İki Savaş Arası Ve 1939-45 Savaşı

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > İki Savaş Arası Ve 1939-45 Savaşı

İki savaş arası Ve 1939-45 Savaşı

Alman tarafında, davranışların felsefesinde değişik bir şey görmeyeceğiz, bu interim’de. Eski aktörlerden bir kısmı, gizli ya da açık olarak devam edecek, sonra vardiyayı yenilerine, Nazi’lere devredeceklerdir.

 

Bu interim’i aslında daha 1916’dan başlatmak gerekir şöyle ki Ludendorff’un karşı koymasına rağmen 12 Aralık 1916’da Almanya, İtilâf Devletleri ile görüşme masasına oturmaya talip oluyor ama öbürleri bunu anında reddediyorlar. İki ahbap general, yani Hindenburg’la Ludendorff, son zafere inanmayan ve Reichstag’ı susta durduramayan başbakan Bethmann-Hollwegle çalışamayacaklarını bildiriyorlar. Oysaki Reichstag 19 Temmuz 1917’de bir barış kararı almıştı: orta sınıfın büyük kesimiyle köylü, yani merkezin bel kemiği, ekonomik sıkıntıların baskısıyla, sola kaymaktaydı. Bu iki komutan, karar geri alınmazsa istifa etmekle tehdit ediyorlardı. İmparator, istemeyerek, başbakanı feda etti. Etti ama cephelerde işler daha iyi gitmedi ve nihayet Ludendorff’un kafasına dank etti: artık Wilson’a sokulmaktan başka çare kalmamıştır. Bu hazret de, sürekli bir barışın ancak demokratik ülkeler arasında vaki olabileceğine inandığından bu alabildiğine tutucu asker, soğukkanlılıkla Almanya’yı bir parlamenter demokrasiye dönüştürmeyi teklif ediyor!… (Ne tuhaf, 25 Nisan – 26 Haziran 1945’te akdedilen Birinci San Fransisco Konferansı’ndan dönen Hasan Saka Bey de, “Türkiye’nin Bismarck’ı”na “demokrasiden başka çare olmadığı”nı söyleyecek, o da bundan böyle “Türk demokrasisinin babası” olarak geçinip gidecek…).

 

Cumhurbaşkanlığına Weimar’da toplanan Kurucu Meclis’ce Friedrich Ebert getirildi. Oysa ki o, kritik bir anda balkona fırlayıp “Cumhuriyet çok yaşa!” diye bağıran Liebknecht’e sert şekilde “senin buna hakkın yok!…” diye ihtarda bulunmuştu. Gerçekten Ebert, sonuna kadar monarşiyi kurtarmayı düşünüyordu, bütün subay kadrosu da onu (bu yolda) tutmuştu.

 

Ludendorff’un yerine geçen Groener 1918 Alman ihtilâlinden çok yılmış, bunun subay kadrosunun otoritesini mahvedeceğinden endişe eder olmuştu. Aslında bu denli korkmak için neden yoktu: Genelkurmay, 1918 Ağustos’unda Alman işçi sınıfının iyice muhafazakâr mizacını değerlendirememişti, tıpkı Spartakistlerin bunu tam aksi yönde değerlendiremedikleri gibi. Ebert, genel korkuları dindirecek hazır elbiseydi.

 

Alman kitle eskiyle ilişkisini kesmek niyetinde değildi. 1920’de çok az kişi, ihtilâlde rol almış olmaktan övündü. Cumhuriyet 1918’de kabul edilmişti. Üstün bir sistem olduğu için mi? Hayır, sadece monarşinin çökmesiyle kalan boşluğu dolduracak başka bir şey bulunmadığı için, zira öbür alternatif komünist diktatörlüğü olabilirdi…

 

Weimar Cumhuriyeti anayasasında artık egemenlik, 1871’de olduğu gibi Bismarck prensibi uyarınca yirmi beş devlete dağılmış olmayıp tüm ulus tarafından seçilmiş tek bir bünye, Meclis üzerinde toplanmıştı. Yeni anayasanın birinci maddesini oluşturan “Alman Reich’ı bir cumhuriyettir. Siyasî otorite halktan kaynaklanır” ifadesinde Reich (İmparatorluk) sözcüğünün “tesadüfen” alıkonulması kasıtlıydı. Bu anayasanın mimarlarından ve demokratların çoğunluğu gibi büyük bir vatansever olan Preuss Meclis’te “yüzyılların geleneği, bölünmüş Alman halkının tüm birlik özlemi işte bu Reich adında düğümleniyor. Eski Almanya’nın bu unvanını gereksiz yere değiştirmek birçok büyük çevrenin duygularını yaralayacaktır” diye beyan etmiştir.

 

Bu cumhuriyet işini sağ kanat hiç de sevmemişti. 1920 baharında, üç yıl önce aşırı sağcı Vaterlandspartei (Vatan Partisi’ni) kurmuş olan W. Kapp ile Berlin’in genel komutanı Freiherr (Baron) von Lüttwitz başarısız bir hükümet darbesine girişiyorlar ve aralarında Ludendorff’un da bulunduğu bir zümre tarafından alkışlanıyorlar. Kapp Putsch, yani Kapp Darbesi olarak bilinen bu hareket üzerine, o güne kadar başkan Ebert’i komünistlere karşı hep desteklemiş olan generaller, Reinhardt dışında, Luttwitz’e karşı cephe almayı reddediyorlar. Özellikle von Seeckt, öbürleri adına Ebert’e “… Reichwehr, Reichwehr’e silâh çekecek olursa subay kadrolarındaki bütün arkadaşlık ortadan kalkar” diye diretiyor. O, aslında Putsch’culardan yanaydı. Aynı fıçının sirkesi von Lossow da biraz daha sonra Hitler hesabına Berlin’e yürüme tehdidinde bulunduğu zaman Seeckt’in aldığı tavır yine aynı olacaktır.

 

İdarecilerin, cumhuriyet düşmanlarına karşı bu gevşek tutumu Müstakil Sosyalistler’in lideri Crispien’i şu karamsar sözleri söylemeye itecektir: “Kasım 1918’den bir yıl sonra, geçmişin güçleri yerlerinden edilmişseler de, eski kuvvetler yine bugünün gücünü temsil etmektedirler”. Alman toplumu savaş ve ihtilâlden hakikaten değişmemiş olarak çıkmıştır. Toprak ağalarıyla sanayicilerin kudretleri yerli yerindedir. Devletin eski makinesi ihtilâlde kırılmamıştır. Geriye doğru, imparatorluğun “altın günlerine” hasretle bakan yüksek memurlar, yargıçlar, yerlerinde kalmışlardır (tıpkı 1945’ten sonraki “Nazilikten temizleme” sözde hareketini izleyen ve günümüze çıkan çağ içinde olduğu gibi). Eğitim sistemi baştan aşağı demokrasiye karşı soğuk kişilerin kontrolündedir. Ve üniversite ve okullara yeniçağların gereği olan yeni ruh aşılanmamaktadır.

 

Von Seeckt’in öbür yanları hakkında aşağıda yine ayrıntılı bilgi vereceğim, Osmanlı Genelkurmayına başkanlık etmiş von Seeckt hakkında.

 

Silâhsız asker hiçbir işe yaramayacağına göre, Reichwehr’i genişletmek zamanı geldiğinde gerekli son model silâhları sağlamak üzere von Seeckt Alman endüstrisiyle tertiplere giriyor. Oyuna başta Krupp olmak üzere öbür sanayiciler de seve seve katılıyorlar. Ağır silâh prototipleri, yabancı sermayeli anonim şirketlerde komşu ülkelerde imal ediliyor, kimya ve uçak fabrikaları Sovyetler Birliğinde kuruluyor. Denizaltılar İspanya’da, tank ve sahra topları İsveç’te, sair silâhlar Hollanda, Danimarka ve İsviçre’de yapılıyor.

 

Von Seeckt’in başını çektiği Alman gizli silâhlanmasının en şaşırtıcı yanı, daha önce de ayrıntılarıyla anlattığım gibi, Reichwehr’in Kızılordu ile işbirliğidir: bir düşman dünyada, kendilerine yan bakılması gibi müşterek tarafları bulunan bu iki ülkedeki etkin gruplar, kısa sürede anlaşmışlardı. Bunlar, ilerde anlatacağım gibi, “aynı çukura düşmüşlerdi”. Komünistler, ülkelerine karşı büyük bir anti-sosyalist haçlı seferinden korkarak Fransa ve İngiltere’ye karşı Almanya’yı oynamayı kârlı görmüşlerdi. Alman tarafında ise anlaşma için baskı çeşitli çevrelerden geliyordu; bazı sanayiciler, Doğu’da yeni pazarlar sağlamak üzere ticarî bağlantılar istiyorlardı; bazı hariciye memurları da Almanya’nın diplomatik durumunun kuvvetlenmesi için eski Berlin-Petersburg mihverini öngörüyorlardı: ve von Seeckt ile arkadaşları, gizli silâhlanmayı kolaylaştıracak bir askerî anlaşmayla ilgiliydiler. Arada bir general, yakın ekonomik ve politik anlaşmalara varılması için hükümeti zorluyordu. 1920’de, bu işbirliğine yol döşemek üzere Sondergruppe K (Özel Rusya Grubu)nu kuruyor. 1921’den itibaren Reichwehr Sovyetler Birliği’ne bir silâh endüstrisi kurmak için teknolojik yardımda bulunuyor, karşılığında Sovyetler Birliği Alman pilotlarıyla tank mürettebatını eğitip Moskova yakınında fabrikalar için Krupp’a yer tahsis ediyor. Aslında Alman hükümetinin ileri gelenleri bütün bunları biliyor ve onaylıyorsa da bu konudaki bilgileri, von Seeckt’in izin verdiği ölçüdeydi, sivillerin burunlarını sokmalarına general büyük direnç gösterdiğinden bu bilgiler idarecilerin dahi katında çok sığ kalıyordu.[1]

 

İşin bu yanı bir tarafa, generali biz ayrıca, büyük Alman sanayicisi Walter Rathenau’ya şahsen yazıp onu ve arkadaşlarını Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili yeni yatırımları gerçekleştirmeye çağırır görüyoruz.[2] Bu sanayiciyi Enver Paşa’nın kardeşi Kâmil Bey’e “kolaylık” sağlamış olan kişi olarak daha önce bilmiştik. Firması devam ediyor.

 

Bolşevik ihtilâli, çok az Almanın öngörebileceği gibi Rusya’yı savaşın dışına çekinciye kadar Berlin’de birçok hükümet dairesi bu ülkeyi Türkiye’nin sırtından satın alma görüşünü ısrarla sürdürüyordu. Diplomatik yazışmaya göre Wilhelmstrasse’nin yanı sıra başbakanlık, bahriye dairesi, sömürge sekretaryası, Roman Katolik Piskoposluğu ve Alman Akademik Topluluğu, Osmanlı müttefikinin satılması tarafındaydılar.

 

1916’da Türkler, müttefiklerinden, şu onları satmayı düşünen müttefiklerinden, daha ciddî yardım ister oluyorlar. Ama Almanlar “Nuh diyor, peygamber demiyor”: Türklerin Erzincan’ı savunmak için canlarını dişlerine taktıkları bir dönemde kıtaları takviyesiz ve parasız bırakıyorlar; Alman Hariciye Nezareti ve İmparatorluk Maliye Nezareti namına konuşan, düyunu umumiye Alman delegesi Rudolph Pritsch Talât Paşa’ya, hükümet derhal Anadolu ve Bağdat Demiryolları’nın Kilometrik garantilerinin karşılığını ödemediği takdirde Anadolu’nun savunması için herhangi bir istikrazın bahis konusu olamayacağını söylüyor. Pallavici Talât Paşa’yı hiçbir gün bu kadar hiddetli görmemiş… Deutsche Bank gevşeyip Avusturyalılar da kendi yönlerinde bir ikrazda bulunmamış olsalardı, işler iyiden iyiye karışacaktı. Ama Talât yine de mezarını Berlin’de kazacaktı…

 

Son Alman elçisi Kont Johann von Bernstorff, savaşa ve Türk ittifakına son verilmesi için ısrar ediyordu. Osmanlı İmparatorluğu artık, Almanya için ilginç olabilecek arazinin büyük çoğunluğunu kaybetmişti[3]

 

Gerek İstanbul hükümeti, gerekse İtilâf Devletleri tarafından aranan kaçak İttihat ve Terakki liderleri başka adlarla Almanya’da gizlenmişlerdi. Von Seeckt özellikle Enver Paşa’ya kolaylıklar sağlıyordu. O da 1919 Ağustos’unda Bolşevik liderlerinden Karl Radek’i Berlin’deki hapishanesinde ziyaret ediyor ve Moskova ile sağladığı bu garip yakınlaşmadan, yukarda anlattığım gibi, çeşitli Alman siyaset ve sanayi adamıyla askerler yararlanıyorlar.[4]

 

Vardiyayı Nazi’lere devredenlerden Hindenburg, bildiğimiz gibi, Hitler’in yolunu açıp Cumhurbaşkanı olarak sahneden çekilecektir. Bir de von Seeckt vardır, Osmanlı orduları genelkurmay başkanı olan von Seeckt. Bu önemli asker, Versailles sonrasında tasfiye edilmiş Alman genelkurmayını, tank, ağır top ve hava kuvveti yasaklanmış ve 100.000 askerle sınırlandırılmış bir “polis” ordusunu 1939’da Avrupa’nın dört bucağında sınır kapılarını kırıp içerlere dalan ordu haline getirecektir, gizlice. Müsaade edilen az sayıdaki subay kadrosunu, rütbelerinin üstünde bir görev anlayışı içinde eğitecektir: yeni bir savaş çıktığında bunlar böylece genelkurmayı yeniden oluşturacaklardır.

 

10 Eylül 1341 (1925) tarihli Servet-i Fünunda şunları okuyoruz: “Berlin’de en yaşlı muharip askerlerin ellinci sene-i devriye merasimi, sabık İmparator’un oğlu Prens Eitel’in önünde Potsdam’da 16 Ağustos’ta vatanperverâne[5] nümayiş…”. 28 Aralık 1926 tarihinde de aynı dergi von Seeckt’in fotoğrafını verip altına şunları yazıyor: “Almanya’da hükümet muhafızları namı altında nîm askerî teşkilât yapıp memleketine hakikî kuvvet ihzar eden (hazırlayan) General Seeckt”.

 

Bu general, 1926’da veliaht’ın (Kronprinz) bir oğlunu manevralara dâhil ettiği için nedense Hindenburg’la dalaşıyor ve görevinden alınıyor. Milletvekili ve… Çin’e gidip Chiang Kai-Shek’e askerî danışman oluyor (1934-35). Yine 1 Nisan 1926 tarihli (No.72) Servet-i Fünun’a göz atalım: “Umumî Harp’ten sonra Avrupa’da doğan ve hayli siyasî müşkülâtla karşılaşılan meselelerden Tirol ve Avusturya’nın Almanya’ya ilhakı davası olup bu dava uğrunda çok uğraşıyorlar. Resimlerimiz son zamanda Insburg’da yapılan bir Alman nümayişini ve onun teşkilât fırkası erkânını gösterir”. Ve 4 Ağustos 1927 tarihli (No.142) nüshasında da verilen haber de şöyle: “… Viyana, Temmuz’un on beşinde bir kıyam ve ihtilâle sahne olmuştur… Geçen Kânunusani (Ocak)ın 30. pazar günü Almanya ile birleşme taraftarı olan eski muhariplerden mürekkep “Frontkämpfer” cemiyeti efradı Macaristan’a karip Schattendorf’da bir içtima akdetmişlerdi. Avusturya’da sosyalistler de “Schutzbund” namı altında askerî teşkilâta maliktirler. O gün bunlar da efradını teçhiz etmişler, arada bir müsademe vukua gelmiş, silâhlar atılmış, ameleden bir sosyalistle bir çocuk maktul düşmüştü…”

 

Yani, Pan-Cermen programının başında gelen Avusturya’yı ilhak (Anschluss) hareketi, 1938 sonucunu hazırlayıcı şekilde devam etmektedir. Program, uygulanma umut ve gücünden hiçbir şey kaybetmemiştir.

 

Gelelim şimdi bunun Türk-Alman ilişkileri bölümüne.

 

İlk ağızda dikkatimizi Wilhelm-Enver çağından kalma para hesaplarından Weimar’ın vazgeçmemesi çekiyor: “Harb-i Umumî’den kalmış olan hesabatı tasfiye etmek üzere Berlin’e giden varidat müdürü Kâmil bey şehrimize avdet etmiştir. Mümaileyh raporunu yakında Maliye Vekili Hasan (Saka) Bey’e takdim edecektir”.[6]

 

Bunun dışında, Türkiye’nin salt bir “Alman alanı” olmaya devam ettiğini gösteren çok sayıda belirti var. Buna koşut olarak da Türkün kafasındaki Alman imajı, bütün gücünü koruyor. O da, sonradan Hitler Jugend (Hitler gençliği) gibi düşünüyor: Almanya yine “en büyüktür”; o, cephelerde yenilmemiştir; onu “başka şeyler” yıkmıştır…

 

Resim mi diyoruz? Sanki sair ülkelerde ressam yok da “Gazi Hazretleri’nin yağlı boya tablosunu resmeden, Alman resim üstadı Profesör Arthur Kampf…” oluyor.[7] Servet-i Fünun, adamı övmek üzere, onun yapmış olduğu hamasî resimlerden “I. Otto’nun Slavlara galebesi üzerine Magdeburg’a avdeti” tablosunu basmış. Bu zat daha önce, 1918’de İstanbul’u ziyaret etmiş ve “Türk kadını” gibi tablolar yapmışmış. Adı geçen dergi, onun özellikle portre yapımında üstünlüğünü göklere çıkarıyor, buna dair bir iki resim derç ediyor ki, bunlardan biri, ressamın kendi yaptığı kendi portresidir. Öbürü de bir portre etüdü. Türk kadını, hiddetli bir Prusya yüzbaşısını andırıyor (monoklü eksik). Kendi resmini yaparken ise, sanki model olarak Wilhelm’i kullanmış… Portreye gelince, Bismarck mı desem, Hindenburg mu?… Profesörü buraya Maarif Vekâleti Sanayi-i Nefise Şubesi davet etmişmiş. Garip bir rastlantı olarak da üstadın adı “Kampf” (kavga)!…

 

Müzisyen mi diyoruz? O günlerin ister kompozitör, ister icracısı, yine hep Alman oluyor. Örneğin: “Alman musiki üstatlarından Kurt Striegler’in orkestra için bestelemiş olduğu “Türk İzmir” parçası, muhitimizde, bahusus musiki meraklıları üzerinde iyi bir tesir bırakmıştır… Nadir Nadi Bey -muhterem Yunus Nadi Bey’in mahdumu- bu musiki parçasıyla bestekârımnı Türk karilerine (okuyucularına) takdim için yazdığı makalede: bu üstadın, pek zengin olan Dresden Konservatuarı kütüphanesinde Türk musikisi, daha doğrusu Şark musikisi hakkındaki asârı (eserleri) tetkik ederek pek çok malûmat istihsal etmiş ve bu sayede alaturka melodiler vücuda getirmiş, bunlarla kompozisyonunu tetabuk ettirerek eserine bir kıymet-i musikiye vermiş olduğunu söylüyor…”[8] Ben, musikiyle yakından ilgili dostlarıma bu zatı sordum, tanıyan çıkmadı.

 

İstanbul Taksim, Ankara Zafer Meydanı ve Etnografya Müzesi önündeki anıtları yapan İtalyan Pietro Canonica olmasa, yontu alanı da tümden Germanophon (Almanca konuşan) ustaların elinde kalacaktı: “Reis-i Cumhur Hazretleri’nin heykellerini yapmak üzere İstanbul Şehremaneti tarafından Viyana’dan celp edilmiş olan heykeltıraş Heinrich Krepel…”[9]

 

İşi daha elle tutulur bir konuya kaydıralım: “Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ecnebi devletle akt eylediği ilk ticaret muahedesi, Türkiye ve Almanya ticaret muahedesini imza eden Ticaret Vekili Rahmi Beyfendi… Ankara’da imza eden Almanya Sefiri Nadolni Cenapları (fotoğraflar).[10]

 

Alman idaresi, parmağını Türk gıdığından çekmiyor: “Avrupa matbuatı, alelhusus musavvir (resimli) gazeteleri Türkiye’nin hakikî teceddüdünü (yenileşmesini) hemen meskût geçmişlerdir; hattâ bazı gazeteler bu teceddüde istihza bile karıştırmışlardır. Bu hafta intişar eden Berliner Illustrierte Zeitung gazetesi muhterem Gazi’mizin son resmini ilk sahifesinde ve büyük hacımda neşrederek Türkiye teceddüdünü hararetli bir lisanla alkışlıyor. Zabitlerimizin, polislerimizin, hâkimlerimizin resimleri aynı nüshada münderiçtir”.[11]

 

Ahmet İhsan Bey’in, sahibi bulunduğu Servet-i Fünun’daki daha önce sözünü ettiğim “Alman gazetecileri İstanbul’da” adlı makalesine dönelim (bkz. s. 268). Muharebelerin ertesinde Gülnihal vapuruyla Çanakkale’ye giden gazetecilere mihmandarlık eden A. İhsan Bey, yazısına şöyle devam ediyordu: “İşte geçen çarşamba gecesi, yine Tokatlıyan otelinde, bu defa Türk Cumhuriyet idaresinin büyük inkılâbını yakından görmek üzere İstanbul’a gelen on kadar Alman gazetecisi arasında idim. Türk matbuat mensuplarını akşam yemeğine çağırmışlardı; mükellef sofrada, Merkezî Avrupa matbuat arkadaşlarımızın arasında otururken benim fikrim hep on sene evvelde dolaşıyordu. Gülnihal ile Çanakkale’ye gidişimiz… Şimdi ben müstakil bir Türkiye ferdiyim; bizi ziyarete gelen Almanyalı gazeteciler ile sofraya iştirak eden Alman ve Avusturya sefirleri, dünkü galiplerin güya bir daha buralara ayak bastırmayacağız dedikleri Alman ve Avusturya milletlerine mensuptur!”[12]

 

Dergi, daha sonra bu gazetecilerin en yaşlısı von Mach’ın o sofrada çektiği nutku veriyor. Bundan bazı parçalar: “Sevgili vatanımızda birçok siyasî fırkalar mevcuttur. Temsil ettiğimiz gazeteler muhtelif fırkalara mensupturlar. Fakat yeni Türkiye’nin dâhilî ve haricî düşmanlarına karşı galip olması bütün Alman fırkalarının amâl-i müşterekelerindendir”.

 

“Alman milletinin hiçbir şartla ve hiçbir siyasî vaziyetinden dolayı Türkiye aleyhinde bir harekete iştirak eylemesine müsaade etmeyip bilâkis onun istikbal mücadelesinde el ve kalble Türklere müzahir olmasını temin için Alman milletinin mümessilleri olan bizlerin… çalışacağımızdan emin olabilirsiniz.”[13] Her zaman olduğu gibi “Allah bin kere razı olsun!”…

 

“Anadolu’nun en genç kültürünü (tarımını) şeker pancarı teşkil etmektedir. 1925 yılında Türkiye pancar şekeri sanayisini kurmak için kanun kabul etmiştir… Tohum Çekoslovakya’dan getirilmişti. Ekime ve fabrikasyona Alman uzmanları rehberlik etmektedirler…”[14]

 

Sonradan Yapı ve Kredi Bankası’nın kurucusu olacak olan Kâzım Taşkent Bey Şeker Şirketi Umum Müdürlüğünde yıllarca kalmış olup muavini Nadir Hakkı Önen Bey gibi Almanya’da tahsil etmişti ve bu ülkeye hayranlığıyla da tanınırdı.

 

Geleneksel Bismarck siyasası olarak bu kez de Almanya’yı, bir parmağı Britanya Arslanı’nın çenesini okşamakla meşgul olarak görüyoruz. “Aslan”, kabadayılık gereği, ihtilâlci Sovyet hükümetiyle ilişkileri kesmiş. Kesmiş ama aklı da yüz küsur milyonluk bir kitlenin alım gücünde kalmış. İmdada bizimki yetişiyor: “Alman hükümeti Sovyet’lerin ricasını is’af ederek İngiliz-Rus münasebatının inkıtaı dolayısıyla İngiltere’deki Sovyet menafimin müdafaa ve himayesi zımnında Londra’daki sefirine talimat vermiştir”.[15] Yabancı mıydı bunlar, Wilhehn’le Edward emmi oğulları değiller miydi?…

 

Çeşitli vesilelerle Almanya (ve Avusturya-Macaristan) ile ilgili birçok haber, makale ve resmi Servet-i Funun’dan aktardım. Açıkça görüldüğü üzere, Türk intelligentsia’sı üzerine Alman propagandasının odağı öteden beri bu dergi olmuş. O, Alman üstünlüğünün telkin edilmesi görevini yüklenmiş. Vardiyayı on yıl sonra “Cumhuriyet” ve bir ölçüde, “Tasvir”e devredecektir.

 

Şimdi perşembeleri çıkan bu haftalık derginin 1925-28 arasındaki, nüshalarının yapraklarını çevirelim. Seyrek olarak Fordson, John Deere, Mc Cormic tarım makine ve aletleri, Studebaker otomobilleri; biraz daha sık olarak da Baker mağazasına[16] inhisar ediyor, Almandan gayri Batılı firmaların ilânları.

 

Gelelim şimdi berikilerine. Önce Deutsche Bank ile Berlin’de Dresdener Bank’ın bilançoları. Kime ne bunlardan?…

 

Devam edelim ve gelişigüzel ilân, yazı, makaleleri… sıralayalım.[17]

 

“Leipzig sanayi sergisi, Hamburg darülfünunu… Alman ressamlarından Saşa Kronborg’un çelik üzerine mahkûk (kazınmış) levhası… Frankfurt-a-Main’da bu defa açılan yeni numune sanayi sergisi… Spor gösterileri… Junkers tayyare seferleri bütün dünyada… Berlin baytar mekteb-i âlisi. Hindenburg, Alman polislerinin yeni kıyafetleri, Berlin’de tayyarecilik, Berlin’de köpek spor kulübü, Münich’te açılan demiryolları sergisi… Almanya’da şarapçılık, Rhein havalisi üzümleri, meşhur Moselle şarapları… Fransız işgalinden kurtulan Almanya’nın meşhur Essen şehrine Alman askerlerinin duhulü şenlikleri (1925)…”

 

“Avrupa’ya sipariş edilmesi takarrür eden 135 ton hacminde 25 milyon adet beş ve on kuruşluk bronz, 50 ton hacminde 5 milyon adet 25 kuruşluk nikel paralar için en müsait şerait teklif eden bir Alman fabrikasıyla Darphane Müdüriyeti arasında tanzim edilen mukavele imza edilmiştir…” Peki, ne oldu Osmanlı’nın darphaneleri?… Devam edelim. “Kadın polisler… Alman edebiyatında ilk asırlar… Berlin’in son modası” (burada Fransa’ya nasılsa yer verilmiş)… (20 Ağustos 1925)

 

“Alman sanayisi cemiyeti unvanıyla bütün Almanya’ya şamil olmak üzere büyük bir cemiyet vardır… Almanya’da tarz-ı mesaiyi en ziyade müsmir (semereli) kılan avamilden (amillerden) biri de hükümet ve millet hemdestü vifak (el ele ve uygunluk içinde) olarak bütün Almanlara bir aheng-i sai ve amel telkin eylemeleri sayesinde dâhilde ve hariçte Almanya’nın siyasî ve iktisadî, kuvvet ve kudretlerini mümtezic (her birine çok uygun) bir kitle halinde bulundurmaktır…” (4 Kasım 1926, No. 103).

 

“Schuhamm kalem fabrikası Tayyare Cemiyeti’ne (Hava Kurumu’na) müracaat ederek Tayyare Cemiyeti firmasını (?) hâmil kalem imal edeceğini bildirmiştir. Tayyare Cemiyeti Schuhamm fabrikasıyla bir mukavele tanzim etmektedir. Bu mukaveleye nazaran fabrika 14 cins kaleme “Tayyare Cemiyeti” markasını vurarak piyasaya çıkaracak ve her 144[18] kalem satışında cemiyete 20 kuruş verecek, bu miktar 200 bin kısmı[19] tecavüz ettiği takdirde her 144 kalem için 25 kuruş tediyatta bulunacaktır” (10 Mart 1927, No. 121). “Almanya’da süt satışı omnibüsü… Tayyare Cemiyeti’nin İstanbul’dan topladığı ianelerle alınan “İstanbul” tayyaresi deniz üzerinde yelken açmış olarak. Fotoğrafı tayyareyi imal eden Almanya’daki fabrikasından alınmıştır… Tecrübe seferlerine Almanya’nın Dessau şehrinden ve Berlin üzerinden Viyana’ya başlayacak olan büyük Junkers yolcu tayyaresi ve bunun yatak kabineleri…”

 

“Evvelki gün Ankara’ya cesim (çok büyük) bir tayyare vasıl olmuştur. Junkers’in yeni ve cesim münakalât tayyarelerinden ve umumiyetle cihan tayyarelerinin en büyüklerinden biri olan G31 tayyaresi İtalya, İspanya ve Fransa’yı uçarak devir suretiyle on bin kilometrelik bir seyahat yaptıktan sonra merkez-i hükümetimizi ziyaret etmiştir (niçin?…) Tayyare Almanya’nın Dessau şehri ile İstanbul arasındaki 1860 kilometre mesafeyi 11 saat 35 dakikalık bir uçuş müddeti zarfında, yani saatte vasatı 161 kilometre süratle kat etmiştir. İstanbul-Ankara arasında şedaid-i havaiye (fırtına) ile karşılaşmışsa da bunları kolaylıkla atlatmış ve yolcular havanın muhalefetine rağmen gayet güzel bir seyahat icra etmişlerdir. Mezkûr tayyarenin esbab-ı istirahatı mükemmel, hatta yatak tertibini muhtevidir. G31, pilot Rude tarafından idare edilmektedir. Bu pilot son zamanlarda Junkers tarafından kazanılan ve heyecanlı akisler bırakan 14 cihan rekorunun üçünü bizzat ihraza (elde etmeye) muvaffak olmuştur” (21 Nisan 1927, sayı 127).

 

“26 Mart’ta Almanya’nın Wilhelmshafen inşaat-ı bahriye destgâhlarından (tezgâh-fabrikalarından) denize indirilen Königsberg kruvazörü… Beethoven ve Göthe… Almanya’da talebe hayatı ve talebe yurtları… Almanya’da yüksek bir fabrika bacası. Kiel şehri günden güne sanayi, iktisat ve ticaret… Bir merkezden bir şehrin teshini (ısıtılması). Hamburg’ta hararet tevzii için tahtelarz (yeraltında) kanalizasyon… nehri üzerine atılan betonarme köprü… Afgan Kralı Emanullah Han ile Süreyya, Berlin’de Hindenburg’la beraber… İran Hariciye Nazırı’nın Berlin’i ziyareti… Berlin-Londra tayyare seferleri. Bahr-ı Muhit’i (Atlantik’i) geçen Alman Bremen tayyaresi ve pilotları… Gazi Hazretleri’ne özel vagon Almanya’da yaptırılıyor… Son sistem yolcu otobüsleri… Siebenburg köylü kızlarının el işleri… Rekor kıran Alman yüzücüler… Berlin civarında Tempelhof sahasında büyük tayyare merkezi ve Lufthansa şirketinin büyük nakliye ve yolcu tayyaresi… Hamburg’ta süprüntü (çöp) kamyonları… Leipzig Kütüphanesi, Amerikanvari on katlı bir müessese-i sınaiye binası… 1927 senesi moda kraliçesi Hilde Zimmermann ve yaz kraliçesi Margareta Kremer… Silezya’da kâin son sistem bir Alman kâğıt fabrikası…”

 

“Çeşitli kadın tipleri: İçtimaî ve siyasî meselelerle uğraşan; dram aktrisi (meşhur Eleonora Duze); erkek tabiatlı, zeki (Alman muharrirelerinden Sophie Hochsteter); ressam ve sanatkâr tipi; anne tipi; ticaret ve sanat âleminde para kazanan; raksı (dansı) seven; sporcu (Manş denizini yüzerek geçen Gertrud Ederle)…” (8 Eylül 1927, sayı 147).

 

Bu kadın tiplerinin fotoğraflarının altına sadece Alman olanların ad ve kimlikleri yazılmış…

 

Devam edelim.

 

“İlk defa Paris’te Fransa’nın âyan kürsüsünde hitabet eden bir kadın: Almanya’nın Reichstag Millet Meclisi’nde mebus Madam Luisa Schröder, Fransa parlamentosu erkânından olan arkadaşlarına ve otuz milletin murahhaslarına afyonun mazarratlarını teşrih ediyor” (15 Eylül 1927, sayı 148).

 

“Hamburg deniz tezgâhlarında Fransa için yapılan 25 bin ton hacminde bir sabih (yüzer) havuz… Ankara ile Tahran arasında bir hatt-ı havaî tesisi için bir tecrübe yapılmış. Ankara’dan kalkan bir Junkers tayyaresi üç buçuk saatte Tahran’a varmıştır… Berlin hayvanat bahçesi… Berlin at cambazhanesi… Berlin civarında Potsdam’da Einstein kulesi inşa edilmiş… Breslau, Mannheim tiyatroları, Almanya’da tiyatro ve sinema hayatı… Berlin’de Deutsches Theater’in müdürü Max Reinhardt’ın, müdiriyeti deruhte etmesinin 25. sene-i devriyesi münasebetiyle şerefine icra olunan merasim… Almanya’da Friedrichshaven destgâhlarında Avrupa ile Cenubî Amerika arasında muntazam, havaî seferler icra etmek üzere inşa edilmekte olan kabil-i sevk ve idare balonun inşaatı hitama ermek (bitmek) üzere bulunduğu haber veriliyor. Postadan başka 24 yolcuyu eşyasıyla birlikte… Berlin’in 1927 moda kraliçesi… Berlin’de bu sene açılan otomobil sergisi… Berlin’de bir kız mektebinde yüzme mümaresesi. Kış mevsiminde kapalı salonda… Dünyanın en kuvvetli elektrik kuvveti nakil merkezlerinden biri. Almanya’da Leipzig civarında100.000 volt…”

 

“Alman ordusunda gaz maskesi giydirilmiş bir köpek. Köpeklerin talim ve terbiyesi. Hasta bir köpeğin askerî baytar tarafından kuvvetli ziya ile tedavisi… Almanya’nın kibar nisvanından (hanımlarından) Madam Baron von Freiburg kısa saç modasına rağmen güzel saçlarını muhafaza etmiştir… Köln’de matbuat, matbaacılık ve kitapçılık sergisi… Almanya’da Kassel civarında Opel fabrikası müdürü Herr Rath arkadaşlarına raketli (roketli olacak) tayyare nazariyesini izah ederken. Kısa zamanda dünyayı devredecek raketli tayyareler… Münich’te Ağustos ayında Wagner ve Mozart musikisi… Giraf Zeppelin balonu…”

 

‘Ve bütün bu madde ve konulara ait uzun yazı ve sayısız fotoğraf. Bu aynı madde ve konulara ait sair ülkelerden haberin teki bile yok…

 

Dergiye muntazam ilân verenlerden biri de Deutsche Orient Bank olup, ilânın metni şöyle: “İstanbul şubesinin müceddeden küşad olunan (yeniden açılan) dairesinde bodrum katına mükemmel ve müzeyyen (süslü) kasalar vazolunmuştur. Bunlar elektrikle münevver (aydınlatılmış) mahallerde ve gayet havadar dairelerde kâin olup ailelere, ashab-ı emlâk (mülk sahiplerine) kiraya verilecektir. Fiyatlar ehvendir. Arzu edenlerin Bahçekapısı’nda Aşir Efendi caddesinde Yeni Vakıf Han karşısındaki bankaya müracaatları lâzımdır”.

 

Her sayıya İş Bankası da ilân vermiş. Ama onunkiler hep Deutsche Orient Bank’nınkinin altında yer alıyor…

 

Bir başkası: “Balâdaki (yukarıdaki) resimde görülen AEG fabrikalarında binlerce amelenin çalıştığı cesim kablo fabrikasında imal edilen her türlü kablo telgraf ve telefon telleri bütün aksa-i cihanda (cihanın uzak ülkelerinde) metanet ve ehveniyeti dolayısıyla pek büyük bir nam kazanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde binlerce kilometrelik telgraf ve telefon hututundan (hatlarından) ekserisi AEG mamulâtından bulunmaktadır. AEG şirketi aynı zamanda elektrik cereyanı istihsaline mahsus merakiz (merkezler) ihdas ve teşkilini deruhte eylemektedir. Fazla malûmat için Berlin’de müdiriyet-i umumîye müracaat”.

 

“Otto-Deutz markalı petrol, dizel, gazojen motorları. Linke-Hofmann-Lauch- hammer A.G., Berlin W15, lokomotifler, vagonlar…”

 

“K. von Heidebrek ve Şürekâsı. Hommel-Schies fabrikası. Ahşap ve demir imalât için bilumum alât ve edevat ve makineleri, motorlar, lokomobiller, tulumbalar, alât-ı ziraiye, değirmen makineleri…”

 

“Opel-Daimler otomobilleri ve motosikletleri…”

 

“Rheinmetal Türkçe yazı makineleri…”

 

Ve “Almanya, Berlin darülfünunundan mezun” Türk doktorlarının ilânları, ilânı bunlarınkinin yanında sürekli olarak çıkıp da “Almanya darülfünunundan mezun” olmayan Operatör Murat Bey (Paşa)nınki de var: bu zat, derginin sahibi Ahmet İhsan Bey’in damadıydı…

 

“Manisa yollarının bir şirkete yaptırılmasına karar verilmiş ve Manisa valisi Nusret Bey’le Süden namında bir Alman şirketi beyninde bu hususta anlaşılmıştır. Verilen 4.626.000.— liralık tahsisatla 950 kilometre yol inşa edilecektir…” (23.6.1927, sayı 136).

 

“Zonguldak belediyesi imtiyazı kendisine verilmiş olan elektrik tesisatıyla dokuz aydan beri iştigal etmektedir. Elektrik tesisatı Siemens şirketine ihale edilmiş, fakat santral binasının belediye emaneten yine kendisi deruhte etmiştir… Samsun şehrinin elektrik ile tesis ve tenviri hususu Samsun belediyesince münakaşaya konmuştu. Haber alındığına göre işbu tesisat şehrimizde Helios elektrik müessesesi tarafından temsil edilen Berlin’de meşhur ve muazzam Bergmann elektrik fabrikaları tarafından deruhte olunmuştur. Aynı fabrika, malûmdur ki Trabzon elektrik merkezini de tesis etmişti” (11.8.1927, sayı 143).

 

Dünyanın bütün ülkelerinde her gün kabineler değişir, yeni yeni başbakanlar, bakanlar gelir, geçer. Ama Servet-i Fünun için sadece Almanya’daki değişmeler önemlidir ve sadece bunlar duyurulur okuyucusuna. Örnek mi verelim?: “Almanya ve dört mühim sima” adlı makalede (17.2.1927, sayı 118) Alman harp borçları ve bunların ödeme şekilleri, yine Alman sanayisinin üstün başarıları anlatılarak, ele alınmış, bu konudaki Amerikalı banker Dawes’in uygulanan ödeme planı ve saire uzun uzadıya anlatılıyor. Ve dört tane de fotoğraf: “Almanya’da yeni kabineyi teşkil eden Başvekil Doktor Marx”, “Almanya’nın müstafi ve yeni kabinelerinde Hariciye Nazırı Herr Stresemann”, Almanya’nın İtilâf’çılara tamirat mesarifini suret-i tediyesi hakkında bir plan yapan ve planı, mevki-i icraya konulan Amerika bankerlerinden Dawes” ve de “Almanya’nın Reichbank devlet bankası reisi Doktor Schacht”. Ama iş bu kadarla bitmiyor, yandaki sayfada bu kişilerin eşlerinin de fotoğrafları ver alıyor ve bunlar hakkında da haylice mürekkep akıtılıyor. Sadece alta Mussolini, İngiliz Hariciye Nazırı Chamberlain ve Einstein’ın eşlerinin de fotoğrafları ekleniyor (bu sonuncu büyük bilginin de o tarihlerde “Yahudi” değil, “Alman” olduğunu hatırlayalım).

 

Kısaca, varsa Almanya, yoksa Almanya…

 

6 Mart 1932 günü Leipzig ilkbahar fuarı açılıyor. “Leipzig şehremini ve Almanya’nın mühim şahsiyetlerinden madut olan Dr. Herr Gördeler sergi münasebetiyle şehremanetinde sefirimiz Kemalettin Sami Paşa ile ticaret mümessili Nuri ve Türk sergisini idare eden Dr. Vedat Bey’i (Nedim Tör) bir öğle yemeğine davet etmiş ve bu ziyafette Leipzig’in yerli ve ecnebi bütün mühim şahsiyetleri bulunmuştu. Yemek esnasında şehremini (Belediye başkanı) irat ettiği bir nutukta bilhassa Türklerden, Türk pavyonundan uzun uzadıya bahsetmiştir.[20] Bir gün sonra Harmoni salonlarında Alman ve ecnebi matbuatı erkânına verilen ziyafette, ecnebi memleketlerden münhasıran sergi için gelen heyetler arasında yalnız Türk heyeti davet edilmiş ve sergi idaresi reisi ile şehremini ve daha birçok mühim zevat tarafından söylenen nutuklardan sonra ecnebi olarak yalnız Türklere söz söylemek için müsaade verilmiştir…”[21]

 

Yeni Enver’ler arayışı içinde olduğunu her haliyle belli ediyor, Almanya, önünde yeni Mackensen’lere topuk çaktıracağı Enver’ler… Bu sonuncuların asker olmaları koşulu yok, elverir ki Türkiye’yi Töton rayına oturtabilme kabiliyetini haiz bir mevkide olsunlar.

 

Bu arada Almanya’da melek görünümüne girme girişimleri de eksik olmadı. “Die Tat” (“Hareket”) dergisi bu işi üstlenmişti. Derginin savunduğu toplumsal hareket, Hans Zehrer’in kaleminde ifadesini buluyordu. Ne sömürme, ne sömürülme olacaktı…

 

“Kadro”, bu zata sorular yöneltmiş:

 

“Millî kurtuluş hareketleri iktisat sistemi olarak kapitalizmi ve içtimaî rejim olarak da demokrasiyi örnek telakki edebilir mi?”

 

“İktisaden tabi memleketlerdeki millî kurtuluş hareketleri kapitalizmayı ve demokrasiyi örnek olarak alamazlar. Çünkü bizzat bu hareketler, arkasından siyasî tabiiyeti (bağımlılığı) da beraber getiren bir ecnebi iktisat ve maliye hâkimiyetine karşı meydan almış cepheleşmelerdir. Millî kurtuluş hareketleri, millî iktisat kuvvetlerinin büyük bir kısmını devlet idaresine ve devlet murakabesine tabi kılan kuvvetli bir devletçi sistemi zarurî kılmaktadır.”

 

Daha sonraki bir soruyu da şöyle yanıtlıyor Zehrer: “Bu memleketlerde devletin iktisadî sevk ve idaresi altında millî bir sermaye terakümüne herhalde imkân vardır. Yalnız, devlet otoritesini taşıyan zümrenin içtimaî vazifelerini daima müdrik bulunması şarttır. Sermaye terakümü (birikmesi), millî iktisat lehine değil de, devlet otoritesini taşıyan zümrenin[22] nef’ine (yararına) temin edilirse, o vakit sınıf tezatlarının önüne geçilemez”.[23]

 

“Kadro”cular, bu “devlet idaresi” ve “devlet murakabesi” sözleriyle, bundan sonra Zehrer’in söylediklerine tepki göstermeyecek kadar büyülenmiş görünmektedirler:

 

“Ziraat memleketlerindeki sanayileşme hareketi hakkında ne düşünüyorsunuz?”

 

“Bence külli bir sanayileşmeden kaçınmalıdır. Her memleket kendi tabii imkânlarına ve ihtiyaçlarına göre millî sanayisini kurmalı ve imali rantabl olmayan mamulâtı ziraî mahsullerle mübadele etmelidir…”[24]

 

Aradan on beş yıl geçecek ve bu kez, akıl öğretmesi için resmen davet edilecek Amerikalı iktisatçı Thornburg, bu laflan kelimesi kelimesine tekrar edecektir.[25] Türkiye, boyundan büyük işlere kalkışmamalıdır.

 

Devam etmeden önce yine bu çağın melek yüzlü Alman sosyologlarından da kısaca söz etmekte yarar görürüm. Bunların, özellikle Anglo-Saxon alanda etkileri önemli boyutlara varmıştır.

 

“Bismarck çağı”nda yetişen Max Weber (1864 – 1920), Marx’ın olduğu kadar Hegel’in de karşısına dikilmişti. Ona göre kişisel faaliyet sosyolojik tahlilin birimidir. Weber’in, sosyal yapının tahliline yaklaşımı için ilk örneği onun 1890’da, Elbe suyunun Doğu’sunda tarımsal çalışma koşulları üzerindeki araştırması oluşturmaktadır. Bu etüt, Almanların göç etmeleri ve Slav kökenli gezici işçi akınının ortaya çıkardığı bir milliyetçi gerek tarafından teşvik edilmişti. Araştırması, buna rağmen, tarım işçileri arasında bireyciliğin artışı konusu etrafında odaklanmıştı: kırsal alanda toprak sahibine inkıyat etmedense, daha düşük gelir karşılığı kent bağımsızlığının riskini yeğliyordu, tarım işçisi. Bu özgül araştırma ona İmparatorluk Almanya’sı üzerinde çok daha genel bir tahlil vesilesi olmuştu. Weber’e göre Junker’ler, Prusya devletinin gücünü oturttukları sıralarda etkili toprak ağası, mahallî idareci ve asker olmuşlardı; ama XIX. yüzyılda bunlar, bozulan ekonomik durumlarını politik şantajla destekleyen kırsal kesim kapitalistleri haline gelmişlerdi. Bundan başka Junker’lerin sözde tüccarlaşmalarına koşut olarak da orta sınıf sanayicilerinin bir sözde aristokratlaşmaları süreci gözleniyor. Bu sonuncular, çocuklarına unvan ve askerî ve bürokratik kariyer sağlamak üzere Doğu’da toprak satın alıyorlardı.

 

Böylece Weber, tarımsal işçilik problemi üzerindeki araştırmasını bir sosyal yapı, İmparatorluk Almanya’sında sınıflar ve belli statüye sahip grupların karşılıklı etkileri için “maddî ve ideal çıkarlar”ın karşılıklı etkileri araştırmasına dönüştürmüştü.[26]

 

Kitabın konusu itibariyle büyük önem taşıyan bu Junker sorununa aşağıda, yine değineceğim.

 

Leopold von Wiese, Max Weber’den on yaş daha küçüktü ama 1962’ye kadar çalışıp yazabildi. Çok asil (von Wiese und Kaiserswaldau) fakat parasız, bir Prusyalı subayın oğluydu. O da askerî okula verildi. Ama okumanın sınırlandırıldığı ve okunacak kitapların sıkı kontrolden geçirildiği kışla yaşamı onun mizacını okşamaktan uzaktı. Kaçtı buradan ve Spinoza’yı… okumaya koyuldu.

 

İlk araştırmaları, Max Weber’inkiler gibi, Prusya sorunlarına yönelik oldu: birbirine bağlı toprak ve Polonya meseleleri… Genç bir Gürcü hanımla evlenip iki sene süreyle çok dar çerçeveli Poznan Akademisinde Polonya’nın iç kolonizasyonu üzerine çalıştı. Sonra Hannover Politeknik Okulu’nda el işleri ekonomisi, Düsseldorf Belediye Akademisi’nde de benzer dersler verdi. Ve zengin bankacı Kahn’ın teşvik ve yardımıyla yollara düştü: Londra, Paris, Budapeşte ve sonra da… Doğu: İstanbul, Mısır, Çin, Malezya ve özellikle Hindistan ve Seylan. Bu cevelan 1915’te son buluyor.

 

Ve savaş, “bacak, kelle, kan, kemik”!…

 

Bu arada Prusya Rhenania’sında, eski aristokrat ve üniversite sitesi Bonn’un yakınında, (ticarî kent) Köln belediye başkanı Konrad Adenauer, bir üniversite kurma düşünü görmektedir: 1919’da sosyal bilimler araştırma enstitüsünün ilk temeli atılmıştır ve von Wiese de buraya müdür ve Yüksek Ticaret Okulu’na profesör olarak atanmıştır. O gün bugün bu bina “Wiesehaus” adını taşımaktadır.

 

Ömrü boyunca liberal cephede bulunmuş olan von Wiese’yi Amerika kaçırmayacak, ona Harvard ve Wisconsin üniversitelerinde kürsüler açacaktır. Ama vatan hasreti onu ülkesine çekecek ve Ağustos 1934’te, geri dönmek üzere Bremen’e binecektir. Heimat (vatan)’a ayak basacak ama burada artık Hitler vardır. O her zaman nasyonal sosyalist ideolojisinin uzağında kalacak, bu yüzden de akademik kariyeri sıkıntıya düşecektir.

 

Onun düşüncesinde makrososyal tenasüllerin tanımlanmasının temelinde (halk) kitle(si) yatar. Aralarında herhangi bir münasebet olmayan bu bireyler yığınından itibaren von Wiese “sosyal” (gerçeğin) doğuşunu gözlemektedir: aynı lamba etrafında toplanan ve birbirlerini ısıtmayı düşünmeyen yaratıklar, yarasalar, pervaneler…[27]

 

Gerçi von Wiese’nin ömür boyu savunduğu liberalizm ters düşmüştü Hitler’e. Ama ne çıkar bundan? O liberalizm, güçlü sanayici Alman kapitalistini mi korkutacaktı?… O liberalizm değil mi ki, kendi mantığı içinde tutarlı olarak, Türkiye’nin sanayileşmesine karşı koyacaktır? Eninde sonunda bu anti- nasyonal sosyalist, “İnsanî” kişi, bir Prusyalı asilzade değil miydi?

 

“Siz, ‘maslahatınızı setredecek’ kadar bez, çıplak ayağınıza da çarık üretin, üst tarafına da karışmayın” türünden, Avrupa ve Amerikalının ağzına sakız beylik laf ve düşüncelere karşı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uyarma çanları çalmaya başlıyor, “Kadro”nun ipini çektiği çanlar. Bu iplerden birine, Darülfünün Muallimlerinden Avram Galanti asılmış.

 

“İzmir İktisat Kongresi azasına… Balkan Harbi ile Harb-ı Umumî arasındaki kış gecelerinin birinde… bundan dört yüz küsur sene evvel Portekiz’den Türkiye’ye hicret etmiş olan Yusuf Nasî namında zengin bir Musevî’nin tercüme-i haline dair, Divan-ı Hümayûn’da bulunmuş bazı vesaike atfen, bir konferans vermiştim… Konferansın nihayetinde, bir Türk müverrihinin (tarihçisinin) Nasî hakkındaki mütalâatını berveçhi zîr (aşağıda olduğu gibi) nakletmiştim: Şayet bu açıkgözlü Yahudi yirmi otuz sene evvel İstanbul’a gelmiş olsaydı, ecnebilere kapitülasyonlar bahşetmek suretiyle semahatta (cömertlikte) bulunmuş olan padişahlara ve dolayısıyla memlekete büyük hizmetler edecekti.”

 

“Konferansı bitirdikten sonra, o zamana kadar tanımadığım hazirûndan biri kemal-i teheyyüç ve teessürle yanıma gelerek titrek bir sesle “Nasıl? Kapitülasyonların ilgası lehinde misiniz?” dedi. Bu sualin tarz-ı edası beni hayrette bıraktı. Zira konferansta… Kapitülasyonların ilgası hakkında hiçbir fikir dermeyan etmedim…”

 

“… ‘Ne için telâş ediyorsunuz, ne oluyor?’ diye sordum… ‘Efendim, kapitülasyonları kaldırdığınız gün bizim halimiz yaman. Çünkü her nevi vergi vererek yerli tüccar ve esnafa rekabet edemeyeceğiz’ dedi.”

 

“Bu nasıl şey, Avrupa’nın herhangi memleketindeki ecnebiler o memlekette vergi vermezler mi? sordum.”

 

“Verirler ama orası başka, burası başkadır, dedi.”

 

“Ne için başka olsun? sordum.”

 

“Efendim, siz Yahudi’siniz, biz Hristiyan’ız. Siz ne için böyle işlere karışıyorsunuz? Siz Türk değilsiniz, dedi.”

 

“Ben, mabette Yahudi’yim, mabedin haricinde bu memleketin evlâdıyım, yani Türküm, dedim.”

 

“O zamana kadar mükâlemeye karışmayan arkadaşı: ‘Efendim, biz ancak kapitülasyonların temin ettiği menafi sayesinde yaşıyoruz. Biz Türklerin gafletinden istifade ediyoruz, biz ‘Türk yiyoruz (Nous mangeons du Turc)’…’ dedi… Arkadaşı da ‘evet, dediği doğrudur’ dedi…”

 

“İtiraf etmeliyim ki bu mükâlemede en ziyade nazarı dikkati celp edecek cümle ‘Türk yiyoruz’ cümlesidir. Çünkü bu iki kelime başlı başına bir program teşkil eder. Hiçbir ifadenin ruhu, bu iki kelimenin ihtiva ettiği ruhtan daha kuvvetli olamaz. ‘Türk yiyoruz’ demek, Türkün iktisadiyat sahasında terakki etmesine mümanaat[28] etmek demektir. ‘Türk yiyoruz’ demek, memleketi esaret-i iktisadiyeye ve binaenaleyh esaret-i siyasiyeye sürüklemek demektir. ‘Türk yiyoruz’ demek, Türkiye’yi müstemleke mertebesine indirmek demektir.”

 

“… İngilizlerin meşhur Flag follows trade, yani ‘bayrak, ticareti takip eder’ düsturu, ilm-i iktisadın ‘esaret-i siyasiye, esaret-i iktisadiyeyi takip eder!’ düsturunun mukabilidir…”

 

“Ben İzmir İktisat Kongresi’ne büyük ehemmiyet atfediyorum ve kendisinden, memleket için, pek çok hayırlı işler bekliyorum. İzmir İktisat Kongresi azası, vazifelerinin büyüklüğünü anlamak ve anlatmak istedikleri vakit, Türk iktisadiyat tarihinde bir ‘düstur’ şeklinde bulunmaya elyak olan iki kelimelik programı hatırlasınlar. Bu program şudur: ‘Türk yiyoruz!’…”[29]

 

Çanlar kimin için çalmış?…

 

  1. Cihan Savaşı sırasında kapitülasyonların ilgasına karşı dost ve müttefikimiz, uğrunda can feda Almanya’nın nasıl gözdağı verdiğini hatırlayalım. Tanrı’nın “lokma” olarak ayırdığı Türkiye’yi hep tabakta tutma gayretinde bir azalma var mı dersiniz, 1981 yılında?…

 

Ve bir anım: 1942-43 yıllarında Haliç Camialtı tersanesinde, vaktiyle kurulmuş Bessemer çelik ocaklarının temellerini görmüştüm. Meğer bu ocaklar I. Dünya Savaşı sırasında müttefikimiz Almanlar tarafından sökülmüşmüş.

 

Eski hamamın eski tellâklarının çoğu, söylediğim gibi, bu interim ve hatta II. Cihan Savaşı’nda da rol aldılar. Bunlardan von Papen, Nuremberg mahkemesinin ağır hükmünden kıl payı kurtuldu.

 

Falkenhayn’ın Türkiye’deki karargâhında 1. Şube Müdürü olarak görev yapmış[30] bu muhafazakâr politikacı, Hindenburg’u sarmış olan takımın önde gelen adamı General von Schleicher’in önerisi üzerine “baronlar hükümeti”ni kuran Şansölye von Papen oluyor ve idaresinin merkezini Prusya’ya alarak Sosyal Demokrat Parti (SPD)nin çanına ot tıkıyor.

 

Önceleri Nazi’lere fazla iltifat etmeyen von Papen, Köln’de 4 Ocak 1933’te Hitler’le buluşup onunla kesin olarak anlaşıyor ve 30 Ocak’ta Hitler şansölyeliğe atanınca o da şansölye yardımcılığına getiriliyor. Weimar Cumhuriyeti de tarihe karışıyor.

 

1934’te atandığı Viyana büyükelçiliğinden, ünlü Anschluss’u (Almanya ile birleşmeyi) sağlayarak 1938’te ayrıldı. Hitler onu Ankara’ya göndermek istediyse de Atatürk’ün “burası Avusturya değil!” diyerek agreman vermediği duyulmuştu. Von Papen de buraya gelmek için Atatürk’ün ölümünü bekledi… Öbür başkentlerin hiçbirinde elçi olarak bu kadar önemli kişi bulunmuyordu.

 

Hitler’in bütün hareketlerinin Pan-Cermen programının harfi harfine uygulanmasından başka bir şey olmadığını daha başlarda belirtmiş olduğumdan bunların ayrıntılarına girmeyip sadece bunun bazı bilinmeyen yanlarını özetlemekle yetineceğim.

 

Almanya için hemen yukarda söylediklerimin paralelinde Türkiye’de de, özellikle ordu kademelerinde, Enver Paşa ve dolayısıyla da cengâver ve etkili Tötonik ulusa hayranlık duyan epey üst kademe yöneticisi bulunuyordu. Ama bu arada, Almanya’nın Türkiye’yi bir Mısır haline, yani bir zımnî himaye altına alınmış hale getirme niyetine içerleyen akıllı kişi de az değildi.

 

İçinde bulunduğumuz yüzyılın belli başlı ekonomik olaylarından olan 1929-30 krizinden az etkilenenler arasındaydı, genç Türkiye Cumhuriyeti: elde ne tahvil, ne hisse senedi vardı; büyük “borsa çöküntüleri”ni o gazetelerde okudu. Ama ne de olsa kenarından köşesinden bu kriz ona da sürtünmüştü.

 

Bu arada ortalarda bir de, yukarda kendisinden söz ettiğim, Servet-i Fünun’un reklamını yaptığı kişilerden Dr. H. Schacht vardı, Almanların ünlü maliyecisi ve Reichsbank’ın müdürlerinden. Bankanın malî olanaklarını Hitler’in yeni Alman iktisat politikasının emrine vermiş ve 1934-37 arasında Nazi’lerin İktisat Bakanlığı’nı yapmıştı. 1943’e kadar da Devlet Bakanı olarak Hitler’in hizmetinde kalmıştı.

 

“1930’lar Türkiye’sinde, dış ticaretin tek bir ülkeye yönelişi bakımından önceki ve sonraki zaman aralıklarında görülmeyen bir yoğunlaşma ortaya çıktı. Balkanlar ve Orta Doğu’da iktisadî genişleme politikası güden Nazi Almanya’sı, 1930’ların sonuna doğru[31] Türkiye’nin ticaretinin aşağı yukarı yarısını kendine kanalize edebildi. Bu ülkenin Türkiye’nin ihracatının cari değerindeki payı 1932’de %15’ten 1934’te %39’a çıktı; 1935-39 ortalaması %44’ü buldu. Almanya’nın Türkiye’nin ithalatının cari değeri içindeki payı ise 1932’de % 25’ten 1934’te % 36’ya yükseldi; 1935-38 ortalaması %46 oldu.”

 

“Türkiye’de bürokrasinin yoğun müdahalesine dayanan dış ticaret politikası uygulamasına geçilirken, Nazi hükümetinin ticaret örgütleri Türkiye’nin ihraç stoklarını dünya piyasasındaki fiyatlardan daha yüksek fiyatlarla almaya başladı. The Economist’in 5 Ağustos 1939 nüshasında çıkan bir hesaplamaya göre, 1938 yılında Almanya Türkiye’den yaptığı ithalata dünya piyasası fiyatlarına göre olması gerekenden 26 milyon TL daha fazla ödemiş, Türkiye’ye ihracatını da dünya piyasasından 18 milyon TL fazlasına hesaplamıştır. Böylece Almanya siyasal amaçla Türkiye’ye 1938 yılında 8 milyon TL tutarında bir subsidi yapmıştır denilmektedir. Almanya Türkiye ile kliring hesabına açık vererek, Türk hükümetini Almanya’dan daha çok ithalat yapmaya zorladı. Almanya’dan yapılan silâh ithalatının artırılmasına karşın, Türkiye’nin Almanya’nın kliring alacağı 1937 yılı sonunda yine de 18 milyon TL tutarındaydı. Türkiye askerî örgütlenmesinde de daha çok Almanya’ya olan ticaret bağımlılığın artmasında, … liranın değiştirilebilir paralar karşısındaki resmi kambiyo kurunun fazla değerli tutulması da rol oynadı.”

 

“Ankara hükümetinin Almanya karşısındaki ticaret bağımlılığından rahatsız olmaya başladığı, bu rahatsızlığın 1937 yılında panik boyutlarına eriştiği görülmektedir. İngiltere’nin de bu bağımlılıktan rahatsız olması, Almanya’nın Türkiye üstünde giderek daha çok etkili hale gelmesini Orta Doğu’daki çıkarları bakımından tehlikeli görmesi üzerine, İngiltere ve Türkiye arasında siyasî ve iktisadi bir yakınlaşma başladı. 1936 ve 1938 antlaşmaları ile İngiltere, İngiltere’den yapılacak sanayi makine araç ve gereci ve silâh ithalatında kullanılmak ve karşılığı Türk ihraç mallarıyla ödenmek üzere Türkiye’ye 19 milyon sterlin ya da o zamanki resmî kura göre 118 milyon TL tutarında kredi açtı. Ankara hükümeti ayrıca Almanya’nın Türkiye’nin ticaretindeki payını azaltmak için İngiltere, Fransa, Hollanda, İsviçre, İsveç, İspanya ve Yunanistan’dan yapılan ithalatı 1937 yılında, bir ölçüde liberalize etti. Ancak ticaret açığı ve döviz kıtlığı ile karşılaşınca bu liberalizasyondan vazgeçildi. İkinci Dünya Savaşı başladığında Türkiye dış ticaretinde hâlâ büyük ölçüde Almanya’ya bağlıydı. 1939 yılında Almanya’nın Türkiye’nin ithalatının cari değerindeki payı %51, ihracatının cari değerindeki payı ise %37 idi.”[32]

 

“Yabancı şirketlerin Türkiye’nin dış ticaret piyasasındaki tekelci denetimleri 1930’larda da sürdü. 1939 yılına ait bir olay bu konuda anlamlı bir örnektir. Tütün ihracatında önemli payı olan bir Amerikan şirketinin temsilcisi, o yıl savaş nedeniyle Türkiye’ye zamanında gelemeyince, Hükümet İzmir tütün piyasasını açamamış, piyasanın alt üst olmasını önlemek gerekçesiyle temsilcinin gelişini beklemişti. Bu olay tütün piyasasındaki tekelci yapıyı yansıtması bakımından önemliydi. Öte yandan Nazi Almanya’sının 1930’larda Türk dış ticaretinin hemen hemen yarısını eline geçirmesi yepyeni bir durum yaratmıştı. Almanya ile yapılan ticaret doğrudan doğruya Nazi hükümetinin denetimi altındaydı. İkili anlaşmalar ve kliring sistemiyle sürdürülen dış ticarette hem Türk hükümeti hem de yerli tüccarlar işlerini çok kere Alman hükümetinin ajanlarıyla yürütmek durumundaydı. Almanlar Türkiye’den, sattıklarından daha çok mal ithal edip önemli borç bakiyeleri biriktirerek, Türkiye’yi dünya piyasalarında eli kolu bağlı bir duruma düşürdüler… yerli tüccarlar kendilerini Alman çıkarlarına bir hayli kolay uydurmuş, Nazi metropolü mübadele ilişkileri aracılığıyla Türkiye ekonomisi üzerinde, bir kapitalist metropole bağımlılık açısından başka hiçbir dönemde görülmemiş bir etki gücü elde etmişti Almanya’nın etkisi nedeniyle yabancı sermayenin Türkiye’nin dış ticareti üstündeki baskısı, bu dönemde, çok artmıştı.”[33]

 

Bu kişi (Dr. Schacht) 1930’larda Ankara’yla bir takas (clearing) anlaşmasını ustaca müzakere etmiş, Türkiye’nin dış ticaret hacminin artmasına ve kriz baskısının azalmasına yardımcı olmuştu: Almanya, dünya piyasalarındaki fiyatlardan % 20 – 40 arasında daha pahalıya alıyordu, Türk tarım ürünlerini. Ama karşılığında sattığı malların fiyatına neler bindirdiğini Allah bilir.

 

Fakat Türkiye bu değiş tokuş sistemine bayağı alıştı: 1939’da dış ticaretin %90’ına kadarı bu gibi kliring anlaşmalarıyla yürütülüyordu ve Almanya tüm Türk ihraç mallarının yarısını alıyordu.

 

Bu arada S.S.C.B.’nin Almanya’daki büyükelçiliğinin 1938’de Almanya’daki siyasî durum hakkındaki 11 Mart 1939 tarihli raporunda şu cümleler okunuyor: “Berlin’in Güneydoğu Avrupa ülkelerinin iktisadî kaynaklarına artan ilgisi Funk’un[34] Balkan ülkeleri ve Türkiye gezisinde de yansımaktadır. Dört yıllık planın yeniden gözden geçirileceği ve yeni versiyona ekleneceği söyleniyor…”[35] O zamanlar İaşe Maddeleri Dağıtma Ofisi umum müdür muavini bulunan İsmail Hüsrev Tökin Beyin bana anlattığına göre Krupp, Türk hükümetine müracaat ederek Orta Anadolu’da, Türk ordusunun tüm silâh ihtiyacını karşılayacak, Orta-Doğu’ya çeşitli makine ve saire ihracatı sağlayacak fabrikalar kurmayı teklif etmişmiş. Bunun bir nevi kapitülasyona dönüşmesi endişesi bizimkileri bu teklife olumlu yanıt vermekten alıkoymuşmuş.

 

Krupp’un bu teklifinin, çok öncelerden beri tasarlanmış bir temel planın bir denemesi olduğunu düşünmek için bazı nedenler var:

 

Bir Türk uçak birliği kurmak ve yönetmek amacıyla Kasım 1914 başlarında Üsteğmen Erich Serno, İstanbul’daki Alman Askerî Heyeti’ne atanıyor. Bu çalışkan ve becerikli genç subay gerçekten, bütün Türk savaş cephelerindeki havacılık birliklerini kurup Türk pilot, râsıt, montör ve sair hizmet personelini savaşabilir halde yetiştirmeyi, hava meydanları, pistleri vs. inşa etmeyi başarıyor. Ama anlaşıldığına göre, daha başka şeyler de başarıyor: Türkiye’nin belli bölgelerinin hammadde ve sanayi potansiyeli hakkında sıkı gözlemlerde bulunuyor. Nitekim “… günlüğünde, Benz firmasının denetçilerinden büyük endüstrinin gizli danışmanı Broseien’in, Benz firmasının Türkiye’de nasıl bir sınaî çalışma olanağı bulabileceğini ve hangi hammaddelerin mevcut olduğunu saptamak için kendisini ziyaret etmiş olduğunu yazıyor. Mammut-Stinnes-Konzern’in sahibi Hugo Stinnes de ticarî konuları gözden geçirmek için Türkiye’ye geldi (Serno’dan aldığı bilgiler, harpten sonra Semo’nun Konzern’de görev almaşım sağladı). Almanya, hammadde durumunu kontrol etmek için çeşitli bilim kurulları da gönderdi. 1916’da Alman subaylarının yönetiminde Türk ‘Harp Ekonomisi Ziraî İstihbarat Merkezi’ kuruldu”.[36]

 

Tekniğin her dalında mükemmel yetişmiş bunca mühendis, teknisyen, usta ve sair kişilerin varlığına rağmen Türkiye, her nedense, motorunu bir türlü kendi yapar hale gelmemiş, ya da getirilmemiş. Gerçekten motor imali, sanayileşmenin köşe taşı olup çoktan bir sır olmaktan çıkmıştır. Ve motorunu, arkasından da aktarma organlarını yapan ülkenin önü büyük sanayiye açılır. İşte Türkiye için istenmeyen de bu!… Milyarların harcandığı Orta Anadolu TÜMOSAN projesi süründürüldü de süründürüldü, ta ki gazetelerimiz nihayet şu haberleri yazana dek: “Mercedes geliyor. Alman Mercedes firması… DPT Yabancı Sermaye Dairesi’ne müracaatını yapmış… Türkiye’de kamyon motorları üreteceği, ayrıca otobüs ve askerî araçlar dâhil her türlü kamyon imali konularında da faaliyette bulunacağı belirtilmiştir. Mercedes’le İş Bankası ve Mengerler Holding’in de ortak olacakları yabancı sermayeli yeni bir şirket kurulacaktır. Şirkete ayrıca bir Alman bankası ile Dünya Bankası’nın yan kuruluşu IFC (Uluslararası Finans Kurumu) da ortak olacaktır. Kurulacak yeni şirketin ilk etapta, motor üretimi konusunda, TÜMOSAN bünyesinde oluşturulan Atmasan şirketini kiralayacağı… öğrenilmiştir…” (Milliyet, 13.3.1982).

 

Aradan bir aydan fazla geçiyor ve bütün gazeteler, orkestra halinde şu manşetleri atıyorlar: “Motor sanayimiz Alman teknolojisi ile kuruluyor”; “Türkiye’de dizel motorunu MAN ve Mercedes üretecek”; “Ağır dizel motorları üretimi MAN’a, hafif dizel motorları üretimi de Mercedes’e bırakılacak” (sırasıyla Hürriyet, Cumhuriyet ve Milliyet, 23.4.1982).

 

Ve TÜMOSAN bu çarkların içinde eriyip gidiyor, Türk ulusunun öz malı TÜMOSAN.

 

Mercedes’le Benz’in yakınlığını da bilmeyen var mı? Mammut markasına da sokaklarımızda, çöp kamyonlarında vs. rastlamıyor muyuz?

 

Ve Ostpolitik hayatiyetini bütün şiddetiyle koruyor!… Döneceğim konuya.

 

Türkiye, ilk beş yıllık planını yaparak iktisadî kalkınma hareketine giriştiği yıllarda Hitler de iktidara gelmişti. Türkiye’nin, sanayi planını gerçekleştirmek için yeni kaynaklara gereksinimi vardı. Almanya ise Ortadoğu ve Balkanlar’da, mamullerine pazar aramaktaydı. Almanya’nın ekonomik ve teknik gücünü, politik amaçlarla kullandığı önceleri pek fark edilmedi ve onunla sıkı bir ekonomik işbirliğine girmekte sakınca görülmedi. Nitekim 1934’ten itibaren Almanya’daki büyük firmaların Türkiye’ye açtıkları krediler, iki ülkenin ticaret hacmini hayli artırmıştı.

 

Ama asıl Alman siyasî amacı, 1936’dan itibaren anlaşılmaya başlanmıştı; bu amaç Türkiye’nin İngiltere ve Sovyetler Birliği ile arasını açmaya yönelikti.

 

Bunu istemeyen hükümet, 1936 Haziran’ında Karabük demir ve çelik işletmelerini önceleri Krupp’a kurdurmayı düşünmüşken bunu sonradan İngiliz Brassert firmasına yaptırmakla Alman İktisadî baskısını azaltmayı düşünmüştü.

 

Bu arada Almanya, Boğazlar’ın statüsünü saptayacak olan Montreux Sözleşmesi’ne müdahale edecektir. Bu ülkeyle İtalya, bu Sözleşme’yi tasvip etmemişlerdi. Almanya, Lausanne Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olmadığı için Montreux Konferansı’na çağırılmamıştı. O da buraya bir gözlemci gönderip olup bitenleri yakından izlemişti. Boğazlar konusunda Türkiye’nin İngiltere ve Sovyetler Birliği ile anlaşması işine gelmemişti. Nitekim Sözleşme’nin imzalanmasından sonra, 26 Şubat 1937’de, Türkiye’ye bir nota vererek, özellikle Sovyet savaş gemilerinin serbestçe Akdeniz’e çıkmalarını onaylamadığını bildirmişti. Türkiye de 9 Mart 1937 tarihli cevabî notasında, Almanya’nın Lausanne Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olmaması ve Akdeniz’de sahili bulunmaması itibariyle müdahaleye hakkı bulunmadığını beyan etmişti.

 

Montreux Antlaşması’yla Türkiye’nin Boğazları tahkim etme hakkını elde etmiş olması, bu ülkenin askerî önemini büyük ölçüde artırmıştı. Almanya, bu antlaşma hükümlerinin kendisine de teşmilini sağlamak üzere bir ikili antlaşma teklifinde bulunuyorsa da Türkiye, diğer akitlerin tasvibi olmadan böyle bir antlaşmayı yapmayacağını, fakat tek taraflı bir demeçle Montreux hükümlerini Almanya’ya da teşmil edebileceğini bildirmiştir.

 

Alman iktisadî baskısı şiddetinden bir şey kaybetmeyecektir. Berlin’de cereyan eden Türk-Alman ticaret görüşmelerine ilişkin Alman Dışişleri Bakanlığı İktisadî Politika Dairesi Müdür Yardımcısı’nın 29 Haziran 1938 tarihli memorandumu bu konuda çok manidardır: “Ekonomik sonuçlarından başka, görüşmeler siyasî bir önem de taşımaktadır. Türkiye’nin bize eskisinden daha kuvvetli iktisadî bağlarla bağlanması gerekmektedir… Çünkü İngiltere son zamanlarda özellikle iktisadî alanda Almanya’nın Türkiye üzerindeki etkisini ortadan kaldırmak için artan bir çaba sarf etmektedir. Bizim Türkiye’nin dış ticaretindeki hissemiz halen °/o40-50 oranında olduğuna göre, Türkiye ile Almanya’nın ticareti artırıldığı takdirde Türkiye iktisadî bakımdan Almanya’ya gittikçe daha fazla tabi olacaktır… Türkiye’ye verilen İngiliz kredisi bu devletin kredi ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğuna göre Türkiye’yi iktisadî bakımdan Almanya’ya daha fazla bağlamak ve bu devlet üzerindeki nüfuzumuzu artırmak mümkündür”. 27 Mayıs 1938 antlaşmasıyla İngiltere’nin bize verdiği 10 milyon sterling’lik kredi Wilhelmstrasse’nin genzine sinek kaçırmıştı.[37]

 

Mussolini’nin 7 Nisan 1939’da Arnavutluk’a saldırması, Türkiye’yi İngiltere ve Fransa’yla müzakereye itmiş ve onu kesinlikle Mihver Devletleri takımından uzaklaştırmıştı. Hitler de, Türkiye’nin Batı güçlerine katılmasını önlemek üzere von Papen için Ankara’dan yeniden agreman istedi. İnönü de nazik davrandı…

 

Bu kurt eski Şansölyenin buradaki faaliyeti birkaç aşamada irdelenebilir: 1939-40 arasında Türkiye’nin tarafsızlığını sağlama ve onu bir İngiliz – Fransız ittifakından uzak tutma yolunda çaba harcıyor; 1941-43 arasını kapsayan ikinci aşamada, Berlin’le Ankara arasında daha yakın ekonomik, politik ve askerî bağlar sağlamak üzere baskı yapma yolunu tutuyor; 1944’teki üçüncü aşamada da yeniden Türkiye’nin tarafsız kalmasını sağlama çabasına dönüyor.

 

1941 ilkbaharında, Balkan’lardaki zaferlerinden dolayı Almanya’nın durumu o derece kuvvetlenmişti ki Türkiye istemeyerek iki yanlı bir antlaşmasının müzakerelerine girişmeyi kabul etti. Von Papen, Irak, Suriye ve İran’a doğru Alman savaş malzemesiyle gizlenmiş (kıyafet değiştirmiş) kıtaların sınırsız olarak Türk topraklarından geçişine Ankara’nın iznini sağlama girişimlerini sürdürüyor. Buna karşılık da Berlin’den kendisine, Türkiye’ye Trakya sınırlarında düzeltme, Ege’de birkaç Yunan adası vaadi ve Boğazlar’da emniyet garantisinin verilmesi yetkisi tanınıyor.[38]

 

18 Haziran 1941’de von Papen, Türkiye’yle on yıllık bir saldırmazlık paktı imzalamayı başarıyor. Almanya’yı buna iten sebep aslında çok belirgindi: amaç, Türkiye’nin tarafsızlığını sağlayarak Rusya’yı tecrit etmek ve bunu da 22 Haziran için planlanmış bu ülkeye saldırıdan önce elde etmekti.

 

Bu paktın I. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti ile Alman Reich’ı arazilerinin masuniyetine (dokunulmazlığına) ve temamiyet-i mülkiyesine mütekabilen riayet ve doğrudan doğruya veya dolayısıyla yekdiğeri aleyhine müteveccih (yönelik) her türlü harekâttan tevakki etmeyi (sakınmayı) taahhüt ederler” denmektedir (bkz. ÜLKÜ XVII/101, Temmuz 1941). Bunun imzasından bir hafta sonra Reich, Sovyetler Birliği’ne saldıracak, Türkiye tarafsız kalacağını ilân edecektir. İtalyanlar, kendilerini bu paktı imzalamış saydıklarını bildirmişlerdi.

 

Reichwehr’in Sovyetler Birliği arazisinde hızlı ilerleyişi Almanya’nın Türkiye ile olan ilişkilerini rahatlatmıştı ve Ankara’yı daha sıkı işbirliği için sıkıştırır olmuştu. Almanya Türk hammaddeleri, özellikle kromu ile ilgiliydi. Bununla birlikte Türkiye’nin Büyük Britanya ile daha önce akdedilmiş bir krom anlaşması vardı ve Ankara bunu ihlâl etmeyi reddediyordu (bu arada İngilizler, Braitwaith şirketi eliyle İskenderun iskelesini inşa ettiriyor ve Toros’lar karayolunun bir an önce bitirilmesine ve Ulukışla ile bağlantının sağlanmasına büyük çaba harcıyordu. İskenderun’a inmiş krom cevherini Adalarına taşıyacak halleri yoktu ve bunun herhangi bir türlü Almanların eline geçmesini önlemek üzere de cevheri mavnalara yükleyip İskenderun açıklarında denize döküyorlardı!).

 

9 Ekim 1941’de Türkiye Reich’la, 31 Mart 1943’e kadar sürecek bir ticaret anlaşması imzalıyordu. Bu anlaşma ile de Almanya’ya 1943-44’te, yani Türk-İngiliz krom anlaşmasının bitiminden sonra, 90.000 ton krom cevherinin satışı öngörülüyordu. Buna karşılık da Almanya Türkiye’ye 100.000.000.— TL.lık savaş malzemesi verecek ve bunun 18.000.000.—TL’lığı, 1942’nin sonundan önce yüklenecekti.

 

Bütün 1941-42 yılları boyunca von Papen Ankara’yı, Almanya’ya karşı “her gün daha çok dost” olması ve Arap ülkeleriyle Süveyş Kanalı’na yönelik transit kolaylıkları göstermesi için sürekli baskı altında tutuyordu. Tabii, zamanında oralarda yeterince dönüp dolanmış olduğundan neyi nasıl isteyeceğini de çok iyi biliyordu.

 

Bu noktada hikâyeyi biraz kesip Hitler’in savaş öncesi Arap politikasına kısaca göz atalım.

 

Churchill 1921 Mart’ında Filistin’i ziyaret ettiğinde bu ülkenin geleceği ve tutulmamış vaatlere dair serzeniş ve şikâyetler ayyuka çıkmıştı. Önüne Arap’ın her türlüsü, Müslüman’ı, Hristiyan’ı dikiliyor, Filistin’de şişmekte olan mücadele hususunda görüşünü ifade ediyordu. O da sanki kehanette bulunmuştu: “… Bugün Arapların İngiltere’ye inançları eskisi gibi değil… İngiltere Arapların davasına sahip çıkmazsa, başka güçler bunu yapacaktır. Hindistan’dan, Mezopotamya’dan, Hicaz ve Filistin’den şimdi İngiltere’ye feryat ediliyor. Dinlemeyecek olursa belki Rusya, belki de Almanya, bunların çağrısına bir gün cevap verecektir”.

 

Filistin’de ve Orta Doğu’nun sair yerlerinde Arap milliyetçileri, iki savaş arasında, Manda ile onun İngiliz ve Siyonist vaftiz babalarına karşı diplomatik ve maddî destek için her gün daha çok Almanya’ya yaklaştılar. Bu çaba, Hitler’in iktidara gelmesiyle çok hızlandı; birçok Arap, Nasyonal Sosyalist rejimin Yahudi ve İngiliz aleyhtarı milliyetçiliğinin kendilerine fayda sağlayacağı yanılgısına düştüler, oyun içinde oyun olduğunu bilemediler.

 

“Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’yla ittifakına rağmen Almanya, harp öncesi Araplar indinde var olan temel iyi niyet ve dostluğu kaybetmemişti. O, genellikle bu savaş sonu tesviyesinin bir ‘mazlum kurbanı’ ve Orta Doğu’da emperyalist ihtirası olmayan (!) belki tek güç gibi görülüyordu”[39]

 

Almanlarla Arapların teması 1 Eylül 1921’de Londra’da başladı. Arap delegasyonu ile görüşen Londra’daki Alman büyükelçisi Stahmer, izlenimlerini şöyle dile getiriyor: “Almanya’ya karşı hiçbir düşmanca duyguları yok; hatta aksine Almanya’yı öbür büyük güçlere yeğliyorlar zira yarar peşinde koşarken Almanya’nın bencil davranmadığı, yerli halkın menfaatlerine saygılı olduğu kanısındalar”. Arapların, Orta Doğu’da İngiliz ve Fransız varlığı ile Filistin’de bir Ulusal Vatan kurmak için Siyonist çabalara karşı Almanlardan, Weimar ve Nazi çağları içinde süregelen diplomatik ve maddî yardım istekleri genellikle sonuçsuz kalacaktır.

 

Orta-Doğu Almanya’nın o andaki ulusal çıkarları çerçevesinin çevresinde bulunuyordu ve Weimar devrinde Alman hükümetinin dış politika hedefleri bakımından elzem değildi. Bununla birlikte Almanya’nın, dünyanın bu bölgesinde özgül siyasî, iktisadî ve kültürel ilgisi her zaman var olmuş ve bu ilgi ve çıkarları koruyup geliştirmek için de kendine özgü bir politika izlemiştir. Wilhelm’in Kudüs ziyareti bunu, yeterince açıklığa kavuşturmamış mıydı? Ama o günlerde Almanya’nın Orta-Doğu’daki önemli ekonomik ve kültürel çıkarlarına en iyi hizmet edecek tutum, Balfour Deklarasyonu’nun ruh ve içeriğinin şartsız olarak kabul edilmesi, Almanya ve Filistin’de Siyonist hareketle yakın ilişki ve bunun ciddî olarak desteklenmesi şeklindeydi. Weimar çağı sırasında Alman siyasî çıkar ve hedefleri, Avrupa’da Versailles antlaşmasının barışçı yolla yeniden ele alınması konusunda odaklanıyordu; bu da, Orta-Doğu’da İngiliz-Fransız pozisyonunun tutarlı şekilde kabullenilmesiyle ancak mümkündü.[40]

 

Bilindiği gibi Lord A. J. Balfour (1848-1930), Lloyd George’un koalisyon kabinesinde (Aralık 1916) “tecrübeli ve ağırlıklı” dışişleri bakanıydı ve Kasım 1917’de, İngiliz hükümetinin savaştan sonra Filistin’de Yahudilerin bir “Ulusal Konut” kurmalarını desteklediğini ilân etmişti. Bu da “Balfour Deklarasyonu” olarak geçmişti ki Yahudilerin Filistin devleti tarihinin bir köşe taşını oluşturur.

 

Hitler rejimi gerçekten Arap dünyasında ve özellikle Filistin’de büyük coşkuyla karşılanmıştı. Yukarda sözünü ettiğim temel yanılgının dışında Araplar ayrıca, Nasyonal Sosyalist ideolojisinin Semitik (Samî) Arapları ırkî kademenin en dibine koyduklarını, Nazi Almanya’sının Orta Doğu’da, II. Cihan Savaşı’nın patlamasına kadar İngiliz otoritesine hiçbir surette ilişmeme kararının farkına varamadılar. Hatta 1933’ten sonra Filistin’e korkunç derecede artan Yahudi göçünden Almanya’nın doğruca sorumlu olması bile bu Arap coşkusunu azaltmamıştı.

 

1933 ilkbaharında Bağdat’ta kurulmuş olan Pan-Arap Komitesi, Almanya’nın Irak sefiri Fritz Grobba’ya yaklaşıyorsa da Grobba’nın yanıtı Arap halkına sempati, Arap hareketine karışma ya da bunu destekleme hususunda kesin ret şeklinde oluyor. 12 Şubat 1935’te Grobba, Berlin’den şu talimatı alıyor: “Adı geçen grup ya da temsilcileriyle temastan kaçınınız. Bu çabalarla hiçbir ilgimiz yoktur…”[41]

 

1933’ten sonra Arap dünyasında Nasyonal Sosyalist modelinde siyasî partiler kurma çabaları baş gösteriyor. Yine Grobba ve Nebi Musa başkonsolosu Wolff’a yaklaşılıyor. Wolff, Nazi yanlısı Araplarla, Filistin’de Alman-Hristiyan cemaati içinde gün geçtikçe faal hale gelen küçük Nazi Partisi örgütünün[42] her türlü temasının önlenmesi talimatını alıyor. Haziran 1934’te NSDAP (Alman Nasyonal Sosyalist Çalışma Partisi – sonradan kısaca NAZÎ Partisi)nin Auslandsorganisation (Yabancı Ülke Örgütü)nden Ernst Bohle Alman Dışişleri’ne, parti üyeliğinin sadece Alman vatandaşlarına açık tutulacağını, politik olarak beyni yıkanmış Araplarla Filistin’deki Nazi Partisi örgütünün işbirliğinin önlendiğini bildiriyor.

 

1936’da vaki olan Arap ayaklanması Almanya’da salt bir ilgisizlikle karşılanıyor. Basın her türlü İngiliz aleyhtarı ve Arapları tutan yazı ve yorumdan özenle kaçınıyor.

 

1933’le 1937 arasında, Hitler rejiminin Yahudi politikasının temel öğesi olarak, Alman hükümeti ve Nazi partisi Almanya’dan Filistin’e Yahudi göçünü faal olarak teşvik ediyorlar. Dışişleri’nin sorumlu şubeleri, Orient-Abteilung, Referat-Deutschland ve Handelspolitische Abteilung (Ticaret politikası şubesi), Kudüs’teki başkonsolosluk da dâhil olmak üzere, Alman Siyonist hareketine ciddî destek oluyorlar. İçişleri Bakanlığı göçlerin intizamını sağlarken İktisat Bakanlığı ile Reichsbank Haavara Transfer Anlaşması’yla, Almanya’dan Filistin’e büyük ölçüde Yahudi göçü ekonomisinin sorumluluğunu yükleniyorlar. Keza SS polis örgütü de Anti-Siyonist liberal Yahudi organizasyonlarına göre öbürlerine tercihli hak tanıyor. Filistin ve sair yerlerdeki Siyonist memur ve öğretmenlere, Alman Siyonist örgütünün çabalarını kolaylaştırmak üzere Alman makamlarınca giriş vizesi veriliyor. Filistin’e Siyonist göçüne vaki Alman desteğinde, İktisadî mülâhazalar da önemli yer tutuyordu. Almanya’nın kritik ekonomik durumu ve Nazi ırkçı felsefesi, Yahudi göçmenlere varlıklarından hiçbir şey götürme olanağını tanımadığından, gidilen yerlerde asgarî gereksinmelerin karşılanmasında büyük güçlükle karşılaşılıyordu. İlk 1933 Yahudi aleyhtarı Alman kanunlarının çıkışından sonra Alman mallarına karşı uluslararası boykotun da uygulanması, Berlin’de yeni rejimin ekonomik planlarına bir darbe olarak yorumlanmıştı. Bu itibarla Ağustos 1933’te ister istemez akdedilen Haavara Transfer Antlaşması, kısmen olsun soruna çözüm getirip, Yahudi göçmenlere varlıklarından küçük bir bölümünü Alman malı olarak taşımak imkânını verir olmuştu. Bu mallar Filistin pazarında satılıyor, böylece de göçmenin eline, az da ‘ olsa, bir tazminat geçmiş oluyordu. Bu Haavara sayesinde Filistin ve Orta Doğunun öbür ülkelerine Alman ihracatı hissedilir ölçüde artmıştı. Aynı zamanda Haavara antlaşması, Filistin’i dünya Yahudiliği için Alman mallarının büyük ithalâtçısı bir manevî ve millî merkez haline getirmekle Alman aleyhtarı boykotun da etkisini kırmaya yardım etmişti. Bu itibarla 1933 ile 1937 arasında Filistin, Nazi Yahudi politikasının tercih ettiği bir göç mahalli oluyordu. Bir paradoks olarak Hitler rejiminin Yahudi aleyhtarı tutumu Almanlarla Siyonistleri işbirliğine itiyordu. Hitler için Balfour Deklarasyonu ve Filistin’de bir Yahudi Ulusal Konutu inşa etmek için sonradan vaki çabalar, “ırken saf” bir Almanya hayali için faydalı bir araç oluyordu. Ama bütün bunlar, hükümet ve Nazi partisi içinde yüksek muhalefet seslerinin çıkmasına da engel olmuyordu. Buna rağmen Führer, Filistin ve Orta Doğu’ya yönelik politikasında Arap faktörünü görmezlikten gelmeye devam ediyordu. O, Bismarck’ın yolundaydı.

 

Ne pahasına olursa olsun İngilizlerle sürtüşmekten kaçınılacaktı. Hatta onunla dost olunup Fransa yalnız bırakılacak, Hitler’e kolay lokma haline getirilecekti. Nasıl olsa İngilizler, başta söylediğim gibi, Tötonik kulübe dâhildi… Böyle cihanşümul politik çıkarların yanında Samî ırka mensup, Alman mallarına ciddî boyutlarda müşteri olamayacak kadar fakir Arapların lafı mı olur?…[43]

 

Yukarda söylediğim gibi Haavara anlaşması, Almanya ile Filistin arasındaki ticaret hacminde kımıldama yaratmıştı; anlaşmanın sonucu olarak 1932’de 11,4 milyon RM olan Alman ihracatı 1933’te 16,7 RM’a ve 1937’de de 32’4 milyon RM’a yükselmişti.

 

Bunun dışında Almanların Filistin’de özel çıkarları da vardı ve bunlardan en önemlisi Alman yerleşim merkezleri ve kolonileriydi. 1937’de yaklaşık 200 “Aryen” Reichsdeutsche, sürekli olarak Filistin’de yaşıyordu. Bunlar özellikle Kudüs, Yafa ve Hayfa’daki Alman kolonilerini olduğu gibi birçok kırsal yerleşim merkezleri de oluşturuyorlardı: Sarona, Wilhelma, Waldheim ve Bethlehem. Bunların çoğunluğu, Würtemberg’te 1861’de kurulmuş Tempel Gesellschaft’ın üyeleriydi.

 

Yine söylediğim gibi, Filistin Almanları, Alman yerleşimini III. Reich’m bir ileri karakolu gibi telâkki eden mahallî NSDAP örgütünün tam etkisi altındaydılar. Bunların Almanya’ya kesin dönüş yapmalarına karşı çıkılıyordu ve özellikle Yahudilere olmak üzere toprak satışı tümden yasaklanmıştı. Filistin’de Alman mülkü olan toprakların alanı 43 km2 kadar olup bunun 29 km2si kırsal yerleşim merkezinde, 1,5 km2si Kudüs, Yafa ve Hayfa’da, 12,5 km2si de 13 Arap köyü arasına dağılmış haldeydi.

 

Irak’a Alman bankalarının ikrazda bulunması bahis konusu, olduğunda Dresdner Bank, işin müzakeresine girişmiş olan İngiliz Baring Bros bankasının muhalefeti karşısında, konsorsiyuma dâhil olmayı reddetmişti.[44]

 

Lortlar Kamarası’nın başkanı Halifax’ın, başbakan Chamberlain’in Hitler karşısında gevşeyip sırf barışı koruma sevdasına kapılarak kendilerine ait olmayan birçok şemsiyeyi ona armağan etmelerine karşılık İngiliz Sosyalistleri Derneği, İngiliz İşçi Partisi’nin milletvekili deposu Fabian Society, Führer’in İngiltere’ye kırıtmalarına aldırmayıp ulusa özgü soğukkanlılıkla durum muhakemesini gayet objektif bir gözle yapıyor ve onun Arap isteklerini geri çevirmesinin sadece bir günlük manevradan ibaret olduğunu açıklıkla görüyordu. Hitler’s route to Bagdad adlı yapıt, Dernek’in Araştırma Bölümü için bir rapor mahiyetinde hazırlattırılmıştı.[45] Her ülkenin uzmanı tarafından kaleme alınan bu rapor sırasıyla Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye bölümlerini içeriyor. Yani Hitler’in Bağdat yolu, buralardan geçiyor. Hitler mutlaka Bağdat’a varacaktır!… Ama ne zaman?…

 

Hitler’i Arap işine karışmaktan alıkoyan bir başka faktör de İtalya idi. O şimdi, Trablusgarp savaşı sırasındaki Wilhelm’in oyunundaydı. Baron Marschall’in rolünü de Dr. Grobba yüklenmişti. Bu arada Pan-Arap hareketinin liderliği hususunda Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Huseynî ile Irak başbakanlarından Raşit Âli Gilanî tepişe dursunlar[46]… Bu sonuncusunun 1 Mart 1941’de, yani savaşın kızgın bir anında başardığı ve İngilizlere zor günler geçirten hükümet darbesi, Berlin nezdinde Arapların “eski bir kültüre sahip ulus – Altkulturvolk”a terfiini sağladı. Her iki rakip de Führerprinzip, yani herkesin, o “Allah tarafından seçilmiş” kişinin emrine itirazsız ve muhakemesiz uyması prensibi yanlısıydılar. Buna rağmen hiçbiri doğru dürüst Hitler’in gözüne girememişti, Wilhelmstrasse’nin kapısını aşındırmalarına rağmen.

 

Ama bir noktada Hacı el-Huseynî bizim Enver’den daha akıllı çıkmıştı. Cape-Sunnion’da üstlenmiş olan ve Alman General Helmuth Felmy’nin kumandasında bulunan Arap lejyonu (Deutsch-Arabische Lehrabteilung-DAL), adı geçen general tarafından Doğu cephesine sürülmek istenir. Buna Müftü şiddetle itiraz eder ve Feldmarschall Wilhelm Keitel nezdinde girişimde bulunur; Araplar sadece “Arap kumandası ve Arap bayrağı altında”, Mısır, Filistin ya da Suriye gibi halkına, havasına, iklimine, diline alışık olunan topraklar üstünde müşterek düşmana karşı dövüşeceklerdir… Raşit Ali ise bu konuda daha lâstikli davranıyordu.[47]

 

İran ve Afganistan’da iş başkaydı. Oralardaki İngiliz nüfuzu Arap ülkelerindeki gibi kuvvetli ve yaygın değildi. Bu itibarla buralarda vaki olacak bir Alman hareketine Büyük Britanya’nın tepkisi sınırlı olurdu. 1936’da Hitler, İran ve Afganistan’la sıkı ekonomik bağların geliştirilmesi emrini veriyordu ve savaş arifesinde bu ülkelerde Alman etkisi gerçekten hayli yüksek haldeydi. Rosenberg’in NSDAP içindeki Aussenpolitisches Amt’ı (Dış Politika Masası), elçi Grobba ile Berlin’de Dışişleri Bakanlığı’nın muhalefetine rağmen, Afganistan ordu ve polis kuvvetlerinin Almanlarca donatılması ve eğitilmesi programını uygulamaya koyuldu.[48]

 

Rosenberg “ocaklı” idi, bir von Kress gibi…

 

Sözünü ettiğim 1941 tarihli antlaşmaya bağlı ve Reich’ın Türkiye’yi okşayıcı tavizlerine ek olarak, bu ülkenin desteğini kazanmak için iki yeni yönteme de başvuruyordu, büyükelçi von Papen. O, 1939 Nazi-Sovyet flörtü ve işbirliği sırasında Molotov Alman hükümetine defalarca tekrarladığı Sovyet’lerin Boğazlar üzerinde büyük kapsamlı askerî kontrol emellerini Türklere açıklıyordu: mademki Sovyetlerin böyle hedefleri vardır, o halde Türkiye’nin Müttefikler’in zaferinden, hiçbir yararı olmamasına karşılık, kaybedecek çok şeyi vardı… İkinci olarak da von Papen, Türkiye’deki Pan-Turanist eğilimi canlandırıp körüklemek yolunu tutmuştu. Alman ordularının, Sovyetler Birliği’nin Müslümanlarca meskûn Güney bölgelerinde (Kırım, Kafkasya) ilerlemesi, eline, Türkiye ile ilişkilerinde birinci derecede önemli bir koz vermişti.

 

Alman Dışişleri Bakanlığı bu Türkçe konuşan bölgelere bağımsızlık vermeyi istiyordu ve buraların idaresine yardım etmek üzere uzman danışman olarak bazı Türkleri davet ediyordu. Almanya, bahis konusu olan bölgelerin gelecekteki statüsü hususunda Türkiye ile müzakere masasına oturma eğilimini gösteriyordu.

 

Her ne kadar bu “yem”ler Türk Pan-Turanistlerini derinden etkileyip, Mareşal Fevzi Çakmak dâhil bazı askerî liderlerin dikkatini çektiyse de Türklerin resmî davranışları, bu oyunun dışında kalma yönünde oldu. 27 Ağustos 1942’de von Papen’le önemli bir görüşmede Başbakan Saraçoğlu, “bir Türk olarak Rusya’nın yok olmasını can-ı gönülden isterim. Ama Türkiye’nin Başbakanı olarak da, misilleme olarak Türk-Tatar azınlıklarını imha etmesi için Rusya’nın eline en küçük bir vesileyi vermemeye özen göstermeye mecburum” demişti.[49]

 

Türkiye, tarafsız tutumunu, Pan-Turanizm’e sarılarak sarsmaya istekli olmadı. Kaldı ki Alfred Rosenberg’in Doğu İşleri Bakanlığı her türlü Türk-Tatar bağımsızlık projesinin karşısındaydı; bu itibarla da bu görüşmelerin herhangi bir elle tutulur sonuca varması şüpheliydi. Gerçekten Rosenberg ve iktidarı gasp etmiş Nazi takımı, bu hususta Alman Dışişleri’nin karşısına dikiliyorlardı (Babıâli – İttihat ve Terakki Cemiyeti ikiliği gibi…). Her biri kendini, fethedilecek bir bölgenin valisi görüyor (Cemal Paşa ve arkadaşları gibi…) ve Kafkasya’nın hızla fethini derpiş ediyorlardı. Bunda o kadar ileri gittiler ki kendini şişine şişine “Tiflis’in Gauleiter’i” (Gauleiter, Nazi örgütlenmesinde, eyalet âmiri oluyor) ilân eden bir adamı Türkiye’ye gönderdiler; von Papen kahroldu!…[50] Eylül 1942’de Dışişleri Bakanı von Ribbentrop, tepeden inme bir talimatla von Papen’den Pan-Turanizm görüşmelerini kesmesini istedi.

 

Aralık 1942’de von Ribbentrop’un, Türkiye’de Alman yanlısı kişileri desteklemek üzere von Papen’e 5.000.000.— altın mark göndermiş olduğu kaydediliyor;[51] bu para aynı zamanda İngiliz- büyükelçisinin gizli evrakının ele geçirilmesinde de kullanılmış olmalıydı (hatırlanacağı gibi büyükelçi Sir Hughe Knatchbull-Hugessen’in uşağı, Ekim 1943’le Nisan 1944 arasında, her gün muntazaman Sir Hughe’ın özel kasasını açarak evrakın mikrofilmlerini Alman gizli Servisi ajanı L. C. Moyzich’e veriyordu).

 

Almanya’nın elde edebildiği son avantaj Türkiye ile iki yeni ticaret anlaşmasından ibaret kaldı. İlki 2 Haziran 1942’de imzalandı ve bununla Türkiye, yıllık üretiminin yarısını teşkil eden 45.000 ton krom cevherini Eylül’de yüklemeyi taahhüt etti. Öbür anlaşma da 21 Nisan 1943’te akdedildi ve bununla da gelecek yıl 30.000.000.— dolarlık mal değiş tokuşu kararlaştı. Von Papen’in de görüp göreceği rahmet bu oldu. Zira bundan sonra olaylar ters yönde hızla gelişti ve sonunda onun da Nuremberg mahkemesinde, sanıklar sırasında resmi çekildi.

 

Şimdi bütün bu olayların paralelinde Türk tarafının aktörlerine bakalım. Daha önce de söylediğim gibi bunlar arasında birçok önde kişiyi yakından tanımak ve bu kişilerin meclislerinde bulunarak konuşmalara tanık olmak fırsatını elde etmiş olmakla birkaç önemli anım da burada yer alacaktır. Aslında bu aktörler, I. Dünya Savaşı’nın “meczup”lar kadrosundan sağ kalanlardı. Nuri, Halil paşalar, bunların o zamanlardan beri “yakın”ları Yenibahçeli Şükrü beyler (üvey babam)…, eski İttihatçı huylarından vazgeçmemiş haldeydiler; Alman “cezbe”si, (ve tabii olarak da Rus ve bu kez buna eklenen Bolşevik nefreti) bunlarda aynı şiddetle devam ediyordu.

 

Bunlar arasında Alman hanımlarla evlenmiş eski subaylar da vardı. Çok belirgin bir prototip olarak Şükrü Bey’in arkadaşlarından Muş’lu Hayri Bey’i anlatacağım. Madam Hayri’nin, ilk Alman eşinden Hans adlı bir oğlu vardı ve çocuk Hayri Bey’in eline küçük yaşta gelmişti. Hayri Bey işi, yanlış hatırlamıyorsam, halı ticaretine dökmüş, hali vakti yerinde, tatlı bir zattı. Hans’ı iyi bir Alman vatandaşı olarak yetiştirmeyi kendine millî görev sayıyordu.

 

Öyle de yapmıştı. Aslında son derece iyi bir eğitim görmüş, çok terbiyeli, akıllı bir genç olan Hans, Hitler radyoda nutuk çekerken, o İstanbul’da, ayakta hazır ol vaziyetinde ve Nazi selâmı duruşunda dinlerdi Führer’i. Savaş patlayınca da Almanya’ya gitti. Rus cephesinde olduğunu Hayri Bey’den duymuştum. Arada bir “Hans’tan haber var mı?” diye sorduğumda yanıtı, hiç şaşmaz şekilde şöyle olurdu: “Aslanlar gibi dövüşüyor!”.

 

Sonra Hans esir düştü ve nihayet İstanbul’a geldi. Hayri Bey onu alıp Ankara’ya götürdü. Şükrü Bey’den duyduğuma göre Hans, Genelkurmay’a Rusya’da gördüklerini anlatmışmış ve bunlar ilgiyle dinlenmişmiş…

 

Nuri Paşa için Alman satvetinin karşısında durabilecek güç, tasavvur edilmezdi. 1940 senesinde Fransa çökmüş, Londra Savaşı başlamıştı. Almanlar her gece İngiliz başkentini havadan ağır şekilde dövmeye başlamışlar, bu yolla Büyük Britanya’yı dize getireceklerini sanıyorlardı. Yazın başında, Enver Paşa’nın çocuklarının geçici bir süre için Türkiye’ye gelmelerine özel bir izin çıkmıştı.[52] Ben o sıralarda Nuri Paşa’nın Zeytinburnu’ndaki silâh ve mühimmat fabrikasında çalışıyordum. Paşa, çocukları (Mahpeyker, Türkân, Ali ve Sultan’ın Enver Paşa’nın küçük kardeşi Kâmil beyden olan kızı Rânâ) gezdirmek için Moda Deniz Kulübü’nden İpar kotrasını kiraladı ve bizleri de davet etti. Kotrada Halik Paşa ve eşi Safiye Hanım, Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet Paşa ve yeğeni Yıldız Hanım, annem ve babam vardı. Bir öğle üzeri Büyükada önlerinde demirledik. O günün gecesinde de Almanlar en ağır hava saldırısında bulunmuşlardı. Bir gece önce attıkları 600 ton bombaya ek olarak o gece 1000 ton bomba sallamışlardı Thames kıyılarına, Büyükada’dan aldırdığımız gazeteler böyle yazıyordu. Erkekler kamarada toplanmıştı. Nuri Paşa, ortadaki masanın üzerine yumruğunu vura vura kükrüyordu: “Yok artık Londra, yok! Bin ton bomba 500 ton trotil demektir.[53] Ben bilirim 500 ton trotilin ne demek olduğunu!…”. Münasebetsizlik edip lafa karıştım: “Peki ama Paşam, Almanlar da 163 Stuka[54] kaybettiler. Evvelki gece de yüze yakın düştü. Bu kadar kayba uzun süre dayanabilirler mi? Hem esir düşmüş Alman havacılarının cebinden Göring’in günlük emri çıkmış, İngiliz avcılarıyla muharebeyi kabul etmeyin[55] diye…”. Erkilet Paşa atıldı: “Tabii oğlum, Alman askerdir, gereğinde taarruz eder, gereğinde ricat. Öbürü…”, iki elinin şahadet parmaklarını içeriye uzatıp elleriyle daireler çizerek, “sporcu!…” dedi…

 

Evet, biri yiğit asker, öbürü, canını dişine takmış vatanını savunan İngiliz genci, sporcu oluyordu.

 

Halil Paşa böyle şeyler söylemeyecek kadar akıllıydı. Almanların yenilmezliğine dair ağzından hiçbir gün tek kelime duymadım. O, ailenin içinde müstesna bir kişiydi. Öyle sanıyorum ki kusuru, sadece Enver’e gönülden bağlı oluşuydu.

 

Buna karşılık, İran’da Almanlarla ciddî şekilde çatışmış, kıtalarına ateş açtırmaya kadar varmış olan Nuri Paşa, “Alman!” derdi, bir daha demezdi. Dillerini de iyi konuşurdu. Fransızcası da fena değildi. İngilizlere çok kızdığı için o dili öğrenmediğini bana söylemişti.

 

Bir ara, fabrikalarında motor imaline kalkıştı. Ama icat edeni Alman olduğu için dizel motorunu istiyordu ve “diezel”e tam hakkını vererek “dîzıl” olarak telaffuz ediyordu. Oysaki takacılar, kafadan kızma basit motora çoktan razıydılar, o çağlarda.

 

Ağabeysinin, ölümüyle havada bıraktığı bayrağını kapmış, depara kalkmak için fırsat kolluyordu. II. Cihan Savaşı’nı ganimet bilmişti. Nasıl olsa Almanlar yabancı değildi. Her yıl, Leipzig sanayi fuarını bahane ederek, Berlin’e gidiyordu ve orada Nazi zimamdarlarıyla görüştüğünü duyuyorduk. Ancak bir keresinde fena halde bozulmuş olarak döndü: Rosenberg, şatosunun bahçesinde, bastonuna dayanarak buna “Wir brauchen keine Hilfe – Yardıma ihtiyacımız yok!” deyip onu başından savmış. Küplere binmişti Paşa; adamların “kafasızlığı”nı söyleyip duruyordu. Tiflis’in Gauleiter’ini bile şimdiden tayin etmiş olan Rosenberg nidecekti Nuri’yi?…

 

Şimdi buraya bir nokta koyup gerek Nuri ve Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet Paşaların, gerekse daha başkalarının bu bapta Almanya’daki faaliyetlerini ve buna karşılık da Nazi zimamdarlarının bu konudaki düşünce ve tutumlarına bir göz atalım. Bunu Müstecib Ülküsal Bey’in anılarından[56] aktarmalarla yapalım.

 

“… Ankara Adliyesinde hâkimlik stajı yapıyordum… Türkiye gazeteleri Almanların Sovyet topraklarında hızla ilerlediklerini, Rusların direnlemeyerek geri çekildiklerini her gün yüz binlerce esir verdiklerini yazıyorlardı… Birkaç gün sonra İstanbul’da bulunan Cafer Seyitahmet Kırımer Bey’den bir mektup aldım. Bilindiği gibi Cafer Bey 1917 ihtilâli sırasında Kırım’da kurulan Kurultay hükümetinin dışişleri vekili olmuştu… Aldığım mektupta, davamızın lideri sıfatıyla, benim Edige Kırımal ile birlikte Berlin’e gitmem gerekebileceğini… bildiriyordu…” (s. 7).

 

“…Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa ve H. Hüsnü Erkilet Paşa ile de ara sıra görüşüyorduk. Konuşmalarımızın konularını Berlin’deki hareket hattımız, çalışmalarımız; Kırım’a gidebilirsek oradaki kardeşlerimizle yapacağımız çalışmalar ve programlar teşkil ediyordu” (s. 8).

 

“2 Aralık 1941 günü… Berlin’e vardık… 3 Aralık Çarşamba günü Edige ile saat 10’da Dışişleri Bakanlığı’na gittik. Evvelâ İdil-Ural Türklerinden İdris Alemcan Bey’i gördük… Bu zat I. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’ya yerleşmiş;… Türkçenin lehçelerinden başka Arapça, Rusça ve Almanca iyi biliyordu. Bu bilgilerinden ötürü Alman Dışişleri Bakanlığı’nda çalışıyor. İşi ve mesleği icabı kapalı, kurnaz… Cafer Seyitahmet Kırımer, İdil-Ural Türklerinin lideri Ayaz İshakî beylerle, General H. Hüsnü Erkilet Paşa ile arası pek iyi değildi…” (s. 12-3)

 

“İdris Bey bizi… elçilerden von Hentik’e götürdü… Von Hentik’ten ayrıldıktan sonra, İdris Bey’le birlikte, eski Irak elçisi Dr. Grobba’ya gittik ve kendisine Ahmet Veli Menger Bey tarafından gönderilmiş olan elbiselik kumaşı verdik. Memnun oldu. Bizimle Türkçe konuştu…”

 

“İdris Bey, Rusya’nın gelecek idaresi hakkında Almanya’da iki düşünce ve cereyan olduğunu söyledi ve şunları anlattı:”

 

“1) Bütün Rusya’yı bugünkü sınırları içinde bir bütün halinde Almanya’nın bir sömürgesi olarak idare etmek. 2) Rusya’yı sınırları içinde ve fakat kendi yurtlarında yaşayan milletlere bölerek ve bunlara mahallî muhtariyet vererek ayrı ayrı idare etmek. Birinci düşünce ve idare şeklini öneren Bakanlık Rosenberg’in Doğu Memleketleri İdare Bakanlığı’dır (Ostministerium). İkinci düşünce ve idare tarzı Dışişleri Bakanlığındaki elçilik erkânıdır. Ama bu meselede son söz ve karar Hitler’indir…”

 

Devam etmeden önce yukarda adı geçen Dr. Grobba’yı, Arap-Yahudi ilişkileri vesilesiyle daha evvel tanımış olduğumuzu, Ahmet Veli Menger Bey’in de ülkemizdeki büyük holdinglerden biri olan Mengerler Şirketinin sahibi ve ilerde anlatacağım gibi Daimler-Benz’in üreteceği motorların mümessili ve kurulan firmanın ortaklarından olduğunu ekleyelim.

 

İdris Alemcan Bey bize şu garip bilgiyi de verdi: Rosenberg’in etrafını maalesef Gürcü ve Ermeni milliyetçileri sarmıştır. Rusya meselesinde bunların büyük tesirleri görülüyor. Rosenberg insanları şu üç sınıfa ayırıyor: 1) İnsanları idare etme ve yeni şeyler icat ve keşfetme kabiliyetiyle yaratılmış olan insanlar. Almanlar ve genellikle Arîler (Ermeniler ve Gürcüler buna dâhildir). 2) Yaratma ve icat etme kabiliyeti olmayan ve fakat mevcut olanları idare ve gelecek nesillere nakletmek kabiliyeti olan insanlar (Türkler bu sınıfa dâhildir). 3) Mevcut şeyleri bozanlar ve yok edenler: Ruslar ve Yahudiler gibi. Almanların Führer’i de bu kanaatteymiş; bu bakımdan Rosenberg’le çok iyi anlaşıyormuş. Bu kanaate göre ilerde Türklerin durumu pek parlak gözükmüyormuş. Sovyet halklarının kaderini tayin etkisi Führer ile Rosenberg’in ellerinde bulunduğuna göre Türkler umduklarını bulamayabilirlermiş…” (s. 15-6).

 

“… Ostministerium’a gidip Prof. Dr. Gerhard von Mende’yi ziyaret ettik. Rusya Türkleri hakkında bir kitap (Der nationale Kampf der Russlandtürken, Berlin 1936) yazmış olan ve biraz Türkçe bilen von Mende bizi… odasına aldı… Edige şu konuşmayı yaptı: ‘… saniyen, Kırım’a gidip oradaki halkımız ile ve Alman makamlarıyla işbirliği yapmak istediğimizi…’ derken Prof. Mende sinirli bir şekilde Edige’nin sözünü kesti ve damdan düşercesine ‘burada işiniz fena gidecek’ dedi… Prof, von Mende… şunu söyledi: ‘Burada Tatarlara, 12. yy.da oldukları gibi hâlâ vahşi nazarıyla bakılıyor. Tatarlar aleyhine çok kötü bir cereyan var… Durumun aleyhinize cereyan almış olmasına rağmen, General Erkilet’in Führer ile bu hususta herhalde bir neticeye varmış olduğunu sanıyorum’. Çünkü Mende, General Erkilet’in Hitler ile görüştüğünü biliyordu.”

 

“Von Mende, Berlin’e gelmeden evvel İstanbul’da Cafer Seyitahmet Kırımer ile görüşüp görüşmediğimizi sordu. Biz, görüştüğümüzü, kendisinin Erkilet ve Nuri paşalar ile birlikte Türkiye siyasî çevrelerinde Alman dostluğunu kuvvetlendirmeye gayret ettiğini… söyledik…” (s. 18-20).

 

“Alman Hariciyesinden çıkarak doğru Türkiye Büyükelçiliği’ne gittik. Büyükelçi Hüsrev Gerede tarafından kabul edildik… bir takım aldatıcı vaatlere kapılmamak gerektiğini… tembih etti. Alman Dışişleri Bakanlığı ile Ostministerium arasındaki rekabetten ve sinsi bir anlaşmazlıktan bahsettiğimizde bunu kendisinin de bildiğini… açıkladı. Hüsnü Erkilet, Nuri Killigil paşalar ile Cafer Kırımer beyleri sordu; haklarında iyi şeyler söyledi…” (s. 22-3).

 

“Ostministerium’da çalışan Ahmet Temir ile görüştük… Berlin’in yazlık bölgesinde bulunan Arjantin sefarethanesinin tamamına yerleştirilmiş olan Kudüs Başmüftüsü Elhaç Hüseyin El-Eminî Efendi’yi ziyaret ettik. Burası… yazlık mükemmel bir köşk. İçindeki mobilya çok güzel…” (s.24).

 

Bu Ahmet Temir, sonradan Türkiye’ye gelecek ve “Moğolların Gizli Tarihi”ni dilimize çevirecektir. Her ne kadar savaştan önce Hitler Kudüs Müftüsüne yüz vermemişse de sonradan onu bu türlü misafir etmesi, Filistin üzerinde ciddî amaçlar beslediğini gösteriyor.

 

“11 Aralık Perşembe, öğleden sonra saat 15.30’da Führer, Reichstag’da bir buçuk saat süren bir konuşma yaptı. İdris Bey’in hanımı saat 17’de bize telefon etti ve Hitler’in uzun konuşmasından şu sözleri tekrar etti ve üzüntüsünü bildirdi: ‘Bolşevikler savaştan galip çıkarlarsa barış şartlarını Moğollar ile Tatarlar dikte edeceklerdir; bu, bütün Avrupa milletleri ve medeniyeti için büyük bir felâket olacaktır’…”

 

“… Ostministerium’da Prof. Mende’ye gittik. Bizi Ukrayna ve Kırım işleriyle meşgul olan biriyle tanıştırdı… Bu kişi bize şunları bildirdi:… Türk generali Erkilet’in Güney Alman orduları komutanı ile görüşmesinden sonra Kırım’daki Türklere daha iyi davranılması hususunda gerekli talimat ve emirler verilmiştir…” (s. 26-8).

 

“10 Şubat 1942 Salı:… Bükreş’e geldik… 11 Şubat 1942: Öğleden sonra Türkiye Büyükelçiliği’ne giderek Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver’i ziyaret ettim… Hamdullah Suphi Bey.., Rusya’da savaşın Almanlara ve müttefikleri lehine gitmediğini; görünüşe göre savaşı kaybedeceklerini söyledi. Bu kanaatinin yakından tanıdığı yüksek Rumen subaylarının ifadelerine dayandığını ve bazı dost elçilerden edindiği intibalara istinat ettiğini ve hattâ bizim işimizi buna göre ayarlamamızı tavsiye edeceğini söyledi… Almanlarla Rumenler arasındaki… dostluk ve güven bozulmuş, soğukluk başlamıştır, dedi.” (s. 66).

 

24 Şubat’ta Müstecib Bey tekrar Berlin’e dönüyor. Dinlemeye devam edelim onu.

 

“… Hilâl Münşi Bey… bize şu haberi de verdi: Ostministerium İstanbul’dan Prof. Zeki Velidî Bey’i büroya çağırmış; kendisine vize verilmesi için Alman Başkonsolosluğu’na talimat da gönderilmiş; buna İdris Alemcan’ın da yardımı olmuş… Dışişleri Bakanlığına giderek İdris Alemcan’ı gördük… Prof. Zeki Velidî’nin Berlin’e getirilmesi istenildiğini, Nuri ve Hüsnü Erkilet paşalara mektup yazmayı vaat ettiğini bildiğimiz halde yazmadığını söyledi. Ama Zeki Velidî Bey’in Romanya’ya gelmiş olduğunu, Almanya’ya Bükreş’ten Resulzade Mehmedemin Bey ile birlikte geleceğini sandığını söyledi. İdris Alemcan’ın bizden bazı işlerini saklamaya çalıştığının farkında olmaya başladık. Ostministerium’un Margarinenstrasse’deki şubesine gittik, Reitenbach ile görüştük… Reitenbach SS olup… Azerbaycan’da doğmuş olduğu için biraz Türkçe ama iyi Rusça biliyor… Azerbaycan işlerine mahsus olduğunu söylediği bir dosyadan iki fotoğraf çıkarmıştı. Bunlardan birini Edige’ye gösterip Rusça “Bu fotoğraf sizin yanınızdaki arkadaşınıza ait değil mi?” demiş ve bize göstermişti. Bu fotoğraflar 1935 yılının Eylül ayında Mecidiye kasabasının Müslüman mezarlığında şair Mehmet Niyazi’nin kabrine diktirdiğimiz ve açış törenini yaptığımız zaman çekilmiş olan… fotoğraflardı. Bir fotoğrafta ön safta Cafer S. Kırımer ile ben bulunuyorduk. Öteki fotoğraf yalnız dikilen anıtı gösteriyordu. Demek ki Alman gizli servisi bizim Romanya’daki çalışmalarımızı yakından takip etmiş, işlerimizle ilgilenmiş… bizim için dosyalar da tutmuştu…” (85-6).

 

“Adlon Oteli’ne gittim. İri, kuvvetli ve esmer bir genç tarafından karşılandım. Kendisini Filistin Başmüftüsü Elhac Hüseyin El-Emin hazretlerinin yeğeni ve adının Musa olduğunu söyleyerek tanıttı. Hareketli ve aydın bir Arap milliyetçisi olduğunu hemen anladım. İstanbul’da birkaç gün kaldığım, Cafer Kırımer, Ayaz İshakî ve Sait Şamil beylerle görüştüğünü, Sait Şamil Bey’in Berlin’e gelmek üzere hazırlandığını, Berlin’den vize beklediğini söyledi…” (s. 90).

 

“17.3.1942 Salı: Adlon Oteli’nde bulunan Filistin milliyetçisi Musa El-Hüseyin’i Edige ile birlikte ziyaret ettik… Almanlar nezdinde çok daha fazla itibar ve güven kazanmış olan Musa El-Hüseynî bize şunları da anlattı: Almanlara göre Rusya meselesinde rol oynayan ve önem taşıyan üç unsur ve faktör vardır ve bunlar üç grupta toplanabilirler: 1 — Rusya Türkleri ile Türkiye; 2 — İran, Afganistan ve Kuzeybatı Hindistan’da yaşayan Müslümanlar (bugünkü Pakistan) ve 3—Arap âleminin tümü. Almanların 1. grubun Finliler, Rumenler, Macarlar ve Almanlarla birlikte Slav dünyasını çember içine alabilecekleri düşüncesinde olduklarını ve bunu tasarladıklarını söyledi. Musa El-Hüseynî, ‘bununla beraber, Almanların bir İslâm Birliği’nden ürktükleri seziliyor’ dedi. Filistin milliyetçisi, söz arasında bir sırasını getirip şu soruyu tekrarladı: ‘Bütün Türk ülkelerinin bir federasyonunu kurmayı düşünüyor musunuz?’ Arap milliyetçisinin endişesini seziyorduk; bütün Türklerin bir kuvvet halinde birleşmelerinden kuşku ve korku duyuyordu…” (s. 92-3).

 

“… Friedrich tren istasyonundan… Büyükelçimiz Hüsrev Gerede Cenapları’nı yollatmaya gittiğimizde… Büyükelçi Cenaplarına Musa El-Hüseynî ile konuştuklarımızı söyledik; memnun oldu, şöyle dedi: ‘Türkiye’yi tasarladıkları birinci gruba sokmuş olmaları iyi bir alâmettir. Şimdilik Türk illerinin birer birer kurtulmaları ve devletlerini kurmaları gerekir. Federasyon işi acele yapılacak aktüel bir mesele değildir. O, belki, sonra düşünülüp yapılacak bir iştir’…” (s. 94).

 

Yani bir sivil olan Tanrıöver Rusya’da Almanların savaşı kaybettiklerini görüyor da koca erkan-ı harp zabiti Gerede hâlâ “Türk illerinin birer birer kurtulmak” üzere olduklarından dem vuruyor!… Devam edelim.

 

“29.3.1942… Dr. Harun Bey, İstanbul’daki intibalarını ve görüştükleri kişiler hakkkındaki kanaatlerini şöyle anlattı: ‘Hüseyin Hüsnü Erkilet Paşa’yı biraz tuhaf buldum. Cafer Seyitahmet Bey hoşuma gitti. Nuri Killigil Paşa hakkında dostlarımdan iyi şeyler duymadığımdan onunla görüşmedim. Ayaz İshakî Bey ile çok az belki on dakika görüştüm; fikrini beğenmedim: Türk Birliği hakkında ‘Fantezi’ diyor. Sait Şamil Bey’i tanımadığım için görüşmedim. Hüsnü Erkilet Paşa’nın evinde, Cafer Bey de varken, savaşın akıbeti üzerinde uzun boylu durduk. Paşa da, Cafer Bey de Türkiye siyasî mehafilinde savaşın Amerika, İngiltere ve Sovyetler tarafından kazanılmak ihtimali bulunmasının da düşünüldüğünü söylediler. Hâlbuki ben Mareşal (Fevzi Çakmak) ile görüştüm, Türkiye’nin söyledikleri düşüncede olmadığını öğrendim ve ikisine de itiraz ettim; ben kendilerini şüpheci ve tereddütlü gördüm ve üzüldüm’ dedi. Dr. Harun Bey, kendisinin Yüksek Mühendislik Okuluna ilâveten gemicilik şubesini açmakla da görevlendirildiğini, buna dair aldığı resmî evrakı da göstererek, anlattı. Dr. Harun Bey, özet ve sonuç olarak: Türkiye’de siyasî havanın Almanlar tarafına dönmüş olduğunu, hatta Kafkasya sınırında Ruslarla Türkler arasında çarpışmalar olduğunu ve iki taraftan da birçok ölü ve yaralı düştüğünü iddia etti. Biz, Alman ve Avrupa gazetelerinde böyle haberler çıkmadığını söyleyerek inanmak istemedik. Dr. Harun Bey, Bozkurtçular ile Çınaraltıcılar arasında anlaşmazlık çıktığından söz etti ve bunu ispatlamak için Bozkurt dergisinden iki makale okudu…” (s. 97-8).

 

“3.4.1942 Cuma: saat 9’da Nuri Paşa’nın pansiyonundaydık. Odasında Azerbaycanlı Mehmet Togay vardı… Kuzey Kafkasyalı Ali Han Kantemir’e gitmek mecburiyetinde olduğundan kalktı…” (s. 101).

 

“6.4.1942 Pazartesi: Sabahtan Nuri Paşa’ya telefon ederek kendisiyle görüşmek istediğimizi söyledim… Paşaya durumumuzdan memnun olmadığımızı, bekleme devremizin pek uzun sürdüğünü, Almanların tutumundan kuşku ve şüphe duymaya başladığımızı, endişelerimizi anlattım. Saat 17’de Hilâl Münşi Bey geldi. Doğu Bakanlığı’nda cereyan etmiş olan ‘Bayrak’ meselesini anlattı: ‘Gürcüler ve Ermenilerin millî bayrakları değiştirilmediği halde Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya bayrakları değiştirilmek isteniyor. Bu iki bayrakta güya Pantürkizm ve Panislâmizmin alâmetleri varmış… Nihayet kendilerini bu niyetlerinden caydırdım. Ancak, bu bayrak’ın bayrak olarak değil, Müslüman lejyonunda gönüllü asker olan Azerbaycanlıların kollarına Azerbaycan bayrağının renkleriyle birer bandrol bağlatmağa razı ettim. Benim Almanlara evvelce yazıp verdiğim bir beyannamedeki ‘İstiklâl’ sözünü silmişler ve kaldırmışlar. Bana göre Almanlar Sovyetler Birliği’ndeki milletlere istiklâl vermek niyetinde değillerdir’ dedi. Biz de Hilâl Münşi Bey’in düşünce ve kanaatinde olduğumuzu söyledik…” (s. 101-3).

 

“12.4.1942 Pazar: saat 10’da Nuri Paşa’nın pansiyonundaydık. Bizden, benden ve Edige’den başka şu kişiler vardı: İdris Alemcan, Dr. Ahmet Temir. Hilâl Münşi, Abdürrahim Gökçay, sabık Miralay Kâzım. Tartışılan ve karara bağlanan konular şunlar oldu: 1) Bütün Türk illeri temsilcilerinin (Dilde, Fikirde, İş’de Birlik) şiarını esas tutarak bir cephe halinde hareket etmeleri;… 2) Ezelî Türk düşmanı olan Rusluk ve Bolşevikliğin yıkılması ve Rusya’nın parçalanması ve bundan Türk dünyasının yararlanmasını sağlamak için bu düşmanla savaş halinde olan Alman milletine elden gelen her türlü yardımı esirgemeyip yapmaları; 3) Türk dünyasının Almanlar için gerekli ve faydalı olduğunu ve olacağını her vesile ve imkânla Almanlara anlatmaları; 4) Almanlar ve Türklerin Ruslar ve Bolşevikler karşısında menfaat ve mazarrat bakımından işbirliği yapmalarının gerekli ve yararlı olduğunu daima telkin etmeleri ve Almanları buna inandırmağa çalışmaları; 5) Temsilcilerin her Perşembe akşamı Berlin Türk Kulübü’nde toplanmaları; 6) Elde edilen ve öğrenilen bilgileri ve haberleri birbirlerine aktarmaları karar altına alındı” (s. 104).

 

Rosenberg’in çoktan karnı toktu bu lâflara. Paşa ve beyler, istiklâl için Alman zaferine bel bağlamışlardı ki bunun avam ağzında anlamı “el yardımıyla güvey girmek”tir… Bu toplantıda İdris Alemcan’ın Alman ajanı olarak bulunduğundan kimse şüphelenmemiş miydi? Devam edelim.

 

“16.4.1942 Perşembe. Dün akşam Nuri Paşa ile kararlaştırıldığı üzere, saat 08.30’da Türk Kulübü’nde toplandık. Gelenler: Nuri Paşa, İdris hanımı ile. Hilâl Münşi, Dr. Ahmet Temir, Abdurrahman Şefi, Abdürrahim Çökçay ve ben… Toplantıyı, 12.4.1942 günündeki gibi, Nuri Paşa açtı ve idare etti. Bu toplantıda da Almanların aptallığından, siyaset bilmediklerinden, kaba davranışlarından, Türklerin dostluk ve fedakârlıklarından yararlanmasını bilmediklerinden yakındı. Alman askerlerinden ve diplomatlarından ileri gelenleriyle görüşüp kendilerine bu durumu anlatacağını… söyledi. Ben, Almanların zihniyet ve karakterlerini oldukça anlamış olduğumdan ve bize karşı tutumlarını bildiğimden, Nuri Paşa’nın bu sözlerinin Almanlara ulaştırılacağını ve iyi tepki yapmayacağını Nuri Paşa’ya söyledim. Toplantıda bulunanların çoğu beni tasdik etti. Konuşmalarımız sonunda kabul edilen karar şu oldu: Bütün Türk İllerinin yeni Türk harflerini (Latin harflerini) kabul etmeleri ve yayınlarını bu harflerle yapmaları. Nuri Paşa, Kuzey Kafkasya’nın tanınmış liderlerinden Haydar Bamat’ın bugün Berlin’e geleceğini bildirdi” (s. 106).

 

“Akşam Türk Kulübü’nde 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’nı kutlamak üzere birçok Türk toplandık. Büyükelçi Hüsrev Gerede heyecanlı bir konuşma yaptı. Sözleri arasında ‘Türklüğün tarihî ve amansız düşmanı dize gelmek ve yıkılmak üzeredir. Bundan sonra büyük ve mesut günler doğacaktır’ dedi. Büyükelçi bu sözleriyle Sovyetler Birliği’ni kastetti. Bu sözlerin ümit ve sevinç verici olduğu gerçekti ama siyasî bakımdan tarafsızlığı bozacak anlamda olduğu da meydandaydı… Bir hafta sonra Büyükelçi Hüsrev Gerede’nin merkeze, Ankara’ya çağrıldığını ve bir daha Berlin’deki vazifesine dönmediğini gördük ve endişemizin haklı olduğunu anladık.” (s. 110).

 

“…Prof. Mende… bize şunları tavsiye ettiğini söyledi: ‘Siz yalnız Kırım Tatarlarının işleriyle uğraşınız. Türkçülük siyasetiyle, Türk İllerinin siyasî birlik mukadderatıyla uğraşmayınız. Pantürkizm, Panislâmizm gibi işlerin zamanı, değildir… Türklerin siyasî bakımdan birleşmelerinin tabii olduğunu kabul eden ve edecek olan kimse de yoktur. Türkiye ile fazla ve sıkı münasebette bulunmanız da iyi değildir. Oradan gelenlere daima şüphe ile bakılıyor. Nuri Paşa’nın toplantılarınızda söyledikleri burada asla hoş karşılanmamıştır. O’nun söylediklerini ve düşündüklerini burada anlayan ve kabul eden kişi azdır’…” (s. 112). Nereden biliyordu von Mende, Paşa’nın toplantılarda söylediklerini?…

 

“Dün İstanbul’dan Sait Şamil Bey’in gelmiş olduğunu, istasyonda (Büyükelçi von Schulenburg’un müsteşarı Hervart tarafından karşılandığını, Santral Otele yerleştirildiğini bu sabah erken saatte öğrendim. Saat 9’da oteline gittim ve kendisiyle görüştüm… Öğle yemeğini Sait Şamil Bey ile birlikte Santral Otelinin mükellef lokantasında O’nun davetlisi olarak yedik” (s. 117-8).

 

Sait Şamil Bey, İstanbul’da meteliğe kurşun atan cinsten bir zattı. Böyle olduğuna göre de bu seyahat ve ikametin masrafları Alınanlardan çıkmış olmalıydı.

 

“28.5.1942 Perşembe… Öğleden sonra Mehmedemin Resulzade ve Sait Şamil beylerle görüşmek üzere kaldıkları Santral Oteline gittim. Üçümüz otelin tenha bir tarafına çekilip konuşmaya başladık. Mehmedemin Bey: ‘Anlat bakalım Müstecib Bey; siz altı aya yakın bir zamandan beri buradasınız. Almanlarla ne yaptınız ve ne yapamadınız? Sizden öğreneceklerimiz bizim için de, hareket hattımız bakımından, yardımcı bilgiler, olacaktır’ dedi. Ben… Almanların muzaffer olup bu toprakları hâkimiyetleri altına aldıktan sonra oralarda yaşayan milletleri esir gibi kullanacaklarına ve memleketlerini birer müstemleke olarak sömüreceklerine kanaat getirdiğimizi ve bunların birçok karinelerini ve delillerini gördüğümüzü ve neticede özgürlük bakımından Bolşevik idaresinden farklı bir rejime kavuşamayacağımızdan korktuğumuzu anlattım… Mehmedemin Resulzade Bey: ‘Ümitsizliğe ve hayal kırıklığına düşmeniz biraz acele olmuş değil mi? Daha şimdiden bir karar vermeniz, isabetli midir?’ dedi” (s. 130-1).

 

Müstacib Bey sonunda Türkiye’ye eli boş olarak dönüyor, arzuladığı gibi Kırım’a gidemeden. Bu son derece ilginç anının bir yerinde yine çok dikkate değer bir bilgi daha veriyor: Kırım’da Türklerden başka 43.631 Alman yaşıyormuş ve savaş başlayınca Sovyetler bunları oradan alıp bilinmeyen bir yere götürmüşlermiş (s.3 8 ve 139). Bu “nemse”ler oraya ne zaman yerleşmişler ya da yerleştirilmişlerdi?…

 

Bu anılardan bazı kesin sonuçlar da çıkıyor: Almanlar, işlerine geldiğinde Pan-Turanist hareketi körüklemekle birlikte Türk Birliği’nin kesin olarak karşısında vaziyet alıyorlar. Herhangi bir Pan-Türkizm ya da Pan-İslâmizm hareketini ve hele bu hareketin bir başarıya ulaşmasını, kendi çıkarlarına ters düşen bir olgu olarak görüyorlar. Esasen böyle bir Birlik için Türk İllerinin istiklâllerine kavuşmaları gerekir ki Almanların bunu sağlamaya hiç niyetleri olmadığı da aşikâr oluyor.

 

Türk tarafında ise generalinden profesörüne, burjuvasından işsiz asilzade takımına kadar birçok insan, Alman zaferine yatırım yaparak bundan pay çıkarmayı ümit ediyor. Hani Enver Paşa dermiş ya: “Hele şu harbi bir kazanalım, ben bilirim Almanları kovmasını!” diye…

 

Biz dönelim yine Nuri Paşa’mıza.

 

Samet Ağaoğlu, kahramanlarının ismini vermediği “Babamın arkadaşları” kitabında Nuri Paşa’yı “Harbiye Nazırı’nın kardeşi” olarak tanıtıyor ve onun için şunları anlatıyor:

 

“… Türk Dünyası’nın esaretten kurtulması için beslediği ümidi hiçbir zaman kaybetmedi. I. Dünya Harbi’nde bu ümidin hakikat olabileceğine bile inandı! Kendisiyle o zaman yaptığım bir görüşmeyi şimdi çok iyi hatırlıyorum:”

 

“Bana zamanın Başvekili ile konuşmasını anlattı. Alman Orduları’nın takip ettiği yolu haritada uzun uzun gösterdi, Almanya’da müstakbel Türk Devletleri’nin hükümetlerini şimdiden kurmak lâzım geldiğini bu maksatla bazı temaslar yaptığını, artık burada ticaret işlerini tamamen tasfiye ederek Alman Orduları’yla birlikte Rusya’nın içine kadar gideceğini, tasavvurlarını teferruatına kadar heyecanla söyledikten sonra tek bir şeyden korkuyorum diye ilâve etti. ‘Bu Alman, liderleri kaba adamlar! Halk psikolojisinden anlamıyorlar. Rusya tamamen yıkılmadan esir milletlere istiklâlden bahsetmek istemiyorlar. Hâlbuki bu milletlerin istiklâllerini, onlara ait hükümetleri Berlin’de kurarak şimdiden ilân etmeleri lâzım gelir!’…”

 

“Şüphelerimi söyledim, daha I. Dünya Harbi’nin sonunda Alman Orduları’nın bizim müttefikimiz olduğu halde Kafkasya’da bizzat kendisiyle nasıl çarpıştıklarını hatırlattım, ‘mağlûp olmağa mahkûmdurlar, çünkü kabadırlar, mağrurdurlar, biraz da zalimdirler’ dedim!”

 

“Almanya’ya bu heyecanla gittikten üç ay sonra döndü. İlk karşılaşmamızda ‘çok meyus geliyorum, bu adamlar bir şey yapamayacaklar, anladım’ diyerek uzun uzun Almanlardan şikâyet etti!” (s.32).

 

Bildiklerimizin bir kez de Ağaoğlu tarafından doğrulandığını görüyoruz.

 

Onun (Nuri Paşa’nın), Yusuf Kıpçak adında Türkistanlı bir adamı vardı. Ona para verir, onu “İran üzerinden içerlere” gönderirdi. O da göz önünden kaybolur, paralar bitince “Oralardan” haber getirerek ortaya çıkardı: herkes ayaklanmak için Nuri Paşa’yı, yani Enver Paşa’nın kardeşini bekliyordu. Paşa bir gözükse, yediden yetmişe herkes silâha sarılacaktır ve saire… Bu iki gezi arasında da Yusuf fabrikaya alınır, bir mengenenin başına geçirilir, mengeneye bir demir parçası bağlanırdı. Yusuf bir yandan bunu eğeliyormuş gibi yapar, öbür yandan da hangi işçi, usta ya da mühendis dalga geçiyor, sigara içiyor, konuşuyor… diye bakıp Paşa’ya rapor ederdi. Sonunda bu Yusuf, Sultanahmet’te, âşık olduğu ve kendisine verilmeyen on dört yaşında bir kızı bıçakla delik deşik ederek öldürdü ve olay polis kayıtlarına “Buhara Tekkesi cinayeti” adıyla geçti.

 

Paşa’nın muteber misafirleri arasında Çin konsolosu, Doğu Türkistanlı Abdullah Ma vardı. Bu da “oralardan davet” getirir dururdu ve tabii, Paşa’dan para sızdırırdı. Derken Çin’de Mao Tse Tung duruma hâkim olunca bizim Abdullah Ma, konsolosluğun bütün eşyasını satıp ortadan kayboldu. Amerikan pasaportu aldığını sonradan duydum.

 

Zeki Velidî Togan ve Kâzım Taşkent beylerin bir kez beraber fabrikaya geldiklerini hatırlıyorum. Fabrikada (Sütlücede) birlikte öğle yemeği yenmişti. Sürekli gelen kişilerden biri de Cevat Rıfat Atılhan’dı. Ağzı köpüre köpüre Yahudi ve Mason aleyhtarı nutuklar atardı. Almanlar Yahudileri temizlemiş olduklarından zaferleri kesindi… O eli hayli sıkı olan Paşa’dan ara sıra para sızdırdığı söylenirdi. Şeyh Şamil’in torunlarından Sait Şamil Bey boylu, Osmanlıca “mülâhham” tabir edilen cinsten, pembe beyaz, bol ve bol olduğu kadar boş konuşan, bol kahkaha atan bir zattı. Kafkasya cumhurbaşkanlığı düşünü görüyordu, boş gezme yerine. Almanların ondan ne umup da onu Berlin’de misafir ettiklerine aklım ermezdi doğrusu.

 

Bugün Pendik tersanesinin inşa edildiği Karataş dilini Nuri Paşa, üzerinde İtalyan Fonzi’lere ait metruk bir tuğla fabrikasıyla birlikte satın almıştı. Harp başladığı zaman, İstanbul’un bombardıman edilmesi ihtimaline karşı Zeytinburnu’nda bulunan infilâk maddeleri, yarı mamul bombalarla birlikte, buraya taşınmış, oyulmuş zeminliklerde muhafaza altına alınmıştı. Bir uzman işçi grubu da “imlâ”, yani bomba ve mermilere trotil doldurma ve montaj işlerini burada yürütüyordu. Ben de burada görevlendirilmiştim. Bir pazar günü Paşa, kalabalık bir misafir grubuyla Karataş’a geldi, akşam dönüşte de Pendik’teki gazinoların birinde uzunca bir masa kuruldu. O günlerde de Almanlar Stalingrad’a doğru yol alıyorlardı. Misafirler arasında, adını kaydetmeyi maalesef ihmal ettiğim, kızıl saçlı, mavi gözlü, kısaya yakın boylu, avurtlarına ceviz sıkışmış gibi iki yanağında şişlik olan bir zat, ayağa kalkıp kadehini kaldırdı: “Paşam, yakında Enver Paşa’nın mezarı başında Fatiha okuyacağız!” dedi. Herkes, elinde kadeh, ayağa kalktı. Yerimden kımıldamadığımı gören Paşa “sen bizimle gelmiyor musun?” dedi. Başımla “hayır” işareti yapıp “uğurlar olsun” dedim. Paşa çok kızdı ve gençliğin idealden yoksun olmasından yakınan bir tirat geçti. Sonradan, o zatın Nuri Paşa’nın maiyetinde Bakû’ya gittiğini, orada kentin polis müdürlüğüne atandığını ve “iyi işler gördüğünü” Şükrü Bey’den öğrendim.

 

Nuri, ağabeysinin iltimasıyla yüzbaşılığa terfi ettiğinde Şükrü Bey kızmış, “Sen benden kıdemsizsin, nasıl benden önce terfi edersin?” diye çatmış. Çok geçmeden Nuri, paşalık rütbesiyle Trablus’a gönderilmiş (resmî rütbesi kaymakam – yarbaydı ve emekli maaşını bu rütbe üzerinden alırdı).

 

Eskiden beri fabrikacılığa merakı varmış. “Ağabey, bırak beni, sana silâh imal edeyim”; o da “korkuyor musun? Ölürsen bir türbe yaptırırım” dermiş.

 

Cesurdu. Çok çalışkan ve inatçıydı; Hiçbir bilimsel temeli olmadığından giriştiği işlerin teknik önemini derinlemesine kavrayamazdı. Daima bir şey icat etmek sevdasındaydı. Bu itibarla Avrupa’da uzun yıllar uzmanlarca etüt edilerek geliştirilmiş prototipler üzerinde değişiklik yapar ve kendi iddiasının aksine olarak, o silâh kalitesinden büyük ölçüde kaybederdi: piyade havan toplarına tetikler mi eklemedi? Tabancaların normal parça sayısını mı azaltmadı? Kısaca, imal ettiği silâhlar daha fabrikadan çıkmadan bozulmaya veya onları kullanacak olanlar için tehlikeli olmaya mahkûmdu. Hiçbir matematik ve mekanik bilgiye sahip bulunmadığından yaptığı işin aksak taraflarını görmez ve ayrıca, uyarılara da kızardı. “Fransızlar, nazarî oldukları için kofturlar ve pratik yetişen Alınanlardan hep dayak yerler” gibi laflar ederdi. Pratik bilginin (yani kendi bilgisinin) esas olduğunu iddia ederdi.

 

O tarihlerde ordunun silâh ve mühimmat alımıyla meşgul olan daire Fen-Sanat Dairesi’ydi. Buraya mensup bir subayın çok sevdiği bir yakını ölmüştü. Paşa da o değerli zata bir cemile olmak üzere, ölenin mezarını yaptırmayı üstlenmişti. Bana, makine-elektrik mühendisi olduğumu bilmesine rağmen “mühendis değil misin? Yap bir mezar resmi!” emrini vermişti… Yapmıştım…

 

Mamafih ülke çapında ilk büyük özel imalât fabrikasını kurmuş olmakla da takdire değerdi.

 

Şükrü Bey anlatırdı. Sarıkamış’ta Enver Paşa karla örtülü bir tepenin üstüne çıkar, ayakta etrafı seyretmeye başlarmış. Tabii başkumandan böyle durunca bütün maiyet de ister istemez ayakta, açıkta, düşmana mükemmel bir hedef halinde dururmuş. Ruslar bunu görür, etrafa kurşun yağmaya başlarmış. Herkes içinden “yahu, pisi pisine vurulacağız!” diye söylenirmiş. Paşa hiç istifini bozmaz, başını çevirir “ne o, korkuyor musunuz?” dermiş. Herkesin, kaşının üstünde beyazlık olmadığını düşünmezmiş.

 

Kardeşi Nuri de, fabrikada, çekmesinden bir el bombası çıkarır, başlardı onu bir çakı ya da tornavidayla kurcalamaya. Bizler birer ikişer, bir bahaneyle odadan sıvışırdık. Paşa gözlüğünün üstünden bakar, arkamızdan gülerek “amma korkakmışsınız be!” derdi. Bu “korkak”lar arasında, muharebelerde gözünü budaktan esirgememiş eski subaylar da vardı…

 

Gördüğü himaye cidden büyüktü. Ordunun başında halâ Enver’e tapanlar vardı. Ayrıca “Enişte Kâzım”ın[57] da gözüne girmek gerekirdi… Buna rağmen Paşa hep parasızdı. Cüzdanından bir ikibuçukluk[58] çıkarır ve “Vallah, billah, başka param yok!” diye sürekli gösterirdi. Oysaki birkaç gün önce birkaç yüz bin liralık malzeme teslim edilmişti. Ayrıca, umumî vekili sıfatıyla, Naciye Sultan’ın emlâkini satar dururdu. Sultan’ın ise İsviçre’de kıt kanaat geçindiğini herkes bilirdi.

 

O halde bu paralar nereye giderdi? Paraların “Türkistan seferi”nde sarf edilmek üzere Almanya ya da İsviçre’ye kaçırıldığında kimsenin şüphesi yoktu.

 

Savaş bittikten sonra bir gün Paşa, Hasköy’deki dökümhaneme uğramıştı.

 

“Paşam, ne oldu sizin yenilmez Almanlar?” diye takıldım. “Öyle istediniz, öyle oldu” yanıtını verdi.

 

İnanmış bir Turancı olmakla birlikte kesinlikle ırkçı değildi. “Her Türküm diyen Türk’tür” derdi. Bu bakımdan Zeki Velidî – Nihal Adsız takımıyla anlaşmazdı. Zeki Velidî (Togan) bir iki kez fabrikaya gelmişti, ama sonra ayağı kesilmişti. Esasen Paşa bu işi, kimseyi ortak etmeden kendi başına yürütmeye azimliydi.

 

Bir gün bana, “söyle bakayım Burhan, idealimiz tahakkuk ettiğinde Türkler birbirlerini nasıl selâmlayacaklar?” diye sordu. Benim de hemen aklıma Faşist-Nazi türden bir selâm şekli geldi. “Hayır” dedi, “sağ eli kalp üzerine kavuşturarak!”… İşin bu denli ayrıntısını bile şimdiden düşünmüştü.

 

Şimdi anlatacağım olay, Paşa’nın Turan’ın fethi düşünü ailesi hesabına da gördüğünü gösterir. Paşa her vesileyle benim, başmühendisim Cemal Rıfat (Berk) Bey’in ve öbür meslektaş arkadaşların çalışmasından şikâyet eder, “Ah bir Kâmil[59] gelse de mühendis görseniz!” diye içini çeker dururdu. Oysaki Kâmil Bey Almanya’da makine mühendisliği tahsil etmişti (Almanya’da okumuş bir mühendis, dünyanın başka herhangi bir ülkesinde okumuş olandan daima üstündü…) ama mesleğini ciddî şekilde hiç icra etmemişti, İsviçre’de oturup Sultan’a kocalık etmek ve Nuri Paşa’nın, fabrikası için gereksindiği freze bıçakları ve sair taşınabilir edevatı oradan satın alıp ağabeysine diplomatik kurye ile göndermekle vakit geçirirdi. Vaktaki Paşa’nın yeğeni, Enver Paşa’nın oğlu Ali memlekete geldi, “İyi oldu Paşam, onu mühendis yapın, siz de bizlerden kurtulursunuz!” dedim. “Hayır!” diye yanıtlamıştı, “o, babasının yolunda yürüyecek!”…

 

Ali Harp Okulu’na girdi, havacı oldu. Ama tüm iltimasa rağmen (eniştesi Org. Kâzım Orbay, vaktiyle Enver Paşa’nın başyaveriydi. O günlerde de Genelkurmay Başkanı bulunuyordu ve Ali, teğmen çıkar çıkmaz, ayrıcalıklı olarak – savaş sırasında – Londra hava ataşe muavinliğine atanmıştı) Harp Akademisi’ne giremedi. “Sultan çocuğu olduğum için beni kurmay yapmıyorlar” diyordu. Oysaki o sadece bir sultanî tembeldi; öyle Türkistan’a filân yürüyecek hali hiç olmadı…

 

Enver ailesinden her birinin, bu arada Kâmil Bey’in bile bir ayrı öyküsü var, kendi başına ilginç. Anlatayım bunu da.

 

İstanbul’da Alman takımı içinde Wangenheim’dan nefret eden biri daha vardı ki o da deniz ataşesi Korvet Kaptanı Hans Humann’dı. Bu kişinin babası Berlin Doğu Müzesi’nin eski müdürü olup kendisi dahi iyi Türkçe bilirdi; Dersaadet’in ileri gelenleriyle iyi ilişkiler kurmuştu. Ayrıca Başamiral von Tirpitz’in de “adamı”ydı; ona, Wangenheim’ı atlayarak doğruca Akdeniz filosu Servisleriyle muhabere yetkisi verilmişti (elçi ise, istediği kadar deniz, ataşesine ihtiyacı olmadığını söyleyedursun).

 

Humann Enver’in baş dostuydu. Enver daha Almanya’da ataşemiliterken ona orada çok konukseverlik göstermişti. Enver, bildiği Almancayı orada ondan öğrenmişti.

 

Bu iki ahbap beraberce kabiliyetli gençlerden seçip Almanya’ya çeşitli mühendislik dallarında tahsil etmek üzere göndermeyi planlamışlardı. Humann, böyle yapmakla, eğitim görmüş bir Türk personelinin devlet hizmetinde bulunan Ermenilerin yerini başarıyla alabileceği hususunda Enver’i ikna etmişti. Gideceklerin başında Enver’in kardeşi Kâmil vardı. Bu genç ise Lausanne’da okumayı kararlaştırmıştı ama Humann o kentte “kötü Fransız etkileri” olasılığını Enver’in önüne sermiş ve Kâmil Berlin’e postalanmıştı. İş bununla bitmemişti. Orada ona elektrik endüstrisinin ünlü babası Walter Rathenau ile görüşme olanağı sağlanmıştı,[60] o Rathenau ki, hepimizin çapını bildiği A.E.G. şirketinin müdürü Emil’in oğlu olup sonradan onun yerine geçmiş olan kişiydi. Hammaddeler Ofisi’ne başkan, Kalkınma Bakanı… olmuştu. A.E.G. gibi Eski Dünya’nın birinci sınıf bir kurumunun babasıyla ünsiyet etmek kaç öğrenciye nasip olur?…

 

Alman Dışişleri Dairesi’nin Fransızların eline geçen belgelerinden bazılarını G. Lenczowski’den aktarmıştım. Şimdi de aynı Daire’nin Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığı Arşiv Bölümünde bulunan belgelerden bazılarına göz atacağız.[61] Bunlara şimdilik herhangi bir yorum eklemeyi gerekli görmüyorum.

 

Ribbentrop’tan Papen’e (17 Mayıs. 1941): “…Türkiye ile resmî anlaşmayla aynı zamanda, silâh ve savaş malzemesinin Türkiye topraklarından kısıtlanmaksızın geçirilmesine izin verecek bir gizli anlaşma yapılacaktır… Pratikte bu, kamufle edilmiş belli sayıdaki birliklerin geçişinin onaylanması anlamına gelecektir… Karşılığında Edirne yakınındaki sınırın ölçüsü ilerde belirlenmek üzere düzeltilmesi ve/veya herhangi bir adanın kendisine vaat edilmesi mümkündür…”

 

Ribbentrop’tan Papen’e (19 Mayıs 1941): “… Türkiye’nin sadece tarafsız bir devlete gönderilmek üzere savaş malzemelerinin geçişine izin vermesi; kendisinin de yalnızca zaman zaman İran ya da Afganistan’a birkaç vagon göndermekle yükümlü olduğuna inanması[62] bizim için tatmin edici değildir. Elle tutulur bir tazminat olarak Türkiye’ye Edirne yakınında bir bölge – toprak (şerit) vaat edebilirsiniz. Bildiğiniz gibi biz, Türkiye’nin 1915’te Bulgaristan’a bıraktığı Edirne yakınındaki bölgenin tümünü istemiyoruz. Kral Boris de bu bölgenin tamamını bırakmaya istekli değil. Ancak Doğu yarısını verebilir ki, Türkiye her durumda Pythion’la Edime arasındaki demiryolunu alacak… Ege’de herhangi bir adanın verilmesiyle ilgili olarak… kararı size bırakıyorum…”.

 

“Papen’den Ribbentrop’a (20 Mayıs 1941): “… Türklere şimdilik herhangi bir ada önermek niyetinde değilim…”

 

Papen’den Alman Dışişlerine (5 Ağustos 1941): “Pan-Turan hareketi hakkında. İyi haber alan güvenilir bir ajan tarafından bildirilmiştir: Türk hükümet çevreleri, Almanların Rusya’daki başarıları açısından Türk-Rus sınırının ötesindeki ırktaşlarının kaderine, özellikle de Azerî Türklerinin kaderine giderek artan bir ilgi göstermektedirler. Bu çevrelerde 1918 olaylarını geri getirme ve bu bölgeyi, özellikle değerli Bakû petrol bölgesini ilhak etme eğilimi göze çarpmaktadır. Bu amaç için, bir kısmı Abdülhamid zamanında benzer hizmetler görmüş kişilerden uzmanlar komitesi niteliğinde bir şey oluşturulmuştur… Bu gurubun lideri (!) İstanbul Milletvekili[63] Şükrü Yenibahçe’dir… Diğerleri Nuri Paşa… Profesör Zeki Velidî (Başkir)… Ahmed Cafer… Kendisine hiç güvenilemeyeceği inancı yaygındır… Ahmet Caferoğlu adıyla tanınmış bir Türkolog’dur. Bir süre Önce, görüşmeler için Ankara’ya, gelen Kabul (Kâbil) Büyükelçisi Memduh Şevket (Esendal) de aynı gruba dâhil sayılabilir…”

 

“…Ankara’da Doğu-Türkleri meselesinde Hükümetin ajanlarından biri General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet’tir…”

 

Papen’den Alman Dışişlerine (10 Kasım 1941): “General Ali Fuat Erden’in ziyareti hakkında… iki Türk generali Doğu cephesine yaptıkları geziden ve Führer’in karargâhını ziyaretten büyük ölçüde hoşnut olarak döndüler…”

 

“General (Ali Fuat), ziyaret ettiği birlik karargâhlarında Genelkurmay subaylarının Kiev muharebesi, Dniyepr kuşatması gibi büyük harekâtlar konusunda kendisine verdikleri yararlı bilgilere de özellikle müteşekkir kalmış görünüyorlar… Alman kumandanlar, generalin üzerinde kusursuz (splendid) bir izlenim yaratmıştır… Geri hizmetlerin işleyişine karşı ise özel bir hayranlık duyduğunu belirtti.”

 

“… Bu bağlantı içinde ben, Kırım harekâtı bittikten sonra Türk asıllı Kırım Tatarlarının önemli bir pay sahibi olacakları bir yönetimin kurulmasının gerekliliği yolundaki önerime bir kez daha dönmek istiyorum. Bu, Türkiye’de güçlü bir siyasal etki yapacaktır.”

 

“Dönüşünden bir gün sonra, General Ali Fuat, Dışişleri Bakanı ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın da hazır bulundukları bir toplantıda Cumhurbaşkanı’na rapor verdi. Konuşma altı saat sürdü ki bu, ziyaretin ne büyük bir siyasal önem taşıdığını göstermektedir…”

 

(Bakan) von Henting’den Erkilet’e (17 Kasım 1941): “Sevgili ve çok saygıdeğer General. Elime geçen 10 Kasım tarihli mektubunuz için teşekkür ederim. Üzerinde birlikte çalıştığımız mesele mektubunuz varmazdan önce de düşündüğüm ve sizin de onayladığınız anlayışla tarafımdan acilen ele alınmıştır…”

 

“Verdiğiniz dostça mülâkatları büyük bir ilgiyle izledim. Şimdi bize ve dünyaya vaat edilen makaleleri okuyabilmek için her zaman geciken gazeteleri beklemekteyiz…”

 

Ribbentrop’tan Papen’e (5 Aralık 1942): “20 Kasım tarihli ve AG 154 No.lu raporunuza cevaben Türkiye’deki dostlarımızı içinde bulundukları güç durumdan kurtarmak üzere size beş milyon altın Alman markı iletilmesini emrettim. Bu parayı cömertçe kullanmanızı ve bana raporla durumu bildirmenizi rica ederim”.

 

Bu belge, Lenczowski’yi doğruluyor. Bu paraların kimlere dağıtıldığını bilmiyorum. Okuyucularım benim kadar bu konularda tahminde bulunabilirler. Mamafih bundan sonra anlatacaklarım bu tahminlere kolaylık getirebilir. Bu arada bir noktayı vurgulamakta yarar görürüm: bütün bunların geçtiği tarihlerde, yani II. Cihan Savaşı sıralarında Erkilet Paşa çoktan emekli olmuş bir askerdi. Kendisine herhangi bir resmî görev verilmiş olduğunu da duymamıştım. Şu halde, hangi sıfatla bir von Hentingle muhabere ediyordu? Von Papen’in yukarda yazdığı gibi “hükümetin ajanı” olarak mı? İşin burası üzerindeki sisli perde bence hâlâ yerli yerinde duruyor. Erkilet paşa’nın, adı geçen Alman bakanın sözünü ettiği “makale”lerin neşredildiği gazete konusuna aşağıda değineceğim. Şimdilik anılarımı anlatmaya devam edeceğim.

 

Bu arada bütün bu işlerin kahramanlarının birkaçını içeren fotoğrafı, “Devr-i mesud-u meşrutiyetin ikmal-i tahsil için Almanya’ya i’zam eylediği (gönderdiği) birinci postada mevcut zabıtanın Berlin’de aldırdıkları fotoğraf”ı derç ediyorum.[64]

 

Ali İhsan (Sâbis) Paşa’yla Emir Erkilet Paşa, aralarına avukat Münim Mustafa Bey’i de alarak bir şirket kuruyorlar. Olayı, bir içki sofrasında Halil Paşa’dan dinledim (1943). Olay 1941’de cereyan ediyor. Almanlar Bulgaristan’ı işgal etmişler, biz de her an saldırı bekliyoruz. Bu ahbap çavuşlar Alman kuvvetlerine dayanıp hükümet darbesi yapacaklar ve Türkiye’de bir faşist idare kuracaklar, yani Türkiye’nin Quisling’i[65] olacaklar. Fakat aralarında anlaşmazlık çıkıyor. Erkilet Paşa’nın vatanseverliği kabarıyor ve bu işi Alınanlara dayanarak uygulamaya yanaşmıyor. “İç sorunumuzdur, bunu kendi gücümüzle başaralım” diyor. Sonuçtan korkmuş olması bence daha muhtemeldir. Böylece iş suya düşüyor. Mamafih Münim Mustafa Bey’in de durumdan “Millî Emniyet”i haberdar ettiği tahmin ediliyor. Bu arada Ali İhsan Paşa tutuklanıyor ve madalyalarının geri alınmasına kadar varan ağır muameleye maruz kalıyor. Bunun nedeni bu komplo olmalı ama bu, delilsizlikten ispat edilemiyor veya Almanları gücendirmekten çekinilmesi nedeniyle açığa vurulmuyor.

 

Olayı ayrıntılarıyla anlattığına göre bunu Halil Paşa biliyordu, demektir. O bildiğine göre, Nuri Paşa’nın da bildiği muhakkaktı. Hikâye anlatıldığında yüzünde hiçbir tepki alâmeti görmediğim Şükrü Bey’in de bildiğinde bence şüphe kalmıyordu.

 

Yine o günlerde Halil Paşa’yla Ali İhsan Paşa gazetelerde dalaşmışlar, Halil Paşa onun için “Hem hırsız, hem yalancı, bu Ali İhsan Sâbis’tir” başlığını kullanmıştı, Tanin’de çıkan yazısında (1943). “Muktedirdi” demeyi ihmal etmediği bu yazısında söylediğine göre Ali İhsan Paşa Filistin’de ordu kasasını götürmüş. Mahkemelik olmuşlardı. Halil Paşa bunları o hırsla anlatmıştı, Nuri Paşa’nın Sütlüce’deki fabrikasında.

 

Mamafih Ali İhsan Paşa’nın Almanya eğilimini yine o günlerde Hüseyin Cahit Yalçın da “Alman propagandasının neşriyat müdürü” ve “Rusya münasebetiyle yapılan şantaj” gibi Tanin’deki yazılarıyla vurgulamıştı.

 

Ali Fuat Erden Paşa, Doğu cephelerini ziyaret ettiği zaman Harp Akademileri kumandanıydı. Erkilet Paşa ise davetli, emekli sivil bir Alman dostu olarak ona katılmıştı. Ali Fuat Paşa gezi izlenimlerini resmen Cumhurbaşkanı’na sunarken o, izlenimlerini ballandıra ballandıra Cumhuriyet gazetesinin sütunlarında aylar boyu sergiledi. Bakan Henting’in sözünü ettiği makaleler bunlardı: “Alman askerî dehası” teması, Rus steplerinde işlerin ters dönüşünden sonra da sürdürüldü. Bu kez geri çekilme hareketleri “dahiyâne ric’at” diye nitelendirilir oldu (Kerç boğazını geriye doğru geçme…) Almanlar da minnet borçlarını Erkilet Paşa’ya nasıl ödediklerini bilmiyorum ama o yazılara sütunlarını açan Cumhuriyet’e bol kâğıt sağlamakla ödüyorlardı. Gerçekten o devirlerde kâğıt kaynakları, Finlandiya, Norveç… Alman egemenliği altındaydı. Türkiye’de büyük kâğıt sıkıntısı çekiliyordu. Gazeteler tek yaprak olarak çıkarken Cumhuriyet (ve Tasvir) sekiz ve bazen de on iki tam sayfa olarak satılıyordu.

 

Mamafih Cumhuriyet’in bu Alman-Nazi çizgisi yeni bir şey değildi; daha Atatürk’ün sağlığında noktalanmıştı.

 

1937 güzünde, sonradan “Kızıl Dudu” diye damgalanacak olan Sabiha Sertel Tan gazetesinde “Herr Goebbels doğru söylüyor” başlıklı bir makale yayınlıyor. Bunda şu satırlar yer alıyor: “Nürnberg’de toplanan Nazi kongresinde Alman Tanıtma Bakanı Herr Goebbels, ‘İlkelerimiz Polonya’da, Avusturya’da, Bulgaristan’da, Sırbistan’da ve Türkiye’de başarıyla gelişiyor’ demiş. Faşist akımının bu saydığı ülkelerde yürüdüğünü biliyoruz. Fakat Türkiye’de faşist ilkelerin geliştiğine Herr Goebbels nasıl hükmediyor?… (ona) bu sözleri söylemek yürekliliğini veren nedenler de yok değildir. Bugün İstanbul’da, Anadolu’nun içinde bu ülküyü güden, hatta örgütle çalıştığı hissini veren izlenimler vardır… Söylendiğine göre, Türkiye’nin yabancı ülkelerde öğrenim gören öğrencilerinin yüzde sekseni Almanya’da faşist okullara gidiyor…”

 

Sabiha Sertel’in bu yazısından sonra İstanbul basınının bir kısmı ılımlı şekilde Dr. Goebbels’i eleştiriyor. Cumhuriyet gazetesi bir süre ses çıkarmıyor ama 18 Ekim 1937 günü başmakale sütununda, sonradan Yunus Nadi Bey’e ait olduğu anlaşılan (XX) imzasıyla “Bir konuşma üzerine koparılan gürültü” adlı yazı yer alıyor ve her iki gazete kapışıyor. Yunus Nadi Bey’in yazısı şöyleydi:

 

“Goebbels’in Nürnberg’deki kongrede yaptığı konuşma, Nasyonal Sosyalist Almanya’nın otoriter bir devlet halinde komünizm akımlarına karşı açtığı savaşta yalnız kalmadığını kanıtlamak isterken ‘Davamız… Türkiye’de başarıyla yürütülmektedir’ demiştir. İşte bazı yazarları ürküten, telâşlandıran… cümle…” Ve sonra Sertel’leri komünistlikle itham vs…

 

Bu yazının yayımlandığı günün ertesinde Ahmet Emin Yalman Bey, Tan’da şöyle yanıt veriyor: “Bugünkü Cumhuriyet gazetesinde ‘Bir konuşma üzerine koparılan gürültü’ başlıklı bir yazı var. Yazıyı adını açıklamaktan çekinmiş biri yazmış ki (XX) diye imza atıyor. Yazıda birçok üstü örtülü cümlelere rastlanıyor. Buna rağmen asıl amaç çok saydam bir biçimde ortada duruyor. Bu amaç, Alman propaganda bakanının avukatlığını üstlenmektir. Bir Türk gazetesinde böyle bir yazı nasıl yayımlanır? Alman propaganda bakanının bir Türkün ulusal duygularını yaralayacak nitelikte olan sözlerine avukatlık etmeyi bir Türk gazetesi nasıl uygun bulur?… Cumhuriyet gazetesi, sonra diyor ki: ‘Türkiye’de faşizm propagandası yapıldığı konusu kişisel olarak bizim dikkatimizi çekmemiştir’…”

 

“Arkadaşımızın görüş ufkunun dar olduğuna hükmedeceğiz. Çünkü bu propaganda ta kendi sütununun yanına kadar sokulma olanağı bulabilmiştir.”

 

“… Almanlarla açık ve dostça ilişkiler kurmanın yolu, saygınlığımızın onlara kesin şekilde anlatılmasıdır. Buraya varamamanın yolu da Cumhuriyet gazetesinin yaptığı gibi, Almanların çirkin davranışlarını örtmek ve onların avukatlığını üstlenmektir.”[66]

 

Küfre dönüşen tartışma Atatürk’ün emriyle son bulacaktır.

 

Bugün bu aynı Cumhuriyet, Ecevit’in sosyal demokrat çizgisinde, yayınını sürdürüyor. Bu “çizgi”ye ilerde ayrıca değineceğim.

 

Pan-Türkist akım ırkçılık ve faşizm, Nazi mitos ve sloganları, sosyal muhafazakârlık, Osmanlı öncesi geçmişe bir romantik bağlılık, kişisel değer ve savaşa us dışı inanç ve bunları yüceltme, kan saflığı, “Türk olmayan” grupların ayırımı şeklinde ve bütün bunların bir karışımı halinde, ifadesini buluyordu. Nihal Atsız, Bozkurt dergisinde “Kan ve uruk şartını inkâr edenler Türk olmayanlarla tarihi bilmeyenlerdir” diye başlayan makalesinde, filân muharebe kazanıldıysa, kumandanı halis Türk olduğu için; filân savaşta Osmanlı yenik düştüyse, ordunun kumandanı Arnavut olduğu içindi gibi lâflar ediyordu. Enver Paşa’nın bıyıkları “Wilhelmkâri” idi. Atsız’ın da giyim ve hareketleri tıpatıp Hitler’inkine uydurulmuştu.[67]

 

Bu arada Mussolini’nin “Oğlumla konuşuyorum” adlı bir küçük kitabı Türkçe olarak yayınlanıyor.[68] Bunda Duce, içi yanan bir baba olarak, düşüp ölen havacı oğlu Bruno için ağıt yakmış. “Faşist doğdun ve yaşadın” diye biten bu mersiye, çok mu gerekliydi Türklere?…

 

Savaş talihinin Almanlar aleyhine dönmesiyle bu Irkçı-Turancılar tutuklandılar (9 Mayıs 1944) ve “hükümeti devirmeye teşebbüs” suçundan da hüküm giydiler. Zeki Velidî Togan, Nihal Atsız, Alpaslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Dr. Hasan Ferit Cansever, Nurullah Barıman ve daha birçokları hapishaneyi boyladılar. Ancak 31 Ekim 1945’te, Gnl. Ali Fuat Erdenin başkanlık ettiği Askeri Yargıtay bunları aklayıp salıverdi. Bunda Sovyetler Birliği’nin Boğazlarda askerî üs talebinin rol oynamış olması muhtemeldir. Hatta Erden Paşa bu yüzden İnönü ile de arasının açıldığını ima ediyorsa da[69] ben İsmet Paşa’nın böyle bir meseleden çocukluk arkadaşına darılacağına ihtimal vermiyorum. İşin içinde başka bir bit yeniği olmalıydı.

 

Türkiye’deki işbu Faşist-Nazi akımının entelektüellerinden Peyami Safa, 1943’te “Millet ve insan” adıyla yayınladığı bir kitabını sonradan “Nasyonalizm, Sosyalizm, Mistisizm”e dönüştürüyor. İnsanın hemen aklına “Nasyonal Sosyalizm” ve de karizmatik lidere eyvallah demek için mistisizm çağrışımı geliyor. Bunda fazla hata etmediğimi, kitaptan aktaracağım şu satırlar kanıtlayacak: “… Alman mütefekkiri Devlet Nazırı Rosenberg, cemiyeti, içinden ırkın kanı geçen, deveran sistemine sahip canlı bir uzviyet gibi görüyor”… “Charles Maurras da diyor ki ‘siyaset ilmi müstakildir. Bu demek değildir ki öteki ilimlerle münasebeti yoktur…’…”[70]

 

Adamların söyledikleri önemli değil. Asıl üzerinde durulması gereken husus, Peyami Safa tarafından 1942-3 yılında, yani Nazi kudretinin dorukta olduğu bir zamanda, örnek olarak verilen kişilerin kimliğidir. Biri Nazi kuramcısı ve savaş suçlusu olarak Nüremberg Mahkemesi tarafından idama mahkûm edilen ve asılan Alferd Rosenberg, öbürü kendisinden uzunca söz ettiğim Fransız faşistlerinin lideri Charles Maurras’tır. Bu sonuncusu da, ileri yaşı dolayısıyla, Pétain gibi ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı, Safa’nın bu kitabı yayınlamasından sonra.

 

Yine tutucuların tıbbiye temsilcisi Dr. Alexis Carrel’in L’Homme cet inconnu adıyla ün yapmış ve Nasuhi Baydar tarafından “Bilinmeyen insan” olarak Türkçeye çevrilmiş kitabından dem vurup “Ekonomide de tesanütçülerden (solidaristes) başlayan bütüncülük hareketi, économie dirigée, plânlı ekonomi, millî ve organize ekonomi safhalarına tekâmül etti” diyor ki[71] bu tesanütçülüğün kökeni üzerinde yeterince bilgi vermiş olacağım. Bütün bunlar, 1917 yılının nasıl bir tarihî parçalanma yılı olduğuna dair ilerde anlatacağım hususları ancak doğruluyor. Devam edelim onu dinlemeye.

 

“Psikolog J. Piaget, “Fert mi evvel, cemiyet mi?” davasını “tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan?” münakaşasına benzetir. Sosyoloji bakımından olduğu kadar psikoloji bakımından da münasebet, fertle cemiyet değil, şahsiyetle cemiyet arasındadır. Bugünkü psikoloji, şahsiyetin, fertler arasındaki içtimaî temaslarla ve cemiyetin mutlak tesirleriyle teşekkül ettiği neticesine vardığı için, büyük davamız hesabına şu hükmü vermekten çekinmeyeceğiz: Milliyet olmayan yerde şahsiyet ve şahsiyet olmayan yerde insan yoktur.”[72]

 

Peki, “şahsiyet”in sahibi kim? Hemen beraberce yanıtlayalım: Nazi kuramına göre, bir elit, başta Hitler ve şürekâsı, arkada… Nihal Atsız, Peyami Safa (Alpaslan Türkeş o tarihlerde henüz “mülâzım”dı…). “Milliyet”in ne olduğuna gelince, onu da kendilerine sormak gerek… Devam edelim.

 

“Demokrasi ki birkaç büyük sanayi memleketinin geri kalan bütün dünya memleketlerini sömürmesinden başka bir şey olmayan sanayi kapitalizminin hukukî bir ifadesidir… O memleketlerde bu tek sınıfın kazanç şebekesi dışında kalan ekseriyet, yine dünya tarihinde eşi görülmedik bir sefalete düşmüştür.”[73]

 

Bunları yazan, Batı’yı (psödo) sosyalist delillerle çürütmeye çalışan Nasyonal-Sosyalist Hitler’in Mein Kamp’ından esinlenmiş P. Safa’dır!

 

“Fransız İhtilâlinden sonra onun yerini almak isteyen lâik ahlâk insana ebedilik imanı veren cazibeden mahrumdu. Bunun için her buhran geçirdikçe ya dinî ahlâka veya millî ahlâka tutunarak ayakta durabiliyordu. Onun bu zaafı Allahsız kalan Avrupa ve Amerika’nın ahlâkça soysuzlaşmaya başlamasıyla neticelendi. Büyük kapitalizm yeni doğmuştu. Bununla bir arada doğan kazanç hırsının iktisadî sebeplerini evvelce Cumhuriyet’te çıkan bir makalemde şöyle izah etmiştim: ‘Kapalı millî hudutlar yıkılmış ve yerine, millî hudutlar kaldırılarak, şahsî teşebbüsün alabildiğine kazanç elde edebileceği, dünya ölçüsünde geniş bir istismar meydanı açılmıştı…’…”

 

Biraz aşağıda Fransız faşizminin dayandığı temelin Fransız Devrimi’nin getirdiği ilkelere karşı oluşan karşı devrim akımı olduğunu, bu faşizmin başını çeken Maurras’ın bu akımın halkalarını oluşturan reaksiyoner yazarları yücelttiğini göreceğiz, P. Safa’nın zikrettiği Maurras’ın. Peyami Bey de, yukarıdaki satırlarından hiç şüpheye yer kalmayacak şekilde Cumhuriyet’imizin lâiklik ilkesine cephe almış oluyor.

 

Bu arada göze çarpan bir başka husus da bir tarihlerin “Cumhuriyet” gazetesinin kimlere sütunlarını açmış olduğudur. Doğanın tüm canlı cansız varlıkları gibi gazetelerin de bir evrimi var… Devam edelim Peyami Bey’i dinlemeye.

 

“Gökalp’in -mürşidi Durkheim gibi- en büyük eksiği, liberal cemiyetlere has olan bir hali bütün cemiyetlere teşmil etmesidir. Sükûn zamanlarında millî şuurun uykuya dalması liberal cemiyetlere hastır. Çünkü bunların sosyal yapıları ferdîdir; bütün kanunları ve ananeleri ferdin selâmetini idealleştirir. Ancak harp ve buhran zamanlarında memleketin selâmetine ferdin menfaatleri feda edilir…”

 

“Millî cemiyetlerin sosyal yapılan millîdir. Bu cemiyetlerde fert, refah mirasyedisi, hürriyet sarhoşu ve sulh esrarkeşi değildir…”

 

“Millî adam sükûnu değil mücadeleyi, emniyeti değil tehlikeyi, politikayı değil kahramanlığı, uyuşukluğu değil atılganlığı sever. Bu adamın gözünde sulh ve harp aynı şeydir: birkaç damla kan ikisinin arasındaki iştiyak, heyecan ve hedef birliğini ortadan kaldırmaz.”[74]

 

Meğer Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh”u, Peyami Bey’e göre, esrarkeşliğe götürürmüş!… Politika da yapılmamalıymış, kahramanlık dururken. İlerde, Faşist-Nazi ve Neo-Faşist rejim ve telâkkilerde halkın nasıl “depolitize” edilmeye çalışıldığını göreceğiz.

 

Peyami Safa’nın bu eseri, II. Dünya Savaşı’nın başlarında, Nazi’lerin en azgın dönemlerinde bir bölüm Türk intelligentsia’sının Hitler’e tempo tutuşunun bir tipik örneği olmaktadır.

 

Bahsi kapatmadan önce o günlerin devlet ricalinin samimî görüş ve duygularına, Yakup Kadri Bey’in kalemiyle, tercüman olacağım.

 

“Aydınlar ve politikacılar çevresinde ise, İngiltere ve Fransa ile yaptığımız üçüzlü Paktın aleyhinde bulunanların ve bununla başımızı belâya soktuğumuz kanaatini taşıyanların bozguncu sesleri, alarm verici yazıları bütün amme efkârımızı kavramış bulunuyordu. Bunu da garipsememek lâzım gelirdi. Zira gazetelerimizin hemen hepsi Alman Harp Bildiri’lerini büyük manşetler altında yayınlamakta âdeta birbirleriyle yarışa girmiş gibiydiler. Hele İstanbul’da çıkan yüksek tirajlı iki gazete ‘Harekât-ı Harbiye’ yorumculuğunu yapan iki emekli Türk generalinin, birtakım teknik ve stratejik görüşlere dayanarak Hitler ordularının “nihaî” zaferi kazanmak üzere olduğunu kesin bir kanaat halinde belirten yazıları, en parlak kurmay subaylarımızın bile kafasını bulandıracak bir mahiyet taşımakta idi.”

 

“… Berlin’de, Fransa’nın çöküşü üzerine ilân edilen ‘Zafer haftası’nın çan sesleri hâlâ kulaklarımda uğulduyor… Berlin’de geçirdiğim günlerde, hemen her vesileyle Alman vatandaşlarının, Hitler’in emrine rağmen, kazanılan zafere karşı ilgisizliklerini müşahede etmişimdir. Yalnız ilgisizlik mi? Gerek sokaklarda, gerek kahve, lokanta ve otel holü gibi yerlerde onların, durmadan işleyen ve durmadan zafer haberleri veren radyo mikrofonlarının seslerinden rahatsız olup nereye kaçacaklarını bilmez gibi bir hallerini de görmekteydim…”

 

Aklıma hemen Sarıkamış’ın başarılı ilk günlerinde Kara Vasıf Bey’in söyledikleri geliyor: “Çok koşan çabuk yorulur”… Devam edelim Karaosmanoğlu’yu dinlemeye.

 

“Bir gün… Almanya’nın eski Prag elçisi, dostum Eisenlohr’dan bu halin sebebini yarı şakaya vurarak sormuştum:”

 

  • “Kuzum, harbi Fransızlar mı kaybetti, yoksa siz mi?”
  • “…Alman milleti… askerî zaferlere o kadar kanıksamıştır ki…”
  • “Ona şüphe yok… Belki günün birinde İngiltere adasını bile işgal edebilirsiniz. Bununla ne olacaktır? İngiliz hükümeti… Kanada’ya geçecek… Böyle bir harbe ise Kuzey Amerika’nın katılmaması imkân dışındadır…”
  • “… Bu imparatorluk yıkılsa bile, dünya nizamı ve kuvvetler muvazenesi için onu yeniden kurmak lâzım geldiği kanaatini de belirtmekten geri kalmamışızdır.”

 

“Alman diplomatının, Hitler’in Mein Kampf’ından ve Wilhelmstrasse’nin dış politika prensiplerinden ilham alarak söylediğine şüphe etmediğim bu sözler…”.

 

“Lâkin memlekete dönüşümde bütün görüş ve düşüncelerimin en yakın arkadaşlarım tarafından bile ciddiye alınmadığını hissetmiştim. Burada itiraf ederim ki, beni yalnız iki kişi ilgiyle dinlemiş ve söylediklerime gereken önemi vermişti. Bu iki kişiden biri devrin Başbakanı Refik Saydam, öbürü de Cumhurbaşkanı İsmet Paşa idi.”

 

“… Refik Saydam… büyük bir endişe içinde bana ‘Ne var, ne yok? Durumu nasıl görüyorsun?’ diye sorup da benden yukarıdaki müşahedelerime dayanarak verdiğim cevapları alınca âdeta bir çocuk gibi sevinmiş, ‘Hay Allah senden razı olsun, beni biraz feraha kavuşturdun. Şu bizim Hüsrev Bey (O zamanki Berlin Büyükelçimiz)[75] bizi öylesine telâşa düşürmektedir ki…’…”

 

“…Aynı günün akşamı İsmet Paşa ile Florya’da buluşmuş, durumun, kendi görüşlerim bakımından, geniş bir tablosunu çizmiştim. Hatırlamaktayım ki, İsmet Paşa beni derin bir dikkatle dinlemekte, hele Berlin’de Alman diplomatıyla konuşmama büyük bir önem vermekteydi ve dinlediklerinden çıkardığı neticeyi de şu sözüyle ifade etmişti: ‘Senin anlattığına göre, demek ki, son söz yine İngiltere’nin olacak’. Yalnız benim anlattığıma göre değil, hiç şüphesiz onun kanaati de bu merkezdeydi. Fakat ne yazık ki bu kanaatini, aynı samimiyetle, ne amme efkârına, ne siyasî çevrelere, ne kendi etrafındakilere, hattâ ne de Dışişleri Bakanlığı erkânına benimsettirebilmişti!”

 

Bu arada, Berlin sefiri Hüsrev Bey’in de, eski kurmay subayı olması itibariyle, Alman cazibesine tutulmuş olmasına fazla şaşmamak gerekir… Devam edelim.

 

“Nitekim kendisiyle görüşmemden birkaç gün sonra Ankara’ya gidişimde. Alman harp bildirilerinin büyük manşetlerle gazetelerimizin baş sayfalarında yer aldığını görecektim. Eski Meclis arkadaşlarımdan birçok milletvekilinin ki bunlar arasında yüksek rütbeli emekli kurmay subaylar da vardı, radyo başında dinledikleri harp haberlerini tıpkı Tasvir ve Cumhuriyet gazetelerinde yapılan yorumları andırır şekilde izah ettiklerini işitecektim ve Dışişleri Bakanlığı’na Uğradığım gün bu Bakanlık Genel Sekreteri bana diyecekti ki: ‘Reisicumhur Hazretleri’ne vuku bulan maruzatınızı, geçen gün, İstanbul’da kendilerinden dinledim. Bu maruzatınız bizim istihbaratımıza hiç uymamaktadır’ ve bunun üzerine: ben de Genel Sekreter’e şöyle bir karşılık vermek mecburiyetinde kalacaktım: ‘Ben Cumhur reisine herhangi bir istihbaratta bulunmuş değilim. Sadece kendi görüşlerimi söyledim’…”

 

“… Genel Sekreter’in ‘istihbarat’ dediği şeylerin ise, bence, umumiyetle Alman ve Washingtong’u ayrı tutarsak diğer hükümet merkezlerindeki elçilerimizin raporları da, sanırım, bunların tesiri altında yazılmaktaydı.”

 

Mahmut Muhtar Paşa da, Almanların, Fransa’nın üçte birini bir anda işgal ettikleri bir sırada Berlin sefiri idi ama… Devam edelim.

 

“… O sıralarda memleketteki hava, genel bakımdan, yine onun (İsmet Paşa’nın) lehinde değildi. Hele Alman orduları sınırlarımıza gelip dayandığı ve bu sınırları yalayarak Rusya’nın üstüne abandığı vakit onu bunaltacak kadar kararıp ağırlaşmış olsa gerekti. ‘İsmet Paşa Türkiye’nin kaderini Batı Demokrasileri’nin kaderine bağlamakla büyük bir hatâ işlemiştir’, ‘İşte şimdi işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyor’ mırıltıları bilgili bilgisiz hemen herkesin ağzında dolaşmaktaydı…”

 

“Alman orduları Yunanistan’ı işgal edip Bulgaristan’ı, Romanya’yı ikinci Reich’ın birer peyki haline soktuktan sonra, diyebilirim ki, bu tahminimi de mübalâğalı bulmaya başlayacaktım. Zira ‘İsmet Paşa hâlâ ve bekliyor? İngiltere ile dostluk ve ittifak anlaşmasında hâlâ ne umuyor? Almanya ile neden bir uzlaşma yolu aramıyor? Bu tereddütlü dış politika başımızı belâya sokacak’ sözlerini Meclis koridorlarında dahi işitmekteydim.”

 

“Almanya Büyükelçisi von Papen bu durumdan[76] faydalanmasını pek iyi bildi. Hitler’den İsmet Paşa’ya getirdiği dostluk mesajlarıyla bir Türkiye-Almanya Saldırmazlık Antlaşması’na yol açmakta gecikmedi ve bu antlaşmanın imzalanmasından sonra Ankara’nın en ‘populaire’ yabancı temsilcilerinden biri oldu…”

 

“Böylece, bir an gelmiş, von Papen tarafından davet edilmek, von Papen’le ahbaplık etmek birçok diplomatımız, siyaset adamlarımız ve basın mensuplarımızca bir şeref, bir mutluluk telakki olunmaya başlamıştı.”

 

Gel de Mütareke yıllarının “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”ni hatırlama!… Devam edelim.

 

“Hele, Wehrmacht’in tankları, Panzerleri ve Luftwvaffe’nin ağır bombardıman uçakları Sovyet Rusya üzerine yönelince artık bizim için Alman saldırısı psikozundan hiçbir eser kalmamıştı. Fakat…”

 

“Fakat buna rağmen, yine İsmet Paşa’nın gütmekte devam ettiği İngiliz dostluğu politikası büyük bir çoğunluğun yüreğinde kuşkular uyandırmaktan hâli değildi. Bence… bunun birinci sebebi İsmet Paşa’nın, o politikasını… millete benimsetememek ve amme efkârını ekseriyetle Alman taraftarı bir basının tesiri altında bırakmak tedbirsizliğinde bulunmasıydı…”[77]

 

Bu vesileyle, o tarihlerde dinlemiş olduğum bir öyküyü anlatacağım: Bu Türk-Fransız-İngiliz ittifakı akdedildiği zaman milletvekilleri seçim bölgelerine dağılarak bu antlaşmanın anlamını halka açıklamaya başlamışlar. Bunlardan biri bir bucakta konuşmuş, köylü bermutat sükûnetle dinlemiş, sonunda ihtiyarlardan biri gülmüş. “Bey”, demiş, “izin ver de sana bir hikâye anlatayım. Adamın birinin bir mısır tarlası varmış, bir domuz arız olmuş, her gece gelir, zarar verip gidermiş. Bizar olmuş çiftçi, sonunda, hayvanın geldiği yol üzerine dar ve derin bir çukur kazıp üstünü çalı çırpıyla örtmüş. Fakat gece merakından uyumamış, aydınlığı beklemeden domuzun yakalanıp yakalanmadığını görmeye gitmiş. Ama karanlıkta kendisi çukurun içine düşüvermiş. Tam o sırada tarlaya gitmekte olan domuz da gelip düşmez mi? Köylü domuzu görünce ödü patlamış. Ama saldırmak için gerekli hızı alacak mesafe bulamayan domuz da köylüden ürkmüş ve çukurdan çıkmak için duvarı tırmalamaya başlamış. Bunu gören köylü, belâyı başından def etmek üzere domuza omuz verip onu çukurdan çıkarmış! “İşte” diye devam etmiş ihtiyar, “biz İngiliz’in ne domuz olduğunu biliriz ama ne yapalım ki aynı çukura düştük…”

 

Türkiye, 2 Ağustos 1944’te Almanya ile siyasî ve iktisadî münasebetlerini kesmekle “domuza omuz vermek”le kalmamış, bundan sonra gelişecek siyasî olay ve pazarlıkların tümden dışına itilme tehlikesini bertaraf etmeyi amaçlamıştı. Bu kararın T.B.M.M.’de görüşülmesi sırasındaki konuşmalardan bazı ilginç bulduğum bölümleri aktaracağım.

 

Önce, Hükümet’in kararını Meclis’in onayına sunmak üzere Başvekil Şükrü Saracoğlu kürsüye geliyor:

 

“… Biz sulhu uyuşturucu bir refah gayesi olarak telâkki etmeyiz… İttifakına ve yardımına güvendiğimiz iki Devletten biri kuvvetli bir düşman karşısında tamamen yenilmiş, diğeri ise Avrupa kıtasını terk etmiş bulunuyordu. Muzaffer muharip devletler ise ihtiraslarına artık hiçbir engel kalmadığı kanaatiyle dünyaya hâkim olmak iştihasında idiler…”

 

“… Bu uzun ve sıkıntılı zamanlarda Türkiye’nin İngilizlere ve Ruslara karşı tavrı hareketi daima dürüst ve dostça ve aradaki muahedelerin metnine ve ruhuna uygun olmuştur… Şimdi, arkadaşlar, müttefikimiz İngiltere ittifak çerçevesi dâhilinde bizden Almanya ile siyasî ve iktisadî bilcümle münasebatımızın kesilmesini istemiştir. Birleşik Amerika Hükümeti İngiliz talebini desteklemiştir. Hükümetimiz… müspet cevabını Meclisin kabulüne arz etmeyi kararlaştırmıştır. Bu yüzden doğacak güçlüklere karşı koymak için de iktiza eden iktisadî ve malî yardım ve askerî malzeme istenmiştir. Müttefikimiz İngiltere’nin Hükümetin bu isteklerine müspet bir cevap vermesi üzerine Hükümetiniz İngiltere Büyükelçisine çarşambayı perşembeye bağlayan gece yarısından itibaren Almanya ile siyasî ve iktisadî münasebetleri kesmeyi Büyük Millet Meclisi’ne teklif edeceğini bildirmiştir…”

 

Ankara Mebusu Mümtaz Ökmen’in beyanatı: “… Arkadaşlar, bir milletin, bilhassa Türk milletinin millî bekası, millî istiklâli ancak kendi kuvveti ve kendi kudretiyle temin edilebilir… Fakat arkadaşlar… bir de hakikat vardır. Hakikat şudur ki büyük devletlerin, büyük devlerin her rubu asırda (çeyrek yüzyılda) bir dünyayı kan ve ateşe boyadıkları bir devirde yalnız kahramanlık, yalnız istiklâl aşkı, yalnız hürriyet aşkı bir milletin bekasını temin edememektedir… Fakat… diyorum ki, arkadaşlar, bugün Türk milletinin bekasının, istiklâlinin, istikbalinin teminat altına alınmış olmasının huzuru içerisindeyim… Cihan hâdiselerinin, harp harekâtının her gün başka bir safha arz ettiği… şu son beş senelik devrinde Devlet Reisi sıfatıyla, Parti Başkanı sıfatıyla, nihayet Türk milletinin Şefi sıfatıyla bize çok iyi yol göstermiş olan Millî Şef’i, bir defa da bu son kararı dolayısıyla önünde hürmet ve tazimle anmayı şahsan bir vazife addederim…”

 

Bursa Mebusu Muhiddin Baha Pars’ın beyanatı: “… Biz de dünya içinde kendisinin menfaatine muvafık yol arayan milletler arasında idik. Baktık, bir tarafta dünyayı bin sene kendisine esir yapmak isteyenler var, bir tarafta dünyaya hürriyet, istiklâl ve refah vermek isteyenler var…”

 

Samsun Mebusu Cemil Bilsel’in beyanatı: “… Tarihte İngilizlerin ve Türklerin birbirine çok benzeyen âdetleri vardır. 1914 harbine de gene ikinci dünya harbi gibi Almanya başlamıştı. O zamanda da, bu zamanda da İngiltere’nin bildiğimiz iki hareketini burada hatırlatmak isterim. İngiltere 1914’te bîtaraflığını temin edebilmek için konuşmaya çağırıldığı zaman, muahedelere riayet edip etmeyeceğini (Almanlara) sordu. Bethmann-Hollweg, Alman şansölyesi, onları (muahedeleri) kâğıt parçasına benzeten bir cevap verdi. İngiliz elçisi cevap olarak, taahhütlerine sadakat, İngiliz milleti için her şeyin üstündedir dedi. Ve taahhütlerine sadakat yolunda İngiltere o vakit harbe girdi. Dün Recep Peker arkadaşımızın kuvvetle belirttiği gibi bu harbin başında da aynı İngiltere tecavüze uğrayan bir devlete karşı verdiği teminatı tutmak için -harbe hazır olmadığını sonra gördük- hattâ harbe hazır olmadığı halde derhal müstevliye karşı yer aldı. Türk milletinin de bütün tarihinde ahdine vefa…”

 

“Ahde vefa, mertlik…” edebiyatı İçel Mebusu Refik Koraltan ile Balıkesir Mebusu Süreyya Örgeevren’in beyanlarında da sürüyor. Ancak, bir nokta üzerinde durmak istiyorum: Uluslararası hukuk profesörü, İstanbul Üniversitesi Rektörü Cemil Bilsel Bey, İngiliz diplomat adaylarına ilk öğretilen düsturun “siyasette mertlik en küçük fazilettir” olduğunu, her şeyi o andaki çıkarların tayin ettiğini, İngiltere’nin gözünü kırpmadan son iki harpte Fransa’nın yanında yer almasının, kendisi için hayatî önemi haiz Belçika ve Hollanda topraklarının çiğnenmesi nedeniyle olduğunu bilmiyor muydu acaba?… Devam edelim.

 

Meclis’en karar, Hükümetin isteği doğrultusunda çıkıyor. Eskişehir Mebusu Emin Sazak ile Çoruh Mebusu Mazhar Müfit Kansu’nun müşterek takrirleriyle de Büyük Millet Meclisi’nin İngiliz Parlamentosu’na “selâm ve muhabbetlerini” içeren bir telgraf çekilmesi kabul ediliyor.

 

Gelelim İngiliz tarafına. Churchill, Avam Kamarasında 2 Ağustos 1944 günü şu konuşmayı yapıyor: “Son defaki konuşmamda Avam Kamarası’nın da hatırlayacağı gibi Türkiye hakkında bazı mütalâalarda bulunmuştum. Ben Türklere karşı büyük takdirkârlık beslerim. İngiliz ordusunda ise Türklere karşı ananevi bir sempati ve ittifak ruhu mevcuttur. Son harpte Türklerin bize karşı dönmelerinde bir avuç insan ve tek bir harp gemisinin Türkiye’ye gelmiş bulunması müessir olmuştur. Unutmamalıyız ki Türkiye bizimle olan ittifakını silâhlarımızın zayıf ve siyasetimizin de sulhçu olduğu bir devrede ve bu harbin patlak vermesinden evvel ilân etmişti. Geçen Şubat Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Cumhur reisi İnönü ve onun Başvekili Saraçoğlu ile uzun bir konferansta bulunmuştum. Tahran konferansından sonra da Ehramlar yanına ikinci bir konferans akdetmiştik. Ben Türkiye’nin karşılaştığı güçlükleri pekâlâ takdir edenlerdenim. Harp patlak verdiği zaman Türkiye kendini kuvvetli bir askerî devlet hissediyordu. Türkiye cesur ordusunun saflarını, eşsiz süvari ve piyade kıtaatını iftiharla gözü önünde bulunduruyordu. Böylece kendini kuvvetli bir askerî devlet telâkki eden Türkiye İngiltere ve Fransa’ya karşı beslediği iyi niyetlerinde son derece azimkârdı. Fakat aradan çok az zaman geçmişti ki uçak, tank, motorlu top ve her nevi ve şekilde makineleşen vs. silâhların itibarî kuvvetlerini değiştirmiş bulunuyordu. Görülüyor ki zafer ancak bu vesait sayesinde elde edilecekti. Türk ordusu ise hiçbir veçhile modern sayılamazdı ve birinci cihan harbinden çıktığı şeklinde muhafaza edilmişti. Büyük meydan muharebelerinin başlangıcında bu hakikatlerin Türkler tarafından birdenbire anlaşılması neticesinde Türkiye’nin… askerî ihtiyatkârlık hislerini pek vazıh olarak anlamaktayım…”

 

“İngiliz-Türk ittifakına istinaden Türkiye’nin Almanya ile olan resmî münasebetlerini kesmiş bulunduğunu Hükümetinin müsaadesi üzerine bu akşamüstü ilâna mezun bulunmaktayım (Alkışlar). Bu hareket Türkiye ile harpten evvel aktolunan ittifak üzerine yeni bir ışık salmaktadır. Almanya veya Bulgaristan’ın Türkiye’ye hücum edip etmeyeceğini hiç kimse kestiremez. Böyle bir hal vukuunda Türkiye ile davamızı birleştirecek ve Alman tehlikesini elimizden geldiği kadar daha yolda iken karşılayacağız. Bu mücadeleye giren hiçbir kimse girip de ıstırap çekmeyeceğini beklememelidir. Türk şehirleri bizim burada irkilmeden katlandığımız bombardımanlara maruz kalabilirler.”

 

“Şimdi Herr von Papen 1934’te Hitler’in elinden güç belâ kurtulduktan sonra aynı kanlı akıbete tekrar maruz kalmak üzere belki Almanya’ya gönderilecektir. Ben bu meselelerde mesuliyet kabul edemem. Türk ve Rus halkı arasında sıkı bir hareket birliği vücuda getirmek Mustafa Kemal’in takip ettiği siyasetti. Umarım ki bir yeni adım Türk-Rus dostluğunun devamına yardım edecektir.”[78]

 

Churchill’in bu son cümlesinden onun, Stalin’le olan buluşmalarında Kremlin diktatörünün Türkler hakkında fazla hayırhah olmayan niyetler beslemekte olduğunu sezinlediği açıkça anlaşılıyor.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın başında Türk ordusunun durumuna gelince, Fransız ordusununkiyle bir koşutluk görülür: yeniliğe kapalılık. Albay De Gaulle, sonradan Guderian’ın aynen uygulayıp Fransa’yı perişan edecek olan zırhlı birlikler tabiyesini kimseye dinletememişti. Başta Weygand, kimse bu “komünist yuvası” birliklere itibar etmemişti.

 

“Rejim, Fevzi Çakmak’ı gereğinden çok fazla ordunun başında tuttu. Aydın General ve subaylar, eski anlayışlara bağlılık yüzünden, ordunun pek geri kaldığından daima şikâyetçi idiler. İspanya iç savaşı sırasında kendisinin: “Harpte tankın ve uçağın büyük değeri olmadığı sabit olmuştu” dediğini yakınlarından duyarak içimiz yanıyordu: ‘İnşallah Çakmak devrinde bir harbe tutuşmayız’ diye dua ediyorduk” diye yazacaktı Falih Rıfkı.[79]

 

Allah bu dualara kulak vermişti. Gerçekten, 1939’da Polonya iki hafta içinde haritadan silindiğinde ancak Mareşal’in “motorun ehemmiyeti şimdi anlaşıldı” dediğini duymuştuk. Onun olumsuz nefesi, bayındırlık ve sanayi ve hatta eğitim konularında sivil idarenin ensesinde sürekli hissedilmiştir.

 

Ve geldik II. Dünya Savaşı’nın sonuna.

[1]              W. Carr.— a.g.e., s. 259-317

[2]              Frank G. Weber.— Eagles on the crescent, Ithaca 1970, s. 238

[3]              Ay.e., s. 187-236

[4]              U. Trumpener.— a.g.e., s. 362

[5]              Tarafımdan özellikle belirtildi. İlerde konuya döneceğiz.

[6]              Servet-i Fünun 62, 21 Ocak 1926

[7]              Ay.dergi 161, 15 Aralık 1927

[8]              Ay.dergi 149, 22 Eylül 1927

[9]              Ay.dergi 31, 18 Haziran 1341 (1925)

[10]            Ay.dergi 117, 10 Şubat 1927

[11]            Ay.dergi 5, 3 Aralık 1925

[12]            Tarafımdan belirtildi. Bunu yazarken Ahmet İhsan Bey büyük gerçeğin acap farkında mıydı?…

[13]            Ay .dergi 122, 17 Mart 1927

[14]            P. Zhukovsky.— a.g.e., s. 601

[15]            Ay dergi 133, 2 Haziran 1927

[16]            Bu mağaza Beyoğlu’nun (Tünel’e doğru) en ünlülerindendi ve İngiliz malları satardı. Baker Ltd. halen Unilever-İş margarin ve sabun fabrikalarının İngiliz ortaklarındandır. Ayrıca maden, tütün… işi de yapardı.

[17]            Kitabı gereğinden fazla kabartmamak için bunlardan sadece bazılarının tarih ve sayısını verdim.

[18]            Yani bir grossa

[19]            Herhalde grossa olacak

[20]            Tarafımdan belirtildi. Sanki o günlerde sergileyecek çok şeyimiz varmış gibi

[21]            Tarafımdan belirtildi. Kadro sayı, 3, Mart 1932, s. 38. Kronikler. Leipzig sergisinde Türk sesi

[22]            Bir oligarşi?

[23]            Kadro, sayı 6, Haziran 1932, s. 7

[24]            Ay.e., s. 8

[25]            Thornburg-Spry-Soule.— Turkey, an economic appraisal, N.Y. 1949, s. 206 ve dev.

[26]            Bkz. Reinhard Bendix.— Weber, Max, in IESS

[27]            Guy G. Ankerl. — Sociologues allemands. Avec le dictionnaire de “L’éthique protestante et I’esprit du capitalisme” de Max Weber, Neuchâtel (Suisse) 1972 (Ed. de la Baconnière), s. 61. Ayrıca bks. René König.— Wiese, Leopold von, in IESS

[28]            Tarafımdan belirtildi

[29]            Avram Galanti. — Türk yiyoruz…, in Yeni Mecmua, sayı 7-73, 1 Nisan 1339-1923, s. 125

[30]            Cemal Paşa.— Hatıralar, s. 213

[31]            1930’larda Nazi partisi henüz iktidara resmen gelmemiş olmakla birlikte: etkinliği büyük ölçüde sürmekteydi.

[32]            Yahya E. Tezel— Cumhuriyet döneminin iktisadi tarihi (1923-1950), Ank. 1982, s. 160-1

[33]            Ay.e., s. 183-4

[34]            Alman İktisat Bakanı Walter Funk.

[35]            S.S.C.B. Dışişleri Bakanlığı. — a.g.e., s. 16.

[36]            Jehuda L. Wallach. — a.g.e., s. 191-2, 199.

[37]            Mehmet Gönlübol ve ark. — Olaylarla Türk dış politikası Cilt I (1919- 1973), Ank. 1982, s. 120-2.

[38]            La politique allemande, 1941-43; Documents secrets du Ministere des Affaires étrangères d’Allemagne, Paris 1946. Zikreden George Lenczowski. — The Middle East in World Affairs. Cornell University Press. Ithaca 1964, s. 140-1.

[39]            Francis Mocisia. — Arab nationalism and National Socialist Germany, 1933-1939: Ideological and strategic incompatibility, in IJMES XII/3 November 1980, s. 351.

[40]            Ay. e„ s. 352.

[41]            Ay.e., s. 355.

[42]            Tarafımdan belirtildi.

[43]            F.Nicosia. – a.g.e., s. 356-60.

[44]            Lukasız Hirszowicz. — Nazi Germany and the Palestine partition plan, in Middle Eastern Studies, I/1, October 1964, s. 40-65.

[45]            Barbara Ward and all. — Hitler’s route to Bagdad, London 1939.

[46]            Bkz. Anthony R. De Luca. — “Der Grossmufti” in Berlin: The politics of collaboration, in IJMES X/l, February 1979, s. 125 ve dev.

[47]            Ay. e., s. 134.

[48]            F. Nicosia. — a.g.e., s. 362.

[49]            La politique allemande, 1941-43. Documents, s. 39 ve dev. Zikreden G. Lenczowski. — a.g.e., s. 142.

[50]            L. C. Moyzisch. — Operation Cicero, N. Y. 1950, s. 5. Zikreden G. Lenczowski, s. 142-3.

[51]            La politique allemande, s. 115.

[52]            Annelerinin hanedana mensup olması itibariyle o zamana kadar onlar da Türkiye’ye giremiyorlardı. Naciye Sultan için izin çok sonra çıktı.

[53]            O zamanlarda uçak bombalarında, tüm ağırlığın yarısı kadar patlayıcı madde (trotil-TNT) bulunurdu.

[54]            Almanların avcı – bombardıman uçakları.

[55]            İngilizlerin Hurricane ve Spitfire avcı uçakları Alman havacılarının kâbusu haline gelmişlerdi.

[56]            Müstecib Ülküsal. — İkinci Dünya Savaşında 1941-1942 Berlin hatıraları ve Kırım’ın kurtuluş davası, İstanbul 1976.

[57]            Kızkardeşi Mediha Hanım’ın eşi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kâzım Orbay.

[58]            O zamanlar kâğıt 2,5 liralıklar vardı.

[59]            Küçük kardeşi. Enver Paşa’nın ölümünden sonra yengesi Naciye Sultanla evlenmiş olduğundan memlekete gelemezdi.

[60]            Frank G. Weber. — a.g.e.; s. 25-37. Belgeleri. Türkiye’deki Alman politikası (1941-43). Havass yay., İst. 1977.

[61]            S.S.C.B Dışişleri Bakanlığı Arşiv Bölümü. — Alman Dışişleri-Dairesi.

[62]            Tarafımdan belirtildi.

[63]            Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi azası idi.

[64]            Bu fotoğrafı, içinde adı geçen Erkânıharp Kolağası Hürrem Bey’in kızı Jale Refik Tulga’ya borçluyum. Kendisine teşekkürlerimle.

[65]            Norveç’i Alınanlara teslim eden hain.

[66]            Milliyet’in “Yakın Tarihimiz” eki, fasikül 9, Türk basınında büyük kavga. Nisan 1982.

[67]            Bu konularda ayrıntılar için bkz. Kemal H. Karpat. — Turkey’s Polities The transition to a multi-party system, Priceton 1959, s. 266-7.

[68]            Benito Mussolini. — Oğlumla konuşuyorum (Parlo con Bruno), çev. Yaşar Çimen, İst. 1943.

[69]            Bkz. Ali Fuat Erden. — İsmet İnönü, s. 230-2.

[70]            Peyami Safa. — Nasyonalizm, Sosyalizm, Mistisizm, İst. 1979, s. 16-7.

[71]            Ay. e., s. 40. Tarafımdan belirtildi. Son tümce, kitapta, onu oluşturan sözcüklerin baş harfleri hep majüskülle yazılmak suretiyle, gözlere sokulmuş!

[72]            Ay. e., s. 41-2.

[73]            Ay. e., s. 60.

[74]         Ay. e., s. 67.

[75]            Hüsrev Gerede.

[76]            Aslında yaratılmasında büyük katkısının bulunduğu dram.

[77]            Yakup Kadri Karaosmanoğlu. — Politikada 45 yıl, s. 159-169.

[78]            Başvekâlet Bas. ve Yay. Um. Md. lüğü. — Türkiye Büyük Millet Meclisinin 2 Ağustos 1944 tarihli toplantısı, Ank. 1944.

[79]            Falih Rıfkı Atay. — Çankaya I, s. 109.