Kabala Ve Devlet Müzâraası’na

Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Kabala Ve Devlet Müzâraası’na

Kabala Ve Devlet Müzâraası’na

Kabâla, ortakçılığın bir zaruri uzantısı olup bunda genellikle köylüyle devlet arasına bir aracı, bir üçüncü grup unsurunu ithal etme eğilimini arz ederdi. Bu aracılar çoğu kez zengin toprak ağaları ve nüfuzlu kişilerdi.

Kabâla, Bizans’ın locatio kurumunun muadili oluyordu. Bizans İmparatorluğunun Doğu illerinde, özellikle Mısır, Filistin, Suriye ve Mezopotamya’da tarımsal mülkler, daha önce gördüğümüz gibi, birkaç yoldan idare edilirdi: Vekiller (actores) kullanarak, bunları kısa vadelerle müteahhitlere (conductores) kiralayarak; bu sonuncular buralarını ya bizzat ekip biçerler, ya da kolon’lara devrederlerdi. Conductores’ler İslâm kaynaklarında genellikle mütekabbilûn tesmiye edilirlerdi: Terim, kabala sözleşmeleri taahhüdüne giren kişileri ifade ediyordu. Bunlar toprak ağasına (şahıs veya devlet) bir sabit icar ödeyip kârlarını mutasarrıflardan söktükleri vergi ve sair tekaliften çıkarırlardı. Aynı zamanda icar bedeli ve vergi tahsildarı da idiler. Görevleri genel olarak mülklere nezaret etmekti.

İmparatorluk mülkleri çoğunlukla taahhüde alınırdı. Ağanın vekilleri (procurators) ile mutasarrıflar arasındaki aracılık işlevleri devam edecekti. Bunlar mutasarrıflardan ürünün sabit bir oranıyla sabit hizmet (angarya) miktarını talep etme salâhiyetini haizdiler. Kabâla uygulamasının hiç de nadir olmadığı Sasanî İmp.da da aynı şeyin cari olduğu kolaylıkla tahmin edilebilir.

Fukahânın ağzında kabâla iki anlama bürünmüş; ilkinde bu, ağanın üründen sabit bir hisse, sabit bir para miktarı, aynî ya da nakdî pay aldığı tasarruf şekline muadildir; bu itibarla da az çok her zaman muzâraa ve kirâ el-arz ile müteradif olur, öbüründe kabâla, vergi iltizamı anlamında kullanılır ki bunda bir mültezim Devlet’e götürü bir meblâğı teminat altına alır ve bunu ona öder, karşılığında da mukavele konusu olan topraktan icâr bedeli ve geliri toplama hakkını elde eder; her iki meblâğ arasındaki fark kendisine kalır. Ebû Übeyd bunu pek sevmemiş olacak ki murabaha olarak tavsif etmiş; nasıl olmasın ki bir şerefiye ve bir gharar’a muadil oluyor, burada işlem ona göre sadece bir musâkât mukavelesiyle geçerli olarak bağlanabilecek meyveleri de içeriyor. Muhtemelen de, kabâla meyveye münhasır olmayacağına göre bu, meyve bahis konusu olduğundan değil de, mültezimin çiftçiye zulmetmesinden dolayı Übeyd buna cephe alıyor.

Vergi iltizamı manasında kabâla’nın Abbasî devrinde, Devlet’in malî sorunlarını çözmek üzere geniş ölçüde uygulanmış olduğu sanılır: İdare mekanizması ve ordunun artan taleplerini karşılamak üzere bu yönteme sarılmış olmalı, Abbasî yöneticiler.

“İslâmiyet’ten evvelki en kötü âdetler vergi toplanması şeklinde şimdi tekrar meydana çıkıyorlar. Vergileri iltizama vermenin başlangıcını, Halife el-Mu’tadid (279-289/892-901) zamanında ilk defa olarak teşebbüs edilen devlet istikrazı teşkil etti… Azamî derecede tahdidat koymak şartıyla her gün yedi bin dinara ihtiyaç vardı; o zaman yeni şeyler bulmakta mahir iki memur bu parayı havale ederek mukabilinde Babilonya mukataalarının vergilerini karşılık kabul etmek hususunda bir maliye adamını iknaa muvaffak oldular…”

“4/10. asırda anlatılan bir hikâye…”ye göre “‘ilk vezirliği zamanında İbn el-Furât’ın yanında idim (296-299/908-911); oturmuş çalışıyordu; birdenbire başını kaldırdı, elinden dosyaları bıraktı ve dedi ki: Allah’a ve kıyamete inanmayan, buna mukabil bana kayıtsız şartsız itaat eden bir adama ihtiyacım var, onu mühim bir vazifede kullanacağım; dediklerimi hakkıyla ifa ederse onu iyi mükâfatlandıracağım… O zaman Abu Mansûr adlı bir adam… aradığınız adam benim dedi… Adamın bütün arzuları kabul edildikten sonra vezir dedi ki: Benim tahrirî emrimi alarak vergi dairesine git, memura emrimi göster ve ondan İbn el-Haccâc’ın borcunun hülâsasını iste; sonra ondan ölecek hale gelinciye kadar ne kadar para toplayabilmişse hepsini iste! Ne mazeret, ne de mühlet kabul et!”

Sonunda el-Haccâc işkenceden ölmüş ama karısı 100.000 dinar ödeyerek kendini mevkufiyetten kurtarmış, maliye memuruna göre bir milyonluk borcun gerisi için mühlet verilmiş[1]… Böylesi de varmış “Allah’ın Yolu”ndaki iltizam sisteminde. Devam edelim.

Kabâla türü tasarrufların, Bizans ve Sasanî İmp.larının zevalinden sonra da sürmüş olmaları, Emevî’lerin de vergi açısından işbu önemli kurumu kullanmış olmalarını muhtemel kılıyor. Bu itibarla fakihlerin harac’ın müzâraa şeklinde yorumları da bu dönemde vaki olmuş olmalıdır.

Müzâraa uygulaması başlarda zımmî’lere inhisar ediyordu. Bunların İslâm’ı kabul etmelerinden sonra müzâraa bahis konusu olduğunda, aynı statüde devam etmişlerdi, zira Devlet’e tasarrufları altında bulunan toprağın iradını ödemek zorundaydılar.[2]

Bir de, mülk olmayan haracî arazi üzerinde “kiracının” kiracısı müessesesi bahis konusu olmuştur ki yukarda sözü geçen conductores-mütekabbilûn, böyle aradan geçinen taifeden sayılabilir. “Haracî arazi işletenin, o yeri kiraya vermesinde bir sakınca yoktur. Bununla beraber bazı âlimler, haracî arazinin icâra verilmesini iyi karşılamamışlardır. İcâra verilen yerlerde haracı yine mûcir (arazi sahibi) verir. Çünkü tarla sürekli olarak kimin elinde ise haracın muvazzaf mükellefi de odur. Bazı hukukçular intifâ eden kim ise haraç mükellefi de odur, görüşünü savunurlar. Mülk olmayan haraç arazisi ziraî ortakçılıkla da işletilir, iare suretiyle başkasına verilebilir.”

“Tarlasını işlemeyenin, malî durumu müsait ise yine haracı ödemeye devam eder. Tamamen aciz ise harac alınmaz. Araziden elini çeker. Fakat o yerde meskeni var da haracını ödeyemiyorsa ‘çık’ denilemez. Belki yalnız arazi kısmına müdahalede bulunulur… Haraç arazisinde bulunan ev ve benzeri oturmaya (süknâya) mahsus yerlerin kiraya verilebileceğini hukukçular ittifakla kabul ederler.”[3]

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, İslâm’a girmişlerin, işledikleri arazinin daha önceden (zımmî’lere ait) haracî toprak olduğu bahanesiyle sadece öşür yerine yine de harac ödemeye mecbur edilmeleri, büyük sosyal çalkantılara götürecek olan hoşnutsuzluk nedenlerinin başında geliyordu. Bundan ötürü de her hukukçu ve fakihten başka ses çıkıyordu. Bunların ayrıntıları konumuz dışında kalmakla birlikle biz ilerde mezkûr halk hareketleri üzerinde uzunca duracağız.

Bundan sonra söyleyeceklerimiz bakımından da önemli olan bir hukukî kavram rakabe olup sözcük “esaret, kulluk, kölelik, memlûkiyet; memlûk, kul, köle, esir, abd” manasına gelen rakk kökünden iştikak eder. Rakabe de yine “kul, köle; cariye; boyun, ense kökü, unk” karşılığında olup fıkıhta “asıl mal, mülkiyet” manasında kullanılmaktadır.[4] Esir alındığında kölenin “boynu bükük” olur… Hukuk dilinde köle için kullanıldığı gibi “arazinin aslına da rakabe denilmiştir…” Boyunsuz insan düşünülemeyeceği gibi mülkün aslı olan rakabe’siz arazi de düşünülemez. Bu da umumiyetle devletin, bazen de ferdin elinde, mülkiyetinde olur. Aslında devletin ülke unsuru, yurt bütünlüğü ve bu yurtta otoritesini icra etmesi bakımından her karış toprak devletin yüksek hâkimiyeti altındadır. Devlet hâkimiyetinin, otoritesinin üstünde bir şey yoktur. Binaenaleyh devlet mutlak hâkim sayılır. Halife Hz. Ömer (r.) de ‘toprağın rakabesi bizimdir’ sözü ile bunu ifade etmek istemiştir. Nizamülmülk de ‘mukataat erbabı, bilmelidir ki, mülk ve raiyyet sultanındır’ derken amme hukuku bakımından devletin ülke unsurunun bölünmezliğini, otoritesinin üstünlüğünü açıklamıştır.”

“Fakat hususî hukuk yönünden durum hiç de böyle değildir. Zira fertler devletin kontrol ve hâkimiyeti altında, devlet kanunlarının müsaade ettiği ölçüde arazi üzerinde tasarrufta bulunabilir… Burada kişinin mülkiyetinde olmayan fakat işletmesine, intifaına müsaade edilen, rakabesi Beytülmale ait arazi…”[5] bahis konusu olmuştu.

Gerçekler şöyle özetlenebiliyordu: Genel olarak öşrî topraklarla haracî toprakların statüleri arasındaki gedik, açıldıkça açılıyordu Hele İran hanedan topraklarına konmuş bazı Araplar hattâ daha büyük imtiyaza sahip oluyorlardı: bunlar bir defaya mahsus olmak üzere tespit edilmiş bir meblâğ ödüyorlardı, hükümetle yaptıkları bir anlaşma (mukatâa) mucibince. Bunun dışında devletten, müzâraa sistemine uygun olarak toprak kiralamak zorunda olan topraksız köylüler vardı. Çoğunluğu teşkil eden haraç’a bağlı köylüler ise bunun dışında daha başka vergiler de ödemekle yükümlüydüler. Bazı idarî masrafları karşılamaya matuf bir vergi olan vazifa’yı öderlerdi. Bu, belli tarihlerde ödenen sabit bir vergi olmayıp maliye parasız kaldıkça toplanırdı. Zımmî’ler ayrıca cizye öderlerdi; bu onlara çok ağır gelirdi. İranlılar da, Bizanslılar da bunu köylü ve toplumun öbür altı tabakalarından, diğer vergilerle birlikte tahsil ederlerdi. Başlarda Araplar da böyle yaptılarsa da sonradan bunu ayrı olarak tahsil etme cihetine gitmişlerdi.[6]

* *

İlk bakışta önemsiz gibi görünen, ama aslında, oluşan bir sistemin ayrılmaz öğelerini teşkil eden bir takım vakıalar, uygulamalar, örf ve âdetler vardır. Bunların arasında özellikle Osmanlı toplumunun “evvel ve ahiri”nde şöyle ya da böyle mevcut olmuş günümüze kadar peşte gelmiş asalet ve şerafet kavramları vardır ki bunların her ikisi de, Osmanlı ve hattâ Selçuklu kuruluşunun ana ilkelerine tümden ters düşerler. Nereden girmişti bunlar Türkmen’in beynine? Türkmen gerçi İslâm’a girmişti ama nasıl ve ne kadar?… Dolayısıyla Arapların asalet ve şerafet kavramlarını ne denli benimsemişti? Biz şimdi ilkini görelim, Türkmen’in eseri Osmanlı toplumundakileri sonraya bırakalım.

“Araplar zamanında eş-şaraf nasab, yani asalet kanda derlerdi. Kibar olan şahıs her şeyden evvel cesur ve cömert olmalıydı. Akıllılık kibarlıktan sayılmazdı: kibar akıllı olmalı, fakat ihtiyatsız davranmamalı. Başı büyük olmalı… Onun önde alnının üstünde sık saçları bitmiş olmalı, yüksek bir burnu ve geniş bir ağız zaviyesine malik olmalıdır… Abbasî’ler zamanında ise saraya mensup bir zat insanları dört sınıfa ayırmıştı: ‘Meziyet ve liyakatleriyle ön safta bulunan hükümdarlar;[7] akıl ve idrakleriyle kendilerini göstermiş vezirler; zenginliğin yükselttiği rical; orta sınıf (evsat) ki irfanlarıyla (teddüb) evvelkilerine iltihak edenler. Diğer insanlar kirli köpek, bataklık bir dere ve aşağılık hayvanlardır.[8] Bunların her biri yalnız yemek ve uyumak düşünür[9] ‘İslâmiyet kan asaleti de kurdu ve zamanımıza kadar da bu asaleti korudu, bilhassa Peygamber’in soyundan gelenler (Banû Haşim) gibi. Bunlar… hükümetten bir para alırlardı; bütün maiyetleriyle beraber sadakadan muaf tutulurlar ve kendilerine mahsus kaza hakkına da malik bulunurlardı. Bunların mahkeme reisleri Nakîb’ler idi ki, halife tarafından tayin edilirlerdi…”

“Ali evlâtları ile Abbasî’lerin her ikisi de Şerîf tabiri ile anılırlardı…”

“…para getiren bu şeref vazifeleri tercihan Haşimî’lere verildi… Her sene icra edilen ve pek çok para sağlayan surre eminliği de yine bir Haşimî’nin elinde bulunuyordu… Bugünkü Mısır’da Peygamber’in evlâtları yanında Ebû Bekir ve Ömer evlâtları da asalet kadrosunu tamamlıyorlar…”[10] Bu konuda Şiî- Alevî’nin fikri sorulmadığı gibi Mevlânâ’nın ahfadı “Çelebi”ler hakkında her zaman olumlu ifade kullanmak için az neden bulunduğu da bir gerçektir.

Filhakika “köylü aşağılanmış, zemmedilmiştir: Örneğin, harfiyen rençper demek olan fellah tesmiyesine ilc, çoğulu ulûc, harfiyet yaban eşeği adı da eklenir ve Sasanî geleneğinde olduğu gibi, beşerî toplumun sınıfları tefrik edildiğinde, hayvandan başka bir şey olmayan toprak işçileri istisna edilir.”[11]

* *

Osmanlı müesseslerinin kökenlerine derinlemesine dalmadan önce, çok kişiyi yanıltması itibariyle, kökeni çok değişik olan birçok müessese adının Arapçadan geçmiş olmasına dikkati çekeceğiz. Gerçekten bu keyfiyet, soruna ucuz çözüm arayanlarla her şeyde İslâm’ı görmek isteyen iman sahiplerini yanlış hüküm vermeye sevk etmektedir. Sırası geldikçe göreceğimiz gibi Arapçadan müştak olduğu sanılan birçok sözcük hiç de böyle olmayıp, adına bakarak İslâm’da güngörmüş olduğuna inanılan birçok kurum, İslâm’dan yüzyıllarca önce başka uygarlıklarda var olmuştur. Şimdi kısaca işbu Arap kökenli terminolojinin yerleşme koşullarını irdeleyelim.

İslâm, genellikle fazla vaat edici olmayan koşullar altında yola çıkmıştı. Müslüman cemaati, Helen ve İran’ınki gibi bin yıllık kültürler ve kendisininki gibi bir evrensel çağrı ortaya koymuş olan gelişmiş Hristiyan ve Zerdüşt dinlerinin arasında, dar bir alanda oluşmuştu. Kendi öz kültür dağarcığı bu tür bir Resullük için oldukça zayıftı: Halk hekimliği ve halk astronomisi gibi bazı bedevî teknikler ve şecerelere inhimak, cazibesi ne olursa olsun fikirden yana son derecede dar çerçeveli bir sözlü şiir geleneği, Hristiyanlıkla Yahudilik içinde belli ince fikrî kökleri bulunan bir dini ve Kitap-Kur’an’dan ibaretti bu dağarcık.

Kur’an ve bir dereceye kadar da daha az ölçüde şiir, Arap başarısının anahtarları oluyorlardı: İslâm, Arap dilinde birinci sınıf bir entelektüel ve kültürel silâha sahipti, insanların gönlüne Tanrı sözü için bir ideal şive haline getiren güç ve sarahatle mücehhez olup o, aynı zamanda, Kelâm’ın tefsir ve şerhine hass nüans ve uysallığı haizdir. Muhammed gönüllere hitap ediyordu ama haleflerine, ilâhiyatçı olup akıllarıyla mücadele etmek gibi bir nankör görev düşüyordu. Eski dinler, ezcümle Hristiyanlık, Musevîlik ve Zerdüştîlik, alanı ellerinde tutuyorlardı; ilâhiyat onların bilimiydi ve uzun süreden beri onunla ülfet ediyorlardı. Ama Araplar, fethin dinamiği ile linguistik silâhı seçmişlerdi ve bu dört köşeli diyalog Arap dilinde sürdürülüyordu.

Gerçekten, Yakın-Doğu’nun linguistik Araplaştırılması garip bir olaydı. Tıpkı daha sonra Anadolu’nun Türkleşmesinde olduğu gibi, bunun itici gücünün, yani Arapça konuşanların, 750 yıllarında büyük azınlıkta olmaları (Suriye- Filistin’de yaklaşık dört milyon insana karşılık, iyimser bir hesapla 200.000 kadar!) bu garabetin nedeni oluyordu. Ama buna karşılık işbu Arap azınlık siyasî güç ve idareyi elinde tutup, kendi meydana getirdikleri kentlerde toplanıyordu ve buralarda bir gerçek çoğunluk oluşturuyordu. Keza İslâm mevali sistemi yeni mühtedilerin Arap kabile dokusuyla ve bunun sonucunda da Arap linguistik ortamıyla birleşmelerini hızlandırıyordu. Ve nihayet, en önemlisi, İslâm bir din ve koşut ticarî ve siyasî mülâhazaların dışında olarak kurulu dine sahip bir devlet olmaktan çok, kurulu bir dile sahip bir din olmuştu. Kur’an Arapçaydı ve onun gerçekten Tanrı Kelâmı olduğu vakıasının muknî mucizesi, dilinin mükemmelliğinde yatıyordu. Arapça tutmuştu. Ahd-i Atik’in Yunancaya çevirisine M. Ö. 270’de yetmiş mütercimce başlanmıştı; İslâm’da ise böyle bir olay vaki olmadı. İşbu linguistik vahdetin içine İranlılarla Türklerin dalmalarından sonra dahi temel İslâmî ilimlerin dili Arapça olmaya devam edecekti. O, Yakın-Doğu’nun lingua franca’sı olmuştu.

Böylece de bir Samî dil olan Arapça, bir Grek bilimi olan ilâhiyatın dili olup buna son derece uygundu. Özellikle soyutu ifade etme kabiliyetleriyle skolastisism sistematiğine dahil kavramları tanımlamada Helence ile Arapça, gerekli lügatçe zenginliğini haizdiler. Arapça, her tür Helen edebiyatının çevirisine çok yatkın sayılmaz; meselâ sarfî inşada düzenleme uyumundan (hypotaxis) yana zayıf olup bir örnek vermiş olmak için Eflâtun’un hayli yetersiz şekilde ifade edileceğini zikredelim. Ama Aristo’nun soyut, kavramlaştırılmış, teknik eserlerini gerçekten mükemmel şekilde çevirir.[12]

[1] A.Mez.- Orta zaman Türk-İslâm dünyasında maliye, in Ülkü 49, Mart 1937.

[2] Ziaul-Haque.-op. cit.,s. 285.

[3] Ali Şafak.- İslâm arazi hukuku ve tatbikatı (ilk devirler), İst. 1977, s. 163-4.

[4] BTL.

[5] Ali Şafak.- op. cit., s. 139-140.

[6] E.Ashtor.- op. cit., s. 40.

[7] Bunlarda bu her iki niteliğin, sırf hükümdar olmuş olmakla, bulunduğu peşinen kabul ediliyor.

[8] Tarafımızdan belirtildi.

[9] İnsanın aklına, bu satırları okurken, Celâleddin Rûmî ve muakkiplerinin eş tutum ve düşünce tarzları geliyor.

[10] A. Mez.- Orta zaman Türk-İslâm dünyasında esâlet ve şerafet, in Ülkü 57, II. Teşrin 1937.

[11] Cl. Cahen.- l’Islam, des origines an début de l’Empire Ottoman. Histoire Universelle- 14-Bordas, 1970, s. 113.

[12] F.E.Peters.- Aristotle and the Arabs: The Aristotelian tradition in Islam, N. Y. 1968, s. 33-4. Keza bkz. Gaston Wiet, Vadime Eliseef,

Philippe Wolf, Jean Naudon.- The great medieval civilisations. History of mankind: Cultural and scientific development (UNESCO), VIII,

Part 1, s. 391.