Koşullar Ve Sonuçlar

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Koşullar Ve Sonuçlar

Koşullar Ve Sonuçlar

Cumhuriyet, 19 Kasım 1979

 

Aslında “sol’un bir numaralı düşmanı İnönü, hayatının son büyük “yalan”ını ortaya atmıştı: “Ortanın solu!”

 

Koordinatları belli olmayan bir ekseni mi desek, noktalarının mı desek, sağı solu ileri sürülüyordu. Toplumun sol eğilimini körletmek için paşamızın beynindeki, kuyrukları birbirlerine değmeyen tilkilerin uydurdukları tam bir soyut masaldı. Buna nice akıllı geçinenimiz bile inanmıştı ve hattâ inanmaya devam ediyor.

 

Bu koşullar toplumu nereye götüreceklerdi?

 

İki yıl kadar önce “umudumuz sensin’’ diye Sayın Ecevit’e sarılan kitleler o zaman bunu yaparken şöyle bir gerekçeye dayanıyorlardı: Bir kere Ecevit, MC’yi alt edebilecek tek örgütün başında bulunuyordu; ayrıca kişiliği, iyi niyet, halkçı görünüm, çalışkanlık ve dürüstlük babında hiçbir kuşkuya yer vermiyordu. Bunlardan başka onu çok kişi “İnönü gibi bir devi devirebilecek kadar zeki” olarak nitelendiriyordu. Gerçekten, zekâsı konusunda da kimsenin kuşkusu yoktur.

 

Bir lider ne kadar zeki, yetenekli ve bilgili olursa olsun, belli bir kitle ya da örgütten güç almadan herhangi bir harekette bulunamaz. Kimi orduya, kimi bürokrasiye, kimi halkın belli bir sınıfına, kimi sendikalara (özellikle sanayileşmiş ülkelerde) sırtını dayayarak ayakta durur. İnönü, iyice fosilleşmiş tutucu yöntemleriyle eski şanını korumaya çalışıyor, dürbünün tersinden baktığı halk ise, dinamizmi her gün artarak yeni boyutlara varan talepler ortaya koyuyordu. Paşa, bu istekleri karşılayacak adam olmaktan çoktan çıkmıştı. Dayandığı ordu ve bürokrasi yüksek kademeleri onun gibi yaşlanıp emekli olmuş, yerlerini dünyaya başka açılardan bakan genç kuşaklar almıştı. Desteksiz kalmıştı koca Paşa. Eski çizmeleri ona yeterince oy sağlayamıyordu. Hatta bu oyu ondan esirgetecek geçmişinde çok da vebal vardı.

 

Ama Paşa, işin ucunu kolay bırakacaklardan değildi. Bir çare düşündü. Kafasındaki “kuyrukları birbirine değmeyen tilkiler” ona bir imdat simidi ilham ettiler: “Ortanın solu!”

 

Bu laf bana her zaman bir çocuk fıkrasını hatırlatır: Küçük kız “Baba, top namlusu nasıl yapılır?” diye sorar. Birkaç yaş büyük ağabey atılır: “Bunu bilmeyecek ne var? Bir delik alırlar, etrafına çelik dökerler…”

 

Evet, boşlukta (buudu mücerrette), koordinatları belli olmayan bir “delik”in ekseni, milletin sağını ve solunu belirleyecek!

 

Bu “Ortanın solu” Türk sosyal tarihine büyük bir aldatmaca olarak geçmeye mahkûmdur. Kaldı ki bu laf, ağzına “sol” sözcüğü hiç yakışmayan İsmet Paşa’dan geliyordu, her zaman solun gelişmesine karşı çıkmış İsmet Paşa’dan.

 

Sayın Ecevit, nefesi tükenmiş İnönü’nün elinden bu “bayrak”ı kapıp bir noktada onun bıraktığı yerden koşuya devam etti ve bazılarının dediği gibi “ustasının” bu eksenine göre yerini belirleyip (?!) umutlar dağıtır oldu.

 

Bir yerde tilki çok olursa silah bazen geri teper. Bu kez böyle oldu: İlk şaşkınlık ânı geçtikten sonra halk kitleleri duygusal taraftarlıktan sıyrılıp konuyu bilinç alanına götürünce nasıl bir aldatmacayla avutulduklarının birden algılar oldular: Hiçbir düşünce yeri, sınırları belli olmayan bu “Ortanın solu”na iltifat etmedi, edemedi. Sol düşünceli kesim, Halk Partisi ile ne bütünleşme, ne de belli bir ölçüde dahi olsa işbirliği girişiminde bulundu. Ne idüğü belirsiz bir sistemle kim ilişki kurar? Kurmadı ve hatta karşısına dikildi.

 

Siyasî kariyerini benzer sosyalistlik oyunuyla başlatmış Mussolini’yi hatırlamak isteyenlerin çıktığı bile görüldü.

 

Öte yandan, sol’un lafına bile tahammülü olmayan feodal-sermayeci çevreler CHP’yi yaylım ateşine tuttular. İnönü bile giderayak, komünistlerin burada yuvalandığını söylememiş miydi?

 

CHP de suçlandırıldığı gibi komünist olmadığını ispatlama çabasına düştü. “Sivrilikler” törpülendi, bu çevrelere sabah akşam gülücükler gönderildi, işveren cephesiyle gizli anlaşmalar töhmeti altında bulunan TÜRK-İŞ’le sıcak ilişkilere girildi, buna karşı da DİSK’e dirsek çevrildi. Esasen iktidara gelebilmek için bu çevrelere peşin hayli de vaatte bulunulmuştu.

 

Böylece iki taraflı bir oyun oynanmak istendi. Ama daha ilk günlerde bunun farkına varılmaya başlandı ki, İlhan Selçuk 18 Nisan 1978 günkü “Penceresinde” Hem sermayeci hem emekçiyi; hem aydını hem bağnazı; hem emperyalisti hem anti-emperyalisti memnun edecek hükümet dünyada icat edilmemiştir…” diye yazıyordu. Oysaki Sayın Ecevit her tarafa mavi boncuk dağıtmakla meşguldü.

 

Onda ustasına benzer başka taraflar da gözümüze çarpıyor: Eleştiriye tahammülsüzlük dışında halka tepeden bakma, “Halka rağmen halkçı” olma eğilimleri görülüyor. Paşa, Anadolu gezileri sırasında aç olduklarını söyleyen köylülere çok sinirlenirdi: Kim oluyordu onlar “açız” demeye? Ancak Paşa onların aç olup olmadıklarını düşünebilirdi…

 

Evet CHP 14 ekim seçimlerine çağdaş sağcı bir düzen partisi görünümünde girdi, terör yuvalarını söndüremeden; günde binlerce lira kazanan kasabı, geniş tarım arazisini vergiye bağlayamadan, toprak reformuna ucundan kenarından dahi olsa, el atamadan; çelik üretiminde bir artış sağlayamadan. Ve de kuyruklar, karaborsalar, kaçakçılar, suiistimaller…

 

Sonra da partinin kurmay heyetine dâhil, akademik kariyer sahibi kişiler çok şaşmışlarmış seçim sonuçlarına! Bereket versin ki, düşüp bayılmamışlarmış. Bu beyler hiç mi cebir okumadılar?… Denklemin bir tarafı yukarıdaki gibi kurulduktan sonra öbür tarafından ne bekliyorlardı? Buradan da Halk Partisi’nin muhalefette kaldığı uzun yıllar süresince memleket sorunlarına yakından vâkıf, bunlara akılcı bir çözüm getirebilecek kadroları oluşturmayı düşünmemiş olduğu anlaşılıyor.

 

İsmet Paşa devrinden bu yana çok su geçti köprülerin altından. Artık herkes kimin halktan, kimin yabandan yana olduğunu pekâlâ anladı. CHP’ne bu kez verilen bu kadar oy’un dahi, kemikleşmiş, “kulüpçü’ler dışında, MC heyulâsından korkup ehveni şer kabilinden Altı Ok’a mühür basanlardan geldiğini hemen ekleyelim.

 

Evet, “Belli koşullar belli sonuçlara götürür” savı geçerliliğini koruyor.

 

“Araba kırılınca yol gösteren çok olur” derler. Şimdi de yol gösteren parti içi muhalefetin durumunu da bir başka yazımda incelemeye çalışacağım.