Kültür Eserleri > THKK 6 - Ulaştırma, İletişim, Mübadele, Ölçü Ve Metalürji Teknikleri > İslâm – Türk Dünyasında Ticaret

İslâm – Türk Dünyasında Ticaret

Faiz meselesi

 Halk dilinde faize “işlenti” deniyor (Ks) ki bu sözcük, sermayenin “işlemesi”nden hasıl olan fazlalığı ifade ediyor. Gerçekten, Türkçedeki yaygın karşılığı “faiz” olan Arapça ribâ kelimesi, sözlükte “fazlalık, nemâ, artma, çoğalma; yükseğe çıkma (beden), serpilip gelişme” gibi anlamlara geliyor. Bu sözlük anlamıyla ribâ, hem bir şeyin kendi içinde bulunan, hem de iki şey arasında mukayeseden doğan fazlalığı ifade ediyor. Kur’an’da ribâ kelimesi her iki anlamda da kullanılmış, ikinci anlamla ilgili olarak iki topluluktan birinin diğerine göre mal bakımından veya sayıca veyahut değerce daha üstün olması hali “erbâ” kelimesiyle ifade edilmiş. Fıkıh literatüründe ise ribâ, borç verilen bir parayı veya malı belli bir süre sonunda belirli bir fazlalıkla, yahut borç ilişkisinden doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacağa ek vade tanıyıp bu süreye karşılık onu fazlalıkla geri almanın veya bu şekilde alınan fazlalığın adıdır. Türkçede kullanılan “faiz” kelimesi de Arapça kökenli olup genelde “ribâ” ile eşanlamlı kabul edilir.

 Faiz ortaya çıktığı andan itibaren başta din adamları olmak üzere feylosof ve iktisatçıların inceleme konularından biri olmuştur. Faizi din ve ahlâk açısından tahlil eden İlkçağ feylosofları Eflâtûn ile Aristo onu mahkûm etmişlerdir. Çirkin bir kazanç yolu olarak gördükleri faiz, onlara göre zenginlerle fakirleri karşı karşıya getirerek devletin selâmetini tehlikeye atabilir. Faizi kınayan benzer ifadelere Cicero, Cato ve Seneca gibi ilk dönem Romalı düşünürlerde de rastlanır. Beşerî zaafların kontrol altına alınamadığı toplumlarda ahlâkî, içtimaî ve iktisadî bir hastalık olarak baş gösteren faiz, Mısır, Sümer, Bâbil, eski Yunan, Roma gibi toplumlarda hüküm sürmüş ve diğer sosyal hastalıklar gibi bununla da mücadele edilmiştir.

 Hammurabi kanunları ödünç işlemlerini düzenlemiş, Firavunlar devrinde Mısır’da faizin ana parayı aşması yasaklanmış, borcunu ödeyemeyen kişinin alacaklısının kölesi haline geldiği Yunan ve Roma’da borçlunun sorumluluğu malı ve zimmetiyle, faiz haddi de % 12 ile sınırlandırılmış; daha sonra Romalı Justinien ticarette bu oranı devam ettirirken asillere % 4 sınırını getirmiştir. Eski Hind’de de yüksek kastlar için faiz tamamen yasak iken aşağı kastlar için âdil bir faizden bahsedilir. Bu toplumda sosyal statü ve asalet seviyesi yükseldikçe faizin kınanması ve yasaklanması eğilimi de artmaktadır.

 Dinî olmayan hukuk sistemlerinde genellikle borçlu lehine getirilen bazı kolaylıklar, özellikle de faiz haddini sınırlama şeklinde kendini gösteren faize karşı bu mücadele, Mûsevîlik ve Hristiyanlık gibi semavî dinlerde daha netleşerek faizin kökten yasaklanması şeklinde ortaya çıkmıştır. Ancak Yahudiler faiz yasağını sadece kendi aralarında uygulamış, yabancılardan faiz almakta bir sakınca görmemişlerdir. Onların bu davranışı, faizin dünyada bugüne kadar devam edip yaygınlaşmasının ve onu hafife alıp meşrulaştırmaya gayret etmenin önemli bir sebebini teşkil etmiştir. Faiz konusunda büyük duyarlılık gösteren Hristiyan din adamları ise faizi haram saymakta asırlarca direnmişlerdir.

 Ortaçağ kilisesindeki bu faiz yasağı en başta tüketim kredilerini hedef alıyordu. Ancak, Avrupa’da sanayi ve ticaret hacminin genişlemesi ödünç sermaye ihtiyacını ortaya çıkarmıştı. Hattâ bizzat kilise erbabı iş kurmak ve Haçlı seferlerini finanse etmek için büyük miktarlarda paraya gerek duymuştu. Daha sonra kilise, geniş servet sahibi olarak kendisi de ödünç para vermeye başlamıştı. Bu durum, kilise mensuplarını, İncil ayetlerini bu tür faaliyetlerine imkân tanıyacak şekilde yorumlamaya sevk etmişti. Bunlar, ticaretin bile hırs ve tamah duygularına dayanan kötü bir şey olduğu yolundaki eski görüşlerini terk etmekle kalmayıp faiz konusunda çok yumuşak bir çizgi takip ederek kapitalizmin de tohumlarını atmışlardı.

 Bu yasağın bertaraf edilmesinde kullanılan en etkili yol, daha sonra İslâm dünyasında da görülen, tüketim ödüncü ile ticarî ödüncü birbirinden ayırma teşebbüsü olmuş. Tüketim ödüncüne ribâ deyip reddetme, ticarî ödünce faiz deyip kabul etme yöntemi, dindeki yasakla faizli kredilere olan ihtiyacı bağdaştırma yolunda ısrarla kullanılır oldu. Bu görüşün sahiplerine göre faiz, sermayenin üretkenliği, en azından üretken kullanımlara uygulanabilirliği sebebiyle meşrudur. Nitekim, önceleri muhalefet etmesine rağmen daha sonra ticarî amaçla faizli ödünç almanın caiz olduğunu, aşağıda ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, Hristiyan reformcusu Jean Calvin, faizi günah olmaktan çıkartma yolunda gayret sarf ederken tüketimle üretim ödüncünü, dolayısıyla ribâ ile faizi birbirinden ayırma yöntemini kullanmıştı. Böylece söz konusu yöntem, kapitalizmin doğuşunda zorunlu bir yardım eli olarak kendini göstermişti. Bundan sonra ribâ ile faiz birbirinden farklı görülerek ayrı hükümlere tabî tutulmuş ve nihayet 1789 Fransız ihtilâli sonrasında kanunun belirlediği sınırlar çerçevesinde faizli işlemlere resmen izin verilmişti[1].

 Bizans idaresinin koyu teokratik baskısına rağmen daima bir Helenik Rönesans eğilimi mevcut olmuş, meselâ Komnen’ler döneminde, Mişel Psellos ve öğrencisi Jan Stalos gibi adamlar neo-platonisyen (nev Eflâtûniye) mektebin devamını temsil etmişler (XI ve XII. yy.lar)[2]. Yani pagan düşünce artıklarından Orthodox Bizans hiçbir zaman temizlenememiş. Bunun bir sonucu olarak da kutsal kitapların faiz almayı men etmesine fazla itibar edenin bulunmadığına inanılabilir. Dört asır sonra da, bu faiz sorununu yeni doğan Avrupa burjuvazisinin nasıl kökünden bertaraf ettiği malûmdur: Din reformcularının her daim papaz ve rahip hüviyetinde olmalarına karşılık Jean Calvin bir laik ve hümanist veçhe ile tarih yüzüne çıkar[3].

 1545’de Claude de Sachim, “faizle para ikrazına karşı olmayan çok kişinin varlığından “bahisle Calvin’e bu husustaki fikrini sorduğunda üstün bir philolog (dilci) olan mümaileyh, kutsal kitabın İbranîceden Latinceye yanlış tercüme edildiğini, men edilenin, tercümede olduğu gibi usura (nemâ, faiz) değil, morsure (mongeure) gibi “zavallı kişileri kemiren” murabaha olduğunu ifade ederek cevap verir[4].

 Selçuklular da, İslâmiyet’in faizi (ribâ) yasak eden hükümlerini şer’î hilelerle bertaraf etmişler, para ticareti (faiz) müessesesinin bütün Ortaçağlar boyunca devamını sağlamışlar. Teamül olarak “fıkıh” kitaplarının gösterdikleri birkaç şekle itibar edilmiş: İkrazda bulunan, ana para ve faizine tekabül eden bir fiyatla, aslında sadece ana para kadar eden bir malını, muayyen bir vadede ödenmek üzere satar ve karşılığında senet alır. Bunu takiben bu malı borçludan peşin para ile ama bu kez gerçek değerinden derhal satın alır. Böylece borçlunun eline ana para nakden geçmiş, mukriz de elinde ana para ve faizin toplamına eşit değerde bir senet bulunmuş olur. Bir diğer şekil de, borçlunun alacaklıya bir malı muvazaa yoluyla hibe etmesi veya istikraz edilen paraya karşı terhin edilen malın intifa hakkının terk edilmesidir. Bu sonuncuya misal olarak Amasya mahkemesinde 1298’de akdedilen bir anlaşma zikredilir: Eldeki belgeye göre Emîr Şucaüddin Süleyman, Emîr Nasirüddin Muhammed’den bir yıllığına bin beş yüz sultanî gümüş istikraz eden ve karşılığında da vekâletini haiz olduğu karısı Saliha Hatun’a ait üç parça çiftlik arazisini terhin edip bu arazinin sekizde birini de faiz karşılığı olarak hibe eder. Bu keyfiyet faiz haddinin % 12,5 mertebesinde olduğunu ifade ediyorsa da, mukavelenin altında terhin edilen (merhun) yerlerin hasılatının da faiz olarak alacaklıya terk edildiği okunduğunda faizin % 25 gibi yüksek bir miktara baliğ olduğu görülür. Bu tarihlerde Anadolu’da hukuken Selçuklu, fiilen İlhanlı idaresinin hüküm sürmesi, Gazan Han’ın (1295 – 1304), ribaı şiddetle men eden bir fermanına rağmen şer’î mahkemede vuku bulması çok dikkate değer[5].

 Filhakika ribâ aslında “artma, çoğalma” demek olup tabir olarak “murabaka” ve “faiz”, ayrıca yapılmış bir hizmet karşılığı olmaksızın, umumî bir tarzda, her çeşit gayrimeşru nakdî kazanç manasına geliyor. Ribâ, bir de tartı ve ölçüsü olan bir malı, aynı cinsten, miktar olarak daha fazla bir malla, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir[6].

 Vadeli, dolayısıyla faizli işler, her türlü ticarî muamelât ile birlikte Mekke’de inkişaf eden ticarî mübadelelerin esaslı bir unsurunu teşkil ediyordu. Sermayeyi (para ve ticarî eşya), üzerine eklenen faizi ile birlikte, tespit edilmiş bir vadede ödeyemeyen bir borçluya mühlet verilir, ancak borç miktarı iki katına çıkarılırdı. Kur’an’ın iki ayetinde (III/130 ve XXX/39) sözü edilen âdet de budur: “Siz imân edenler… iki misli ve ribâ yemeyiniz, Allah’tan korkunuz, belki kurtulursunuz…” “Ribâ yiyenler ancak şeytanın teması ile yıktığı bir kimse olarak kalkacaklardır; çünkü onlar satış, ribâ gibidir, derler; fakat Allah satışı helâl kıldı; ribâyı haram etti…”. İslâm dünyasında, bir taraftan derinlemesine tesir etmiş ribâ yasağı, öbür taraftan günlük hayatın gerçek ihtiyaçları icabı, ticarette faiz müessesesinin zorunluluğu önemli miktarda “şer’î hile”nin doğmasını intaç etmiş. Bunlar fıkıh kitaplarının çoğunda bulunurlar. Bugün Türkiye’nin her tarafında “kelâm-ı kibâr”dan “El kâsib-i habibullah” (kazananları Allah sever) düsturu cari olup ribâdan kaçınanlar, son zamanların siyasî akımlarına ayak uydurmada daha büyük çıkarlar gören bir azınlığı teşkil ediyorlar. Yukarda, zikrolunan şer’î hilelerin de İskenderun bölgesinde hâlâ geçerli olduğunu sözüne itimat edilir oralı dostlarımız ifade etmişlerdi.

 “Murabaha” terimi Anadolu’da “maraba” olarak bilinir. “Maraba”, aslında sevilmez, sevimsiz işlere izafe edilir. Bu cümleden olarak Elâzığ civarındaki Hal köyünde “ortakçı” lâfzı tercihan” maraba olarak anılır[7].

“Faiz konusunu burada terk ediyoruz.

 ***

 Selçuklu Devleti Anadolu’da dikkate değer bir iktisadî ve ticarî siyaset gütmüştür. Kılıçaslan II, Gıyaseddin Keyhüsrev I, İzzeddin Keykavus I, Alâeddin Keykubad I gibi dönemin belirgin hükümdarları ticareti teşvik edici, ticaret yollarını koruyucu her türlü önlemi almışlar, Sinop ve Antalya gibi giriş çıkış limanlarına büyük sermayeli tüccar yerleştirmek suretiyle ticareti “millîleştirmek” yolunu tutmuşlar. Bunun dışında özellikle belirtilmesi gereken bir husus da, yollarda herhangi bir türlü zarar gören, emtiası denizde batan tüccara devlet hazinesinden tazminat verilmesi keyfiyetidir ki bir devlet sigortasının, Batı’dan iki asır kadar önce tatbik edildiğine delâlet eder[8].

 O tarihlerde Kıbrıs’la Konya Sultanlığı arasındaki ticareti Provence’lılar idare edip bunlar adaya özellikle şap, yün, deri, ham ipek ve ipekli mensucat sevk ediyorlardı. Buna karşılık Selçuk Sultanları, “Mağribî mancınık”lar gibi harp âletlerine muhtaç olduklarından İtalyan tacirleri bundan istifade ederek Anadolu’dan şap ihraç işini inhisarlarında tutuyorlardı[9].

 Ticaret yollarının korunması hususu ile müterafik olarak bunların üzerinde muayyen menzillerde XIII. yy.da inşa edilmiş kervansaraylar, devrin ticaret hayatının bir nevi kilit noktasını teşkil ederlerdi. Yolları koruma işlevinin dışında bu kervansaraylar, ayrıca, yolcuların her türlü ihtiyacını da temin ederlerdi, yatakhane, aşhane, ambarları, ahırları, mescitleri, hamamları, hastahaneleri ve hattâ eczahaneleri, ayakkabıcıları ve nalbantları ile. Bu kervansaraylar, zengin vakıfların gelirlerine malikti. Bu itibarla onlara inen yolcu, içtimaî seviyesine bakılmaksızın, meccanen (karşılıksız)* ağırlanırdı. Bu vakfiyelerin birinde, her kim olursa olsun, bir ekmek, 250 gr pişmiş et ve bir çanak yemek verileceği mukayyet. Bunun dışında, her cuma akşamı da herkese eşit miktarda bal helvası dağıtılırdı[10].

 Çeşitli alışveriş şekillerinden “gizli – mübadele” sistemine ait tarihî örneklere bizi ilgilendiren alan içinde rastlanmadığından, bunun üzerinde durmayacağız[11].

 Mala karşı mal trampasında bile yine bir kıymet biriminin herhangi bir şekilde ortaya çıktığını daha Mısırlılarda görmüştük. Arapların İran içlerinden Doğu’ya doğru ilerledikleri VII. ve VIII. yy.larda Bizans’tan altın, İran’dan da gümüş para usulüne ünsiyet peyda ettiler. Altın paraya Lâtince dinarus’tan dinar, gümüşe de djacmh’den de dirhem adını verdiler. Gümüşle altın nispeti, her yerde olduğu gibi, inip çıktı[12]. Daha sonraları, Moğollarda kaime usulünü görüyoruz. Kubilay’ın Çin’de hükmettiği devirlerde dut ağacının iç tarafındaki ince zardan mamul kâğıt işbu dikdörtgen kaime’lerin kıymetleri, büyüklükleriyle mütenasip olup bunlar “akçe zabiti”nin imza ve mührünü havi ve üstlerine kırmızı mürekkeple hakanın mührü basılmıştı. Ticarette bunları kabulden imtina fiili ölümü istilzam ederdi[13]. Kubilay bu kaime (Ç’ao), yani kâğıt parayı, Çin Song sülâlesi müesseselerinden taklit etmiş, başlıca emtianın azamî değerini bu kâğıt para ile tayin eden ciddî bir kararname neşretmişti (1264)[14].

 Moğollarda da, göçebe ihtiyaçlarının tatmini, av ürünlerinin pazarlarda satılması bakımından ticaret fikri daha ilk günlerde uyanmıştı. Han’lar taciri daima korumuşlar, hattâ ticaret yapmak isteğini ileri sürenlere sermaye bile hibe etmişler[15]. Birikmiş sermayeyi işletmek üzere Cengiz Han hanedanına mensup prensler, muhtemelen sair “kibarlar”ın iştirakiyle, bir nevi sermaye – kredi müesseseleri kurmuşlar, muayyen ticarî “operasyon”ları finanse ederek nema temini cihetine gitmişlerdi. Ancak, İslâmî fikirlerin yerleşmesi sonucunda Gazan Han, kredi şirketlerinin önce faiz hadlerini indirmiş ve nihayet, Mayıs 1299’da işbu faiz indirme emirlerinin dinlenmemesi üzerine, para ikrazını ve faiz almayı tümden yasaklamıştı. Keza fiyat murakabesinde de bulunmuştu[16].

Günümüzde olduğu gibi Ortaçağ’da da ödünç alma keyfiyeti çoğu kez kıtlık yıllarında bir hayatî zaruret halindeydi. İhtiyaç, devrin adamını borçlanmaya itiyor: Elde edilen para da derhal sarf oluyor, şöyle ki bu koşullarda her istikraz, bir fakirleşmeye tekabül ediyor. Dinî sebeple murabahanın yasak edilmesi, netice itibarıyla Ortaçağ’ın tarımsal toplumuna çok faydalı olmuş[17]. Toplumun en küçük hücresi olan köylerde para tedavülü hususunda “tabiî ekonomi” (Naturalwirtschaft), yani trampa ekonomisinin tek başına hüküm sürmediği kesinlikle ifade edilebilir. Paranın az kullanılmış olması, onun bilinmediği manasını tazammun etmez. Ortada bir gerçek ticarî faaliyet olmayınca mevcudiyetinin sebepleri de asgarîye inmiş oluyor. “Tabiî ekonomi”, sadece bir değiş – tokuş ekonomisi olmayıp aynı zamanda mahreci olmadığından “kapalı kapta” hareket eden, dışla münasebeti olmayan, geleneksel olarak aynı rutin içinde donmuş ve sadece tüketim için üretim yapan bir hareket oluyor. Bu hususlar ilerde günümüz Anadolu’sunun ticarî faaliyetlerinin tahlilinde, durumun izahına yardımcı olacaktır.

Osmanlı devletinin kuruluşu sıralarına ait bazı bilgilerin derci, bizi XV. ve müteakip yüzyıllara bağlar. Selçuklu Türkiye’sinde mübadele vasıtası olarak gümüş dirhem kullanılmış olup bunun nazarî değeri 3,2 gr iken çoğu kez 2,95 gr.da kalmış, 1305 yıllarını takip eden günlerde bunun 2 gr.a kadar düştüğü görülmüştür. Orhan’ın tahta çıktığı yıl (1327) 2,8 gr olarak kaydediliyor. Karamanoğullarına ait ilk sikke (akçe) 1,55 gr idi. Dirhem’in bir başka adı da aded olup nısfiye bunun yarı ağırlığında bir para idi[18]. 1243 ile 1327 arasında, yani Selçuklu Anadolu’sunun Moğollara tabî olduğu dönemde, gümüş darlığından fiyatların düşmesine tanık olunuyor, şöyle ki en iyi cinsten bir köle 50 dirhem (Orhan zamanının takriben 140 akçe’si), bir baş sığır 2 dirhem. Buna karşılık Baybars’ın, Moğolları mağlup ederek Kayseri’ye kadar geldiği yıllarda hüküm süren kıtlıkta fiyatlar hayli yükselmiş: bir mud (yakl. 424 kg) buğday 40 dirhem’e (Orhan zamanının yakl. 112 akçe’sine), bir batman (8 kg) (bunlar, aşağıda “ölçü teknikleri” bahsinde ayrıntılarıyla irdelenecek) kuru üzüm 10 dirhem gümüşe satılmış[19].

Asya Türklerinin Anadolu’ya ilk girişlerinden itibaren Bizans halkı ile, her türlü millî ve dinî mülâhaza dışında kalarak kaynaşmışlar, ihtiyaçlarının birçoğunu birbirlerinden temin etmişler: Marmara çevresinde toplanan Bizanslı sanayici unsuru ile Kütahya – Eskişehir – Bolu hattı etrafına yığılan göçebe (ve yarı göçebe), tarım ve hayvancı Asyalı kitle, “tek bir iktisadî ünite” haline gelmişlerdi. Her iki taraf da, öbürünün örf ve âdetlerinin etkisinde kalıyor, Bizans zanaatkârı bu yeni müşteriyi daha çok memnun etmek için çaba sarf ediyordu. Türk – Bizans sınırına kurulan pazarlara her iki taraf ciddî şekilde rağbet ediyordu[20]. Ancak, Türklerin hızla Gelibolu ve Edirne’yi ele geçirerek Bizans’ı sarmaları, en çok küçük İtalyan hükümetlerinin menfaatlerini haleldar ediyordu. Buna karşılık da Bizans siyasî nüfuzunun ortadan kalkması, Batılıların aksine olarak Yakın – Doğu ve Balkan Hristiyan unsurlarının (ve özellikle tüccar sınıfının) çıkarlarına hayli uygun düşmüştü: Yeni Türk rejimindeki imtiyazsız hukuk sistemi ve bilhassa içtimaî – iktisadî sahadaki serbestlik icabından olarak, önceleri Batılı tüccarlar tarafından sömürülen Bizans’ın Rum ve sair Hristiyan ahalisinden bundan kurtulup müreffeh ve emin bir iş hayatına giriyordu. Rum çiftçisi de Bizanslı “toprak ağası”nın köleliğinden kurtulmuş, İtalyan zanaatkârları da tezgâhını söküp gitmişti. Bunların yerini artık Osmanlı reayası olmuş yerli zanaatkâr – tüccar zümresi alıyordu. Müslüman – Türk unsuru askerlik ve büyük imparatorluğun bürokrasisine sürüklendiğinden teşekkül eden yerli tüccar sınıfını, Osmanlı hâkimiyetinin korumuş olduğu Hristiyanlarla Yahudiler temsil etmişlerdi[21].

Bu keyfiyet, başta başkent İstanbul olmak üzere bütün büyük şehirlerde Cumhuriyet’e kadar aynen devam etmiş. Müslüman Osmanlı “yani kılıçlı” veya “Bâbıâli’de kâtib” olmuş, ticaretle uğraşmayı âdeta küçüklük addetmiş, çoğu zaman “çerci”ye, ne denli zengin olursa olsun, kızını vermeyi reddetmiş. Bu itibarla her türlü iç ve dış ticaret büyük ölçüde gayrimüslim unsurların inhisarında kalmış.

Ancak Birinci Dünya Harbi’ni takip eden yıllarda Anadolu’da Hristiyan Osmanlı kitlesinin çeşitli yollarla burasını terk etmesinden sonra tüccarlık mesleği Müslüman Türklerden rağbet görmüş. Bu arada, tabiî olarak zenginleşmiş gayrimüslim tüccar, zanaatkâr, halkın güvenini kazanmış bir banka vazifesini de görürmüş; çok kişi parasını “çorbacı”nın veya “ağa”nın kasasında tutar, tavsiyelerine uyarak onu kullanırmış.

Anadolu hayatının maddî temelleri tetkik edildiğinde, yakın zamanlara kadar kısmen kendi içine kapanmış bir toplum manzarası ile karşılaşılır. Yeni ekim alanlarının açılması ve çalışma göçleri gibi faktörler bugüne kadar vaki nüfus artışının baskısına iyi kötü karşı koyma imkânını verdiği gibi, ciddî bir tarım devriminin gereğinin duyulmasını da önlemiştir. Bu arada, satış amacıyla yeni bazı ürünler geleneksel ekim safına girmişse de onu henüz altüst etmemiştir.

Bununla birlikte eski sistem daha şimdiden zaaf ve eksiklik alâmetlerini belirtmektedir. Bunun emareleri arasında sebze tarımının gelişmesi, yonca ekimi, üç yıllık devrî tarıma geçiş gibi hususlar zikredilebilir.

X. de Planhol, Burdur – Antalya ve Göller Bölgesi’nden bahsederken, “Dağlık mıntıkanın az çok tümünde alışverişle para tedavülünün çok sınırlı kaldığı şüphe götürmez. “Para geçmez” ifadesi köylülerin ağzından düşmeyen bir slogan halindedir. Günlük harcamalar çok düşük meblâğlara baliğ olur. Çok basit bazı ev eşya ve âletleri, Tekel konusu tütün ve kibrit, kahve ve şeker gibi lüks gıda maddeleri işbu harcamaların esasını teşkil eder. Nispeten varlıklı aileler dışında köylü bütçelerinde giyim ve yatak eşyası alımı asgarî düzeydedir. Ailelerin çoğunluğu, yılda 100 lirayı hiçbir zaman geçmeyecek bir meblâğ ile dağda kendi olanaklarıyla yaşamak zorundadır” diyor[22].

Güney – Batı Anadolu bölgesindeki bu gözlemlerin aynını 1951 – 1958 yılları arasında Van Gölü havzası ve Hakkâri’de bizzat yaptık. Bu sonuncu İl merkezinde 1951’de tek bir dükkân vardı (o tarihte fırın, aşçı dükkânı, eczane ve hamam yoktu. Karnını doyurmak isteyen yabancı, Jandarma Alayı’nın kantinine giderdi) Bunda bölge sakinlerinin (sınırlı) bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar çeşit bulunurdu. Gerek İl merkezi sakinleri, gerekse civar İlçe ve köylerden gelenler buradan “alış”larını bütün yıl “veresiye” yaparlar, yılın muayyen aylarında da borçlarını (“veriş”lerini) peynir, yağ, yapağı, bal, pekmez ve sair ürünlerle öderlerdi. Yani ortada hiç para dönmezdi. Sadece Tekel maddesi çay ve şeker peşin para ile alınırdı. Bölgenin çaya düşkünlüğünden daha önce söz etmiştik[23]. Bu düşkünlük yüzünden her ev yılda bir kasa şeker tüketirdi. Bunlara (çay ve şeker) gerekli nakdi sağlamak için köylü pazara bir iki koyun bırakırdı.

Bir de, İl merkezine uzak iskân alanlarının ayağına giden seyyar “mağaza”lar vardır ki bunların sahiplerine çerçi, hırıççı (“haraççı”dan galat olabilir. Bu insanların, “veriş”lerini hayli pahalı, “alış”larını da hayli ucuza getirmek için türlü çarelere başvurdukları da bilinir), oturakçı, Gaziantep’te “kullanılmış veya hazır elbise ve buna benzer şeyler satan esnaf” manasında olup (GA III) genel olarak eski eşya satan bitpazarı esnafı, tahta işleri yapan esnaf, köyleri dolaşan çerçi esnafı…” anlamınladır (DS), oturakçı pazarı = eski elbise pazarı (Gaz.), salıcı da deniyor. Bunlar, katır veya deve sırtına iğne iplikten, lastik galoş, basma, kalem kâğıdına kadar o bölge insanının talep edebileceği her türlü emtiayı yükleyip köy köy dolaşır, her köyde mutemedine (genellikle bu mutemet o köyün muhtarıdır) her çeşitten bir miktar mal bıraka bıraka (“yıka”, “yıka”) giderler. Yükün bittiği yerden de ayni güzergâh üzerinden geri dönerler. Bu arada mutemet malları kısmen veya tamamen “satmış”, mevsimin müsaadesi nispetinde mukabilinde, yukarıdaki gibi yün, yağ, peynir vs. almıştır. Mevsim, bu “peşin” trampaya müsait değilse satış “veresiye” yapılmış olur. Çerçi de, her köyde trampa karşılığı toplanan malları hayvanlarına vurup, yine yüklü olarak ilk hareket noktasına varır. Güney – Doğu’da bu hareket noktasının genellikle Erciş olması dikkati çeker. Burada, çerçinin hem satış, hem de alış kârına ek olarak mutemedin de “komisyonu” hesaba katıldığında malların, tüketicinin eline, normal fiyatın hayli üstünde bir meblâğ mukabili geçtiği anlaşılır. Buna karşılık tüketici de, ürününü, ucuz dahi olsa, yerinde, yani uzun mesafe kat etmeden satmış olmaktadır. Onun, malını en yakın pazara taşıma olanağından yoksun olmasından yararlanılır.

Batı Anadolu’da vaki değiş – tokuş uygulaması hususunda da aşağıdaki misal verilebilir: “Ustaların anlattığına göre… bunları (o mahalde imal edilmiş çanak çömlek) her zaman parayla almazlar. Çok defa mevsimin sebzelerinden, kuru mahsulünden (nohut, börülce, hasır, çıra gibi şeyler) getirip değiştirilir. Sonbaharda kuru üzüm ve incirle mübadele edilir. Orta Anadolu’nun güveçleri ekseriya Ödemiş, Aydın havalisine sevk edilir. Kışın zeytin ve zeytinyağı ve hattâ sabunla değiştirilmesi âdet olmuştur. Akhisar, Kırkağaç, Bayındırlılar hayvanlarının yemini sağlamak için Salihli, Alaşehir, Kula gibi ova kasabalarına ve köylerine giderler[24]. Yani oralarda çanak çömleği yem mukabili değiştirirler.

Güney – Doğu’da çerçilerin Ercişli olmalarına karşılık Akseki yaylasının da bütün Yakın – Doğu ülkelerine çerçi yetiştirdiği mukayyettir[25].

Para tedavülünün sınırlı oluşuna bir başka örnek olarak da bazı hizmetlerin aynî olarak tediyesi zikredilebilir. Ezcümle değirmenci, öğüttüğü tahıla karşılık para yerine kepiç, yani belirli oranda öğütülmüş tahıl alır. Bu hak da somar – sonmar[26] ile ölçülür. Aynı şeye bulgur öğütülmesinde de rastlıyoruz. Elâzığ’ın Sün köyünde dink[27] sahibi 100 kg bulgurdan 3 kg “hak” alır. Bulgur dövme suretiyle yapılmışsa bunun iki katı verilir[28]. Yine Anadolu’nun az çok her tarafına yaygın bir usule göre çoban da, hizmetinin karşılığında mal alır (çobansalık, çöğmen, salık). Sün köyünde bu “çoban hakkı”, bir mevsimde “bir davarın güdümü için 4 kg. arpa ve bir koyun bakımı için 5 kg buğday”dan ibarettir[29]. Yine Elâzığ’ın Hal köyünde “buçuk davara bakanlara harmandan harmana bir ölçek, sığır çobanlarına iki ölçek buğday ve arpa (yarı yarıya olarak) ücret ödenir… çobanlar 8 ay için tutulurlar. Çobanın günlük yiyeceği kendi evinden götürdüğü ekmek ve meyveden ibarettir. Bundan başka bir çobanın davardan bir üsküre’lik (ağzı yayvanca kap, toprak çanak. Sözcük, XVI. yy.da mevcut Bkz. TS) süt sağmak ve içmek hakkı vardır[30].

Batı Anadolu üzerindeki tetkikler de bize şunları öğretiyor: “Çoban çoğu zaman hayvan başına belirli miktarda arpa ve buğdayla aynî olarak tediye edilir. Pazarlık her yıl, anlaşmanın yenilendiği mevsimde edilir. Ayrıca gelenek, köylere, çalışma zorluklarına (başlıca arazi, engebeler ve bitkilerin durumu) ve yüklenilenin sorumluluk derecesine göre muayyen bir “ücret’i” öngörür… Bu ücret, İç Anadolu’da genellikle, altı ay için bir büyük baş hayvan başına bir kile (yakl. 9 lt) arpa ile bir kile buğdaydan ibarettir. Her yerde az çok aynı olan bu miktar, taylar için bazen biraz daha fazla olur: Yılda 3 kile (Tefenni yanında Karamanlı’da 2 kile). Develer için “ücret” ciddî şekilde fazladır. Korkuteli civarında Yukarı Duralılar’da büyük baş hayvan için bir okka (1,285 kg) buğday ile bir okka arpa iken deve başına ayda bir kile melez (arpa ve buğday karışımı)dır[31].

Yine aynı çalışmalar bize “kadınların hasat mevsimine kadar yaylada kaldıklarını, meselâ Hacılar’da küçük baş hayvan sürülerinin, büyük başların inmelerine mukabil, yaylada kaldıklarını, fakat bu tarihten itibaren sürünün bütün ürününün, süt, peynir, yoğurt vs.nin münhasıran çobana kaldığını gösteriyor[32].

Bu konuda bir başka misale de sahibiz:

Manisa ovasında Siyetli köyünde mevcut iki çitlembik yağhanesinde yağhane sahibi, çalıştırdığı her kadına çitlembikleri ateşte kavurtuyor. Bunların yağı çıkarıldıktan sonra, hasıl olan yağın iki tenekesinden bir kupa (büyükçe bir bardak kadar) yağı ücret olarak alıyor ve bunu bu kadınla yarı yarıya pay ediyor.[33] Burada da hizmetler aynî olarak ödeniyor.

Diyarbakır’dan Doğu’ya doğru özellikle Bitlis’te (50’1i yıllarda) liraya “banknot” veya “kaime” dendiğine sık sık tanık olmuştuk. Bu keyfiyet bize halk beyninde Cumhuriyet Lirası’nın altın veya gümüş para yerine “kaim olmuş”, değerinin daima şüphe götürdüğü bir kıymet birimini ifade ettiğini gösterir. Halbuki daha Çelebi Mehmet (I) zamanında cavik namı altında (herhalde Moğolların cao’larından mülhem olmalı) kâğıt para, kısa zaman için bile olsa, Anadolu’da, özellikle Amasya-Tokat bölgesinde, tedavül etmişti.

Kapalı aile ekonomisi içinde yaşamını sürdüren bu toplum, zorunlu ihtiyaç maddelerini, haftanın aynı gününde belirli bir mahalde kurulan açık hava pazarlarından sağlar. Bu pazarlar, Herodotus’a inanacak olursak, Yunan dünyasının bir icadı olmalı. Kuruş, Sparta elçisine Sardes’te: “bugüne kadar, kentlerinin merkezinde, bu veya şuna yemin edilip birbirinin aldatıldığı bir özel mahalle sahip kişilerden hiçbir zaman ürkmedim…” diyor. Herodotus da, açık pazarlardan hiç alışverişte bulunmayan İranlıların aksine olarak alışveriş için böyle pazarlara sahip Grekleri genel olarak kınamak için Kuruş’un bu ifadeyi kullandığını yazıyor.[34] “Gerçekten” diye ilâve ediyor tarihçi: “bütün memlekette (İran’da) Pazar mahalli diye tek bir yer yoktur”. O ise ki “Pazar” sözcüğü, Farisî kökenlidir.

Küçük merkezlerde bu pazarlar bölge sakinlerinin her türlü gereksinimine cevap verebilen mal çeşitlerini haiz satış mahalleri oluyorlar. Burada salt anlamıyla bir “alış-veriş” vardır. Para, çok kısa bir süre için aracılık eder. Herkes, bir şey almak için bir şey satar. Bunda pazarcı tabir edilen meslekten işportacılar (“işporta” sözcüğü İtalyan kökenlidir) istisna teşkil ederler (Resim 113-115, Resim 114). Kâğıt para da, işin sonunda, bunların elinde kalır. Pazar yeri karşılığında kullanılan kapan sözcüğü Arapça kabban=kantar’dan türemiştir. (Unkapanı, Yağkapanı gibi İstanbul semtlerinin adı, oralara gelen un, yağ vs.’nin tartıldığı mahallermiş).

resim_113.jpg

Resim 113. Batı Anadolu’da bir pazar yeri (50’li yılların ikinci yarısı) Tavuk pazarı

resim_115.jpg

Resim 115. Batı Anadolu’da bir pazar yeri (50’li yılların ikinci yarısı) Meyve-sebze pazarı.

 

resim_116.jpg

Resim 116. Bir zahire pazarı (50’li yıllar, Konya)

resim_117.jpg

Resim 117. Muş’ta hayvan pazarı (1951)

Buralarda satılan emtia arasında döğenlerin altına çakılan çakmaktaşı, (obsidian) dikkati çeker. Bu meta, Paleolitik devirlerden beri ülkeler arası ’’ticaret” konusu olmuştur. Bir diğeri de, sabun yerine kullanılan temiz, yeşil kildir. Boyacılıkta “mordan” yerine geçen küçük mazı kozalağı[35] da çoğu kez bu pazarların satışa arz edilen mallarından oluyor.

Pazar veya dükkânların ya da münferit alışverişlerin, yer yer değişen ölçü birimleri vardır. Bunlara birkaç örnek vermekle yetinelim. Genel olarak külçe, demet, kelep, büyük iplik çilesi manasına gelen külte, ipliğin üç okkadan fazla olan yumağı anlamındadır. Yörüklerde yapağı, çile ile satılıp çilesi 1,000 ilâ 1,250 kg arasında gelir. Bu bilgi, bir Kayserili’den alınmış olup aynı kişinin ifadesine göre aşiret reisi “görülecek” olursa, çile “ağırdan” gelirmiş… Aşiret reisi parayı peşin alır, malı belli mevsimde teslim eder (alasıya alışveriş, veresiye‘nin tersi olarak). Sulak yerde yatmış koyunun yünü makbul sayılmaz (kirli). En makbülü, en beyazı, yüksek dağlarda yaylanmış olanınkidir.

resim_118.jpg

Resim 118. Niğde’de hayvan pazarı (1954)

Kentlerle ayrıca özel Pazar yerleri de vardır: Zahire Pazarı (Resim 116) (tahıllar ve meyve gibi şeylerin satıldığı yere arasa-Dy, Ml-da denir ki bunun çarşı anlamına gelen arasta‘dan galat olması muhtemeldir), saman pazarı, hayvan pazarı (Resim 117-118) sayılabilir. Bu sonuncusunda iş görenlere sürekçi, kara sığır; tecir (“tacir”den galat mı?) genellikle hayvan; yozgu, koyun tüccarıdır (DS). Bu pazarlar dahi at (hergele) pazarı (eski Ankara’da “hergele meydanı”), koyun pazarı, tavuk pazarı gibi ihtisas” pazarlarına ayrılır. Buralarda alıp satılan matâın nev’ine göre özel bir avsavata (Nğ), ticaret, alışveriş tekniği vardır.”[36] Eskiden (1945’lerde) özellikle gayri müslim tüccar ağzında aksuata (yani alışveriş hacmi, ciro) sözcüğü çok kullanılırdı. Bunun İtalyanca acquistare (satın almak) veya at-tuazione (hareket haline getirme)den galat olması akla gelebilir. Mezkûr avsavata “teknikleri”nden birini zikredelim; at pazarında mal, tırnağı dibinde, yani peşin para ile satılır. Para peşin verilmedikçe tırnağın bastığı yerden ata bir adım attırılmaz. Her Pazarın da bir yiğit başı‘sı olup bu kişi esnaf derneğinin başkanı, Pazarın bir nev’i “sheriff’idir.

resim_119.jpg

Resim 119. Samsun’da henüz liman inşa edilmemişken şekilde kurulan pazar yeri (1953)

Ancak, bazı yerlerin pazarlarında bu kesin ayrım görülmez. Örneğin, geniş bir alana yayılmış Samsun Pazarında (Resim 119), bölünmeler kendi içinde olur.

Kayseri’de alnında beyaz yıldız bulunan eşek “uğursuz”, veya “sakar”, yani sırtındaki yükü kırıp döken cinsten diye kabul edilir, onu kimse almaz. Böyle bir eşek pazarda satılacağı zaman boya ile o yıldız kaybedilmeye çalışılır. “Eşeği boyayıp babasına satma” hikâyesi buradan gelir. Tabiî, eşek birkaç yağmur yedikten sonra yıldızı meydana çıkar…

Alanya ve Akhisarlılardan önce Kayserililerin satu pazarı (alışveriş, satu=satış) kabiliyeti daima övülür. Tarihin ilk büyük ticarî teşkilâtının bu diyarda kurulmuş olduğu dikkat nazara alındığında, irsiyet (kalıtım) dememiş olmak için bu konuda yerleşmiş “gelenek” sözcüğünü kullanarak keyfiyetin izahı mümkün olabilmektedir.

Kayseri koyun pazarında vaki bir tip satu pazar‘ı nakletmeden geçmeyelim: Semiz bir koyunu erken saatte pazara getirmiş safça görünüşlü bir köylünün karşısına hemen pazarın “kurt” madrabazlarından biri peyda olur.

– “Kaça bu koyun?”

– “… lira. “

– “Yahu sen deli misin? Bu güzelim hayvan o paraya verilir mi? Bunun değeri en az… lira. Ben Müslüman’ım, içim elvermez, bunu ancak o dediğim fiyata helâlinden alırım. Gidip ortağımdan para getireyim de…”

Adam kaybolur, köylünün beyninde de artık onun söylediği yüksek fiyat yerleşmiştir. Koyun ise aslında bu kadar etmez. Bu itibarla adamın satu pazar akçesirabunbeh[37] (pey akçesi-kaparo-Bu sözcük dahi Fransızca “paie, paye”den gelir) bırakmadan kayboluşu sırasında her gelen alıcıdan hep bu yüksek fiyat istendiğinden koyun bir türlü satılamaz. Buna Kayseri’de mal bağlamak, yani satıcıyı malını satamaz hale getirme “tekniği” denir.

Akşam olur, pazar dağılmaya başlar. Köylünün maneviyatı iyice bozulmuştur. Malını ilk düşündüğü paraya, hattâ biraz daha aşağıya vermeye razıdır, ama ortada artık alıcı kalmamıştır. Bu sırada adamın biri peyda olup koyuna talip olur ama teklif ettiği para gerçekten çok düşüktür. Düşüktür ama zavallı köylünün de şiddetle paraya ihtiyacı vardır. Çevresini bu alıcının adamları sarmıştır. Fiyat kesme, âdet üzere, el sıkışarak olur. Bu kez el sıkışma eylemi, karşı tarafta güçlü bir kişinin, köylünün bütün bedenini sarsan hareketi ile şöyle gelişir: Herkes hep bir ağızdan “viğ” (ver), köylü “viğmem”. Viğ-viğmen diyaloğu devam ettikçe ruhen olduğu kadar bedenen de sarsılmış olan köylü, nihayet koyunu gerçek değerinin yarısına satmaya razı olur. Kesim, yani iki taraf arasında kararlaştırılan bir şey olmuştur; ama nasıl?… Karşı taraf bir dal kanırmış, yani bir vurgun yapmıştır.

Şimdi bu ayni bağlamda bir gazete haberi: “İmdat Akgüç, (el sıkışarak) pazarlık sırasında başına gelenleri şöyle anlattı:

resim_120.jpg

“Çoluk çocuğuma kışlık elbise almak için bir ineğimi önüme katıp Şenkaya ilçesinden Erzurum’a geldim. Pazarda ineğe (hayli yol kat etmiş…) Nusret Sarıkaya alıcı çıktı. El ele pazarlığa başladık. Sonunda 28 bin lira üzerinde anlaşıp pazarlığı bitirdik; Bitirdik ama kolumda dayanılmaz bir ağrı duydum. Ağrılar kesilmeyince hastaneye geldim ve kolumun çıktığını öğrendim…” (Hürriyet 05.12.1982, Resim 120). Yoruma gerek yok…

Resim 120 El sıkışarak pazarlık (Hürriyet, 05.12.1982)

Dönelim Erzurum’dan Kayseri’ye. Bu diyardan kalkıp İskenderun’a yerleşmiş ve orada bağırsak ve dericilik yapan bir zatın, malların bulunduğu (ahşap) binanın üst katında abdest alırken suları, döşeme tahtalarının arasından nasıl aşağıdaki derilerin üstüne tedricî akıttığı anlatılmıştı. Kilo ile satılan deriler ağırlaşıyormuş, Allah’ın izniyle. Böylece de hont ettiğine kesinlikle kani değilmiş (hont, Gaz. ağzında, “bayağı bir işe gönül indirmek” manasında. Fransızca honte “utanma” ve “ayıp” anlamında olup hont etmek ifadesi Edessa Kontluğu’nun bir yadigârı olmalıdır).

Bilindiği gibi Çukurova’nın (Adana, Mersin, İskenderun…) büyük zenginleri, genellikle Kayserilidir. Bunlardan Mehmet Karamancı bey, bu olguyu bize şöyle izah etmişti: “Tüccarız. Baktık ki Kayseri’de buğday bire beş ile sekiz, Çukurova’da bire otuz veriyor. Demek ki orası çok daha verimli. Bu sebeple işyerimizi oraya naklettik…”.

Eskiden (50’li yılların sonuna kadar) hayvan borsasına pay mahalli denirdi. İstanbul’da bu mahal Sütlüce mezbahasının ilerisinde olup bu isimle anılır ve mezbahaya gidecek hayvanlar orada toplanarak ilk eli orada değiştirirlerdi. Burada eskiden baskül bulunmazdı. Koyunun kıyyesini (okkasını) tahmin için sürüler yüzlük gruplara, her bir grup dahi beş bölüğe ayrılırdı. Kasapla celep, kapalı hücrenin kapısında durarak her bölükten bir koyun çıkarıp keserlerdi. Böylece yüzlük gruptan kesilen beş başa çaşnı denirdi. Geriye kalan doksan beş koyun işbu çaşnı’ya kıyasen takdir edilip kasaplar arasında taksim edilirdi.

Bazen sebze ve meyveler pazara getirilmeyip bir manava bırakılır. Oda, satış tutan üzerinden bir satıcılık hakkı (gâmet-Gaz.) alarak bunları satar. Bu kabil iş gören manav ve sebzeci de gâmetçi’dir (Kametçi=sebzeci).

Gün ilerledikçe galle (Gaz.) de, yani satıştan azar azar birikip meydana gelen para da artar (Arapça galle=zahire, varidat). Sebze ve meyve satışından toplanan paraya da muğal denir.

Eski dükkâncı ve pazarcı esnafının, günün ikinci müşterisini henüz siftah (Arapça “istiftah” -ilk alışveriş-den galat olup σεφτεζ dahi aynı manadadır) etmemiş komşusuna gönderme âdetinde olduğu anlatılırsa da bu âdete şimdi riayet edene pek rastlamadık. Bunun bir Ahi âdeti olması akla gelirse de bu konuda herhangi bir belgeye sahip değiliz (Ahiler üzerinde aşağıda uzunca duracağız).

Pazara mal getiren köylüler bazen bunu olduğu gibi kesimci‘ye (götürü alım yapan esnafa) gabal veya marda bazar (Gaz.), yani ölçmeden ve ayrı ayrı fiyat biçmeden götürü olarak toplam paraya devrederler. Yine Gaziantep’te, kendilerini eski türe ve geleneklerine göre idare eden esnaf kurumlarında, özellikle aynı zamanda manav olan bakkalların, kötü bir iş yapmaları halinde mezatları kesilir.

Bu cezaya çarpılana köylünün getirdiği ürün belli bir süre verilmez, sadece elinde bulunan malı satmasına müsaade edilir.[38]

“Verme malını veresiye, akar gider suya; baş yarılır, kol kırılır, sulh ederler yarısına”. Muayyen sermaye birikimi kadar ayrı ayrı hesap tutma kabiliyetini gerektiren veresiye (“βερεσεδια” alacaklar “Fransızca créances-βερεσεζ de kredi ile satış karşılığındadır) satışa esnafın çoğu rağbet etmez, “altını çalmak”, yani hesap kapamak zor olur. Ay başlarında memurlar maaş aldıklarından alışverişin hareketli oluşu “Ay yeni, mugal yeni” şeklinde ifade edilir.

Pazara aynı maldan çok miktarda gelmesi halinde malın “ağzı aşağı” (fiyat düşük), aksi halde “ağzı yukarı” olur. Pazarlıkta “hayır aşağı, hayır yukarı”, çekişe çekişe edilir. Bazen müşteri baskın çıkar veya malın “ağzı gerçekten aşağı”dır. Fiyat “baş bulmaz”, yani “kurtarmaz”. Bu takdirde “hakkı bokunu ödemez”, kârı masrafını kapamaz. “Pazar ilk pazardır”, ilk müşterinin teklif ettiği fiyat iyi fiyattır.

Acemi tüccar da her defasında “bir elcek içine kaçırır”, her iş yapışta eldeki para veya malın bir parçasını kaybeder. Kendisine kötü bir mal “yutturulmuş” alıcı, “herif malı boğazıma aktardı” diye hayıflanır. Satıcı ise malını “parayı paraya verin, parayı araya vermeyin!” diye övmüştü…

Tüccarın, sair sınıflardan daha üstün bir kazanç sağladığı yaygın bir inançtır: “Tüccarın bir günü, ekincinin bir yılı, azabın var ömrü” (Gaz.)…

Alışveriş kabiliyetleriyle ünlü Kayserililer, çocuklarını daha küçük denecek yaşta işyerlerine alıp onu orada eğitirler. Ticarete yatkın olmayan çocukları da “okumaya” gönderirler. Bu olgu, alışverişe aklı ermediğinden üniversite tahsili yapmış, profesörlüğe yükselmiş bir Kayserili kötü politikacı için hiciv mahiyetinde anlatılırdı.

Yukardan beri görüldüğü üzere Gaziantep bölgesi de, Kapadokya gibi hayli köklü bir ticaret geleneğine sahiptir. Burada da “dostluk başka, hesap başka” olup “davanın kötüsü olmaz” (hakkı muhakkak aramalı), hesaplar açıkça ortaya dökülmeli: “Örtük pazar, ara bozar”. İstanbul’un “para parayı çeker” sözüne karşılık oralarda “mal malın pezevengi, müşteri müşterinin pezevengi” denir. Mizacı icabı da ora adamı “ortaklık iyi olsa iki adam bir avrat alır” inancındadır. Borca kefalet veya alacağın cirosu için de “yüz etmek” tabiri kullanılır ki borcu tekeffül eden veya alacağı tahsil edecek şahsın gösterilmesi manasını tazammun eder.

Anadolu’da tasarruflar çok eskiden beri küpte toplanırdı. Küpecik için XVI. yy.da Lügat-ı Ni’metullah şu tarifleri veriyor: “Farisî humbera=Küpçük ve kumbara ki içine akçe koyarlar; Peştu=küpecik” (TS).

“Altının tümü ayni küpte saklanmaz” denirdi.

Daha önce de, iletişim teknikleri bahsinde görmüş olduğumuz gibi, Kayseri’nin merkez bucağı ve mesire yeri Erkilet çerçilerinin “dilce” tabir ettikleri bir “özel esnaf dili” mevcut olup bu dil, muayyen bir zanaatkar veya küçük tacir zümresi arasındaki tesanüt veya menfaat birliği sonucunda, dışa karşı korunmak ve meslekî sırrı saklamak endişesinden doğmuştur.[39] Herkes tarafından anlaşılmadığından buna “gizli dil” de diyebiliriz. Buna birkaç kelime ve cümle ile örnekler verelim:

Mandıracı: μανδρα mandra, Grek ve Roma dilinde esas itibariyle mevaşi’nin (kasaplık hayvan) içine kapatıldığı mahal manasında olup sonradan, işbu kapatılan hayvanları, ayrıca da tabula latruncularum tabir edilen dama tablasını ifade etmiş. Buradan da kelimenin iptidaî anlamının dört köşe bir avludan ibaret olduğu görülüyor (Rich).

Curuna: Ermenice “çur”=su; Alaçam (Bo) elekçilerinin dillerinde de, tıpkı Ermenicede olduğu gibi, yalnız “su” manasındadır.[40]

Avzın=Bol, iyi, zararsız, pahalı, kıymetli, Malatya ağızlarında avzun veya anzun=yaman, haşarı, yavuz (ibd.)

Delôlan=Ekmek<deli+oğlan (ibd.)

Geş: Ermenice “keş”=Fena, eski Ermenicede “leş” (ibd.) “Oda sahibi suyuna iyi, ekmeğine geş”

Avzın=Güzel kadın. Danaşdamaç=Kadın. Arapça “danap”tan. Orta Asya Abdallarının dilinde “kadın, zevce” manasında olmak üzere “dana, danap, danak”. İran dervişlerinin argosunda “danev, denev, deneb”. Doğu Türkistan Abdallarının dilinde “dinab”. (ibd).

Ankin=Kadın. Ermenice “ankin”, an + kin = nâdir, paha biçilmez, kıymetli; kıymetli kadın manasında olmak üzere bugünkü Ermenicede “ankine” sözcüğü kullanılır.(ibd)

Bet=Kötü, çirkin. Farisî “bed”.

Bızdık=Çocuk, ehemmiyetsiz, tehlikeli olmayan kimse. Ermenice “ufak” (ibd.)

Caş=Eşek ve genellikte hayvan. Çaş bizdik-Eşekoğlu eşek. Çaşin birisi=Ahmak, cahil, aptal, gammaz, bön (ibd).

Patlangıçlı caş=Tüfekli jandarma (ibd). Bir önceki sözcüğün tahlilinden jandarmanın fazla sevilmediği anlaşılıyor.

Gıdor=Para. Düzce Elekçilerinin dilinde gudor=Para, sikke (ibd).

Kepenek=Kağıt para (ibd.)

Üsgü=Altın. Ermenice voski; İstanbul argosunda oski=altın (ibd.)

resim_121.jpg

Resim 121. Çeşitli zanaat erbabının çalıştığı kapak dükkânlar, (Bitlis 1951)

resim_122.jpg

Resim 122. Kuyumcu ve sair zanaatkârlar çarşısı. Ruslardan kalma bina (Kars 1954)

Açıkhava “özel pazar”larına karşılık her zanaat erbabı da kendi çarşısını bir nizam üzere (bu nizamın kökeni lonca teşkilâtına dayanır) kurmuştur (Resim 121- 122). Bu keyfiyet Selçuklu Anadolu’sunda da aynı olup kapalı çarşılarda hirfet erbabının muayyen köşelerde temerküz ettikleri görülür.

“Büyük şehirlerde muhtelif hirfet erbabının muayyen yerlerde, kapalı veya açık, çarşıları vardır; onlar oradaki dükkânlarda çalışırlar; şehirlerin vüsatına, bazı sanatların orada daha müterakki (terakki etmiş) ve mütemerkiz (bir merkezde toplanmış) bir halde bulunmasına göre, bu çarşıların büyüklüğü, sayısı değişir. Büyük tacirler, kıymetli eşya satan dükkâncılar, kapalı ve mahfuz çarşılarda yahut o civarda bulunan büyük ve emniyetli hanlarda bulunurlar… Muhtelif hirfetlere mensup olanlar ayrı ayrı corporation’lar halinde teşkilâtlanmıştır. Muntazam bir hiyerarşiye malik bu teşekküller, o hirfete ait bütün işleri görür, buna mensup fertler arasındaki münasebetleri tanzim eder. Ücretlerin tayini, mal cinslerinin ve fiyatlarının tespiti, hep ona aittir. Devlet, bütün bu teşekküllerin murakıbı ve icabında onların yardımcısıdır… Haricî ticaretle uğraşan büyük sermaye sahibi tacirler, hükümdar sarayının ve büyük ricalin ihtiyaçlarını tatmin ettikleri cihetle, siyasî bir ehemmiyet de kazanıyorlar. Gerek devletle menfaatleri müşterek olan bu sınıfın nüfuzu, gerek corporation’ların başında bulunanların o teşkilâtın en fazla sermaye sahibi olanlarından mürekkep olması, bu teşekküllerin sermaye ile say arasında açık veya kapalı daima mevcut olan çarpışmalarda sermaye aleyhine, yani o devir cemiyetinin içtimaî nizamı aleyhinde harekette bulunmasına mani oluyordu. Fakat buna mani olan daha kuvvetli bir amil vardı ki, o da teşkilâta mahsus ahlâk prensipliği idi.”[41]

Yukarıda bahis konusu edilmiş çarşıları (İstanbul’da Fermeneciler, Yemeniciler, Kürekçiler, Yelkenciler, Bakırcılar, Lüleciler, Kantarcılar, Tahmis-kavurucular- vs.) teşkil eden dükkânların özellikleri arasında Rize’dekilerde, malların bulunduğu yerin kısmen bir perde ile ayrılmış olduğunu, alıcının, mağazaya girişinde bunu yekten fark etmeyip önce dükkânın köşesindeki yazıhanede oturan satıcı ile münazara etmek zorunda bırakıldığını zikredelim.

Ayak üstünde belli emtianın satışını yapan esnaf çeşitli adlarla anılır: Madrabaz, balık, av hayvanı, zerzevat ve meyve gibi yiyecekleri yerinden getirerek toptan satan adam olup bu kabil iş, büyük bir kâr sağlama olanağına karşılık, neticesi itibariyle tüketici sınıfının aleyhine faaliyet gösterdiğinden, mezkûr zümrenin nefretini kazanmıştır. Bu nedenle madrabaz lâfzı, işinde pek dürüst olmayan kişilere izafe edilmektedir. Fazlacı ise, tabakların işledikleri derinin iyisini alıp zengin evlerine, köşklere götürüp elden satana verilmiş addı. Örnekler çoğaltılabilir.

Ayrıca, dikkati çeken bir husus da, bölgelere göre zanaat veya ticarette uzmanlaşma olduğudur: Aşçılar, Bolu’dan (Mengen); kasaplar Eğinden; kabzımallar Siirt’ten; ciğerci, dondurmacı, muhallebiciler Arnavutlardan; kuyumcular Ermenilerden; sarı-kızıl dökmeciler yine bunlardan; pik dökmecileri ve modelciler Rumlardan (II. Dünya Harbini takip eden yıllarda Türkler bu zanaatlara iyice yerleşmişlerdir); sütçüler, Eğridir yöresindeki Sütçüler (eski adları arasında Pavlu ve Cebrail) köyünden çıkıyor. Bu uzmanlaşma bir iki yıldan başlayıp bazen ömür boyu süren nakl-i mekânı sonuçlandırıyor. Büyük kentlere yerleşmeler vaki oluyor. Isparta’nın Göndürler köyü halkı da, kış aylarında Konya’ya kadar varıp oraya bölge ürünlerinden tahıllar, deri ve ayakkabı, torba ve bezler, halı gibi emtiayı götürürler, karşılığında tuz, sabun, tahta kaşık ve çanak gibi bazı mamûl malları alıp dönerler.[42] Buna ek olarak, ticarî amaç dışında çalışmak amacıyla vaki mevsimlik göçleri de zikretmek gerek. Pamuk çapası ve toplanması, incir, üzüm, zeytin toplanması gibi işlerin bir seyyar emekçi grubunu yaz aylarında gelmesine karşılık Ekim’den Mart’a kadar Eğridir’in Güney- Doğu’sundaki yaylanın adamı da kökçü ve hendekçi olarak, özellikle Aydın’dan Nazilli’ye kadar Büyük Menderes vadisine göç eder.[43]

***

Köprülü, yukarıdaki ifadelerinde “sermaye ile say”, yani “işverenle işçi” arasında herhangi bir “sınıf mücadelesi”ni önleyici tedbirlerden söz ediyor. Aslında böyle bir açık “mücadele”yi Osmanlı döneminde görmüyoruz.[44] Bu bapta, Kütahya Şer’iye Mahkemesi’nin 1776 yılında verdiği bir kararla imzalanmış olan toplu iş sözleşmesinin (İngilizlerinkinden önce) dünyadaki ilk sözleşme olduğu sanılıyor. Bu sözleşme 24 işyerine uygulanmış.

Fincancı esnafı için yapılan bu sözleşmede “kalfaların, yardımcıların, ustaların ve vasıfsız işçilerin yevmiyeleri” tespit edilmekte, her gün belirli sayıda fincan imali karşılığı alacakları ücret belirtilmekte. Sözleşmeye uyulmadığı takdirde “kat-ı bedel ve ağır hapis” cezalarının uygulanacağını belirten maddeler de bulunuyor.

Müderris Muhyîzade Muhiddin Efendi, İbrahim Çavuş, Abdülkadir Çavuş ve Anadolu Eyaleti kethüdası Salih Çavuş tarafından imzalanmış sözleşmeyi Kadı Ahmed Efendi onaylamış. İşçi tarafından kimin temsil edilip imzaladığı belirtilmiyor. 24 işyeri adına yapıldığı anlaşılan sözleşmenin aslı Kütahya Vahid Paşa Kütüphanesi’ndeki Şer’iye Mahkemesi sicilinin 57. sayfasında yer alıyor.[45]

***

Buraya kadar bütün gördüklerimiz “para” kavramını içeriyor. Bu kavram bir değer birimi olarak insanların beynine yerleşmiş. Ama bizim bugünkü anlamda paranın (sikke) beşiği Anadolu ve Akdeniz oluyor. Bunun evresini özetlemeye çalışacağız.

“Para” sözcüğü, Farisî “pare”, parça’dan alınmış. İnsanoğlu işbu “para” kavramıyla ilk kez ne zaman yüz yüze gelmişti? Bu kavramın ortaya çıkışı hangi koşulların etkisiyle olmuştu? Bu kavram, onu yaratan eski çağ toplumlarını nasıl etkilemişti?

Bu çağlardan kalma tapınak resimleri, kil tabletler ve toprağa gömülü, sikkeye dönüştürülmemiş madenler gibi birbirinden çok farklı bulgulardan yola çıkan bilim adamları çok daha eski sikkeler, gümüş ve altın parçalar, iri halkalar ve ışıltılı külçeleri gün yüzüne çıkardılar. Bu süreç içinde paranın kökenleri de Akdeniz kıyılarından daha ötelere, Mezopotamya’daki dünyanın en eski kentlerine taşınmış oldu. Bilim adamları burada gümüşün, bizim yukarda uzun boylu irdelemiş olduğumuz gibi, bir değiş tokuş aracı olduğuna dikkati çekiyorlar. Gerçekten, değerin belli bir ölçüte bağlanması kaçınılmazdı. Bu ölçüt, işte bu gümüş olacaktı. Bu metalin en güzel yönü, kolayca taşınabilmesiydi. Üst sınıfın kimi üyeleri, belli ağırlıkta gümüş sikkeler döktürmek gibi çok daha elverişli bir yöntemi benimsemişlerdi. Tabletlerde bu sikkelerin adı, “halka” para anlamına gelen “har” olarak geçmiş. Ağırlıklarına göre 1 ilâ 60 shekel (sikl) arasında değişiyordu, bu halka paralar.

Yakın-Doğu’nun Eskiçağ uygarlıklarında kral ve tüccarlar paranın üzerine kendi mühürlerini bastırmak suretiyle bu paralara güvence sağlamışlardı. En azından paraların ağırlığından emin olunuyordu.

Bu, genelde, M.Ö. 600 yıllarında kimliği belirsiz bir Anadolu krallığında yuvarlak madenî paraların üzerine damga basma biçimine dönüştürülecekti. Lidya adıyla bilinen bu krallıkta tüccar ve koku (parfüm) üreticileri dünyanın ilk parasını bastıracaklardı. Söz konusu paraların basımında altın ve gümüşün bir alaşımı olan elektrumdan yararlanılmıştı. Az çok ayni dönemde, bir rastlantı sonucu, Çinli krallar da, üzerlerinde nerede üretildiklerini ve ağırlıklarını belirten damgalar taşıyan ilk paralarını bastırmışlardı.[46]

Konuyu, yine baştan kısaca ele alalım. Dar anlamda para, her zaman aynı ağırlıkta olan ve piyasaya süren yetkili merciin güvencesini taşıyan metal külçe olmuş. Aynı ağır parçalar biçiminde metal birimlerin üretilmesi düşüncesi, M.Ö. VII. – VI. yy.larda Çin’de, Hindistan’da ve Küçük Asya’da ortaya çıkmıştı.

Çin paraları bakır ya da dökme bronzdan, yuvarlak ve ortalarında bir kare delik bulunan, bunun çevresinde de bir yazıyı haiz birimlerdi. Hindistan’da da altın, gümüş ve bakır paralar basılmıştı. Bunlar genellikle kare ya da dikdörtgen şeklindeydiler.

Batı’da para kullanımı konusunda ise arkeolojik buluntular, paranın Lidya’da çıkmış olduğunu öne süren geleneği Herodotus doğrulayacaktı. Kral Karun’un (Kresus) Lidya’da kurduğu çift metal altın/gümüş sistemi, ardılları Ahmenîler tarafından sürdürülmüştü. Dara’nın altın dareikos‘ları ve gümüş siklos‘ları, İskender istilâsına kadar kullanılacaktı (BL).

Resim 123’teki altın halkaları tartan Mısır kantarı, bize, mizahî olarak, Resim 124’dekini anımsattı…

resim_124.jpg

Resim 124. İstanbul Sular idaresi çalışanlarının bir tüketim kooperatifi vardı. Istıranca’dan odun kestirilir, her üyeye eşit oranda dağıtılırdı. Resimde görülen kantar ve çeki taşı, tartı birimini saptardı (Terkos Gölü, 1953)

Birbirlerinden aslında ayrılmaz değer-para kavramları, bunları “ussal” şekilde yönlendirecek müesseseleri de beraberlerinde yaratacaklardı. Biz daha önce “kredi müesseseleri”nin, “banka” kavramının öykülerini anlatmıştık. Borç alışverişleri de bu kavramların yarattıkları müesseseler tarafından tanzim ediliyordu. Resim 125’teki tablet, ipotek karşılığı verilen borçla ilgili.[47] Döneceğiz buna.

***

Daha önceki bir çalışmamızda[48] Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesi yakınlarındaki Aizanoi sitesi hakkında oldukça etraflı bilgi vermiştik. Bu kez karşımıza Aizanoi Borsası çıktı. Bu borsa Milâdî III. yy.da yaptırılmış. Bu sitedeki parlak Roma yaşantısının yerini karaborsa alınca kral Diaplatian, karaborsanın önüne geçmek için borsa yaptırmış. Türkiye’nin tek antik borsası sayılan Aizanoi Borsası, günümüz ticaret borsalarındaki “Korbey”leri anımsatıyor (Resim 126).

Çavdarhisar ilçesinin orta yerinde bulunan borsa, daire biçiminde bir mimarîye sahip. Bilindiği gibi günümüzdeki ticaret borsalarından da “Korbey” adı verilen dairesel salonlarda, üretici ile borsa ajanları kıyasıya bir pazarlığa girişiyor.

Aizanoi borsasındaki ilk kazı, 1926’da Alman arkeologlar tarafından yapılmış. Borsanın duvarlarında kral Diaplatian’ın belirttiği sebze ve sair yiyeceklerin fiyat listeleri bulunuyor. Eski Yunanca yazılan bu listelerde gösterilenlerin üstünde bir fiyatla satış yapanların, büyük cezalara çarptırılacağı belirtiliyor.[49]


[1] İsmail Özsoy. – Faiz, in YİA.

[2] A. A. Vasiliev. – Histoire de l’Empire Byzantin, T. II., Paris 1932, s. 125 – 128.

[3] E. B. Leonard. – Histoire du Protestantisme, Paris 1950, s. 63.

[4] Henri Hanser. – Les débuts du capitalisme, Paris 1931, s. 47 – 49.

[5] Osman Turan. – Selçuk Türkiye’sinde faizle para ikrazına dair hukukî bir vesika, in Belleten XVI/62, 1952.

[6] J. Schacht. – Ribâ in İA.

[7] Nermin Erdentuğ. – Hal köyünün etnolojik tetkiki, Ankara 1956, s. 11 infra.

[8] Osman Turan. – Selçuk kervansarayları, in Belleten X/39, 1946 ve Fuad Köprülü. – Osmanlı devletinin kuruluşu, Ank. 1959, s. 53.

[9] Fuad Köprülü. – op. cit., s. 54.

[10] Osman Turan.-Selçuk kervansarayları, in Belleten X/39, 1946.

[11] Bu hususta bkz. Fahrüddin Mubarek şah tarihi Türkistan’a. – Osman Turan. –On iki hayvanlı Türk takvimi, İst. 1942, s. 85,. – İbn Batuta, s. 379, Kuzey diyarlarına – “arz-ı zulmet” ait misaller veriyor.

[12] Barthold. – F. Köprülü. – İslâm medeniyeti tarihi, İst. 1962.

[13] M. D’ohson. – Moğol tarihi, terc. Mustafa Rahmi, İst. 1341 – 1343, s. 274.

[14] René Grousset. – L’empire des steppes, s. 365.

[15] Berthold Spuler. – İran Moğolları, terc. C. Köprülü, Ank. 1957, s 469.

[16] ibd., s. 471.

[17] Henri Pirenne. – Histoire économique et sociale du Moyen-Age, Paris 1963, s. 99.

[18] M. Akdağ. – op. cit., 1959 nüshası, s. 382 – 385 ve Ekrem Kolerkılıç, op. cit., s. 5 – 13.

[19] M. Akdağ. – op. cit., s. 382.

[20] ibd., s. 388.

[21] ibd., s. 390.

[22] X. de Planhol. – op. cit., s. 181.

[23] Bkz. Kültür Kökenleri C.I, s. 763 – 764.

[24] Hâmit Zübeyr Koşay ve A. Ülkü. – Anadolu’da iptidaî çanak çömlekçilik, in TED V, 1962, s. 93.

[25] X. de Planhol, op. cit., s. 174.

[26] DS V, 1957, “değirmenle ilgili kelimeler”.

[27] Bulgur öğütülen özel değirmen; bkz. Kültür Kökenleri C.I, Resim 23 ve 24.

[28] Nermin Erdentuğ. – Sün köyü, s. 15.

[29] ibd., s. 13.

[30] Nermin Erdentuğ. – Sün köyü, s. 15.

[31] X. de Planhol. – op. cit., s. 297.

[32] ibd., s. 315.

[33] Behice Sadık Boran. *Toplumsal yapı araştırmaları Ank. 1945, s. 119

[34] Heredotus I/153.

[35] Bkz. Kültür Kökenleri 4, “Dokuma ve Giyim Teknikleri”

[36] Bkz. Ahmet Caferoğlu – Orta Anadolu ağızları, İst. 1948.

[37] Beh için bkz. Ahmet Caferoğlu. – Güney – Doğu illerimiz ağızlarından toplamalar, İst. 1945.

[38] GA III, mad. mezadını kesmek.

[39] Ahmet Caferoğlu – Erkilet çerçilerinin argosu “Dilce”

[40] Ahmet Caferoğlu – op. cit.

[41] Fuat Köprülü.– Osmanlı Devleti’nin kuruluşu, Ank. 1959, s.63.

[42] X. de Planhol. – op. cit., s. 174-175

[43] ibd., s.173

[44] ibd, s.173

[45] Dünyada ilk toplu sözleşme, in – Hayat – Tarih Mecmuası, sayı 7, Ağustos 1969

[46] Rita Urgan. – Paranın beşiği Anadolu ve Akdeniz, in (Cumhuriyet) BİLİM TEKNİK 622, 20.02.1999.

[47] Fatma Yıldız – Bankacılığa atılan ilk adım, in Sanat Dünyamız 38, İlkbahar 1989 (YKB yay.)

[48] Kültür Kökenleri 3, s.221-223, Resim 105a-105e

[49] Mustafa Kirman. – Antik karaborsaya antik borsa, in Güneş, 21.08.1990.