Köy Kalkınması Davamız

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Köy Kalkınması Davamız

Köy Kalkinmasi Dâvamiz

Teknik Haber, 31 Temmuz – 16 Ekim 1961 tarihleri arası

 

Tarihîmizin yeni bir safhaya intikalinin heyecanı içinde yurdumuzun muhtelif davaları bahis konusu edilmekte ve bunlar meyanında da “Köy kalkınması davamız”ın adı, değişik vesilelerle, sık sık işitilmektedir. Nüfusumuzun %90’ının köyde veya köy standartlarına göre yaşadığı nazarı itibara alındığında bu davanın, bu güne kadar mütalaa ediliş şeklindeki gibi, bir talî mesele olmayıp, bütün bir milletin içtimaî ve iktisadî durumunun ıslahını istihdaf eden ve maarif, ziraat, sanayi gibi bütün problemleri içine alan bir ana dava olduğu tezahür eder. Bu bariz gerçeğe rağmen bu memleketşümul ana problemin sıradan bir mesele seviyesine indirilmesi keyfiyeti, mevzuu ele alanların hafifliği ile aslâ izah edilemez. Bunun sebepleri çok çok derin sosyal temellere dayanmakta olup bunları aşağıda izaha çalışacağız.

 

Islahı düşünülen bünyenin evvel emirde teşhis ve tespiti icap etmektedir. Bu günkü durumun iyice anlaşılabilmesi için bu bünyenin zaman içinde tekevvün sürecini (processus) kısaca tetkik edeceğiz.

En büyük istihsal kaynağımızın toprak olması ve yukarda zikredilen nüfus nispetinin de ziraatla iştigal etmesi sebebiyle evvelâ bugünkü toprak mülkiyeti durumunun ve iskân sahalarının mekân içinde tevezzüünün muhtasar tarihçesini çizeceğiz.

 

Çeşitli sebeplerle Orta Asya’dan devamlı şekilde göç eden Oğuz boylarının baskısı ve iktisadî zaruretlerle Anadolu’nun fethine mecbur kalan İran Selçukluları, yarımadamıza o ana kadar mevcut Bizans feodalizminin halkla “patrisyen” sınıfı arasındaki büyük uçurumuna mukabil, çok ciddî bir toprak adaletini beraberlerinde getirdiler. Tesis etmiş oldukları İkta sistemiyle bir taraftan “… bu göçebeleri yeni şartlara uydurmak için onları feodal hayat tarzı ve hâkimiyet telâkkisinden uzaklaştırmak, diğer taraftan eski yaşayışın verdiği itiyat dolayısıyla devam eden yağma ve çapul hareketlerine son vererek devlete bağlı müstakar bir unsur haline sokmak. İhtiyaç ve zaruretlerinin askerî hedeflerle telifini, asker ve idareci unsurlarla reâyâ (toprağı işleyen köylü) arasındaki münasebet ve menfaatlerin ahenkleştirilmesi…”ni temin etmişlerdir.[1]

 

İkta sisteminde ana prensip olarak toprağın esas mülkiyeti, Hakanın şahsında temerküz etmiş Devlet’e aittir. “… Devlet’in mülkiyet hakkı, toprakların yüksek murakabesinden ibaret olup ona bizzat tasarruf, köylünün hakkı olarak tanınmakta, yani Devlet, toprakların mülkiyet hakkını elinde bulundurmak suretiyle, amme menfaati için takip etmekte olduğu ziraî ve içtimaî siyaseti tatbikte her türlü serbestîyi elinde tutmaktadır. Bu sayede büyük bir toprak aristokrasisinin zuhuruyla vücut bulacak olan içtimaî tezatlara da fırsat vermemektedir. Reâyâya tanıdığı bazı haklar sayesinde de onu yarıcı veya serf vaziyetine sokmaya dikkat etmemektedir.”[2]

 

Köylü toprağa muvakkat tapu ve ancak onu işlemek kayıt ve şartıyla sahipti. Toprak, veraset yoluyla erkek evlâda intikal edebilirdi. Ancak, bu kaide tamamen örfî olup mülkiyette cari olan diğer haklara, yani hibe, vakıf ve satışa aslâ müsaade edilmemiştir. Devlet, feodal kuvvetlerin tezahürüne mani olmak için büyük iktalarda veraset örfünü dahi tatbik etmemiştir. Köylü, işlediği toprağın öşür ve resmini doğrudan doğruya Devlet hazinesine vermeyip, Devlet’in harp zamanında hizmet mukabilinde, o öşür ve resmi kendisine terk eylediği ikta sahibi (mukta) emir’e öderdi. O da buna mukabil, teslih edip talim ve terbiyesine itina ettiği muayyen miktarda askeri Devlet’in emrinde tutardı.

 

İkta sahibi reayadan, kendisine tahsis edilen vergi miktarından ne fazla bir şey alabilir, ne de bunun dışında reâyâya herhangi bir angarya veya sair hizmet tahmil edebilirdi. İbn Bîbî’nin “İkta sahiplerinin çiftçiden bir kuş kanadı fazla talepte bulunmalarına imkân yoktu.”[3] şeklindeki ifadesi bu hususu teyit etmektedir. Reayanın Devlet kapısına şikâyet hakkı mutlak olarak tanınmış olup buna mani olmaya veya fazla herhangi bir talepte bulunmaya kalkışan mukta’ın iktaı derhal elinden alınırdı. Reâyâ Avrupa’daki gibi esir değildi.

 

Devletin, halkın hukukunu koruma ve Bizans ve Garp manasında feodalitenin zuhuruna mani olma azmi, Büyük Selçuklukların meşhur veziri ve ikta sistemini düstur haline sokmuş Nizamülmülk’ün ibrete şayan aşağıdaki kanununda ifadesini bulmuştur.

 

“Mukataat erbabı yalnız reâyâya âdilâne surette tarh ve tevzi olunan tekâlifi hüsnü suret ve rıfk ve mülâyemet ile istifaya mecbur olduğunu bilmelidir. Bu tekâlifi tahsil ettikten sonra, mükelleflerin şahsî malı ve iyali me’mun ve menkul ve gayri menkul emvali taarruzdan masun olmalıdır. Mukataat erbabı artık anlara hiçbir veçhile el uzatamamalıdır. Eğer reâyâ Padişah sarayına gelmek ve halini arz eylemek ister ise, kimse anı men edememelidir. Bunun hilâfına hareket eden mukataa sahibinin eli kısaltılmak ve mukataası uhdesinden alınması ve kendisi muatebe edilmelidir. Tâ ki, diğerleri ahzı ibret eylesin, mukataat erbabı bilmelidir ki, mülk ve raiyet Sultan’ındır. Mukataat erbabı ile “valiler reâyâyı himaye ve vikayeye memurdur. Padişah dahi reâyâya hüsnü muamele ile hoşnud eylemelidir. Tâ ki ukubet ve azabı ahiretten emin olsun.”[4]

 

Anadolu’nun fethi esnasında Selçuklular umumiyetle düşman arazisi içinde savaşmış ve kendilerinden kıyas edilmeyecek kadar üstün kuvvetlerle çarpışıp muzaffer olmuşlardır. Bu büyük kuvvet muvazenesizliğine rağmen elde edilen muvaffakiyetleri münhasıran tâbiye ve ferdî kabiliyet üstünlüğü ile izah etmek güçtür. İstilâ ettikleri diyarlarda feodallerin zulüm ve doymazlığından bizar olmuş yerli halkın, bu âdil müstevliye maddî ve manevî ciddî yardımda bulunduğu şüphesizdir. “… Filhakika Selçuk Türkleri daha Maveraünnehr ve Horasan’da iken zengin arazi sahipleriyle sefil halk yığınları arasında mevcut bulunan içtimaî ve iktisadî tezatları görmüş, Bizans idaresindeki Anadolu’nun büyük toprak aristokrasisi elinde sürüklendiği içtimaî buhranın ve feodalleşme hareketlerinin akıbetlerini sezmiş olmalıdır…”[5] Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlardan düşmana karşı koymakta bir şey beklenemeyeceği tarihî gerçeklerdendir. Meşhur Roma Lejyonlarının yalnız mülk sahiplerinden müteşekkil olması keyfiyeti bu hususu teyit edici mahiyettedir.

 

İkta sisteminin yanında ve yine Devlet mülkiyeti ana prensibi baki kalmak kaydıyla ve mahdut hal ve şartlarda bazı arazinin hususî mülk ve vakıf haline ifrağ edildiği de zikredilmektedir. Buralarda dahi reâyânın hakları teminat altına alınmıştır. Bunların hukukî durumunda bir değişiklik bahis mevzuu olmamıştır.[6]

 

Eski Türk Devletlerinde, göçebe hayat tarzı ve ananelerine göre, otlakların mülkiyetinin şahıslarda olmayıp cemaatlerde bulunduğu, bunlarda müşterek mülkiyet veya intifa keyfiyetinin mevcudiyeti malûmdur. Yarı veya tam yerleşik hayata intibak eden bu göçebeler, bu müşterek mülkiyet esasını otlaklarda olduğu gibi, ziraat sahasına da intibak ettirmişlerdir. “Böylece Selçuklular Eski Türk Devlet telâkkileri ve ananelerini İslâmi bir İmparatorluğa naklederlerken göçebe devrinin toprak idaresi ve mülkiyetini de ileri bir cemiyetin bünyesine uydurmak suretiyle bunu asırlarca sağlam bir nizamın temellerinden biri haline getirmişlerdir…”[7]

 

Anadolu’nun hâkimiyetini Selçuklulardan alan ve onlar gibi menşede göçebe, etnik bakımdan onlara yakın İlhanlı (Moğol) larda da, bazı farklarla, aynî müşterek otlak mülkiyet veya intifaını görüyoruz. “Elimizdeki mehazlar vazıh olarak (mutug-yurt)’un yani şu veya bu göçebe vahdetini tatmin etmeye kâfi gelen arazi sahasının efendi (noyan)’a veya şehzade (köybegün)’e ait olduğunu göstermektedir. Hakikaten Moğolların hepsi, asil olsun, adî olsun, ister (noyan) olsun veya (bogolcudhalk) olsun kendi efendisine, mevlâsına, yani ya bir (köbegün)’e ya bir binbaşıya veya yüzbaşıya tabî idiler… Herhangi bir efendi – senyör’ün tahtı idaresine bir (ulus-halk) verilirken senyör ayni zamanda muayyen bir ((nutug)’u yani bu göçebe halkı geçindirebilen araziyi de alıyordu. Tımar (Xubi)’ler iki kısımdan yani muayyen miktar göçebe ailelerden (ulus) ve onların geçinmesine kâfi olan otlak ve avlak yerler (nutug) den ibaretti. Göçebe zihniyetinde, pek tabiî olarak, adamlara dikkat ediliyor ve ehemmiyet veriliyordu… Göçebelerin araziye tesahubu şundan ibaretti: Bir (noyan), yani feodal bir senyör, şehzade veya binbaşı, kendi arzu ve kararına göre istikamet tayin ederek en iyi otlak yer (belciger) leri tevzi ediyor ve ona verilmiş (nutug-yurd)’un muayyen mevkilerinde menzilleri göstererek kendisine tabi adamların göç etmesini idare ediyordu… Moğollara tabi olan bütün topraklar Han sülâlesine (altan-urug) a aitti; onların idarecisi ise İmparator han idi. Mukataa (Xubi) ları bu sülâlenin erkek evlâtlarına (köbegün’lere) ve onun sadık bendlerine (nökör, noyanlar) tevzi ederek o kendisi tasdik ediyordu…”[8]

 

Bu örf ve mülkiyet anlayışı içinde yayılan Moğolların, İran’da Selçuk ikta sistemini ihya etmelerine mukabil, 1276’da Selçuk ordusunun yıkılmasını müteakip, mirî topraklar üzerinde kurulu Anadolu iktalarının da yıkılmasını intaç ettiler. Esasen, Selçukluların son devirlerinde türlü şekillerde hususî mülkiyetin mirî topraklar aleyhine geliştiği malûmdur.

 

Bu arada İlhanlı Devleti, bir taraftan içtimaî nizamı muhafaza etmek, öte yandan Devlet hazinesine zarar vermemek için mirî toprakların idaresiyle meşgul olup bu gaye ile (dalay) teşkilâtını kurmuştur. “İkta idaresinin kalkmasıyla İlhanlı Devleti’nin kurmuş olduğu (dalay) teşkilâtı mirî toprakların muhafaza ve idaresinde güçlüklere maruz kalıyordu. Bu vaziyet hususî toprak mülkiyetinin gelişme istidadını artırmaya sebep oluyordu. Halbuki İlhanlı Devleti Selçuklulardan miras aldığı bu toprakları kendi mülkiyetinde tutmayı hazinenin menfaatine uygun buluyordu. Bu münasebetle ekserisi eski ikta sahipleri olduğu anlaşılan şahısların bu toprakları hususî mülk haline getirmelerini, zaman zaman önlemeye çalıştı. Filhakika Argun han zamanında (1284-91) hususî mülk haline gelen yerlerin istirdadı için İran’dan bir takım maliyeciler gönderildi…”

 

İkta rejiminin bu suretle yıkılmasıyla “… askerlik vazifeleriyle birlikte geçim vasıtalarını da kaybeden ikta sahiplerinin 1267’den sonra, memlekette yer yer vuku bulan birçok isyan hareketinin başlıca amili olduğu… şüphesizdir… Daha ilk Moğol darbesiyle Selçuk Devleti sarsıldıktan itibaren Türkmen beyleri uçlarda bir takım küçük Devletler kurmaya başladılar… Kısmen eski Selçuklu toprakları ve onun her türlü Devlet teşkilât ve ananeleri üzerine kurulan bu beylikler askerî iktalarla birlikte mirî toprak rejimini de aynen almışlar veya muhafaza etmişler ve hâkimiyetlerini genişlettikleri Hristiyan topraklarına da bu sistemi götürmüşlerdir…”

 

“Böylece daha başlangıçta toprakları mirî rejime dayanan Osmanlı Devleti Anadolu’da ilhak ettiği memleketlerde de ayni rejimle karşılaştı ve bu hususta bir güçlüğe maruz kalmadı.”[9] Bu arada XIV ve XV. nci asırlarda Osmanlılar da mefruzül kalem ve maktuülkadem diye zikredilen tam malikâne şekli Avrupa’daki derebeyliklerine benzemektedir. Değişik memleketler fethedip çeşitli akvamı idare etmek mecburiyeti Osmanlı’ları, kendi prensiplerinden bazen inhiraf edip mahallî âdetleri kabule sevk ediyordu. Bu cümleden olarak meselâ halkın sipahilerine angarya mesaide bulunması ve bazı hediyeler takdim etmesi mecburiyeti gibi bidatler bile kanuna geçirilmiştir. (1579 tarihli Niğbolu kanunnamesi)[10] Bu gibi tohumların tefrih incubation devri dört asır sürmüştür!…

 

Sipahi veya zaimin idaresine bırakılan arazinin miktarına göre tımar veya zeamet namile ayrılmış toprak yine Devlet mülkü olarak kalmakta olup “hiç kimse tam mülk sahibi olmamış…, tımar ve zeamet sahipleri daima ilk şekilden beri kiracı vaziyetinde…”[11] kalmışlardır. Suistimâlleri önlemek gayesiyle de bu kayıtların muharrer bulundukları (defterihakani) usulü Mehmet II emriyle ihdas edilmiştir.

 

Osmanlı İmparatorluğu sosyal bünye ve teşkilâtı itibariyle tamamen askerî bir mahiyet arz etmiştir. Garba teveccühüne rağmen menşe itiyadını muhafaza etmiş olan bu heyeti içtimaîyenin büyük teşkilât ve müesseseleri harp vaziyetine göre hazırlanmıştır. İktisadiyatını ziraî gelire ve ganimet esasına istinat ettirmiş olan İmparatorlukla reâyâ, müstahsil sınıfı teşkil etmiştir.

 

Böylece ikta sistemini tımar ve zeamet namı altında ve teşkilâtını daha da genişleterek devam ettiren Osmanlı’lar daima keyfî hareketler ve derebeylik âdet ve ananelerde mücadele etmişlerdir. Bazı ahvalda mahallî âdeti, halkın zararına olmamak üzere kabul ederken, bilmukabele eskiden beri mahallî halkı bizar eden âdetleri, halkın menfaatine uygun şekilde tadil etmişlerdir. “Osmanlı İmparatorluğunun teşkilâtı bir saat gibi işlemekte idi. Raiyet denilen vergi mükellefi çiftçi, Devlet’in kendisine tayin edeceği yerde oturmaya ve kendisine ait olan toprağı terk etmemeye mecburdu. Osmanlı İmparatorluğu’nun hâkimiyetini kurmaya başladığı ilk zamanlarda en büyük derdi derebeyliklerle uğraşmak ve bütün topraklara sahip olarak kendisi tek bir derebeyi olmaktı. Çiftçi, göçebe, hattâ şehirli halk ve bunların içinde lâzım geldiği şekilde çalışıp vergi verecek vaziyette olmayanlar, Devletin kendisine göstereceği yerlerde vazife almaya, toprak üzerinde yerleşmeye ve toprağı terk etmemeye mecburdular.” Osmanlı’ların bu suretle herkesi azami derecede müstahsil kılmaya gayretlerinden bugün için alınacak büyük ders vardır.

 

“Osmanlı İmparatorluğu’nda büyük işletmeler yoktu ve çiftlik tabiri altında da işlenebilen arazi, bir çift öküzle onarılan tarla ve çayır parçaları idi. Halk arasında meşhur olan çiftlik, bir çift öküzün nadas ve ekim yapabileceği yerdir… Bütün kanunnamelerin incelenmesinde de nihayet 150 ilâ 300 dönümden daha yukarı çiftliklere tesadüf edilmemektedir. Bu sipahinin kendi mülkü olmadığından onu büyütemez ve başka birine de satamaz ve veremezdi. Esasen kendi ve ailesi bu toprağı işletmek mecburiyetinde oldukları için maişetlerini pekâlâ idare ediyordu. İmparatorluk nizamı, reâyânın, beyinin çiftlik ve tarlasında angarya mesaisine tabi tutulmasını şiddetle men ediyordu… Köylü resmen ve hukuken hür adam olmak vaziyetini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Osmanlı Devleti tamamen hür köylülerden müteşekkildi. Çiftçi müstakil ufak bir çiftlik işletmesine malikti.”[12]

 

Devlet, sipahinin kendisine karşı girişmiş olduğu taahhüdü ifada kusur edip etmediğini, gerek kendisi ile sipahi, gerekse sipahi ile reâyâ arasındaki kanunlarla muhat münasebetleri murakabe etmede son derecede titiz davranmıştır.

 

Bu gaye ile 30-40 senede bir mufassal arazi tahrirleri yaptırmış, İmparatorluk dahilinde her köy ve kasabada bilcümle istatistikî malûmat toplanıp elde bulunan toprak miktarı tabi tutuldukları vergi mükellefiyeti ile birlikte her köyün kimin tımarı veya mülkü veya vakfı olduğu tespit edilmiştir. Her sipahi bu tahrir defterinin kendisine ait kısmının suretini muhafaza etmek ve zaman zaman çıkagelen müfettişlere ibraz etmekle mükellef kılınmıştır.

 

Bu arada Devlet, ziraî ekonominin dizginlerini daima elinde tutmuş, memleketin muhtelif köşelerine ait hububat hatlarını, mahallî pazar vaziyetlerini de nazarı itibara alarak, merkezden tayin etmiştir. Böylece sipahinin, aynî vergi mevzuunda Devlet memurlarıyla birleşerek amme menfaati aleyhine hareket etmesi önlenmiştir. Yanlış beyanda bulunan ve arazisini saklayanlara ağır cezalar hükmolunup tımarları ellerinden alınmıştır.

 

Tabii olarak sonradan, İmparatorluğun her şeyi ile beraber bu kanunun tatbik şekli de intihat devrine girdi.

 

Bu ana mirî toprak teşkilâtının yanında o devir için talî derecede kalmış olmakla beraber, zaman içinde inkişafı bakımından büyük ehemmiyet arz eden sair toprak işçiliği nevilerine (kulluk) şeklinde tesis edilmiş köylerde tesadüf edilmektedir. Bunlar (ortakçı) ve (kesici) namları ile alın terlerini Anadolu topraklarına dökmüşlerdir. Ortakçı, ekseriya bütün işletme sermayesi toprağı elinde tutan şahıs veya hükmî şahıs tarafından temin edilen ve mahsulü evvelce kararlaştırılmış bir nispet dahilinde toprağın hâkimi ile bölüşen işçidir. Kesici ise, her hangi sebepten mahsul verimi ne olursa olsun, muayyen bir miktar ekini toprak sahibine taahhüt etmiş insandır. Bunlar, Devlet mülkiyetinden muhtelif sebeplerle çıkmış olarak miktarının artması ile kesbi ehemmiyet etmiş olup devrimizde mütebariz bir sosyal unsur olarak tezahür etmektedir.

 

Devamlı şekilde inhitat halinde bulunan müesseseleriyle Tanzimat’ı idrak etmiş İmparatorluk, bu toprak hukuku ile ihtizar devrine girmiştir. “…Bir İmparatorluk dağıldığı umumiyetle Devlet kuvvetten düşmüş bir halde bulunduğu zaman, geniş sahalarda anarşi hükümran olunca, bu zaruretlerin neticesinde feodal sistem doğar…”[13]

 

Ve feodal sistem doğmuş! Doğmuş ve yaşıyor, Tanzimat’tan beri. Tarihîmizin bu mihrak noktası, Avrupa’nın sanayileşme inkılabına çeşitli sebeplerden ayak uyduramamış olmamız dolayısı ile aramızdaki tebaüd hızının artmaya başladığı devirdir. Devlet müesseselerinin her zaviyeden tezelzüle uğramasına saik iç istihsal darlığı, bu darlığın tevlit eylediği askerî zaaf neticesinde dış baskıların artan şiddeti, devam edegelen oportünist “idarei maslahat” düsturu ve bütün bunlarla müterafik Anadolu yarımadasını kavuran anarşi, ait olduğu tarihî devre içinde çok ileri addedilebilen bir içtimaî düzenden, Avrupa’nın silkip attığı gerici feodal sisteme, bazı teferruat farkları ile intikalimize saik olmuştur.

 

Devlet nizamı, fertleri şerden korumaktan aciz düşünce, bunların yeni bir hami arayacakları tabiidir. Nazarlar, emniyet ve istikrarsız devirde yegâne zenginlik ifadesi olan toprağı hukuken elinde tutanlara çevrilir. Zayıfların tek çaresi, şahıs ve varlıklarını, korunmak ve doyurulmaya mukabil, bu zevata tevdi etmektir. Bu pazarlıkta kimin kaybedeceği peşinen bellidir. Evleviyetle, hiçbir varlığı olmayanlar, emniyetlerini temin edip kollarının kuvvetinden istifade edecek bir sahaya hicret edip oraya bağlanacaklardır. Feodalitenin “… son tahlilde, içtimaî bakımdan mülkiyetin, siyasî bakımdan da hükümranlığın mukasemesinden ileri geldiği iddia edilebilir.”[14]

 

Gerçekten XIX. asır başından beri Osmanlı Devletinde bu iki halin de vukuu geniş mikyasta yaygındır. Eski sipahi ile zengin eşraf toprağın mülkiyet şeklini kendi lehlerine tadil ederken Devlet otoritesi de her sahada zaafını kabul etmekten geri kalmamıştır. Böylece Devlet yerine kaim olan veya ancak kuvvede mevcut (virtuel) Devlet ile halkı birbirinden tecrit eden bir sınıf teşekkül etmiştir. Bu yeni içtimaî düzen içinde “ağa” idare edip iş verir, erbabı diyanet dua edip tedrisatta bulunur ve “ırgat” adını alan köylü de maddî hayatın icaplarını temin edip lord’unun refahına hizmet eder. Birincisi ve üçüncüsü arasında bugüne kadar dolmamış derin bir uçurum açılmıştır. Gerçekten, tamamen aksi yoldan Avrupa’da da halk tabakaları arasında ayni netice müşahede edilmektedir. “Kanunlarda müsavatın yerleştiği XIX. asır, varlıklarda müsavatsızlığın artışına şahit olmuştur.”[15]

 

1923’e bu nizam içinde çıktık. O tarihten beri Devlet’in politik otoritesinin her sahada pekleşmesine mukabil sosyal ve ekonomik statüde fazla bir değişiklik olduğunu iddia etmek güçtür. Bu statü içinde büyük ekseriyeti teşkil eden halkın maddî ve manevî durumunu bundan evvelki bir yazımızda tahlil etmiştik.[16] Şimdi, bu uzun gelişme neticesinde bugünkü şeklini almış köyü, bir sosyal hücre (cellule sociale) olarak ele alıp içinde bulunduğu şartların, herhangi bir kalkınma teşebbüsüne cevap verip veremeyeceğini tetkik edeceğiz.

 

Coğrafî bakımdan köyler ova ve dağ köyleri, tarihî bakımdan ise Anadolu’nun en eski (autochtone) köyleri, Selçuklular ve Osmanlı’lar zamanında kurulmuş köyler olarak ayrılırlar. Bir de sakinlerinin etnik menşelerine göre (yerli) köyler, (aşiret) köyleri ve (göçmen) köyleri olarak tasnif edilirler.

 

Bunların zaman ve mekân içinde dağılışlarına amil olmuş muhtelif askerî, siyasî, iktisadî, içtimaî sebeplerin yanında çok farklı nev’iden olanlar da vardır. Bilhassa dağ köylerinde bunlar mütebarizdir. “Kepenekli köyü de… bir tepenin üzerindedir. Onun da kurulması zamanın emniyetsiz şartları ile ilgilidir… köy takriben 160 sene evvel kurulmuş… Ondan önce tepenin Batı eteğinde imiş. Eşkıyalardan bizar olmuşlar. Tepede bir çoban yaşarmış, (derebeyi gibi bir şeymiş), eşkıyanın bile gözünü yıldırırmış, Köylüler çobana sığınmaya karar veriyorlar. Üç hane tepeye taşınıyor. Sonra köy hariçten gelenlerle büyüyor…”[17] Vergi mülteziminin şerri de bazı toplulukların erişilmesi güç mevkilerde kurulmasına saik olmuştur. “Ne eşkıya gelebilsin, ne de hükümet!…” düsturu geniş mikyasta kullanılmış…

 

Nüfusun dağılışı, aldığı şekil ve topluluklar arasındaki münasebetler sistemi, cemiyetin umumî bünyesinin inkişaf derecesine, daha geniş anlamıyla teknolojik seviyeye tabidir. Bu seviye, köyün kasaba ve şehre karşı kapalılık derecesini tayin eder. Son tahlilde köy bir istihsal ünitesi olarak mütalaa edildiğinden, daha geniş istihsal üniteleri ile münasebetler arasında bir mütekabil tesir (correlation) mevcuttur.

 

Evvelki yazımızda fert olarak tarifini yaptığımız insanlarla bunların karşısında ve bunlarla devlet arasına girmiş bir neofeodal zümrenin münasebetleri, her türlü maddî ve manevî menfaatleri birbirlerininkine zıt iki sınıfın münasebetinden başka birçok bakımdan bir Ortaçağ feodal cemiyetininkine uymaktadır, burada teferruatını vermeyi zait bulduğumuz yönlerden.

 

Gerek yukarda izah ettiğimiz şekilde, gerekse devlet tebaası bazı halk topluluklarının tebdili mekânı neticesinde toprak mülkiyetini eline geçirmiş bir mahdut zümrenin kütlelerin her türlü faaliyetine ve Medenî Kanun’un tatbik şekline istikamet verdiğinde, Anadolu’nun realitesine nüfuz etmiş herkes müttefiktir. Hükümet otoritesini köyde temsil eden jandarma karakolu ile muhtarlık müessesesinin, bu zümrenin tesiri altında bulunduğu bir vakıadır. Menfaatlerden doğan bu karşılıklı münasebetler sistemi, mevcut sosyal statünün bekasına âmir olduğu gibi bunun bir neticesi olarak ortalama hayat standardının “biyolojik”, yani ancak sağ kalmayı temin eden standarttan ileri gitmemesini intaç etmektedir. Bu iddianın sıhhatini tahkik için istatistik yıllıklarını dikkatle tetkik etmek kâfidir. Teknolojik gelişmenin tabii neticesi olan sosyal tahavvüller menfaatler muvazenesine aykırı düştüğünden bu gelişme katiyen arzu edilmemektedir. Bu hususu bir evvelki yazımızda da belirtmiştik.[18] Bu arada köy standardını aşmamış olup, idari sebeplerle kaza veya vilâyet merkezi unvanını almış toplulukların da köy mefhumu içinde mütalaası gerektir. Hakkâri vilâyet merkezi ve mülhakatı ve alelıtlak Van gölü çevresinde para kullanılmayıp mübadeleler aynîdir. Aynı mıntıkalarda nakil vasıtası olarak tekerleksiz araba (pahel) kullanılır. Bu iki misal maalesef kırk asır evveline ait değildir…

 

Kısaca izahını yaptığımız sınıflar arasındaki münasebetlerin değişmeden devamını sağlayan ve sosyal bünyenin zatî haletinden doğan din müessesesi de, kuruluş esasları ve telkin ettiği inançlar itibariyle, hâkim zümrenin manevî baskı âletinden ileri gitmemekte ve dolayısıyla, aynı mantık silsilesi içinde, teknolojik gelişmeyi terviç etmeyen bir tutum arz etmektedir. “Taassup, fikrî (statu quo) nun idamesine ve fiilen hiçbir vüsuk (certainty) un mevcut olmamasına rağmen, bu vüsukun iddiasına kendini hasretmek mesleğini ittihaz etmiş din adamları zümresinin gelişip büyük kudret iktisap etmelerine amil olmaktadır… Dinî şevk, korku ve ümitsizliğin mahsulü olup… tehlikeye karşı, korkulan şeyin tahassulünü intaca mütemayil bir gayrı mantıkî (irrational) reaksiyondan başka bir şey değildir… Mutaassıpların haklı olmaları halinde uhrevî halâs belki mümkün ise de, dünyevî kurtuluşun bu yolda bulunamayacağı muhakkaktır… “[19] Ahdi Atik’in “… ana ve babanı taziz eyle ki yeryüzünde günlerin uzun olsun…”[20] emri evlâtta, ana ve babanın bekasını temine matuf kıymetlerin inkişafına hizmet eden fonksiyonel bir beyan olup ayni derecede, fakat değişik mertebede “büyüğe hürmet…” düsturunu tevlit etmiştir. Tatbikatta “büyük” ise “ağa”dan başka bir kimse değildir.

 

Avrupa’nın veçhesini değiştiren burjua inkılabı, cihanşümul ticaret yoluyla servet terakümünü sağlamış ve inkişaf edebilmek için feodal sisteme baş kaldırıp onu yıkmış, zamanı içinde progresif bir sınıf tarafından başarılmıştır. Büyük mücadele ve muhataraya girme ananesi olan bu sınıf açtığı büyük sanayi çığırının tabii neticesi olan sosyal gelişmeden yılmamış, bilâkis onunla giriştiği mücadele onun daha bir müddet inkişaf etmesine yardım etmiştir. Osmanlı İmparatorluğun da ise “yanı kılıçlı veya memur”lar aynı şeyi başarmaya cemiyetin şartları itibariyle muktedir olamamışlar, daha doğrusu böyle bir denemeye girişmemişlerdir. Bu sebepten progresif bir zümrenin rehberliğinde ileri gidilememiş, bilakis yukarda gördüğümüz gibi geriye adım atılmıştır. Tarihî gelişme safhalarıyla bu netice arasındaki Millî münasebet aşikârdır.

 

Gerici esas üzerine kurulmuş yeni sistemde toprağın hâkimi, kendisine rakip bir sanayici sınıfın teşekkülünü arzu etmemiştir. Esasen kendi psiko-sosyal durumu, sanayinin elzem kıldığı tam hür insan mefhumu ile bağdaşmaya müsait değildir. Hâdiselerin tahlil ve muhakemesinde, resmi kölelik müessesesini ancak Hürriyet’te, yani 1908’de ilga edebilmiş bir heyeti içtimaîyenin devamından başka bir şey olmadığımızı daima hatırda tutmak gerektir.

 

Halen memleketimizden mevcut sermaye terakümünün esas menşei topraktır. Bu sermaye miktarı, dünya mikyaslarına göre bir hiç mesabesinde olup süratle gelişme istidadından mahrumdur (burada sermaye mefhumu gerçek kıymetleri ifade edip enflasyonla arttırılan para hacmini içine almamaktadır). Zira “…bir sefil hizmetkârın (manial servant) mesaisi, köyde hiçbir şeyin kıymetine bir ilâvede bulunmaz… Bir insan çok sayıda amil (manufacturer) istihdam etmekle zenginleşir; çok sayıda sefil hizmetkârın idamesi ise onu fakirleştirir… Büyük arazi sahiplerinden nadiren büyük ıslahat beklenirse de işçi olarak köle kullanmaları halinde bunlar, bu yolda bel bağlanacak en sonuncu insan olarak tezahür ederler. Bütün devir ve milletlerin tecrübeleri köle çalışmasının, zahiren yalnız iaşe ve ibadeye mal oluyor gibi görünüyorsa da, sonunda hepsinden pahalı geldiğini ispat etmiştir. Mülk sahibi olmayan bir insan ancak mümkün olduğu kadar çok yiyip o nispette az çalışmakla alâkalıdır. İaşe ve ibadesini karşılayacak miktardan fazla çalışması, herhangi bir tama’ın tahrikiyle olmayıp ancak zor kullanmakla temin edilebilir…”[21]

 

Liberal burjua sisteminin ilk büyük nazariyatçısının bu ifadesiyle durumumuz karşılaştırıldığında, zenginlerimizin “fakirliği”nin sebepleri kolayca anlaşılır. Filhakika kadın erkek ziraatta çalışanların umumî nüfusa nazaran nispetinin % 30,5 olmasına mukabil “mesleksiz, mesleği bilinmeyen veya belirsiz’lerin nispeti % 59,9 dur.[22] Kâh pamuk çapası, kâh yol inşaatında çalışan bu “dokunulmazlar”ın malûm hayat standartlarının, muayyen bir araziye çeşitli yollarla bağlanmış “ırgat”ınkinden çok aşağı olduğu iddia edilemez. Tarımla iştigal edenler arasında kayda geçenlerin çok cüz’i bir nispetinin sahip bulunduğu arazi parçasının bu insanların biyolojik ihtiyaçlarından biraz fazlasını temin edecek miktarda olduğu göz önüne alınarak, nüfusun kabaca % 90’ının, Adam Smith’in bahis konusu ettiği fakirlik müvellidi insanlar olduğu katiyetle meydana çıkar. Hürriyet mefhumunun ancak asgarî medenî standarda sahip insanlar için bahis mevzuu olabileceği her türlü münakaşadan varestedir. Diğerlerinin elinde sadece beğendikleri gibi sefalet çekme hürriyetinden başka bir şey yoktur.

 

Köleliğin yok olması ve serfliğin azalmasının izahları meyanında hamut’un keşfi yer almaktadır. 10. asra kadar boynundan bağlanmış cer hayvanı, yükü omoz kemiklerine oturtulduğundan beri, çekme kabiliyetini birkaç misli artırmıştır. O andan itibaren “… köleye nazaran daha kudretli ve daha iktisadî hale gelmiştir… “[23] Diyarbakır’dan şarka doğru uzanan sahada hamallar, hamut’un mukabili olan “arkalık” kullanmayıp yük altından geçen bir kolanla alınlarına asılır! Buralarda yükü öküzün sırtına vurmakla hayvanın kudretinin asgarîsinden istifade edilmektedir. Bu iki misal, mantık yolunun herhangi bir zaviyeden bizi ne gibi bir netice istidlaline götüreceğini işara kâfidir…

 

“… Her ne kadar bu insanlar hukuken hür iseler de fiilen politik gayelerle ortaya çıkmış geniş malî menfaatlerin hâkimiyeti altındadırlar… Eski devirde milletin bel kemiğini teşkil etmiş bu kudretli çiftçiler, şüpheli yollarla zenginlik iktisap etmek kabiliyetini ibraz eden bir zümre tarafından gark edilmişlerdir…[24]

 

Memleketteki sermayenin yapıcı olması, menşei ve psiko-sosyal durumu itibariyle, mümkün değildir. Onun faaliyeti, malî spekülâsyon ve dış müstahsil ile iç müstehlik arasında tavassut rolünden ileri gidemez. O, mücadelesiz artma ve tam emniyette istirahat etme yolunda iş görmektedir. Devamlı şekilde dışarı kaçması keyfiyeti, temsilcisi bulunduğu sistemin, artık bu dünyada yeri olmadığını şuur altından (ve aglebi ihtimal şuur üstünden) idrak edip kendini burada emniyetsiz hissetmesinin neticesidir. Amerikan resmî şahsiyetleri 1950’den evvel dışarı kaçan miktarı yüz milyon dolar olarak tahmin etmektedirler.[25]

 

Modern teknolojiye nazaran geride kalmış, Avrupa kapitalist devrinin öncesi tipine mümasil bir orta sınıf, küçük ticareti elinde tutmaktadır. Edna bir yaşama anlayışına sahip, her türlü tevzi tekniğinin ilerlemesi ve rekabete muhalif, çıkan asrın usul ve teşkilât metotlarını muhafaza edip çok çeşitli mevzularla meşgul, kısaca, “büyük” sermaye sahibi gibi, tarihin yadigârı olan bu orta sınıf dahi her türlü teknik ve sosyal inkişafa karşı koyup ciddî bir iktisadî ve politik kudrete sahiptir. Onlar gibi ancak kendi menfaatlerinin korunması babında Devlet’i tazyik etmek üzere kurulmuş teşekküllere iltihak edip işçilerde pazarlığı reddeder, mümkün olduğu kadar düşük ücretle işçi istihdamına yeltenir. Kazancını şehirde temin etmesi keyfiyetinin doğurduğu farklar dışında cemiyet telâkkileri diğer sınıfınkinden farksızdır.

 

Bu sınıfların hiçbiri, Aristo’nun meşhur fasit dairesinin dışına çıkamamıştır: Mekik tek başına çalışmadığına göre köle elzemdir.

 

Madem ki köle vardır, çalışıp herhangi bir mekanizma icadına lüzum yoktur…

 

Kasaba ve şehirler “… iç sosyal hareketlerin toplandığı veya belirdiği ve oradan etrafa (yan köylere) dağıldığı toplama ve dağıtma merkezleri…”[26] olduklarını ve mezkûr iki sınıfın da politik nüfuzlarını buralardan yaydıklarına göre kasaba ve şehirlerden kaybolduğu herhangi bir müspet hareket beklemek, aynı mantık silsilesi icabı, imkânsızdır. Buralarda Carnot prensibi tersine dönmüş, soğuk membaından sıcağına doğru hararet akışı temin edilmiştir…

 

İstatistiklerimizin noksan ve neşredilmiş ciddî sosyal ve ekonomik tetkiklerin çok az olması sebebiyle aynı iptidaî şartları haiz başka memleketler hakkındaki etütleri dikkate almakta fayda bulunduğu kanaatindeyiz:

 

Ocak 1960’da Şili’de toprak reformunun şeklini tespit etmek üzere toplanan çeşitli ecnebi mütehassıslardan birinin, 16 ncı asır tekniklerinin terk edilmesi ve… işletmenin çapı ile hendesî silsilede artan bir toprak vergisinin ihdasını teklif etmesi üzerine, Şili’de büyük arazi sahiplerini temsil eden radikal parti mensubu bir delege oturumu terk etmiş.[27] Bu gibi memleketlerde delegeler daima bu sınıfın mensubudur.

 

Birleşmiş Milletler Teşkilâtının toprak reformu üzerine çeşitli istifsarını Türkiye hemen hemen cevapsız bırakmıştır.[28]

 

“… Hintli idareciler, bir müstevli gibi köylünün sırtından parazit şeklinde geçinme itiyadındadırlar: yatırım yapmamaya devam etmişlerdir. İngiliz müstemlekecilerle ortakları bulunan bu büyük toprak sahipleri sayesinde sahibi olduğumuz büyük gecikme teraküm etmiştir… En mütebariz içtimaî adaletsizlikleri idame etmek üzere Ghandi’nin ideolojisinin arkasına sığınan Kongre Partisi iktidardadır. Tefeci dükkânlarında Mahatma’nın, büyük faiz muamelelerine riyaset eden resimlerini gördüm…”[29]

 

1939’dan beri nüfus başına istihsalin elle tutulur bir artışı olmamıştır. Buna rağmen servetin mahdut ellerde terakümü, kitle varlığının muayyen şekilde kanalize edilmiş olması manasını istilzam eder.

 

Sosyal zaviyeden umumî mahiyette tahlil ettiğimiz bünyemizi şimdi de teknolojik bakımdan tetkik edelim. En başta söylediğimiz gibi köy mefhumu memleketimizin % 90’ını ihata etmektedir. Bugün dünyada köy, bir ziraat endüstrisi merkezinden başka bir şey değildir. Bizde ise büyük kitlenin ancak “biyolojik hayat standardını güçlükle temin eden, her türlü medenî vasıtadan mahrum ve günün rasyonel icapları ile hiç bir alâkası olmayacak şekilde dağılmış topluluklardan ileri gitmemektedir”.

 

Çeşitli siyasî cereyanlar yüzünden Anadolu’nun müstahsil unsurunun da yok edilmesiyle Tanzimat’tan evvel mevcut hirfet (artisanat) ten de mahrum kalmış yarım adamız, Eski ve Ortaçağ tekniklerde idame-i hayata gayret etmektedir. Bunun teferruatını bir başka yazımızda inceleyeceğiz.

Bu haletin neticesi olarak esasta temel sanayimizden biri olması icap eden ziraat “…Millî gelirin devamlı şekilde azalan bir nispetini (1955 de gros M.G.’in % 45’i) temsil etmektedir… Nüfus başına istihsal tarımda, sair faaliyet kollarına nazaran, ciddî şekilde düşük olup bu hal, sanayileşmenin başında bulunan geniş bir zürra nüfusuna sahip memleketlere has bir keyfiyettir. Bugünkü ziraî istihsal seviyesi mekanizasyonun ileri olmaması ve prodüktivitenin düşük olma sebebiyle, daha az insanla temin edilemez… Her ne kadar son senelerde görülen bir istihsal artışından küçük bir ekalliyet istifade etti ise de, köylü hayat standardı değişmemiş ve hattâ düşmüştür… Birçok küçük ziraî ünitenin (1952’de, 2 hektardan aşağı olup mecmu ekim sahasının % 43’ünü kaplayan ünitelerin % 30,6’sı, 5 Ha.dan aşağı olup m.e.s.’nın % 62’si) geliri ancak hayat idamesi seviyesindedir. Prodükdivite o derece düşüktür ki, bu gelir sarf edilen emekle aslâ kabili telif değildir… Türk köylüsünün bu derece aşağı bir hayat seviyesine sahip olmasının başlıca sebebi, çalışanların adediyle mütenasip olmayan düşük yatırım miktarıdır (toprak ıslahı, teçhizat, hayvan v.s.)…”[30]

 

Böylece her zaviyeden tahlilini yaptığımız köyün herhangi bir ıslah kabul edecek durumda olmadığı kati olarak belirmektedir. Temeli çürümüş bir binaya her vurulacak çivi, bina ile birlikte heba olmaya mahkûmdur. Köye yol, köye elektrik, köye hastahane yapma teşebbüsleri, hiçbir tatbik kabiliyeti olmayan ve bugünkü şartlar altında tamamen lüzumsuz hissî (sentimental) bir insaniyetperver (philanthropique) hareketten başka bir şey değildir. Zira ortalama 300 ilâ 500 kişilik ve dağınık vaziyetle kendine yetme (autarcie) manzarası arz eden toplulukların ayağına bu medenî vasıtaların getirilmesi imkânsız olduğu kadar, içinde yaşadığımız liberal ekonomi sisteminin ölçülerine göre de gayri iktisadîdir. Mesken mefhumu sığınaktan, hastalık mefhumu mistik bir kader düşüncesinden ileri gitmeyen insanların elektrikli kuluçka makinesi kullanıp ciğer lekesini röntgende teşhis ettireceğini düşünenlerin ciddiyetinden şüphe etmeye hakkımız vardır. Kaldı ki bütün bunları başarmak için muazzam yekûna baliğ olacak gerekli teçhizat ve teknik personelin tedarik şekli de caizi sualdir.

 

Buna mukabil ciddî ve hızlı şekilde kalkınmamızın mümkün olduğuna katiyetle inanıyoruz. Ancak bu kalkınmanın vazgeçilmez iki şarta bağlı olduğuna da kesin kanaatimiz vardır:

 

Şartın birincisi bu kalkınmayı samimî ve ciddî olarak arzu etmektir. Gerek yukarda, gerekse evvelki yazılarımızda teşhis ve tahlil ettiğimiz iç ve dış hâkim gerici kuvvetler muvacehesinde böyle bir şartı ileri sürmekte kendimizi haklı bulmaktayız. İstemek, yapabilmek demektir.

 

İkinci şart, evvelki yazılarımızın da esas tezini teşkil eden ana Devlet Plânlamasıdır. “Laissez-faire” sisteminin bugünkü hattâ bütün dünyada ve evleviyetle memleketimiz şartları altında bir çıkmazda bulunduğu artık münakaşa kabul etmez bir hakikattir. Bu hususu yukarda, çeşitli yollardan ispat etmiş bulunuyoruz.

 

İçtimaî ve dolayısı ile iktisadî ıslahat tedbirleri ancak bir umumî gelişme politikası çerçevesi içinde kabili tatbiktir. Bugüne kadar teker teker ve birbirlerinden müstakilen ele alınmış davalarımızın hiç biri tek başına hal edilemez. Bunlara cemiyet olarak sarf edeceğimiz enerji ziyan olmaya mahkûm olup esasen mahdut olan imkânlarımız da israf edilmiş olacaktır. Eğitim, sanayi, tarım, köy, sıhhat, orman, Nafia, ve sair meselelerimiz her bakımdan birbirine bağlıdırlar. Ancak düşünüş ve faaliyet şekillerimizi “A”dan “Z”ye kadar değiştirecek ve bunun için gerekli sosyal reformu içine alacak ve her türlü politik mülâhaza tesirinden masun kalacak bir Millî Plân, bu koordine edilmesi gereken davalarımızın halli yolunda, ziyan olan işgücü potansiyelimizi seferber edebilir. Dünya ile aramızın her gün daha korkunç şekilde açıldığı ve artan nüfusumuzun, devamlı şekilde verimini kaybeden topraklarımızda barınamaz hale geleceği şüphesizdir. Durumumuz acil olup gayri kabili tedavi hale gelmeden ciddî müdahaleyi icap ettirmektedir.

 

Avrupa’nın iki asır boyunca geçirdiği istihaleyi bizim de aynı yolla geçirmemiz farklı iç ve dış şartlar sebebiyle muhaldir. Bir atlama (mutation) ile onlara yetişmek zarureti bedihîdir. Mutasyon husulünün gerektirdiği şartların hazırlanması yine ancak yukarda bahsettiğimiz fikrî inkılâp ile mümkündür.

 

Dış yardımlara uzun zaman bel bağlanamaz ve esasında bunlar hiçbir zaman iç gayretin yerini tutamaz. Bu yardımlar, işgücü yatırımımızı arttırmaya hasredilmelidir. Senede ortalama 80 ilâ 150 gün en iptidaî usullerle çalışan en az on beş milyon insan büyük bir işgücü potansiyeli demektir. Bu potansiyel kudreti ancak şümullü Devlet Plânlaması efektif enerjiye inkılâp ettirebilir. Ancak O kırk dört bin köye dağılmış bu işgücü potansiyelini yeni birer istihsal ünitesi haline getirebilir ve akıl ve teknik üzerine kurulacak bu üniteleri medenî icaplarla teçhiz edebilir. Ve nihayet ancak Devlet otoritesi iç ve dış gerici kuvvet ve cereyanlarla baş edebilir.

 

Bugüne kadar yapılan plânlar seçilmiş bazı tali (marginal) faaliyet kollarına inhisar etmişlerdir. Bizim Millî Plân’dan anladığımız mana bu değildir. Biz daima memleket şümul bir iktisadî ve İçtimaî kalkınma plânını herhangi bir sosyal yapıya (structure) aşılanamayacağına inanmaktayız. Bu sebepten de plânın içine sosyal reformu da almasında ısrar ediyoruz. Zira plânın gerektireceği tedbirlerin bilhassa mevcut tarifiyle demokratik rejimde, büyük intibak güçlükleri ve dolayısı ile şiddetli muhalefet ile karşılaşacağı muhakkaktır. Devlet otoritesinin, bütün bu güçlükleri yenebilecek şekilde takviye edilmesi de, mutasyon husulünün şartlarının başında gelmektedir, “…tarihten sonra da var” olabilmek için bu mutasyondan başka çare bulunmadığı kanaatindeyiz. “Yapı (structure) krizlerinden Ölünür, fakat ıstırap çekilmez. Bir memleketin iktisaden ölmekte olduğunu hissedebilmek için bir hâdisenin vukuu gerektir. Vaktiyle dünyanın en zengin memleketi olan İspanya, krizini hiçbir zaman hissetmeden asırlar boyunca sükûnetle can çekişmiştir; bir zamanlar dünyanın ikinci ekonomik kudreti olan Fransa son dünya harbine takaddüm eden elli sene içinde en rahat bir şeklinde ihtizar etmiştir… [31]

 

Neslimizin üstün genetik kudrete sahip bir milletin potansiyel enerjisini rasyonel esaslara göre düzenlememek tarihî mesuliyetini yükleneceğine işaret ederek bu yazı serimize son veriyoruz.

 

[1] Osman Turan – İkta, İslâm Ansiklopedisi

[2] Osman Turan – Türkiye Selçuklularında toprak hukuku, Belleten No. 47, 1948, sah. 559

[3]              Osman Turan – Ayni eser, sah. 560

[4]              Nizamülmülk – Siyasetname

[5]              O. Turan – Ayni eser sah. 572

[6]              O. Turan – Ayni eser sah. 562 – 565

[7]              Ayni eser sah. 571

[8]              B. Y. Vladimirtov – Moğolların içtimaî teşkilâtı sah. 167 – 169

[9]              O. Turan – Yuk. Eser, sah. 554 – 558 ve İ. Hakkı Uzunçarşılı – XIV VE XV. asırlarda Anadolu beyliklerinde toprak ve halk idaresi, sahife 5

[10]            Hadiye Tuncer – Osmanlı İmparatorluğunda toprak taksimi ve aşar, sah. 9, 34

[11]            H. Tuncer – Aynî eser, sah. 17

[12]            Ayni eser, sah. 35, 38, 39

[13]            F. Köprülü – Ortazaman Türk İslâm feodalizmi, Belleten No. 19 sah. 331

[14]            J. Calmette — La societe feodale, sah. 3.

[15]            F. Challaye – Histoire de la propriete, sah. 85

[16]            Teknik Haber, sayı 156 – Millî Eğitim Davamız.

[17]            B. Sadık Boran – Toplumsal yapı araştırmaları (İki köy çeşidinin mukayeseli tetkiki), sah. 33.

[18]            Teknik Haber, sayı 164 ve 165 Ziraat mı, Sanayi mi?

[19]            Bertrand Russel – The impact of science on society, sah. 88 – 90.

[20]            L. Segond – La sainte Bible, sah. 57.

[21]          Adam Smith – The wealth of nations, sah. 314, 364, 365

[22]            İstatistik yıllığı, cilt 20, 1952, sah. 102-103

[23]            F. Challaye – yuk. eser, sah. 53.

[24]            Bertrand Russel – yuk. eser, sah. 31, 32.

[25]            Thornburg – Turkey: An Economic Appraisal, sah. 201-202.

[26]            B. S. Boran – yuk. eser, sah. 13

[27]            R. Dumont – Faim dans le monde et responsabilite des hommes, Rencontres internationales de Geneve – La faim, sah. 95

[28]            Nations Unies – Progres de la reforme agraire, 2 ieme rapport, 957.

[29]            R. Dumont – Ayni konferans sah. 97, 104.

[30]            O.E.E.C. – Agricultural Policies in Europe and North America, sah. 295-296, 307- 308.

[31]            Bertrand de Jouvenelle – L’economie mondiale au XXe siecle, sah. 187.