Kültür Eserleri > THKK 3 - İnşaa Isıtma ve Aydınlatma Teknikleri > Kandiller

Kandiller *

“Kandil”, Arapçadan geçme (çoğ. “kanadil”) bir sözcük olup zeytinyağı ya da sair nebati yağ içine batırılmış bir fitilin yanmasıyla ışık veren aydınlanma âleti türlerini ifade ediyor ki petrol ve gazın günlük kullanım alanına girmesiyle cami ve minarelerle donanma tenviratına özgü olmuştur.

Öbür yandan Yunan xανδηλέρι, şamdan, sokak feneri; xανδῆλι, idare lambası, gece kandili olup Latince candela, meşale, yalaz, mum, içyağı ya da balmumu veya bitkisel muma bulanmış ip; candelabrum da şamdan, sokak feneri olduğuna göre (İngilizce “candle” = mumdur) kimin kimden aldığını dilciler bulsun.

“Fener” dahi Yunan (φανάριον’dan galattır. “Lamba” için de, yine KT, “ (Fransızca lampe ), yeni usulde alafranga ve başlıca gaz yani petrol yakmaya mahsus büyük kandil” diyor.

İnsanoğlunun en eski aydınlanma aracı, herhalde çıra (meşale)’den sonra yağ kandilleri olmalı. Toprak (Resim 266) (bkz. renkli resimlere s. 491) ya da pirinçten mamul bu kandillerin deliklerinden büyüğü, içine yağ doldurmaya yarıyor, küçüğünden içeri de bir fitil sarkıtılıyor. Resim 267’de, cami ve sair donanma tenviratında kullanılan yağ kandili takımı görülüyor.

30’lu yılların sonuna dek Boğaziçi’nin Anadolu yakasında elektrik yoktu. Geceleri başucumuza bir dolu su bardağının üstüne bir parmak zeytinyağı dökülür, yuvarlak kesilmiş bir mantarın ortasından geçirilmiş bir pamuklu ip (fitil) buna daldırılıp yakılırdı. Suyun işlevi; bütün bardağı yağ ile doldurmadan alevi yukarda tutmaktan ibaretti.

Farisî mûm’den “mum”, bir fitili tamamen saracak şekilde, balmumu, stearik asit veya parafinden yapılmış, genelde silindirik veya herhangi bir dekoratif şekilli, parlak alev veren aydınlatma aracıdır.

Bütün bu aydınlatma araçları, genel “lâmba” adı altında toplanabilir. Eski Yunan’da,  M.Ö. VII. yy.dan sonra lâmba, meşale ve ocak ateşinin yerini almaya başlıyor. “Lâmba” sözcüğü Yunan λαμπας, mum, meşale’den türemiştir. Kullanılan en yaygın model, Mısır’dan alınmış kandildi. İlk örneklerine M.Ö. III. binde Mezopotamya’da, daha sonra da Mısır’da rastlanan kandillerin biçimi bölgeden bölgeye değişikti. Örneğin kayık biçimindeki Mısır kandilleri tanrıça İsis’in simgesiydi.

Doğruca mum’a gelince, bu araç “şamdan” (σαμτάνι) denilen ve genelde “dişi” ve “erkek” olarak ayrılan taşıyıcılara yerleştirilerek kullanılır: “dişi” şamdanda mum, uygun çapta bir yuvaya geçirilir, “erkek” şamdanda ise, ince bir sivri madeni çiviye geçirilir.

Räsänen “şamdan”ı Arabî-Osmanlı “şem (şem’a)’dan türetiyor ve bunun Farsçasının “şamadân” olduğunu söylüyor (s.441-442).

Genel olarak mum ve kandillerin dinî-tasavvufî işlevleri konumuz dışında kalır. Sadece konumuzla ilgili bir küçük ayrıntıya yer vereceğiz. TS’ne göre “kırk- budak,  üzerindeki kırk kadar kola mumlar dikilerek ayin geceleri şeyhin iki tarafında yakılan ve altında ‘etek’ denilen geniş bir tablası bulunan şamdan” oluyor.

“Aşıkların sema dönerler

Kırkbudaktan şem’a yanar”

(Pir Sultan Abdal, XVI. yy.)

Osmanlı devletinin ilmiye teşkilâtında, mumcu esnafının işlerine bakan bir mum naibi ve İstanbul Yağkapanı’nda bulunarak sadeyağ ve zeytinyağına müteallik işleri ve tüccar ve esnaf arasındaki ihtilâf ve davalara bakan bir yağ naibi’nin bulunduğunu görüyoruz.[1] Bu, devletin muma verdiği önemin bir nişanesi oluyor. Gerçekten, aşağıdaki Trabzon livası “Şem’hâne resmi kanunnamesi” dahi, mumun halkın başlıca aydınlatma aracı olduğunu gösteriyor (XVI. yy.).

“Trabzon şem’hâne resmi de Padişah hassları arasında idi. Bu hususta vazolunan kanuna göre, hariçten balmumu geldiğinde Trabzon’da bir batmanı 45 akçeye alınmakta, işlenip mum olduktan sonra teraziye girip satılan mumun batmanı 84 akçeye, teraziye girmeyen ve “mürde” tabir edilen mumların batmanı da 108 akçeye satılmakta idi. Dışarıdan gelen mum ne kadar bahalı olursa olsun 62 akçeden ziyadeye satılmayacaktı. Trabzon’daki mum imalâthanelerinden alınan bu vergi bir nevi Padişah has mukataası idi ve XVI. asır başlarında senede 15000 akçe bir gelir temin ediyordu. Hâlbuki Edirne şem’hâne mukataasının XV. asır sonlarında üç senede 100.000 akçe bir varidatı mevcuttu ki, hemen iki mislinden fazla demektir. Mamafih, Tokat şehrinin h. 890’da (1485) mumhane mukataası diğer bazı mukataalarla birlikte (boyahane, bozahane, at-pazarı, hububat-pazarı vs. resimleri ile) senede 102.700 akçe olduğuna göre Trabzon şem’hânesi kapasitesinin bu devirde Tokat’taki ile aşağı yukarı aynı derecede bulunduğu söylenebilir.”[2]

Genelde saray ve camilerin aydınlatılması mumlarla sağlanıyor. Bunlar Topkapı sarayının yakınında Odun Kapısı’nda kumlu hassa imalâthanesinde yapılıyor. Burası bir ağa ile bir kâhyanın idaresinde 100 işçi çalıştırıyor ve selâtin camilerinin, sultanların eski ve yeni sarayın, vezir ve sair ileri gelenlerin, ihtiyaçlarını karşılıyor. Gerekli içyağı Bahçekapısı’ndaki mezbahalardan sağlanıyor. Bu mezbahalar sadece sarayın et ihtiyacını karşılıyor. İmalâthane ile mezbahaların işbirliği halinde çalıştıkları düşünülebilir.[3]

Ve nihayet gaz lambalarına geçmeden önce aydınlanma konusunda eksik kalmış bazı hususları tamamlayalım.

Ateşi körüklemek için bundan 25-30 yıl öncesine kadar İstanbul sokaklarında bir değneğin ucuna geçirilmiş hindi tüylerinden yelpazeler satılırdı. Yine ateşi uyaran meşin körükler (üfürgeç,  mangal, ocak üflemeye yarayan kamış-Ay, Mn, Mğ; körük-Dy. Küre,  Arabî-Osmanlıda “ateş” olup halk dilinde ateş körüğü-Ml; çamurdan yapılmış, taşınabilen yemek ocağı-Isp; demirci dükkânı-Ml, Mr-) daha pahalı gereçlerdi.

TS’de “küre”, “demirci ocağı, maden ocağı” olarak gösterilmiş ve XV. yy.dan başlamak üzere misalleri verilmiş. Kastamonu ilinin Küre ilçesinin eski adı “Küre-i nuhas” olup orada bakır kalhaneleri varmış.

Halk dilinde ilikmen ve çok sayıda varyantı, idare kandili (Anadolu’nun Batı yarısı). Kıttırlı,  yine kandil, idare lambası (Tk). Kırcana-karcama-kırcına-kırçane,  küçük el şamdanı (Ezm, Bt, Ur). Fermus-fermuz,  lamba şişesi’dir (Bo).

Divertimento

“… Bu yıl (496) Iyâr (Mayıs) ayının 17’sinde bütün insanlara yağarcasına saadet inerken ve (Tanrı inayetiyle) mahsul hareketli, yağmur yağıyor ve meyveler mevsiminde yetişirken Urfa halkının büyük bir kısmı açıktan günah işlemeye başlayarak, canlarının sağlığını bütün bütüne tehlikeye koydular. Her türlü zevke ve eğlenceye dalıp Tanrı’ya ihsanları için şükranlarını bile göndermez oldular… Ve sanki içine gömüldükleri bu gizli veya açık günahları yetmiyormuş gibi, Cumayı Cumartesiye bağlayan geceler (Cumaları) dansöz Trimerius’un oynadığı bir yerde toplanıyorlardı. Eğlencenin şerefine sayısız ışıklar yakarlardı ki, bu âdet daha önceleri bilinmiyordu. Bunlar, ırmak boyundaki yerler üzerinde Tiyatro Kapısı’ndan Kemerler Kapısı’na varınca uzayan kesimde tertiplenirdi. Yanan kandilleri (Yunanca ‘kandilay’) kıyı boyunca dizer, direkler üzerine, belediye dairesine, yukarı mahallelere ve daha birçok yerlere asarlardı. Bu ahlâksızlık yüzünden onları uslandırmak üzere Tanrı tarafından şaşılacak bir mucize geldi. Şöyle ki, kutlu imparator Konstantin heykelinin elinde tuttuğu Haç sembolü, bir dirsek boyu kadar heykelin elinden fırlamış, Cuma ve Cumartesi günü akşama kadar öylece kalmıştı. Pazar günü bu sembol kendiliğinden yerine yaklaşmış ve heykel onu, eskisi gibi yine eline almıştı…”[4]

Bu açık havaya dizilmiş, her türlü rüzgâr koşullarına maruz “kandiller”, ya Çoban çırası gibi, parlak ateş veren, çama benzer, reçinesi fazla ve hafif rüzgârla sönmeyecek bir bitki (To civarı) idi, ya da, rüzgârdan koruyucu bir fanusu (Yunan φανός) haiz lamba idi.

Genel olarak “çıra yakmak”, aydınlatıcı herhangi bir vasıtayı ateşlemek anlamında oluyor. Teneke idare lambasına (örneğin Resim 268’deki) çıralık-cüce-coca-cücür deniyor El, Mr, İst’da.

Bu arada fener (φαναρί), lâmba, kandil, şamdan, fanus… gibi aydınlatma ile ilgili araç-gereçlerin adlarının Rumcadan geçmiş olması dikkati çekiyor.

Göktürk’lerin egemen oldukları alanlarda İran kültürünün yayılmasında aracılık eden Sogdlu tüccar kolonilerine ait buluntular arasında (V.-VI. yy.) ateşdenliklere (yağ kandillerine) çok rastlanmıştır.[5] Bunlar, yukarda Züknûn manastırı papazının (Mar-Yeşua) “ahlâksızlık” olarak nitelediği, Edessa’daki (Urfa) cuma geceleri asılanlardan farklı mıydı?

Gerek aslî çıra’da, gerekse fitilli kandil ve mumlarda, muayyen bir vasata (odun, pamuklu-keten örgü) emdirilen maddenin (çeşitli yağlar ve mumlar) tedricî şekilde yanması, sürekli bir ışık kaynağını oluşturmaktadır. Vasatın emdiği yanıcı maddenin yoğunluğu, yanmasına “müsaade edilen” miktar ve buna bağlı olarak işbu oksidasyona dâhil olabilen oksijen (hava) hacmine göre ihtirak (yanma), az veya çok is’li (kızık – İz), kurum’lu (korucak – Nğ) olur. Her ne kadar mum (cavçırak,  fener mumu – Af) “dumansız aydınlatma aracı” olarak tanımlanmışsa da o dahi haylice is-kurum yayar (Tamamen is-kurumsuz yanışı sağlamak için 1825 yıllarını beklemek gerekmiş-fitilin bazı mineral maddelere daldırılması, “pickling”). Batı, işbu “dumansız aydınlatma usulü”ne, bacalı ocağa intikal ettiği tarihlerde yönelmiş (XIV.-XV. yy.). İbn-i Batuta’ya Anadolu uluları, çeşitli armağanlar arasında mumlar hediye etmişler (XIV. yy. başı). İfade bir yerde “mum” olarak geçmekte ise de,[6] bir başka yerde şem’in çoğulu olan şümuğ olarak geçiyor ki[7] bu da balmumundan yapılmış mum demektir.

Bilcümle fitilli (Rumca φιτίλι) ışık kaynakları aynı prensibe dayanarak “yanar”. Fitilin “çektiği” ya da “emdiği” (kapilarite olayı) yanıcı madde (kandillerde sıvı yağlar, mumlarda, alevin ısısı ile ergiyen katı madde), fitili de az çok birlikte telef ederek ışıklandırma eylemine amil olur.

Şem’ – şümuğ olarak ünlü seyyahın anılarında zikrettiği balmumu “mum”ları Romalılar tarafından ilk zamanlarından beri kullanılagelmişler. Her ne sebebe bağlı ise Roman Katolik kilisesi (Vatikan), ayin ve sair topluca dualarda sadece balmumundan mamul “mum”ların yakılmasını derpiş eder (“ispermeçet” mumları son yüzyılın bir ithal metaı olduğundan üzerinde durmadık).

“Gaz yağı”, son asırların getirdiği bir yakacak olup fitili, yandan bir küçük çarkla kabil-i ayar olan bildiğimiz lâmbalar, yakın zamana kadar ithal metaı, ya da saraylar ve konaklar için Beykoz, Yıldız ve sair imalâthane mamulü sanatkârane cam ve seramik gövdeli olanların da gerek fitil, ayar, gerekse onu ateşlemek için şişeyi çıkarmadan onu yukarı kaldıran “mekanizma”sının nerede imal edildiğini bilmiyoruz (Resim 269). Bu “antika” lâmbalar, gazyağı haznelerinin şekillerine göre “havan tipi” (Resim 269’daki), “boğumlu tip”, ayaklı “kolon tipi” gibi sınıflandırmaya tâbi tutulmuşlar.

Resim 268’de görülen, mahallî tenekecinin imal ettiği alevi rüzgârdan koruyan (ya da korumayan) cinsten olanlara fılıka (Nğ), teneke kutudan yapılmış kandil’e de (Ba) kumru adları verilmiş.

Bunlarda fitil “tütünce”, üstten bastırılmak suretiyle yuvasına itilir, ışık az gelince de bir maşa ile biraz dışarı çekilir.

Camilerde yakın zamanlara kadar yanan kandiller tamamen Resim 267’de görülen tiptendi. Yağ, azalıp da takviyesi mümkün olmamışsa, suyla yükseltilirdi.

 Divertimento

Bir halk savı: İmam yağ çalarken yakalanınca, “cami için çaldım” der…

Eski evlerin duvarlarında. Resim 242’de görüldüğü gibi lâmba koymak üzere inşa edilmiş konsolların yerleri, gelişigüzel olmayıp pencere ve sair aydınlatma odaklarının mevkiine göre saptanırdı.

Buraya kadar irdelediğimiz lâmbaların fitilleri, yassı şeritler halindedir. Bunun bir gelişmiş hali, fitilin boru şeklinde olanıdır ki bu, bilimsel yöntemlerle tasarlanmış ilk petrol lâmbası oluyor (Patenti 1784’de İngiltere’de İsviçreli Aimé Argand tarafından alınmış ve “Argand lâmbası” olarak tanınmış). Sonradan havagazı lâmbalarına da uyarlanan bir ilkeye dayanan bu lâmba, binlerce yıl sonra lâmbalarda gerçekleştirilen ilk temel değişikliği simgeliyordu. Argand lâmbası, iç içe yerleştirilmiş iki metal boru ile bunların arasında yer alan silindir biçiminde bir fitilden oluşuyor. İçteki borudan geçen hava merkeze doğru yükselerek alevi besliyor. Cam lâmba şişesi de hava akımını artırarak yakıtın tümüyle yanmasını sağlıyor. Çok fazla yakıt tüketmesine karşılık, aynı büyüklükteki eski lâmbalardan on kat daha fazla ışık veriyor ve daha temiz bir alevle yanıyor (AB).

Aydınlatma araçlarını böylece sergiledikten sonra geçelim bir özel duruma, eski hamamların aydınlatılmasına. Gerçekten bu konu, eski hamamların iç mimarî şeklini etkilemiş, binanın inşa tekniği ve malzemesi ile ilişkili olmuştur. Binanın plân şemasına göre, art arda sıralanan mahallerin (câmekân, soğukluk…) her biri de, işlevlerine uygun şekillerde aydınlatılmışlardır. Her tür hamamda, yani çarşı, saray, konak, tekke… hamamlarında aydınlatma ile ilgili ayrıntılar, gün ışığı ile doğal aydınlatma ve zamanın tenvirat araçlarına göre geceleri yapılan sunî aydınlatma olarak ele alınabilir ki biz burada günışığı ile olanı ele alıyoruz.

Hamamlar, işlevleri gereği, özellikle mahremiyet isteyen yapılar olduklarından, bunların doğal aydınlatılmalarında, genellikle, hacimlerin örtülerinde yer alan ve ışıklık denilen tepe pencerelerinden veya menfezlerinden faydalanıldığı görülüyor. Bunun dışında kubbelere yerleştirilen sabit yuvarlak camlar da vardır ki bunların varlığı nedeniyle halk dilinde hamamın adlarından biri de, daha önce belirttiğimiz gibi, tepegöz olmuştu, Ks’da.

Soyunma yeri ahşap tavanla örtülü büyük genel hamamlarda, doğal aydınlatma bakımından özellikle dikkati çeken mimarî ayrıntı, damların ortasından yükselen aydınlatma fenerleri oluyor. Ancak bu fenerler sadece hamamlara münhasır olmayıp bazı ulu camilerde, zaviyelerde, tekkelerde… de bulunuyor.[8]

Ayrıntılarına girmediğimiz bu fenerlerin külâhları. Resim 215’deki Afyon Gedik Ahmet Paşa hamamında görülebiliyor.

Ve günlerden bir gün elektrik icat edilecek ve çıra, mum, gaz lâmbasının tahtına oturacaktı ve buna Dz’de halk abacur diyecekti…

Dilimize Fransızca abat-jour’dan geçmiş abajur, ışığı bir yere toplamak, doğruca gözlere vurmasını önlemek için kullanılan lâmba siperi veya genellikle üzeri siperli masa lâmbası ya da ayaklı lâmbadır.

Pancur-panjur da gereğine göre güneşi ve rüzgârı önlemeye, ışığı azaltmaya yarayan açılır kapanır, tahta ve sair malzemeden mamul bir ayar düzeni oluyor. Räsänen (s.379) bunun da Fransız abat-jour’dan galat olduğunu yazıyor.

Aydınlanma konusunu da, Doğu illerimizden bazı ayrıntılarla kapatıyoruz.

Keban Baraj Gölü yöresinde geleneksel aydınlanma araçlarının başında çıra-çire ile giristik geliyor.

Dindik, dodik olarak da anılan çıra,  içinde gingircek yağı (bezir yağı) yakılan tenekeden koni biçiminde bir tür idare lambası oluyor. Bezir yağı elde etmek için saçta kavrulan gingircek (keten tohumu) taş üzerinde dövülüyor, içi su dolu bir kazana konup kaynatılıyor. Kaynadıkça yüze çıkan yağ toplanıyor.

Giristik,  içinde eritilmiş balmumu ve fitil bulunan küçük bir kaptır. Fitili, pamuklu kumaşlardan çekilen ince uzun şeritlerden yapılıyor. Bunlar kelep (çile) halinde balmumu içine batırılıyor ve ucundan ateşleniyor. Işığının gücü fitili çok veya az çekme ile ayarlanıyor. Giristik daha çok ahıra inip çıkarken, komşudan komşuya gidip gelirken kullanılıyor.[9]

Pulur ve yöresinde de, işbu çire, bezirlik dışında safir otu denilen bir cins ot da aydınlatmada kullanılıyor. Bu ot, susuz dağlarda yetişen bir mal yemidir. Erkekleri buğday sapı gibi uzanır. Safir otları toplanarak gavze gavze (başparmak ile işaret parmağının kavradığı miktar) bağlanır, evde saklanır. Deste halinde yakılırsa el feneri görevini görür. Bununla mala bakılır, gece komşuya gidilir.[10]

Hata ve eksiklerimiz affola!

[1]           İsmail Hakkı Uzunçarşılı. – Osmanlı devletinde ilmiye teşkilâtı, Ank.1965, s. 143

[2]           Tayyib Gökbilgin. – XVI. yüzyıl başlarında Trabzon livası, in Belleten XXVI/102, 1962, s.301

[3]           Robert Mantran. – op.cit., s.408

[4]           Süryanî Mar-Yeşna. – Vakayi’name, çev. Muallâ Yanmaz, İst. 1958. s.15-16

[5]           Bahaettin Ögel. – op.cit., s. 190

[6]           İbn Batuta. – Seyahatname-i İbn Batuta, Terc. Mehmet Şerif, İst.1333-1335, s.324

[7]           ibd., s.334

[8]           Yılmaz Önge. – Eski Türk hamamlarında aydınlatma, in Vakıflar Dergisi XII, Ank. 1978

[9]           ODTÜ. – op.cit., s.28

[10]         Hâmit Zübeyr Koşay. – Pulur, s. 11

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.