II. Dünya Harbi Sonrası Alman Sosyal Demokrasisi

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler - Cilt 1 > II. Dünya Harbi Sonrası Alman Sosyal Demokrasisi

II. Dünya Harbi Sonrası Alman Sosyal Demokrasisi

­

1 Mayıs 1945 Salı akşamı, saat 20:30’da yayımlarını kesen Alman radyoları Hitler’in (Resim 7) öldüğünü duyurdular. Onun yerine 1943 yıllarından beri Alman deniz kuvvetlerinin başında bulunan Amiral Karl Dönitz geçti. Bir hafta kadar sonra, 7 Mayıs 1945 günü, General Eisenhower’in Reims’deki karargâhında Alman ordusu adına Hans – Georg Friedeburg, Alfred Jodl ve Wilhelm Oxenius, Almanya’nın kayıtsız şartsız teslimiyet belgesini imzaladılar. Bir gün sonra ise Wilhelm Keitel (98) , Sovyetlere karşı koşulsuz kapitülasyon belgesini imzaladı. Almanların müttefiklere teslimiyeti, 9 Mayıs 1945 günü resmen yürürlüğe girdi ve II. Dünya Harbi, ardında yaklaşık 50 milyon ölü, milyonlarca yaralı, kayıp ve tutsak bırakarak Avrupa’da sona erdi(99) .

 

Fransa, İngiltere, ABD ve Sovyetler Birliği’nin oluşturdukları müttefikler 5 Haziran 1945 günü işgal ettikleri dört ayrı bölgede yönetimi ele aldılar. Berlin’de ise yine dört işgal gücünün başkumandanlarından oluşan merkezî bir “Kontrol Konseyi” kuruldu. 17 Temmuz – 2 Ağustos 1945 tarihleri arasında Truman, Stalin ve Churchill’in (daha sonra Atlee) katılımlarıyla toplanan Potsdam Konferansı’nda “Almanya’nın silâhsızlandırılması”, ülkenin “nazizmden ve nazilerden arındırılması”, “eğitimin, yargının, siyasî partilerin demokratikleştirilmesi”, “konuşma, basın ve vicdan özgürlükerinin serbest bırakılması”na ilişkin kararlar alındı.

 

Alman ekonomisi çökmüş, sanayi tesislerinin büyük çoğunluğu ve kentler yıkıma uğramış, ülke tam anlamıyla enkaza dönmüştü. Yeni siyasî hayata bu olağanüstü koşullarda geçilecekti. Almanya’da ilk siyasî etkinlik Komünist Partisi’nden (KPD) geldi. KPD, 11 Haziran 1945 günü “antifaşist, demokratik bir rejimin kurulması, halkın tüm demokratik hak ve özgürlüklere sahip olacağı parlamenter – demokratik bir cumhuriyetin yaşama geçirilmesi” çağrısında bulundu. KPD, kamuoyuna sunduğu eylem programında, “özel mülkiyet temelinde” serbest ticareti ve özel girişimciliği benimsediğini ileri sürüyor ve aynı zamanda “antifaşist demokratik partilerden oluşacak bir blokun yaratılma” hedefinden vazgeçtiğini açıklıyordu.

 

Hitler’in iktidara geçtiği ilk günlerde SPD’nin, komünistlerin aksine, ellerindeki bütün kozları “parlamentarizm” için kullandıklarını ve parlamento dışı muhalefetin hiçbir eylemine sıcak bakmadığı biliniyor. Naziler iktidarı ele geçirdikten sonra ilk önce KPD’yi ortadan kaldırmışlar ve daha sonra sendikalara yönelmişlerdi. Sıranın kendilerine geldiğini gören SPD yöneticilerinin bir bölümü, yurt dışına kaçmıştı. Ülkede kalan SPD kadroları ise Gestapo (Geheime Staatpolizei – Gizli Devlet Polisi) tarafından tanınan kişilerdi ve faşizme karşı yeraltında örgütlenme koşullarına sahip değillerdi. Bunların büyük bir bölümü tutuklandı.

 

Faşizmin iktidara gelişinin sosyalistler üzerine yarattığı şokla ve bu rejimin bir an önce çökeceği beklentisiyle sürgün sosyal demokrasisinde önceleri Marksist geleneğe bir “geri dönüş” görülmüştür. Bunun en belirgin bir biçimde yansıdığı Prag Manifestosu’nun kaleme alındığı 1934’te SPD, aynen KPD gibi, “faşizmin kapitalizmin ürününden başka bir şey olmadığı” düşüncesindedir. İşçi sınıfı içinde baş gösteren bölünme de son tahlilde kapitalizmin neden olduğu bir olgudur. Ne var ki, Prag Manifestosu’nda birkaç yerde açık olarak dile getirilen “birleşme talebi”, çok geçmeden gözden düşecektir. Nasyonal sosyalist rejimin “kısa süreli” bir görüntü olmadığı ortaya çıkmış, gerek Sovyetler Birliği’nde Stalin tarafından yürütülen “temizlik harekâtı” , gerekse Hitler – Stalin Paktı’nın gözle görülür olumsuz sonuçları sürgündeki sosyal demokratlarda zaten var olan komünist karşıtı eğilimleri yeniden güçlendirmiştir. Alman siyaset bilimcilerine göre “tutarlı bir Marksist kurama sırtını dayamayan ve esas toplumsal zeminlerinden soyutlanmış bu mültecileri, geldikleri ülkelerdeki ideolojik oluşumların büyük çapta etkisi altına girmişlerdir”.

 

Savaş sonrası Sosyal demokrat ve komünistlerin yerel sorunları çözmek için diğer demokrat güçlerle birlikte oluşturdukları bölge komiteleri ise bu kez işgalci müttefik güçlerin itirazları ile karşılaşmış ve dağılmak zorunda kalmışlardı. Böylece savaş sonrası işçi sınıfı için merkezî bir siyasî örgütün kurulması daha büyük bir önem kazanmıştı. Berlin’de, eski sosyal demokratların bazı isimler çerçevesinde birleşik bir işçi partisi kurma çabaları sürerken, Hannover’de eski parlamento üyesi ve temerküz kampı tutsağı Kurt Schumacher tarafından sosyal demokrat ve antikomünist bir partinin kurulmasına çalışılıyordu.

 

Kurt Schumacher, Weimar Cumhuriyeti’nin sonlarına doğru parlamento içinde ve dışında nasyonal sosyalizme karşı tutarlı çıkışlarıyla ün yapmış bir politikacı idi. Kendisi toplumsal – siyasî açılardan SPD yönetimiyle genelde aynı görüşleri paylaşmasına ve kesinlikle partinin sol kanadından sayılmamasına rağmen, nasyonal sosyalist tehlikeye karşı partinin hoşgörü siyasetini reddetmiş ve mücadele etmiştir. Hitler’in iktidarından sonra geçirdiği uzun tutsaklık yılları kendisinin güncel bilgilenmesini en alt düzeye indirmiştir. Schumacher, savaş sonralarında görüşleri geniş ölçüde Weimar Cumhuriyeti döneminin etkilerini taşımaktaydı. O, tutukluluk süresince gösterdiği dirençle ayakta kalmayı başarmış ve onun öbür tutuklulara örnek olan kararlılığı ve inançlarına bağlılığı, kendisine sosyal demokrat kamuoyunda büyük bir saygınlık kazandırmıştır. Müttefiklerin zaferi ile birlikte özgürlüğüne kavuşan Schumacher, Hannover’e yerleşerek buradan SPD’nin yeniden kuruluş çalışmalırını örgütlemeye başlamıştır. Bunların en başından itibaren, Rus işgal siyasetinin bir aracı olarak gördüğü ve antidemokratik tutumu nedeniyle suçladığı KPD ile arasında kesin bir sınır çizerek yürütmüştür. Kurt Schumacher, savaşın bitimiyle birlikte büyük bir enerjiyle eski SPD kadrolarıyla ilişki kurmuş ve onları yeni parti’nin kuruluş çalışmalarına katılmaya çağırtmıştı. Bu çağrıya uyanlar, basit üyelerden daha çok, siyasî görüşleri Weimar Dönemi’nin deneyimleriyle biçimlenmiş, nasyonal sosyalizme karşı aktif mücadele yerine pasif kalmayı yeğlemiş, eski geleneklerine bağlı ve Weimar’ın sonunda duran trene şimdi yeniden binmeye hazır olan kadrolardı. Fakat partinin tepeden aşağı kuruluşu, Schumacher’in doğrudan denetiminde ve örgüt deneyimi olan yönetici kadroların özverili çabalarıyla, tabandan yukarıya doğru gelişecek bir örgütlenmenin doğal yavaşlığının tersine, olabildiğince hızlı ilerliyordu. Schumacher’e karşı çıkarak, KPD ile işbirliğini savunan sosyal demokratlar, örgütlenmesi 1945 yılının ikinci yarısı boyunca Rus İşgal bölgesi’nden Batı’ya sarkmaya başlayan Berlin “Merkez Kurulu”nun başarısına bağlamışlardı. Artık Schumacher için Berlin’le karşı karşıya gelmek kaçınılmaz olmuştu. O güne kadar Batı İşgal Bölgeleri’nde kuruluşları tamamlanan 19 bölge örgütünün 14’ünün 20 Ağustos 1945 günü Kurt Schumacher’e “Batı SPD’si temsilcilerini bir konferansa çağırma yetkesi” vermeleri üzerine Schumacher bir bildirge yayınlayarak bölge örgütlerini 5 – 7 Ekim 1945 tarihleri arasında Hannover’de yapılacak olan “SPD Kuruluş Toplantısı”na çağırdı.

 

Ayrıntılarına girmediğimiz bildirgenin ana hatlarından önemli gördüğümüz bazı hususları aktarmakla yetiniyoruz.

 

Bildirgede “hedef” olarak sosyalizm ve demokrasi gösterilmiş. Sosyal demokrat siyasetin önkoşulları hususunda ise şunlar bulunuyor:

 

Muzaffer müttefik kuvvetlere karşı ilişkiler sadakatlı, ağırbaşlı ve herşeyden önce ve mutlaka samimi olmak zorundadır. Örneğin, İngiltere ve Amerika’nın şaşırtıcı denilebilecek kadar kısa bir zamanda vardıkları, Almanların tümünün gerici bir bütün olmadığı görüşüne ve onlara siyasî faaliyette bulunma hakkı tanıma kararlarına saygı duyulmalıdır.

 

Almanya’nın Doğu sınırı, yeni bir Polonya’nın kurulması amacıyla aşırı ölçüde Batı’ya kaydırılmıştır. Polonya’nın Batı’ya doğru kuvvetle yüklenmesi, Polonya’nın Doğu bölgelerini ilhak eden Rusya’nın bu ülkeyi Batı yönünde sıkıştırması nedeniyledir. Bunda Almanya’nın hiç bir rolü yoktur ve uzun vadede Almanya bunun yol açacağı etkileri dayanılmaz ölçüde yaşayacaktır. Siyasî kaygılarla, Polonya topraklarına sadece Polonyalıları yerleştirmek amacıyla ve yeni devlete yönelik bir “Alman tehlikesi”nin önünün alınması düşüncesiyle Doğu’da yaşayan milyonlarca Almanın yurttaşlık hakları ellerinden alınacaktır. Almanya’nın gövdesi, yani büyük Ateşkes Hattı’nın Batı’sında kalan Almanya, beslenme, barınma ve çalışma koşullarını olanaksız kılacak boyutta, olağanüstü bir nüfusa sahip olacaktır…

 

Siyasî demokrasi ve devlet babında da şunlar okunuyor: Alman halkının kendisini bir ulus olarak ifade etme hakkı ve bu hakkın kendisine ait bir devlette somut ifadesini bulması vazgeçilmez bir ilkedir. Gerek düşünce, gerek bir gerçeklik olarak Alman devleti, çalışan kitleler için sadece ulusal açısından değil, özellikle sınıf siyaseti açısından da zorunludur. Sosyal Demokrat Parti bu nedenle tüm ayrılıkçı çabaların en amansız ve en kesin düşmanıdır.

 

Ülkenin Batı kesiminde, Potsdam Deklarasyonu’na bir tepki olarak, ayrılıkçılık hareketleri kıpırdanmaya başlamıştır. Bu hareketleri savunanların, ya nasyonal sosyalistler, ya da 1933 öncesinde demokrasiden uzak durmuş ve en azından “otoriter” nitelikte insanlar olduğu görülmektedir. Bunlar emekçilere, gelişmiş bir düşünsel kültüre, özgürlük ve barış düşüncesine, sosyal demokrasiye karşı düşmanlıklarını gizlememiş insanlardır. Sosyal Demokrat Parti’nin bunların karşısındaki görevi, tüm siyasî çalışmalarında ülkenin bütünlüğünü ve gelecekte merkezî bir devlet gücü oluşturmasını gözönünde bulundurmaktır.

 

Bildirgenin “Demokrasi ve Alman halkı” başlıklı kısmında şunlar okunuyor:

 

1933 öncesinde Almanya, siyasî demokrasinin en eğitimli aygıtına fakat buna karşılık da en az demokrata sahipti. Mülk sahipleri ve onlarla birlikte feodallar ve militaristler demokrasiyi, çalışan kesimlerin elinde ve kendilerini tehdit eden bir siyasî araç olarak görüyorlardı. Büyük mülkiyet ve onun partileri, ekonomik çıkarlarına bağlı olarak uyguladıkları siyasetleri açısından antidemokratikti. Büyük önem taşıyan, orta sınıfların kazannılması sorununu ya ulusal düşünceyi gereğinden fazla vurgulayarak çözmeyi deniyorlar, ya da bunu, küçük orta sınıfların antikapitalist duygularını antisosyal demokrat yönde yalan kampanyalarıyla gemlemeye çalışıyorlardı. Eski ve yeni orta sınıfı kazanma mücadelesi bugün merkezî bir sorundur. 1933 öncesinin sınıf düşmanı, kendi ideolojisini orta sınıflara kabul ettirmeyi başarmıştır. Onun yıkılmasından sonra, sosyal demokrasi şimdi küçük burjuva kitlelerin siyasî bilinçlerini yeniden biçimlendirmek görevi ile karşı karşıyadır. Mutlak demokratikleşmesi gereken orta sınıf, yeni düzenin yapılanmasının önkoşuludur.

 

Komünistlerin diktatörlük propagandası ve sosyal demokratlara karşı düşman olarak davranmaları sonucu, mülkiyet sahiplerinin ve orta sınıfın demokrasiyle olan ilişkilerinde daha da güçlenen bir eksiklik, dün olduğu gibi bugün de, Almanya’daki esas tehlikeyi oluşturmaktadır. Halkının hatırı sayılır bir bölümü için demokrasi, bugün de bir parça yabancı ve aslında anglo-sakson silâhlarının üstünlüğü sonucu ve direnilerek benimsenmiş bir kavramdır.

 

Son oniki yıllık deneyimlerinden sonra Alman halkı şimdi, diktatörlüğe olan tepkisi nedeniyle, demokrasiye eğilim göstermektedir. Ancak, demokrasiye karşı bu olumlu yaklaşım geniş kitlelerde henüz mevcut değildir. Bu ancak, büyük mülkiyetin para gücüyle küçük insanların bir bölümünü diğerlerinin üzerine kışkırtmak olanağına son verildiği, ya da başka bir deyişle, paranın siyasî gücü toplumsallaştırma önlemleriyle son bulduğu zaman, başarılacaktır. Eğer bu, işgal dönemi sona erene kadar başarılmazsa, demokrasinin geleceği Almanya’da karanlıktır.

 

“Partiler devleti”ne gelince: Modern demokrasi, ancak bir partiler devletinde işleyebilir. Emperyalistlerin ve militaristlerin partilere karşı mücadelelerinin nedeni burada yatmaktadır. Onlar, partilerin demokrasiyi, demokrasinin ise çalışanların devletini yaratmasından korkmaktırlar.

 

Buna karşılık onlar, demokrasi yerine, taraflı ve gerçeklerden uzak “uzmanları” ve “bilirkişileri” dillerine dolamışlardır. Şimdi bu sloganlar, memur ve ekonomik bilirkişi egemenliğini arzulayanlar tarafından yeniden gündeme getirilmiştir. Memur vesayetinin hiçbir gerçeğe dayanmayan mirası üzerinde yeni otorite arayışlarına kesin olarak rıza gösterilmemelidir. Her insan gibi memur da kendi kökeninin, kendi eğitiminin ve kendi ortamının bir ürünüdür. Geleneksel tarafsızlıkları, sınıflarüstü ve kendi çıkarlarına karşı nesnel olduklarına ilişkin savlar, kararsız insanların şu ya da bu şekilde, ama bilinçli olarak yanıltılmaları için ileri sürülmektedir. Ayrıca ortalama bir memur, tüm meslekî eğitimi ve kendi içyapısı gereği hükûmet etmeye değil, yalnızca yönetmeye yatkındır. Onun siyasî alana el atma girişimi kaçınılmaz olarak gericiliği de beraberinde getirecektir. Kendisini aşarak, yeni düzen düşüncesine bağlılığını kesin olarak dile getirmeyen ve buna rağmen yönetici durumunu sürdüren bir memur yıkıcı, gerici ve zararlı bir unsurdur. Siyasî bir memur gerektiğinde siyaset de yapar. Bu siyaseti ya inandığı bir partinin düşüncesi doğrultusunda yapar, ya da politika dışı bir tutum takınarak partilerüstü tarafsızlık mantosuna bürünür. Sonra da siyaset yapar.

 

Fakat bu, açıkça savunulamayacak, yani örtülü, gerici ve yıkıcı bir siyasettir. Şimdi gericilik, daha imparatorluk döneminde, ama özellikle Weimar Cumhuriyeti’nde uğursuz bir rol oynamış olan memur otokrasisini tutabilmek için tarafsızlık yalanına sığınmaktadır.

 

Şimdi, aynen 1918 sonlarında olduğu gibi ekonomik bilirkişiler ortalığı sarmaya başlamıştır. Bunlar kendilerini ilk önce içinde bulunan zor koşullarda sadık yardımcıları olarak tanıtmaktadırlar. Fakat bir süre sonra bunların, ekonomiyi siyasetin önüne çıkartarak, sonuçta ekonomi ve toplumsal kaçınılmazlık adına önderlik taleplerini ileri sürmeleri çok sürmeyecektir.

 

Geçmişte nazilerin ata binmelerine yardımcı olmuş ve bundan dolayı da en derin nedenlerle kendi ellerinde oyuncak olanlardan neredeyse daha suçlu duruma düşmüş unsurlardan büyük bir bölümü ekonomi içinde ve yüksek bürokraside hâlâ işbaşındadır. Onlar nazizmi, en büyük kozları olarak oyuna sürmüşlerdir.

 

Kaç partiye gerek vardır?

 

Almanya’da burjuva bloku, zaten dinî bölünmesi ve bu alandaki siyasî geleneği neredeyse tek bir parti içinde bir araya gelemez. Bu parti kendisini ister istemez, isterse Hıristiyan demokrat olarak adlandırsın, temelini siyasî Katolisizme dayandırıp ve türlü yoldan dînî ve sınıfî – siyasî bir ajitasyon sürdürmeyi deneyip konumunu sağlamlaştıran dahi Protestan seçmenler üzerinde yeterli bir etki sağlamayı başaramayacaktır. Bunu sağlamaya ne Hıristiyanlığın temel çizgisi, ne verilen hoşgörü ve ulusal toparlanma sözleri, ne de mülkiyeti savunmak yeterlidir. Bu durumda Protestan seçmenlerin sadece bir bölümü Katolik saflarını yeğleyecek, büyük bölümü büyük bir olasılıkla seçim sandığına gitmeyecek ve üçüncü bölümü ise sosyal demokratları seçecektir.

 

Bir de koalisyon sorunu var şöyle ki koalisyonların, artık bir koalisyon olduğu hissedilemeyecek ölçüde sağlam olarak ayakta durmaları, dışardan gelen bir zorlama sonucudur. Gerçekten de 1933 öncesi yapay ve dayanılmaz sınıfî – siyasî çelişkiler nedeniyle hastalıklı olan koalisyonların buna rağmen kurulabilmiş ve ayakta kalabilmiş olmalarının da dış politikanın baskılarıyla sağlanmaları, gözden kaçmış bir durumdur.

 

Bu koşullarda burjuva partileri ne durumdadırlar?

 

Siyasî ve hukukî biçimlerin arkasında halkın toplumsal yapısı durmaktadır. Hiçbir ideolojik ve etik (ahlâkî) engel olmaksızın bu, en açık ifadesini eski burjuva partilerinin karakterlerinde bulmaktadır. Bunların siyasetleri incelenecek olursa, bu siyasetlerin düşünülebilecek en ilkel bir materyalizmi yansıttıkları görülecektir. Alman burjuvazisi yaşama şansına sahip siyasî – ideolojik bir parti yaratamamıştır. 1848 Alman Devrimi’nde feodal beyler yenilgiye uğratılamamış, burjuvazi zaferi, salt kendi ekonomisini bu çevrelere kabul ettirmek olarak anlamıştır. Kendi mülkünün korunmasına yönelik olarak eski gerici odaklarla girdiği ittifak içinde önce demokratik, sonra da liberal düşüncelerini terk etmiştir. İdeolojik temelde çiftçilerin ve burjuvazinin gerçek bir siyasî partisi olma yolundaki tek girişimleri olan Alman Demokratik Partisi deneyiminde de başarısızlığa uğramıştır. Orta sınıflar, o zamanki muhalefetlerinde ilerici – yapıcı düşüncelerin hiçbir biçimini benimsemedikleri gibi, üstelik büyük sermaye basınının etkisiyle ya milliyetçilikten ve emperyalizmden yana olduklarını ilân etmişler, ya da kapitalizm öncesi düşüncelerin yeniden canlandırılmasını benimsemişlerdir. Ancak tüm bu gelişmelerde dizginleri ellerinde tutanlar hep siyasetlerini kendi ekonomik çıkarlarına göre belirleyen, her türlü düşünce ve ideali bu yolda bir araç olarak gören güçler olmuştur.

 

Bu durumda burjuva partilerinden bir coşku beklemek veya bunların birer çekim merkezi oluşturacaklarını düşünmek olası değildir. Bunların tümü az ya da çok nazizme bulaşmaları nedeniyle yük altındadır. Bunların arasında ekonomik çıkar siyaseti, temelden farklı bir yerde bulunan tek parti, Merkez’dir.

 

Almanya dünyada, köylülerinin demokrat olmadığı, tam tersine gönüllü olarak siyasî bakımdan olağanüstü güçlü toprak sahiplerinin peşine takılmış oldukları tek ülkedir. Ama şunu da belirtmek gerekir ki, Almanya toprak devrimini bir parça da olsa tanımamış ender ülkelerden biridir. Avrupa’nın birçok ülkesinde devrimci gelişme, köylüleri ya ilk kez toprak sahibi yapmış, ya da onları ekonomik olarak ayakta kalabilecekleri bir konuma getirmiştir. Almanya’da bu durum sadece çok dar bir çerçevede söz konusudur.

 

Nazilerin hâlâ siyasî önemi kalmış mıydı?

 

Bunların siyasî önemi kalmış mıydı?

 

Bunların siyasî önemleri hiç tartışmasız hâlâ vardır. Kendilerini gizlemek ve ekonomik açıdan önem taşıyan yerlerini koruyabilmek için karakterlerinden ve inançlarından ödün vermekten hiç çekinmemektedirler. Kendilerini benzeri görülmemiş biçimde onursuzluğa sürükleyen şey, siyasî inaçlarına bağlı bir şey olmayıp tam tersine para kazanma ve iyi yaşama güdüsüdür. Alman nazizminin bu türü genellikle yönetim aygıtı ile orta ve küçük ölçekli ticaret ve sanayi sektörlerinde faaliyet gösterenler arasında görülmektedir.

 

Bu, pratikte, özellikle bu tür nazi çevrelerinin her anlamda Alman halkının büyük bölümünden çok daha iyi koşullarda yaşadığı anlamına gelmektedir. Biri diğerine, siyasî dayanışma nedeniyle değil, kirlilik ve onursuzluk birlikteliği nedeniyle yardımcı olmaktadır. Nasyonal sosyalist işadamları çevrelerinde, “bugün işinin iyi gitmesini istiyorsan, Nazi olacaksın!” yollu şakalar yapılmaktadır. Benzer gelişmeler, (nazizmden) arındırma savaşını sürdüren yönetim aygıtlarında da görülmektedir.

 

Aslında, nazizmin siyasî – dinamik potansiyelini bu çevreler oluşturmamaktadır. Bunlar olaya yapışmak ve kundaklamak becerisine sahip olmakla birlikte mücadele için gerekli enerjiden yoksundular. Siyasî tehlike, nazi egemenliğinin hüküm sürdüğü oniki yıl içinde şu ya da bu biçimde çalışmaksızın bey yaşamı süren ve sistem tarafından olduklarından daha üstün görülmeye koşullandırılmış yüzbinlerden kaynaklanmaktadır. Eski Nazi Partisi’nin bu gövdesi, 1933 öncesi burjuvazisinin ve proletaryasının beceriksizliklerinin ve işe yaramazlıklarının bir araya gelmeleriyle oluşmuştur. Bunlar Marksizmin, toplumun alt kesimlerinin pasif çürümesi olarak tanımladığı “lumpen burjuvazi” ve “lumpen proletarya” idiler. 1933 öncesi bu çevreler, I. Dünya Harbi’nin, büyük sınıf savaşlarının ve ekonomik krizin artıklarından oluşurlarken, bugün bu tür görüntüler çok daha güçlü ve tehlikeli olarak ortaya çıkacaklardır. Çünkü içinde bulunduğumuz dönemin ve geleceğin yıkımı, milyonların yaşamını umutsuzluk sınırlarını zorlayan ölçüde sıkıntılara sokmuş ve nazi eğitimi bu insanları demoralize etmiş, aldatmış ve toplum dışına itmiştir.

 

Alman halkı içinde iki akım bu durumdan yararlanabilir. Son konumlarını korumak için mücadele eden finans kapitalizmi ve tarım kapitalizmi ile komünistler. Mülkiyet çevreleri kendilerini ve kendilerine itaatkâr kitleleri ayrı ayrı burjuva partilerinin sığınaklarına yerleştirmeyi deneyeceklerdir. Komünistler bu tür milliyetçilere el atacaklardır.

 

Burada Almanya için büyük ve güncel bir tehlike yatmaktadır. Komünist ve milliyetçi eylemcilerin bir birlik oluşturarak biraraya gelmeleri. Yunanistan’daki Elas Hareketi’nde gördüğümüz durum benzer bir duruma götürebilir. (Bu birliğin) her iki parçası daha sonra olanakları kendi lehine çevirmeyi deneyecektir. Doğulu ve Batılı müttefiklerin aralarındaki gerilimin artması durumunda, kudurgan bir nazi, askerî müttefik olarak komünistlere sosyal demokrat bir yöneticiden daha yakın gelecektir.

 

Egemenliklerinin sürdüğü oniki yıl içinde nazilerin bir bölümü büyük kapitalist ve askerî efendilerinin saflarına yerleşmiştir. Bu moment hafife alınmamalıdır. Ne olursa olsun nazizm militarizmin kitlesel açıdan en güçlü ve en militan biçimidir. Bu nedenle mülk sahipleri, milliyetçiler ve militaristler, yönetimin ve ekonominin arındırılması sırasında nazilere arka çıkacaklardır. Bu durum, personel politikasına ilişkin sorunlarda azamî dikkat gerektiren bir konudur.

 

Son dönemlerde Hitler rejimine karşı sağ çevrelerin muhalefetinin olduğundan daha fazla önemsenmesi de bu kesimlerde ortaya çıkmaktadır. Generallerin, büyük toprak sahiplerinin ve sanayinin bir bölümü savaşı sona erdirmek amacıyla biraraya gelmiş olsa bile, bu “eylemsel pişmanlık” yine aynı kesimlerin ve kişi olarak çoğunlukla aynı insanların III. İmparatorluk’un ortaya çıkmasında belirleyici paylarının olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaya yetmemektedir. Sağ cenahtan bazı kişilerin, 20 Temmuz 1944’e giden olaylara gerçekten ya da sözde katılmaları üzerine pek çok reklam yapılmaktadır. Subay kadrosunun ayrı ayrı parçalarıyla naziler arasındaki gerginlik, özellikle nazilerin parti olarak askerî alana da el atma girişimleri üzerine ortaya çıkmıştır. 20 Temmuz subayları daha önce ne Yahudî soykırımına karşı, ne Alman ulusunun ahlâktan yoksunlaştırılıp canavarlaştırılmasına, ne de barbarca savaş yönetimine karşı protestoda bulunmuşlardır. En sonunda, kendilerine ait olan alanda arka plana itilmek korkusu onları harekete geçirmiştir. Esas olarak 20 Temmuz ayaklanması, bu ayaklanmaya katılan gericilerin Alman halkına ya da dünyaya karşı duydukları herhangi bir sorumluluk nedeniyle ortaya çıkmamıştır. Kendi sınıflarının ve mülkiyetlerinin yazgısına ilişkin kaygıları, bu insanları müdahale girişimine, böylelikle mallarının ve sosyal konumlarının kurtarılmasına yöneltmiştir.

 

“Hür Almanya” Birliği adı altında 1942 sonunda Moskova’da biraraya gelen generalleri de aynı kaygılar yönlendirmiştir. Demokrasi ve özgürlük adına yaptıkları tüm konuşmalar apaçık oportünizmdir. Siyasetle bağdaşmayan bir acelecilikle “siyah – beyaz – kırmızı” imparatorluk bayrağı açarak gerçek yüzlerini göstermişlerdir.

 

.

.     .

 

Birçok düş, gerçekleşmeyecekti. Görelim bunları.

 

Kurt Schumacher tarafından 5 – 7 Ekim 1945 Hannover Konferansı’nda tartışmaya sunulan bu bildirgenin, konferansa katılan bölge delegeleri tarafından benimsenmesiyle birlikte SPD, Amerikan, İngiliz ve Fransız işgal bölgelerinde geçerli olacak yeni bir “program”a sahip olmuştur. Bu bildirgenin bir “program” olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği hususundaki tartışmalara burada girmiyoruz.

 

Schumacher’e göre Hannover Bildirgesi bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bir “sosyalist program” olmaktadır. Bu programda SPD kendisini, “sosyalist işçi partisi olarak tanımlamaktadır. Ekonomik – politik görüşler, savaş ekonomisinin ve savaş sonrasının ekonomik deneyimleri değerlendirilerek büyük sanayiin devletleştirilmesine ve plan ekonomisine dayandırılmaktadır. Modern Marksizm uygulamaya değer bir yöntem olarak görülmekte, kaba sınıf savaşı sloganlarından ve kilise düşmanlığından vazgeçilmekte ve ulusal karakter vurgulanmaktadır. SPD aynı zamanda demokrasiden yana olduğunu ve sosyalizmin onsuz gerçekleşemeyeceğini kesin olarak ilân etmektedir”.

 

1945 Hannover Bildirgesi, Batı Almanya’daki sosyal demokrasinin tüm gereksinmelerine bir yanıt vermese dahi, SPD’ye dışarıya karşı “birlik ve beraberlik” içinde bir parti görüntüsünü sağlamış ve Kurt Schumacher, hem sosyal demokratların büyük bölümü içinde, hem de işgal güçleri karşısında pozisyonunu güçlendirmişti.

 

Parti, örgütsel kuruluşunu deneyimli eski sosyal demokrat kadroların yardımıyla kısa sürede gerçekleştirmiştir. Fakat bir süre sonra bu hızlı gelişmenin olumsuz etkileri de ortaya çıkacaktı. Yukardan aşağıya gerçekleşen yapılanma, parti üyelerinin çeşitli düzeylerdeki yönetici kadroları üzerinde denetim yapmalarını sağlayacak mekanizmaların gelişmesini engellemiş ve partide kısa zamanda bürokratikleşme eğilimleri baş göstermiştir. Bu tür yapılanma, aynı zamanda düşünsel hareketliliğin de önünü tıkamıştır. Bu açıdan değerlendirildiğinde savaş sonrası örgütlü sosyal demokrasinin Almanya’da “çok renkli, çoğulcu” bir platform yarattığını söyleyebilmek güçtür. Parti’nin bu yapısı, örgüt üzerinde Schumacher’in etkisini güçlendiren en önemli etkenlerden biri olmuştu. Bu nedenle Alman sosyal demokrasisi ile ilgilenen araştırmacılar, 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren ölümüne (1952) kadar, SPD’yi Schumacher’in kişiliği ile özdeşleştirmektedirler.

 

1945 sonrasında SPD, hammadde endüstrisinin, enerji sektörünün, ulaşım ağlarının, sigorta ve bankaların “derhal kamulaştırılmasını” ve ekonomide “plan uygulamasını” öngörmektedir. SPD kamusallaştırma – toplumsallaştırma ve planlı ekonomi, Almanya’da kurulması düşünülen “demokratik ve sosyalist” düzenin temel koşulu olmuştu. 1945 Hannover Bildirgesi, özet olarak bu temel görüşü dile getirmekteydi. Fakat bu metni, SPD için yol gösterici pragmatik bir görüş dizisini toplu halde yansıtmasından öte, “kuramsal” bir nitelik taşımamaktadır. Bu önemli eksikliği nedeniyle Hannover Bildirgesi, egemen sınıfların siyasî –  ideolojik görüşleriyle SPD’nin sunduğu demokratik – sosyalist görüşler arasındaki farklılığı, dayanmak istediği emekçi kitlelerinin önderlerine ve saflarına kazanmayı amaçladığı orta sınıfların aydınlarına gösterememiştir. Bu eksiklik, ilerdeki yıllarda SPD’nin bu kitleler üzerindeki etkisinin azalmasına yol açacak, sınıf desteğini önemli ölçüde yitiren sosyal demokrasi, bastığı zeminin kayganlığı oranında ve özellikle 1950’li yıllarda giderek egemen sınıfların siyasî projelerine ideolojik olarak yaslanma, hattâ bunlarla bütünleşme eğilimleri gösterecektir. SPD’nin 1940’lı yılları ikinci yarısında ve 1950’li yıllarda “kuramsal özden yoksunluğu” nedeniyle düştüğü durum bir bağlamda 1990’lı yılların Türkiye sosyal demokrasisiyle benzerlikler göstermektedir. (Bu konuyu ilerdeki çalışmamızda – “Türkiye Sosyal Tarihi”nde, ayrıntılarıyla irdeleyeceğiz).

 

Özellikle 1948’den sonra SPD’de görülen “sağcılaşma” eğilimlerine karşı hem örgüt içinden, hem de dışarıdan yöneltilen tüm eleştiriler etkisiz kalacaktı. Bir ölçüde, ideolojik bilinçsizlik ve bir ölçüde yine bilinçsizlikten kaynaklanan teslimiyetçilik nedeniyle parti yönetimi, “sosyal demokrasiyi sosyalizmin hedefi olarak kesin bir dille savunmak”, ama daha önce “yaşanan durumun tahlili” ve “seçilen ana hedef doğrultusunda ara hedefleri gösterecek eylem programlarının saptanması” çağrılarına kulaklarını tıkamıştır. Kurt Schumacher tarafından savunulan “programa henüz gerek yoktur!” görüşü, giderek parti içinde zaten pek sağlam olmayan ideolojik bağların yer yer kopmalarına yol açmış ve sosyal demokrasinin örgütsel birliği de giderek güçsüzleşmiştir. Bir süre sonra bu gelişmeleri kaçınılmaz olarak partinin günlük siyasî pratiği ile sosyal demokrat gelenekten gelen kuramsal kalıtın arasında başgösteren çelişkiler takibedecektir. Daha sonra ise tümüyle pratik – siyasî mücadeleye çekilen ve emekçi halkın güncel – somut yaşamsal sorunlarına kısa erimli çözümler üretmeye çabalayan parti tabanı ile pragmatik söylemini hâlâ, ve kendileri açısından haklı olarak, Marksist terminolojiyle sürdüren parti yönetimi arasında “sağırlar diyaloğu” başlayacaktır. Bu durum, partiyi dışarıya karşı temsil eden Kurt Schumacher ve yakın çalışma arkadaşlarıyla partinin seslendiği emekçi kitleleri arasındaki iletişim ilişkileri için de geçerlidir. SPD, seslendiği bu kesimlerin önderi olmak, bilimsel sosyalizmden yola çıkarak toplumun çıkarlarına uygun hedefler saptamak, yöntemler geliştirmek, tarihî, toplumsal ve ekonomik gelişmeleri ve ilişkileri yorumlayarak çözümler üretmek ve sonuçta tüm bunları kendi cephesinde yer alan ya da almalarını hedeflediği insanlara sunmak istemektedir. Ama ne var ki, uzun bir dönem SPD, ulaşmak istediği kitlelerle sağlam bir ilişki kuramamış ve dayanmak istediği seçmen kesimlerini kendi cephesine çekememiştir.

 

Kullanılan geleneksel terminolojiye rağmen ideolojik belirsizlik, programsızlık, parti kadrolarının bürokratlaşmaları nedenleriyle sağlıksızlaşan örgüt içi ilişkiler gibi partinin kendisinden kaynaklanan nedenlerin yanısıra, SPD’nin bu dönemde uğradığı başarısızlıkların bir nedeni de, savaş sonrasındaki halkın geniş kesimlerinin siyasî hareketliliğinde ancak kendisinin günlük yaşam çıkarları söz konusu olduğu durumlarda “eylem”e dönüşmüş olmasıydı. Sosyal demokratların savunduğu “kamulaştırma – toplumsallaştırma”, “toplumu nazilerden arındırma” ve planlı ekonomi gibi temel talepler, işçi sınıfının günlük yaşam kavgasının ardından, ikinci plânda kalan “eylem nedenleri”dir. Örneğin 1947 ilkbaharı ve 1947 – 1948 kışında görülen grev hareketlerinin sebebi, yiyecek dağıtımındaki aksaklıklardan kaynaklanan “kötü beslenme koşulları”dır.

 

Fakat SPD ve sosyal demokrat eğilimli sendikalar, bu tür işçi eylemleri onların gündelik hayatlarından kaynaklanmış olsa bile, bu hareketlere önderlik edip gelişmeleri siyasî bir yörüngeye oturtmayı deneyecekleri yerde bu eylemlerin yaygınlaşmaması için çaba göstermişlerdir. Sendika başkanı Hans Böchler’in Kasım 1947 Genel Grevi’nde olduğu gibi bu tür eylemlerin hafta sonunun başladığı cuma günlerinde başlatılmasında direnmesi, bu çabaların bir örneği oluyor.

 

Kurt Schumacher de işçilerin genel grev örgütlenmelerine, kitlesel grev seferberliklerine açıkça karşı çıkmıştır. O dönemde SPD’nin seçtiği mücadele alanları parlamentolar ve yerel dönetimlerdi. Schumacher ile birlikte SPD’nin diğer üst düzey yöneticileri de “parlamento dışı siyaset”i ve grevler de dahil olmak üzere kitle eylemlerini etkili bir mücadele seçeneği olarak değerlendirmemişlerdir.

 

1945’te Schumacher ve öbür birçok Alman sosyal demokratına göre kapitalist ekonomik düzen, yaşanan nasyonal sosyalizm deneyimi nedeniyle kendisini bir daha onaramayacak ölçüde yıpratmıştır. Kapitalizm tüm saygınlığını yitirmiş ve artık ayağa kalkamayacak durumdadır. O halde sosyalizm derhal “günlük bir görev” olarak ilân edilmeli ve bu görüş tüm sosyalistlerce benimsenmelidir. Bundan böyle sorun, Almanya’da sosyalizm “kimin ve nasıl” kuracağı sorunudur. Schumacher’in çizgisi açısından bakıldığında, sosyalizm ve demokrasinin ayrılmazlığı temelinde ülkede sosyalist düzeni kuracak “tek güç”, sosyal demokrasidir.

 

SPD, gerek savaşın son yıllarında, gerekse savaştan sonra demokratik sosyalizmin antikomünist çizgisini Weimar Cumhuriyeti’ndeki deneyimleri ile gerekçelendirmekte ve KPD’ye karşı takındığı kesin tutumunu faşizmin yükseliş dönemindeki KPD – SPD çatışmasının sonuçlarına dayandırmaktadır.

 

Faşizmin yıkılmasından sonra sosyalizm, Almanya’nın yeniden inşası için izlenecek tek yoldur. Schumacher, kapitalizmin faşizmi doğuran, faşizme dönüşen gelişmesini Marksist düşünce yöntemleriyle irdelemekte ve vardığı sonuçtan yola çıkarak “Sosyalizmin Almanya için bir zorunluluk” olduğu kanaatına varmıştır. Fakat sosyalizm hedefinin topluma benimsetilmesi yönünde Marksist yöntemler geliştirme çabası, Kurt Schumacher ve arkadaşlarında görülmektedir. Başka bir ifadeyle, bu dönemde dile getirilen pragmatik söylemler Almanya gerçeğinin somut tahliline dayanmakta, fakat önerilen bu çözümler bu tahlilin ortaya çıkardığı sonuçlarda çatışmamaktadır. Bu durum, Schumacher’in önderliğindeki SPD kadrolarını kaçınılmaz olarak işçi sınıfından uzaklaştırmış ve parti, ülkenin geleceğine ait umutlarını “kendi dışında gelişen iradelere” bağlamıştır. Bunun bir yansıması olarak, örneğin Almanya’da sosyalizmin niçin zorunlu olduğunun gerekçeleri açıklanırken, kapitalist ekonominin sömürü ilişkilerinin tasfiyesi zorunluluğu ele alınmamış, “müttefik kuvvetlerinin barış ve güvenlik talepleriyle savaş tazminatlarını, ancak sosyalist bir Almanya karşılayabilir” türünden, işgal güçlerini iknaya yönelik taktiklere başvurulmuş, sosyalizm, burjuva güçler kendilerini yeniden toparlayıp seslerini yükseltmeye başladıktan ve kapitalizmin onarımına geçildikten sonra emek – sermaye çelişkisi zeminine oturtularak savunulmaya başlanmıştır. Sosyal demokratlar için burada belirleyici olan soru, mülkiyetin “kapitalist sömürü anlamında kullanılıp kullanılmadığı” sorunudur. Schumacher’e göre, “sömürü, emek ürünü olarak yaratılan mülkiyette değil, artık ekonomik yararlılık işlevini bitirmiş büyük mülkiyette” gerçekleşmektedir.

 

Tüm bu görüşler ve benzerî daha niceleri, ülke ekonomisinin belirli alanlarının “kamulaştırılması varsayımı”na dayandırılmıştı. Ama daha ilk yıllarda Hessen ve Kuzey Ren –Vestfalya bölgelerinde kamulaştırma girişimlerinin başarısızlığa uğraması üzerine SPD’de büyük bir düş kırıklığı yaşanmaya başlanmıştır. Ünlü sosyal demokrat politikacılar çalışmalarını günlük sorunların çözümü yönünde yoğunlaştırmışlar, partinin geniş kesimleri merkezde yürütülen siyasî ve pragmatik tartışmalardan tümüyle kopmaya başlamıştır. SPD’nin yürüttüğü siyasetini dayandırdığı başlıca temel olan “kamulaştırmalar” tıkanınca Kurt Schumacher ve arkadaşlarının ilgisi giderek orta sınıflarda ve ara kesimlerde yoğunlaşmıştı. Demokratik sosyalizmde mevcut olan “sosyalizm ve demokrasi arasındaki denge”de ağırlık hızla demokrasiden yana kaymaya başlamıştır. Orta sınıflar demokrasi mücadelesi içinde sosyal demokrasiye mutlaka kazanılmalıdır.

 

Bu açıdan değerlendirildiğinde, sosyalizm ve demokrasi arasında birbirlerini karşılıklı etkileyen bir bağımlılık mevcuttur. Orta tabakaları demokratik tavır almaya yönlendirecek “demokrasi eğitimi” özellikle tekellerin demokrasi karşıtı ekonomik ve siyasî etkilerini kıracak sosyalist önlemler alınmaksızın başarılı sonuçlar veremeyeceği gibi, sosyalizm de ancak işleyen bir demokraside yaşama ve gelişme olanaklarına kavuşacaktır.

 

Bu önkoşulların yerine gelmemesi ölçüsünde SPD, yeni sorunlarla karşılaşmıştır. 1946 – 1947 yıllarında Batı müttefik güçlerin Yeni Almanya’ya ilişkin ekonomik, sosyal ve siyasî yaklaşımlarının SPD’nin benimsediği programatikle çatışmadığı, özellikle Hessen ve Kuzey Ren –Vestfalya eyaletlerinde başlatılan kamulaştırmalardan geri dönülmesiyle açık olarak ortaya çıkmıştır. O yıllarda SPD, eyalet parlamentolarında sosyalist ilkelere bağlı ve bu ilkeler temelinde radikal önemleri savunan tek güçtü. Ancak, olumsuz koşulların dayatması ve daha önce de vurgulandığı gibi sosyalist ilkeleri içeren bağlayıcı bir programdan yoksunluğun yol açtığı siyasî ve ideolojik kopukluklar giderek güçlenen uzlaşmacı, teslimiyetçi eğilimler ve sonuçta işçi sınıfıyla “devrimci” bağların kurulmayışı gibi nedenlerle SPD, parlamentolar içinde hızla pasifleşmeye başlamış ve giderek “Almanya’da demokrasinin, ancak sosyalist koşulların yaratılmasıyla mümkün olacağı” düşüncesinden çark edilme sürecine girilmiştir. Bu süreç ise, demokrasi kavramının sonuçta tümüyle “parlamenter demokrasi” içine hapsedilmesiyle noktalanmıştır. Artık bundan böyle sosyal demokrat siyasetin ve sosyalist örgüt çalışmasının başarılarının tek ölçüsü, seçimlerde elde edilecek oylardır.

 

Bu anlayışın parti içinde yerleşip genel siyasetini belirleyen bir nitelik kazanması, SPD’yi emekçi kitlelere öncülük edecek bir örgüt kimliğinden sıyırmış ve artık mücadele alanı salt parlamenter mücadele ile sınırlanan sosyal demokrasi, yeni kimlik arayışlarına girmiştir. Bu dönemde iyice belirginleşmeye başlayan kapitalist yapılanmaların çekim alanlarına girmekte olan bilinçsiz seçmen kitlelerinin genel eğilimleri ve SPD’nin oy kaygısıyla kendisini bu eğilimlere uyarlayarak seçmenlerin gözüne girme çabaları, onlarca yıllık devrimci bir gelenekten gelen SPD’yi, “popülist” bir siyasî örgüte dönüştürmüştür. SPD’nin amaçladığı demokrasi de, “sosyalist ve demokratik toplum düzeni”nin ertelendiği oranda “yeniden oluşan burjuva devletinin biçimsel ilkesi” olma durumuna indirgemiştir.

 

Görüldüğü gibi SPD’nin 1945 Hannover Bildirgesi’nde savaş sonrasına ilişkin öngörülerinin ve umutlarının çoğu gerçekleşmemiştir. Ülke hızla bir yeniden kapitalist yapılanma sürecine girmiştir. Devleti ve toplumu nazilerden ve nazizmden arındırma çabaları tavsamaya başlamış, bu yolda ağırlık, 20 Kasım 1945 ve 1 Ekim 1946 yılları arasında süren Nürnberg Mahkemesi’nde yargılanan az sayıda savaş suçlusunda yoğunlaşmıştır. 5 Mart 1946 günü Amerikan İşgal Bölgesi’nde yürürlüğe giren ve diğer işgal bölgeleri için de örnek olacağı düşünülen nazilikten arındırma yasasına ilişkin uygulamalar daha ilk haftalarda hızını kesmiş ve dönemin kızışan “soğuk savaş” ortamında 1949 – 1950 yıllarında bu uygulamalara son verilmiştir. Alman tarihçisi Hans Georg Lehmann’ın ifadesiyle, “Bu yıllarda Amerikan İşgal Bölgesi’ndeki bazı resmî işyerlerinde istihdam edilen eski NSDAP üyelerinin sayısı nazi döneminde olduğundan daha yüksekti”. (Biz çok kez, nazizmden arınma lâfının bir aldatmacadan ibaret olduğunu, göstermelik “kenenin sadece kan kesesinin çıkartılıp asıl başının içerde bırakıldığını”, nazilerin “komünist avında kullandıklarını” ifade etmiştik – B.O.).

 

Schumacher’in toplumun demokrat burjuva kesimlerini toparlayacağını ve SPD’ye potansiyel bir müttefik olarak düşündüğü Merkez, hiçbir varlık gösterememiş, 17 Haziran 1945 günü Köln’de kurulan “Hıristiyan Demokrat Birlik – Christlich Demokratische Union (CDU)” ve 13 Ekim 1945 günü Münich’te kurulan “Hıristiyan Sosyal Birlik – Christlich Soziale Union (CSU)” , hızla güçlenmeye başlamışlardır. Yine bu arada Doğu – Batı sürtüşmesinin kızışması üzerine işgal güçleri arasında Fransa’nın kendisini geri plana çekmesi ve İngiltere’nin ABD’nin yörüngesine girmesiyle Batı Almanya’da kapitalizmin onarımı yeni bir ivme kazanmıştı.

 

SPD, bu gelişmeler karşısında sınırlı protestolarla ve sağ güçlerin pek fazla ciddiye almadıkları açıklamalarla yetinen güçler duruma düşmüştür. Bu durum, başta Kurt Schumacher olmak üzere SPD üst kadroları tarafından savunulan “parti için henüz bağlayıcı bir ilkeler programına gereksinim yoktur” görüşünün yol açtığı bir durumdur. 1940’lar Almanya’sının özel koşullarında yeniden oluşan kapitalist toplumda Marksist özünden uzaklaşmaya başlayan sosyal demokrasi için artık tek seçenek, parlamenter yoldan iktidarı ele geçirmek için nicel olarak büyümek, kitleselleşmek ve bunu başarabilmek için de popülist söylemlere dayanacak bir “halk partisi”ne dönüşmektir (100) . Bu tür bir partinin söylemi olan 1959 Bad Godesberg Programı’nın ayrıntılarına girmiyoruz.

 

.

.     .

 

Evet, SPD, işçi sınıfı partisinden “halk partisi”ne dönüşmüştü. 1950’li yılların ikinci yarısında yeniden yapılanma sürecinde sosyal demokrasinin tanımlanmasında da önemli değişiklikler görülüyor. SPD kendisini artık “bir sosyal sınıfı ve onun çıkarlarını savunan bir siyasî parti olarak değil, “mevcut kapitalist sistemdeki tüm toplumsal, siyasî ve ekonomik çelişkileri dengeleyen, entegre eden ve sonuçta bunları bütün olarak toplumun çıkarlarına uygun olarak biçimlendiren” bir örgüt olarak algılamaya başlamıştır. Buna göre artık işçi sınıfının temelde sisteme ters düşen çıkarlarını, sistemin bizzat kendisi sorgulanmadan “savunulacaktır”. Bu ise onarılan toplumsal ve ekonomik düzenin benimsenmesi anlamına gelecek, fakat bu tür yönelimler SPD’yi hâlâ sosyalist bir parti olarak gören üye tabanının kimlik tanımlaması ile çelişecekti. SPD’nin bir “halk partisi”ne doğru gelişimi, toplumsal gelişmeye ve toplumsal düzene geleneksel bakışı da temelinden değiştirmiş ve dünyadaki diğer halk partisi örneklerinde de görülen yaklaşımlarla üzerinde durulan toplumsal zeminin antagonist niteliği yadsınmaya, var olan çıkar çelişkileri dengelenebilir olarak görülmeye başlanmıştır. SPD artık “sınıflardan bağımsız” bir toplumsal refahın savunucusudur.

 

Parti kapılarının herkese açılması SPD’nin kuruluşundan bu yana sürdürdüğü önemli bir geleneğinin bozulmasına da yol açmıştı. Savaş sonrası yıllarda, kısa sürede “çok üyeli bir parti niteliği” kazanmalı ve buna bağlı olarak Müttefik Güçler ile ilişkilerinde ağırlık sahibi olabilmek amacıyla yeni üyelerin sosyalizmin ilkelerini ve kapitalizme karşı mücadele yöntemlerini öğreten ve her üye adayı için zorunlu olan üniter temel eğitimden vazgeçilmiştir. Parti üyelerinin belli bir bilgi düzeyinde düşünsel bütünselliğini sağlayan ve partinin ideolojik – siyasî mücadele gücünü artıran öneğitim zorunluluğunun kaldırılması, parti içi tartışmaların niteliğini de olumsuz yönde etkilemiş, partinin “bilinçli ve özgür iradeli üye karakteri” değişime uğramıştır. Bilinçli üyelerin yanısıra, partinin alt kadrolarında da olsa, yöneticiliğe talip olmayan, parti içi hareketliliklerde sadece “yandaş” kalmayı yeğleyen yeni tip bir üye kesimi oluşmuştur. SPD’nin üye kazanma çalışmalarında sanayi işçisi ağırlıklı temel politikasını değiştirerek bu çalışmaların sınıfsal konumu gözetilmeksizin tüm toplumsal kesimlere yayılması, Kurt Schumacher’in 1945 sonrası yönlendirdiği politikaların çıkmaza girmesinden ve kapitalist toplum düzeninin onarımının ilk başarılarının ortaya çıkmasından sonra etkisini göstermeye başlamıştır.

 

Orta sınıf ve tabakaları sosyalist politikaya kazanma şansı, partinin küçük burjuva güçlere açılması ve buna koşut olarak kendisini bu görüşlere uydurma çabaları sonucu bir “şans” olmaktan çıkmış, giderek bir “tehlike”ye dönüşmüştür. 1948 Malî Reform’undan ve kamusallaştırma önlemlerine Müttefik Güçler’in yoğun müdahalelerinden sonra yapılan 1949 seçimlerinde SPD’nin ulaşmak istediği orta sınıf ve tabakaların savaş öncesinde olduğu gibi yine burjuva partilere yöneldikleri görülmüştü. Savaş sonrası yıllarda toplumsal gelişmeler, bu kesimlerin salt propaganda yoluyla anti tekelci politikalara kazanılmasının kolay olmayacağını ortaya koymuştu. Fakat SPD bu kesimleri saflarına kazanmak uğruna temel politikalarını değiştirirken, bu değişiklik kendi geleneksel seçmeninin partiden uzaklaşmasına yol açmıştı (101) .

 

Parti üyelerine tanınan ve henüz geçerli bir “İlkeler Programı” olmaması nedeniyle sınırları belirlenemeyen özgürlük ve hoşgörü,  toplumsal ilişkilere egemen olan görüşlerin ideolojik olarak partiye sızma tehlikesini de beraberinde getiriyordu. Kapitalist düşünceler eskiye oranla çok daha güçlü bir biçimde partide kendisine zemin bulabiliyor, sosyalist düşünce giderek bir “azınlık düşüncesi” konumuna düşüyordu. İşyerlerine, okullara, yüksek öğrenim kurumlarına ve kitle iletişim araçlarına egemen olan liberal – kapitalist görüşler SPD içindeki bu ideolojik değişimi besliyor, partinin merkez yönetimi tarafından yayımlanan ve desteklenen “sol” yayımlar, bunların karşısında etkisiz kalıyordu (102) .

 

Ve nihayet 1959’da Bad Godesberg’te toplanan SPD kongresine bir program taslağı sunuluyor. Bunun ayrıntılarına girmiyoruz.

 

Toplumun egemen güçleri kendilerine yakın ya da kendi denetimlerindeki siyasî partiler aracılığıyla parlamentoda dolaylı olarak temsil edilirlerken, aynı zamanda parlamento dışında bir güç odağı oluşturmaları karşısında sosyal demokrasinin eylemliliğini salt parlamentarizmle sınırlaması, önemli bir eksiklik olmuştu. Emekten yana siyasî partiler, emek ve sermaye arasındaki siyasî dengeyi, ancak parlamento dışında kendi siyasetleriyle özdeşleşmiş ya da kendi siyasetlerine yakın, seferber edebilecekleri güç odakları oluşturabildikleri ölçüde sağlayabilirler. 1959 Bad Godesberg Programı ile birlikte SPD, sendikalar ve sosyalist gençlik kuruluşları gibi doğal müttefikleri tarafından ilk kez yalnız bırakılmıştır (103) .

 

Hiçbir yapısal kriz yaşamaksızın geçirilen “ekonomik mucize” dönemi 1966 – 1967 ekonomik krizi ile noktalanmıştı. Bu dönemde sermaye, hiçbir engelle karşılaşmadan yoğunlaşarak, merkezîleşerek ve tekelleşerek Alman kapitalizminin II. Dünya Harbi öncesinden daha güçlü bir konuma getirmişti.

 

Toplumdaki güç ilişkileri 1945 sonrası sürekli olarak tekellerin lehine gelişmiş, sendikalarla işçilerin gücü zayıflamıştır. Büyük tekeller bu süreci, parlamentodaki temsilcileri aracılığıyla güvence altına almayı ve kendi lehlerine işletmeyi başarmışlardır. Mevcut demokratik temel haklar, toplumun egemen güçlerinin çıkarına olarak yorumlanmaya ve uygulanmaya başlamıştır. Bunlara örnek olarak pratikte grev hakkına getirilen kısıtlamalar, “Olağanüstü Hal Yasası” hazırlıkları, mülkiyet güvencesinin spekülasyonları, özendirici yorumları ve komünistlerin kamu görevlerinden uzaklaştırılmaları gibi önlemler gösterilebilir. Bu örneklerin yanısıra büyük sanayiin ekonomik ve siyasî gücünün, halkın, devletin işleyişi üzerinde tüm etki olanaklarını ortadan kaldırmış olduğnun da vurgulanması gerekmektedir. Halkın, devletin işleyişi üzerindeki etki olanakları zaten Federal Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren sınırlı tutulmuş ve bunun karşı önlemleri alınmıştı. 1950’li yılların başında yürütülen “kararlara katılım kampanyası”nın sonuçsuz kalması, işçi sınıfının parlamento üzerinde etkili bir baskı aracı olan “siyasî amaçlı grev”leri, uygulamada yasadışı bir duruma sokmuştur. Parlamenter eylemlilikleri parlamento dışı kampanyalarla etkilemeye çalışmak, Hıristiyan Demokrat hükûmetler döneminde “parlamentonun haklarına tecavüz” olarak nitelendirilmiş ve karalanmıştır. Bu yaklaşım, mevcut yasaların zorlamasıyla güçlendirilerek, parlamento içinde muhalif durumda olan güçlere parlamento dışında destek verilmesini olanaksızlaştırmıştır. Hıristiyan demokrat hükûmetler bu yollardan parlamentodaki sosyal demokrat muhalefetle sendikalar arasındaki dayanışma eylemlerine karşı kendilerini güvenceye almışlardır. Yine bu cerçevede, sosyal demokratların 1950’li yıllarda birçok kez ortaya attıkları “parlamentonun faaliyetlerinin halkoyu yoklamalarıyla denetlenmesi ve parlamentonun adığı kararların bu yolla veto edebilme hakkı”na ilişkin öneriler de reddedilmiştir. Örneğin, “ülkenin atom silâhlarından arındırılmasına ilişkin halkoylaması önerisi”, Hıristiyan demokat hükûmetin başvurusu üzerine, Federal Anayasa Mahkemesi tarafından “Anayasaya aykırı” ilân edilmiştir.

 

Almanya Sosyal Demokrat Partisi bu koşullarda iktidar ortağı olmuştu (CDU ve CSU ile “Büyük Koalisyon”). Sosyal Demokratlar’ın iktidar ortağı olmalarından beş ay sonra Almanya’da 1930’lu yıllardan bu yana benzeri görülmemiş ölçüde büyük öğrenci olayları ve kitle eylemleri patlak verdi. 27 Mayıs 1968 günü İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Berlin’i ziyaretiyle başlayan öğrenci olayları sırasında bir öğrencinin polis tarafından öldürülmesi, ülke çapında yüzbinlerce öğrenciyi sokağa dökmüştü. Bir süre sonra bu gösterilere diğer parlamento dışı muhalif güçler de katılmış, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî talepler giderek büyüyen boyutlarda alanlara taşınmaya başlamıştı.

 

Hıristiyan demokratlar, “ülkenin istikrarını bozan” bu gelişmelere karşı tepkilerini, bir “Olağan Üstü Hal Yasası” önerisi ile göstermişlerdir. Bu yasa taslağı, olağanüstü durumlarda hükûmetin iş yaşamına müdahalesini öngördüğü gibi, gerektiğinde yurttaşların temel hak ve özgürlüklerine kısıtlamalar getirmeyi, doğa âfetleri gibi olağanüstü durumların yanısıra “denetim altına alınamayan” toplumsal olaylarda da askerî birliklerin güvenlik gücü olarak kullanılabilmelerini öngörüyordu. Bu yasa hazırlıkları toplumdaki gerilimi büsbütün artırmış ve sendika üyesi işçiler de dahil olmak üzere milyonlarca insan sokaklara dökülmüştü. SPD tabanının, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin şiddetli protestolarına rağmen “Olağanüstü Hal Yasası”, 30 Mayıs 1968 günü 100 oya karşı 384 oyla Federal Parlamento tarafından kabul edilmiştir.

 

Sosyal demokrat milletvekili çoğunluğunun oyları ile kabul edilen Olağanüstü Hal Yasası, SPD ile Alman Sendikalar Birliği’nin arasını daha da açmıştır. SPD yönetimi bu tutumunu, “devlete ve mevcut düzene sahip çıkılarak, sosyal demokrasinin iktidara yeteneksiz olduğunu ileri sürenlere somut bir yanıt verilmesi” ile gerekçelendiriyordu. SPD bu yasayı, “olağanüstü durumun parlamento tarafından denetimi” ve “grev hakkının kesinlikle güvence altına alınması” koşuluyla desteklediğini ileri sürüyordu. O ise olağanüstü durum, doğası gereği, yürütmenin önemini öne çıkartıyor, kullanım yetkilerinin yürütme organlarına ve silâhlı kuvvetlere devredecek bir dizi önlemi öngörüyordu. Olağanüstü durumlarda gerekli bilgilerin önce hükûmette toplanacak olması, parlamento karşısında hükûmete bir ayrıcalık getiriyordu. Olağanüstü Hal Yasası’nın yürürlüğe sokulması gereken durumlarda parlamentonun denetim olanakları ortadan kalkmasa bile belli ölçüde kısıtlanıyordu.

 

SPD önderliği bu tür tartışmalarda, hükûmet ortağı kimliğiyle sürekli olarak “Büyük Koalisyon”un uygulamalarını savunmak durumunda kalıyordu. Partinin “devlete ve mevcut düzene sahip çıkan” bu tutumu, sosyal demokrasinin “meşruiyeti”ni daha da güçlendiriyor. Bad Godesberg Programı’nda öngörüldüğü biçimde SPD, artık “halkın partisi” olarak “istikrar” isteyen ara kesimler ve orta tabakalar için de bir çekim merkezine dönüşüyordu. Alman Sendikalar Birliği, SPD’nin bazı uygulamalarını benimsemese de Alman işçisinin seçimlerde oyunu verebileceği başka bir seçeneği yoktu. Bunlara bağlı olarak, Alman sosyal demokratların oy potansiyeli genişliyordu. Bu gelişmeler 28 Eylül 1969 günü yapılan genel seçimlere yansıdı ve SPD, bir önceki seçimlere oranla oyunu yüzde 3,4 artırarak, yüzde 42,7 gibi önemli bir başarı elde etti.

 

SPD oylarındaki artışın nedenleri arasında, 28 Kasım 1964 günü Bremenli bir beton fabrikatörü Friedrich Thielen tarafından kurulan “Almanya Milli Demokratik Partisi (National demokratische Partei Deutschlands) – NPD”nin gösterdiği gelişmeye karşı uyanan tepkiler de sayılabilir.  NPD, 1966 –1967 krizi sırasında doğan koşullardan yararlanarak belli kazanımlar elde etmişti. 1967’de Adolf von Thadden’in parti başkanlığına seçilmesiyle yeni bir ivme kazanan NPD, birçok eyalet seçiminde bu eyaletlerin parlamentolarına temsilci sokabilmiş ve 1968 Baden Württemberg Eyalet seçimlerinde ise oy oranını yüzde 9,8’e çıkartmıştır. NPD’nin Alman demokrasisi için bir tehdit oluşturan bu gelişmesi, ülke genelinde demokratik bir kitle seferberliğine yol açmış ve kitleler tek “sol” seçenek olarak antifaşist geleneğin mirasçısı Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin çevresinde toplanmışlardır. Ülkedeki şoven milliyetçi ve faşizan gelişmeler Alman Sendikalar Birliği’ni de yeniden SPD’ye yakınlaştırmıştır. NPD, 1969 genel seçimlerinde 1.422.010 oy almış, (104) , ancak elde ettiği yüzde 4,3’lük oy oranıyla parlamentoya girebilmek için gerekli yüzde 5,0 barajının altında kalmıştır. NPD, bu seçimlerden sonra ülke genelinde seçmenlerini yitirmeye başlayacak ve ilerdeki yıllarda giderek önemsiz bir siyasî grup durumuna düşecektir.

 

Fakat SPD’nin bu seçimlerdeki başarısının esas nedeni, “Büyük Koalisyon ile birlikte önemli yasaların çıkmasına öncülük ederek Bad Godesberg Programı’nda öngördüğü siyasî, ekonomik ve sosyal önlemleri yaşama geçirmeye çalışması ve seçmenlerin gözünde “siyasî tutarlığını” kanıtlamış olmasıdır. 14 Şubat 1967 tarihinde devletin, işçi sendikalarının ve işveren birliklerinin temsilcileri ile bilim adamları biraraya getirilerek ekonomik ve sosyal politikaları ortaklaşa belirleyecek bir “Uyum Kurulu” oluşturulmuş, bu kurulum katkılarıyla önemli birçok yasa çıkarılmıştır.

 

SPD’nin bir başka başarı nedeni de 1969 seçimlerinde, toplumda büyük bir saygınlığı olan Willy Brandt’ın önderliğinde ve “seçimlerden birinci parti olarak çıkıldığı takdirde Büyük Koalisyon’dan çekilerek Hür Demokrat Pardi (FDP) ile bir Sosyal – Liberal Koalisyon kuracağını” ilân etmiş olmasıdır.

 

Sosyal – Liberal Koalisyon Hükûmeti, 21 Ekim 1969 günü Willy Brandt’ın başkanlığında SPD’ye 13 ve FDP’ye 3 bakanlık verilerek kurulmuştur. Hükûmet programında yer alan önemli hedefler şunlar olmuştu : “Sürekli reform, sürekli yenilenme”, “daha fazla demokrasi”, “Alman ulusunun birliği ve ulusun kendi kaderini kendisinin tayin hakkına kavuşması”, “ekonominin büyümesi, yavaşlamaksızın istikrar”, “eğitimde, bilimde, evlilikte, yargıda, vergide, silâhlı kuvvetlerde, sosyal politikalarda yasal düzenlemeler ve reformlar”, Sosyal – Liberal Koalisyon Hükûmet Programı’nda belirtilen hedeflerin önemli bir bölümünü gerçekleştirmiştir(105) .

 

(98) Bkz. Alman Gerçeği ve Türkler, İndeks ve resim 20.

(99) Bunca felâkete yol açan bu harp, arşivimizde mahfuz Cumhuriyet gazetesi nushasından da görüleceği üzere, 2 Eylül 1939’da başlamış ve yaklaşık altı yıl sürmüştü (B.O.)

(100) ibd., S. 127-161.

(101) ibd., S. 215-216.

(102) ibd., S. 219 .

(103) ibd., S. 241 .

(104) Bu rakam, Alman ulusunda potansiyel bir faşist eğilimin varlığını gösterir.

(105) Deniz Kavukçuoğlu. – op. cit. , S. 244 – 247 .