İman Ve Çıkar

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > İman Ve Çıkar

İman Ve Çikar

Cumhuriyet, 07 Temmuz 1979

 

Gerek bundan önceki, gerekse daha sonraki makalelerime, yazı işleri müdürü Sami Karaözen kardeşimiz, adımın yanına, o günkü atmosferik koşullara göre, unvanlar eklemiş, sağ olsun.

 

“Para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” savı, bu iki nesnenin birbirlerine hem yakın, hem de uzak konumunu ifade ediyor, şöyle ki iman, parası olanın dürüstçe zekâtını ve sair sosyal yükümlülüklerini (bittabi vergi ödemelerini) yerine getirmesini de emrediyor. Galiba bu noktada iman ile çıkarın yolları ayrılıyor…

 

Okuyoruz gazetelerde, kırk elli kez hacca gitmiş, siyasî parti başı büyük iman sahibi kişilerin çuvalla altınlarını. Bunların zekât, ya da vergisinin verilmiş olduğuna dair herhangi bir habere rastlanmadı. Allah’ın gani gani rahmet eylediği bir Cumhurbaşkanımızın sayın biraderi de, büyük servetinin hesabını “ancak Allah’a verebileceği”ni söylüyor… Yani, ne türlü iktisap edildiği belli olmayan servet, imanın arkasına sığınıyor.

 

İbrahim Peygamberin oğlunu tam kurban edeceği sırada gökten nasıl bir koçun indiğini hepimiz biliyor, bu olayı her yıl kurban bayramında kutluyoruz. İbrahim böyle bir şeyin kendisinden niçin istendiğini düşünmeden Tanrının emrine boyun eğmişti. Böylece de yeni bir dinsel denemeye girmişti. Bu deneme de dinsel yaşama yepyeni boyutlar kazandırmıştı: İnsanın ve hele öz çocuğunun kurbanı, o dönemde ancak iman ile olabilirdi. Salt bir teslimiyet bahis konusuydu.

 

Dinsel düşünce sisteminin ortasına yerleşen bu iman kavramı, tarihin çok eski dönemlerinden itibaren siyaset borsasında kota edilmeye başlandı ve çıkarcının elinde etkili bir alet haline geldi. İman kimde çoksa, o daha büyük iş başarır oldu.

 

Ama son yıllarda muzip tarihçiler türedi: Bunlar pek çok “iman sahibi” gerçek ve “tüzel kişi’lerin foyalarını ortaya sermeye başladılar. Hemen ekleyelim ki iman kavramı İslâm alanına özgü olmayıp başka din mensupları için de aynen bahis konusudur.

 

FATİH’İN TOPRAK REFORMU

 

Bundan önceki bir yazımızda toprakla dinsel inançlar arasındaki ilişkiyi irdelemiştik. Bu kez de yine toprak mülkiyeti başta olmak üzere öbür çıkarlarla iman arasındakileri, gelişigüzel örneklerle anlatmaya, yani toprağın tapusunun ve öbür büyük çıkarların elden kayması halinde “iman sahipleri”nin neler yapabileceklerini sergilemeye çalışacağız.

 

Fatih Sultan Mehmet’in 1476 Buğdan seferi hazineyi oldukça eritmişti. Bunun üzerine Sultan, devletinin bütün tımarlarının sayımını emretti. Ve bundan sonra da vakıfların ve mülk arazinin tümüne el koydu. Bunu daha önce Trabzon ve Karaman’ı zapt ettiğinde oralarda da uygulamıştı. Mayıs 1478’de Karamani Mehmet Paşanın sadrazamlığa atanmasıyla bu reform büyük boyutlar kazandı. Bundan böyle tımar, sadece Sultanın iradesiyle dağıtılacaktı. Aslında bu uygulama, zapt edilen yerlerde yeni egemenlere fazlaca sevgi beslemeyen eski sosyal yapının yerine Osmanlı tacına bağlı yeni bir sosyal kategori yaratma amacını güdüyordu. Ayrıca hazine de zenginleşecekti.

 

Sultanla Karamani Mehmet Paşayı böyle bir toprak reformuna iten bir başka neden de bu vakıfların büyük çoğunluğunun tarikatlar, özellikle Halvetiyye tarikatının tasarrufunda bulunmasıydı.

 

Bunlar, malî mülahazalar dışında, devlet için rahatsız edici boyutlara varmış olan bu tarikatların ekonomik güçlerini kırmayı düşünmüş olmalıdırlar. Aşıkpaşazade tarihi, çıkarı zedelenmiş bütün bu sosyal kategorinin hiddetini ve Mehmet Paşaya kinini kaydediyor.

 

Fatih’in sırrını koruyan ölümü üzerine sadrazamın da katli, vakıfların ilgasıyla ilgilidir. Sultanın da öldürülmüş olduğunda pek çok tarihçi birleşmektedir. Yerine geçen oğlu II. Bayezid çok dindar olarak tanınmış olup “veli” lakabını taşıyordu. Halvetiyye tarikatı onun Cem’le mücadelesinde tümüyle onu desteklemişti. Bu padişahın tahta geçer geçmez ilk işi, babası Fatih’in fermanını geri alıp bu tarikatın topraklarını geri vermek olmuştu. Devletin çıkarı, Halvetiyye’ninkine feda edilmişti.

 

BOYARD’LARIN DİNDARLIĞI!

 

1558’de Buğdan prensi Alexandru Lopusneonu, Romen hazinesini düzeltmek üzere hayvan dışsatımı tekelini eline alıyor ve boyard’ları (büyük toprak sahibi feodalleri) vergiye bağlıyor. Bu sonuncular da onu devirip yerine Despot’u geçiriyorlar. Bu yeni prens de, köylüyü memnun etmek için kendi memurlarının ve özellikle boyard’ların suistimallerine ve köylüden aşırı taleplerine set çekmeyi vaat ediyor. Boyard’ların bu kez de memnun olmama nedenleri var: Köylü, bunların aşırı davranışlarına karşı kışkırtılıp korunmakta, kilise ve manastırların kıymetli kutsal eşyalarının müsaderesiyle dinsel duyguları sözde rencide olmaktadır. Ayrıca Despot’un, Türk boyunduruğundan kurtulmak için hazırlığına giriştiği savaş, Osmanlı ekonomik sistemiyle kaynaşmış boyard’ların çıkarlarına ters düşmekteydi. Bunlar isyan ediyor ve Despot öldürülüyor. 1572’de tahta geçen “Müthiş” Jan da manastırların emlâkini hazineye mal ediyor. Bunu yaparken de Aynaros’a bağlı manastırların altın ve gümüş kaçırmalarını önlemeyi amaçlıyordu. Bir süre önce Metropolit Tofan, bütün bir hazine ile Transilvanya’ya kaçmıştı. Bunun dışında bu prens, büyük toprak sahiplerine karşı hep serbest köylüyü destekliyordu. Onlar da onun Osmanlı’larla mücadelesinde dayandığı sınıfı oluşturuyorlardı. Ama kendi imtiyazlarını memleket savunmasından üstün tutan boyard’ların ihanetiyle prens yeniliyor ve Osmanlı tepelemesi (tenkili) Romanya üzerine sert biçimde çöküyor. Bu ülkenin bağımsızlığı, çok dindar boyard’ların çıkarına feda ediliyor.

 

ÖBÜR ÖRNEKLER

 

Fransız Katolik Kilisesi “çok Hristiyan, dindar, iyi kralı ‘donsuzlar’ idam etti” diye XVI. Lui’nin arkasından hâlâ yakınır durur. Oysa Büyük Devrim sırasında bu “çok dindar” kişi, Fransız devletinin savaş plânlarının eşi Marie Antoniette tarafından kayınbiraderi Avusturya İmparatoruna aktarılmasına hiç de engel olma girişiminde bulunmamıştı. Temsil ettiği büyük toprak sahibi soylular sınıfı, dükler, markiler, baronlar, memleket dışına kaçıp düşman orduları safında Fransız askerleriyle kıyasıya dövüştüler.

 

* * *

 

1294 1877 – 78 Rus harbi sırasında Anadolu ordusu canını dişine takmış, Türk’ün son dayanağı olan Anadolu’nun başyaylası Erzurum’u pençe pençe savunurken bir de orduda tifüs çıkmıştı. Her gün çok sayıda asker ölüyor, ordu kasasında kırk para bulunmadığından kefenlik bez tedarik edilemiyordu. “Sonradan” diye yazıyor Amet Muhtar paşanın mühimme kâtibi, “tüccardan bazıları imdadımıza yetişti de veresiye olarak orduya bir haylice kefenlik bez verdiler”. Yani uzun süre, ordu ile birlikte Erzurum içinde muhasarada kalmış tüccar, peşin parayı görmeden orduya bez vermemiş! Moskof oraya girecek olursa peşin altın para verip alır…

 

* * *

 

Batı Anadolu köylerinde, evlerinin birçoğunun kapısının üstünde La Fonciere ve Lloyd sigorta kumpanyalarının levhaları çakılı olarak duruyordu, bundan yirmi, yirmi beş yıl öncesine kadar. Bunu o zaman çok merak etmiştik. Meğer köyün ağası çiftliğinin Yunan tarafından yakılmasını önlemek üzere onu Fransız ve İngiliz şirketlerine sigorta ettirmişmiş. Bu ağalardan bazıları bu marifetlerini bize anlatırken ayrıca Yunan ordusuna nasıl zeytinyağı sattıklarını, konağı Yunan karargâhına nasıl yüksek fiyata kiraladıklarını da hikâye etmişlerdi (ağaların tümüne kusur kondurmadığımızı da hemen ekleyelim).

 

* * *

 

İran uleması Şah’ı devirdi. Adam o denli sevimsiz kişiydi ki çoğumuz mollalara gereğinden çok fazla kredi açar olduk.

 

Kaçar’ların egemenliklerinden (1779-1925) beri ve 1960lara kadar İran uleması, hükümete karşı ısrarlı siyasi muhalefet gücünü devamlı olarak ispatlamıştır. Bu gücü bu kişiler On iki İmam Şiîliği’nin kurumsal statüsünden alıyorlardı. Bunlar 1905-1911 meşrutiyet devriminde başrolü oynamışlar, daha yeni zamanlarda da toprak reformunun uygulanmasını önleme çabası içine düşmüşlerdir. Gerçekten 16 Mayıs 1960 tarihli toprak reformu kanunu, merci-i taklit Ayetullah Burûcirdî’nin fetvasıyla meşrutî kanunlar ve Şeriat’a muhalif olarak ilân edilmiştir.

 

SONUÇ

 

Bu yazı çerçevesi içinde irdelenemeyecek kadar uzun olan bu konu aslında şu noktalarda düğümleniyor: Şah Pehlevi’nin affedilmez günahı, sözünü ettiğimiz toprak reformuydu. Şah bunun bedelini, ellerinde büyük toprak tutan mollalara ödetmeyi tasarlamıştı (petrol geliri ona yetiyordu).

 

İran İhtilâlini İslâm’ın bir zaferi olarak göstermeye çalışanların kulakları çınlasın. Biz de Ziya Paşa’yı anımsamadan geçmeyelim: “Çok hacıların çıktı hacı zir-i bagalde”…