Hitler

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Hitler

Hitler

Baylar, baydaşlar! Yurdumuz Almanya’yı

Demir pençemin içine çekip aldım ya.

Şimdi de tekmil kâinatı getirmek için hizaya

Bütün iş asabiye, tankiye, tayyare ve tenkiye…”

 

“Ama az kalsın unutacaktım, zaman sığmaz oldu kefeye…

Benim aziz Polis ve SS şeflerim,

Benim kelp, kalp ve benim sefil seleflerim.

Soruyorum size, soracaktım size:

Ne düşünür benim için orta sınıf[1]

Sınıf mı dedim? Değil! Değil! Orta mesafe!

Sade buradakinden söz etmiyorum,

Avusturya’da, Çekoslovakya’da da var tabakâne,

(Derisi yüzüleceklerin bakılmaz memleketine!)

…”[2]

 

Ordu içinde Hitler aleyhtarlığı hiç eksik olmamıştır. Bununla birlikte Alman Reich’ı tarafından Avrupa hegemonyasına ve hattâ dünya gücü statüsüne el atılması ve bununla bir arada ulusun teknik – sınaî alan içinde topyekûn militarize edilmesi, Hitler rejimiyle subay zümresinin üst kademelerini birleştiren temel fikir mutabakatının kesin öğeleri olmuşlardır. Bütün bu hegemonya, dünya gücü statüsü düşleri geleneksel askerî elitin kaybettiği politik gücü dengeliyordu. Bu temel fikir mutabakatı, Hitler’in Sovyetler Birliğine saldırısında da vardı. Geleneksel politik öneminden arındırılmış militer elit onu izledi ve bu stratejide Ostpolitik (Doğu politikası) ve I. Dünya Savaşı’na dayanan askerî siyasanın yeniden başlatılmasını gördü.[3]

 

Ve L’Illustration’un 11 Ekim 1898 tarihli nüshasında Jean-Paul imzasıyla çıkmış bir yazı: “Rambouillet’den son yankılar… Sahne birkaç günlük. Cumhurbaşkanı birkaç samimi dostuyla öğle yemeğinden sonra ağaçlar altında dolaşmakta; içlerinden biri, akşamdan beri şatoya yerleşmiş yeni Başkomutan’ı övüyor.”

 

“Doğrusu çok hoş adam… tam bir asker yapılı, zarif, iltifatkâr, nükteli…”

 

“Ama bir cumhuriyetçi geçmişi olmamakla suçlanmaktadır…”

 

“Ne olmuş sanki? Cumhuriyetçi geçmişi olan general yoktur…”

 

“Bunun üzerine Mösyö Felix Faure (şıklığına düşkünlüğüyle ün yapmış Cumhurbaşkanı) monoklünü düzelterek ‘Affedersiniz, general Lecomte vardı, 1871’de. Ama Mösyö Clémenceau onu kurşuna dizdirtti’…”

 

Almanya’nın Avrupa içinde bir “fenomen” olduğu teslim edilmektedir. Her konuda geç kalmış olmakla birlikte Avrupa’ya meydan okumuş ve bunda devam edegelmiş olan bu ülke, sömürge pay masasına geç gelmekle kalmamış, feodalizmden kapitalist – burjuva sistemine geçiş “devrim”i de bu ülkede, Avrupa çapında, bazı gayritabiîlikler arz etmiştir, şöyle ki Alman burjuvazisi, önünde gelişen proletaryadan ürkmüş ve “devrim”in önderliğini bırakmış! Oysaki öbür ülkelerinki bunu, karşısına çıkanı kan içinde boğarak, arkasından sürüklemiş. Dolayısıyla bu “devrim”, Bismarck tarafından tepeden ve hayli ileri Alman burjuvazisinin Junker’lerle bir uzlaşma düzeyine getirilmesi koşulu altında gerçekleştirilmiş. Hâlbuki öbür ülkelerde- feodalizm, doğruca burjuvazi tarafından tasfiye edilmişti. Alman toprak ağalarının etkisini, başta ordu içinde olmak üzere, gördük durduk.

 

Bu keyfiyetin, Alman ulusal birliğinin gerçekleşmesini de ertelemiş olduğu bir gerçektir. Tabii, iktisadî birlik de, böylece gecikmiş, Bismarck’tan beri hayal edilen Zollverein (Gümrük birliği) de.

 

Aradan Hitler gelip geçiyor. Ama bugün dahi Alman burjuva hegemonyasından söz edilebilir mi? Bu burjuvazi iktidara talip olup bunu eline geçirmiş mi? Hayır. O da, Türkiye’de olduğu gibi, “dışarıdan gazel okumak”la meşguldür. Aslında Prof. Brückner de bunları söylüyor, kitabında.

 

Devletin bu işlevi (Devlet iktidarı), sınıfları da bir noktada ittifak haline getirmiş, kendine özgü ideolojisi nedeniyle ayrı bir sınıf olarak kalmış ve sonra da burjuvazinin bağımsız bir bölümünü oluşturmuş olan büyük toprak sahipleri, bu ittifak içinde, aslında her bakımdan boylarını aşan önemli bir yer ele geçirmişlerdir. Reichswehr içindeki nüfuzlarını yukarıda görmüştük.

 

“Faşistleşme süreci ve faşizmin ortaya çıkışı, egemen sınıflar ve bunların fraksiyonları arasındaki iç çelişkilerin derinleşme ve keskinleşme durumuna tekabül eder… bu çelişkilerin keskinleşmesi, bu bloğu (iktidar bloğunu) etkileyen derin ideolojik bunalıma ve derin parti yoluyla temsil bunalımına yansır.”[4]

 

“Bu parti yoluyla temsil bunalımı, iktidardaki ittifakı etkileyen ideolojik bunalımla birlikte gider. Almanya’nın Bismarck’ın yukardan devrimiyle toprak feodalitesinin siyasal yöneticiliğinde kapitalizme geçmiş olması, Alman burjuvazisini, Alman toplumsal formasyonunda egemen olan özgür bir ideoloji oluşturmaktan alıkoymuştur. Avrupa çevresinde… burjuva ideolojisinin önemli bir yönü olan ‘liberalizm’ Almanya’da asla yerleşememiştir…. (orada) egemen ideoloji feodal ideoloji olmuştur. Fakat bu ideoloji, burjuvazinin kendi çıkarlarını kapsayacak şekilde militarizm, devlet despotluğu, kültür vb. … şekillerde değiştirilmiştir[5]…”

 

“Emperyalist ideolojinin teknokratik yönü gittikçe açığa çıkmaktadır: ‘teknik’, ‘uzmanlar’, tarafsız ‘teknikçi’, Devlet… gibi terimler vurgulanır.

 

Buna karşılık büyük toprak sahipliğinin tepkisi, gerici feodal romantizminin tekrar canlanması ile kendini gösterir: “toprak birliği”, “toprak işleyenler” arasında “kişisel sadakat bağları”, kısaca “köylülük”ten başlayıp “millî topluluğun” bütününe kadar uzanan Ortaçağ tipi bir korporotizm göklere çıkarılır. Bu korporatist ideali, faşist ideolojide tekrar ortaya çıkacaktır…”[6] Tekin Alp, daha 1918’de “… tesanütçülüğün[7] anavatanı mesabesinde olan Almanya’da bile henüz tesanütçülüğün şekl-i kafisi taayyür etmemiştir. Orada bu cereyan otuz yaşını tecavüz ettiği halde Alman tesanütçülerinin hiçbiri bu içtimaî mezhep için muayyen ve kâfi bir program çizmek cüretinde bulunmuyor ve bulunamaz. Tesanütçüler kendilerine bir gaye çizerler. Afak-ı nazarlarında (bakış ufuklarında) lemean eden (parıldayan) bir meşaleye doğru giderler. Fakat oraya vusul (varış) için takip edecekleri yolları evvelden kestiremezler, o yolları yalnız hayat gösterebilir, içtimaî cereyanların inkişafını tekâmül safhalarını evvelden tayin etmek kimseye müyesser olamaz. O halde tesanütçüler yalnız bir suale cevap vermeye mecburdurlar. Tesanütçülüğün amelî gayesi nedir?”

 

“Bizim tarz-ı telâkkimize göre tesanütçülüğün gayesi pek basittir: ferdin, devletin ve cemiyetin faaliyet mihverlerini değiştirmek. Bugün bütün beşerî faaliyetin mihveri ferdî iktisattır. Fert çalışır… Bütün bu mesaide esas itibariyle gaye iktisadî menafi (çıkarlar) temin etmek. İçtimaî hayatta teşkilât bugünkü halde iken ferdin başka başka gaye ile çalışması mümkün değildir. İlerde dahi bugün hükümferma olan kapitalizm nehc-i iktisadîsi (iktisadî yolu) ne kadar inkişaf edecekse ferdin faaliyetinde iktisadî amilin tahakkümü o derece kuvvet kesp edecektir…”

 

“Devletin faaliyet mihverine gelince doğrudan doğruya olmasa bile dolayısıyla ferdî iktisattan başka bir şey değildir. Devlet doğrudan doğruya ferdî iktisat için müspet bir faaliyet ibraz etmez. Fakat ferdî iktisadın serbesti-i cereyanını temin etmek için çalışır ve alelekser faaliyetini ona hasreder…”

 

“Tesanütçülüğün anavatanı olan Almanya’da… denilebilir ki bir devlet ve cemiyet faaliyetinde en büyük amil-i müessir tesanütçülüğün esasları ve Almanların tabirince sosyal politik, yani içtimaî siyasettir. İtilâfçılar[8] tarafından militarist bir devlet olmakla itham olunan Almanya dâhilinde içtimaî siyasetiyle bütün mütemedain (uygar) devletlerden ileri gitmiş ve milletin mutlak ekseriyetini teşkil eden halk sınıflarına en büyük mikyasta refah ve saadet temin etmek, halk sınıflarını maddeten ve manen yükseltmek hususunda birinciliği kazanmıştır…” diye yazıyordu.[9]

 

21 Kânunusani (Ocak) 1325 (1909)’da, yani Tekin Alp’ten dokuz on yıl önce de Servet-i Fünun’un 974. sayısında (Haydarpaşa’dan) Ethem Necdet imzasıyla şu yazı çıkmış: “Sosyalizm. Sosyalizm en evvel Almanya’da zuhur ederek tedricen amele sınıfını, havassı (okumuşları) istilâ eylemiş ve en kibar, en âli sınıflara kadar tevsi-i hükm ve nüfuz ederek, encümenlerde aguş kabul (kucak açılma) bularak darülfünunların kürsü-i hitabetine kadar yükselmiştir. Almanya’da sosyalist fırkalarının bütün envaı vardır: 1 — Taraftar-ı terakki olanlar, 2 — muhafazakârlar, 3 — İncilî sosyalistler, 4 — Katolik sosyalistler… ilâhare”.

 

“Almanya’da her türlü mümanaata (karşı koymaya) rağmen sosyalistlerin hüküm ve nüfuzu o kadar çoğalmıştır ki Reichstag’da fırka-i galibe sosyalistlerden teşekkül eylemiştir…”

 

“Muhafazakâr sosyalistlerin reisi mazide Bismarck idi (!). Hali hazırda, bizzat imparatordur (!). Katolik ve İncilî sosyalistlerin en benam (ünlü) azası âba-i keniseiye (Kilise pederleri)dir. Bu fırkalar beynelavam vahdet-i efkâr ve hissiyatı takviye, kralın nüfuzunu tezyit taraftarıdır.”

 

“Herkese malûmdur ki 1870 inkılâbı Almanya’da kuva-i mevziiye’nin (yerel kuvvetler) harabeleri üzerinde kuvve-i merkeziyenin nüfuzunu icra-i saltanat ettirmeye başlamıştı. Bugün ise Almanya Prusya’nın, Prusya da hükümet-i merkeziyenin yedd-i idaresinde adeta büyük bir askerî kışla gibidir. Prusya hükümeti sosyalistlerin terviç ettikleri (geçirdikleri) bazı kavaidi (kuralları) hayli zamandan beri tatbik etmektedir…”

 

Kitabın hemen başlarında (s. 15, 85) adını zikrettiğim ekonomist Friedrich List, İttihatçıların iktisadî konularda ideologu olan Tekin Alp tarafından sürekli övülmekte, onun iktisadî modelini esas almış olan iktisadiyat Mecmuası’nın yanı sıra Türk Yurdu, İslâm Mecmuası ve yukarıdaki Yeni Mecmua’da bu yolda Tekin Alp’in yazıları sık sık çıkmaktaydı. İktisadiyat Mecmuası’na göre, Almanya’nın ilerlemesinin ve yükselmesinin kaynağı “milliyet” ilkesiydi. “Millî iktisat”, “made in Germany” bir kavramdı ve List’in malıydı. Dergiye göre “Alman hayatında her hususta milliyet hâkim olduğu gibi iktisatta da her şey millî nokta-i nazardan muhakeme olunuyor”du. Osmanlı Türklerinin de yükselmesi için milliyetten başka bir ilke düşünülemeyeceğini kaydeden İktisadiyat Mecmuası, Türklerin iktisat alanında Almanların kırk elli yıldır geçirdikleri deneylerden ders almaları gerektiğini söylüyordu.

 

“Meşrutiyet’in ikinci yarısında Alman devlet modeli İttihatçı’ların gıpta ile baktıkları bir örnekti. Türklerin ‘Alman İttihatçılığı’ndan öğrenecekleri çok şey vardı. Alman modeli benimsenir, Alman modeli izlenirse Türkler ulusal bir devlet oluşturabilirlerdi.”[10]

 

Ziya Gökalp de, Yeni Mecmua’da, buna koşut olarak “Alman İttihatçılığının model ittihaz edilmesi gerektiğini söylüyor, Friedrich List’in “Gümrük birliği (Zollverein)nin nasıl iktisadî birliği sağladığını anlatıyor[11]:

 

“Türkçülükle Türkiyeciliğe Avrupa’da bir misal istenirse, Alman ittihadından evvelki Almancılıkla Prusyacılığı gösterebiliriz. Bugünkü Almanya’nın yerinde, Alman ittihadından evvel, kuvvetli bir Prusya devleti ile beraber muhtelif derecelerden birçok küçük Alman devletleri vardı. Nasıl ki bugün Türk âlemi de yavaş yavaş o zamanki Almanya’ya benzemektedir. Bugünkü Türkiye, o zamanki Prusya’ya benzediği gibi, yeni teşekkül etmekte olan küçük Türk devletleri de, o zamanki küçük Alman devletlerine benzetilebilir. O halde o zamanki Prusyacılık bugünkü Türkiyeciliğin aynı olduğu gibi, o zamanki Almancılık da bugünkü Türkiyeciliğin aynıdır… Prusya askerlikçe olduğu kadar idare ve adaletçe de (!?) yükseliyordu. Yani (Prusyacılık) namını verebileceğimiz gaye hakkıyla ifa olunuyordu, fakat acaba (Almancılık) mefkûresi, bugün feyyaz kuvvetleriyle bu gayeye yardım etmeseydi, Prusya bu derecede yükselecek miydi?”

 

“… Genç Türkler, yalnız Türkiyeci idiler, Türkçüler, Türkiye ile beraber Türklüğü de düşünenlerdir.”

 

“… Milletimizin Türkçe konuşan Müslümanlardan mürekkep olduğu meydana çıktı… Almanlar da, millî ittihada iptida harsî birliğe çalışmakla başladılar. Almanlarda harsî birlik vücuda geldikten sonra, (iktisadî birlik) mefkûresi doğdu. Friedrich List’in mücadelesiyle Zollverein namı verilen gümrük ittihadının vücuda gelmesi, iktisadî birliğin tahakkuku demekti. Bismarck’ın himmetiyle (siyasî birlik) husule gelince, Alman ittihatçılığı tamam oldu.”

 

Bu yazılar meyvelerini vermekte gecikmeyecekti. 1915 yılı “millî iktisat” temel prensibi uygulamasının “mebde-i tarih”i olacaktı. “Savaş yıllarında piyasanın ‘millileştirilmesi’ amaçlanmış, kooperatifler aracılığıyla ticaretin yabancı ve Gayrimüslim ellerden alınarak Müslüman-Türk unsura devri öngörülmüştü… Ülkenin giderek bağımlı bir nitelik kazanan iktisadî yapısını dizginleme ve 1908 Devrimi’nin gündeme getirdiği sermaye birikimini gerçekleştirecek bir düzeni kurma özlemi içerisinde İttihat ve Terakki, savaş yıllarında ‘orta sınıf’ dediği Müslüman-Türk eşrafı oluştururken sorunun etnik boyutunu sürekli vurgulamış, Müslüman’ı Gayrimüslime karşı kayırmıştı…”[12]

 

“Etnik boyutun vurgulanması”nın nasıl bazı tatsız gelişmeler gösterdiği bilinir. Bu gelişmeler sırasında İttihat ve Terakki’nin birçok taşra temsilcisinin de hayli kişisel çıkar sağlamış oldukları da bilinir.

 

1942 yılının Varlık Vergisi de, iflâsı önlemek üzere varlıkların dörtte birini Fransız maliyesine verilmesi kanununu (1789) teklif ve kabul ettiren Mirabeau’yu mezarından hortlatacak biçimde uygulanmıştı. Ve nihayet 6-7 Eylül (1955) tertipleri de bu aynı Müslüman-Türk eşrafı oluşturma çabalarının bir uzantısından başka bir şey değildi. O zaman iktidarda bulunan Demokrat Parti’nin başı hâlâ İttihatçılığıyla övünmüyor mu?… Herhalde bir rastlantı olacak, İstanbul üzerinde esen bu müthiş kasırganın ertesi günü, çok ünlü bir müessesenin ithal malı pencere ve vitrin cam stoklarının piyasaya sürüldüğü duyulmuştu. Şanslı insanlar da var, bu dünyada…

 

Prof. Brückner’in sözünü ettiği Alman halkının ve özellikle sendikalarının depolitizasyonu (politikadan arındırılması)nın kanımca, art niyet olarak, belli bir amaca yönelik olması melhuzdur, şöyle ki kendisinin politika dışında olduğunu iddia eden kişinin aslında, her türlü tartışmanın gerisine itmiş olduğu mevcut sosyal nizamın (veya hayalindeki nizamın) sadık bir yanlısı olduğu bir gerçektir. Amaç ise eskiden bireyin belleğine yerleşmiş (yerleştirilmiş) doktrinlerin devamıdır, meselâ nasyonal-sosyalist doktrininin… Sanırım ki hesap şöyle yürütülmüştür: 1945’te, eline tüfek verilip cepheye sürülmüş on beş yaşındaki Nazi yavrusu bugün elli civarındadır ve yenilginin, bölünmüşlüğün acısıyla daha da “sertleşmiş”tir. Bu arada çocukları da olmuştur… Bu bireyin “a-politik” (politikasız) olması demek, önceden kendisine telkin edilmiş doktrin üzerine, gerektiği kadar süre boyunca, kuluçkaya yatacak demektir. Esasta özel tipte vatandaş, bu ister teknolojist, ister iç-dış koloni idarecisi, isterse de kışla adamı olsun, yetiştirmeyi amaçlayan hiçbir eğitim sistemi serbest kalamaz.

 

1871’de kurulmuş olan II. Alman Reich’ı, bir federal sistem olup bir Reich Millî Eğitim Bakanı bulunmazdı; federasyonu oluşturan devletlerden her birinin kendi bakanı vardı ve bu zat genellikle Kulturminister adıyla anılırdı. Aynı zamanda Prusya’nın bir merkeziyetçi idare sistemi uyguladığını ve eninde sonunda Reich’in üçte ikisini oluşturduğunu akılda tutmak gerekir. Ayrıca, Alman üniversitelerinde, Humboldt adına bağlı değerli bir araştırma geleneği vardı. Böylece de iki öğretmen tipi oluşmuştu; bir kısmı, devlet işleriyle hiç ilgilenmez, öbürleri de devleti her yönden iltizam etmeyi görev sayardı. Bu sonuncular “Hohenzollern’lerin muhafızları (gorilleri)” adıyla yaftalanmışlardı.

 

Ama sistemin kuvvedeki en mükemmel koruyucusu, Kilise’nin denetimindeki okulların üstünlüğünde aranırdı. Ama Kilise’nin de çeşidi çoktu.

 

Eğitim sistemi sadece mezhepler (Lutherian, Protestan, Katolik) çizgisinde keskin ayrılıklar arz etmekle kalmayıp sınıflar çizgisinde de bölünmüştü. Sekiz yıl Lâtince ve Yunancanın okutulduğu Gymnasium’lardan çıkan öğrencilerin eğitimi, kısmen bir üniversiteden öbürüne geçme Alman geleneği, kısmen de Ph. D. (doktora)nın altında erişilebilecek bir derecenin bulunmaması nedeniyle uzayıp gidiyordu. Dolayısıyla buna maddî olanakları izin veren kişiler, üst sınıflar ve burjuvazi dayanabiliyordu. XIX. yüzyılın sonlarına doğru bu keyfiyet, kendi üzerine hayli eleştiri çekmeye başlayınca Kaiser işe müdahale edip okul programlarında bazı değişikliklere gidildi: Öğretim daha “milliyetçi” olup daha çok Alman tarihi, coğrafya ve folklor okutulur oldu; beden eğitimine de, zinde yedek subay elde etme amacıyla ağırlık verildi.

 

1955 yılında, Almanya’dan geçmiş bir İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi asistanı ile tanışmıştım. Kendisi o günlerin yüksek düzeyde askerî komutanlarından birinin oğluydu. Üniversite’yi eleştiriyordu. Eleştiri için çok neden olmasına rağmen o sadece “spor’a yeterince önem verilmiyor” diye yakınıyordu… Devam edelim, Almanya’yı irdelemeye.

 

Bir yandan generaller, sanayiciler ve devlet memurları, gençliğin dünya gerçeklerine uygun olarak yetiştirilmediğinden sızlanadursunlar, öğrenciler bu gerçeğin kendisinden şikâyetçiydiler. Evde anne baba, okulda öğretmenin sert tutumları ağırlarına gidiyordu. Kazanç sağlama yaşamı ya da hazırladıkları devlet hizmeti onlara çekici gelmiyordu. Bu kayıtsızlık, I. Dünya Savaşı’ndan önce Wandervogel (“Gezici kuş”) hareketinin doğmasına götürmüştü. Çok hafif maddî ve manevî-entellektüel teçhizatla (donatımla) yüklü genç grupları, başlarında, içtimaî durumlarından çok Charisma-Karizma (Tanrı vergisi, inayet-kayra) ile belirgin önderlerin idaresinde Almanya ormanlarında gezinip dururdu. Bunlar asi değil, yaşamın yükünden kaçan kimselerdi; hayalî ve kahraman Kuzeyli geçmiş ile mevhum bir gelecek arasında, gölgeli bir âlemde yaşıyorlardı ve bu geçmişle geleceği Nietzsche ile Stefan Georg’un satırları arasından süzmüşlerdi. Heyecanlı bir şekilde kentleşme ve sanayileşmenin aleyhindeydiler ve bu gelişmelerin Yahudi etkisine bağlı olduğuna kolaylıkla inanıyorlardı: Almanya’nın genel isteğine karşın bu Yahudiler daha yüksek kârlar peşindeydiler. 1914’te, tüm Wandervogel gruplarından %84’ü, Yahudi aleyhtarlığı eğilim gösteriyordu. Bunlar 1933’te Heine’nin, Marx’ın… kitaplarını yakan ve Yahudi ve liberal düşünceli profesörleri Alman üniversitelerinden kovan öğrencilerin öncüleri olmuşlardı.

 

Aklıma tuhaf şeyler geliyor, garip benzerlikler. Bunlardan birini Kemal Tahir, çok güzel dile getiriyor, “Bozkırdaki çekirdek”te[13] Müdür Halim Akın’ın ağzından: “İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’nun çıkardığı ilk Cumhuriyet öğretmenleriydik biz… Trablus yenilgisinde yedi yaşındaydım… Balkan yenilgisini iyi hatırlarım… Kurtuluş Savaşı zaferine, bu yenilgilerin alçaltıcı utancıyla ulaştık biz… Zafer bizi bu yönden deliye çevirdi. Kabuğumuza sığmaz olduk, sanki… yalnız Yunan değil, gırtlağından tutup dünyayı dize getirmiştim. Dahası var; bunu, milletten herhangi biri gibi düşünmüyorduk biz öğretmenler… Kurtuluşun temeli bizdik… ‘çıktık açık alınla’ türküsünü çağırarak atladık onuncu yıla… Bu onuncu yıl, çok önemli bir dönemeçtir, biz ülkücülerin ömründe… Bizim kuşaklar, bu dönemeçten sonra duydular ilk tüketici[14] yorgunluğu… Ülkücü arkadaşlardan bazısının içkiye, bazısının pokere… başlamaları bu onuncu yıldan sonradır. Daha otuzuna varmadan ülkücülükten yorulmuştuk… Bu yorgunluk neyin nesiydi?… aslında yaşamaktan usanmaktı bu… Ayakları yere basmayan, gözle görünür ürün vermeyen ülkü yormuştu bizi.[15] Olağanüstü büyük işler yapıyoruz sanmıştık. Birden, herhangi bir aylıkçı gibi, günü gün etmekle uğraştığımızı anladık. Avuntu ile gerçek, meğer şuuraltımızda çoktan beri boğuşuyormuş… Bizi yoran da buymuş… Bir gün… Aristo geçti elime… Çeviriyorum, evet, deli saçması!… ‘Kölesiz olmaz’ diyor, ‘köle ortadan kalktı mı, çivisi gevşer dünyanın…’ diyor. Çeviriyorum… insanın oluşunu coğrafya belirlermiş… Birden durakladım… Soluğum kesildi… Hayır, yanlışı yok… Herif açıkça yazmış… Köle insan, önüne geçilmez bir coğrafya ürünüdür, ispatı ‘İşte Anadolu!’ diyor, ‘Anadolu toprağı köle yetiştirir’ diyor herif…”

 

Bu Wandervogel’inkine benzer “yorgunluk” hangi “ülkü”lere götürmüştü, Kemal Tahir’in ülkücü Öğretmenlerinin bazılarını?… Anadolu köle yetiştirir. Ya o çağın Almanya’sının özellikle Doğu’su? Elbe’nin ötesi?…

 

Bu yaşamdan bıkkınlık nereden kaynaklanıyordu? Bunu bir nebze tahlil edebilmemiz mümkün gibi görünüyor, son çalışmaların ışığında. Belki Wandervogel’le Müdür Halim Bey’in “sıkıntı” motifleri ilk başta farklı gibi görünürler, birinin sanayileşmiş, öbürünün kapalı bir köylü ekonomik düzeninde kalmış bir topluma ait oluşu, farklı tahlillere götürebilirlerse de bunların her ikisi de eninde sonunda bir “boşuna uğraş” (frustration) olgusunda düğümleniyor. Sosyal değişmeyle ekonomik gelişme arasındaki ilişkiler sorunu olmaktadır, bu sorun. Bir kültürel teşevvüşe götürüyor bu gelişme, ya da gelişmezlik. Her plânlamanın tabi olduğu olasılık ve sınırlamaların, yarattığı umut ya da korkuların, “tarihin acıklı anlamı”nın vereceği dersler vardır. Plânlama, beşerî varlığın gelecek çevresinin yeniden şekillendirilmesi çabasıdır. Bu denli büyük bir girişimde esas olan ihtiyatlı bir gösterişsizlik, bir rasyonel septisizm olup bilim ve felsefe bunları insanoğluna, idrakinin ötesine vardığında, icbar etmektedir. Ortada “artan bekleyişlerin devrimi” bulunuyor…

 

Alman tarafında, geleneksel — Junker— hâkim toplumun camit hareketsizliği, dünya siyasası arenasının her gün koyulaşan karanlığından kaçış… Anadolu’nun adamı için de emperyalizme karşı kazanılmış zafer, bağımsızlığın keskin kokusu, fakirlik, hastalık, cehalet gibi geleneksel dertlerden kurtulunup içinde yaşanılan dünyanın hızla değişme umutlarını kamçılamaktaydı. Ama aradan on yıl geçince “artan boşuna uğraşma — aksiliğe çatma devrimi” çıkıveriyor ortaya, eksik kalan işlerin bilânçosu olarak. Kendiliğinden oluşa beslenen iman yok oluveriyor. Yıllar yılı umutsuz ve hareketsiz kalmış kitlelerde doğmuş olan büyük ileri hamle iştiyakı sönüyor. Hareketlilikten toplumsal dinamizm, istikrardan da toplumsal denge sorunu anlaşılıyor. Hareketlilik, sosyal değişmenin etkeni oluyor. Sosyal değişme de, bu anlamda, bireysel olarak kişilerin elde ettikleri hareketliliğin toplamı oluyor. Daha doğru olarak toplumsal denge, bireysel hareketlilikle kurumsal istikrar arasındaki istek/elde etme oranı olarak ifade edilebiliyor.

 

Hareketlilik, daha iyi bir şeyin aranması olduğundan, onun belli bir noktaya erişmeyle dengelenmesi gerekir, ekonomide bir talebin, onun karşılanması suretiyle dengelenmesi gibi. Geçiş döneminde bulunan birçok toplumda, ruhî arz ve talebi dengelemekte edilen kusur, işbu yeni “artan boşuna uğraşma devrimi”ni damgalar. Tatmin olma, başarmanın arzuya oranı olarak tarif edilir. Birçok gelişmekte olan ülkede arzular o denli yüksek bir düzeye varır ki, toplumda bir bütün olarak ciddî başarıları bile gözden kaybettirir. Dengesiz bir istek/elde etme oranı, mahrum olmadan doğan kişisel küskünlük, sosyal patolojinin kökeni olmaktadır. Bekleyiş içindeki yeni üslûpta yurttaş, eski tip küskün köy adamlığına geri gider.[16]

 

Şu öykü de “gezer kuş”un ormanlara sığınmasını izah ediyor bize:

 

Yenibahçeli Şükrü Bey, Balkan Savaşı sıralarında bulunduğu Almanya’da duymuş olduğu, asilzade Prusyalı subayın erlere nasıl hayvan muamelesi ettiğine dair bir hikâyeyi anlatır dururdu:

 

Nefer talimgâha geç gelmiş. Yüzbaşı kükrüyor. Adamın korkudan lügat paralayacağı tutmuş: “Taam ediyordum, yüzbaşım”. Öbürü tümden köpürmüş. “Nee, domuz herif! Bilmez misin ki sadece Kaiser taam eder (nur Kaiser speist), ben yemek yerim (ich esse), sen yem yersin (du friest)!”…

 

Müdür Halim Akın “yorulmuştu”. Nasıl olmasın ki yerine konmayan olanaklar üzerine oturan bir sistem sürekli olarak değişme zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Er geç ya çöküntüye uğrayacak, ya da zorla bir değişik olanak temeline geçecektir. Örneğin tarımsal toplumlar çoğu kez toprağı işledikleri yöntemlerle onu zayıflatırlar; sonunda bu toprak, sistemi, kurulu olduğu şekliyle, artık taşıyamaz olur. Bir işlevin, özellikle bir “ana işlev”in (key function), ciddî şekilde değiştiği yerde sistem yeni baştan oluşturulmalıdır.[17] Halim’in Anadolu’su ise ciddî bir üretim seferberliğine kalkışmamıştı…

 

Halim’in ruh haletini 1930’lann Yakup Kadri Bey’inde de görüyoruz: “Bu kutsal ateşin bende nasıl hâsıl olduğunu, ne gibi safhalardan geçtiğini ve zaman zaman nasıl sönmeye yüz tuttuğunu 1930’da neşredilmiş bir yazımda şu suretle anlatırım: Mistik bir sevda can evimi bir yangın alevi gibi sarmıştı… Ve eyvah bana! Zira bu ulvî rüyalardan çirkin hakikatler içinde uyanmış bulunuyorum. Hangi fena rüzgâr beni bu… insanların arasına attı? Ağzının kenarından salyalar akan bu hayvani zevkperestin benim yanımda işi ne? Şu servet veya makam görgüsüzünün kabalıklarına ve bayağılıklarına neden bu kadar yakından şahit oluyorum?…”

 

“1930, Atatürk… yeni Türkiye’yi sıkı bir inkılâp disiplini altında kurmaktadır. İstiklâl Mahkemeleri devrinin havası henüz memleket üzerindeki baskısını hissettirmektedir. ‘Sesim çıkmıyor’ demekle bunu ima etmek istiyordum. Lâkin buna rağmen görüyoruz ki, Millî Mücadele ruhunun sönmekte olduğunu belirtmek için ne lâzımsa hepsini söyleyebilmiştim. Acaba şu sözde demokrasi ve hürriyet rejiminde[18] o ruhu söndüren sebepleri de aynı samimiyetle araştırıp açıklamak imkânını bulabilecek miyim?”[19]

 

Evet, bir şeyler sönmüştü, 1930’larda…

 

1930’la 1933 arasında Ankara’da Avusturya Büyükelçiliği müsteşarı bulunan Norbert von Bishoff, Doğu Sorunu ve özellikle Türkiye üzerindeki çalışmalarıyla temayüz etmiş bir diplomat olup “Lausanne anlaşmasına dair” adlı yapıtını “Tarih büyük bir örnek sunar” sözleriyle başlatıyor ve Osmanlı ve Alman imparatorluklarının koşut kaderlerine parmak basıyor: ruh itibariyle değişik olmakla birlikte evrensellik açısından Osmanlı İmparatorluğu’yla Alman ulusunun Kutsal Roma İmparatorluğu aynı paralelde yükseliyorlar, ikisi de yüzyıllar boyunca tedricî inhitat sürecine ve nihayet ölüm döşeğine düşüyorlar; ama her ikisi de ulusal “tohum-çekirdek”ten yepyeni bir bünye ile baştan doğuyorlar: Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan “Almanya”, Osmanlı İmparatorluğu’ndan da “Türkiye” çıkıyor.[20]

 

Paralelliğin bu genel hatlara münhasır kalmadığını da şimdi göreceğiz.

 

1918’den sonra politik ve ekonomik durum ağırlaşınca, gençleri sadece ormanda güdecek değil, saf kan Almanları Avrupa’da eski şerefli yerine iade edecek bir karizmatik lider peşine düştü, çok kişi. Her gün artan sayıda Alman, savaş sonrasının kötülüklerinden bir mitos ve efsane âlemine sığınma yolunu tuttu: orduları düşman karşısında yenilmemişti, içerdeki güçlü düşmanların, Yahudilerin ve Marxistlerin ihanetine uğramışlardı.

 

Ve “Bin yıllık Reich” mitosuna inanmayı reddedenleri de SS’ler ve Gestapo kolaylıkla hizaya getiriyordu. Genetik bilimi ve “ırk sağlığı” adı verilen yöntemle, tıpkı hızlı tazı veya at yetiştirilebildiği gibi bir Süperinsan (Übermensch) tipi üretileceği mitosu bütün gücüyle yaşıyordu. Himmler ve Darré (Blut und Boden — Kan ve Toprak’ın yazarı) gibileri, Yaradılış’ın esrarengiz amaçlarının kendilerine malûm olduğuna inanmakta güçlük çekmezlerdi, meleklerin Enver Paşa’nın kulağına zaferi fısıldamaları gibi…

 

Daha Hitler iktidara gelmeden, 1931-32 yıllarında gerici öğrenciler, birkaç Katolik üniversite dışında tüm yüksek öğrenim kurumlarında öğrenci temsilciliklerini ele geçirmişlerdi. Bu da, bu kurumlardaki akademik hürriyet konusunda Nazilerin işini çok kolaylaştırmıştı.[21]

 

Günahına girmiş olmayayım ama aklıma Dr. Abdullah Cevdet, onun, neslimizi pekiştirmek, kendi ifadesiyle “istifaya tâbi tutmak” için dışarıdan “damızlık erkek” ithalini öngören, kızılca kıyametin kopmasına neden olan makalesi geldi.[22] Bu, meşhur olmak için Zemzem Kuyusu’na işemeye benzer bir davranış mıydı, yoksa Almanya-Prusya’da gelişmekte olan ırkçı akımlardan bir rüzgâr mıydı? İkinci olasılığa meyletmek için sebep var:

 

“Batı düşüncesi”, Abdullah Cevdet’te, vazgeçilmez bir tutku halinde görünüyor ve “düşünceler” arasında bazılarına özellikle ağırlık veriliyor. Bunlardan biri, toplumda yönetimin mutlaka bir “élite” tarafından yürütülmesi gereği: “her yerde ve daima idare olunmak için” gerekli gördüğü avam ve bunlar arasında köylülerin eğitimine özen gösterilecektir ama bu eğitim onların yönetime karışmaları için değil, sadece kendilerini yönetecek olan “güzide”leri denetleyebilmek içindir, eğitimin düzeyi de asgarîde kalacaktır![23] Öbür meseleye gelince, Avrupa ülkelerinin özellikle tarımla uğraşan bölgelerinden göçmen getirilmesi fikri, dinci çevrelerce “… damızlık Alman ve İtalyan herifleri getirip Türk kadınlarıyla izdivaç ettirmek ve onların kanını kanımıza karıştırmak…” seklinde yorumlanmış.[24] Bu “damızlık” konusunun ne kadarının gerçek, ne kadarının iftira olduğu sorunu bir yana, “Alman göçmen ithali” teklifi bir olgudur.

 

Gerçekten artık Avrupa rüzgârı, Kuzey Denizi’nden, Adriyatik’ten esen rüzgâr. Çin denizinde yankı yaratıyordu, kısa sürede. Bir uçtan Mussolini “Faşizm için her şey Devlet içindedir ve ne beşerî, ne de manevî bir şey Devlet dışında olmaz ve dolayısıyla değer taşımaz” diye üfleyecek[25] öbür yandan da Chiang Kai-Shek, “Gerçekten devlet ve ulusun varlığı, bireysel varlığın ön şartıdır. Bu itibarla hükümetin emirlerine itaati kendi özgür irademiz tarafından bir emir, devletin ve ulusun bizden istediği hizmeti kendi özgür seçimimizle ifa edilmiş gibi telâkki edeceğiz…”[26] diye karşılık verecek ve Çin’in kalkınmasını Dört asıl Prensip ve Sekiz Fazilet’in uygulanmasına bağlayacak. Konfuçius da karışacak, Çin’in kalkınmasına.

 

Bu geniş ülkenin hemen deniz kenarında Japonya yayılır, artan nüfusuyla, daralan pazarlarıyla. O da “… ‘kudretin tevessüü (genişlemesi)’ kaidesine göre, kendine karşısında arazi tahsis etmeye kalkmıştır[27]… Japon matbuatı, Mançuri meselesi başladı başlayalı, kendilerini ‘mütecavizlik ve dürüşt (kaba, sert) emperyalizm’ ile ittiham ve tenkit eden Avrupalı ve Amerikalı emperyalistlere… ‘Bu yaptığımızı sizden öğrendik’ demiştir… Cihan harbinden beri birçok haksızlıklar karşısında kalan Almanya, bu gibi açık ithamlarda bulunmamıştır. Emperyalizm sahasındaki eski cürüm arkadaşlarının kabahatlerini suratlarına çarpmaktan, hususi bir itina ile çekinmiştir”.[28]

 

“Mançuri işinin kolay olmadığını gösteren bir diğer delil de, Japon Başvekilinin öldürülmesi hâdisesidir… öldürenler… şöyle ilânlar gezdiriyorlardı ‘Kahrolsun malî oligarşi ve imtiyazlı sınıflar… Biz nasyonalistiz… istediğimiz şey imparatorun otoritesini yeniden tesis etmektir!’. Dikkat edilirse, bu sözlerin Hitler karargâhından dikte edildiği zannedilir. O karargâhın lehçesinden o derecede istifade edilmiştir. Hitler’in böyle bir hareketle bittabi zerre kadar alâkası yoktur.[29] Yalnız şurası şayan-ı dikkattir ki, bir takım genç Japon zabitleri de, memleketlerinin içinde yuvarlandığı sıkıntıları, aynen Hitler gibi, finans derebeyliğine, sınıf imtiyazlarına ve hâdiselere galebe çalmaktan aciz demokrasiye atfediyorlar…”

 

“1868’de Mikado, Sogun’ların ve Daimyo’ların, yani büyük toprak ve şehir derebeylerinin esiri idi. Bu derebeyler, Avrupalılarla Japonya aleyhine anlaşıyorlardı. Japonya’yı tıpkı bizim Tanzimat devrindeki tatlı su Türkleri ve tatlı su Frenkleri gibi, Avrupa’ya bir lokma halinde takdim etmek istiyorlardı. Mikado, o zaman, Samuray’lar, yani fakir asilzadelerle birleşti ve memleketi toprak derebeyliğinin elinden kurtardı. Fakat derebeylik Japonya’da yalnız şekil değiştirmiş oldu. Eskiden toprak ve ticaret birkaç ailenin elinde idi. Bu sefer bütün sanayi ve bütün para birkaç ailenin eline geçti… Demokrasi maskesi altında, Japonya’yı idare eden daima bir oligarşi oldu…”[30]

 

İş sayıya dökülünce, A. Türkeş yukarıdaki Sekiz Fazilet’i Dokuz’a çıkaracak.. Bilindiği gibi Asya Türk – Moğol kavimlerinde dokuz sayısı kutsal olup Cengiz, yükselen güneşe karşı, ibadet sırasında, dokuz kez diz çöker…

 

“Eskiden onun (Türk milletinin) bir takım sosyal bağları… vardı. O günün şartlarına göre, zamana uygun düşecek bir takım sosyal ve ekonomik organizasyonlar vardı. Loncalar vardı…”[31]

 

Çünkü Tanrı Türkü yenilmek için değil, yenmek için yaratmıştır. Tarihî misyon ve soyumuzda kader bize büyük bir görev yüklemiştir…”[32]

 

Tötonik mitos gibi bir şey bu. Devam edelim.

 

“Türk Milleti sosyo – ekonomik yönden altı sosyal dilime ayrılır. Bunlar, işçi, köylü, esnaf, memur, serbest meslek sahipleri ve işveren dilimidir. Bu dilimler içinde Türk Milleti yeniden teşkilâtlandırılacaktır…”[33] “Birliği, teşkilâtı dışında kalan işçi, sömürülmeye mahkûmdur. Bunu önlemek için… tek sendika prensibinin kabulü gerektir…”[34]

 

Tek sendika, altı sosyal dilimin “yeniden örgütlenmesi”, loncaların yok oluşundan yakınma ve benzeri konulara ağırlık verilmesinden “tesanütçülük- korporatizm” kokusu alınmıyor mu?…

 

Ve “Dokuz ışık”ın aydınlığında yürüyen Aydınlar Ocağı’nın görüşleri: “Türkiye’de bütün bu işler ve en büyük mesele olan Millî Eğitim davası, bir Millî Eğitim Bakanı, bir hükümet, bir başbakan, bir iktidar ve belki de bir lider bekliyor. Ne mutlu… o iktidara ve o lidere!…”[35]

 

Bu “karizmatik lider” işi de tuhaf bir seyir arz ediyor. Hindenburg’un ölümünden sonra Hitler Cumhurbaşkanlığı makamını reddediyor ve Alman Anayasa’sı açısından hiçbir anlam taşımayan Führer unvanını takınıyor. İsmet İnönü de, Anayasa gereğince seçimle gelmiş Cumhurbaşkanı’yken bu Anayasa’da hiç yeri olmayan “Millî Şef”i kendine yakıştırıyor…

 

Daha gerilere giderek belleğimi karıştırıyorum. Hindenburg’un Hitler’e iktidarı verdiği haberinin gazetelerimizde çıkmasını takip eden günlerde evlerde herkes köşe başındaki filân Yahudi’nin onu nasıl aldattığını, Umumî Harp sırasında nasıl kırk yıllık İstanbul Yahudilerinin Alman oluverdiklerinin hikâyesini anlatır olmuştu. Ünlü karikatürcümüz Cemal Nadir de “Cumartesi karikatürü” adı altında her cumartesi (yani Yahudilerin dinî istirahat günü) Akşam’da Yahudileri konu alan bir karikatür serisi yayınlamaya başlamıştı. Epey de sürmüştü, Yahudilerin olumsuz sayılan bazı huylarını konu alan bu seri.

 

Yine L. Einstein’dan bir anı: “25 Mayıs günü elçiliğe doğru yürürken İspanya elçisi arkamdan koşarak bana yetişti… Kral Alphonso’nun doğum günü öğle yemeği konusunda hiddetliydi. Meğer basına gönderildiğinde sansürcü ‘Fransız usulü bezelye’yi ‘Garp usulü’ne, ‘Rus usulü dondurma’yı da ‘Şark usulü…’ne çevirmişmiş! ‘Nasıl olup da bir diplomat Türkiye’nin düşmanlarının adlarını kullanabiliyor?’ diye de sormuşmuş…”[36] İnsanın gülesi geliyor: Stalin Boğazlar’ı isteyip de Türkiye Nato’ya girince yılların “Rus salatası”, “Amerikan salatası” oluvermedi miydi?…

 

Konu, Kadro’nun kadrosunu bile etkileyecektir. Şunları okuduk, o zamanlar Kadro’da[37]: “Hitler’in Almanya’daki Yahudi azlığa karşı aldığı vaziyeti telgraf haberlerinden takip etmişsinizdir. Haklı haksız, sert yumuşak, bu hareketin manası, ‘çokluğa uymayan azlık, er geç pişman olur’ etrafındadır… Almanya’da hiçbir Yahudi İspanyolca, hiçbir Polak Lehçe bilmez. Sorarsanız hepsi de ‘Almanım’ der. Ve her iki azlıktan Almanlığın gurur duyacağı kafalar yetişmiştir. Buna rağmen, bir azlığın cezalandırılması gibi bir lüzum, koca Alman milleti tarafından da görülmektedir… Biz, kendi azlıklarımıza, doğru dürüst ve meselâ bir manavdan alışveriş edecek kadar bile dilimizi kabul ettirmek yollarını aramadık. Tatavla[38] ile Tünel, Balat’la Fener arasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun cemaat serkeşliği. Aya Stefanos’un[39], gevişini getirmekle meşguldür… Almanya’daki Yahudi aleyhtarlığı, umarız ki, bizimkilere bir ders olur…” Bu yazının sahibiyle tam mutabakat halinde olmadığımı hemen söylemeliyim ve sadedin dışına taşmadan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın mühimme kâtibi ve sonradan onunla birlikte Mısır’a gitmiş olan Mehmet Ârif Beyin bir küçük fıkrasını vererek itirazımın mahiyetini açıklamalıyım: “Vaktiyle Türkçe bilmeyen bir Suriyeliye devletimizin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi niçin öğrenmediniz, ayıp değil mi? dediğimde niçin öğretmediniz, ayıp değil mi? cevabını almıştım”[40]

 

Almanya’nın II. Dünya Savaşı’nda yenilgiye gittiği artık herkesçe kabul edilince bu akım bir süre durdu. Bir gün (28.6.1956) Isparta treninde yanımda oturan kişi, eski mebus Fevzi Boztepe’nin gazetesi “Medeniyet”i okuyordu. Gözüm ilişti. “Bir Ankaralı” imzasıyla yazmış: “Mişon’un vefası”. Mişon nankörmüş, kanun nizam dinlemez, parasını kaçırırmış ve saire… ve şimdiden sonra nesiller ona karşı uyanık olacakmış.

 

“Tencere dibin kara…”…

 

Ama işin en dikkate değer tarafı, 1944’ten beri susmuş olan bu gibi şarkıların, Federal Alman ordusunun yeniden kuruluşuna koşut olarak tekrar başlamış olmasıdır.

 

“Millî Şef”in canını sıkan yazılar da çıkıyordu basında, meselâ Tan’da.

 

Zekeriya Sertel yazıyordu bunların çoğunu. Başbakan Şükrü Bey (Saraçoğlu), Tan (ve La Turquie) matbaası “milliyetçi öğrenci ve işçi” tarafından (polisin hiçbir müdahalesi olmadan) tahrip edilirken (4 Aralık 1945), güler yüzlü pozlar veriyordu, gazete fotoğrafçılarına.

 

Ve Talebe Cemiyetleri, Tevfik İleriler …, Süleyman Demireller…

 

Ve de bütün bunların fikriyatını yapan yayın. Örnek mi verelim?:

 

MSP’nin üst düzeydeki organı olan Hareket dergisi “milliyetçilik”lerini şöyle tarif ediyor:

 

“Öyle fikirlerle yoğrulmak istiyoruz ki, bizi mazi, hâl ve istikbalimizle kucaklasın, âlemşümul (evrensel) olsun. Milleti, Allah’a yönelen irademizin dinlendiği duraklardan biri olarak görüyoruz. Bu millet görüşümüzden hayat bulan milliyetçiliğimiz ise idealist felsefemizin bir bölümü, bir mıntıkasıdır”. El mânâ fi batn şair!.. Devam edelim.

 

“Davamız hayata uymak değil, hayatımızı Hakka uydurmaktır…”

 

“Devlet, muayyen topraklar üzerinde hâkimiyetle yaşayan insanların meydana getirdiği manevî birliktir. Millet varlığının şuuru demektir. Millet iradesinin gözüktüğü yerdir. Tarifteki muayyen toprak kavramı bir vatanın, orada yaşayan insanlar tabiri de bir milletin varlığını ifade eder. Üçüncüsü, hâkimiyet ise devlet varlığının esaslı unsurudur. Kendi başına yalnız vatan bir ceset, cansız bir vücut sayılırsa, millet onun hayatı, devlet ise onun şuuru sayılmalıdır. Devlet kütleleşmek ve kütleye ruh kazandırmaktır. Onun değeri, kütleleri yaratıcı olan kudretiyle, Allah’a yakınlığıyla, mistik değeriyle ölçülür. Bütün büyük milliyetçiler büyük devletçilerdir.”

 

Voltaire’in dediği gibi, “en büyük yalanda bile bir gerçek payı bulunur”. Ben de, bu son tümceyle mutabıkım. Devam edelim.

 

“Onlar, içerisine daldıkları mistik kaynaktan, bir ruh ve irade çıkarabilen kahramanlardır. Milletine boyun büküp muvaffakiyet dilenen büyük devlet adamı yoktur (!). Hz. Muhammed gibi, Halife Ömer gibi, Alpaslan, Osman Bey, Yıldırım, Fatih ve Yavuz… Büyük otoritenin sahibi ve mümessili olduklarında halkın yardımıyla muvaffak olmuş değillerdi (!). Bunlar siyaset hünerleri sayesinde murada ermiş idare sihirbazları olmadılar. Bu büyükler, ilâhî iradeyi yeryüzüne indirmesini bilen hikmet ve cesaret dâhileridir.”[41]

 

“Devlete, millet vücudunun ruh kazanması ve ilahî bir ruhun millete beden kazandırmasıdır da diyebiliriz”. Prof. Brückner, “hukuk devleti ruh haline geliyor…”[42] dememiş miydi?… Devam edelim.

 

“Vakıa bu ruhun bir yanda kaynağı millettir. O bir milletten fışkırır. Fakat bu mistik ruh, devlet adı altında varlık kazandıktan sonra[43]  milletin yetiştiricisi, yaşatıcısı ve her türlü feyiz kaynağı olur. Öyle ki, nerede devlet varsa orada hayat ve ruh sahibi[44]  millet vardır, diyoruz. Milletten doğan devlet, sonra da millet için mektep oluyor.”[45]

 

Yukarıda, bir takım adlar sayıldı. Bunlar arasında Hz. Ali yoktu…

 

Bütün bu edebiyat, buraya kadar görüp dinlediğimiz “büyük” kişilerin hangilerinin hikmetine (bilgeliğine) benziyor dersiniz?…

 

Hitler, ekonomiyi, sadece Ulusal organizmanın sürekliliğini sağlayan işlevlerden biri olarak görüyor, ona bugün atfettiğimiz önemi vermiyordu. Ekonomi, ulusal uzviyetin birbirini tamamlayan faaliyetlerden birisi oluyordu. Bir bütünün içinde birbirini tamamlayan faaliyetler olduğu gibi, bu faaliyetler içinde de her kişinin, yani bu bütünün ayrı ayrı halkalarını oluşturan öğelerin, o bütüne karşı bir “hizmet”leri (Leistung) vardır. Alman Faşizm – Nazizm’inde ifadesini bulan bu “hizmet” kuram ve kavramı dahi iki kategoriye ayrılmaktadır:

 

  • — Toplum içinde her yurttaşın bütüne karşı bir hizmeti vardır.
  • — Toplum içinde hizmetler çeşitli ve derecelidir.

 

“Bütün içinde her kişinin bu bütüne karşı bir hizmeti vardır. Fakat bu hizmetler değişiktir. Bir ekonomi önderinin (yani bir sermaye sahibinin) hizmeti ile basit işçinin fizik çalışması bir olamaz” diyecekti Hitler, 1932 Düsseldorf söylevinde.

 

Ve de “Gerçek hizmet, dâhilerin, seçkinlerin, teşkilâtçıların hizmetidir. Asıl değeri yaratan bunlardır. Beşer kültürü denilen şey, dâhilerin, seçkinlerin yarattıklarını basit insan çalışmasının gerçekleştirmesinden (yaşama ve maddeye uygulamasından) ibarettir” diye ekleyecektir. Demek ki Hitler’in beyninde bir değerin yaratılması ve ayrıca da bunun gerçekleştirilmesi kavramı yatmaktadır. Bu kurama göre “hizmet”, bir “sây – emek” değil, “emeğin cevheri” oluyor. Bu itibarla “emek” olmadan da “hizmet” olabiliyor…

 

Asıl değeri, dâhiler, güzideler (elit), teşkilâtçılar yarattıklarına göre, bütün değer ve nimetler, bunlara ait olacaktır.

 

Bu anlayış içinde, klâsik ekonominin “emek değeri” kuramı suya düşmüş oluyor şöyle ki fiilen çalışmadan sadece sermayesini kullananların emeği de aklanmış oluyor. Nazi kuramcılarından Spann’a göre “En aşağı ve en değersiz hizmet, üretimle doğruca ilişkili olan hizmettir. En yüksek ve en değerli hizmet de, üretimden mümkün olduğu kadar sıyrılmış, uzaklaşmış olan hizmettir. Örneğin yüksek sermayenin hizmeti bütün hizmetlerin en değerlisidir.”. Dolayısıyla da “İşçi sınıfı kapitalizm tarafından sömürülmüyor. Aksine, kapitalistin yüksek icat veya idare kudretini parasız sömürüp duruyor…”[46]

 

“Asil” ve “adi” meslekleri birbirlerinden ayırt etme keyfiyetine her zaman rastlanır: babaerkil toplumlarda muharebe ve avcılık etmenin soylu karakteri her zaman vurgulanmıştır. Tarım işleri ise genellikle köle ve kadınlar tarafından yürütülmekte olduğundan, bu işler aşağılanmıştır. Buradan da işin sosyal olarak değerlendirilmesinin bu işin topluluğa yararıyla ilişkisi bulunmadığı anlaşılıyor. Buna karşılık bu değerlendirme toplumun politik strüktürüne ve bazı işlerin idareci sınıfın tekelinde bulunup bazılarının da idare edilenlere gördürüldüğü keyfiyetine bağlanıyor. Küçük zanaatçı ve el işçisi tarafından yapılan işler kölelerin yaptıklarına çok benzediğinden eski Grek site devletlerinde yüksek itibar görmezdi. El işlerinin hem bedeni, hem de ruhu bozduğu kabul edilmişti. Hattâ mensuplarının önceleri köle tabakasından gelmiş olması ve meslekleri el işçiliğini gerektirmesi bakımından birçok yüzyıl süresince heykeltıraş ve mimar zümresinin yaptığı işler dahi aşağılanmıştı. Buna karşılık ozan, ilk başlarda falcı ya da kâhinlerden gelmiş olması nedeniyle, büyük itibar görürdü. Fakat demokratik çağlarda bir karşı ideal gelişti: sosyal bakımdan faydalı bütün işlerin soyluluğu ideali. Atina’da artık el işçiliğinin aileden gelmiş olması ayıp sayılmaz oldu ve bu işçiler arasından Kleon ve Demosthenes gibi önemli kişiler de çıktı.

 

Ve aradan 2500 yıl geçecek, Mubahat Küyel Hanım, Spann ve Hitler’in tıpatıp paralelinde olarak Lise I’de okutulmak üzere hazırladığı ahlâk kitabında “bir doktorun şerefi ile bir işçinin şerefi bir tutulamaz, tabii ki bir doktorun şerefi daha yüksektir” diyebilecek! Doğal olarak tepki sert oldu, işçiler (Yol – İş Federasyonu), “Şerefli işçilerden Millî Eğitim Bakanı’na”[47] yazılı, siyaha boyanmış karanfillerden oluşan bir çelengi Bakanlık’ın kapısına bıraktılar. Ege’de de sert sesler, Tabip Odaları’ndan da protestolar yükseldi (Cumh., 1 ve 7 Ocak 1977).

 

Hitler’in ifadesine göre “doğanın aristokratik prensipleri”, yaşamda bir takım “acı gerçekler”in varlığına götürüyor. Bir halk deyimimiz bu “katı gerçek”i alaylı bir tarzda şöyle dile getiriyor: “eşekler çalışır, insanlar yer!”…

 

Ders kitaplarına bilerek, bilmeyerek sokulmuş “… bilgi yanlışı, ayrıca, feodal bir toplum düzeninin hukuk anlayışını da yansıtıyor”.[48]

 

Ve 1970’lerden itibaren, burada tekrarlamayı gereksiz bulduğum üniversite olayları, “tosuncuk”ların rektörlerin sırtına binmeleri…

 

Çok yakın zamanlarda da TİSK (Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu) “… Sendikaların siyasî partilerle ilişki kurmalarının yasaklanması, sendika sayısını azaltıcı düzenlemelerin yapılması…”nı istiyor (Mill., 18.7.1981)… (depolitizasyon ve “tek sendika”, o dahi illâ gerekliyse…).

 

Atatürk’ün 100. Doğum Yıldönümü vesilesiyle çok kişi çıktı ekrana. 4.8.1981 akşamı konuşmacı da böyle yapmıştı ve Büyük Önder’in belirgin niteliğini anlatmak üzere “Herkes üniforma ile ortaya çıktı, O’nun dışında, Mussolini, Stalin, Çörçil,…” dedi ve “Hitler” adını ağzına almaktan özenle kaçındı… Oysaki ne Stalin, ne de Çörçil, üniforma meraklısı olarak tanınmamışlardı. Buna karşılık Hitler, tek bir gün o meşhur Nazi üniforması sırtında olmadan tuvalete gitmemişti.

 

“Hitler” adının bugün birçok ağız için bir “taboo” olduğu bilinir: ağza alınırsa sihri kaçar!… Ancak bunun sadece bize özgü olduğu sanılmamalı; örneğin 19 Ocak 1983 tarihli The Wall Street Journal’da Londra Birkbeck College’in felsefe profesörü Mr. Roger Scruton, “Turkey: returning from the brink of collapse (Türkiye: çöküşün eşiğinden dönüş)” adlı bir makale yayınlıyor. Bunda, Sovyet ve Suriye kökenli silâhların nasıl Türkiye’ye girdiği, “Marksist” partilerin nasıl birer “rahatsızlık” yuvaları oldukları, vurgulanıyor. Bunların hepsi doğrudur. Ama acaba makale sahibinin hiç sözünü etmediği ve gazetelerde her gün sayılan Batı kökenli silâhların, hükümette koalisyon ortağı olarak yer almış, “Hitler yolu”ndaki partinin düz ve “yan” örgütlerinin işbu “rahatsızlık”ta, “çöküşün eşiğine gelme”de hiç mi payları olmamıştı? Sayın Prof. Scruton bunları, arkalarındaki Nato patronunun ünlü haberalma (ve işleri karıştırma) örgütünün adını ağzına almıyor: sihri kaçar!…

 

Yukarıdaki televizyon gösterisiyle koşutluk çok bariz…

 

Prof. Brückner “Burjuva ruhuna sahip olmayan bir burjuva toplumundan ne çıkar? Almanya hiçbir zaman bir burjuva toplumu olmamış ve bizde ‘burjuva yolu’, az çok, statu quo’ya bir bağlılığın koşullandırılmış güdüsünü ifade eder…” demiş. Alman burjuvazisini” “tarihî olarak zayıf bir sınıf” olarak nitelendirmişti, yukarıda.

 

Bu sözleri bugün Türkiye için aynen tekrarlamakta hata olmayacağı aşikârdır: benzerlik garip şekilde büyüktür, birinin ileri düzeyde sanayileşmiş, öbürünün feodal – tarımsal bir toplum olarak kalmış olmasına rağmen.

 

Her ne kadar “burjuva”nın tanımlanması sosyolojik kesinliğini kaybetmişse de bazı temel nitelikler, belirli bir ayırım için yeterli olmaktadır. Bu nitelikleri burada özetleyip bunların hangi ölçülerde Türk ve Alman toplumlarında bulunduğunu saptamaya çalışacağım. Esas olarak dünyaya örnek olmuş Fransız burjuvası tanımını alıyorum.

 

Ekonomik alanda olduğu gibi kültürel alanda da burjuvazi, eski sistemlerin yıkıcısı ve yenilerinin kurucusu olan bir sınıftır. Genel anlamıyla o, Ortaçağın theocentric (Tanrı’yı her şeyin merkezi olarak tanıyan) toplumunu ortadan kaldırmak ve kültürel değerlerin modern gelişmesini sağlamakta en büyük etken olmuştur. Nitekim Max Weber, Protestan hareketiyle kapitalizmin gelişmesi arasında haklı olarak yakın ilişki görmektedir: Weber, yükselmekte olan orta sınıfı, yeni kişi ve iş ahlâkının (ethic) dünyevî idealinin bayraktarı olarak görür. İlk Fransız burjuvazisinin Fransız Devrimi’nin yolunu açmaktaki rolü aynı şekilde bellidir. Katolik Kilisesinin vesayetinden tedricen kurtulup bunun yerine bugünün Fransız laikliğinde ifadesini bulmuş bir moraliteyi ikame etmiştir. Yani burjuva, materyalist bir ethic sahibi, antiklerikal ve laiktir.

 

Bu kadar birbirinden ayrık (mütebayin) fenomen kitlesini ihalat edebilmek için en açık perspektif, tacir-çerçi ve imalâtçı pozisyonundan geçerek politik ve idareci “aristokrasi” pozisyonuna köylü, zanaatçı ve işçi durumundan yükselen orta sınıf dalgaları kavramıdır. Bu sınıfın iyi bir açımlaması (teşrihi) bizleri sağlam bir temele oturtur.

 

“Üst” ve “Alt Orta sınıf” ya da, sırasıyla, “Büyük Burjuvazi” (Grossbürgertum) ve “Küçük Burjuvazi” (Kleinbürgertum) ifadelerinde bu “hareketlilik”e (mobility) atıf yapılır.

 

Özet olarak iki istihale (biçim değiştirme) bahis konusudur: küçük köylü veya zanaatçıdan küçük kapitaliste geçiş ile küçük kapitalist – yatırımcı’dan “sanayi babalığı” durumuna geçiş. İlk aşamanın belirgin karakteristiği olumsuz olarak hasislik gibi görünen biriktirme eğilimi; ikinci aşamadaki de, yine olumsuz olarak sömürücü hırs şeklinde görülen zenginleşme ve organizasyon dehasıdır.

 

Bunun çok kaba bir sınıflandırma olduğunu akılda tutacağız. Gerçekte, zenginleşme ruhu olmadan biriktirme eylemi verimli olamaz. Buna karşılık burjuvanın hırsı, barışçı, yasal ve rasyonel şuurlar içinde kalmakla, esas itibariyle feodal toplumdaki üst sınıfın kahredici şiddette, çoğu kez yasadışı ve us dışı (irrational) açgözlülüğünden farklıdır.

 

Konunun büyük uzmanlarından Werner Sombart, her toplumu burjuvazi tarihinde bu iki özelliğin belli oranlarda karışmış bulunduğunu haklı olarak ileri sürüyor: Almanya’da, örneğin Rhein ve Silezya’nın madenci bölgelerinde olduğu gibi, burjuva sınıfı geniş ölçüde egemen bir imalâtçı-fabrikacı ile feodal öğe karışımından oluşmaktadır.

 

Yani kısaca, burjuva sınıfının bileşiminde az ya da yüksek oranda feodal öğeler mündemiçtir. Bu oran, Almanya’da, bir görünürde dengeye varmış gibidir. Türkiye’de ise, yüksektir. Her iki ülkenin de içinde bulundukları “sosyal absürt”ün başlıca bu keyfiyetten kaynaklandığı bir gerçektir. Zira burjuvazi, feodalitenin antitezi olmasıyla, onu çoktan tasfiye etmiş olmalıydı. Bu, onun bir tarihî göreviydi.

 

Her iki ülkede de burjuvazi bugüne dek iktidara talip olmamıştır. 12 Eylül 1980’de feshedilmiş bulunan Millet Meclisi’nin bileşiği tahlil edildiğinde, bunun doğruca feodal güçlerle bu güçlerin uzantısı kasaba küçük burjuvazisi ve bunların temsilcisi serbest meslek erbabından oluştuğu görülür. Demirel’in kendisi dahi bu zümreye dâhildir. Ortada Büyük Burjuva olmadığına göre Parlamento’da onu temsil edecek kimse yoktur.

 

Türk Özel Teşebbüs’ü burjuva sayılabilir mi? Kesinlikle hayır! Bu iki model arasındaki farkı, bir iki çarpıcı örnek ortaya koymaya yeter. Bizim hacılı hocalı şekerci ve sabuncularımız vardır. Avrupa’nın da Nestle’si, Unilever’i… Bunlar az çok yaşıt müesseselerdir. Ama bizdekiler nerede, onlar nerede?… Samsun-Çarşamba demiryolu inşasının girişimcileri arasında adı çıkmış müesseselerden bugün kaçı ayakta? Ayakta olan da, o günlerden beri kaç metre mesafe almış?…

 

Şimdilik başka bir şey eklemeye gerek yok.

 

Feodal – kırsal kesimin bir uzantısı olarak ortaya çıkmış ve mayası toprağın rantında olan, yukarıda tanımladığım kasaba ve kent küçük burjuvazisinin karakteristikleri ise şöyle sıralanabilir: ticarî ilişkilerinde ağa-ırgat ilişki modelinin uygulanması; feodal ahlâk anlayışına özgü, çoğu kez sahte bir püriten tutum; âdeta meslek haline gelmiş korku: korktuğu için (örneğin “kapıya dayanmış” komünizmden) bir şey yapmaz, yapmadığı için de toplumla birlikte her gün daha büyük bir çıkmaz ve huzursuzluğa itilme; hiçbir yeniliğe ve ileri harekete, hangi türden olursa olsun önayak olmama; buna karşılık, sosyal statünün değişmeden süregelmesini sağlamak üzere her türlü tutucu ve gerici hareketin başında bulunma; çok aşağı bilgi düzeyi.

 

Gerek bu saydıklarım, gerekse her gün gazete sayfalarında okuduğumuz sayısız demeç, makale, haber ve saire iş adamları ve sanayicilerimizin, yukarıda sözünü ettiğimiz istihalelerin henüz birinci aşamasında kalmış olduklarını, hiç bir şüpheye yer vermeyecek şekilde gösterir. İşveren-işçi, işveren-tüketici halk ilişkilerinin (kalitesiz malı satma) her safhası bir ağa-ırgat havası taşımaktadır.[49]

 

Bu verilerin ışığında politika sahnesine baktığımızda zıt kardeşler gibi görünen MHP ile MSP arasında bir organik bağın bulunduğu hemen görülür, tıpkı Alman SDP ile CSU – CDU arasında olduğu gibi…

 

Fransız ve bir ölçüde İngiliz sanat ve yazını, burjuvazilerinin politik zaferine takaddüm eden devrede doruğa erişmiş olmakla, burjuva dışı ve hattâ aristokratik bir karakter taşımaktadır. Oysaki modern Almanya’nın kültürel yaşamı başlıca XVIII ve XIX. yüzyıl Orta sınıf’larının bir yaratmasıdır; büyük Alman yazar ve kompozitörleri bu sınıflardan çıkmış olmakla kalmayıp, aynı zamanda bunlar için yazıp bestelemişlerdir. Bu itibarla Marx’ın eleştirilerini, ekonomik nizamın bir “süperstrüktürü” olarak gördüğü kültür ve bu kültürün sahibi olan burjuvazi üzerinde yoğunlaştırması bir rastlantı olmayıp burjuvazi içinde sanayi-ticaret öğesi, “akademik meslekler” ve güçlü bir bürokrasiyle pekiştirilmişti.[50]

 

“Güçlü bürokrasi” Türk devletinin temelini her zaman için oluşturmuş olduğu gibi bugün Üniversite profesörleri, psödo-sözde burjuvaziyi bunalımdan kurtarmak için tuvalet kâğıdı stoklarının eritilmesi gerektiğini, bir tiyatro havası içinde sürekli olarak düzenlenen panellerde tartışmakla meşguldürler, akademik, çalışmalarının dışında.

 

Bu kadar çok benzerlik, ya da benzemeye özenti birer “asker millet” olma tarihî niteliğinden mi, yoksa Pan-Cermen Drang’ının kümülâtif (birikmiş) etkisinden mi geliyor?

 

Gönül, sanayileşme-üretim düzeyinde benzeşmeyi çok arzuluyor.

 

Ama ne çare ki ipin ucu hâlâ feodalin elinde. Yakın zamanlara kadar “Türkiye’de sanayi olmaz, burada bir şey olmaz” sloganı ağızdan ağza dolaşırdı ve arkadan da eklenirdi: “Biz ziraatçı memleketiz!”. 1923 İzmir İktisat Kongresi’nin de vardığı sonuç, son tahlilde, bu doğrultuda değil miydi? “Komisyoncu, mümessil”, sanayileşmeye karşı çıkıyordu, çünkü dış üretici ile iç tüketici arasında aracılık ona kolay para kazandırıyordu. Toprak ağası sanayileşmeye karşı çıkıyordu, çünkü ırgadı “işçi” haline dönüştürmeye niyeti yoktu. Öyle ya, sanayi demek “proletarya” demektir. Maazallahü tealâ!…

 

Namık Kemal de düşünmüyordu, Osmanlı ülkesinin sanayileşmesini. O, “İstikbalimiz emindir; çünkü feyyaz-ı kudretin (Tanrı’nın) bu yerlere ihsan ettiği bereket cihetiyle toprağı tutsan altın oluyor… Mahsulât-ı zıraîyemiz Avrupa tezgâhlarının şimdi belki onda birini beslemiyor, fakat ilerde cümlesini idareye müsaittir” diye yazıyordu “İbret”te ve Avrupa sanayisinin yiyecek ambarı olabileceğimizi müjdeliyordu. “Rumeli Demiryolu’nun Akdeniz’le olan münasebatına dair bazı mutalâat” adlı makalesinde de makineleşme yerine tarım ve ticaret alanında bir “havz-ı behişt” (cennet bahçesi) hayal ediyordu: “Ya bir kere Rumeli Demiryolu Avrupa hatlarıyla iltisak eder ve Anadolu hatları dahi bir münasip yerden Lâpseki’ye bir şube indirirse Marmara’ya karşı Karadeniz Boğazı’nda olduğu gibi Akdeniz Boğazı’nda dahi vüsatıyla, letafetiyle bir İstanbul peydah olacağından ve bu teşebbüs Rumeli ve Anadolu’nun ziraat ve ticaretini ihya edeceğinden hiç şüphe yoktur”[51].

 

Namık Kemal’in “bâtıl”la birlikte doğduğu esasen bilinir…[52]

 

Bununla birlikte bunun aksini daha başlardan beri idrak etmiş olanlar da eksik değil. 9 Mart 1337 (1921) tarihli ve 128 sayılı Hâkimiyet-i Millîye’de Hüseyin Ragıb şunları yazıyor:[53]

 

“Dün Millet Meclisi’nin iki celsesi arasında Maliye Vekili Ferit Bey’i gördüm… ‘Azizim’ dedi, ‘Londra konferansı, sağdan sola doğru, Yunan meselesi… okuyoruz; fakat yazmayı unuttuğunuz bir şey var… Fabrika, azizim, fabrika!’. Ve fikrini süratle, kanaatli izah etti: ‘Evet, bize en lâzım şey bu!.. Yazınız, tekrar yazınız, herkese anlatınız ki bize fabrika, yine fabrika lâzımdır. Türkiye’nin istiklâl-i iktisadîsi ancak bununla temin olunacaktır. Bu olmazsa kazanacağımız siyasî istiklâl neye yarar? Şimdiye kadar ve hâlâ Türkiye çalışıyor, istihsal ediyor, fakat mahsulünden başkaları müstefit oluyor… alınteri dökerek vücuda getirdiğimiz mevadd-ı iptidaîyeyi bin rica ve minnetle yok pahasına harice satıyoruz. Sonra ecnebiler bu mevaddın şeklini biraz tebdil ve bize iade ediyorlar… Kırk kuruşa bir okka yün veriyoruz, aynı yünü bin iki yüz kuruşa bir metre kumaş halinde yalvararak geri alıyoruz’…”

 

“Ferit Bey’e tekrar sordum… Fabrika yapmak kolay mı? ‘Elbette kolay… Azimkâr insanlar için dünyada müşkül hiçbir şey yoktur. Herhalde birkaç fabrika kurmak, üç devlete karşı dört cephede harp etmekten daha güç değildir…’.”

 

Bu ayni konu çerçevesi içinde, Abdülmecid döneminde Bremen, Hamburg’la yapılan 15 Eylül 1841 tarihli antlaşmaya göz atalım:

 

Birinci madde: Kadimden beri ve uygulanan antlaşmalar[54] gereğince Bremen, Hamburg gemi ve tebaasına verilen bütün hukuk ve imtiyaz ve muafiyetler işbu antlaşma ile özellikle değiştirilecek olanları dışında şimdi ve gelecekte yürürlükte tutulmaları…

 

İkinci madde: Adı geçen devlet tebaası… Osmanlı memleketlerinin her bir tarafında… memleketin tarımsal ve sanayi ürünlerinden[55] olan bütün emtea ve eşyayı istisnasız şimdiden… satın alabileceklerdir… Osmanlı Devleti dahi tarımsal ve sair her türlü ürünleri hakkında (Yed – i vâhid) tekel usulünü kaldırmayı… taahhüt eder…

 

Bremen’li, “yiyecek ambarı”na el atıyor…

 

Prusya ile akdedilen 20 Mart 1862 tarihli antlaşma da buna benzer sözleri içeriyor Prusya “en ziyade müsaadeye mazhar” devletlere tanınmış imtiyazlarla donatılıyor. Artık iş bir tahıl ambarına sokulmayı aşıp kapitülâsyon rengini alıyor.[56] Bismarck’ta, ötekilerden geri kalacak göz mü var?

 

Ve en son haberler: “Federal Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği, 23 Ekim-8 Kasım tarihleri arasında Atatürk zamanında Türk-Alman ilişkileri konulu bir sergi düzenleyecek… Yapılan açıklamaya göre sergide 1924 yılında Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin tekrar kurulmasından Atatürk’ün 1938 yılında ölümüne kadar geçen süre içindeki Türk-Alman ilişkileri yansıtılacak. Hamburglu çağdaş tarih ve Güney-Doğu Avrupa uzmanı Prof. Dr. K. D. Grothusen’in bilimsel yönetiminde hazırlandığı belirtilen serginin, beş büyük bölüm halinde Türkiye ile Almanya arasındaki politik, ekonomik, bilimsel, kültürel ve askerî alandaki ilişkileri gösterdiği bildirildi…” (Cumh., 21.10.1981). Bu lüks baskılı broşür, iki dilde olmak üzere yayınlandı.

 

Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye raportörü yine bir asil Alman: Kai Uwe von Hassel. Türkiye’deki durum’u o inceleyip Siyasî Komisyon’a sunuyor (Hürr., 21.10.1981).

 

Alman polisi nihayet M. Ali Ağca’nın Münich’te bir otelde altı ay kalmış olduğunu saptayabilmiş! “Bild gazetesinde yer alan habere göre, geçtiğimiz gün Münich’te polisle aşırı sağcı Alman militanlar arasında çıkan ve iki teröristin ölümüyle sonuçlanan silâhlı çatışmadan sonra federal başsavcılığın talimatıyla polis geniş çapta aramalara girişmiştir. Polis bu arada “Alman Halk Sosyalist Partisi” adlı aşırı sağcı örgüt başkanının evinde araştırma yaparken, Ağca’nın Münich yakınlarında Ottoburn semtindeki bir otelde altı ay süreyle kaldığını gösterir bir belge bulunmuştur… Ağca’nın yanı sıra Neo-Nazi yanlısı Alman kuruluşunun Türk aşırı sağcılarına da yardım vaat eden mektupları ele geçmiştir…” (Mill., 24.10.1981).

 

Şimdi de, bana göre çok önemli olan bir haber: “Almanya, Türk işçilerinin ‘serbest dolaşım’ hakkını önlemek istiyor. Ortak Pazar, Alman hükümetinin istemini kabul ederek, Türk işçilerinin beş yıl sonra başlaması gereken, AET ülkelerinde serbestçe dolaşma, iş arama ve iş değiştirme olanağı verecek olan ‘serbest dolaşım’ hakkının iptal edilmesi sonucunu verecek teknik çalışmaların başlatılmasını kararlaştırmıştır… Bir komisyon yetkilisi, ‘Aslında hepimiz Almanya’nın Türk işçilerinin 1986’da başlayacak serbest dolaşımını durdurmak istediğini biliyoruz. Bu inceleme ve sonundaki öneriler de açıkça adı konmadan Türk işçilerine yönelik olacak’ demiştir. Alman hükümetinin, serbest dolaşımı tek başına iptal etme durumuna düşmek yerine 10 AET ülkesinin ortak bir kararı şeklinde gerçekleştirmek istemesine dikkat çeken bir diğer AET komisyonu yetkilisi de ‘… Bonn, topu bize atıp biraz rahatlamak istiyor’ demiştir.” (Mill., 26.10.1981)

 

Liselerde okutulan tarihten belleğimde kaldığına göre Ortaçağda köle ve serfler, bağlı bulunduğu toprağı terk edemezler, efendi değiştiremezlerdi, onlara başka çalışma ve geçim alternatifi tanınmazdı…

 

Bir iki manşet: Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) genel başkanı: “Yeni anayasamızda siyasî partilerin ideolojik sendikalara dayanması önlenmelidir. Sendikalar ideolojiye ve siyasete bulaştırılmamalıdır. Grev hakkı ekonomiye ve topluma zarar vermediği sürece uygulanabilmelidir” (Milliyet, 9.4.1982).

 

Öbürü: “Irmak ve Aldıkaçtı’ya Alman siyasî parti ve seçim yasası verildi… Elçilik maslahatgüzârı von Hassel, Irmak ve Aldıkaçtı’yı ziyaret ederek yasaları ve bunlara ekli yorumlan sunmuştur” (Milliyet, 10.4.1982).

 

“Seçim sistemi için Federal Almanya’da uygulanan modelden yararlanılacak” (Milliyet, 14.4.1982).

 

“Aydınlar Ocağı toplantısında toprak reformu eleştirildi… Açık oturumda konuşan Aydınlar Ocağı ve MESS başkam, Türkiye’de toprak reformunun Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda gerekli olduğunu ve yapıldığını belirterek, Bugün, Cumhuriyet’in 60. yılında toprak reformunu istemek, oturmuş düzeni değiştirmeyi hedef alır demiştir” (Milliyet, 18.4.1982).

 

Ne var eklenecek bunlara?…

 

Ve bir anı.

 

Rahmetli Ercüment Ekrem (Talu) Bey Almanları sevmez, savaş sırasında Nazi güruhunun zulmüne isyan ederdi: “bir millet tasavvur edin ki, o cânım ‘bülbül-andelip’e, şöyle gırtlağını temizlercesine ‘Nachtigall’ der” diye söylerdi…

 

 

[1]              Tarafımdan belirtildi.

[2]              Bertold Brecht. — Şvayk Hitler’e karşı. Türkçesi Can Yücel, İst. 1982, s. 5.

[3]              K. J. Müller. — a.g.e., s. 127-47.

[4]              N. Poulantzas. — Faşizm ve diktatörlük. Çev. A. İnsel, İst. 1980, s. 71.

[5]              Ay.e., s. 106. Son cümle tarafımdan belirtildi.

[6]              Ay. e., s. 107.

[7]              Korporatizmin temelini oluşturan solidarizm.

[8]              İttihatçıların muhalifleri.

[9]              Tekin Alp. — Tesanütçülük —8— Tesanütçülüğün gayesi, in Yeni Mecmua 43, 9 Mayıs 1918, s. 336-7.

[10]            Zafer Toprak. — Türkiye’de “Millî İktisat”, s. 26 – 8.

[11]            Ziya Gökalp. — Türkçülük ve Türkiyecilik, in Yeni Mecmua, C. II, sayı 51, 4 Temmuz 1918, s. 482.

[12]            Zafer Toprak. — a.g.e., s. 21.

[13]            Kemal Tahir. – Bozkırdaki çekirdek, Ank. 1976, s. 146-9

[14]            Kemal Tahir burada “tüketici”yi, “üretici”nin tersi olarak değil de sadece “yıpratıcı” anlamında kullanmış. Öbürünü kastetmiş olsaydı “yorgunluk”, izahını daha iyi bulmuş olurdu.

[15]            Tarafımdan belirtildi.

[16]            Daniel Lerner – Changing social structure and economic development. Reflexions on a decade of international experience, in Social aspect of economic development. A report of the International Conference on social aspects of economic development held at Istanbul, August 4-24, 1963 sponsored by the Economic and Social Studies Conference Board, İst 1964, s. 1—10

[17]            Burhan Oğuz. — a.g.e., C. I, s. 43 — 4

[18]            Bu satırlar 1958’de yayınlanmıştır.

[19]            Yakup Kadri Karaosmanoğlu. — Vatan Yolunda, s. 16-7

[20]            Nejat Göyünç. — Lausanne anlaşması arefesinde bir Avusturyalı diplomatın düşünceleri, in Osmanlı Araştırmaları II, İst. 1981, s. 240

[21]            Robert Cecil. — Education and elitism in Nazi Germany. Institute for Cultural Research, Kent 1971

[22]            Bkz. Samet Ağaoğlu. — Babamın Arkadaşları, İst., s. 29

[23]            Dr. M. Şükrü Hanioğlu. — Doktor Abdullah Cevdet ve dönemi, İst. 1966, s. 368-9,

[24]            Ay. e., s. 388-9

[25]            Mussolini. — a.g.e., s. 20

[26]            Chiang Kai—Shek. – China’s destiny, N.Y. 1947, s. 157

[27]            Mançurya’nın istilâsı

[28]            Tarafımdan belirtildi.

[29]            Burası belli değil.

[30]            Burhan Asaf (Belge). — Japonya ve Mançuri meselesi, in Kadro 5, Mayıs. 1932, s. 44 ve dev.

[31]            Alpaslan Türkeş. — Millî Doktrin Dokuz Işık, İst. 1974, s. 18

[32]            Ay .e., s. 33

[33]            Ay.e., s. 92.

[34]            Ay.e., s. 100.

[35]            Tarafımdan belirtildi. Aydınlar Ocağı’nın Görüşü. Türkiye’nin bugünkü meseleleri, İst. 1973, s. 404

[36]            a.g.e., s. 66.

[37]            “Bizdeki azlıklar”, in Kadro 16, Nisan 1933, s. 52

[38]            Halen İstanbul’da “Kurtuluş” adını taşıyan semt

[39]            Yani Ruslarla vaki 93 Harbi muahedesi.

[40]            Mehmet Ârif. — Başımıza gelenler, Mısır 1321, s. 520, dipnot

[41]            Tarafımdan, belirtildi.

[42]            Tarafımdan, belirtildi.

[43]            “Hayat” ile “ruh” ayrı şeyler mi?

[44]            “Hayat” ile “ruh” ayrı şeyler mi?

[45]            Hareket. — Milliyetçiliğimiz (3), in Hareket 73, Ocak 1972

[46]            Şevket Süreyya. — Fikir hareketleri arasında Türk nasyonalizmi. I. Faşizm, in Kadro 18, Haziran 1933, s. 10-2

[47]            Ali Nailî Erdem.

[48]            Türk Dil Kurumu. —- Ismarlama ders kitapları üzerine rapor, TDK yay. 434, Ank. 1976, s. 115

[49]            Bunları bütün ayrıntılarıyla, plânladığım “Türkiye’nin sosyal tarihimde sergileyeceğimden burada konunun dışına çıkmamayı yeğledim.

[50]            Carl Brinkmann. — Bourgeoisie, in ESS.

[51]            Mustafa Nihat Özön. — Namık Kemal ve İbret Gazetesi, İst. 1938, s. 31, 198. Zikreden Necdet Kurdakul. — a.g.e., s. 19-20

[52]            Bkz. Burhan Oğuz. — a.g.e., C. II, s. 179

[53]            Mehmet Kaplan ve ark. (haz.). — Devrin yazarlarının kalemiyle Millî Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, C. I, İst. 1981, s. 479 ve dev.

[54]           Meselâ 20 Mayıs 1839 tarihli antlaşma. Necdet Kurdakul. — a.g.e., s. 231ve dev.

[55]            El işçiliği ile elde edilen ürünler.

[56]            N. Kurdakul. — a.g.e., s. 366 ve. dev.