İslâm’ın Koruyucusu Wilhelm Ve Kutsal Topraklar

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > İslâm’ın Koruyucusu Wilhelm Ve Kutsal Topraklar

İslâm’ın Koruyucusu Wilhelm Ve Kutsal Topraklar

Emperyalist şövalye nadiren din kılıcını yanına almadan sefere çıkar; hele varılacak yerin ucunda Kutsal Topraklar olursa onsuz yola düzülmek, affedilmez bir taktik hata olur, Töton şövalyesinin yapmayacağı bir hata. Nitekim yapmadı da, beraberinde getirdi papazını, misyonerini. Zaten bunlar, Orta Avrupa’yı bu kutsal topraklara bağlayacak Bağdat Demiryolu projesini büyük coşkuyla karşılamışlardı. Ama bu, onların buralara akın etmek için bu demiryolunun yapımını beklemiş oldukları anlamını taşımaz; daha 1860 yılından beri Alman Protestan misyonları Tötonizmin ilk ileri karakollarını Kudüs’te tesis etmişlerdi. Bundan kısa bir süre sonra da Jerusalems-Verein, yine Kudüs ve Beytüllâhm’da faaliyete geçmişti.

 

Filistin’de Tampliye’ler kolonisi, vecde gelip hayaller gören, Kudüs’te Tampliye Şövalyeleri Derneği’ni yeniden kurma ve bu büyük Örgüt’ün geçmiş şanını çağa uygun biçimde ihya etme planlarını tasarlayan bir idealist tarafından oluşturulmuştu. Filistin’de Tampliye kolonileri kurma projesi ilk olarak 1864’te Christoph H. Hoffmann’ın başının altından çıkmış, bu zat bu işe yardımcı olacak bir komite kurmuştu; dört yıl sonra da zemini etüt edip Filistin’de tarımsal yerleşmeler oluşturabilmek için en müsait mevkileri keşfedecek bir komisyonu oralara gönderebiliyordu. Her ne kadar, hep gördüğümüz gibi, Prusya hükümeti, Fransa ve Türklere ters düşme kaygısıyla, projeye taraftar olmamışsa da Hoffmann planında sebat edip 1869’da da, eşi ve az sayıda yandaşıyla birlikte Güney Almanya’dan hareketle Hayfa’ya ayak basıyor ve burada bir küçük koloni meydana getiriyordu. Bu koloni Filistin’de Alman ihtirasının merkezi olacaktı. Arkasından gelenler dindar fakat Kilise’nin resmî dogmasıyla mutabık olmayan kişilerdi. İnançlarını Ahd-i Atik’in (Tevrat’ın) kehanetleri üzerine oturtarak “Vaat edilmiş Topraklar”da, Hristiyanlığın hidayete ermesi için çekirdek teşkil edecek ideal bir cemaat kurma kararındaydılar. Mamafih zamanla başka görüşler galip geldi ve kolonistlerin bir dereceye kadar ilkel ve idealist emelleri değişmeye uğradı; zira yeni cemaatler içine başka Almanlar dâhil oldukça, başlıca tarımcı ve rençper olan ilk yerleşenlerin tasavvurları Pan-Cermanizm mayası ve vatanseverlik telkinleriyle iyice genişledi; bu arada kolonistlerden birçoğu Lütheryanizm’e döndüler. Bunların sayısı hiçbir zaman çok olmadı ama Tampliyeler toprak satın aldılar, evler yaptılar, işler kurdular ve her yerleştikleri yeri geniş etki altına alır oldular. Bundan huylanan Padişah 1878’te, Avrupalılara bundan böyle toprak satmama fermanım irade etti. Ama olan olmuştu ve küçük cemaat sıkıca yerleşmiş ve daha o tarihlerde, bir İslâm denizinin ortasında Tötonizm’in nöbetçisi gibi davranıyordu.[1]

 

İmparator Wilhelm’in bu ülkeyi aşağıda anlatacağım ziyareti sırasında çok değerli bir alet haline gelen Filistin’deki Alman kolonileri Hayfa, Yafa, Sarona ve Kudüs’te bulunuyordu ve Kaiser’in ziyareti yılında nüfuslarının iki bini aşmayacak kadar az olmasına rağmen “Almanlık” (Deutschtum)ın yayılması işinde mükemmel birer odak teşkil etmişlerdi. Nerede mi? von Moltke’nin arzuları gerçekleşmiş olsaydı bir Alman idarecinin kontrolü altında bulunacak ve Tötonizmin Doğu’da başlıca kalkanı olacak olan prensliğin kurulacağı yerde!

 

Bu Alman kolonilerinin küçüklüğü ve görünürde önemsizliği bunların en iyi korunma şekli olmuştur. Her ne kadar kurucuları işin farkında olmamışlarsa da bunlar Alman dünya politikası içinde yerlerini almışlar ve Vaterland’a büyük hizmetlerde bulunmuşlardı.

 

Jerusalems-Verein (Kudüs Derneği)ni İmparatoriçe Augusta Victoria himayesine almış, bu dernek rahiplerinin bakımı işinin dışında bir de kilise yaptırmıştır. Filistin’deki faaliyetleri hızla artan derneğin Zeytindağı’nda ünlü “Augusta-Victoria külliyesi (Stiftung)”ni kurduğunu ve Hohenzollern ailesinin bu inşaata yarım milyon dolar kadar bağışta bulunduğunu görüyoruz (Almanca Stift sözcüğünün “din evi, ibadethane, piskoposluk, kilise ruhanî meclisi”ni ifade etmesinin yanı sıra “kama, takoz, sivri uç, küçük kazık…” anlamlarına da gelmesi, rastlantının bir istihzası, cinası olmuyor mu?…). Devam edelim.

 

İncil Derneği de 1896’da Kudüs’te bir külliye inşasıyla sıraya giriyor. Yetimhanesi, hastanesi, okullarıyla bu tesis Kudüs’teki Alman rahiplerinin çalışmalarını destekliyor. Aynı yıl Adana’da “Deutsche Orient Mission” ortaya çıkıyor ve Almanya’daki koruyucularının sürekli ilgilerini çekebilmek üzere de Berlin’de “Der Christliche Orient” adlı bir aylık derginin yayınına geçiyor. 1919 yılma kadar Almanlar, misyoner bakımından Yakın-Doğu’daki en etkin ve kalabalık grubu oluşturuyorlardı.

 

Alman Katoliklerinin, Protestan vatandaşlarından ve de yüzyıllar önce Türkiye’ye yerleşmiş Fransız ve Tahran Katoliklerinden geri kalmaları için sebep var mıydı? Açığı kapatmak için hızla harekete geçildi. Ayrıca, 1892-1902 yılları arasında Alman Propaganda Nazırı, bir Katolik kardinaliydi. Fransız Katolikleri açıkça Kardinal Ledichowski’yi, Fransız çıkarlarının aleyhine olarak Alman dinî ve aslında siyasî çıkarlarına hizmet ederek Katolik dünyasının liderliği görevini kötüye kullanmakla suçlamışlardır. Kutsal Topraklar’daki Katolik misyonları desteklemek için kurulmuş olan “Palestina- Verein” derneğinin liderliğinde Alman Lazaristleri, Benediktinleri ve Karmelitleri kısa sürede Filistin ve Suriye’ye akın etmişler, kiliseler, okullar, hastaneler açmışlardır.

 

Alman misyonu faaliyetlerinin artışının Bismarck’ın işten el çektirildiği tarihlere rastlaması bu artışı Alman hükümetinin emperyalist faaliyetlere artık ciddî olarak girişmiş olmasına bağlama olanağını sağlıyor. Hele Çin’in Şantung eyaletinde iki Alman Katolik rahibinin öldürülmesinden sonra Alman Hariciyesi’nin yabancı ülkelerdeki Alman misyonlarını korumayı üstlenmesi Orta Doğu’ya Alman misyoner akımını iyece kızıştırıyor.

 

Bu arada Yahudilerin bile Filistin’e gösterdikleri ilgi Alman sızmasına katkıda bulunmuştur. “L’Alliance Israelite Universelle – Evrensel Yahudi İttitakı” örgütünün Siyonist faaliyetlerinin bir bölümü olarak Yafa, Kudüs ve Hayfa yörelerine Alman Yahudileri yerleştirilerek tarım kolonileri meydana getirilmiştir. Bunlar her zaman Almanlıklarından gurur duymuşlar ve Kutsal Topraklar’da Alman kalabalığının ayrılmaz bir parçası olarak kalmışlardır.[2]

 

Filistin’e sair ülkelerden Yahudilerin göç edip yerleşmesinde en büyük rolün Almanya tarafından oynanmış olduğunu görmek şaşırtıcı olmuyor mu? Çoğu Almanca konuşan bu grupların ne yapıp edip bir A.B.D. ya da İngiliz pasaportu sağladıktan sonra “arz-ı mev’uda” (“vaat edilmiş toprağa”) yerleştikleri görülüyor. Nitekim A.B.D.’nin Kudüs konsolosu S. Merril’in 2 Ocak. 1894’de yazdığı raporda 1893’te Filistin’e yerleşen A.B.D. uyruklu Yahudilerin 392 kişiden ibaret olduğu, bunların pek azının A.B.D. doğumlu olduğu… görülüyor. Özellikle I. Dünya Savaşına girildiğinde Filistin’de Almanca konuşan, fakat kimi A.B.D., kimi İngiliz, kimi de Rus uyruklu olan Yahudiler, A.B.D. Büyükelçisi Morgenthau ile Alman Büyükelçisi von Wangenheim’in himayesinde bulunuyorlardı. Wangenheim bu grupların Osmanlı tabiiyetine geçmeleri için çaba harcıyor, hatta bunun için adam başına 40 frank vermeyi bile teklif ediyordu. Sonunda Babıâli’den, tebaadan olmasalar bile Filistin’de oturmalarına izin koparmıştı.[3] Dünyanın başka hiçbir ülkesinde görülmemiş derecede Yahudi kasabı olarak ün salacak bir Almanya’nın bu davranışı, aslında uzun vadeli bir stratejinin gereğiydi: Orta Doğu’ya açılma.

 

Abdülhamid’in bir Yahudi sorunu yaratmak istemediği biliniyor. Kaiser’in ziyareti sırasında onun Sultan’a “Siyonistler Türkiye için hiçbir zaman tehlikeli değillerdir. Fakat Yahudiler her tarafta baş belâsı olduklarından onları Almanya’dan kovup kurtulmak istiyoruz” dediği mukayyettir. Sultan da, cevaben Musevi uyruklarından memnun olduğunu söyleyip konuyu nezaketle kapatmıştı. Kudüs’e geçen İmparator’a Tevfik Paşa’yı terfik eden Abdülhamit, Kaiser’e Padişah’ın “ne Siyonizm’le, ne de bağımsız bir Yahudi krallığıyla işi olmadığını” münasip dille söyletmiş. O da, Padişah’ı gücendirmemek için Siyonistlerden desteğini çekmiş.[4]

 

Yani kısaca Wilhelm, bir yandan Yahudileri ülkesinden sürerek kendine göre önemli bir soruna çözüm getiriyor, bir yandan da bunları Osmanlı ülkesine yerleştirerek, ilerdeki dış siyasası doğrultusunda onlardan yarar sağlamayı düşünüyor. Bu bapta Rusya’nın da aynı yönde hareket etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

 

13 Ocak 1916’da Evening News’da, Canon Parfit imzasıyla çıkan bir yazıda “Üç dikkate değer binanın inşasını gözledim: Siyon Dağı’nda muhteşem Alman Katolik Kilisesi’yle Kudüs’teki, bütün kente hâkim, asil yapılı kuleyi; Şam Kapısı yakınında Alman rahiplerinin idaresindeki etkili ama komik derecede kaleyi andıran misafirhaneyi ve Zeytindağı’nın tepesindeki güzel sanatoryumu, Ürdün vadisine hâkim koca kule ile birlikte seyrettim. Bu kule bir telsiz tertibatıyla donatılmış olup bu tertibat Prens Eitel tarafından, birkaç yıl önce bu şahane köşkü büyük törenle küşat ettiği sırada denenmiştir. Savaşın patlak vermesinden beri bu telsiz tesisatının Alınanlara paha biçilmez değerde iş gördüğü söylentileri vardır”.

 

Her ne kadar görünürde din adına insanî amaçlarla inşasına girişilmiş olan, bu fevkalâde binaların aslında, Vaterland’ın politik ve askerî emellerine hizmet etmek üzere meydana getirildikleri şüphe götürmez. Alman misyonerlerinin sözde dinlenme evi olan Zeytindağı’ndaki Augusta Victoria Stiftung’u tüm etrafı tarayabilen güçlü bir ışıldakla donatılmış olup burasının aynı zamanda silâh deposu olmuş olması da muhtemeldir. Genellikle heyecan uyandırıcı haberler yayınlamayan bir gazete olan Near East’de, 11 Eylül 1914’te çıkan bir yazıda “üç yıl önce, Külliye için mefruşat olduğu bildirilen birkaç ağır sandık Hayfa’ya indirilmiş ve katır arabalarıyla kırlardan geçirilmişti. Herkesi şaşırtan husus, verilmiş sayısız imtiyazlardan biriyle Külliye’ye gelecek her şey, burası bir hayır kurumu olduğuna göre, vergisiz olarak Yafa Gümrüğü’nden geçerken bu eşya sandıklarının ansızın, yağmurlar altında, bu kadar masraf ve zorlukla, Hayfa ile Kudüs arasında pratik olarak yol yokken, Hayfa’dan getirilmiş olmalarıydı. Sandıklar Kudüs’e varmış ve Külliye’ye gece taşınmış ve aşırı derecede ağır olmaları da arabacıları şaşırtmış. Bu arada arabalardan biri çökmüş, sandıklar büyük şiddetle yere düşmüş ve biri hafif kırılarak küçük bir top namlusunun ağzı gölünmüş” diye anlatıyor olayları.[5]

 

Bu Amerikalı gazeteciler de çok muzip oluyorlar.

 

Alman hükümeti, bu dinî sızmanın önünden süreceği politik olanakları daima göz önünde tutmuş, misyoner faaliyetlerinin desteklenmesini ve geliştirilmesini iki esas üzerine oturtmuştu: önce, iç politikada, dinin yabancı ülkelere yayılmasını isteyen bağnaz (fromm) kitlenin, özellikle Katolik Merkez Partisi’nin desteği sağlanmış olacaktır. Dış politikada da Katolik ülkelerin sempatisi Kaiser’e meyledecektir.

 

Alman İmparatoru’nun fırtınalı Filistin ziyareti, Almanya’nın Doğu âlemine dalışını kolaylaştırmak üzere uzun süreden beri üzerine kuluçkaya yatılmış planın bir civciviydi. Napolyon’un beceremediğini başarmaya azimli II. Wilhelm, bir Doğu Gücü olma yolunda Türkiye’yi karşısına alma (Napolyon böyle yapmıştı ama Cezzar Ahmet Paşa, ona ilk haddini bildirmişti, Akka önünde) yerine, onun gönlünü kazanmanın gerektiğini idrak etmişti ve bu taktik Kaiser’de fikri sabit haline gelmişti. “Eli kanlı Sultan”, kendisine bozulan bir Avrupa’nın karşısında yıllarca tek başına yâransız kalmıştı. Avrupa’nın gözünde bir “taçlı katil” olan bu Sultan’a öbür devletlerin besledikleri husumeti Kaiser, siyasî amaçlarına hizmet edecek mükemmel bir fırsat olarak yakaladı.

 

İmparator’un ajanları, diplomasinin dolambaçlı yollarını başarıyla aştılar ve Osmanlı idarecilerini münasip okşamalarla kazandılar ve sonunda Sultan’a Alman İmparatoru’nun uzun süreden beri beklenen ziyaretinin nihayet gerçekleşeceği haberini verdiler. Yolculuk dört yıl önceden planlanmış veya hiç değilse, Kaiser’in bu isteği ima edilmişti.

 

1897’de, yedi yıl süreyle kaldığı Tahran’dan alınmasını talebeden F. Rosen, izinle Berlin’e geliyor ve dairedeki masasının üstünde mühürlü bir mektup buluyor. Bu, derhal hareket ederek en hızlı şekilde Bağdat’ta murahhas konsolos olarak göreve başlaması için bir emirdi. 1898 başında, yani Wilhelm’in Osmanlı İmparatorluğuna “dalacağı” yılın başında, Berlin’den yola çıkan Rosen, İstanbul’a geliyor ve elçi Bieberstein’a, ne için Bağdat’a gönderildiğini soruyor ama o dahi işi bilmiyor (veya bilmezlikten geliyor). Bağdat Demiryolu imtiyazı henüz Almanlara verilmemiş. Alman hükümeti bile böyle bir imtiyazın onlar için elverişli olup olmadığına karar vermemiş olduğu bir devirde bu atama ne oluyordu?

 

Rosen’in Bağdat’a vardığı günlerde orada Alman kolonisi sadece iki tacirden ibaret olup bunlar dahi şirket halinde çalışıyorlar ve işlerini, herhangi bir konsolosun yardımı olmaksızın yürütebiliyorlarmış. Berlin oraya, ne yapacağını pek bilmeyen birini göndermiş, sonra da onu orada “unutmuş”…[6]

 

Wilhelm önce İstanbul’u ziyaret etti (18 Ekim 1898) ve burada Alman kolonisince coşkuyla karşılandı. Prens von Bülow’un refakat ettiği Kaiser, Abdülhamid’i teshir etmiş ve… Bağdat Demiryolu’nun inşasını mümkün kılacak imtiyazları koparmıştı. Alman demiryollarının Küçük Asya içinde uzatılması işi bu ziyaretin başlıca amacıydı.

 

“… Alman İmparatoru’nun yanında Abdülhamid’in fotoğraflarına bakılınca, yalnız bu resimler bile bu ziyaretlerin havası hakkında bir fikir verirler: Alman İmparatoru İkinci Wilhelm, uzunca boylu, dimdik, çelik miğfer hissini veren sivri uçlu şapkası ve çeşitli nişanları ile bir Sezar azametiyle dimdiktir. Yanında padişah, sırtından akan bir takım sırmalar, madalyalar altında ezilmiş gibidir. Bir taraftan Kaiser’in koluna girmiştir. O ufak tefek görünüşü, bükülmüş beli ve şaşkın yüzünün ifadesiyle Alman İmparatoruna sanki sığınmıştır. Ama Kaiser’in seyahati boş geçmemiştir. Anadolu-Bağdat demiryolu imtiyazı başta olmak üzere, ordunun Alman silâhlarıyla silahlandırılması işi ve bir sıra borçlandırılmalar, bu seyahatin sonuçlarından bazılarıdır.”[7] Rahmetli Aydemir’in bu satırları çok şey ifade etmiyor mu?

 

“… Bu resmî ziyaretin Türk ordusu üzerindeki etkisini ve onda meydana getirdiği çalkantıyı Avusturya askerî ataşesi o kadar anlamlı ve isabetli bir şekilde anlatıyor ki, hiçbir yorumda bulunmadan onun raporlarından üç bölümü aynen buraya aktarmak uygun olacak gibi geliyor. Rapor, II. Wilhelm’in gelişinden öncesini şöyle anlatıyor: ‘Buradaki birlikler… büyük bir gayretle talim ediyorlar ve… gösterileri görkemli oluyor; ama Türk ordusunun savaş yeteneğini de tamamen yanlış yansıtıyor… Padişah’ın, Alman olan her şeye karşı sevgisi de zaten subayların çoğunluğu tarafından paylaşılmıyor. Bu ziyaretin ülkeye çok pahalıya mal olacağını (5-10 milyon frank tahmin ediliyor) ve bu yüzden subay ve memurların yine maaş alamayacaklarını bilmesine rağmen malî bakımdan çökmüş bir ülkeye misafir olarak gelecek ve birçok hediyelerle geri dönecek olan Hükümdar hakkında çok sert sözler duyuluyor. Bu yıl ancak iki aylık maaşını almış olan ordu, İmparator’un ziyareti dolayısıyla harcanan büyük paralardan çok az memnun, donanmada ise açıkça küfür ediliyor. İmparator ve İmparatoriçe ve onların yakınları için saptanan hediyelerin tutarı, şimdiden 180.000.—TL’na (2 milyon gulden) varıyor. Suriye ve Filistin’de birkaç cadde ve kışla yeniden yapılıyor veya onarılıyor ve İstanbul sokaklarından çamur, geçici olarak uzaklaştırılıyor.”

 

Devam etmeden önce, bundan 35 yıl kadar öncesine ait bir koşut anımı anlatmadan yapamayacağım: 5 Nisan 1946’da II. Wilhelm’in ziyaretine her bakımdan benzeyen bir ziyaret vaki olmuştu: A.B.D.’nin Missouri zırhlısı Dolmabahçe önüne demir attı. Benzer hazırlıklar daha önce yapılmış. Abanoz sokağındaki evler badana ettirilmiş, hanımların temizlik ve tuvaletleriyle yakından ilgilenilmiş, sokak, Türk delikanlılarının ziyaretine kapatılmıştı. Dönelim çıkan yüzyıla.

 

“Geçit resminden sonra Avusturyalı subay, yalnız bu hususta değil, İmparatorun patavatsız tutumu hakkında da bilgi veriyor: ‘…Bütün resmî dostluk bildirilerine rağmen Alman İmparatoru’nun, iç koşullar ve ordu hakkında katı hükümler vermekten kendini çok az alıkoymuş olması bana dikkate değer göründü. İç koşullar hakkında yüksek kişilere, Örneğin Avusturya Büyükelçisine, reformları uygulama yerine birkaç yüz paşanın asılmasının daha iyi olacağını söyledi. Orduyu ise İmparator, sadece iyi insan deposu olarak değerlendirdi ve çevresindeki Almanlarla, tamamen küçümser bir şekilde Türk ordusunun eğitimi ve özellikle subayları aleyhinde konuştu’…”[8]

 

“II. Wilhelm’in 1889’da İstanbul’u (ilk) ziyareti, Krupp’a (Wilhelm, bu firmanın hisse senetlerinin büyücek bir kısınma sahipti) yeniden bir hayli top, Mauser ve Loewe firmasına tüfek ve Schichau tersanesine torpitobot siparişine yol açtı. Hepsi 15,3 milyon mark tutan bu siparişler için Deutsche Bank yeteri kadar borç verdi… Daha fazla ibret almak için, 1905’te padişahın, Girit önünde yapılan uluslararası donanma gösterisine Almanların katılmaması karşılığında Alman silâh endüstrisine 60 milyonluk bir sipariş vermeye zorlandığına ve 1910’da Almanların, Alman donanmasından çıkarılmış eski gemileri yüksek fiyatla Türklere devrettiklerine dikkat edilmelidir.”[9] Bu eski gemi satılması konusunu “Donanma Cemiyeti” vesilesiyle irdelemiştim.

 

Sonradan vaki Filistin ziyareti uzun hazırlıklar, gizli müzakereler sonucu tertiplenmişti. Almanlar da, Türkler de, bunun sıradan bir resmî ziyaret olmadığını, bunun Yakın Doğu tarihinin gerçek bir dönüm noktası olacağının farkındaydılar: Almanların romantik ve atılgan imparatoru Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun dünyevî gücünün yeni temsilcisi, birleşmiş bir ulusun Protestan hükümdarı, Barbarossa ve II. (Büyük) Friedrich’in izinden giderek yeni bir haçlı seferine kalkıyordu. Alman İmparatoru’nun askerî gücüne dayanan bir ticarî sefere.

 

Bu ziyaret ve bunu takip eden gelişmeler, Hristiyanlığın korunması işini tekelinde tutmak isteyen Rusya, Fransa ve Büyük Britanya tarafından endişe, çoğu kez de açık bir husumet ifadesiyle izlenmiştir. Fransa, Suriye’deki etkisi bakımından kuşkulu, Rusya da bu yeni Alman “saldırı”sının kaçınılmaz sonuçlarını hesaplar olmuştu.

 

Geceyi Kudüs Alman cemaati arasında “Alman toprağı”nda geçiren Kaiser, 31 Ekim sabahında ruhanî işlevlerinden ilkini icra etmeye koyuldu. Bir papazlar çelengiyle çevrili İmparator, ahşap doğraması Luther’in kentinden getirilmiş Protestan kilisesinde, Reform-İman’ın dünyevî başı olarak dikildi. Bu tarih boşuna seçilmemişti: 31 Ekim, Luther’in Wittenberg’de unutulmaz 95 tezini ilân ettiği günün yıldönümüydü. İşte o gün Kaiser Kudüs’teki Luther Kilisesi’nin açılışını yaptı.

 

Aynı gün, öğleden sonra, kendisini Alman Katolikliğinin hamisi gibi takdim etmeye matuf bir törene başkanlık etti ve inşa edilecek Meryem Ana Kilisesi’nin arsasını merasimle Katolik papazlara bağışladı ve hemen arkasından Papa’ya bir telgraf çekerek, bu kilisenin yapımına, başlanmasının Yakın Doğu’da Katolik Hristiyanlığının gelişmesi için ileri atılmış bir adım olması dileğini belirtti. Bu toprağı, babası III. Friedrich’e Sultan takdim etmişti.

 

Ve kılıçlar, pürsilâh ve mücehhez birkaç yüz Alman piyade ve bahriyelisinin resm-i selâmı, Lâtin piskoposu ve de Türk maiyetin yokluğu… Kaiser’in yalın kılıç üzerinde durduğu mahal uzun süre ululanmış, Meryem Ana’nın evinin burada olduğu sanılmıştı.

 

İmparator çiftinin Kudüs’ü ziyareti sırasında kendilerine ağzı laf yapan bir “Doğu uzmanı” profesör terfik edilmiş. Adamın bölgenin tarih vs.si hakkında verdiği izahat bu mübeccel (ulu), fakat anlaşıldığına göre fazlaca entelektüel olmayan misafirleri sıkmış olacak ki sonunda orada doğma büyüme bir papaz olan Ludwig Schneller bulunmuş, adam, “Sophisticated” olmayan (ukalâlık göstermeyen) açıklamalarla İmparator’a, öğrenmek istediği her şeyi anlatmış.[10]

 

Kaiser’in, Kudüs yakınındaki Alman Yahudi kolonisini de ziyaret etmeyi istemiş olması muhtemeldir. Belki bunun bir skandal yaratacağını düşünmüş olacak ki böyle bir işe girişmemiştir.

 

Birkaç gün sonra, 8 Kasım’da, Hristiyan Almanya’nın başı sıfatıyla bir Protestan kilisesinin minber merdivenlerinden vaaz veren ve sonra da Sion Dağı’nda Alman Katolikliğinin hamisi olarak bayrak kaldıran imparator, Şam’da İslâm’a sarsılmaz dostluk bağlarıyla bağlı olduğunu ilân etti: “Sultan Hazretleriyle onu Halife’leri olarak tazim eden üç yüz milyon Müslüman Alman İmparatorunun her zaman onların dostu olarak kalacağından emin olabilirler” diye seslendi. Kaiser’in bu sözlerini o zamanlar Berlin büyükelçisi bulunan Tevfik Paşa Sultan’a telledi, sözler Türkçe ve Arapçaya çevrilip yaldızla basılarak Şam ahalisine dağıtıldı.

 

Bu sözlerle Wilhelm kendi dünya politikasını ilân ediyor ve başlıca İslâmî güç olan Büyük Britanya’ya da doğrudan doğruya bir meydan okumayı fısıldıyordu. “Bu seyahat” diye yazıyordu, Berliner Tageblatt, “gelecek on yıl için Doğu’da ön planda kalacak olan Alman politikasının bir zaferi olmuştur”. Gerçekten, Avrupa’nın saati, en azından bir on yıl için kurulmuştu.

 

Bütün bunlarla yetinmeyen II. Wilhelm, Rus Çarı’na gönderdiği 9 Kasım 1898 tarihli bir mektupta, gezisi sırasında kendisine gösterilen ilgiden söz ederken “Eğer Osmanlı İmparatorluğuna dinsiz olarak gelseydim Müslümanlığı kabul ederdim” diye yazacaktır. Bunu yaparken herhalde, arkasına aldığı Müslümanların desteğiyle Çar’a gözdağı vermek istemiş olmalıdır.[11]

 

Bütün bu işlerin arasında da İstanbul’daki Alman konsolosunu başkonsolosluğa terfi ettirmeye vakit bulmuştu, Wilhelm.

 

1740 kapitülasyonu Fransa’ya “Frank dinine sâlik” tüm kişileri himaye hakkını tanımıştı. Oysaki 7 Aralık 1898’te Şansölye Prens von Bülow Reichstag’da şunları açıklıyordu: “Doğu’daki bütün Hristiyanları himayemize alacağımız iddiasında değiliz. İster Katolik, ister Protestan olsunlar, Alman vatandaşlarını yalnız Alman İmparatoru koruyacaktır”. Yani Katolikler de, milliyetlerine göre, koruyucu seçeceklerdi. Bu sözler, doğal olarak, Fransızların hiç de hoşuna gitmedi:

 

“Almanya’nın askerî gücü var, Almanya’nın iktisadî gücü var. Bir deniz gücü kurmaya da çalışıyor. Fakat asıl ihtiyacı olan şey manevî destektir… Dünya çapında itibarını Protestan ve Katolik, Hristiyanlığın koruyuculuğuna dayamak, dağınık Alman nüfusunu merkezleştirmek, dünyanın her tarafında, Alman idealini yayacak. Alman mallarını kullanacak, Hz. İsa’dan söz ederken Alman İmparatoru’ndan söz etmiş olacak, dinî ya da iktisadî çıkarlara sahip taraftarlar bulmak istiyor. II. Wilhelm’in dünya politikasının son hedefi budur” diye yakınıyordu, önemli bir Fransız dergisi.

 

Bu arada, aşağıdaki hikâye de Almanya’nın Osmanlının “gönlüne” ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Onu Abdülhamid’in ünlü Sadrazamı (Küçük) Sait Paşa’dan dinliyoruz.

 

“1901 Ekiminde Kudüs’teki ünlü Kakame kilisesinde Rumlarla Lâtinler arasında yine bir anlaşmazlık olmuş, bazı yabancı rahipler yaralanmıştı. Yaralanan rahiplerden ikisi Alman’dı. Almanya elçiliği yargılama sırasında, yaralıların himayesinin kendi hükümetine ait olduğunu ileri sürdü. Hâlbuki bu kutsal yerlerin himayesi uzun yüzyıllardır Fransa’ya verilmiş ve bu durum Berlin Antlaşması’yla pekiştirilmişti. Bundan dolayı, Fransa’nın rızası alınmadan, Almanya’nın isteğini yerine getirmek anlaşmalara aykırı düşerdi. Bunun dışında, Almanya’nın isteğinin kabulü halinde İngiltere ve Rusya da aynı istekte bulunabilirlerdi. Bu da, yarım yüzyıla yakındır oldukça sükûnla sürüp giden düzeni bozabilirdi.”

 

“Ancak Fransa elçisi ne yazılı ne de sözlü olarak bu konuda herhangi bir ifadede henüz bulunmamıştı. Almanya isteğinde ısrar ediyor, bunun oradaki statüko ile bir ilişkisi bulunmadığını ileri sürüyordu. Almanya elçisi konuyu gittikçe şiddete sürükleyen bir tutum takındı. Bununla birlikte vükelâ meclisinde aldığımız karara dayanarak Almanya’nın isteğini yapmamaya yöneldik. Almanya elçisi, neredeyse bizi tehdide kadar kalkıştı. Şimdi hemen Kudüs mutasarrıflığına istekleri paralelinde emir göndermezsek durumu hükümetine bildireceğini ve bundan sonra artık bütün sorumluluğun bize ait olacağını bildirdi.”

 

“Hariciye Nâzır Tevfik Paşa bundan telâşa düşmüş. Gece yarısından sonra bana bir tezkere yolladı. Bunda ‘elçiye meseleyi inceden inceye ölçüp biçmemizin gerekçelerini anlatmak istedimse de dinlemeyerek kalkıp gitti. Bu durumda ne yapmam gerektiğini lütfen acele bildiriniz’ deniliyordu.[12] Daha neler anlatmıyor ki Sait Paşa, Harbi Umumî’de müttefiklerimiz olacaklar hakkında…”

 

Alman misyonerlerinin bir ciddî işi daha vardı: Deutschtum, yani Alman dili, Alman kültürü, ideali… ve bunların hayranlığının yaygınlaştırılması. Yakın Doğu’daki Alman okulları, Alman kültürel sızmasının kamalarını oluşturuyorlardı. Sadece Jerusalemverein, 430 öğrencili sekiz okul işletmekteydi. Alman Katolik okulları da aynı yönde faaliyet gösteriyordu. Hattâ daha o zamanlarda bile vaki Yahudi aleyhtarlığı yüzünden Almanya’dan kaçmış olan Yahudiler bile Alman milliyetçiliğinin ve vatanseverliğinin propagandasını yapıyorlardı. “L’Alliance Israelite Universelle”in Alman kolu olan “Hilfsverein der deutschen Juden-Alman Yahudileri Yardım Derneği” okullarında yalnız Almanca öğretimi yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Yakın Doğu’daki bütün Sionist okulların resmî dilinin Almanca olması için büyük çabalar sarf ediyordu.

 

Aslında bütün bunlar Fransızların uyguladıkları yöntemlerin taklidinden başka bir şey değildi. 1842’de, Fransa’nın Akdeniz’e yayıldığı günlerde, Fransız Jésuite’leri, sonradan Türkiye’nin her tarafında ve Mısır’da üne kavuşup buralardan çok sayıda öğrenci çekecek olan Gazir Üniversitesi’ni kurmuşlardı. Bu öğrenciler ister istemez Fransız etkisinin altında kalacaklardı. Bu Üniversite 1876’da Beyrut’a taşındı. Burada buna bir tıp fakültesi eklendi ve Beyrut’taki St. Joseph Üniversitesi, Fransız kültür merkezi olduğu kadar Fransız siyasî propagandasının odağı haline geldi. Osmanlı Devleti, itilâf Devletleri’ne savaş ilân ettiğinde kapanan Üniversite, o günlerde bine yakın öğrenciye sahipti.

 

Dönelim Almanlara. Dr. Rohrbach bu konuda şunları yazmıştır:

 

“Bir Alman-Türk kültürü politikasının yeni bir heyecanla ele alınması gerekir. Alman dilini, Alman bilimini ve enerjik uygarlığımızın bütün büyük değerlerini Türkiye’ye aşılayarak Türkiye’nin yenilenmesini sağlamalıyız. Bunun için, her şeyden önce, bir Alman okulları sistemine ihtiyacımız vardır. Bu okulların büyüklük bakımından Fransız okullarıyla yarışmasına gerek yoktur. Fakat elde bulunan okullara göre daha geniş çapta plânlanmalıdır… Türkiye’deki zeki ve ilerici gençler Almanca öğrenmek için bol fırsatlara sahip olmalıdırlar… niyetimiz… Alman ruhunu, büyük bir gelişme içinde bulunan ve parlak bir gelecek vaat eden bu ulusa aşılamaktır.”[13]

 

Evet, onlara “zeki ve ilerici” öğrenci gerekiyordu, Enver (Paşa) gibi zeki ve ilerici…

 

Osmanlı Devleti, bu “ilerici” niteliğini haklı gösterecek bazı reform hareketlerine girişmişti ve bunlarda Fransız siyasa ve uygarlığı, adeta maddî ve manevî rehber olmuştu. Tabii, içerdeki tutucu unsurlar bu reformlardan hiç de hoşnut olmamaktaydılar. 1870 Fransız yenilgisi bunların ekmeğine yağ sürdü: “Prusyalılar yeniyor, uygarlıktan kurtulacağız” demeye başlamışlardı. Gariptir ki 1870 savaşından sonra Prusya’da da “Fransa, uygarlığıyla kafamızı rahat bıraksın, istemiyoruz” deniyordu[14] Alman-Türk koşutluğu günümüze dek sürecektir. Devam edelim.

 

Gerçi Prusya Fransa’yı yenmişti ama ona tümden pes ettirememişti ve onun Doğu’daki prestijini sarsmalıydı. Bu işte aracı yine Osmanlı olacaktı: Cezayir’de İslâm propagandasını kışkırtmak üzere Aralık 1870’te Babıâli’ce Trablus’a gizlice bir paşanın gönderilmesi sağlandı, Almanlar tarafından. Paşa da görevinde kısmen başarılı olmuştu.[15]

 

Bu aynı yıllarda Romen hükümetiyle, onun bir Prusyalı şirkete ihale ettiği demiryolu işinde çıkan anlaşmazlıkla ilgili olarak Bismarck bir notayla Sultan’ı, haraçlı devletin bağımsızlığını teminat altına alan antlaşmaları hiçe sayarak içişlerine müdahale etmeye davet ediyor ve Babıâli’nin, öfkeli şansölyenin isteğine boyun eğmesine de ramak kalıyordu…[16]

 

Divertimento

 

“İstanbul’daki Avusturya askerî ataşesi Giesel, anılarında, Türk-Alman ilişkilerini parlak şekilde aydınlatan, biraz acıklı ama oldukça gülünç olan bu dönemden söz ediyor. 1895 yılında İmparator Wilhelm Kanalı’nın açılmasına Türk donanmasının da katılması söz konusudur. Giesel bu hususta şunları yazıyor:… Bu tören için yapılan daveti kabul etmemek iyi olmayacaktı; fakat Kiel’e kadar gidecek bir gemi nereden bulunacaktı! Nihayet, her zaman Boğaz’da İmparator’un sarayı önünde yatmakta olan “Fuat” isimli yandan çarklı küçük yat seçildi. Denize yetenekli hale getirildi, yeni baştan boyandı ve yeni gemi adamlarıyla donatıldı. Kanalın açılmasından üç hafta önce gemi hareket etti. Hangi sebepten olduğunu şimdi hatırlamıyorum, belki de makine arızasından yolculuk o kadar uzadı ki, “Fuat” ancak açılış töreninden üç gün sonra Kanal ağzına vardı. Yabancı gemiler çoktan yurtlarına dönmüşler ve karşılama hazırlıkları da kaldırılmıştı; çünkü artık kimse Türklerin geleceğini düşünmüyordu. Gemiyi Türk ulusal marşıyla selâmlamak için alelacele bir bando tedarik edildi. Ama gerekli notalar yoktu… fakat bir şeyler çalınması lâzımdı. Yönetmen, hilâlli sancağı görünce hemen “iyi ay, sen ne sessizsin” şarkısını çaldırmaya karar verdi…”

 

“Durumu gözünüzde canlandırabiliyor musunuz: dost Türkler Kiel’deki törene davet ediliyor, ama orada Türk ulusal marşı bilinmiyor! Giesel’in sonunda yapıldığını söylediği şey, Afrikalı devletler bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra bu devletlerden birine ait delegasyonun ‘on küçük negrocuk’ melodisiyle karşılanmasına benzetilebilir”…[17]

 

Hohenzollern’ini, Junker’ini gördük. Bir de o çağın sosyal-demokratlarının Türkiye’ye hangi gözle baktıklarını bilmekte fayda vardır. Bunu, yetkili bir kalemden, Roza Luxemburg’unkinden görelim.

 

“8 İkinci Teşrin 1898’de, Şam’da büyük Salâhaddin’in gölgesinde, Peygamber’in sancak-ı şerifini ve Muhammed dünyasını himayesi altına almaya şaşaalı bir surette yemin etmiş olan Almanya, kanlı katil Sultan Hamid’in rejimini bütün bir çeyrek asır bu suretle kuvvetlendirmeye çalıştı ve Jöntürk rejimi altında, kısa bir teveccühsüzlük devresinden sonra, bu eserine devam etti.”

 

“… Ordunun asrîleştirilmesiyle, tabii, Türk köylüsünün sırtına bunaltıcı yeni yükler bindirildi; fakat Krupp ve Doyçebank’a yeniden parlak iş ufukları açıldı. Aynı zamanda Türk askerliği, Almanya’nın Prusyalaşmış militarizminin tabiiyeti altında, Akdeniz ve Anadolu’da Alman politikasının istinat noktası oldu.”

 

“Almanya’nın teşebbüsüyle Türkiye’nin “hayatlandırılması”nın bir cesedi canlandırmanın sun’î tecrübesinden ibaret olduğunu Türk inkılâbının mukadderatı mükemmel şekilde ispat eder.”

 

“İnkılâbın ilk safhasında, ideolojik unsurun hâkim olduğu ve ideolojik unsur, kendi hakkında, yüksek maksat ve hayallerle, hakikî hayat vaatleri içerisinde bir ilkbahar ve Türkiye’nin iç yeniliğini sakladığı vakit, Jöntürk hareketinin siyasî muhipleri (dostları), varlığında modern-liberal devlet idealini taşıdığı İngiltere’ye teveccüh ediyordu (yüzünü çeviriyordu); hâlbuki uzun seneler zarfında eski sultanın mukaddes rejiminin resmî hamisi (koruyucusu) olan Almanya, ona muhasım (düşman) gibi geliyordu.”

 

“1908 inkılâbı, zahirî olarak Alman Şark politikasını iflâsı idi ve umumiyetle şöyle mülâhaza edildi: Abdülhamid’in hal’i Alman nüfuzunun düşmesidir. İktidar mevkiine gelmiş olan Jöntürkler iktisadî, içtimaî ve millî herhangi bir reforma girişmek hususunda tam liyakatsizliklerini meydana koydukları nispette ve teşebbüsleri irticaa (geriliğe) doğru meylettiği nispette, tabii bir zaruretle ve derhal devletin esaslı mesnetleri olarak Abdülhamid’in dededen kalma tahakküm metotlarına… avdet ettiler. Bunun içindir ki, bu şiddet rejiminin sun’î olarak muhafazası genç Türkiye’nin yeniden başlıca endişesi oldu ve haricî siyaset sahasında da derhal Abdülhamit ananelerine, Almanya ile ittifaka, döndü.”

 

“… genç Balkan Devletlerinin kuvvetli ve canlı kapitalizminin ikbali yanında, bilhassa Türkiye’de, uzun seneler zarfında, beynelmilel diplomasi ve beynelmilel kapitalin inhilâl ettirici (eritici) tesiri ve bütün bunların yanında, Türk Devletinin hakikî diriltilişinin neticesiz ve bu münfesih (bozulmuş) harabeler yığınını bir arada tutmaya çalışmanın irticaî bir teşebbüse müncer olması, uzun zamandan beri, herkes ve bilhassa Alman sosyal-demokrasisi için tamamıyla vazıhtı (açıktı)… Jöntürk rejimi, irticaî vasfı ve dâhilî sosyal verimsizliği içerisinde, sosyal-demokrasi matbuatındaki kadar bir süratle ve doğru olarak hiçbir tarafta bilinmedi. Türk Devleti kadar harabîleşmiş bir barakayı yaşayabilir bir hale sokmak için yalnızca enerjik askerî muallimler ve süratli bir seferberlik maksadıyla stratejik demiryolları lâzım geleceği kanaati tamamıyla Prusyavarî bir fikir oldu. 1912 yazından itibaren Genç-Türk rejimi irticaa girdi. Türk yenileşmesinin ilk hareketi, bu savaşta, hükümet darbesi, Esas Kanun’un kaldırılması, yani Abdülhamid idaresine avdet oldu.”

 

“Almanya tarafından yetiştirilmiş olan Türk militarizmi daha ilk Balkan Harbinde sefil bir tarzda iflâs etti ve Almanya’nın himayesi altında, Türkiye’nin feci kasırgasına sürüklendiği bugünkü harp, neticesi ne olursa olsun, Türk İmparatorluğu’nun katî bir inhilâline (çözülmesine) müncer olacaktır.”

 

“Alman emperyalizminin almış olduğu vaziyet ve onu maiyetinde Doyçebank’ın menfaati, Şarkta Alman İmparatorluğu’nu diğer devletlerle muhalefet haline soktu…”[18]

 

  1. Luxemburg’un yazısını çeviren Aziz Ziya’nın da düştüğü notlar ilginç olmaktadır. Bunlardan da bazı bölümleri veriyorum.

 

“Meşrutiyet idaresinde de bütçe açığı gittikçe arttığından Alman ve Avusturya bankalarından 7 milyon lira istikraz edildi. Bu suretle pek kısa bir tereddüt devresinden sonra Alman dostluğu yine eski cereyanını kuvvetlendirmiş oluyordu. Bu dostluk Sultanahmet parkındaki granit abidenin kubbesine:

 

Hazret-i Abdülhamid Hân’ın muhibb-i hâsı

Hazre t-i Wilhelm Sani rüzgâr-ı kâmuran

diye nakşedilmişti.”

 

“Almanya, Türkiye’nin tamamiyetini muhafaza etmek gayretinde idi; fakat bu gayretin hakikî gayesi Türkiye’nin taksimini tehir ettirerek (geciktirerek) sonradan daha iyi şartlar altında, kendi lehine intikal ettirmekti. Evvelce Çarlık Rusya’sı da Türkiye’nin tamamiyetini istiyordu; fakat Alman nüfuzunun Türkiye’ye yerleşmesiyle, her iki emperyalizm menfaat tezatlarıyla karşılaştılar. Geçen Cihan Harbi’nin başlangıcında, Çarlık emperyalizminin meşhur politikacısı Struve şöyle demektedir: ‘Alman politika adamlarında, Almanya’nın himayesi altında Türkiye’nin ‘Mısırlaştırılması’ programı ve fikrinde tekâsüf eden (yoğunlaşan) hususi bir Türk politikası tebarüz etmektedir. Çanakkale ve İstanbul Boğazları Alman Süveyş’i haline geleceklerdir. Fakat Karadeniz yahut Marmara’da bir Alman Mısırı, Rusya bakımından tahammül edilmez bir şey olacağı tamamiyle vazıhtır’.”

 

“Alman kapitalizmi tarafından Küçük Asya, Avrupa ile Hindistan arasında daima bir köprü olarak görülmüştür. Alman iktisadî genişleyişinin tatbik mahalli bugünkü safhada Yakın Şark olduğuna göre, kapitalist ‘Yeni nizam’ vahdetinin bir unsuru da Türkiye farz edilmektedir. Alman kapitalizminin Irak ve Hindistan’a giden karayolu Balkan yarımadasıyla Türkiye topraklarından geçtiği Alman kurmaylığı tarafından daima ileri sürülmüştür. Bugünkü Alman militarizmi de eski kanaatleri, asrî vasıta ve teçhizata tatbik marifetinden başka bir yenilik göstermemektedir. Zira Alman harp usulünün ruhunu tecavüz fikri teşkil eder. Taarruz ve hücum nazariyesi Mareşal Moltke tedrisatının esasıdır.”[19]

 

Devam edelim Rosa Luxemburg’u dinlemeye.

 

“Üç sınıflı seçim sistemi, eşitlikçi olmayan, dolaylı bir seçim sistemiydi. Her seçim bölgesinin seçmenleri ödedikleri dolaysız verginin miktarına göre üç sınıfa ayrılırdı. Sınıflardan her biri, ayrı sayıda seçici üye seçerdi, bunlar da bölgenin meclisteki temsilcilerini seçerdi. Demokratik olmayan bu seçim sistemi 1849 ile 1918 yılları arasında Prusya meclisinin temsilciler meclisi üyelerinin seçilme yöntemiydi.”[20]

 

“… Avusturya, Sırbistan’ın normal bağımsız gelişimine tahammül ederek, ondan normal ticaret ilişkileri yoluyla yararlanamaz. Çünkü Habsburg monarşisi burjuva bir devletin siyasî örgütlenmesi değil, sadece devlet gücünün imkânlarından yararlanarak monarşinin çürük yapısı dayandığı sürece para vurma peşinde koşan, toplumsal parazit grupların gevşek bir birliğidir. Nitekim Avusturya, Macar toprak sahipleri ve tarımsal ürünleri sun’î olarak pahalılaşması yararına, Sırbistan’dan hayvan ve meyve ithalini yasakladı ve böylece de bu köylüler ülkesi ürünlerinin pazarıyla bağlantıdan yoksun bırakıldı. Avusturya’nın sanayi kartelinin yararına ise; Sırbistan’ı, sanayi ürünlerini aşırı yüksek fiyatlarla, yalnızca Avusturya’dan satın almaya zorladı. Sırbistan’ı ekonomik ve siyasî bağımlılık durumunda tutabilmek için, Sırbistan’ın Doğu’da Bulgaristan ile ittifak oluşturarak Karadeniz’e açılabilmesini ve Batı’da Arnavutluk’ta bir liman sahibi olarak Adriyatik Denizi’ne bir çıkış elde etmesini önledi. Kısaca, Avusturya’nın Balkan politikası Sırbistan’ın boğazlanmasını hedef alıyordu. Fakat Avusturya’nın Balkan politikası aynı zamanda, genel olarak Balkan devletlerinin karşılıklı olarak birbirlerine yaklaşmasına ve içte canlılık kazanmasına karşıydı ve bunlar açısından sürekli tehlike oluşturuyordu. Avusturya emperyalizmi kâh Bosna’nın ilhakıyla, kâh Yenipazar sancağı ve Selanik üzerinde hak iddia ederek, kâh Arnavutluk kıyısı üzerinde hak iddia ederek Balkan devletlerinin varlığını ve gelişim imkânlarını tehdit ediyordu…”

 

“Böylece Avusturya’nın emperyalist politikası… şu kaçınılmaz ikileme yol açtı: ya Habsburg monarşisi, ya da Balkan devletlerindeki kapitalist gelişim! Kendini Osmanlı egemenliğinden kurtarmış olan Balkanlar, Avusturya engelini de ortadan kaldırma görevi karşısında kaldılar. Avusturya-Macaristan’ın yok oluşu, tarihî olarak yalnızca Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün devamıdır ve ikisi birlikte, tarihî gelişim sürecinin bir gereğidir.”

 

“Ancak bu ikilem savaştan, hem de dünya savaşından başka bir çözüme izin vermiyordu. Çünkü Sırbistan’ın arkasında… Rusya vardı. Avusturya’nınkinin tam tersine, Rus politikası Balkan devletlerini, Rus himayesi altında tabii, birleştirme amacını güdüyordu. 1912’deki muzaffer savaşla Avrupa Türkiye’sini neredeyse tümüyle silip süpürmenin eşiğine gelen Balkan Birliği Rusya’nın eseriydi ve Rusya’nın girişimlerinde Avusturya’ya yönelen mızrak ucu oluşturuyordu… Habsburg monarşisinin kaderine bağlanmış olan Almanya, onun sapına kadar gerici Balkan politikasını adım adım desteklemek ve Rusya ile iki kat keskin bir ihtilâfa girmek zorunda kalıyordu.”[21]

 

Rosa Luxemburg’un, Germanophone emperyalistlerin Türkiye üzerindeki oyunlarının dışında bunların kendi iç yapıları hakkında da vermiş olduğu işbu kısa fakat öz bilgiler, bazı değişmez siyasî kanunları da özümlemiş oluyor.

 

Bu arada Türk tarafı tümden Almanlara teslim olmuş muydu? Hayır. Olmamış olduğunu, bu teslimiyetin, ülkenin kaderini eline geçirmiş küçük bir azınlığın eseri olduğunu her vesileyle göreceğiz. Nitekim:

 

“1908’den sonra Jön Türklerin Almanya’yla kurdukları sıkı ilişkinin ışığında Osmanlı’nın kesin bir şekilde Alman aleyhtarı olmuş olması özel bir önem kazanmaktadır. Gene bu noktada da Almanlara karşı yöneltilen eleştirilerin temelini Alman kapitalistlerinin Anadolu’daki faaliyetleri ve bu arada Bağdat demiryolunun inşa edilmesiyle ilgili olarak verilen ‘kilometre başına gelir’ garantisi oluşturuyordu. Öte yandan ne Almanya’dan alınan borç ve ne de Alman uzmanlarının Türk ordusuna sokulması tasvip ediliyordu”[22]

 

[1]              Ay. e., s. 101-1 ve E. M. Earle. — a.g.e., s. 144.

[2]              E. M. Earle. — a.g.e., ş. 144-6 ve Lothar Rathmann.— a.g.e., s. 12.

[3]              İ.Ortaylı – a.g.e. s.114-5

[4]              Mim Kemal Öte – Siyonizm ve Filistin sorunu (1880 – 1914), İst. 1982 s.78-9

[5]              E. Lewin. — a.g.e., s. 102-3

[6]              F. Rosen.— a.g.e., s. 181-2 ve 205

[7]              Şevket Süreyya Aydemir – Enver paşa C.I. İst. 1970, s.200

[8]              Jehuda L.Wallach – a.g.e. s.81-2

[9]              Ay. e., s.97

[10]            F. Rosen – a.g.e. s.256

[11]            R. Önsoy – a.g.e. s.42-3

[12]            Sadrazam Sait Paşa. — Anılar. Yayına haz. S. Kutlu, İst. 1977, s. 212-3.

[13]            E. M. Earle. — a.g.e., s. 147-50 ve E. Lewin. — a.g.e., s. 104-10.

[14]            Ed. Engelhardt. — a.g.e., s. 226.

[15]            Ay. e., s. 225.

[16]            Ay. e., s. 231.

[17]            Jehuda L.Wallach. — a.g.e., s. 95.

[18]            Rosa Luxemburg. — Osmanlı Devleti ve Alman emperyalizmi. Çev. Aziz Ziya, İst. 1941, s. 12-5.

[19]            Ay. e., s. 12-6.

[20]            Rosa Luxemburg. — Türkiye üzerine yazılar. Lothar Rathmann’ın Berlin- Bağdat. Alman emperyalizminin Türkiye’ye girişi adlı kitabın 2. baskısına (Belge yay., İst. 1972) ek olarak verilmiş, s. 152-3, not 87.

[21]            Ay. e., s. 161 – 3.

[22]            Şerif Mardin. — a.g.e., s. 117.