Kürt Sorunu, Amerika Ve Biz

Aralık 13, 2017
Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Kürt Sorunu, Amerika Ve Biz

Kürt Sorunu, Amerika Ve Biz

Cumhuriyet, 13 Nisan 1991

 

Amerika’nın Kürtlere yakın ilgisi herkesçe biliniyor. Nedir bu sevginin altında yatan? Atlantik ötesi büyük dostumuzun derdi, Kürtlere, başta petrol olmak üzere değerli madenlerden yana çok zengin topraklar üzerinde bir özerk devlet kurdurmak, sonra da Kürt şeyhinin elinden, Arap’ınki gibi, bu petrolün imtiyazını koparmak… PKK’ya bunca silâhı kim veriyordu?

Toprak ağası – aşiret reisi — tarikat şeyhi ittifakının yönetiminden kurtulunmadıkça işbu “yakın dostluk”ların faturası ödenip duracaktır.

Türkiye’yi esas itibarıyla toprak ağası – aşiret reisi – tarikat şeyhi üçlü ittifakı yönetiyor, tıpkı 1790 öncesi Avrupa’sında iktidarı elinde tutan senyör-kilise ikilisi gibi. Bu feodal düzenin her türlü gelişmeye kapalı olduğu kuşkusuzdur.

Bu sütunlarda Doç. Dr. Veysel Batmaz, TV’nin özerkliği konusunu irdelerken, “Kültürü heterojen olan bir toplumda özerklik kime hizmet eder? Kamuya mı, kamusal görünümlü bu kişiler topluluğuna mı, yoksa yurttaş kişilere mi” diye soruyor.

Bu “özerklik” sözcüğünden yola çıkarak günümüzün çok önemli sorunlarının, TV’nin, üniversitelerimizin ve… bir Kürt devletinin özerkliği sorunlarının içinde buluyoruz kendimizi.

 

Kolayca ele geçirmek için…

 

3-10 Mart tarihli Tempo dergisinde yer alan bir söyleşide, Devlet Bakanı Sayın Kâmran İnan, “9 Irak tümenini sınırımızda angaje etmek suretiyle en büyük katkıyı Türkiye yapmıştır” diyerek bunun AT’ye girmemiz bakımından çok olumlu etki yaptığını, Avrupa’da herkesin ortak görüşünün Türkiye’ye mutlaka bir şeyler yapılması gerektiği şeklinde olduğunu, özetle “AT’de havaların iyi olduğu”nu söylüyor. Ne var ki hemen ertesinde “AT, Türkiye’yi Körfez’de dışladı”, “Özal: AT ile ilişkiler açmazda”, “Kuveyt’ten sonra sıra Kıbrıs ve Kürt sorununda. Avrupa’dan Türkiye’ye oybirliği ile baskı” manşetlerini gazetelerden okuduk. “Kürt diyalogunun mimarı” olduğu ileri sürülen (kendisi bunu inkâr ediyor) İnan’ın, Cumhurbaşkanı’nı temsilen 10-24 şubatta Avrupa başkentlerinde yaptığı temasların hiçbir işe yaramadığı anlaşılıyor. İnan, inandırıcılığını yitiriyor. Kendisinin, eskiden beri “bir Kürt sorununun mevcut bulunmadığı, bunu Ankara’nın yarattığı” yolundaki ısrarlı iddialarını biliyoruz. Bunu, 1919’da Şerif Paşa imzasıyla Barış Konferansı’na iletilmiş Kürt taleplerini[1] kimsenin bilmediğini sanarak ileri sürer dururdu. Bu arada Kürt lideri Talabani, Özal’ın isteği ile Ankara’yı gizlice ziyaret etmiş ve başta Dışişleri olmak üzere hiçbir bakanın, hatta yazıldığına göre Başbakan’ın haberi olmadan temaslarda bulunmuş. Meğer “Kürtlerin niyetlerini anlamak için” çağırmışız bunları.

 

Bu görevi Sayın Özal’a sakın Bush vermiş olmasın?…

 

Ve Kürt Konferansı Stockholm’de başlamış.

Bütün bunların arkasından Said-i Nursî’yi anma törenleri… Burada birtakım üniversite öğretim üyeleri “Said-i Nursî”nin Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde İngiliz siyasetine karşı ülke içinde birlik ve beraberliği sağlamak amacıyla çalışmalar yaptığını ve Milli Mücadele’nin önemli manevi mimarlarından olduğunu anlatmışlar! Bu işe bir de uzun pardösülü ve türbanlı İngiliz araştırmacısı yazar katılmış, tıpkı Mevlana ayinlerinde çok koyu Müslüman birtakım kadınlı erkekli İngiliz’in katıldığı gibi…

Ve Amerikan TV ekranının birinci konusu Kürtler oluyor.

ABD’nin sürekli olarak Ermenilere olduğu kadar, hatta daha da çok PKK’ya, bunun bir fazla “K”sının yarattığı endişeye karşın arka çıktığını her gün görüyoruz. Oyunun oynandığı alanın Anadolu’nun zengin petrol ve değerli madenlerinin bulunduğu bölgeler olduğunu çok kez yazdık. Oralarda bir “özerk Kürt devletinin kurulması ABD’nin en büyük amacıdır. Şöyle ki; hiçbir devlet geleneği, yetişmiş bürokrasisi olmayan, bu kadar eski bir topluluk olmasına karşın ortaya hiçbir mimari ve sair kültürel eser koymamış olan bu etnik unsurların kuracakları devletin elinden bu hammaddeleri almak saat meselesi olacaktır. Oysa Türkiye’de, ileri teknolojinin etkili silahlardan yoksun bırakılmış olsa da güçlü ve etkili bir “zinde kuvvet”, bunları kaptırmaya her zaman büyük direnç gösterir.

Ali Cengiz oyunları

Adalet Bakanlığı’nın yapmış olduğu bir anayasa değişikliği çalışması için emekli Büyükelçi Sayın Coşkun Kırca, “Anlaşılmış olmalıdır ki Adalet Bakanlığı’nın çalışmasında yer alan teklifler, ülkemizde laiklik düşmanlarına destek verecek; milli birliğimizi bozacak ve demokratik rejime musallat edilmiş çarpıklıkları büsbütün vahimleştirecektir… “ diyor. Türk-İslam sentezine bir de Kürt-İslam sentezi bulaştırılıyor. Ne Ali Cengiz oyunları oynanıyor Washington “Enderunu”ndan mezun büyüklerimizin idaresinde!

Sayın Özal, ABD’den 1 milyar dolar alma peşinde. Sayın Demirel, yıllar yılı “Borç, yiğidin kamçısıdır” deyip dururdu, kendini “yiğit” sanarak. “Yiğit”, aslında kimdir? Hemen söyleyelim: Yiğit, aldığı borcu ciddi üretime yatırıp bunu rahatça ödeyebilendir. Bugüne kadar, Demirel dönemi dâhil, sırtımıza kambur olan milyarlarca dolar borcun kaç kuruşu bir gerçek üretime yatırıldı? O halde ortada “yiğit” olarak dolanacak kimse yok demektir. 300 bin liraya satılan süs köpeği çizmesine ithal izni vermek, yiğitlik değildir.

Büyük ölçüde seçim yatırımlarına sarf edileceği anlaşılan bu 1 milyar doları koparabilmek için Sayın Özal’ın Kıbrıs ve Kürt sorununda tavizler vereceği endişesi, her topluluk kesiminde çok yaygın. İnsanımız bunda haksız değil: Washington “Enderunu”nda yetiştirilip de devletin başına oturtulan kişilerin “mecburi hizmet”e tabi olmaları normaldir.

Türk dış politikasında köklü değişiklik oluyormuş ve Amerika ile stratejik işbirliğine giriliyormuş. Hürriyet’in Washington muhabiri Sedat Ergin şöyle yazıyor bu konuda: “Stratejik ortaklık. Bu kavram, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeni bir istikamete yöneldiği anlamına gelmektedir. Türkiye, rotasını tayin edemeyeceği bir trene bindiğinde, istenmeyen güzergâhlara sürüklenme riskini de önceden kabullenmek durumunda olduğunu bilmelidir”. Yani bir Konya deyimi ile “Beyle bostan ekenin hıyarı… kaçar” demek istiyor Sayın Ergin.

Evet, Atatürkçülüğün Adnan Hoca’ya, laikliğin korunmasının da Semra Hanım’a kaldığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Hikâye bu ya, günün birinde bir köy imamsız kalmış, ortaya bir de cenaze çıkmış. Çaresiz köylü, oradan yalpalayarak geçmekte olan Bekri Mustafa’ya yapışmış, bu işi tek başarabilecek adam olarak ona imam kisvesini giydirerek zorla onu cenaze namazını kıldırmak üzere musalla taşının başına götürmüş. Bekri, cenaze namazını kıldırdıktan sonra eğilip tabutun başına doğru bir şeyler mırıldanmış. Merak edenlere de “Öbür tarafa gittiğinde köyün ahvalini soracak olanlara Bekri Mustafa imam oldu dersin, onlar anlarlar…” demiş.

Arkadaşımız İlhan Selçuk 1990 UNESCO yıllığından aktararak Birleşmiş Milletler’e üye 162 ülkede zorunlu eğitim süresinin Türkiye’den uzun olduğunu, beş yıllık öğretimin, ancak bizim de içinde bulunduğumuz 10 ülkede kaldığını, kısaca ortaöğretim hususunda Suriye ve Yunanistan’ın gerisinde olduğumuzu bildiriyor. Öbür yandan Sayın Ecevit, kuramların, Türk toplumunun değişimine uyum sağlayamamasından haklı olarak yakınıyor. Neden bu böyle?

 

Sonuç

 

Son günlerde ayı edebiyatı, bizi idare edenler sayesinde moda oldu. Biz de buna kendimizi katacağız: “Ayının on türküsü varmış, dokuzu ahlat üstüne imiş”. Bizim on türkümüzün ise onu da şu savda odaklanıyor: Türkiye’yi esas itibariyle toprak ağası – aşiret reisi — tarikat şeyhi üçlü ittifakı yönetiyor, tıpkı 1790 öncesi Avrupa’sında iktidarı elinde tutan senyör-kilise ikilisi gibi. Bu feodal düzenin her türlü gelişmeye kapalı olduğu kuşkusuzdur. Bu itibarla yine Sayın Ecevit’in deyişi ile dinamik yapıya sahip Türk toplumu, bu ittifakın yerine Batı anlamında ilerici, üretici, laik ve aklı ön plana alan materyalist düşüncede bir burjuva-kapitalist düzeni oturtuncaya kadar bu işler böyle gidecektir. Mevcut koşullarda bunun başka türlü olması mümkün değildir. Üniversite dekanı Prof. Dr. Kişi, Darwin kuramının saçma olup her şeyin Tanrı tarafından yaratılmış olduğunu söyleyip gidecektir.

 

 

 

[1]              Memorandum sur les revendications du peuple Kurde, Paris 1919