesini icap ettirdiğini kaydetmek gerektir. Keza memleketimizin iklim şartları ile mütenasip olmayan bedenî setir şekli, yine bünyeye mühim mücadele tahmil etmektedir.

 

  • Hastalıklar: Çeşitli mikrobik ve yoksulluktan mütevellit hastalıklar, geniş kütleler üzerinde menfi tesirlerini icra etmektedir.

 

  • Nüfusun dağılışı: Mesken topluluklarının çok dağınık ve buralarda nüfus kesafetinin çok az olması bu insanların her türlü medenî ihtiyaçların tatmininden mahrum kılmaktadır. Ayrıca, dağınık ve münakale imkânları az olan bu iskân topluluklarının birbirleri ile iktisadî ve dolayısı ile içtimaî münasebeti olmaması sebebi ile o topluluk mensuplarının uzun zamandan beri birbirleri ile akraba olmalarını intaç etmiştir. Bu ensest, genetik tedenni tevlit edecek mahiyettedir.

 

  • Nüfus artışı: İstihsal artışı ile mütenasip olmayan ve her türlü kalkınma plânını iğlâk edecek bir nüfus artışı vardır.

 

  • İştigal nevi: 1943 istatistiklerine göre[1] ziraat ile meşgul olanların nispetinin %30.5[2] olmasına mukabil, mesleksiz, mesleği bilinmeyen veya belirsiz olanların nispeti %59-9 dur.

 

  1. b) Manevî şartlar

 

1 – Harici tesirler: Muayyen ve mahdut bir zümrenin mutlak nüfuzu altında ve her türlü tasavvurun fevkinde düşük bir hayat standardına sahip olan bu insanlar büyük bir tevekkül içindedirler. Hâkim zümre, bu insanların kendi sefalet sebeplerini idrak etmelerine mani olacak her türlü maddî ve manevî tedbiri almışlardır. Din adamları ile bu hususta sıkı bir işbirliği halinde olup tenevvüre imkân verecek mektep, sair sinaî ve içtimaî faaliyete mutlak surette mümânaat etmektedirler. Tâbilerine, insandan aşağı mahlûklar oldukları kanaatini aşıladıkları gibi bu istikamete tevcih edilen sistemli propaganda sayesinde birçok münevver geçinen zatın ağzında “bu millet adam olmaz, burada bir şey olmaz, bizde sanayi olmaz…” gibi sloganlar devamlı şekilde dolaşmaktadır. Koyu taassup her devirde yukardan teşvik edilmiş ve halk kütleleri de, manevî halâs çaresi olarak, ona dört elle sarılmış durumdadırlar.

 

  • Maddî mülâhazalar: Saylarının mahsulünden kendileri istifade etmediklerine göre büyük bir ekseriyet, fazla çalışmaktan hiçbir menfaati olmadığına kati olarak kanidir.

 

  • Fikrî seviye: Yukarda arz edilen şartlar tahtında teşekkül edebilmiş fikrî seviye (intellect) nin en ileri tezahürü kağnıdır. Şark’ta geniş bir muntıka tekerleksiz araba (pahel) yı Devlet şosası üzerinde sürükler (Hakkâri, Van ve Muş ve kaza ve köyleri), buralarda hamut mefhumu yoktur (zatî Diyarbakır’ın dahi içi), öküzün sırtına yük vurulur (Hakkâri, Ağrı) ve nihayet, bütün Anadolu’ya şamil olmak üzere sinematik bakımdan yanlış bir sistemle kuyulardan su çekilir (seren). Bu duruma göre nüfusun büyük bir kısmının idrak seviyesi olarak henüz müstakim hareket mefhumundan deveranî hareket mefhumuna intikal edememiş olduğunu kabul etmek lâzımdır. Yüksek tahsil görmüş her meslekten birçok insanın da bu umumî fikrî seviyenin tesirinden tamamen kurtulamamış olduğu da bir vakıadır. Buna dair ağır misallere sık sık şahit olunur. Bu misaller, medenî ve meslekî mesuliyet hissinin derecesini ifade etmektedir.

 

  • Devlet mefhumu: Asırlarca devam edegelen suiidare ve halk kütleleri ile hükümet arasına girip bunları birbirlerinden tecrit etmiş bulunan malûm bir zümre yüzünden kütlelerde, hükümetten gelen her türlü hareketin, neticede kendi aleyhine tecelli edeceği kanaati yerleşmiştir.

 

  • Okuma lüzumu: Konya’da bir vaizin “bizim çalışıp bir şey icat etmeye ihtiyacımız yoktur. Allah frenkleri bize uşak olarak halketmiştir. Onlar çalışır, biz yeriz…” şeklinde ve gazetelerde intişar eden beyanı, bu istikametteki telkinin tipik bir misalidir. Varlıklı sınıflarda ise, okumak, para kazanmak ve dolayısile dünyanın en iptidaî neviden nimetlerine sahip olabilmek için lâzımdır. Babada para olduktan sonra okumaya lüzum olmadığına inanılmıştır.

 

İşte eğitimi bahis mevzuu olan kütle, bu maddî ve manevî şartlar altında yaşayan kütledir. O sık sık tembellik ile itham edilmektedir. Hâlbuki o tembel değildir. Bilâkis tarih boyunca dünyanın en cevval insanları olduklarını ispat etmiş topluluklardan müteşekkil bir halita olup şartların islâhı halinde diğer milletlerden çok daha büyük bir ilerleme tacili iktisap edilecek genetik kudrettedir. Ancak, hali hazır durumu ile yukarıda gördüğümüz veçhile, gıdasız, hasta ve sefildir. Her hangi bir şey öğrenmeye maddî ve manevî takati kifayetsizdir.

 

Askerlik vazifemin ifası sırasında yeni celp edilmiş erata okuyup yazma bilip bilmediği soruluyordu. İçlerinden biri “biliyordum ama unuttum” dedi. “Ne için unuttun?” sualini de “nidecem?…” diye cevaplandırdı. Kendisi çobanmış.

 

Gerçekten bu insan okuyup yazmayı “nidecek”ti? Pratik netice olarak ona bu işi öğretmek için cemiyetçe sarf edilen enerji tamamen israf edilmiş demektir. Eğitimden beklenen gaye bir vatandaşa bir defaya mahsus olmak üzere, bir mükellefiyet şeklinde, okuma-yazmayı öğretmek, hattâ daha ileri giderek, mükemmel programlı ilk ve hattâ orta mektep tahsilini yaptırmak değildir.

 

Şu halde eğitimden beklenen gaye nedir? Bu gaye, her ferdi geniş manası ile müstahsil duruma getirmek, yani cemiyetin büyük potası içinde herkesin fıtrî kabiliyetlerini azamiye çıkartıp sosyal bakımdan faideli bir faaliyette bulunmasının temin etmektir. Disiplinli bir tahsilin insana zekâ ve kabiliyet hiyerarşisinde sınıf atlattığı malûmdur. Bu itibarla ideal gaye birinci merhale olarak ferdi zatî genetik imkân azamisine çıkartmak ve nihaî hedef olarak da onu, eriştiği plafon’dan cemiyeti azami derecede müstefit eden bir unsur haline getirmektir. Bu arada, kökleşmiş bazı yanlış ve hattâ muzir telâkki ve tariflerden de kurtulunmasına yardım etmek yine bu eğitimin hedeflerinden biri olmalıdır: “Hayatta muvaffak olmak”, altına bir lüks otomobili çekebilmek demek değildir… Eğitim sahasında bazı resmî raporlarda dahi[3] vatandaşlara ticaret bilgisinin verilmesinden bahsedilmektedir. Ayni mevzuda, erlerin gece derslerinde de “ticaret yapmanın, para kazanmanın, parayı bankaya yatırmanın faideleri…” şeklinde bir bahsin mevcudiyetini müşahede etmiştim. Ciddî hiçbir istihsali olmayan bir memlekette ticaret mefhumunun yerleşmesinin, çalışma, istihsal, kazanma ve ahlâk telâkkilerini tağyir ettiği bir vakıadır.

 

İptidaî şartlar ve gayemiz böylece tebellür ettiğine göre bu iptidaî şartların dondurulmuş hali ile her hangi bir eğitim seferberliğinin, sarf edilecek enerjiye nazaran, çok düşük bir randıman vermeye mahkûm olacağı aşikâr olmaktadır. Yakın tarihimizde vaki bu kabil teşebbüslerin neticelerinden bu bakımdan ders almamız gerekir. Yani:

 

1- Asrımız tekniğinin yarattığı iktisadî ve içtimaî şart ve kaidelere uygun olarak 44.000 köye dağıtılmış nüfus, asgarî medenî şartların tahakkukuna imkân verecek topluluklar haline getirilmedikçe,

 

  • Kütlelerin her türlü maddî ve manevî kalkınmasının kendi menfaatlerine aykırı bulan ve bunu baltalayan muayyen bir mütegallibe sınıfı ile bu hususta büyük yardımcısı şeyh ve mümasili din adamları zümresi kati olarak bertaraf edilmedikçe,

 

  • Sosyal adalet teessüs ettirilip kütlelerin hayat standardı asgarî medenî seviyeye ulaştırılmadıkça,

 

  • Bunun neticesi olarak günlük gıda cins ve miktarının, bedenî ve fikrî çalışma için elzem rasyonel hadlere çıkması temin edilmedikçe,

 

  • Bu işlere muvazi olarak ve onlarla beraber, insanoğlunun en mükemmel mektebi olan ciddî sanayi faaliyeti taammüm ettirilmedikçe, yani eğitimi bahis mevzuu olan kütle bu eğitimi kabul ve benimsemeye manen ve maddeten hazırlanmadıkça, alınacak tedbirlerin müsmir olmayacağı ve esasen mahdut olan imkânlarımızın israf edileceği bedihîdir. İçtimaî ve iktisadî inkılâp ile sanayileşme hareketinin umumî plânlamasından müstakil olarak bir eğitim davası düşünülemez, sair herhangi davanın dahi düşünülemeyeceği gibi. Bunlar birbirlerine sıkı sıkıya bağlı ve birbirleri üzerine mütekabil tesir icra eden hususlar olup ayrılmaz bir bütün teşkil etmektedirler.

 

Dünya milletlerinin iktisap etmiş bulundukları müthiş ilerleme tacili karşısında bu milletlerin asırlar boyunca geçirdikleri tedricî tekâmülü bizim de aynı şekilde geçirmemize zaman ve dünya şartları bakımından imkân olmadığına göre bir sıçrama (mutasyon) ile onlara ayak uydurmaya çalışmamız gerektir. Bu sıçrama ise ancak mezkûr inkılâpların kısa zamanda başarılması ile mümkündür.

 

Bu arada vakit kaybı asla caiz olmadığına göre, Millî Plân çerçevesi içinde eğitim programı yapılıncaya kadar bu programın tatbikini teshil edecek tedbirler alınmalıdır. Ezcümle:

 

  • İlk mektepten başlamak üzere mevcut öğretim müesseselerimizin süratle islâhı lâzımdır. Toplama ve çıkartma ameliyelerini muhakeme kullanmadan basmakalıp ve kerrat cetvelini de ancak üçüncü sınıfın sonunda öğreten, Hayat Bilgisi kitabında fal, niyet, kumar ve eğlence mefhumlarını sekiz yaşında bir çocuğa aşılayan[4] programlara son verilmelidir. Tatbik edilmekte olan usuller, öğrencinin muhakeme kabiliyetinin inkişafına kafiyen yardım etmemekte olup bu çocukları, küçük bir ekalliyetin fikrî tesir sahasından kurtulamayan sıra adamları haline getirmekten başka bir işe yaramaz. İki haneli toplama ile dört haneliyi ayrı birer ameliye imiş gibi ayrı ayrı öğreten bir metodun zararlarından garp dünyasında dahi şikâyet edilmektedir.[5]

 

  • Dünya işlerinin ancak müspet ilimler yolu ile öğretilebileceği, her hangi bir ilerlemeyi temin etmenin, kökleşmiş taassubu tamamen bertaraf etmekle mümkün olabileceği bedahatı karşısında bütün enerjilerin müspet ilimlerin yayılmasına hasredilmesi gerekmektedir. Koyu dinî taassubun müspet ilimler yolunda her türlü ilerlemeye engel olduğuna ve behemhal sökülüp atılması icap ettiğine göre, onu hatırlatabilecek her türlü mevzuun bahis konusu edilmesinden tevakki etmek ve bu sebeple tedrisatın mutlak şekilde laik olmasını temin etmek zarureti vardır. Ferdî ve içtimaî ahlâk şuurunun inkişafının, ancak istihsal artışı ile müterafik umumî hayat seviyesinin yükselmesi ve kazançların yine sosyal bakımdan faideli mesai karşılığı olması ile imkân dâhiline girdiği hakikatini göz önünde tutan bir tedris yoluna şimdiden girilmelidir.

 

Her mevzuun ancak umumî Millî Plân dairesi içinde mütalaasının icap ettiği ve her şeyden önce bu Plân’ın hazırlanmasının gerektiği ve bu yapılıncaya kadar yarım ve koordinasyonsuz tedbirlerle mahdut olan imkânlarımızın israf edilmemesi hakkındaki tezimizin şümulü içinde ziraat ve sanayi problemlerimizin münakaşasını bir başka yazımızda yapacağız.

 

 

 

[1]              İstatistik yıllığı, Cilt 20, 1952, sah. 103

[2]              Bu nispete tarımda çalışan kadınlar da dahildir. Ev ekonomisi ile meşgul olanlar ayrı bir bölümde zikredilmiştir.

[3]              Eğitim Millî Komisyonu Raporu, sah. 65

[4]              Hayat Bilgisi – Türkçe 2, sah. 57

[5]              Prof. J. Barzun, The House of Intellect, London 1959