Karl Kautsky

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler - Cilt 1 > Karl Kautsky

Karl Kautsky

Marksist kuramcı ve SPD’nin lideri olan Kautsky, Viyana Üniversitesi’nde öğrenciyken Avusturyalı Sosyal Demokratlara katıldı. 1880’de Zürich’e gittikten sonra Marksizmi benimsedi ve siyaset kuramcısı Eduard Bernstein’in (1850-1932) görüşlerinden etkilendi. Londra’da Friedrich Engels ile tanıştı ve yakın dostlukları Engels’in 1895’te ölümüne değin sürdü. 1883’te çıkarmaya başladığı düşün dergisi “Neue Zeit”i 1917’ye değin Zürich, Londra ve Berlin’de yayımladı. 1891’de, Sosyal Demokratlar tarafından benimsenen Erfurt Programı’nı kaleme aldı. 1899’da yayımladığı “Die Agrarfrage” (Tarım Sorunu) adlı kitabında, kapitalizmin yasalarının tarım alanında da geçerli olduğunu savunarak günümüze kadar sürecek bir tartışma başlattı.

 

  1. Dünya Harbi sırasında parti çoğunluğunun savaşı desteklemesi üzerine, ayrılarak Bağımsız Sosyal Demokrat Parti’yi (USPD) kurdu. 1917 Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesinden sonra Rusya gibi geri kalmış bir ülkede silâha başvurarak sosyalizmi kurma girişimlerinde bulunmanın sonunda diktatörlüğe ve çöküntüye yol açacağını ileri sürdü.

 

Bu konuya ilişkin görüşlerini ortaya koyduğu “Die Dictatur des Proletariats” (1918) adlı kitabına, Lenin aynı yıl yayımladığı “Proletarya ve dönek Kautsky” (Rusça) ile yanıt verdi. USPD’nin çoğunluğu 1920’de Alman Komünist Partisi (KPD) ile birleşme kararı alınca Kautsky, yeniden Sosyal Demokratlara katıldı.

 

Kautsky, 1918’den sonra, Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerini tarayıp savaşın nedenleriyle ilgili gizli belgeleri yayımladı. 1924’den, Alman işgali nedeniyle ülkeyi terketmek zorunda kaldığı 1938’e kadar çalışmalarını Viyana’da sürdürdü (AB).

 

.

.     .

 

Böylece Alman Sosyal demokrasi tarihinde adı sık geçen ve SPD’nin gerek kuruluşu,  gerekse de çalışmalarında etkin olmuş kişilerin hayat hikâyelerini özetlemiş olduk. Ama bu arada da, bu kişilerin entelektüel düzeyleri ve bu ölçüde yayımlamış oldukları eserlerle bizim bugün ülkemizdeki sözüm ona sosyal demokratik parti lider ve bunların ileri gelenlerininki ile kıyaslanmasında da, Kavukçuoğlu’nun yukarıda “kibarca” ifade ettiği gibi, “ufak tefek” farklılıkları ayan oluyor.

 

Dönüyoruz şimdi yine Alman Sosyal Demokrasi’sinin tarihine.

 

Bunun tarihi, mevcut toplumsal düzeni kökünden değiştirmeyi hedefleyen temel taleplerle yola çıkmış bir işçi sınıfı partisinin süreç içinde evrimleşerek reformist bir halk partisine dönüşümünün tarihi oluyor (87) .

 

SPD, yaklaşık 130 yıllık tarihinde, ideolojik-siyasî farklılıkları ve çelişkileri yaşamış bir siyasî örgüt olarak Batı’daki benzerlerine göre ilginç bir örnek oluşturmaktadır. Bugün Avrupa’da sosyal demokrasi genel olarak “işçi hareketi” adına burjuvaziyle gerçekleştirilen “şartlı bir birarada yaşama” uzlaşması olarak anlaşılmaktadır. “İşçi hareketi, bu uzlaşmayla, sermaye sınıfının bir sınıf olarak varlığını, özgürlüğünü, sürekliliğini garanti etmektedir. Parlamenter, temsilî ve çoğulcu demokrasiyi bu anlayışla benimsemektedir” (88) – . 1989 yılında Berlin Kongresi’nde kabul edilmiş ve halen yürürlülükte olan SPD programının “Tarihî köklerimiz” bölümünde, Alman Sosyal demokrasisinin temel dayanakları sıralanırken “Marx’ın tarih ve toplum öğretisi”de vurgulanmaktadır.

 

“Komünist Manifesto”, SPD’nin tarihî pragmatik belgeleri arasında ilk sırayı almakta. Diğer bir deyişle, Alman sosyal demokrasisinin “resmî tarihi”, sosyalizmin bu en büyük iki kuramcısının (Marx ve Engels) “temel” tarihî eseri ile başlamaktadır.

 

Bu sonuncuların kendi ifadelerinden yola çıkılacak olursa, “ayrıntılı bir teorik ve pratik parti programı” olan Manifesto, Avrupa’nın gelişmekte olan sanayi ülkelerindeki ekonomik ve politik ilişkilerin ortaya koydukları gelişmeler doğrultusunda yenilenmesi, güncelleştirilmesi gereken bir metin olmuştu. Marx ve Engels, Manifesto’nun ilk yayımlanışından 25 yıl sonra 1872  Almanca baskısına yazdıkları “Önsöz”de şöyle diyorlar : “Manifesto’nun kendisinde de belirtildiği gibi, ilkelerin pratikte kullanılması her yerde ve her zaman o günün tarihî koşullarına bağlıdır… Modern sanayiin son yirmibeş yıl içinde hızlı gelişmesi ve onunla birlikte işçi sınıfının gelişmiş ve yaygınlaşmış parti örgütlenmesi karşısında, ilkin Şubat Devrimi’nde (1848 Fransız Devrimi) ve ondan daha önemlisi, proletaryanın ilk kez politik egemenliği ile 3 ay boyunca elinde tutmuş olduğu Paris Komünü’nde (Mart – Mayıs 1891) edinilen pratik deneyimler karşısında, bu programın bazı ayrıntıları artık eskimiştir… Bununla birlikte Manifesto, artık üzerinde değişiklik yapmaya hiç hakkımız olmayan tarihî bir belge haline gelmiştir”.

 

Manifesto’nun “ruhu”, sanayi devrimi ile büyüyen ve güçlenen bir burjuvazinin, toplumdaki bireylerin özgürce gelişmelerini “eşit koşullarda” mümkün kılacak toplumsal temeli göz ardı eden “liberal” söyleme karşı bir yanıt olmuştu. “Bireyin özgür gelişmesi, toplumun tüm bireylerinin özgür gelişmelerinin önkoşuludur”. Bu ise ancak bireyler arasında toplumsal eşitliğin sağlanmış olduğu koşullarda mümkündür.

 

Mevcut toplumsal düzenin “devrimci bir siyasî eylemle yıkılması” Komünist Manifesto’nun ve dolayısıyla Komünist Birlik’in hedefleri arasında yer alırken, aynı yılda bir matbaa ustası olan Stephan Born tarafından Berlin’de kurulan “Genel Alman İşçi Kardeşliği” örgütünün hedefi, işçilerin ve zanaatkârların öncelikle ekonomik taleplerini yasal zeminde savunmak ve bunları uzlaşmalar yoluyla devlete benimsetmek şeklinde belirlenmiş.

 

İşçi kardeşliği örgütünün sosyal talepleri incelendiğinde lonca geleneğinden gelen bir dizi isteğin yanısıra, daha sonra Alman sosyal demokrasisinin de programlarına girecek olan “ücretsiz eğitim, dolaylı vergilerin kaldırılması, kazanca göre gelir vergisi, iş malüllerinin sosyal güvenliği, serbest dolaşım hakkı, çalışma saatlerinin kısaltılması, dernekleşme özgürlüğü, üretim birliklerine devlet kredisi, vb..” taleplerin de yer aldığı görülmektedir. Yukarda da üzerinde durulduğu gibi “sosyal demokrasi” ve “sosyal demokrat” sözcükleri XIX. yy’ın ortalarından itibaren farklı tanımlamalar için kullanılmış, kimi zaman “devrimci”, kimi zaman “reformcu” anlamı taşımıştı. Örneğin İşçi Kardeşliği üyelerinin kendilerini “sosyal demokrat” olarak nitelendirmeleri Marx’ı öfkelendirmiştir. Marx’a göre, “burjuva demokrasisi temelinde birtakım toplumsal düzenlemeleri” hedefleyen bu “cumhuriyetçi küçük burjuvaların” proleter-devrimci anlamına gelen bu kavramı kullanmaya “hakkı yoktur. Nitekim I. Dünya Harbi yıllarına kadar “sosyal demokrat” sözcüğü, “proleter-devrimci” sözcüğü ile eşanlam taşımıştır. 1869 Eisenach Kongresi öncesi Alman işçi hareketlerinde öne çıkan bir başka önemli örgütlenme ise 23 Mayıs 1863’te, yukarıda irdelediğimiz Ferdinand Lassalle tarafından Leipzig’te kurulan “Genel Alman İşçi Derneği – ADAV” olmuştu. Lassalle ve ilk dönem örgütlü Alman işçi hareketi içinde içedönük özgürlük anlamına gelen  “demokrasi ve sosyalizm” ile dışadönük özgürlük anlamına gelen “ulusalcılık” diyalektik bir bütün oluşturmuştur. Özgür ve bağımsız ulus ilkesi Lassalle için demokrasi kavramının temel dayanağıdır. Bu nedenle işçi sınıfı, demokrasi için sürdürdüğü mücadeleyi ulusun birliğinden ayrı düşünmemeli ve geleceğin Birleşik Alman Devleti’nin kuruluşu tek başına burjuvaziye bırakılmamalıdır. Yaşamının son yıllarında ve onun ölümünden sonra yerine geçen J. B. Schweitzer, ADAV adına bu siyaseti savunmuştur. Bu siyaset, Alman Birliği’nin kurulması çerçevesinde Prusya’nın oynadığı role sıcak bakmayan August Bebel ve Wilhelm Liebknecht ile Lassalle’cılar arasındaki temel ayrılık konularından biri olmuştu.

 

Bu ayrılık, 7-9 Ağustos tarihleri arasında Eisenach’ta yapılan “Genel Alman Sosyal Demokrat İşçi Kongresi”ne de yansımış ve 110 kadar Lassalle’ci muhalifin dışarda bırakılmasıyla “Sosyal Demokrat İşçi Partisi – Sozialdemokratische Arbeiterpartei – SDAP”nin kurulmasına karar verilmiş ve August Bebel tarafından kongreye sunulan taslak, parti programı olarak kabul edilmiştir (89) .

 

Alman sosyal demokrasisinin Eisenach Programı, adında yer alan “sosyal demokrat” sıfatına rağmen, Marksist bir program olmamıştı. Eski ADAV üyelerinin etkisiyle Lassalle’ci izler taşımakta idi ve bu, III. bölümün 10. Maddesinde ileri sürülen “kooperatifçiliğe devlet teşviki talebinde belirginleşmektedir.

 

Genel Alman İşçi Birliği ve Sosyal Demokrat İşçi Partisi arasındaki ayrılıkları o dönemin kendine özgü koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Bu ayrılıklar zaman içinde yumuşamış ve ortadan kalkmıştır. Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin bir “proletarya partisi”ne dönüşmesine, ADAV’dan koparak bu partiye geçen ve daha köklü bir “Proleter geleneğe” sahip Lassalle’ci işçiler öncülük etmişlerdi. SDAP’nin kuruluşunu takibeden ilk yıllarda her iki partinin daha önceleri “üzerlerinde uzlaşılamaz” dedikleri ayrılık nedenleri birer birer ortadan kalkmıştır. “Bismarck’ın gerici politikası, 1871-1872 grevlerinin bastırılması, proletaryanın saflarında birleşme hareketinin açılıp gelişmesine elverişli bir ortam meydana getirmiştir”. Yine aynı yıllara rastlayan 1871-1872 Alman – Fransız Harbi’nin sonuçları ve Prusya’nın öncülüğünde Alman Birliği’nin kurulması, “ulusal sorun”a farklı yaklaşan Lassalle’cı ve Eisenach’çıları yeni durum karşısında ortak davranışa zorlamıştır. 1870’li yıllarla birlikte Almanya’da başgösteren ekonomik krizin işçi sınıfını ortak eylemlere zorlaması ve bu eylemlere karşı güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddet, Genel Alman İşçi Birliği ve Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni birleşmeye götüren başlıca etken olmuşlardı.

 

1874 yılının Ekim ve Kasım aylarında biraraya gelen her iki partinin temsilcileri, olası bir birleşmenin koşulları ve yöntemi üzerinde tartışarak anlaşmaya varmışlardı. 22 – 27 Mayıs 1875 tarihleri arasında Gotha’da yapılan “Birleşme Kongresi”nin sonunda Alman işçi hareketinde 12 yıldır süren ayrılık son bulmuş ve “Almanya Sosyalist İşçi Partisi” (Sozialistische Arbeiterpartei Deutschlands – SAP)” kurulmuştu (90) .

 

Gerek “Gotha Programı”, gerekse buna karşı Marx ve Engels’in yönelttikleri şiddetli eleştiriler üzerinde burada durmuyoruz.

 

Alman Sosyal Demokrasisi’nin bir marksist dönemi olmuştu.

 

“Sosyalistler Yasası” (Sozialisten Gezetz), 1848’den itibaren burjuvazi ile birlikte “devlet”e  olumlu bir yaklaşım göstermiş olan sosyal demokratları “ikinci sınıf insanlar” durumuna düşürerek “devletin dışına” çıkartmıştır. Lassalle’ci gelenekle devleti o zamana karşı yüceltmiş olan işçiler, şimdi devletle karşı karşıya gelmişti. İşçi sınıfının toplumsal ve siyasî alanlarda şu ya da bu biçimde soyutlanması, giderek işçilerin radikalleşmelerine yol açmış ve onları Marksist öğretiye karşı daha duyarlı hale getirmişti. Bir bakıma, “işçilerin radikalleşmesi, Alman sosyal demokrasisinin yol gösterici kuram olarak Marksizmin benimsenmesi sonucu ortaya çıkan bir durum olmayıp bunun tam tersine bir gelişmedir. Marksizmin yayılması, parti yayınlarının ve parti edebiyatının yasaklanmasıyla oluşan düşünsel boşlukta ve parti içinde kendisi ile rekabet edecek başka hiçbir düşünce akımının kalmamasıyla daha kolay hale gelmiştir”.

 

Devlet ve toplumun egemen kesimleri tarafından dışlanan insanlar, Gotha Programı’nda sözü edilen “emeğin kurtuluşunun ancak işçi sınıfının eseri olacağı düşüncesine sarılmış ve toplumsal, siyasî, kültürel ve hattâ sportif alanlarda o güne kadar benzeri görülmemiş bir örgütlenmeye girişmişlerdir. Ülkenin dört bir yanında işçi çocukları için çocuk yuvalarından cenaze derneklerine, mahalle kitaplıklarından spor kulüplerine kadar yüzlerce “sosyalist” dernek kurulmuştur. Siyasî iktidar karşısında düşülen çaresizliği dengelemek için emekçiler tarafından başlatılan bu yoğun örgütlenmeler zaman içinde bir örgüt “fetişizmi”ne dönüşmüş, daha sonraki yıllarda partinin kendi erkini yayma doğrultusunda attığı her adım, partinin gücü karşısında kendi varlıklarını “tehlikede gören” bu derneklerin gizli ya da açık direnişleriyle karşılaşmıştır.

 

1890’da “Sosyalistler Yasası”nın yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte, aynı yıl Halle’de yapılan parti kongresinde partinin adı “Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD)”  olarak değiştirilmiş ve ülkedeki somut koşullara uygun ve gelişmelere yanıt verebilecek yeni bir programın hazırlanması kararı alınmış. Kongrede bu konuya ilişkin olarak yaptığı konuşmada Wilhelm Liebknecht, “Marksizmin bilimsel titizliğini” göz ardı etmeyecek ve “taviz vermeyecek” bir program dileğini dile getirmişti. Liebknecht’e göre “yeni program yeni bir dünya görüşünü” esas almalıdır. Bu kongreden sonra kendisini Marx’ın Gotha Programı’na ilişkin eleştirilerini göz önüne alan bir program taslağını parti yönetimi adına bizzat kaleme almıştı. Bu taslağı Engels, Gotha metnine kıyasla önemli bir ilerleme olarak kabul eder. Fakat 1891 Erfurt Kongresi’nde delegelerin “neredeyse tartışmasız ve oybirliği ile kabul ettikleri program”, Wilhelm Liebknecht’in taslağı değil, Engels’in de içeriğine katkılarıyla Karl Kautsky ve Eduard Bernstein tarafından ortaklaşa yapılmış ve Neu Zeit (yeniçağ) dergisinin Ağustos / Eylül 1891 sayısında yayınlanmış olan ‘alternatif metin’dir.

 

İlkeler Bölümü Karl Kautsky ve Talepler Bölümü Eduard Bernstein tarafından kaleme alınan Erfurt Programı, Engels tarafından “ince bir ustalığın eseri” olarak övülmüş ve “Alman sosyal demokrasisinin en tutarlı Marksist programı” olarak tarihe geçmiş bir metin olmuştu (91) .

 

Sosyal demokrasinin iki büyük düşünürü, K. Kautsky ve E. Bernstein’ı yukarda yeterince irdelemiş bulunduğumuzdan bunları burada ayrıntılı olarak yeniden ele almıyoruz.

 

Ekim 1896 ve Nisan 1897 tarihleri arasında Eduard Bernstein, “Neue Zeit(Yeni Çağ)” dergisinde iki yıl sonra “Sosyalizmin önkoşulları ve Sosyal Demokrasinin görevleri” adlı kitabının temelini oluşturan “Sosyalizmin sorunları” başlıklı makale dizisini yayımlamaya başlamış. Önce Rosa Luxemburg’un “Sosyal dönüşüm veya devrim” (1898), bir yıl sonra Klara Zetkin’in (Alman komünist önder ve kadın hakları savunucusu) “Sosyal demokrat kurama ve taktiğe yanıt” ve Kautsky’nin “Bernstein ve sosyal demokrat programı” (1899) başlıklı makalelerinde başlattıkları ideolojik mücadele kızışmış ve giderek parti içinde genel bir tepkiye dönüşmüş. Uzun tartışmalardan sonra ilk kez Bebel tarafından dile getirilen “revizyonizme karşı resmî tavır alınması” talebi 1899 Hannover Kongresi’nde karara bağlanmış; hem bu kongrede, hem de iki yıl sonra yapılan Lübeck Kongresinde delegelerin büyük çoğunluğu, Bernstein tarafından geliştirilen “revizyonist tezleri” mahkûm etmiş. Kendisi ise 1901’de yayımladığı “Bilimsel sosyalizmin olasılığı” başlıklı makalesiyle bunları karşılayacak ve bu makalesinde “sosyalizmin bilimselliğini” yadsıyarak, Marksizmin dışında “ahlâkî” (etik) olarak geçerlendirdiği sosyalizm anlayışını savunmaya geçecektir.

 

Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Dresden Kongresi kararları, hem parti tabanının revizyonizme karşı kesin tavrını, hem de SPD yönetiminin parti içi demokrasi anlayışını göstermesi açısından önemli oluyor. Kararların önemli gördüğümüz bazı maddelerini aşağıya dercediyoruz.

 

1) Parti, kapitalist üretim biçiminin yol açtığı ekonomik ve siyasî durumun sorumluluğunu üstlenmeyi reddeder; egemen sınıfları iktidarda tutmaya yarayan her türlü desteği vermekten kaçınır.

 

2) Sosyal demokrasi, 1900’da Paris’te yapılan Sosyalist Enternasyonal Kongresi’nde alınan “Kautsky kararı” uyarınca burjuva toplumda iktidar gücünün (yalnızca) bir parçasına sahip olabilmek için çaba göstermez.

 

Kongre ayrıca, varolan ve sürekli büyüyen sınıf çelişkilerinin üstünü örterek burjuva partilerine yakınlaşmayı kolaylaştıran her türlü çabayı da mahkûm eder…

 

Dresden Kongresi’nde alınan bu kararla Bernstein’ın parti içindeki ideolojik gücü oldukça zayıflamış, fakat bu karara rağmen revizyonist görüşlerin parti içinde ve dışında ifadelerine herhangi bir kısıtlama getirilmemiştir.

 

  1. Dünya Harbi’nin başladığı (1914) tarihine kadar geçen otuz yıl, kapitalist sanayiin yoğun atılım dönemi olmuştur. Bu dönemi Prof. W. Abentrothi, “II. Enternasyonal’in klasik çağı” olarak adlandırmaktadır. Bu çağda tüm sanayi ülkelerinin ekonomilerinde ve sanayi üretimine bağlı gelirlerinde önemli büyümeler görülmüş, sanayileri görece güçsüz ülkeler, kapitalizmin çekim alanına girmişlerdir. Alman İmparatorluğu’nun kuruluş yılı olan 1872’den 1890’a kadar geçen dönemde sanayi üretimindeki artış yüzde 100’ün üzerindedir. I. Dünya Harbi’nin arifesine kadar geçen dönemde de aynı oranda bir artış sağlanmıştır. Bu yıllarda elektro ve kimya gibi önemli sanayi dalları doğup gelişmiş, yeni sanayi dallarının etkisiyle tüm Avrupa ülkelerinin sınaî üretimlerinde yeni teknolojiler uygulanmaya başlanmış. Bu uygulamalar birer “teknik devrim” oluyorlardı. Ancak bu “devrim”lerin etkileri sadece ekonominin büyümesiyle kalmayacak, sanayi üretiminin büyümesiyle eşit olmayan gelişmelere de yol açacaktır. Örneğin, bu dönemde ağır sanayi üretimi üç kat artarken, tüketim mallarına dönük artış, bu oranın ancak üçte birinde kalmış. Bu gelişmeler, kapitalist sınıfın katmanlaşmasına, bu sınıf içinde çıkarları birbirleriyle çatışan kesimlerin doğmasına götürmüş. Dışsatıma yönelik ağır sanayi üretimi ve devlet teşviki altında, gerek ekonomileri görece zayıf Avrupa ülkelerine yapılan, gerekse Avrupa ülkelerinin çeşitli sömürgelerine yapılan yatırımların geriye dönen kârları, bu dönemde Alman kapitalizminin olağanüstü güçlenmesine yol açmıştır.

 

Almanya’da kapitalizm güçlenirken tekelleşme süreci de hız kazanmıştır. Bu yıllarda gelişen elektro sanayii iki tekelin, AEG ve Siemens – Schuckert’in elinde idi. Kimya sanayii de bu iki tekelle çeşitli imtiyaz ve lisans anlaşmaları imzalamış iki grubun elindeydi. Demir-çelik sanayiinin tekeli Abs., Thyssen, Krupp gibi birkaç ailede, ülkenin tüm bankacılık hizmetleri ise sadece beş bankada toplanmıştı.

 

Marx’ın görüşleri bu dönemde doğrulanmış, “sermayenin yoğunlaşması ve merkezîleşmesi tezi gerçekleşmiş ve bu gelişme üretim tekniklerindeki değişikliklerle güçlenmiştir”. 1890 öncesi “liberal rekabetçi kapitalizm” yerini hızla büyüyen ve serbest piyasa mekanizmalarını ikinci plâna atan “modern oligopol kapitalizmi”ne bırakmak zorunda kalmıştır (92) .

 

Bütün bu oluşumlar karşısında SPD’nin tavrı ne olmuştu? Onun 1914 öncesi dışa sergilediği görüntü ile gerçek arasında gerçek çelişkiler vardı. Parti ve sendikalar, tüm örgütsel ve kitlesel güçlerine rağmen, mevcut koşullar bunu kaçınılmaz kılsa dahi, yasal sınırları zorlayacak parlamento dışı bir mücadeleye hazır değillerdi. Parti bürokrasisine göre “devrimci” söylemler dillerden düşürülmeyecek, “kapitalizmin çökeceği” kitlelere sürekli anımsatılacaktır. Kısaca SPD bürokrasisine göre “parti bu çöküşün mirasçısı olacak, ama hiç bir zaman faili olmayacaktır”. Daha 1889 ve 1905 yıllarında madencilerin başlattıkları genel grevler ve geniş kitlesel eylemlerde sendikalar hiçbir etkinlikte bulunmadıkları gibi, SPD’nin aksine, bu grevlerin durdurulması ve işçilerin işbaşı yapmaları için çaba göstermişlerdi. Alman Sendikaları Genel Komisyonu başkanı Karl Legien, işçilerin bu eylemleriyle hükûmetten tavizler koparmaya başladıkları sırada, Alman işçi sınıfı tarihinde unutulmaz yerini alan ünlü “vecize”sini dile getirecektir: “Genel grev, genel saçmalık demektir!”.

 

Bu haliyle Alman sosyal demokrasisi, Fransız sosyalizminin ünlü lideri Jean Jaurés’in eleştirisinden kurtulamayacaktır : “Aldığı oy sayısı ile Alman sosyal demokrasisinin gerçek gücü arasındaki farkı, radikal dili ile eylemi arasındaki uçurum kadar derindir!” . Gerçekten 1891 Erfurt Programı doğrultusunda SPD, “keskin devrimci” bir dil kullanmakta, fakat iş bu “dil”in içeriğini pratiğe dönüştürmeye gelince, yan çizilmektedir. Sosyal demokrasinin bu tutumu ilerdeki yıllarda da değişmeyecek ve yaklaşık otuz yıl sonra Weimar Cumhuriyeti, zamanın iktidar partisi eliyle nasyonal sosyalizme teslim edilecektir.

 

Parti ve sendikalar birer dev kuruluş olarak, emperyalist güçler arasındaki dengelerin bozulmadığı, büyük toplumsal ve siyasî çatışmaların ortaya çıkmadığı koşullarda, salt dev görünüşlerinin etkisiyle emekçiler adına egemen güçlerden biraz taviz koparabilmişler, fakat doğan her toplumsal ya da siyasî bunalım, bu görünüşlerinin ardında ne denli bir teslimiyetçiliğin gizlendiğini ortaya koymuştur.

 

1906 Mannheim Kongresi’nde iyice ortaya çıkan ve SPD delegelerince kabul gören bu teslimiyetçi tavır, Sosyal Demokrat Parti literatürüne “Mannheim Teslimiyeti (Manheimer Kapitulation)” olarak geçmiştir. SPD yönetimi, partinin revizyonist kanadının imparatorluğun sömürge siyasetine ilkesel olarak karşı çıkmayışına göz yummakta,  hattâ daha da ileri giderek revizyonist kanadın bu tavrını, “sömürgeci siyaseti uygarlaştırmaya yönelik bir girişim” olarak yorumlamaktadır. Bu arada Eduard Bernstein’in “pasifist inançları” onu Çin’in sömürgeci güçler tarafından paylaşılmasını destekleyecek kadar ileri götürmektedir(93) .

 

 

.

.     .

 

Weimar Cumhuriyeti’nin (1919-1933) tarihi kısa, ama oldukça karmaşıktır. Bu tarihe sosyalist işçi hareketi açısından bakıldığında, “suya düşen umutların tarihi” denilebilir. Detlef Lehnert, “Alman politikasında ve toplumda SPD” başlıklı bir makalesinde, “1920’lerde Almanya’da sosyal demokrat eylemi belirleyen üç temel karar” olarak şunları gösteriyor:

 

1) Versailles Antlaşması’nın onaylanmasını mümkün kılan SPD milletvekili çoğunluğunun desteği,

 

2) 19 Ocak 1919’da SPD’nin girişimiyle oluşan, devleti parlamenter demokrasi biçiminde örgütleme kararı,

 

3) Önde gelen sendikalarla işverenler arasında 15 Kasım 1918’de varılan “sınıfsal uzlaşma”. 

 

Buna göre, “Versailles Antlaşması’nı Weimar Cumhuriyeti’nin dışa ilişkin koşulu, parlamenter demokrasiyi içe dönük koşulu sayarsak, Vorwärts’ın (İleri’ye) Genel Yayın Yönetmeni Friedrich Stampfer’in 1924’te dediği gibi, sosyal demokratlar kendilerini, cumhuriyetin devlet partisi diye sunarlarken çok haklıydılar. Çünkü başka hiçbir parti barış antlaşmasının koşullarını yerine getirmeye, anayasanın metniyle ruhuna ve sosyal-politik sınıf uzlaşmasına SPD kadar tutarlı ve sonuna dek sadık kalmadı”.

 

O ise I. Dünya Harbi’nin bitiminde yenik düşen taraf olarak Alman İmparatorluğu’na son veren ve Alman toplumuna altından kalkamayacağı siyasî ve ekonomik yaptırımları içeren Versailles Antlaşması’nın sonuçlarını ne sosyal demokratların çoğunluğu, ne işçi sendikaları, ne de gençlik içlerine sindirebilmiştir. Mezkûr antlaşmanın Alman ulusunu “aşağılayıcı” sonuçları, toplumun sadece sağ güçlerini değil, geniş bir bölümüyle sosyal demokrasinin çekirdeğini oluşturan işçi sınıfında da geniş kesimlerini “ulusçu” bir tavra itmiştir. Bu arada, “ulus” kavramına bakış ve yaklaşımlar, sosyal demokrasi içinde çatışma ve giderek ayrışmalara yol açmıştır(94) .

 

Gerçekten bu antlaşma, yeni bir dünya harbinin tohumlarını içeriyordu.

 

1920 dünya ekonomik krizi Alman solunu “kavga halinde” yakalamıştır. Komünistlerin gözünde sosyal demokratlar, kendileriyle herhangi bir ittifakın söz konusu olamayacağı “sosyal faşist” unsurlardır. Tüm komünist yayın organlarında, SPD’nin parlamento mücadelesi, “ülkenin faşistleştirilmesine destek” olarak nitelendirilmektedir. Burjuva devletinin aldığı ve işçi sınıfının nesnel çıkarlarına ters düştüğüne inanılan her karar ve önlem, birer “faşist uygulama”dır. Sosyal demokratların gözünde ise komünistler, her türlü siyasî bağımsızlıklarını yitirmiş beyinleri “Rusya’daki bolşevikler tarafından yönlendirilen, kendi ülkelerine yabancılaşmış” unsurlardır. Alman işçi sınıfı hareketinin bu iki temel siyasî gücü arasındaki düşmanlık,  1933’te nasyonal sosyalistlerin Weimar Cumhuriyeti’ni ele geçirmelerini kolaylaştırmıştır(95) .

 

Alman faşizmi, 1933 seçimlerinde toplam oyun yüzde 43,9’unu alarak, ya da sayısal ifadeyle 17 milyon 300 bin seçmeni kendi saflarına çekerek iktidara geldi. Almanya’da faşizmin iktidara gelişini değerlendirirken, Weimar Cumhuriyeti’nde Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nin (NSDAP) kendisine toplumda çok geniş bir taban bulduğunu söylemek gerekir. Faşizmin bu başarısını egemen güçlerin desteğine bağlamak gerçekçi bir davranış olmaz. Burjuvazinin ekonomik ve siyasî istikrar sağlamak ve egemenliğin sağlamlaştırmak amacıyla militan sağ güçleri desteklemesi, yadsınamayacak bir gerçek olsa bile, faşizmin esas başarısı ülkenin orta sınıflarının ve ara tabakalarının çok geniş kesimlerini ve işçi sınfının azımsanamayacak bir bölümünün faşist siyaset zeminine çekebilmiş olmasında yatmaktadır. Aksi halde bu sağlanmadan ülke seçmeninin neredeyse yarısının oyunu alabilmek mümkün olmazdı.

 

Faşizm, Weimar Cumhuriyeti döneminde geniş toplum kesimleri içinde kendine özgü bir bilinç yaratmış ve bu bilinç düzeyine paralel olarak ülke faşistleştirilmiştir. Bunda Versailles Antlaşması’nın Almanya’ya dayattığı olumsuz koşulların ve yine bu antlaşmaya bağlı olarak toplumda ortaklaşa yaşanan aşağılanma duygusunun toplumun her kesiminde  “ulusçu” (“milliyetçi”) eğilimleri güçlendirmesi kadar, bu eğilimlere “ek bir zemin” olarak toplumdaki ara tabakaların hızla genişlemesinin de önemli bir payı vardır. Özellikle 1924-1928 yılları arasında sanayi üretiminde yeni teknolojilerin yaygınlaşmasıyla oluşan olağanüstü boyutlarda memur kesimi, faşist bilinen toplum içinde kök salmasına zemin oluşturmuştu.

 

Daha savaş yıllarında ve savaşın hemen sonrasında sanayi kesiminde gerçekleştirilen yeniden yapılanma ve yeniden örgütlenme, tarım dışı ekonomideki geleneksel iş bölümünü altüst etmişti. Sınaî üretimdeki yeni teknolojiler, alışagelmiş “usta – kalfa – nitelikli işçi – niteliksiz içi – çırak”  hiyerarşisini bozmuş, üretim modernleştikçe, büyük işletmelerde nitelikli işçilerin yaptıkları işler, kısa dönem işletme içi meslek eğitimiyle makineleri çalıştırabilir duruma getirilebilir niteliksiz işçilere devredilmiştir. Bu tür düzenlemelerle boşta kalan çok sayıda nitelikli işçi, orta ve küçük ölçekli işletmelere geçmek zorunda kalmıştı. Büyük işletmelerdeki ustalar, kalfalar ve nitelikli işçiler ise “teknik memur” statüsü kazanmışlar, üretimde band sistemine geçilmesiyle birlikte bunlarda çalışan niteliksiz işçiler arasındaki sosyal bağlar büyük ölçüde kopmuştur. “Memur” statüsündeki teknik, ticarî ve idarî personel kitlesel olarak işçi sınıfından ayrılmış, meslekî kuruluşlarda ve sendikalarda üye olan birçok insan, farklı çıkarları savunan memur ve teknik eleman sendikalarına ya da kesimlerin özel meslek kuruluşlarına geçmiş. “Geleneksel orta sınıfların yanısıra memurlar – hizmetliler, nasyonal sosyalist hareketi olağanüstü desteklemişlerdir(96) .

 

1930-1933 arasında KDP, türlü olumsuzluklarına rağmen, başarı üstüne başarı kazanmıştı. İşsiz kalan her sanayi işçisi, KDP’ye koşuyordu. Partinin SPD’nin uzlaşmacı ve pasif tavrına karşı sürdürdüğü yoğun propaganda, krizin etkilerini en fazla üzerlerinde duyan kitleler arasında etkili oluyordu. Fakat bu arada Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) de büyüyor ve faşizm kitleselleşiyordu. Burjuva partilerinin birçok eski yandaşı, artık NSDAP saflarındaydı. NSDAP 1932 Kasım’ında yapılan seçimlerde umduğu başarıyı elde edemeyince, Alman ekonomisinin önde gelen patronları Adolf Hitler’in şansölyeliğe getirilerek kurulacak bir azınlık hükûmetini yönetmesini istediler. NSDAP artık egemen güçler için işçi hareketine karşı başvurulacak sağlam bir seçenekti. Bir yıl sonra yapılan 1933 seçimleri nasyonal sosyalizmi ve onun simgesi Adolf Hitler’i iktidara taşıdı. 30 Ocak 1933 günü “Führer”, şansölyeliği devraldı. SPD ise hâlâ üyelerine “itidal” öneriyor, her türlü karşı eylemi yasaklıyor ve kendisine bağlı milyonlarca insanın umudunu, gerçekleşmeyecek bir sonraki seçimlere yönlendiriyordu.

 

Alman işçi hareketinin iki temel siyasî örgütünün yanlışları ve aralarındaki düşmanlıklar, Orta Avrupa’nın en önemli ülkesinde nasyonal sosyalizmin zaferini mümkün kılmıştı. Milyonlarca Sosyalist seçmenin ve yüzbinlerce bilinçli parti üyesinin varlığına rağmen ülke çapında faşizme karşı kayda değer hiçbir eylem gerçekleşmemişti. II. Enternasyonal’in “örnek partisi” SPD, büyük bir sessizlik içine çökmüştü. Nasyonal sosyalizm, Alman kapitalizmine dünya ekonomik krizinden kurtuluş yollarını gösteriyor ve yine bir emperyalist dünya savaşının kapılarını aralıyordu. NSDAP başa geçer geçmez işçi örgütlerine karşı amansız bir saldırıya geçti. İlerleyen haftalar içinde sayısız örgüt kapatıldı. Komünist milletvekilleri Reichstag’dan yaka paça alınarak tutuklandı. SPD başkanı Otto Wells ise Reichstag’da yaptığı konuşmada nasyonal sosyalistlerin her davranışını kınıyor, fakat tutuklanan komünist milletvekillerini ağzına almıyordu. Bu arada sosyal demokrat sendika yöneticileri, tarihî bir aymazlıkla SPD’den ayrıldıklarını ilân ediyor ve nasyonal sosyalizmin “merhameti”ne sığınıyorlardı(97) .

 

.

.     .

 

Kavukçuoğlu’nun kaleminden Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin tarihini irdelemeyi sürdürüyoruz.

 

(87) Bizim sosyal demokrat partilerimiz hiçbir zaman gerçek bir işçi sınıfı partisi olmamış, ve mevcut yerleşik feodal düzeni kökünden değiştirmeyi amaçlamamış.

(88) İsmail Cem. – Sosyal demokrasi nedir, ne değildir, İstanbul 1984, S.38. Zikreden Deniz Kavukçuoğlu, op. cit., S.11.

(89) Deniz Kavukçuoğlu. – op. cit., S.11-15.

(90) ibd., S.19-20.

91) ibd., S.27-29.

(92) ibd., S.40-42.

(93)  ibd., S.44-46.

(94) ibd., S.83-84.

(95) ibd., S.87-88.

(96) ibd., S.91-92.

(97) ibd., S.97.