Kağnı

Şubat 11, 2017
Kültür Eserleri > > Kağnı

“Dâdan gelir dâ gibi

            Golları budah gibi

            Eylir su işme(ğe)

            Bağırır oğlak gibi”.

Bir Sivas bilmecesi bu[1]. Karşılığı da araba ve öküz! Araba ise kağnıdan başkası değildir. Kank, Çağatay Türkçesinde iki tekerlekli araba mukabili olup Kanglı, bir büyük Türk (Asya) aşiretinin adıdır. Lehçe-i Osmanî “Kang, Türkîde kank, dolu tekerlek ve anın gibi müdevver şey, tabla; kanğlu, iki dolu tekerlekli öküz arabası… tariflerini veriyor. Kankazin, önü ve arkası dönük kızak; kankırmak, ses vermek, seda aksetmek karşılığındadır (BTL). Kan, Garp Türkçesinde kank’la aynı manayı ifade etmektedir (ibd.). DELT’de kang’ın Çince işkence için canilerin boynuna geçirilen geniş ahşap tablayı ifade ettiği yazılı. Ayrıca kanlı, iki tekerlekli öküz arabası, kanırmak, bükmek, kıvırmak manasınadır. DLT’de Kaşgarlı kanglı’yı kağnı karşılığında veriyor. Eser, 1072 – 73’te Bağdat’ta kaleme alınmışsa da içeriğinin Asya’da hazırlanmış olmasında şüphe yoktur. Bu itibarla aşağıdaki esaslarını tarif edeceğimiz kağnı tipinin özellikle Asya’da, ağır nakliye işlerinde kullanılmış bir tip olduğunu ifadede fazla hata olmadığı söylenebilir. Bir ihtiyat payına bizi yukarda görmüş olduğumuz Tel – Agrab buluntusu sevk etmekte. Ama Mohenjo – Daro’daki oyuncak (sırasıyla Resim 7 ve 25) ile Burdurlu delikanlının arabası (Resim 57) arasındaki müşabehete ne demeli? Benzerlik herhangi bir açıklamayı gereksiz kılacak kadar aşikâr. Öbür yandan da tarifini yaptığımız carrus, Emet (Kütahya)daki “kara taşıt” (Resim 58) ve Resim 12’deki (çekici hayvan farkıyla) araba ile birbirine çok yakın.

Asya’nın ve Romalının aracı (plaustrum) kağnı sık sık konvoy halinde görülür. Bir köyün mahsulü topluca bir büyük değirmene ya da satış mahalline nakledilir (Resim 59 ve 60). Göktürk kaya resimlerinde de birbiri ardından giden iki tekerlekli araba katarları görülür. Ancak bunlar beygirle çekilen ve kanımıza göre biraz da büyük tekerli arabalardı. Zira bunların Uygurların ataları olan Kao – ch’e’leri, yani “yüksek tekerlekli arabaları” olan kavim’i hatırlattıkları zikredilir[2]. Kars ilçeleri ve bu arada Arpaçay’ın hemen civarında köyü olan Rus asıllı Türk vatandaşı Malakan’ların arabaları da bu tarife uyuyordu. Resim 59 ve 60, çift sıralı öküz ve özellikle saman taşımaya mahsus saz veya hasır otuyla örülü çeten görülür. Bu kelime aynı zamanda “üstü allı yeşilli kilimle örtülü gelin kağnısı” manasına da gelip işbu arabanın bazen neşeli işlere de yaradığı anlaşılır. Nitekim kına kağnısı da kına günü oğlan tarafın hazırladığı hediyeler içine konularak gelin evine gönderilen kağnıdır.

Romalılar da, yine kağnı (plaustrum) üzerine aynı maksatla çeten’e tamamen benzer bir sepet örmüşler (scirpea in plaustro)[3]. Antik devirlerde birkaç sıralı koşuma rastlanmamakta olup bunun bir Ortaçağ ve büyük bir ihtimalle de yine Asya Ortaçağı icadı olmalıdır. Kağnı, genellikle iki tekerlekli olmakla birlikte bunun dört tekerleklileri de mevcut olup bunların ikiye bölünen parçalarından her birine dıngıldak adı verilir. Romalılarda bu aracın karşılığı plaustrum majus olup eldeki belgelerde tekerler parmaklıdır (Rich), tıpkı Resim 61’de olduğu gibi. Kağnının başlıca özelliği, yukarda söylendiği gibi tekerlerin dingil – mazı (axwn -axis) ile birlikte dönmesindedir. Mazı – teker sistemi iki uçtan yastık adıyla bilinen “yatak”ları (amaxopodez – arbusculae), bunların da üstüne oturtulan veya yük vurulan sahanlığı teşkil etmek üzere boydan boya uzanan yan ağaçları (ok’ları) taşır (Şekil 1).

Kağnı, Anadolu insanının dayandığı başlıca temellerden çok önemli bir tanesidir. Onun gıcırtısı yol arkadaşı, üstünde uyuyanın ninnisidir. Çok uzun yolda ısınmayı önlemek veya hayvanların zorlamak mecburiyetinde kaldıkları mukavemeti azaltmak amacıyla yastıklara sabun sürülür. Bazen bunun aksi bile yapılır: Tekerin iç tarafına sesi artıracak bir rondelâ bile eklenir ki buna çağpar – çalpıra (Saraycık – Kütahya) denir.

Bu aracın ayrıntıları hakkında halk sözlüğü son derece zengindir. Parçaların çoğunun da birkaç anlamdaşı vardır. Örnek vermiş olmak için “dingil” karşılığında eğsan, eğsen, ensen, eysen, iğsen’i (Orta Anadolu) zikredelim. Grek axwn, Latin axis, Sanskrit aksha ile benzerlik dikkate değer. Kağnı tekerleri, çevrenin orman durumuna göre ya yekpare (tnmpanwn -tympanum) veya Şekil 1’de görüldüğü gibi üç parçadan oluşur. İkinci halde dışa bir demir çember zorunluluk arz eder ki bu keyfiyet maliyeti artırır. Bazen yekpare tekerlerde de demire rastlanır. Kağnı imalinin en güç ve dolayısıyla pahalı kısmı bu tekerler oluyor. Bu arada, Moğol araba tekerlerinin parmaklı olduğu anlaşılıyor, şöyle ki halen parmaklı tekerli arabalar tatar arabası tesmiye edilmekte olup bu parmakların geçtiği dış kavis apsut – ispit – espit adını taşır. Bu sözcükler, dolu tekerli kağnıda ise tekerin ağaç kısmını ifade eder. Ilgaz köylerinde çamdan yapılır. Yüksekliği manda için otuz pergel[4], kara sığır için on sekiz pergel olur[5].

Yükün ağırlık merkezinin kuramsal olarak dingil (mazı) üzerine gelmesi gerekiyorsa da uygulamada bu yükün bir kısmı, ok’un aracılığı ile öküzlerin boyunduruğuna, yani hayvanların boynuna biner. Esasen kağnı koşulmamış ve yüksüzken, ok’un ağırlığı ile öne düşer, arabayı yatay tutmak için altına bir dayak konur. Bu duruma göre öküzler hem yatay (arabayı çekmek için), hem de dikey (yükün bir bölümünü taşımak için) bir çaba sarf etmek zorunda kalırlar ki güçlerinden rasyonel bir şekilde istifade edilmiş olmaz.

Tekerin çıkmasını önlemek için dingilin başına bir çivi geçirilir. Bu dingilbaş çivisi (çene çivisi)’nin Asya Ortaçağı tarihinde hayli nahoş bir hatırası da vardır: Moğollar, istilâ ettikleri beldelerin bir çoğunda halkı “dingilbaş çivisinden geçirirlermiş”, yani boyu o çivinin seviyesini geçen kişiler imha edilir, ancak bunun altında kalacak kadar küçük çocuklar alıkonulurlarmış. Tatar ordusunu mağlup eden Cengiz Han:

            “Tatarlar eskiden beri

            Dedelerimizi ve babalarımızı öldürmüşlerdir.

            Dedelerimizin ve babalarımızın

            İntikamını alarak

            Boyları dingilbaş çivisine müsavi (olanları)

            Tamamıyla imha edelim!

            Son neferine kadar yok edelim!

            Kalanlarını köle yaparak

            Her tarafa dağıtalım!”

diye emreder[6].

Yapısı itibarıyla hiçbir surette hızlı gitmeye müsait olmayan ve bu vasfı özellikle dağlık bölgelerde aranılan (zatî fren) kağnının çekicisi büyük çoğunlukla, tabiatı bu işe her bakımdan uygun olan öküzdür. O da, çektiği araç gibi, “fren” istemez. M.Ö. III. bine ait ilk iki arabadan (kağnıdan) Asyalısının öküz, Mezopotamyalısının da yaban eşeği ile çekilmekte olduğunu görmüştük. Dicle kenarında o zaman o boynuzlu hayvan yok mu idi? Vardı da, kabil-i istifade değil mi idi? Bilmiyoruz. Buna karşılık o günlerde Orta Asya bozkırında öküzün ehlîleştirilmiş olduğu biliniyor[7]. Bugün ağır giden bir vasıta için “manda arabası gibi gidiyor” deyiminin kullanılması olağandır. Bu araba ya kağnıdır, ya da bunun dört tekerlekli ikizi herhalde poyra (barva, emril)’li değillerdir. Mandanın ise bu kabil işlere alışkanlığına Frigya, Misya ve Bitinya topluluklarının tarihinde rastlanır[8]. Bu tarih dahi hayli eskilere dayanabilir, şöyle ki Orta Anadolu Frijyalıların kökeninin Pelagus’lara, yani bu yarımadanın ilk efsanevî şagillerine dayandığı rivayet edilir. “Âkil – hakîm” lakapları ile bilinen Bizans İmparatoru Leon VI (886-911), bazılarına göre de İzoryalı Leon III’e (680-740) izafe edilen[9] askerlik üzerine eserde bouBaliχοn   dermaton   cataxhrwn  (“kurutulmuş”) manda derisinden teçhizat zikredilmekte. Bütün bu tetkiklerden de Milâdî II. yy.da Frijya’da ehlî mandanın bulunmadığı anlaşılmıştır[10].

İskitler, ata bir hızlı nakil vasıtası olarak bakmışlar, günlük ev işleri ve ağır taşımalarda öküzü kullanmaya devam etmişler[11]. İbn Batuta, Deşt-i Kıpçak’ta: “… bunlardan (arabalardan) her birinin dört büyük tekerleği olarak, bazı iki ve bazı daha ziyade at ile cer olunur. Arabaların sıklet ve hiffetine (hafifliğine) nazaran, öküz ve develer dahi koşulur”[12]. İbn Batuta bu husus hakkında şöyle bir tamamlayıcı bilgi de veriyor: “Orada (Saray ile Hvarezm arasındaki yol), otun kıtlığı hasebiyle, at ile seyahat olunmayıp arabaları develer çeker”[13]. Devenin kuru dikeni proteine tahvil edebilme hassasından azami derecede istifade edilmiş. Biz böyle bir tatbikata, yani arabaya deve koşulması keyfiyetine Anadolu’da rastlamadık.

Bu dört tekerlekli arabaların o zaman talika tesmiye edildiklerini öğreniyoruz[14]. Bunların o devirlerde yaysız arabalar oldukları kuvvetle tahmin ediliyor. II. Dünya Harbi’ne kadar İstanbul’un bazı semtlerinde (meselâ Üsküdar’da) insan taşıyan dört tekerlekli üstü tenteli, yanları açık arabalar da bu adla anılırdı. Bu sözcüğün Rusça téléga, yani “tek atlı araba”dan geldiği ifade ediliyor (BTL). Halk dilinde taliga dahi, “araba sandığı” karşılığındadır (DS). Bir sandığı haiz arabalara ayrıca kupa arabası (Resim 1) da deniyordu. Bunlar ilk elipsel yayın icadını müteakip XIX. yy.ın ilk yarısında İngiltere’de Lortlar Kamarası Başkanı ve Adliye Nâzırı (Lord Chancellor) için imal edilmiş[15]. Fransız ve İngilizce “coupe”den galat bu araçlar landon adını da taşıyorlardı. Landon, Almanya’nın Landau kentinin adından alınmış Fransız “landan (lando)”sının adından galattır. Genelde virajlarda ön teker takımı sağa sola dönebilen arabalar, daha çok Avrupa tiplerinden yaylı fayton ve lando’lardır. Bunlara yaylı da denilip genellikle kentlerde rastlanır. Landon’un Avrupa tipi, ortadan ön ve arkaya doğru açılan körüklü tenteyi haizdir. Bizdeki ise (Resim 1), İngiliz kupa arabası gibi kutu şeklinde ahşap karoseriyi haizdir. Faytonlarda deriden, körüklü tente yarım olup arkaya doğru açılır (Resim 2 ve 62).

Hayvanla çekilen nakil araçlarının gerek yapı ve özellikleri, gerekse çekici hayvanın cinsi ve nihayet yol durumunun bahşettiği imkânlar itibarıyla hareket hızının hayli sınırlı olması tabiîdir. Ekonomik hayatın canlılık ölçüsünün paralelinde bulunan bu hız mertebesine ne derece alışılmış bulunduğunu bisiklete verilen “yel atı” ismi (Kağızman – Kars) gösterir. (Kağızman ilçesinin bir düzlük üstünde olmasına karşılık Kars – Iğdır ana yoluna nazaran yüksekte bulunması ve bağlantı yolunun da, işbu yolun virajlı ve bir tarafının da hayli derin olması hasebiyle (50’li yıllarda), buradan – yokuş aşağı – bisikletlerin motorlu vasıtalardan da hızlı gitmesini mümkün kılmaktaydı).

Poyralı arabaları yokuş aşağı frenlemek için ya tekerlerden biri parmaklardan doğruca gövdeye bağlanır veya, çok daha kullanışlı bir yöntem olarak, gövdeye zincir ile bağlı ve tekeri kürek gibi kavrayabilen yanları kalkık yassı bir demir onun altına sürülür.

***

Yine kağnının ayrıntılarına, bu kez Bayburt etnografyasından veriyoruz.

Gürgen veya kayın ağacından yapılmış olup iki tekeri birbirine bağlayan kısma, burada da bildiğimiz gibi, “mazı” deniyor. Tekerleğin göbeği üç parçadan oluşuyor. Bunlara “maran” deniyor. Maran’ın ortasının adı “ana”, yanlarında bulunan iki parçanınki de “yavru”dur. Maran’ı iki demir tutar. Bunlara “zülüf”, tekerleğin aşınmasını önleyen dış çembere de “halka” adı verilmiş.

İki çeşit teker vardır. 1, Kopon tekir (Bayburt’ta tekerleğe “tekir” deniyor); 2, Fır tekir. Kopon tekir içerisinde “kurt ağzı”, “pörk”, “gacık” ve “kirzevi” denilen kısımlar vardır. Fır tekir, en basit teker türü oluyor. Ortadan geçen ağaca “boylu” deniyor[16]. Boylu, sabit olarak tekere bağlanmıştır. Başka teferruatı bulunmuyor.

Kağnı arabasının üst kısmı ikişer adet sağ ve sol dişlerle başlar. Yastıklar içinde mazı döner. Yastıkların yıpranmaması için yağ ve sabun sürülür. Yağlar gıcırtı meydana getirir, sabun ise gıcırtıyı keser.

Arabanın iki tarafından uzanan kısımlara “kollar” deniyor. Araba üzerinde “kop” adı verilen dört geniş tahta yer alıyor. Kop’lara tahıl bağları, çuvallar ve sair eşya konabilir. Kop’ların üstündeki baskılara (?) “tar” deniyor. Kolların ucunda “kulak” ve ”dayak” tabir edilen kısımlar olup boyunduruk, kayışla kulaçlara bağlanır. Boyunduruğa bağlayan kayışa “baş kayışı” deniyor.

Kayışı bağlayıp çözülmesini önleyen araca “maluğ” adı verilmiş. Bu, sert bir ağaç ya da demirdendir.

Kağnıya, fazla yük taşımalarda, bir çift yerine birkaç çift öküz ard arda koşulabilir. Zincirle bağlı ikinci koşulan kısma “veski” deniyor. Bunun boyunduruğu, boynuna asılan “hodak taşı”nı haizdir. “Sami” ve “sambağı” ile öküzler boyunduruğa bağlanıyor. Sami’nin kırılması veya sambağa’nın açılması ile öküzler boyunduruktan çıkarılır. Çeşitli motifler ve renklerle süslü olarak örülen sambağa’nın özel bir bağlama şekli vardır. Sami’lerin boyunduruktan çıkmaması için deliklere konan demir parçalarının çıkardıkları besteler, çok çeşitli olup apayrı bir özellik taşır. Yokuş, iniş ve düzlerde meydana gelen besteler insana haz verir.

Kağnıya yüklenen “sap”ları, yani tahıl bağlarını bağlayan ottan yapılmış urganlar, “kem” adını alıyor. Araba yüklenirken urgan yetmezse, “çarmuğ” veya “çıta” ilâve urganlar bağlanıyor.

İlhan Yardımcı’nın, aslında ayrıntılı bu betimlemesi, vâzıh (açık) olmaktan uzak görünüyorsa da etnoğrafya açısından ilginç bir lügatçeyi haiz bulunuyor[17].



[1] Ahmed Caferoğlu . – Sivas ve Tokat illeri ağızlarından toplamalar, İst. 1944, s. 56 .

[2] Bahaeddin Ögel. – op. cit., s.204.

[3] Rich, mad. “plaustrum” .

[4] “Ölçü teknikleri” bahsinde görülecek.

[5] Maddî kültür araştırmaları, TED I, s.17.

[6] Manghol – un Ninca Tobça’an. – Moğolların gizli tarihi (yazılışı 1240), terc. Ahmet Temir, Ank. 1948, s. 82.

[7] K. Jettmar. – Les premiers éleveurs d’Asie Centrale, s. 771 .

[8] Louis Robert – Noms indigènes de l’Asie Mineure gréco-romaine, Paris 1963, s. 22 – 30.

[9] EB.

[10] Louis Robert. – op. cit., s.29.

[11] Tamara Talbot Rice.- op. cit., s.70.

[12] Seyahatname, s.361.

[13] ibd., s. 403.

[14] A. Y. Yakubovskiy – op. cit., s.134.

[15] Laszlo Tarr. – op. cit., s. 269.

[16] Bu, herhalde, mazının bir başka adı olmalı. Tariften bu anlaşılıyor.

[17] İlhan Yardımcı. – Bayburt etnoğrafyası. Bazı maddî folklor malzemesi ve fıkralar, in TFA 307, Şubat 1975.