Memur alınması ve statüleri

Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Memur alınması ve statüleri

Memur alınması ve statüleri

Ortaçağ Avrupa’sında Bizans’ın özgünlüğü, XIII. yy.dan önce, tek başına, bir merkezî devlet veçhesi arz etmesinde olup merkezden giden dürtü en ücra illere varır, farklı dil ve ırktan ve bazen de çelişen çıkarlara sahip halklara tek bir iradeyi icbara muktedir olurdu.

Bizans Devleti, büyük feodal tahakkümleriyle ademi merkezî eski Sasanî İmp.ndan ve ondan çok şey kapmış olan theokratik esaslı Müslüman Devletlerinden farklıydı. Ama en çok Devlet’in, hükümet kavramlarının, kişisel ilişkilerin gelişmesi altında boğulup yok olduğu Batı ülkelerinden ayrılıyordu. Bu itibarla sadece Bizans’ta ve bir ölçüde de Müslüman ülkelerde, yetkenin bir bölümünü Devlet’ten alıp ona karşı sorumlu olan memurlar mevcuttu. Yukarda işbu memuriyet-mansıp kavramının saray “asalet”iyle karıştığını görmüştük; bu keyfiyet memurları sadece Devlet’in mümessilleri olmaları haline göre kuramsal olarak Basileus’a daha sıkıca bağlıyordu. Fakat Basileus’un hizmetkârları olmakla da kamu çıkarının kulları oluyorlardı. Üyeleri emirleri doğruca imparatordan alan tek bir vücut teşkil edip bu emirleri yerine getirmekle mükelleftiler.

Memur ahzı için uygulanan yöntemler hiç değişmeyecekti. Onlarda ilke olarak istenen, teknik eğitimden çok, genel bilgiler, kitabet sanatı, beyan ilmi (fenn- i belâgat) ve özellikle hukuk bilgisi olup bu sonuncusu bilhassa kazaî mercileri dolduracaklar için elzemdi.

Gerçekten bütün dönemlerde, hiç değilse yüksek memuriyetler, aydınlar tarafından işgal edilecekti, istisnalar nadirdi. Bu keyfiyet dahi Bizans’ı daha çok köleler, gözdeler ya da maceracılar tarafından idare edilen Devlet’lerden ayıracaktı.

İlke olarak bu memur ahzı şeklinden daha demokratik bir yöntem olamazdı; o yöntem ki en yüksek mansıpları bile bütün yurttaşlara açıyordu: Byzantium’a öğrenci olarak gelmiş ya da başlarda kalemde küçük müstahdem olarak işe başlamış, çok mütevazı kökenli taşralı birçok genç, rütbe silsilesinin en üst kademelerine erişebiliyordu.

Ama ne olursa bundan sonra oluyordu; akraba ve taallûkatı kayırma (nepotism) ve biraz da aile geleneklerinin yardımıyla sonunda bir aristokrasi, her gün yeni kişilere daha kapalı bir nevi idari asalet haline dönüşen bir memur sınıfı teşekkül ediyordu. Daha VI. yy.dan itibaren, Mısır’daki Apion’lar gibi büyük toprak sahibi güçlü aileler, sadece mahallî yöneticilikle yetinmeyip imparatorluğun en yüksek mansıplarını da işgal eder olmuşlardı. Bu memur ailelerine IX. yy.da çokça rastlanıyor, imparatorlar bunları himayelerine alıyorlardı. XII. yy.da işbu yüksek memuriyetlerin sahip ve ailelerine senatörlük payesine erişme hakkı veriliyor, avam’ın (plébe) bunlarla izdivacı şiddetle men ediliyordu.

Bittabi mansıp ve payeler, onur bahşettiği kadar maddî yararlar da sağlayacaktı. Bu kişiler artık esafil-i nâs’ın fevkine yükselmiş olup keyfiyeti belirten bir takım emareler vardı ki bunların en önemlisi, tantanalı rütbe tevcih törenleriyle resmî kıyafetler oluyordu:

Mezkûr tören, bir memurun yetkesinin yasal temelini oluşturup esası, imparatora perestiş etmekti ki bu da, andın yerini tutan bir sadakat teyidi oluyordu. Daha Justinian çağından itibaren işbu törenlerin lehtarı, beratını ele alabilmek için belli meblâğı ödemekle yükümlü tutulurdu.

Keza mansıp sahiplerinin politik ve sosyal önemleri dıştan büyük zenginlikteki libaslarıyla tezahür ederdi. Bu giysiler sadece törenlerde giyilir ve bunların renkleri de bayramlara göre değişirdi ki bu keyfiyet bunlara, tıpkı Basileus’unkilerine olduğu gibi bir dinî libas niteliği verirdi. Bu tören giysilerinin kullanımı çok kesin nizamlarla tayin edilmişti. Giysiler şahsî olmayıp bir mansıp sahibinden halefine geçer ve sarayda saklanırlardı. Serpuşların şekli de rütbeyi belirtirdi ve bunlar “Türklerinkini takliden her gün daha cesim hale gelmişlerdi.”[1]

Bu vesileyle XIX. yy.ın ortalarında Osmanlı vezir eşlerinin, kocalarının rütbe nişanını başlarında taşıdıklarını zikredelim (bkz. fot. 22). Ama bunun yanı sıra Bizanslı zabitan veya mansıp sahiplerinin eşleri de, kocalarının unvanlarını taşıyorlardı.[2]

Memuriyetin sağladığı maddî yararlara gelince bunlar, bir yıllık ücretle (ρόγά) Basileus tarafından belli günlerde verilen armağanlardan ibaretti. Bu roga tabiri asker ulufesi için de kullanılmakta olup bir istirham (erogatione) sonucunda imparatorun lûtfunu ifade ediyordu.

Eski çağda ücretler büyük çoğunlukla ve hattâ tümden aynî olarak (annona) ödenirdi. Constantine tarafından annona militaris’in örgütlenmesi hem orduya (militia armata), hem de saraya (militia palatina) taallûk ediyordu. Annona’nın paraya dönüştürülmesi sonradan vaki olmuştu. Döneceğiz konuya.

IX.yy.da mansıp ve memuriyetlerin örgütlenmesi, ücretlerin tediye şekilleri üzerine yansıyacaktı. Ücret, her zamankinden çok, verilen hizmetin öneminden fazla, mansıbın şanına lâyık bir “atıfet-i şahane” oluyordu… Önemli olan bir husus da, devlet ricalinin tümünün, görevde olsun olmasın, ρόγά’ya hakkı olmasıydı, Osmanlıda, işinden atılan bir recülün “mazuliyet maaşı” alması gibi…[3]

[1] ibd., s. 128-34.

[2] L. – P. Raybaud.- op. cit., s. 183.

[3] ibd., s. 134.