Harb-İ Umumi Ve Enver Paşa

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Harb-İ Umumi Ve Enver Paşa

Harb-İ Umumi Ve Enver Paşa

“Politik sorunlar hiçbir zaman bizi bir bilânço çıkarmaya vardıracak açık matematik sonuçlara götürmezler. Aksine, ortaya çıkarlar, yaşarlar ve başka tarihî sorun doğururlar. Bu, organik gelişmenin akışıdır.”

 

Böyle demişti Bismarck 1881’de. Yüzyılımızın başlarında ortalarda dolaşan, devlet adamlarını meşgul eden sorunlarla bugünkülerin ilgilendikleri arasındaki karşıtlık, bundan daha iyi bu görüşleri doğrulayamazdı. Ancak, muhakkak olarak görmüş olmakla birlikte söylemeyi ihmal ettiği şey, geçmişin politik meselelerinin gerilerinde bir takım illetler bıraktığıdır. 1914-18 harbine götüren koşulların tümü ve bu harbin yönetilme şekilleri, bittiğinde hesaplaşmanın tabiatını fazlasıyla izah eder. İşbu hesaplaşmadan, bir başka organik gelişme ile 1930’ların dünyası ve 1939-45 savaşı ortaya çıktı, çok daha önceleri Millî Mücadele’nin çıktığı gibi. Ve sonunda bugünkü dünya şekillendi. Bunun dışında, daha geniş anlamıyla 1914-18 harbi, gelişen bir dünyanın ilk belirtileri oluyordu. Bunun sürecini bugün daha iyi bir açıdan, görebiliyoruz: Batı Avrupa hegemonyasının sonunun başlangıcı!…[1]

 

Umumi Harp’ın patlak vermesi için bütün koşullar oluşmuş, iş fünyenin ateşlenmesine kalmıştı ki bunun da fedailiğini Princip üstlenecekti. Kaiser’in bir takım tiyatrovari davranışlarına bakan, bütün sorumluluğu ona yüklemeye meyleder. O ise ki karşı tarafın da bu badirede en az onun kadar günahkâr olduğu bir vakıadır. Bu bakımdan 1914’deki durum, 1939’dakinden hayli farklıdır.

 

Almanya’nın yüksek düzeye ulaşmış üretimi için mahreç peşinde olmasına karşılık İngiltere ile Fransa, dünyayı paylaşmış olmalarına rağmen doymuş muydular?

 

  1. Renan ders veriyordu: “Sömürge edinmeyen bir ülke kaçınılmaz şekilde- sosyalizme mahkûmdur”. Siyaset adamı Jules Ferry (1832-1893) de, iktidarda “sosyal barış bir mahreç sorunudur” deyip parlamentoda 28 Temmuz 1885’te takrir ediyordu, politik ekonomi üzerinde: “Avrupa bugün bir ticarethane olarak telakki edilebilir… Avrupa tüketimi doymuştur; yeni, tüketici tabakaları yaratmak gerekir”.[2] Fransızlar, yüzyılımıza bu hasretle girmişlerdi.

 

İlk büyük savaşa takaddüm eden yıllarda Fransız basını, 1870’de elden çıkmış eyaletler temasını hararetle işlemeye başlamıştı. Hükümet Alsace-Lorraine konusunu çeşitli yollarla kışkırtmaktaydı. İlerde kendisinden yine söz edeceğim romancı Paul Bourget, Junius mahlâsıyla L’Echo de Paris’de, “savaş, tanrısal kökenlidir…” diye yazacaktır. Le Gaulois da “Tanrı, Orduların Tanrısı tesmiye edilmeyi istemiştir” gibi sözlerle tempo tutacaktır. 29 Ekim 1912’de Abel Bonnard vecde gelip Le Figaro’da “her şey savaşta yeniden bina edilir… Onu bütün vahşi şiiri içinde kucaklamak lâzımdır” gibi laflar edecektir.

 

Orkestra bu kadarla kalmıyordu: “Kuvvet’in tanrısal âşıkları”, grevcileri de Prusya askeri ile aynı safta görüyorlardı.

 

Öbür taraftan, Manş’ın ötesinde, 21 Temmuz 1911’de maliye nazırı olan Lloyd George, “İngiltere’nin hayatî çıkarları, ticaretinin emniyeti, Fransa’nın yanında, Fas’ta bağlıdır. Ne pahasına olursa olsun barış, bir büyük ülke için kabul edilmez bir düsturdur” buyuruyordu. Poincare, Britanya’nın tarafsız kalmayacağından emindi. Ancak her şey bir Alman saldırısıyla başlamalıydı, Almanya, savaşın görünürde sorumluluğunu yüklemeye kurnazca sürüklenmeliydi: harbin ilânı ondan çıkmalıydı.

 

Alman tarafında ise “gerçek ya da cali bir kuşatılma korkusu” hüküm sürüyordu. Berlin’deki Fransız askerî ataşesi Albay Pellé, 1912’de Almanya’nın “saldırıya uğrama korkusu içinde” yaşadığını, hararetle “onu boğan kuşatmayı nasıl kıracağını” aradığını not edip bazılarının “bir gün İmparator’u bir önleyici eylem için zorlayacaklarını” ekliyordu. 27 Haziran 1914’te L’Echo de Paris’nin Berlin muhabiri Almanya’da “egemen hissin korku”, aynı anda Doğu’da ve Batı’da parlayacak bir savaşın korkusu olduğunu saptıyordu.

 

İmparator, Princip’in tabancasının hâlâ tüttüğü anda bile Kuzey denizinde yat gezisini bozmamış, Genel Kurmay Başkanı Moltke Jr., tatilini kesmemişti. Bütün bunlar bu kişilerin ne kadar savaştan uzak durmayı yeğlediklerini gösterir. Ama İmparator’un etrafında, üst kurmay heyetinde ve Pan-Cermanist çevrelerde savaş, bir eğilimden öteye, bir dilek haline gelmişti. “Barışsever Wilhelm” karikatürleri yayınlanmaya başlamıştı. General von Bernhardi, Almanya’nın üstün gücünü göstereceği tutuşmayı haber veriyor ve onu davet ediyordu. General Reimer de, hiç saklamadan Fransa’dan bu kez alınacak bölgeleri sıralıyordu: Champagne, Normandiye, bütün Bourgogne, Provence… Ruslar Sibirya’ya atılacaklar ve yarının Avrupa’sı “Havre’dan Ural’a kadar” Alman olacaktı.

 

L’Echo de Paris’nin muhabiri, Almanya’da savaş dostları arasında ağır endüstri babalarını gösteriyordu: “hükümet, idare; büyük gazeteler, doğrucu silâh imalinde çıkarı olan bir imalâtçılar ve finans adamlarından oluşan korkunç bir tröstün oyuncağıdırlar…”

 

Ticarî çıkarlarının savunulması için her çare mubahtır, bu tröste göre. Sosyal-demokratların ilerlemeleri varlıklı sınıfın uykusunu kaçırır olmuştu: oyların %35’ini almışlardı, 1912’de. Silâh altına alınan her üç askerden biri sosyalist!… Fransa’da sağın gazeteleri Alman sosyalistlerini “kamufle pan-cermanistler” olarak nitelerlerken aynı düşüncede olmayan II. Wilhelm, bunları “serseriler, Alman adına lâyık olmayan bir hainler güruhu” olarak görüyordu. Ama Genel Kurmayının başı von Moltke Jr. Kaiser’e teminat vermişti: vatan tehlikeye girdiği anda, bütün ulus aşk ve şevkle birleşecektir; sosyal demokratlarımız ya gark olacaklar, ya da ihtida edeceklerdir. Moltke’nin dudaklarındaki bu ifadeyi, Almanya için bir gün elzem olacak bir savaş lehinde sözler olarak mı yorumlayacağız?

 

O zayıf, çelimsiz ruhlu, günahtan çok korkan dindar Çar’ın haline gelince, onda çok değişik ruh haletlerine rastlayacağız. Ağustos 1898’de bu (son) Çar II. Nikola, bütün dünyayı şaşırtacaktı. Aniden, silâhlanmanın bir genel durdurulmasını teklif edecektir. Bütün iyi niyeti ile ulusları korumaya, onları mukatelelerden esirgemeye çalışıyordu; buna koşut olarak da müsmir olmayan masraflardan kısmayı ümit ediyordu. Bazı çevrelerde bu şaşırtıcı girişimin meydana getirdiği hiddeti tasavvur etmek kolay oluyor. Büyük taahhütlerin ve resmî siparişlerin sağladıkları muazzam ve her gün artan kârlar birdenbire tehlikeye mi giriyordu? Wilhelm, safiyane, şunları not ediyor defterine: “Neyle Herr Krupp işçilerinin gündeliklerini ödeyecek?”… Bu cümle Ruhr’dan gelen heyecan çığlıklarının bir yankısı olmalıydı. Ama Kaiser’in başka bir kederlenme nedeni daha vardı: bu çocuksu Niky (samimi dostları arasında Nikola’nın adı) ne akıllı geçiniyor! Böyle davranmakla politik intihara gitmiyor mu? O, Prens’lerin Kutsal İttifak’ına ihanet ediyor, “kızıl” propagandaya kucak açıyor!…

 

Ama Çar’ın sıkıntısı, ülkesindeki ihtilâl tehditlerinden kaynaklanıyordu. Daha 1904’te nazır Plehve, General Kouropatkin’e “küçük bir muzaffer harp, ihtilâlcilerin hakkından getirir” demişti. Ama Rus-Japon harbi bu umutlara hiç de yardımcı olmamıştı. Kızıl tehlike yerli yerinde duruyordu. 1911’de Başbakan Stolypin’in öldürülmesi, telâşın haksız olmadığını gösteriyordu. Buna karşılık Grand-Duc Nikola ve genelkurmayın etrafında bir savaş grubu teşekkül etmişti Petersburg’ta ve zayıf Çar’ı bu yönde baskı altında tutuyordu. Bu grubun en iyi adamı, eski Dışişleri bakanı Isvolski idi ve amacına varmak için ne yapıp yapıp kendini Paris Büyükelçisi olarak tayin ettirmişti. Hedef İstanbul’du ama Avusturya-Macaristan’dan da hesabı görülecek kuyruk acısı vardı.

 

Bir yandan kaynayan büyük Paris basını kamuoyunu Fransa’ya saldırmaya hazırlanan Kaiser imajına hazırlarken Isvolski de az çok her gün Poincare ile gizli görüşmelerde bulunuyordu.[3]

 

Evet, bu harbin tüm sorumluluğunu sadece Kaiser’e yüklemek büyük haksızlık olacaktı.

 

Birinci Dünya Savaşı’nın çıktığı günlerde Paris’te ataşemiliter bulunan Orgnl. Ali Fuat Erden’in kaleminden bazı ilginç nakillerle gireceğim konuya. Sarajevo’da Sırp ihtilâlcisi Prinçip, tabancasını Avusturya veliahdı Arşidük Franz ve eşinin üzerine boşaltmıştı. Paris’te akşam gazeteleri telâşla satılıyordu.

 

“Birkaç hafta evvel… Erkânıharp binbaşısı İsmet Bey (İnönü) Paris’e gelmişti. Umumî ahvalden bahsederken İsmet Bey, Ahmet İzzet Paşa’nın, kendisiyle bir iki ay evvel bir görüşmesinde, üç yıla varmadan muhakkak Avrupa’da umumî harbin çıkacağı kanaatinde bulunduğunu… dediğini söylemişti. İsmet Bey dahi umumî harbi yakın görüyor ve harp çıkarsa hükümetin derhal seferberlik ilân etmek şartıyla tarafsız kalması fikrinde bulunuyordu… Bu suretle toprak bütünlüğümüzü korumak ve bağımsızlığımızı sağlamak mümkün olacaktı…”

 

“O sırada Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Fransa seyahati vuku bulmuştu. Genç Türkler’in Bahriye Nazırı Fransa’da olağanüstü karşılandı ve büyük bir itibar ve riayet gördü. Ataşemiliter sıfatıyla bazı ziyaretlerde Cemal Paşa’ya refakat etmiştim. Bir gün bir uçak fabrikasından dönerken Cemal Paşa, Bosna faciası hakkında “göreceksiniz neler olacak?” demişti. Sonraları Cemal Paşa’nın bana Suriye’de anlattığına göre o zamanlar henüz Almanya ile ittifak antlaşması yapılmamış. Gerçi Almanlar bazı vaat ve tekliflerde bulunmuşlar; fakat Genç Türkler rüesası henüz mütereddit imişler. Cemal Paşa Fransa Hariciye Nazırı’na “Fransa, Rusların emel ve ihtiraslarına karşı, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını taahhüt ederse, Türkiye’nin Fransa’ya yaklaşacağını” söylemiş. Nazır cevaben “Müttefik Rusya’nın bilgi ve muvafakati dışında Fransa’nın böyle bir taahhütte bulunamayacağını” bildirmiş. Cemal Paşa İstanbul’a dönünce Almanlarla müzakerelerin hayli ilerlemiş olduğunu görmüş; Fransa seyahati, dolayısıyla Alınanlara daha ziyade yaklaşmaya sevk etmiş ve kendisi de arkadaşlarına katılmış…”.

 

“4 Ağustos’ta İstanbul’dan aldığım şifreli telgrafta: ‘Umumî seferberlik ilân edildiği cihetle Fransa’da tahsilde bulunan bütün Osmanlı zabitanıyla derhal İstanbul’a gelmelerini emrediliyordu. Bu telgraftan haberdar olur olmaz sefaret üçüncü kâtibi Ali Fuat Bey (Hindistan büyükelçisi Ali Türkgeldi) benim odamın yanındaki kâtiplerin odasında ‘Vallahi mahvolacağız!’ diye bağırmıştı. Müteakiben aynı odada müsteşar Ahmet Rauf Bey’in ‘sus!’ dediğini de işitmiştim…”

 

“Fransız Harbiye Nezareti Türk subayları için Marsilya’ya kadar özel bir vagon verdi… Sefaretten çıkarken müsteşar Ahmet Rauf Bey gelip sefir adına ve kendi adına ‘sakın harbe girmemekliğimizi malûm zatlara tavsiye etmekliğimi’ söyledi ve ‘eğer siz de aynı fikirdeyseniz?’ cümlesini de nazikçe ilâve etti.. ‘Tamamen aynı fikirdeyim; elimden geleni yaparım’ demiştim…”

 

“İstanbul’a gelir gelmez… Enver Paşa’yı ziyaret ettim. Dokuz ay evvel Paris’e giderken, Beşiktaş’taki evinde, karşısında Bonapart’ın resmi asılı, cengâver, kahraman, aynı zamanda mütevazı, utangaç genç Erkânıharp zabiti olarak terk etmiş olduğum Enver Bey’i, şimdi Nişantaşı’ndaki konağında, sert bakışlı, donuk simalı Başkumandan Vekili Enver Paşa buldum… Fransız ordusu hakkındaki kanaatimi… arz ettim. Bu ziyaret bende şu intibaı hâsıl etti ki Enver Paşa harp istemektedir ve harbe girmeye karar vermiştir…”

 

“İkinci Ordu… Erkânıharp reisini ziyaret ettim. Başkan Alman miralay von Frankenberg idi… Başkanı büyük bir odada bir coğrafya atlası üzerine eğilmiş Türk erkânıharpleriyle beraber, Osmanlı Devleti’nin bu harp sonundaki hududunu tartışmakla meşgul buldum. Harita üzerinde, daha evvel, bir hayli tartışma cereyan ettiğine delâlet eden birçok renkli çizgiler vardı. Ben önce alay ediyorlar sandım. Fakat seferberlikten beri başkanın her günkü telkinleri neticesi olmalı ki arkadaşlarım bu tartışmalara ciddî bir tavırla devam etmekte idiler. Başkanla beraber kendi odasına gittik. Başkan, Osmanlı vatanının selâmet ve şevketi uğrunda bütün kuvvetiyle çalışmaktan başka gayesi olmadığını; en yakın arkadaşı olmak itibariyle benim samimî yardımımı beklediğini söyledi. Sonra karargâhın çalışması hakkında görüşünü anlattı. Ordu erkânıharp reisi sıfatıyla Ordu karargâhının âmiri kendisi olduğundan bilgi ve müsaadesi dışında karargâha mensup hiçbir kimsenin Ordu kumandanıyla doğrudan doğruya temas etmesine razı olmayacağını; gerek Ordu kumandanlığına gelen evrakı, gerekse Ordu kumandanına sunulacak müsveddeleri önce kendisinin görmesi gerektiğini[4]… söyledi…”

 

“Ertesi sabah. Ordu kumandanını ziyaret ettim… Paris sefaret müsteşarının söylediklerini söyledim ve benim de aynı fikir ve kanaatte olduğumu ilâve ettim. Cevaben dedi ki “Ben de aynı fikirdeyim… İlân-ı harbi geciktirmek için elimden geleni yapmaktayım. Fakat Rusya bizim can düşmanımızdır…” Bu sözlerin manası şu idi: harbin sonuna kadar tarafsız kalmak bahis konusu değildir. Merkezî Devletlerle beraber harbe girmek kararlaştırılmıştır. Yalnız harbe iştirak zamanını en elverişli âna bırakmak gerekir”.

 

“Cemal Paşa’nın bu arzusu hâsıl olmadı. Daha kuvvetli bir azim ve irade tarafından idare edilen olaylar, bütün arzulara takaddüm etti. Osmanlı Devleti’nin mukadderatını İttihat ve Terakki Cemiyeti; İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni İttihat ve Terakki Merkez-i Umumîsi; Merkez-i Umumîyi: “Üçler”‘; “Üçler”i de Enver Paşa’nın kuvvetli iradesi sevk ve idare ediyordu…”

 

“Alman subayları her gün öğleyin Liman von Sanders Paşa’yı ziyaret ederek şifahî takrir verirler ve ondan talimat alırlardı. Onların ödevi Türk subaylarının şevk ve heyecanını artırmak, orduda harp lehine bir ruh haleti hazırlamaktı ve bu ödevlerini Almanlık bakımından takdir edilecek surette yapmaktaydılar…”

 

“Osmanlı Devleti harbe girmek hususunda pek acele etmemekteydi. Bir gün donanmaya geçit resmi yaptırılmıştı. Yavuz ve Midilli gemilerinin mürettebatı başlarına fes giymişler… Ertesi gün başkan (von Frankenberg), ağlaya, ağlaya, gerçek bir teessürle ‘mademki Türkiye harbe girmiyor, niçin bizi memleketimize göndermiyorlar?… Göben ve Breslau mürettebatı biz buraya tiyatro oynamaya gelmedik, muharebe etmeye geldik diyorlar’ demişti… Başka bir gün de Osmanlı Devleti’nin harbe girmesini tesri (hızlandırmak) için Alman İmparatoru’nun Mareşal Liman von Sanders’e bir telgraf göndererek ‘Mareşal’in bizzat Enver Paşa’ya gidip İmparator’un selâmını[5] tebliğ etmesini ve İmparator’un Enver Paşa’ya pek ziyade güveni olduğunu bildirmesini ve başta Mareşal Liman von Sanders olduğu halde bütün Alman Heyet-i İslâhiyesi’nin Enver Paşa’nın emrine tabi olduğunu da ilâve etmesini’ emretmiş olduğunu söylemişti.”[6]

 

Ok bir kez yaydan fırladıktan sonra Enver Paşa’nın artık kimlere söz geçirebildiğini daha sonra göreceğiz.

 

Alman sefiri Marschall’ın önceden gördüğü gibi “Wilhelmstrasse’nin Babıâli’ye etkisi Haliç’te fil gibi borusunu çalıyordu”…[7]

 

Türkün akıllısının savaşa girilmesini önlemeye çalışması gibi Almanın da akıllısı, askerî donatımı, talim ve terbiyesi noksan Türk ordusunun Alman ordusuna sadece yük olacağı mülâhazasıyla bu ülkenin ittifaka alınmasına karşı çıkıyordu. Ama Bismarck’ı bile dinlemeyi reddeden Wilhelm, bu “çurçur”ların sözlerine mi kulak verecekti? Lewis Einstein’ın günlüğüne bir göz atalım: “Alman elçiliğinde önemli yeri olan, Frankfurter Zeitung’nın muhabiri Weitz bana “eğer Marschall sefir olarak kalmış olsaydı Türkler harbe girmezler, seferberlikle yetinirlerdi” dedi. Wangenheim da, Liman da buna karşıydı zira her ikisi de Türkiye’nin zincirin en zayıf halkası olduğunu idrak etmişlerdi ve bu giriş Alınanlara geri tepebilirdi. Ne çare ki, işler Batı cephesinde bozulmaya yüz tutunca emir Berlin’den geldi”.[8]

 

Emir kulu von Wangenheim, kesin emri aldıktan sonra bunu yerine getirmek için yırtınıp duracak, karşısındakilerin, başka bir şey dememiş olmak için, acemiliğini alabildiğine istismar ederek bunda başarı sağlayacaktır.

 

Şimdi de bir başka belgeyi, bu kez Rusların dosyalarını aralayalım: “Türk kuva-i askeriyesinin ahvali bütün tafsilâtıyla Alman erkânıharbiyesince malûm olduğundan 14 Haziran’da Berlin’de Graf von Berchtold tarafından Türkiye’nin ittifaka ithali hakkında uyandırılan fikir (1913-16 arası Dışişleri Bakanı) Gottlieb von Jagow nezdinde müzahir-i rağbet olmamıştı. 18 Haziranda İstanbul’da Alman büyükelçisi Alman hariciye nazırına çektiği bir telgraf namede: ‘Şüphesizdir ki Türkiye şimdilik müttefik rolüne tamamen gayrilâyıktır. Bu hükümet kendi müttefiklerine hiçbir fayda vermeksizin ancak müttefiklerinin yükünü artırır.’ demiştir. Berlin’de Türklerin ittifaka alınması halinde Türkiye’nin Ermenistan’daki Rus kıtaatına karşı Almanya’dan imdat isteyeceğinden korkuluyordu…”.[9]

 

Oysaki Türkler kimseden imdat istemediler. Enver sadece Türk gençlerini karlara ve kızgın kumlara gömdü, o kadar…

 

Tarih tekerrürden ibaret midir, değil midir, bilmiyorum. Ama 1950’leri hatırlamaktan da kendimi alıkoyamıyorum. Bir taraftan Nato’ya girmek için dövünenler, öbür taraftan da, yukarıdaki mülâhazaların aynıyla, red yanıtları. Ve Kore…

 

Ahmet Bedevi Kuran da, Ali Fuat Erden paşanın söylediklerini aynen teyit ediyor: “Mamafih harbe girilmemesi hakkında vaki teşebbüs keyfiyeti yalnız muhaliflere (İttihatçıların muhaliflerine) inhisar etmemiş, Paris sefiri Rifat Paşa da müteaddit telgraflarla hükümeti ikaza çalışmış ve bîtaraflığın muhafazasını rica zımnında vatanî vazifesini yerine getirmiştir. Maatteessüf Almanlarla ittifak muahedesi akdeden Prens Sait Halim Paşa hükümeti sefirin bu müracaatına cevap vermek lüzumunu bile hissetmemiştir…”

 

Rifat Paşa, 28 Eylül 1914’de Bordeaux’dan Dahiliye Nazırı Talât Bey’e çektiği uzun telgrafta şöyle diyordu: “İstanbul’dan peyderpey alınan haberler ve İstanbul gazetelerinin, ezcümle nîmresmî (Tanin)’in meslek ve lisanı Harb-i Umumî iptidasından beri takip edilen tarik-i muhlikte (öldürücü yolda) devam edildiğini irae ediyor… Seferberliğimiz bir tedbir-i ihtiyatî olarak kabil-i itiraz değilse de eski Alman heyet-i askeriyesine kumanda tevdii ve harp esnasında yüzlerce Alman zabiti daha ve bin kadar efrat celbi ve nihayet Amiral Souchon’un Donanma kumandanlığına tayini bîtaraflıkla telif olunamaz. Almanların mahza (sırf) selâmetimiz ve mümkün olduğu takdirde adaların istirdadı gibi meşru âmalimiz (emellerimiz) uğrunda bu mertebe fedakârlık ihtiyar eylemeleri müstehil (lâyık) olduğundan Almanya ile teşrik-i mukadderat eylediğimize ve mevkib-i sergüzeştcûyânesine (serüven arayan güruhuna) takılarak bilmem ne gibi bir fırsat beklediğimize inanmak zarurî görünüyor. Hatta hükümet-i seniyeye Kafkasya veya Odessa cihetlerine bir kuvve-i askeriye sevk etmek gibi niyat-ı mecnunâne (delice niyetler) affolunuyor…”

 

“…Almanya’yı hat’iyat-ı siyasiyesi (siyasî yolu) şevkiyle düştüğü mevki-i hülnakten (korkunç durumdan) dünyanın en müthiş kuvve-i askeriyesi olan ordusunun kurtaramayacağı her gün biraz daha teeyyüt etmektedir, (kuvvetlenmektedir). Bu hal bize medar-ı ibret olmalıdır…”

 

“…Bizi öyle bir giriveden (çıkmaz yoldan) muzaffer bir Almanya bile kurtaramaz. Hatta kurtarmak istemez. Anın maksadı, biz ve mümkün olduğu takdirde Bulgaristan ve Romanya vasıtasıyla İtilâf-ı Müselles aleyhine Avrupa’da ve belki de bazı memalik-i İslâmiye’de müşkülât ika etmektir.”

 

“İstikbal ve istiklâlimiz umurunda bile değildir. Mağlûp olduğu takdirde muhasımlarının piş-i iştahına (iştahının önüne) evvelâ bizi arz edecektir. Farz baid (uzak varsayım) olarak galebe ederse bizi mahmi (himaye altına girmiş) vaziyetine sokması muhakkaktır…”

 

“… Binaenaleyh son defa rica ediyorum. Payitahtımızda vaziyet-i mütehakkimane (tahakküm eden) aldıkları ve her surette başımızı belâya sokmaya çalıştıkları istidlâl edilen Almanları ve Alman müdahalatını serian bertaraf ediniz…”

 

Eski Hariciye Nazırı ve savaşın başında Paris sefiri bulunan Rifat Paşa’nın bu uzun ve önemli telgrafının müsveddesi sefaret müsteşarı Rauf Ahmet Bey tarafından hazırlanmış ve sefir Rifat Paşa bunu tereddütsüz imza etmişti.[10]

 

  1. Dünya Savaşı, Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a vermiş olduğu ültimatomla başlamıştı. Bu itibarla Belgrad elçiliğimiz, en az Viyana’nınki kadar önem arz etmiştir. Şimdi Belgrad’da sefaret müsteşarı N. Noradunkyan Efendinin yazdıklarına kulak verelim.[11]

 

“Ekim’in ilk günlerinde tüm dünyanın dikkatleri büyüklerin tam gelişme haline varmış mücadelesi üzerinde toplanmıştı. Gerçekten övgüye değer bir cesaretle dövüşmeye devam eden küçük Sırbistan, haliyle gölgede kalıyordu. Doğu cephesinde Slavlarla Cermenler sırayla başarı ve başarısızlıklara uğruyorken Batı cephesinde Alman ordularının yıldırım gibi saldırı ve ilerlemeleri kesinlikle durdurulmuştu ve hatta müttefik orduları başkomutanlığına atanmış General Joffre’a, Marne zaferinin mükâfatı olarak mareşallik asası tevdi edilmişti.”

 

“Bütün bu haberler, Osmanlı İmparatorluğu’nun riayet edeceği mutlak bîtaraflık hususundaki inancımızı pekiştirici mahiyetteydi. (Büyükelçi) Cevat (Ezine) Bey bu konuda Sait Halim Paşa’ya gönderdiği raporlarında her gün daha açık ifadeler kullanıyordu. Paşa da bilmukabele, Babıâli’nin bu dünya çarpışmasının dışında kalma kararını bize bildirmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu…”

 

“29 Ekim Kurban Bayramı arifesine kadar her şey böylece yolunda giderken Sadrazam ve Hariciye Nazırı Sait Halim Paşa’dan uzun bir telgraf aldık; bunda Paşa sefaret-i seniye’yi, Avrupa çatışmasında Babıâli’nin mutlak bir bîtaraflığa riayet etme kararını yazılı olarak Sırbistan Hükümeti’ne bildirip onu, Devlet-i Osmaniye’nin Sırbistan’a karşı en halis ve barışçı duyguları hususunda temin etmemiz görevini veriyordu. Zaten bu politikanın yanlısı olan Cevat Bey, ertesi günün bizim için tatil olması münasebetiyle, acilden başbakandan bir randevu talep etti. Başbakan M. Pachitch aynı günün akşamı 6’da onu kabul etti ve büyük bir memnunlukla Nota içeriğine muttali oldu…”

 

“Fakat ertesi sabah, ajansların Yavuz ve Hamidiye’nin[12] Sivastopol’ü bombardıman ettikleri haberi yayıldığında şaşkınlığımız azamisindeydi. Cevat Bey, hükümetinin emriyle vaki resmî bir beyanın ertesi günü çıkan bu beklenmedik haber karşısında tam anlamıyla beyninden vurulmuşa döndü…”

 

“Böylece Kurban Bayramı günü, mutat tebrikler yerine, pasaportlarımızı aldık.”[13]

 

“5 Ağustos’ta Enver Rusya ataşemiliteri General Leontof’a ‘Türkiye elyevm (bugün) hiçbir kimseyle bağlı değildir. Ve ancak kendi menfaatinin icabatına göre hareket edecektir’ suretinde teminat vermekle iktifa etmemiş belki Rusya hükümetinin aleyhine hareket etmesi muhtemel herhangi bir Balkan hükümetini bîtaraflığa icbar için Türkiye ordusundan istifade bile edebileceğini ve hatta eğer Rusya Balkan hükümetlerini kendi aralarında barıştırmaya ve uzlaştırmaya muvaffak olursa tavizat (ödünler) mukabilinde Türkiye ordusunun dahi Balkan hükümetleri ordularıyla müştereken Avusturya aleyhine yapılacak bir harekete iştirak edebileceğini söylemiştir. General Leontof’ın ‘mukabil tavizat’ın ne gibi şeyler olacağı hakkında suali üzerine Enver cevaben işbu mukabil tavizatın Türkiye için Adalar Denizi’ndeki adalarda ve Garbî Trakya’da olabileceğini… beyan eylemiştir. General Leontof’un birçok şüphelerden bahis eylemesi üzerine Enver Türkiye’nin hatta Rusya ile bazı kombinezonlara bile girebileceğini… cevabını vermiştir.”[14]

 

“… Türkiye ile Rusya arasında harekât-ı askeriyeye başlandığının daha ilk günlerinde… Rus bahriye erkânıharbiyesinin vasıta-i neşir ve efkârı olan gayri resmî bir mecmuada, kaim harflerle şu satırlar neşredilmişti: ‘Türkiye’nin vaziyetinin çıkmaz bir yola saplandığını inkâra lüzum yoktur… Almanların bu işte kaybedecekleri ihtimal-i kavisine (kuvvetli ihtimaline) rağmen Türkler için Almanlardan gayrisine arz-ı hizmet eylemekten başka tercih yoktu. Türkiye’nin Avrupa’da kalması ve bilhassa Boğazlar’a sahip olması keyfiyeti yalnız Türkiye’yi kendi müstemlekesi haline kalbeden Almanlar için mucib-i istifadedir. Ve Türkler dahi pek anlamışlardır ki Avrupa’daki arazilerini ve Boğazlar’ı muhafaza için yegâne bir ümit Almanya’ya müstemleke olmayı kabul etmektir’…”[15]

 

Anlaşıldığına göre Enver’in “cirmi” (“büyüklüğü”) kadar ayak oyununa Petersburg kanmamış olacak ki sefir “Kiris ısrar ediyordu: “Sadrazamın nüfuzu kesb-i zaaf etmektedir. Enver diktatörlük yolundadır. Bu şerait dâhilinde Türkiye’nin bizim aleyhimize hareket etmemesini temin için Enver tarafından vaki olan talep dairesinde veya buna yakın bir tarzda Türkiye’yle anlaşmak lâzımdır”. (16 Ağustos, No. 718)[16]

 

Ve Kiris devam ediyor: “Cavit, sadrazam ve Cemal buna (Almanların baskısıyla savaşa girmeye) muhalefet ediyorlar; fakat son sözün bunlar tarafından kalacağına uzun müddet itimadım yok… Eğer Türkiye ile harpten içtinap etmek (kaçınmak) bizim için lâzımsa, kapitülasyonların değiştirilmesi şeraitinin dahi kabulü taraftarıyım…”.[17]

 

Bu kapitülasyonların ilgası bahsine döneceğim ve en büyük kıyametin müttefikimiz, geleneksel dostumuz Almanya tarafından koparıldığını belgeleriyle sergileyeceğim.

 

Daha kimler bu yolda dövünmüyordu ki: Erkânıharp binbaşılarından ve Enver Paşa’nın sınıf arkadaşı, yine sınıf arkadaşı olan “Roma sefareti ataşemiliteri Binbaşı Kâzım Bey vasıtasıyla Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya bir muhtıra göndermiş,… harbin Müttefikler lehine neticeleneceğini… tavzih etmiş…”[18] Etmiş ama “varak-ı mîhr-ü vefayı kim okur, kim dinler”… Tanin, 8 Ağustos 1914 tarihli nüshasında:

 

“Düşmanın ülkesi viran olacak Türkiye büyüyüp Turan olacak!”

beytini oturtacaktı.[19] “Haliç’teki fil” borusunu öttürüyordu.

 

İşin çok ilginç bir yanı da, harbin sonucu hakkında kötümser olan sadece Türkün akıllısı olmayıp bu görüşe Avusturya-Macaristan Çift Monarşisi’nin akıllıları da katılıyordu:

 

“1906 yılından harbin sonuna kadar İstanbul’da Avusturya-Macaristan büyükelçisi olarak bulunan yaşlı ve dirayetli Markgraf Pallavicini,[20] daha başından beri savaşın sonucu konusunda kötümserdi. Her ne kadar birleşik Alman ve Avusturya-Macaristan gücünü küçümsemekten uzaktaysa da, Merkezî Devletlerin sadece kıta (Kontinental) gücünün, birleşmiş bir Fransız ve İngiliz dünya imparatorluklarının saldırılarına ve ayrıca Rusya’nın sayıca üstünlüğüne dayanabileceğine inanmıyordu. Bütün gerçek tesellisi savaşın uzun sürmemesi umudunda… idi. Savaşın başından beri Pallavicini, Avusturya-Macaristan Monarşisi’nin geleceğini karanlık görmekteydi.”

 

“Sefaretin birinci müsteşarı Graf Trauttmannsdorf, savaştan hemen önce Londra’dan İstanbul’a atanmıştı ve tümden İngiliz dünya gücünün heybetli görünüşünün etkisi altındaydı. O da aynı şekilde kötümserdi ve Monarşi’nin tehlikeli dünya savaşı serüveninden uzak duracağından umutluydu. Ona göre en akıllı davranış, Sırp yanıtını kabul edip bunun sonucu ile yetinmekti…”

 

“Harp patladıktan sonra elçilikte, önümüzde sergilenen dev gibi mücadelenin bütün ihtimalleri ve gelecekte Avrupa’da vaki olacak değişiklikler uzun, uzadıya tartışılırdı…”

 

“… Paliavicini’ye göre Kont Aehrenthal’in uyguladığı Bosna-Hersek ilhakı dahi Avusturya-Macaristan politikasının başlıca hatası olup bütün kötülüklerin başlangıcı olmuştu… Kont Aehrenthal Türkiye’nin parçalanmasının işaretini vermişti…”[21]

 

Alman sefiri von Wangenheim’la sık sık buluşup uzun uzun konuşma fırsatını bulmuş olan Avusturya-Macaristan Askerî Heyeti’nin başkanı General Pomiankowski, onun (von Wangenheim’in) “Enver Paşa’vari bir amatör asker” olduğunu, Türkiye’nin gücünü ve aynı zamanda Türk toprağında Alman genişlemesi olanağını çok fazla büyüttüğünü ve dolayısıyla Türk-Alman hareketini gerçek oranlarda değerlendirip gerekli kısıtlamalara gidemediğini anlatıyor.

 

Ama daha başka anlattığı şeyler de var, generalin: her iki elçilik daima genel durum hakkında bilgi alışverişinde bulundukları gibi doğal olarak da Türk toprağında her bir İmparatorluğun özel çıkarları hakkında da birbirlerine bilgi veriyorlarmış. Ve de bu iki ahbap arasında Türkiye’de ekonomik alandaki “ateşli” rekabet ve sürtüşmeler, çekişmeler!…

 

“Türkiye’de ve Yakın Doğu’da Alman politikasının nihaî amacı savaştan önceki zamanlarda benim için genellikle bir muamma idi. Bütün görüp işittiklerim Almanların, her ne kadar bunlar çoğu kez gizlenmekte iseler de, tüm Türk topraklarına bir himaye şekliyle ya da siyasî antlaşmalar yoluyla ağır ağır sahip çıkma[22] ve İç Asya’ya, muhtemelen Hindistan’a kadar varan planları olduğu anlamındaydı…”

 

“İlk olarak, savaşın çıkmasından sonra, Orta Asya’yı sözde bilenler, çoğunlukla bir kez İran’a seyahat etmiş olan subaylar, İstanbul’a akın etmeye başladılar, ben de yavaş yavaş Alman diplomasisinin altına gizlendiği örtüyü kaldırmayı başardım. Bu yoldaki istihbaratım amacın, her şeyden önce kuvvetli bir Alman-İran ordusu meydana getirmek ve bununla bir taraftan, gelecekteki Bağdat Demiryolu’nu Doğu’dan yönelebilecek bir saldırıya karşı emniyete almak, öbür taraftan da Rus ve İngilizleri İran’dan tardetmek olduğu merkezindeydi. Daha ileri Doğu Planı (Ostplan), Türkiye, İran ve Afganistan arasında sıkı bir ittifakın oluşturulması ve bu ülkeler arasında, aslında askerî karakollar olan Alman konsoloslukları kurulmasıyla bir toprak bağlantısının tesisini öngörüyordu. Bu şekilde meydana getirilmiş bağlantı, Afganistan’a para, silâh ve cephane nakline imkân verecek olup Afgan Emir’ini de Hindistan’a saldırtma amacını güdecekti.”[23]

 

Yeniköylü (İstanbul) hattat Nuri Bey’in[24] “hatt-ı dest”inin (el yazısının) ürünü olan Cihad Fermanı’nı Afganistan’a götüren Ubeydullah Efendi’nin[25] İran’da İngilizlerin eline düştüğünü, Ferman’ın halen The British Museum’da bulunduğunu, II. Dünya Savaşı sıralarında Nuri Bey bana söylemişti. Buradan da, özel bir ulak (kurye) ile Afganistan Emir’ine Halife’nin Cihad Fermanı’nın gönderilmesine özen gösterilmiş olduğu anlaşılıyor. Bunu teşvik eden Alman müttefiklerden başka kim olabilirdi, eğer Enver ve ortaklarının Pan-Turanist tutkusu değilse? Devam edelim.

 

Avusturyalı general, bu Alman faaliyetinin yanı sıra Türklerin Orta Asya politikasında birinci rolü oynamaya kararlı olduklarının, İran toprağında Berlin hükümetinin reçetelerinin uygulanmasına müsaade etmeye niyetli olmadıklarının kısa sürede anlaşıldığını; bunun için de Babıâli’nin İran’a Hamidiye süvarisi Rauf Bey’in (Orbay) idaresinde bir özel misyon gönderdiğini bu misyonun aşikâr görevinin, İran’da bu sözde konsoloslukların kurulması ve faaliyetine, gerekirse kuvvet yoluyla engel olunması olduğunu; Almanların da Afgan Emir’ine tahsis ettikleri para ile silâh ve cephanenin naklini Türklere emanet etmeye yanaşmadıklarını yazıyor.[26]

 

  1. Einstein’ın günlüğünden de şu satırları okuyoruz: “Baron von Oppenheim’in Hindistan’da karışıklık çıkarmak üzere Afganistan’a ikinci bir sefer hazırlığı içinde olduğunu duydum. Birinci sefer başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve yerlilere verilmiş paralar havaya gitmişti. Geçen gün Hintli prens Mehmed… aynı görevle ve cebinde 10.000 sterlinle İstanbul’dan hareket etti”.[27]

 

“Rus elçiliği müsteşarı Serafimov bana Sebil-i Reşad’ın bir nüshasını gösterdi. İslâm ulemasının bu organı, ‘dinsiz’ Şeyhülislâm ile kanlı bıçaklı. Bu sonuncusunun uydurma Çanakkale zaferi üzerine Sultan’ı Gazi ilân eden son fetvası bu dergide ilân sayfalarında neşredilmiş. Bu ulema, münhasıran ‘Türklük’ üzerine oturması itibariyle Pan-İslâm hareketin karşısında yer alıyor… Cihad’ın başarısızlığı büyük ölçüde bunların pasif mukavemetinden ileri gelmiştir”[28]

 

Pomiankowski’nin sefir Marki Pallavicini hakkında anlattıkları vesilesiyle bir an için tekrar Bosna-Hersek konusuna dönüp bazı ilginç olayları nakledeceğim, Hrant Noradunkyan’ın kaleminden.

 

“Yeni sefirimiz Azarian Efendi’nin Kral I. Piyer’e itimatnamesini takdim edeceği günün arifesinde Belgrad’a vardım… Ertesi akşam sarayda, mutat üzere, yemeğe davet edildik… Kral misyonumuza karşı azamî dostluk ve içtenlik tezahüründe bulundu. Bu, sebepsiz değildi zira diplomatik çevrelerde Avusturya-Macaristan el altından Bosna-Hersek’i ilhak niyetleri hakkında şayialar dolaşıyordu. Oysaki Sırpça konuşan ve Sırp asıllı bir çoğunluğun iskân ettiği bu bölgeler, Osmanlı İmparatorluğunun mülkiyetinde kalmak kaydıyla Avusturya-Macaristan’ın işgali altında olduğu sürece Sırbistan burasını bir gün kendine bağlama ümidini besleyebilirdi. Ama Avusturya-Macaristan burasını ilhak edecek olursa bütün umutlar kaybolacaktı… Bunun, dışında, stratejik açıdan çok önemli olup ne pahasına olursa olsun felâketten kurtarılması gereken Yeni Pazar Sancağı (Novi Bazar) sorunları da vardı.”

 

“… Bu davetin hemen ertesi günü politik ufuklar karardı… Bulgaristan Prensliği’nin, o zaman Kapıkethüdası adı verilen temsilcisinin (Guéchoff) İstanbul’da kordiplomatiğe verilmiş bir resmî ziyafete çağrılmamış olmasını protesto etmesini ajanslar dünyaya yayıyor, Sofya ile Babıâli arasında tatlı-sert diplomatik müzakereler başlıyor, bunlar sonunda sert bir şekle dökülüyor. Merkezî Avrupa basını yangına körükle gidiyor. Habsburg’lar hükümeti, fırsatı kaçırmıyor, 3 Ekimde İmparator Novi Bazar sancağı da dâhil olmak üzere ilhak emrini imzalıyor. Bu haber Sırbistan’ı derinden etkiliyor… Türk sefareti önünde “Yaşasın Türkiye, kahrolsun Avusturya!” avazeleriyle karışık gösteriler vaki oluyor…”

 

Üç gün sonra da, 6 Ekim’de Bulgaristan bağımsızlığını ilân ediyor, Şarkî Rumeli’yi ilhak edip artık hükümranlığını tanımadığı Osmanlı İmparatorluğu ile bağlarını koparıyor…”

 

“6 Ekimden birkaç gün sonra, bir taraftan Avusturya-Macaristan, öbür taraftan da Bulgaristan’a karşı dengesiz bir harbi göze almadansa kendisine cebredilen bu kanunu Babıâli’nin kabul ettiğini öğreniyoruz. Bu çift ameliyatın sonucunda ortaya çıkan malî sorunların çözülmesi için İstanbul’da görüşmeler başlıyor, bu kentte her gün mitingler tertip edilip Avusturya menşeli tüm mallar boykot ediliyor…”

 

“Aradan bir hafta geçmişti ki bir sabah sefaretteki büroma geldiğimde birinin beni görmek istediğini haber verdiler… 28 – 30 yaşlarında bir genç büyük bir serbesti ile içeri girdi. Üzerinde haki kumaştan bir kostüm ve getrler vardı. İlk bakışta asker olduğu anlaşılabilirdi. Orta boylu, saçtığı güçle etkileyici bakışa sahip, sarı bir bıyık altına ancak gizlenmiş otoriter ağzıyla kendisini kabul ettiren bir hali vardı… Kendini tanıttı: 3. Kolordudan Erkânıharp binbaşısı Mustafa Kemal. Bu isim o zamanlar bana fazla bir şey ifade etmiyordu ve kendimi geleceğin halâskârı… Büyük Şef’in karşısında görmekten çok uzaktaydım… Bana Yeni Pazar sancağına, görüşmelerin bir sonuca varmaması ve silâhlı çatışmaya dönüşmesi halinde, buradaki stratejik savunma olanaklarını tetkik etmek üzere gideceğini söyledi ve buraya mümkün olan çabuklukla varabilmek için Sırp hükümetinin yardımı konusunda sefaretin aracılığını istedi. Onu derhal sefirin odasına götürdüm… Sefir onu bizzat Dışişleri Bakanı’na götürdü. Beklediğimiz gibi Sırp hükümeti coşkuyla isteğimizi yerine getirdi ve onu gizlice Yeni Pazar’a geçiren iki de uzman subayı refakatine verdi.”

 

“Bu arada müzakereler İstanbul’da Nafia Nazırı Gabriel Noradunkyan Efendi ile Marki Pallavicini arasında sürüyor ve birkaç hafta sonra, on milyon tazminat karşılığında ilhakın tanınması şeklinde bağlanıyordu…”[29]

 

Aradan zaman geçiyor, geliniyor 1914’e. Günlerden 6 Temmuz.

 

“Babıâli’den iki telgraf almıştım. Biri, Belgrad’a tam yetkili büyükelçi olarak atanmış Cevat Bey (Ezine) için agreman istenmesi, öbürü de halen Sofya’da ataşemiliter bulunan binbaşı Mustafa Kemal Bey’in aynı zamanda Belgrad’a ataşemiliter olarak gönderileceği hususunun Sırp hükümetine bildirilmesine dairdi (o sıralarda Belgrad’da sefir bulunmamakta olup Noradunkyan Efendi, müsteşar sıfatıyla, elçiliğin işlerini yürütüyordu). Mutat formaliteleri ifa edip girişimlerimin yanıtını bekliyordum. Üç gün sonra Sırp Hariciye Nezareti Cevat Bey’in tayinine agremanını vermişti…”

 

“Ataşemiliterin atanmasına gelince, Hariciye Nezareti müsteşar muavini Mr. Grouitch, gerek Saray, gerekse Başbakan Mr. Passitch tarafından tanınan ve kişiliği yüksek derecede takdir edilen Binbaşı- Mustafa Kemal Bey’e de Sırbistan hükümetinin büyük bir zevkle agreman vereceğini, ancak bunun için Sofya’daki görevini bırakması şartının koşulduğunu bana bildirdi. Sırbistan hükümetinin bu şartı kolaylıkla anlaşılıyordu zira harbin kapıyı çaldığı bir zamanda bulunuluyordu ve Sırbistan’la, açıkça Ballplatz (Avusturya Dışişleri) yörüngesine kayan Bulgaristan arasında ilişkiler yeterince gerginleşmişti…”[30]

 

“Sarajevo’da katledilen Arşidük Franz-Ferdinand Sırp’ların bir açık düşmanıydı ve bunların ülkesini bir nevi vasalite haline getirmeyi tasarlıyordu: O, aynı şekilde Üçlü İttifak’a ve özellikle müttefiki Almanya’ya da çok eğilgen değildi. Bir gün onun “Bizim çerçevemiz Üçlü İttifak değildir. Üçlü İttifak bir araçtır. Bizim çerçevemiz Avrupa’dır” dediği rivayet edilir”.[31]

 

Alman politikası artık Türk ulusal yaşamının dokusuyla iç içeydi. Esasen ekonomik kontrolden siyasî kontrole bir karış kalır. İttihatçılar sıkışacaklardır, Fransızlar ancak bütçenin kontrol altına alınması şartıyla para verebileceklerini söyleyecekler, bu da genç ihtilâlcilerin kanına dokunacak, Berlin ise bu parayı böyle bir koşul olmadan (ama daha yüksek faizle) ikraz ediverecektir. Bu konuda Maliye Nazırı Cavit Bey şunları söyleyecektir: “Almanlar meseleyi akıllıca ve incelikle hallettiler. Doğrudan doğruya borçla ilgili olmayan konulara hiç değinmediler. Türkiye’nin gururunu kırıcı şartlar öne sürmediler. Almanya’nın bu tutumu, o sırada çok zor bir durumda olan Türk hükümeti tarafından şükranla karşılandı”.[32]

 

Ama bu Cavit Bey için de Cumhuriyet Türkiye’sinin söyleyecekleri olmuştur: “Filhakika Meşrutiyet devri için bir Cavit Bey iktisatçılığı kâfi idi. Bir Cavit Bey iktisatçılığı için Galata bankerliğinin kirli mekanizmasını bilmek ve bu mekanizmanın müteaffin (kokuşmuş) havasına, tahammül edebilmek kâfidir. Bu bir müstemleke iktisatçılığıdır ki, onu yürütebilmek için, hattâ Cavit Bey kadar cerbezeli ve mizaç aşina olmaya da lüzum yoktur. Müstemleke iktisatçılığını Hindistan’da bir derebeyi, Küba’da kasaplıktan yetişmiş biri, Mısır’da iki Rum ve Macaristan’da birkaç Yahudi pekâlâ yürütebiliyorlar”.[33]

 

Daha 1903’te Chéradame (La Question d’Orient, s. 123) “Bin bir yoldan okşanan Almanlar Türkiye’de hızla artmaktadırlar. Bunların İstanbul’da kulüpleri, gazeteleri, mektepleri var… Türk toprağını işgal ettikçe buna bir kesin anlaşmayla sahip çıkma arzusunu yaşamaktadırlar. Bunların eğilimi Osmanlı mülkünü her gün daha çok kendi öz malları gibi görmeye yöneliktir” diye yazıyordu.[34]

 

Tabii Almanlar Türk gazeteleri arasında da kendilerine taraftar sağlamaya önem vermişlerdir, II. Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi. 15 Ocak 1925’te İstanbul’daki Amerikan büyükelçiliği, Washington’a, Dışişleri Bakanlığı’na Türk gazetelerinin etkinliği, siyasî eğilimleri, malî durumları, yazar ve sahiplerinin kişiliği hakkında ayrıntılı bilgi içeren bir rapor veriyor. Burada ele alınan gazetelerden Vatan için, şunlar yazılı: “Sahibi, Ahmet Emin (Yalman) Bey, eskiden Vakit gazetesinin yöneticisi ve ortağı… Meslekten gazetecidir, henüz gençtir. Asıl öğrenimini Birleşik Devletler’de yapmıştır ve mükemmel İngilizce bilir. Genel Savaş sırasında İstanbul’da bazı roller oynamaya başlamış ve Türk Basın Birliği’nin başkanı seçilmiş, Almanların Alman büyükelçiliğine yerleştirdikleri propaganda servisi ile Türk basını arasında bağlantı kurmuştur. O zaman Almanlar mahallî gazetelere kâğıt dağıtıyorlardı. Bu, daha çok Alman görüşünü yaymak için Türk gazetelerine sağlanan bir destekti. Ahmet Emin Bey bu dağıtımda aracılık yapmıştır. Koşullardan, o zaman yayınlanmaya başlayan Vakit gazetesi için geniş biçimde yararlanmıştır. Emin Bey ayrıca Genel Savaş sırasında Almanya’yı ve genel karargâhı ziyaret eden Türk basın heyetinin başındaydı. O sıralarda Almanlar ve Merkezî Devletler lehine heyecanlı konuşmalar yapmıştır. Bu durum Ahmet Emin Bey’in siyasal eğilimini göstermeye yeterlidir. İç politika açısından görüşleri İttihat ve Terakki Komitesi’ne bağlıdır ama daima ılımlı bir partizan olmuştur, başkaları gibi saldırgan bir milliyetçi olmamıştır… Buraya kaydedelim ki ABD’deki öğrenimi onu Amerikan sempatizanı yapmıştır. Bu durum gazetesinde kimi zaman Amerikan görüşlerini savunmaya itmiştir…”[35]

 

Sırası gelmişken şunu da belirtelim ki 1919’u izleyen buhranlı günlerde “denize düşmüş” çok kişi… Başkan Wilson’a sarılmıştı. 7 Mayıs 1920’de Birleşik Devletler Yüksek Komiseri Tuğamiral Bristol, Washington’da Dışişleri Bakanına “Efendim. Ekli mektubu bakanlığın bilgisi için gönderiyorum. Bu mektup özel bir değeri olduğu için değil, ilginç olduğu için gönderilmiştir. Saygıyla” diye, ekinde Başkan Wilson’a el yazısıyla İngilizce yazılmış bir mektubun bulunduğu bir yazı gönderiyor. Mektup Yunus Nadi imzalıdır ve “Başkan Wilson’a. Efendim. Siz yalnız bir cumhurbaşkanı değilsiniz, ayrıca erdeminizin yüceliği sizi bu mevkie getirmiştir. Dolayısıyla bir cumhurbaşkanından daha büyüksünüz ve insanların içinde en yücelerinden ve iyilerinden birisiniz. Hükümetin denetimini sizin kutsal ve namuslu ellerinize bırakan, size iktidar veren milletin üstünlüğüne ve kavrayışına saygılar olsun…” diye başlar ve devam eder: “… sadece bir tek savaş vardı dünyada, o da Hristiyanlarla ona inanmayanlar arasındaydı. Hristiyanlığın zaferi için hiçbir şey esirgenmemeli ve Amerika bu kutsal savaşın önderi olmalıydı. Böyle olmazsa inanmayanlar İsa’nın yapıtlarını yok ederdi. Biz (Albay) Mahon’dan bunu öğrendik ve misyonerlerinizin davranışları da bunu kanıtladı…” Şöyle sona eriyor mektup: “… Amerika’nın yardımını bekleyen yoksul Doğu için koşul budur. Gene de lütfen ıstırap çeken Doğu’nun en derin ve içten saygılarını kabul buyurunuz. Yunus Nadi”[36]

 

Abdülhamid bu gazete-gazeteci tahterevallisinin öbür ucunda oynardı; o, sözcüklere ambargo koymuştu: “grev, suikast, ihtilâl, anarşi, sosyalizm, dinamit, hürriyet, vatan, müsavat” ve sairlerinin çoğu aslında Bismarck’ın da yasak listesinde vardı, bunlardan bazılarının Abdülhamid’den çok sonralarına kadar kullanılamamaları gibi. “Türkiye’de bulunan yabancı gazetecilerin çoğu Yıldız Sarayı’nca satın alınmıştır. Abdülhamit, Avrupa’nın önemli gazetelerinin bir kısmına pek çok abone yazılmak yahut aksiyonlarını satın almak yoluyla… hiç olmazsa aleyhine yazmamalarını sağlamaya çalışmıştır. Özellikle Times, Le Temps, Kölnische Zeitung, Chicago Tribune, Neue Freie Presse gibi büyük gazetelere çok önem vermişti. Journal des Débats gazetesinin en büyük aksiyonerlerinden olduğu söylenmiştir.”[37]

 

Abdülhamid’in elinde iki kukla vardı. Londra’ya baktığında Sadaret mührünü Kâmil Paşa’ya yollar, Paris’le işi olduğunda bu mevkie Sait Paşa’yı getirirdi. Wiihelm’i ise, bizzat göğüslerdi. Yukarda gördüğümüz gibi bu oyunu sık oynaması, sonunda Cermen İmparatoru’nun ondan desteğini çekip kendisine yâr olması muhakkak gibi görünen İttihatçı takımına arka çıkmasına götürmüştü. Sonunda hakan yıkıldı, otokratik rejimiyle birlikte. Ama meşrutiyet bayrağını elinde tutanlar, otokrasi silâhını her köşe başında patlatmaktan çekinmeyeceklerdir, tıpkı Wilhelm gibi. Bu sonuncusu ise, üstünlük savaşında eline geçen her silâhın tetiğini gözünü kırpmadan çekecek cinstendi. İktidarı ele alan takım ise Kaiser’e bütün tetikleri teslim edecektir.

 

“Denge politikası” Abdülhamid’e hiçbir şey sağlamamış, tarafların hepsi ayrı ayrı kazıklarını atmışlardır.

 

Her ne kadar Trablusgarp ve Balkan harpleri sırasında Kaiser’in tutumu Babıâli’nin gözüne pek hoş görünmemişse de Tötonik etkiler Dersaadet’te o derece kök salmıştı ki, Almanlar kısa sürede eski itibarlarına kavuşmuşlardı. Aralık 1913’ün sonunda Liman von Sanders’in başkanlığındaki Askerî Heyet gelmiş, Almanya’nın muharip kuvvetlerinden ayırdığı subaylar burada kumanda mevkilerine getirilmişlerdi. Von Frankenberg’e, Türkiye’ye atandığında, savaşa burada iştirak edeceği söylenmiş olmalıydı ki Türklerin işi biraz ağırdan almaları karşısında “silâh arkadaşlarım cephelerde dövüşürken ben buralarda rahat oturuyorum!” diye ağlamaklı olmuştu.

 

Osmanlıyı Almanya’ya doğru itip Alman etkisinin yerleşmesine yardımcı olan ve tarihte “Reval mülâkatı” adıyla anılan bir krallar buluşması, gerçekten Almanların ekmeğine bu bakımdan yağ sürmüştü. 1905 Rus-Japon savaşını takip eden yıllar, Rusya’yla Büyük Britanya’yı, güçlenen Japonya ve ele avuca sığmaz hal alan Almanya’ya karşı yakınlaştırma yılları olmuştu. Aralarında, burada sayılması yersiz olacak birçok meselenin halli gerekmektedir; bunların arasında Osmanlı toprakları, Makedonya… konuları vardır. Ve İngiliz kralı VII. Edward’la Çar II. Nikola, 9 Haziran 1908’de, Estonya’nın o zamanki Alman adıyla Reval, şimdiki Tallin limanında ve Çar’ın yatında buluşurlar. Haber dünyaya yayılır. İki imparator arasında alınan kararların tümü bilinmemekle birlikte, görüşmede Makedonya ve sair Osmanlı sorunlarının ele alındığı anlaşılır. Her ne kadar bunların yanı sıra daha birçok uluslararası sorun ele alınmışsa da olay, özellikle Makedonya’daki Türkler ve oralarda faaliyet gösteren gizli ihtilâl cemiyeti (İttihat ve Terakki) üyeleri arasında bomba tesiri yapar: “Reval’da Türkiye’nin taksimine karar verildi”…Babıâli ve Abdülhamid de telâşlananlar arasındadır. Padişah, sadrazamı Alman sefirine gönderir ve Berlin’in ne düşündüğünü sordurur. Umut bu durumda artık ondadır çünkü Çar’ın amacı, Makedonya Hristiyanlarını kurtarmak değil, Balkan’ları bir Slav, daha doğrusu Rus eyaleti haline getirmek ve Dolmabahçe’ye yerleşmektir ve buna Büyük Britanya yardımcı olacaktır. Makedonya’da Temmuz isyanını başlatan (“Hürriyet kahramanı”) Resneli Nizay-i Bey’in Reval görüşmelerinden sonra üç gece gözüne uyku girmediği söylenir. Bu “Mülâkat”, hükümeti devirip Büyük Devletler’den önce davranarak Makedonya’da ıslahat hareketine girişme işinin hızlandırıcı bir dürtüsü olmuş gibidir.[38]

 

Ve “Hürriyet” ilân edildi. Abdülhamid’den sıdkı sıyrılmış Wilhelm, genç ihtilâlcilere karşı çok müsait tavır takındı. Belki buradaki meşrutiyet hareketi, Mısır ve Hindistan’daki Müslümanları etkileyip onları İngiltere aleyhine kıyama sevk edecekti. Zaten hareketi başaran genç subay ve kurmaylar, onun general ve mareşallerinin “rahle-i tedrisi”nde yetişip Prusya askerliğinin hayranı değiller miydi? Berbat bir askerî despotizme doğru yürüyecek olan “Hürriyet, müsavat, uhuvvet (kardeşlik)” naralarının bestekârları, meşrutî şekillerin sadece gölgesine sahip çıkmış, liderleri de iktidarın korkunç mekanizmasını ellerine geçirmişlerdi. Her kafadan ayrı sesin çıktığı bir gerçek meşrutî ortamda “Haliç’teki fil”, borusunu kolay öttüremezdi. Ama iktidarın dizginlerini ele almış bir avuç toy kurmayı Cermen yörüngesine oturtmak zor olmayacaktı. Nitekim olmadı da. İttihat ve Terakki Meşrutiyeti getirmişti ama bu getirdiğine kendisi hazır değildi. Parlamentoda çoğunlukta olmasına rağmen hırçınlığı her gün artacaktır.

 

Bu yeni Türk milliyetçiliğinin, öte yandan, Almanya’yı kuşkulandıracak hiçbir tarafı yoktu. Herkes Türkiye’nin parçalanmasını beklerken, o kendi hesabına Türkiye’nin kuvvetlenmesini yeğliyordu. Dr. Rohrbach güçlü bir Türkiye’ye kesenin ağzını açmaya hazır değil miydi? Bu ülkenin güçlü olabilmesi için de, azınlıkların milliyetçilik akımlarını bastırması gerekiyordu. Bu bakımdan, herkes kıyameti koparırken Almanya, Makedonya ve sair yerlerdeki özellikle Hristiyan halkın isyan hareketlerinin kanlı şekilde bastırılmasına hiç aldırmadı. Tüm Hristiyanların ve de İslâm âleminin bu büyük hamisi, gereğinde sağır olabiliyordu. Genç Türkler kaybettikleri bazı toprakları geri almak istiyorlarsa bundan ona neydi? Elinde eski Osmanlı toprağı bulunmuyordu ki. Abdülhamid’in başlatıp da onu devirenlerin, üstüne Pan-Turanizm’i ekledikleri Pan-İslâmcı akımdan ona zarar değil, ancak yarar gelebilirdi: uyrukları arasında çok sayıda Müslüman bulunan ülke Almanya değil, onun düşmanlarıydı.

 

“Almanlar, I. Dünya Savaşı’nda hem İslâm Birliği, hem de Türk Birliği fikrini desteklediler. İslâm Birliği, İslâmiyet’in ikinci yılında iflâs etmişti. 19. yüzyılın milliyetçilik akımları İslâm milletleri arasında geniş ölçüde yayılmıştı. Osmanlı Devleti içindeki İslâm milletleri de bağımsızlık istiyorlardı…”

 

“Almanya’nın desteklediği Turancılık ve İslâmcılık fikri, orduların Kafkasya, İran ve Mısır’a doğru dağılmalarına sebep olarak yenilgiyi kolaylaştırmıştır. Ne var ki ordumuz Hazer Denizi’ne, petrol kaynağına vardığı zaman Almanlar buna engel olmak istemişlerdir.”[39] Döneceğim bu konuya, ayrıntılarıyla.

 

Bu koşullar altında neden Kaiser Enver’in biricik dostu olmayacaktı? Savaş kazanıldıktan sonra ganimet olarak üzerine yatılacak Asya Türkiye’sinin el değmemiş madenleri ve petrolü, yiyecek maddeleri, pamuk ve öbür tarım ürünleri daha şimdiden Alman sermayesinin ağzını sulandırıyordu. Bu ülkenin ayrıntılarını kamunun bilgisine sunabilmek için Almanya’da bir sürü dernek kuruldu. Bunların en önemlileri “Deutschen Vorderasienkomitee – Alman Önasya Komitesi” ile “Vereinigung zur Förderung deutscher Kulturarbeit im islamischen Orient- Doğu İslâm dünyasında Alman Kültür çalışmalarını geliştirme demeği” idi. İlkinin başında, kendisinden daha önce söz ettiğim Dr. Hugo Grothe bulunuyordu. Bu kuruluşlar Asya Türkiye’si hakkında yüz binlerce kitap, broşür ve harita bastırarak dağıttılar. Bu derneklerin yardımlarıyla kurulan “Yakın Doğu Enstitüsü”nde konferanslar düzenlendi, bilgiler verildi. Özel bir büro, iş adamlarına Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yatırım ve iş olanakları konusunda geniş bilgiler sağladı. İstanbul, Halep, Bağdat ve Konya’da Alman kitaplıkları açıldı. Bu kuruluşların merkezi Leipzig’ti. Bunlardan başka Berlin’de de “Türk-Alman Dostluk Derneği” kuruldu ve bunun fahrî başkanlığını, Deutsche Bank’ın genel müdürü Dr. von Gwinner üstlendi. Bütün bu derneklerin faal üyeleri arasında “Hamburg-Amerika Linie” gemicilik şirketinin sahibi Herr Ballin, general von der Goltz, Baron von Wangenheim ve Türkiye’nin Berlin sefiri de bulunuyorlardı.[40] Von Wangenheim, sonradan Dersaadet’e sefir olarak gelecek ve Enver-Talât- Sait Halim triumvirasından Alman İttifaknamesi’ni koparacaktır. Şimdi bütün bunları, görüp işittiklerini büyük bir dürüstlük ve içtenlikle kâğıda dökmüş olan Korgeneral J. Pomiankowski’nin kaleminden doğrulayalım.

 

“Almanya için İstanbul, Berlin-Bağdat planının ve çok daha ileriye varan politik terkiplerin (Kombination)[41] gerçekleşmesi için en önemli aşamaydı… İtalyanlar, Küçük Asya’nın Güney kıyısında Alanya’da olduğu kadar Eritre’nin karşısındaki Arap kıyılarında kendilerine bir etki alanı yaratmaya çabalıyor ve ciddî boyutlara varan kömür açığını da Ereğli havzasını ele geçirerek karşılamayı umut ediyorlardı… Avusturya-Macaristan dahi bu yağma yarışında geri kalmayacağına inanıyor ve ilerdeki kolonial genişlemesi için Antalya yöresini hesaplıyordu”[42]

 

“Özellikle Rusya’nın, Almanya’nın ve İngiltere’nin bu emellerinin, bunlar dolaylı dahi olsalar, Dünya Savaşı’nın çıkmasında büyük ölçüde methaldar olduklarında şüphe yoktur. Bu çabaların yoğunluğu göz önüne alındığında, Türkiye’nin en salt tarafsızlığının bile bu Devlet’i, Avrupa güçlerinin bu haşin açgözlülüğünden koruyamayacağı yine açıktı. Savaş, İtilâf Devletleri’ne uzun süreden beri bekledikleri fırsatı, aynı zamanda da Türk toprak bütünlüğünün sırtından sözde haklı emellerini tatmin için kolay bir vesile vermişti.”

 

“Bu zor ve tehlikeli durumda Genç Türkler, savaşın patlamasından sonra, devleti kurtarma umudunu, tek olanak olarak, Merkezî Devletler’in zaferine ve bu Devletlerle uzak ya da sıkı işbirliğine bağladılar. Almanya’nın bu konudaki gerçek niyetleri hususunda hiç hayal kurulmayacaktı; Alman topraklarının uzaklığı ve müşterek sınırların bulunmayışı Almanya’yı, bu bekleyiş içinde olanlardan en az tehlikelisi haline sokuyordu. Savaştan sonra bağların koparılması zor olmayabilirdi.”[43]

 

“Avrupa ülkelerini, bu ülkelerin güç oranlarını yeterince bilmeyen bu kişiler (Genç Türkler), Alman kuvvet gösterisi karşısında iyice etki altında kalmışlar ve Almanya’nın nihaî zaferine körü körüne inanmışlardı. Berlin hükümetinin çoğu kez kendi çıkarını düşünen bencil öğütlerine hiçbir tahkikte bulunmadan uyup, böylece Türkiye’yi uçuruma sürüklemişlerdir.”[44]

 

“General Brozart von Schellendorf, genelkurmay başkanı olup Türk Harbiye Nezareti’ndeki bütün önemli işlevlere, çeşitli silâhların ve illerdeki ordu denetlemelerine Alman subaylarını memur etmişti.”[45]

 

Bu arada, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ordu arasında mevcut olan ikilikten de söz etmek yerinde olacaktır. Devleti ilgilendiren konular, çoğunlukla, İngiltere ile Almanya arasında bir rekabet sorunu olarak şekilleniyordu. Cemiyet İngiltere’ye, ordu ise Almanya’ya yatkındı. Almanya’yı eleştirmek, orduyu eleştirmek demekti. 1909 Temmuz’u Cemiyetin Büyük Britanya ile tekrar iyi ilişkiler kurmasına uygun bir zaman olup bir Osmanlı Meclis heyeti Londra ve Paris’i ziyaret etmekteydi. Aynı günlerde de von der Goltz İstanbul’a gelmiş bulunuyordu. Aralık ayında Fırat nehri üzerindeki Osmanlı Hamidiye gemicilik şirketi ile daha önce Basra Körfezi’ne yerleşmiş ve öyküsünü kısaca anlatmış olduğum İngiliz Lynch Brothers şirketinin birleştirilmesi tasarısı Cemiyet’le Mahmut Şevket Paşa’nın arasına kara kedi soktu. Cemiyet’in yandaşı basın, bu birleşmeye karşı çıkmayı bir Alman oyunu olarak gösteriyordu. Bu basına göre Mahmut Şevket Paşa’yla von der Goltz, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni yıkıp Alman çıkarlarına hizmet edecek bir askerî rejim kurmayı tasarlıyorlardı. Bunları yazdığı için Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey divan-ı harp’e verilmedi ama Tanin 22 Aralık’ta kapatıldı. Ordu güçleniyordu.[46]

 

“Osmanlı Meşrutiyetinin bais olabileceği meş’um akıbetleri daha ilk senesinde piş nazara (gözönüne) almış olan alâkadar devletler Türkiye’ye karşı gittikçe ihtiyatkârane davranmaya başlamışlardı. Lâkin Realpolitik telâmizi (öğrencileri) olan Alman diplomatları idare-i cedidenin revişinden (gidişinden) müteessir olmayıp vaktiyle Yıldız sarayı ile tesis ettikleri, en sonra da bir Enver’le teyit edecek oldukları rabıtaları evvelâ bir Mahmut Şevket ve rüfekası ile yeniden tesise şitab ettiler (koştular), şöyle ki Almanya kendisine mahsus olan alışveriş siyasetinden hiç ayrılmadı.”[47]

 

Bu konularda çeşitli belgeler birbirlerini tutuyor ve tamamlıyor. Mahmut Muhtar Paşa’dan on yıl kadar önce yazmış olan E. Lewin, yazarın adı bilinmeyen “The Near East from within – İçinden Yakın Doğu” kitabından iktibasta bulunuyor ve şunları bize aktarıyor: “Enver Bey’in bu sorunu (Abdülhamid’in devrilmesi), Berlin’e daha ilk gelişinden itibaren gözüne girmiş olduğu İmparatorla tartışmış olduğuna inanmak için ciddî delil vardır. Abdülhamid’i Alman İmparatorluğu’nun bir kayıtsız şartsız uydusu haline getirmeyi başaramayan II. Wilhelm, hırslı genç subayı yavaşça fakat hissedilir şekilde teşvik etmenin yaratacağı olanakları ilkten görmüştü; o genç subay ki bir yandan Prusya ordusunun disiplinini tetkik ederken öbür yandan da gördüğünün tümünden istifade ediyor, hırs ve öz kabiliyetlerinin şuuru onu kendi ülkesinde işlerin yürütülmesinde alabileceği role hazırlıyordu. Enver Bey Berlin’den ayrıldığında elinde İmparator’un Baron Marschall von Bieberstein’a bir sıcak tavsiye mektubu vardı; bu sonuncusu da Enver Bey’in dikkate değer kişiliğini fark edip onunla yakından dost olmakta gecikmedi. Bu samimiyet Baron’un İstanbul’dan ayrılışına kadar sürdü.”

 

“Abdülhamid’in hallinden önce Berlin’in etkisi ne olursa olsun, bu olaydan sonra şimdiki Harbiye Nazırı, yeni Türkiye’nin fiilî diktatörünün tamamen Almanya’nın cebine girmiş olduğundan şüphe yoktur. Her ne kadar Polonya kökenli (?)[48] idiyse de, gönlü tamamen Prusyalıydı”[49]

 

Cemiyet üyelerinin birçoğu Avrupa üniversitelerinde yetişmiş olup Fransız ve İngiliz siyasî kuramlarına hayranlık duyuyorlardı. Buna karşılık bunların “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet” sloganı Alman yapısına hayli ters düşüyordu. Genç Türkler için Kaiser bir otokrattı ve Abdülhamid’i desteklemişti. Baron Marschall von Bieberstein da bu zalim adamla içli dışlı olmuştu. Hüseyin Cahit Bey, Alman büyükelçiliğinin gazetesi Osmanischer Lloyd’u, İslâmcılığı İtilâf Devletleri’ne karşı kullanmaya teşebbüsle suçlamış, Alman gazetesinden, Osmanlıcılık ilkelerine ve siyasetine aykırı olan bu davranıştan vazgeçmesini istemişti (Tanin, 28 Ağustos 1911)[50] Alman nüfuzu yeni liberalizm dönemi için tehlikeli olabilirdi. Fazla da haksız görünmüyorlardı. Ama ne çare ki “… Merkez-i Umumî’yi ‘Üçler’, ‘Üçler’i de Enver Paşanın kuvvetli iradesi sevk ve idare ediyordu”. Onun kaşında, cihangirlik alâmeti olan bir beyazlık vardı. O ayrıca Almanya’nın ve Alman ordusunun hayranıydı, Almanların daha baştan beri oyunu kaybettiklerini sonuna dek göremeyecek kadar.

 

  1. Dünya Savaşı’nın konumuzla ilgili ayrıntılarına girmeden önce Enver Paşa’nın kişiliğinin tahlili, birçok olgunun aydınlanması için elzem olmaktadır.

 

Gerek bu konuda, gerekse Harb-i Umumî’nin öyküsünde rahmetli Şevket Süreyya Aydemir’in çok değerli “Makedonya’dan Orta-Asya’ya Enver Paşa” adlı belgeli eserinden geniş ölçüde faydalandım. Ayrıca, elinde büyüdüğüm üvey babam Yenibahçeli Şükrü Bey’in, İttihat ve Terakki’nin silâhşorlarından ve Enver Paşa’nın yaveri olması dolayısıyla, Paşa’nın bütün ailesiyle yıllarca içli dışlı olduk, kardeşi Nuri Paşa’nın sahibi bulunduğu Zeytinburnu ve Sütlüce silâh ve mühimmat fabrikalarında beş yıla yakın çalıştım. Böylece bütün aileyi yakından tanımak fırsatını bulduğum gibi onlara yakın olan kişilerle de çok sık beraber oldum. Çok şey benim de bulunduğum meclislerde konuşuldu. Sırası geldikçe konuyla ilgili olarak bu kişilere ait ayrıntıları da vereceğim. Konumuzun dışında kalanları ise, daha başkalarıyla birlikte, hazırlamakta olduğum “Türkiye’nin sosyal tarihine malzemeler” adlı kitapta sergileyeceğim.

 

Enver Paşa,[51] savaşın geleceğinin Marne’da düğümlendiğini görmemekle kalmayacaktı. Koca imparatorluğun kaderini çizecek kararları büyük gizlilik içinde alacak, bu kararlara sadece Talât ve Sait Halim Paşaları ortak edecek, durumdan Berlin elçiliğimizi haberdar etmekten özellikle kaçınacaktır. Kautsky’nin yazdığına göre[52] sadrazam Sait Halim Paşa Alman sefiri von Wangenheim’a “Mahmut Muhtar Paşa’nın bu müzakerat-ı ittifakiyeden haberdar olmamasının elzem” olduğunun Berlin’e bildirilmesini suret-i mahsusada tavsiye etmişmiş! Bunu Gnl. Fahri Belen de doğruluyor: “Cemiyetin ve kabinenin ileri gelen üyelerinden Bahriye Nazırı Cemal Paşa ile Maliye Nazırı Cavit Bey’e de imzadan sonra haber verilmiş, devletin Berlin’deki büyükelçisinden de gizli tutulmuştur.”[53]

 

Bu da yetmeyecekti ona. Yine dinleyelim Berlin Sefir-i Kebiri M. Muhtar Paşa’yı: “… O zamana kadar (18 Mart 1915 Çanakkale’de Müttefik Donanması’nın yenilgisi) Almanya’nın kudretsizliği de meydan-ı bedahate çıkmıştı. Almanya’nın bidayet-i harpte Calais’yi zapt ile Manş denizine hâkim olarak İngiltere’yi Fransa’dan ayırmak fırsatını kaçırdıktan sonra Ruslarla Sırplılar tarafından mütemadiyen mağlup edilen müttefik-i âcizi Avusturya’ya aylar geçtiği halde müzaharette bulunamamaktan başka, Şark ve Garp cephelerinde güçlükle tutunuyordu. Sırplıların galebeleri ise Balkan’larda İtilâf Devletleri’ne gayet müsait bir vaziyet ihdas ediyor ve Türkiye’yi Düvel-i Merkeziye’den kâmilen ayrı düşürüyordu… Çanakkale’de ihraz edilen fevkelümid haiz-i ehemmiyet olan muzafferiyet Devlet-i Aliyye için mucize nevinden bir nimet idi. Bu muzafferiyetle beraber Türkler ellerindeki pek cüz’î top mühimmatını da kâmilen sarf etmişler ve Müttefikler donanması Boğaz’ı bir ikinci defa zorlamış olsa düşmanın müruruna (geçmesine) seyirci kalacaklardı (o sırada mezunen Berlin’de bulunan Baron von Wangenheim’ın boğazların birkaç hafta içinde sukut edeceğini söylemiş olduğunu işittim. Bu sözü mevsuk addettim. Zira o günlerde Osmanlı hizmetinde bulunan General von Bronzart haremine katiyen İstanbul’a avdet etmemesini ve işin neticesini Berlin’de intizar etmesini yazmıştı. İstihbarat-ı hususiyeme nazaran da Büyük Karargâh’ta İstanbul’un sukutu beklenmekteymiş). Çanakkale muzafferiyeti Babıâli’yi, vilâyat-ı Arabiye’ye muhtariyet-i idare verilmek şartıyla, bitaraflığını, hudutlarını ve istiklâlini mütekeffil bir müsalâha (kefalet altına alan barış) akdedebilecek vaziyete koymuştu. Nitekim müellif[54] bu ihtimale binaen siyasetimiz için ahval ile mütenasip bir veçhe-i cedid tespitini teemmül ederek (yeni bir şekil saptanmasını etraflıca düşünerek) Babıâli’nin nazar-ı dikkatine vazetmiştim. Bu teklifim Babıâli tarafından hafiyyen (gizli olarak) Almanya İmparatoru’na iblâğ edilerek tebdilimle (değiştirilmemle) Berlin’e diğer bir sefir tayini lüzumu müşarünileyhe bildirilmişti”![55]

 

Yani Çanakkale muharebesinin bıraktığı olumlu etkiden faydalanarak itilâf Devletleri’nin bize uzattıkları çok uygun koşullu münferit barış teklifleri elin tersiyle itiliyor, bunu tezgâhlayıp bunda aracı olan ve Almanların bu savaşı kesin olarak kaybettiklerini bildiren bir asker büyükelçinin bu yoldaki önerileri Kaiser’e iletiliyor![56] Enver Paşa’nın toz kondurulmayan vatanseverliğiyle bu tutumun ne dereceye kadar bağdaştığının kararını okuyucuya bırakıyorum. Başlarda “güvenilir istihbarat elemanı”ndan söz etmemiş miydim?

 

Evet, Harbiye Nazırı bir “meczup”tu, bir “cin”e yakalanmıştı, Wilhelm cinine. Ben, başta Paşa’nın yaveri üvey babam Yenibahçeli Şükrü Bey olmak üzere onun büyük hayranları içinde büyüdüm ve sırası geldikçe de bir Fransız deyimini hatırlamaktan kendimi alamadım: “Her budala, onu beğenecek kendinden daha budala birini her zaman bulur”[57]… Kaiser ise bu kadar budalanın güdümünü elden kaçıracak kadar budala değildi.

 

“Enver Paşa yarbay rütbesindeyken Berlin Büyükelçiliğimiz nezdinde kara ataşesi atanmıştı. Onun İttihat ve Terakki ile yaptığı özel gayretler de İmparator’un bilgisi içindeydi.[58] İkinci Dünya Savaşı arifesinde Hitler’in Mussolini’ye yaptığı gibi ilkinin arifesinde İmparator, Enver’in gururunu okşayacak bir hareket hazırlamıştı: Berlin’de bulunan bütün sefaretlere mensup kara ve deniz ataşelerine bir yemek vermiş ve bu ziyafette başmisafir yerini Yarbay Enver’e ayırmıştı. Diğer ataşelere: ‘Sizin rütbeleriniz Enver’in rütbesinden daha büyük; fakat yakında büyük bir imparatorluğun başına geçeceği için Enver’e baş yeri verdim’ diyecekti… Bu da yetmeyecek, yemekten sonra koluna girerek Enver’i özel bir odaya götürecekti. Burada ‘Enver’ diyordu, ‘sen başa geçtiğin zaman her istediğin yardımı yapacağım. İşte sana askerî müşavir de buldum: General Mackensen’…”

 

“Korgeneral Mackensen’in gelip Yarbay Enver’in karşısında topuk çakması Osmanlı Devleti’nin gelecek Harbiye Nazırı’nı büsbütün gururlandırmıştı. Diğer taraftan imparator da Osmanlı Devleti’nin adını değiştirmiş ve ‘Enverland’ (Enver ülkesi) yapmıştı.”

 

“Birinci Dünya Savaşı’nı çocuk yaşamış olan bizim kuşak, savaş içinde memlekete gelen Alman savaş malzeme sandıkları üzerinde[59] Enverland kelimesinin yazılı olduğunu hatırlayacaklardır.”[60]

 

İmparatorun özel yaşayışında bazı tuhaf huyları olduğu biliniyor. Enver’i her haliyle kendine benzetecektir, bıyıklarından tutun da (“Wilhelmkâri”) Kaiser’in sivri külâhına ve Alman askerinin paratonerli miğferine çevrilen “Enveriye-kabalak”a kadar…

 

Yaveri Yenibahçeli Şükrü Bey Enver için “bebek gibi güzeldi” derdi. Bu güzellik onun “damat”lığa kabulüne yardımcı olmuş olan niteliklerinden biriydi.[61]

 

Enver Paşa, bir çabuk ilerleme aracı olarak bu damatlığa çok özenmiş, sonunda da başarmıştı işi: Abdülhamid’in yeğeni Naciye Sultan’la evlenmişti. Ama bunda yalnız kalmamıştı: sınıfının birincisi Hafız Hakkı da aynı şeyi yapmıştı. Şehzade Mecit Efendi kendi kızını da Enver’in amcası Halil Paşa’ya vermek istemişse de o, “aleyhinde kıyam ettiğimiz bir hanedandan kız almayı ben doğru bulmuyorum. Arkadaşlarımın da evlenmelerine muarızım” diyerek[62] bunu reddetmiş, bir oldubittiye getirerek alelacele Safiye Hanımla izdivaç etmişti.

 

Enver Paşa, çabuk yükselme hesabı içindeydi ve bunun için her olanağı, bu arada Alman “dostluğu”nu kullanma yolundaydı. Onun ve Talât Paşa için “çok namuslu, paraya pula tenezzül etmeyen” kişiler oldukları sürekli söylenir dururdu. Doğrudur, bu paşaların herhangi bir irtikâbı işitilmemişti. Gerçekten namuslu kişi yiyicilik etmez. Ama rüşvet almayan her kişi mutlaka “namuslu” mudur?… Galiba işin düğüm noktası da burası oluyor. Şimdi anlatacaklarım, sorunun çözümünü okuyucularıma bırakacak.

 

Şükrü Bey’in anlattığına göre Dâhiliye Nazırı Talât Bey (Paşa) bir gün Enver’in yanına varıp iaşe Nazırı Topal İsmail Hakkı Paşa’nın suiistimalinin ayyuka çıktığından, bunun halk üzerine çok olumsuz etki yaptığından yakmıyor ve tedbir alınmasını öneriyor. Enver’in yanıtı kuru üç sözcükten ibaret oluyor: “başka adamım yok!”… Talât bey için mesele burada bitiyor ve vicdan rahatlığı içinde muhtelis (beylik maldan çalan) olarak bildiği bir zatla aynı kabinede yan yana yer almaya devam ediyor, Enver’le birlikte.

 

“Şayan-ı ibrettir ki millet, bu badire-i azim sırasında bu mukaddes toprakları, vesait-i mahdutesiyle sekiz cephede, en son sistem alât ve edevat-ı harbiye, bahriye ve havaiye ile mücehhez düşman ordularına karşı kademe kademe müdafaa için sebiller gibi kan akıtırken, dâhilde meydanı boş bulan muhtekirler, o ebedî minnete lâyık bu necip milletin kanını güle oynaya emiyor! Açlıktan, sefaletten, her türlü mahrumiyetten her gün biraz daha eriyen bedbaht bir halkın, hava kadar muhtaç olduğu nafakası üzerinden yüz binlerce lira kazanmak yolunu buluyordu!…”

 

“1917 baharındaydı. Vaktiyle Bükreş sefiri bulunduğu zamandan beri tanışmakta olduğumuz Avusturya-Macaristan devletinin İstanbul sefir-i kebiri Marki Pallavicini’nin refikasına hususî olarak çaya davetliydik… Necip ihtiyar: ‘Anlamadığım bir nokta var! Biz size kilosu iki buçuk kuron’a (o tarihte bizim bir liramız yirmi beş kuron’dan fazlaydı) yüzlerce vagon şeker verdik! Nasıl oluyor da burada okkası üç yüz kuruşa satılıyor?’ dedi… Sadarete geldiği gün esna-i tebrikimde Talât Paşa’ya şu suretle izah etmiştim: ‘Paşam! Memleketin en büyük derdi açlıktır. Birkaç gün evvel Haydarpaşa çayırından geçerken, sekiz on yaşlarında iskelete dönmüş bir çocuğu ot yerken gördüm! Dün de Beyoğlu’nda İngiliz sefarethanesinin karşısındaki sıra lokantaları önünden geçerken garsonun kapı önünde köpekler için döktüğü bir kap dolusu kemiğin bir düzine kadar aynı yaşta çocuklar tarafından kapışıldığına şahit oldum! Memleketimizde şiddetle hüküm süren iaşe buhranına, muhtekirlerin zulüm ve gadrine karşı duracak yegâne şahsiyet sizsiniz. İşte memleketin mukadderatına resmen de[63] hâkim mevkide bulunuyorsunuz. İlk muvaffakiyetinizi inşallah bu sahada gösterirsiniz’ demiştim. Sadr-ı cedid bu mesele ile bizzat uğraşacağını vaat etti: garip bir tesadüf eseri olacak, ertesi gün Fatih Belediyesi’ni kadınlar sarmış ‘ekmek istiyoruz!’ diye bağrışmışlardı.”

 

“Talât Paşa filvaki sözünü tuttu. Yani bir men-i ihtikâr komisyonu teşkil etti. Fakat ihtikârın önüne bir türlü geçilemedi. Şekerin kıyyesi zannederim dört yüze kadar çıkmıştı. Harb-i Umumî’den beri her memlekette ihtikâra karşı şiddetli mücadele açıldı. Evvelâ iaşe meselesi nazar-ı dikkate alınarak bütün mekûlât (yenecek şeyler) her tarafta ‘vesika’ ile herkese fennen lâzım olan miktarda tevzi edildi. Bizde de tahsis-i ‘ekmek’ meselesini tanzim ve tevsik eylemek üzere Talât Paşa’nın Almanya’dan suret-i mahsusada celbettiği Herr Consul Mayer vakıa bu usulü İstanbul’da dahi ihdas etti. Etti ama bazı hane, mahallelerde francala ve has ekmek, mahallâtta halk çamur gibi kara ve insanın midesine taş gibi oturan bir halita-i garibe yemekten kurtulamadıydı!…” diye yazacaktır büyükelçilerimizden Galip Kemali (Söylemezoğlu) Bey.[64]

 

Aynı konuda ünlü şehremini Operatör Cemil (Topuzlu) Paşa’ya kulak verelim. “… Şehremini olduktan sonra, Talât Bey… Merkez-i Umumî’ye şehir işlerine müdahale ettirmedi…”

 

“Cihan Harbi patlak verince işler yine alt-üst oldu. Çünkü fırsatı ganimet bilen Kara Kemal, İstanbul’un iaşesini kâmilen üstüne almak istiyordu. Evvelâ, ortaya bir un meselesi çıkardı. Bakınız nasıl: şehirde pek az un stoku vardı. Halkın gıdasız kalmamasını temin için, Dâhiliye Nazırı Talât Bey’in Romanya’ya gitmiş bulunmasından istifadeyi düşündüm. Nazıra telgrafla müracaat ederek, Şehremaneti namına un siparişine tavassutunu rica ettim. Bu suretle çuvalı 29 franktan olmak üzere ilk partide 100 bin çuval un getirttim. Talât Bey, verdiği cevapta, aynı fiyat üzerinden ne zaman müracaat edersek, bize un göndereceklerini de bildiriyordu. Bu suretle… ekmeğin okkasına beş para bile zammetmeden halkın başlıca gıdasını temin eylemiştim.”

 

“Bir gün Emanet makamında, meşgul bulunduğum bir sırada, Merkez-i Umumî’den iki zatın geldiğini haber verdiler. Bunlardan biri, ticaret sahasının ve o devrin mâruf simalarından, diğeri de Merkez-i Umumî’nin faal uzuvlarından biriydi ki, her ikisi de elyevm (bugün) hayattadırlar. Bana dediler ki: ‘Bundan sonra Romanya’dan sipariş edeceğiniz unların yerine bizim unlarımızı tercih etmenizi ricaya geldik. Şehremanetine derhal yüz bin çuval un vermeye hazırız.’ Ben teşekkür etmekle beraber, fiyat ve sair hususlarda da anlaştığımız takdirde, sizin unlarınızı tercih edeceğimden şüpheniz olmasın, cevabını verdim. Her ikisi de bu tatlı vaadin neşesiyle güldüler ve: ‘Unların beher çuvalını, İstanbul’da teslim edilmek şartıyla 32 franga vermeye hazırız’ dediler”.

 

“Bu suretle teklif sahiplerinin verecekleri unların beher çuvalı ile Bükreş’ten satın aldığımız unların beher çuvalı arasında üç franklık bir fiyat farkı olduğu anlaşılıyordu. Bu miktar 100 bin çuvalda 300.000 frank, yani bizim paramızla 15.000 altın tutuyordu. Tabii Emanet’in menfaatine mugayir olan bu teklifi kabul edemezdim. Muhataplarım, ret cevabı üzerine, muğber olarak gittiler.”

 

“Dâhiliye Nazırı Talât Bey, ertesi gün, mutadı hilâfına Emanet’e geldi… doğrudan doğruya maksada girdi: Kara Kemal namına Şehremaneti’ne teklif edilen 100.000 çuval unu neden satın almak istemediğimi sordu. Meseleyi anlattım. Talât Bey şu cevabı verdi:”

 

“Paşa, Emanet’i hiçbir zaman zarara sokmak istemem. Kemal Bey’le de aranızı bulmak arzusundayım. Düşündüm, taşındım, şu çareyi buldum: Ekmeğin okkasına on para zammediver![65] Emanet mutazarrır olmaz, Kemal bey de gücenmez… Kırma beni!…”

 

“Bunun üzerine: havâyic-i zaruriyeden (zarurî ihtiyaçlardan) olan ve halkımızın gıdasını teşkil eden ekmeği, başkalarının kazanç temin etmelerine hizmet için pahalılaştıramam. Maatteessüf bunu kabul etmeyeceğim, dedim.” “Talât Bey biraz içerledi… Birkaç samimi cümleden sonra kalktı, gitti.”

 

“…Kara Kemal, İstanbul’un iaşesini tamamen üstüne alamayacağını, beni istediği yola getiremeyeceğini anlayınca aleyhimde harekete başladı. Nazırlardan birçoğu beni tutuyordu. Yalnız Şeyhülislâm ve Evkaf Nazırı Hayri Efendi[66] ile aram açıktı. Hal bu merkezdeyken bir gün, eski adliye Nazırlarından Necmeddin Molla Emanet’e geldi. Bana, Talât Bey’le görüştüğünü ve onun, Emanet’ten çekilmekliğimi istediğini söyledi. Derhal: peki, dedim, iki satırlık bir istifanâme yazdım, doğruca Dâhiliye Nezareti’ne gittim. Talât Bey: ‘Paşa, dedi, kendi hesabıma çok müteessirim. Ne yapayım ki, iki büyük cereyan karşısında kaldım. Ben başta olduğum halde Enver, Cemal ve daha bir iki nazır behemehâl Emanet’te kalmanı istiyorduk. Fakat kim olduğunu pekâlâ bildiğin bir zat, ‘ya ben, ya Şehremini’ deyip duruyor. Ne yapalım? Biliyorsun ki geçenlerde cihat fetvası verildi. İşte bu esnada, onun mevkiini terk etmesi bin türlü kıylükallere sebep olacak. Gerek dâhilde, gerek hariçte fena akisler yapacak. Bundan dolayı seni feda ettik. Emin ol’…” “Talât Bey’e veda ettim… Ertesi günü, yerime eski muavinim İsmet Bey getirildi. Üç gün sonra da ekmeğin okkasına on para zammedildi. Çuvalı 32 franktan olmak üzere 100.000 çuval unun alındığını da duydum.”

 

“Şehremaneti, bütün harp müddetince, Kara Kemal’in elinde kaldı. Zavallı İstanbul halkı, lüzumsuz yere, ekmek yerine mısır koçanı yedi ve sefalet yüzünden birçok ölüm hâdisesi vuku buldu.”

 

Ve bundan sonra da Cemil Paşa, Enver tarafından “acil lüzumuna mebni hastanelerdeki yaralılara bakmak ve teftişatta bulunmak üzere… muvakkaten Bağdat civarına” yollanmak, yani doğruca İstanbul’dan uzaklaştırılmak isteniyor,[67] “çok namuslu büyük vatanperver”ler tarafından…

 

Servet-i Fünun’un sahibi Ahmet İhsan Bey’e, Çanakkale’den Müttefiklerin çekilmelerinden hemen sonra “… İngilizlerin uğraştığı yerleri, bıraktığı hatıraları görmek üzere” Almanya’dan gelen on kadar Berlinli, Frankfurtlu gazeteciye refakat görevi veriliyor. Gülnihal vapuruyla, beraberlerinde Türk gazetecileri de olmak üzere savaş alanına gidilip buraları geziliyor. “Gülnihal’in lokanta ve büfesini o tarihte Tokatliyan oteli idaresi temin etmişti… Harbiye Nezareti ve Levazım İdaresi Gülnihal’in yemek salonunda bize büyük muharebenin acı mahrumiyetlerini unutturmuştu, fakat muharebe meydanımızı ziyarete gelen Alman gazetecileri, Osmanlı Harbiye Nezareti’nin gösterdiği cömertliğe şaşmış, levazım müdiriyet-i umumiyesi’nin bu israfı, onu yapanların umduklarına muhalif olarak, fena tesir bırakmıştı”[68] diye bitiriyor anısını Ahmet İhsan Bey.

 

Ne çocukların ot yemesi, ne karaborsa, vagon-şeker ticareti, ne de cephelerden her gün gelen kara haberler Talât Paşa’yı yiyip içip iyice şişmanlamaktan ve sabahları muntazaman, Sadaret’e gelmeden önce, Galitarya’da (şimdiki Florya Şenlik Mahallesi) Osman Reis’in evinin civarında veya Haramidere’de Angurya Çiftliği’nde gönül ferahlığıyla bıldırcın avına çıkmasına engel olmuyordu. Onu mutsuz kılacak tek şey iktidardan düşmek olacaktı. Nitekim Berlin’e kaçıp orada Ermeni kurşunuyla can verdiği zaman iyice zayıflamış haldeydi…

 

Suiistimaller L. Einsteinen günlüğüne kadar yansımış: “Ağustos 19. Şeyhülislâm’la İstanbul Valisi İsmet Bey arasında büyük kavga çıkıyor. Ayrıntıları karanlıksa da büyük sorun olan ekmek kıtlığı üzerindeymiş. Bu işi idare edenlerin günde dört bin lira ‘vurdukları’ söyleniyor. Maarif Nazırı Şükrü Bey meseleyi tahkike memur edilmek istenmişse de onun da bunda medhaldar olduğu… Şeyhülislâm istifa ediyor ama Enver bunu durduruyor. Mesele hâlâ ortada”[69]

 

Wilhelm Osmanlı ülkesini bu adamların aracılığıyla ele geçirmişti. Aradan otuz yıl kadar geçecek, liderinin geçmişi itibariyle “İttihatçı” karakterini haiz Demokrat Parti hükümeti, Talât Paşa’nın kemiklerini Berlin’den getirtip onları Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne gömecek, birçok büyük caddeye bu “çok namuslu ve vatanperver” kişinin adını verecekti.

 

Büyük İttihatçılardan Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey’in şu satırları acaba benim düşüncelerimi doğrulamıyor muydu? “Bizimkiler Almanların yengi kazanacaklarına inandıkları gibi bizim de Ruslara, üstelik Mısır’da İngilizlere karşı zafer kazanacağımıza güveniyorlardı. Kanal seferi hazırlanmadan önce, Cemal Paşa’nın bir komutanlıkla İstanbul’dan savaşa gitmesi söz konusu olduğu sırada onun ‘Acaba Odessa’ya mı gitsem, Mısır’a mı?’ diye ciddî ciddî düşündüğüne tanığım. Görülüyor ki Odessa’ya kuvvet çıkararak orada Ruslarla dövüşmeyi bile düşünmüşlerdi…”[70]

 

Bu Odessa fikrinin nasıl Almanların telkiniyle yerleştiğini aşağıda anlatacağım.

 

“Kulüpte (Cercle d’Orient), hükümeti elinde tutanlar her gün kumar oynamaktalar: Talât poker, Sadrazam bilârdo oynuyorlar, müttefiklerin Çanakkale’ye çıkmış olup resmî bültenlerin aksine, ilerlemelerine rağmen… Esbak Sadrazam Hakkı paşa sinekkaydı tıraşlı ve Berlin’den edindiği güzel kokuları sürmüş olarak bir eski vezirden çok bir Alman bankere benziyor… Biraz, önce kulübün oyun salonuna giren Wangenheim hemen, Galiçya’daki zaferin tarihte eşsiz olduğunu, Rus ordusunun tamamen imha edilmiş bulunduğunu… söyledi. O her zaman bu kabil başarıları herkese uygun bir ilâç gibi haber verir. Bunlar Türkleri etkiler.”[71]

 

Şimdi işi yine biraz baştan alalım.

 

Balkan Savaşı’ndan sonra akdedilen Londra Konferansı’na Alman Dışişleri’nin nasıl bir Osmanlı ülkelerini nüfuz bölgelerine bölme projesi sunduğundan yukarda söz etmiştim. Bu konuda Mahmut Muhtar Paşa Berlin’den 16 Temmuz 1913 tarihli ve 342 No.lu şu raporu gönderiyor: “Elyevm (bugün) İngiltere ile Almanya beyninde husul bulmakta olduğu müşahede olunan mukarenet (yakınlık) ve tevazünün (dengenin) hayat-ı devleti temdide salih ve kadir olacağını zannedenler dahi mevcut ise de mukarenet-i mezkûreden (sözü edilen yakınlıktan) fikir ve maksat son Rus muharebesinden evvel Kont Andrassy’nin Gortchakov’a vaki olan teklifi kabilinden olup fiilen müdahale için Devlet-i Aliye’nin inhilâl-i tabiiyesini (kendiliğinden çökmesini) beklemeyi tavsiye etmesine müşabih olması da muhtemeldir… İngiliz-Alman itilâfı bizim ilm-i haberimizden hariç kaldıkça ve müzakerata biz de iştirak etmedikçe neticeye emniyet caiz olamayacağı derkârdır”[72]

 

Bu arada Rusya, Hariciye Nazırı Sazanov’un girişimiyle, yaklaşan savaşta Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığını sağlamak üzere ilginç tekliflerde bulunuyor, böylece de kuvvetlerini Karadeniz kıyılarıyla Kafkasya ve İran sınırlarına dağıtmaktan kurtulmayı hesaplıyordu.[73] “Lâkin İstanbul’ca işin derece-i ehemmiyeti takdir ettirilemedi, çünkü her nedense İstanbul’dakiler her şeyi Alman dostlarımızdan beklemekte ve Rusya siyasetinde lehimize olarak vuku bulan inkişafa bermutat ehemmiyet affetmemekte idiler”, diyor Berlin büyükelçimiz,[74] öteki yazarlarla aynı paralelde olarak.

 

Ama Cemal Paşa, Ali Fuat Erden’e “Fakat Rusya bizim can düşmanımızdır!” dememiş miydi? Demişti ve de haklıydı. Fakat işin “püf” tarafı bu noktada başlıyordu: neden Almanya “dostumuz” oluyordu?… Hiç mi yakın tarihi bilmiyordu bu genç, atılgan, gözünü budaktan esirgemeyen, ateşli subaylar? Evet bilmiyorlardı. Bunların devleti yönetmeye gerekli nitelikleri elde etmeleri için daha “çok fırın ekmek yemeleri”nin gerektiğini, bugün elimizde bulunan bütün belgeler vurguluyor. Bunlar sadece askerdi ve Tötonik askerî şaşaa bunların gözlerini kamaştırmış, başka bir şey göremez olmuşlardı, projektöre tutulmuş tavşan gibi… Ama asker olarak dahi, bu mesleğin gerektirdiği staj ve… tecrübe kademelerinden geçmeden yüksek kumanda mevkilerine geldiklerinden, bu mevkiler için yeterli olmaktan uzaktılar. Onlar bir oyuna girdiler ve doğal olarak da kaybettiler oyunu; etrafta ne cam kaldı, ne çerçeve. Çocuk oyunu bu kadar olurdu.

 

Ama bu “çocuk”ların her biri de alabildiğine hırslıydı ve ihtirasları uğruna binlerce Türk gencini toprağa gömmekten sakınmayacaklardı.

 

Evet, cin çarpmıştı bu çocukları, Tötonik cin. Bıyıklar da “Wilhelmkârî” olmuştu.

 

Ama cin’in çarpamadıkları da vardı, Miralay Mustafa Kemal Bey gibi.

 

“Meczup”ların başı olan Enver’in ruhî durumunun kısa bir tahlili, bu “cezp etme” işinde Kaiser’in fazla zorluk çekmediğini gösterecektir.

 

“Enver’le Manastır’daki arkadaşlığımız sırasında, onda şu kanaati görmüştüm. Çarpışmalarda… fedakârlıktan çekinmemiş bir erkânıharp zabiti Napolyon olabilir![75] Hatta hükümdarlara hitap olunan ‘Sir’ unvanıyla ilgilenirdi… ve artık İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin onu ordunun başına geçirmek arzusunu göstermesi, onu, mukadderatında Napolyon olmak istidadı olduğuna inandırmıştı…”

 

“Balkan Harbi’nden sonra Beşiktaş’taki evinde[76] kendisini ziyarete gittiğim bir gün, orada, tanımadığım bir Alman da gördüm. Alttaki bekleme odasında bu Almanla yalnızdım. Duvarda bir Napolyon resmi, masanın üstünde bir Napolyon heykeli vardı. Alman bana bunları göstererek dedi ki: ‘Burada Napolyon! Orada Napolyon!’, ve eliyle yukarı katı işaret etti: ‘Orada Napolyon!’…”

 

“Bu hatıramı yazdığımın sebebi, Enver’de Napolyon olmak duygusunun, hadiselerin yardımı ile pek çabuk yükselmesi dolayısıyla de artık bir ideal haline gelmiş olduğunu, Almanların da bunu bildiğini göstermektir[77]…”

 

Kâzım Karabekir Paşa[78] ruh hekimlerinin “megaloman” dediklerini diyecek ama dili varmıyor…

 

Napolyon bir “zafer takı” yaptırmıştı Etoile’de, üstünde Austerlitz, Jena, Marango, Rivoli, Lodi… yazılı. Fransızlar onu gururla seyrediyorlar, bu takın milyonlarca ölü ve sakat; devletin malî iflâsı ve Paris’in iki kez istilâsına mal olduğunu düşünmeden. Enver de Napolyon’un Fransa’ya nelere mal olduğunu düşünmemiş olacak ki ona benzeyeyim derken Türk tarihine Sarıkamış, Kanal, Suriye, Irak…ı ve de Sevre’i hakkedecekti.

 

“… Ama çok alçak gönüllü görünen Enver, sonradan mevki tutkusuna kapılır gibi olmuştu. Babıâli baskınında, dolaylardaki bir kıraathanede oturarak, kendisine ortalığa çıkması için haber getirilmesini bekliyordu. Kararlaşan dakika geçince sinirlenmişti. Elinde bir kurşun kalemle bir kâğıt parçası üstünde oynuyor, şekiller çiziyordu. Bilinçaltı bir güdüyle bunu yaparken Napolyon Bonapart’ın resmini çizmiş olduğunu[79] Nadra Matran bana söylemiş, üstelik bu desenin kendisinde olduğunu ve bir anı olarak sakladığını eklemişti…”

 

“Abdülhamid zamanında Harp Okulu’ndan yetişmiş ve okuldan çıkınca Rumeli’ye giderek çoğu zamanını dağlarda eşkıya izleyerek geçirmiş bir gencin büyük dünya görüşü olamazdı.[80] Yalnız askerî bir öğrenim görmüştü. Siyasa ve devlet işleri üzerindeki yetki, sonraki deneylerle kazanılacaktı.”

 

Ama o zamana kadar da ne cam kalacaktı, ne çerçeve. Bunda herhalde yukarıdaki satırların sahibi Hüseyin Cahit Bey de mutabıktı.[81] Acemi nalbant Kürt’ün eşeğinde talim edecekti.

 

Karabekir Paşa’nın peşini bırakamayız; bizlere Pan-Cermen ülküsünün uygulanması konusunda paha biçilmez, bilgiler aktarıyor.

 

“1914’te Dünya Harbi’ne girdikten ve Cihad-ı Ekber’i de ilân ettikten sonra Enver Paşa’nın bana mahrem olarak bildirdiği şu iki mesele, Almanların onu mütemadi surette ve muhtelif kanallardan işleye işleye nelere kadar muvaffak olduklarını gösterir.”[82]

 

“Enver Paşanın kaşındaki beyazlık cihangirlik alâmetiymiş!”

 

“Anadolu’ya Alman göçmenler getirilmesi, bizim menfaatimize uygunmuş!…”

 

“Enver Paşa, Kutsal Savaş ilânının ertesi günü kendisine fortrağımı verirken bana bunlardan şöyle bahsetti:”

 

“Kâzım, kaşımdaki beyazlığın bir cihangirlik alâmeti olduğunu söylüyorlar! Sen ne dersin?”

 

“… hiç hatırıma gelmezdi ki Enver günün birinde, kaşındaki bir santimetrelik beyaz kıllarının, bir cihangirlik alâmeti olduğuna inansın, bu yolda söyleneni benimsesin.”

 

“Enver Paşa’nın etrafında Mısır’dan, Fas’tan, Hint’den, Afgan’dan çeşit çeşit insanlar vardı. Bunların içinde, Almanlardan aldıkları ilhamla[83] gaipten, gelecekten haber verenler de bulunacaktı!…”[84]

 

Karabekir Paşa bu konuyu oldukça uzun işliyor, anılarında. Ona göre bu duygu ve inanışlar Enver Paşaya, Almanlar tarafından ve maksatlı olarak telkin ve takviye edilmiştir.

 

Aslında Alman, derece derece, herkesin kanına girmişti. Dikkat edildiyse Karabekir Paşa yukarda, “…kendisine fortrağımı verirken…” ibaresini kullanıyor, “günün tekmilini verirken” yerine…

 

General Fahrettin Altay’ın da sözü var, bu konuda: “Bütün hükümet kudreti Enver Paşa’nın eline geçirildi. Kimseye bir şey sormaya lüzum hissetmeden istediğini yapıyordu. Bu milleti kurtarmak için, Allah tarafından tayin edildiğini, hürmet ettiği bir zata söylediği de sonraları işitilmiştir”.[85]

 

Derin bir mistik ruha sahip Enver’in Pan-İslâmist eğilimde olacağı da doğaldı. Nitekim ülkeyi soktuğu Dünya Savaşı sonunda yalnız Osmanlı Devleti istiklâline kavuşmayacak, bütün İslâm âlemi de kurtulacaktı. Bu savaş, bütün Müslüman dünyasının savaşıydı. Tarihin kader’i[86] ve Tanrı’nın iradesi bu merkezdedir ve kendisi bu yazgının gerçekleşmesine Tanrı’nın emriyle memur edilmiştir.

 

Ali Fuat Erden Paşa’nın tanığı olduğu Enver Paşa’nın Medine’yi ziyareti, gerçekten onun ruh haleti hususunda çok anlamlıdır: “Enver Paşa Medine istasyonuna iner inmez doğru, yaya olarak, Peygamberimizin Merkadi’ne, Ravza-i Mutahhare’ye, gitti… Kasideler, ilâhîler okunuyor; bütün yol boyunca, yer yer, her elli adımda, karşılıklı birer deve kesiliyor… Enver’in mevkibi (onu izleyen, beraber yürüyenlerin tümü) bu iki kan oluğu arasında, ilâhîler içinde, yakıcı güneş altında, ağır ağır ilerlemekteydi… Enver Paşa benliğinden geçmiş, iki elini göğsünün üzerinde ta’zim (ululama) ve taatla (Tanrı’ya boyun eğme, ibadet) bağlamış, başını öne eğmiş, sessiz sessiz ağlamaktaydı. Ve bütün yürüyüş esnasında gözlerinden bir düziye yaşlar aktı…”[87]

 

Sarıkamış’ta doksan bin gencin karlara gömülmesinde tek damlasını akıtmadığı gözyaşlarıyla Ravza-i Mutahhara’yı bol bol sulamıştı Enver. O, bu derece Müslüman, Wilhelm de İslâm Âlemi’nin hamisi olunca, Hohenzollern için işler kolaylaşıyordu.

 

Mizansenler de onun bu “iman”ını pekiştirmekten geri kalmıyordu. Sultanahmet meydanındaki mitingde hatip, Enver Paşa’yı “İslâm’ın sancağını yed-i celâdetinde (yiğitlik elinde) tutan Enver!” olarak nitelendirmişti. Ziya Gökalp de onun için “Melekler bu milletin kurtulacağını ona fısıldadılar” demişti,[88] o “dalgınlığı”nı kitabın sonunda göreceğimiz Gökalp!

 

“Bulgar elçisi Enver’e ‘Peygamberlerin Peygamberi’ adını takmıştı. Onun Harbiye Nezareti’ndeki masasının bir yanında Napolyon’un, öbür yanında da Büyük Frederik’in resimleri asılı bulunuyor. Almanlar bütün teknik şubeleri kendilerine bağlamışlar. Burada ‘Deutschland über Allah’ deniyor” diye anlatıyor L. Einstein, günlüğünde.[89]

 

Bir teftiş gezisi sırasında namaz vakti gelmiş. Dönmüş Paşa yaverine “Hadi Şükrü, namaza!”.

 

“Paşam, abdestsizim.”

 

“Mektepte de mi abdestli kılardın?”…

 

Bu da var, arada!…

 

Paşa’nın özel yaşamında da son derece tutucu olduğu biliniyor. Eşlerini Alman subaylarının yanına çıkardıkları için iki subayı ordudan tardetmişti.

 

Bir gün Yeniköy’de Sait Halim Paşa’nın yalısında bir Heyet-i Vükelâ toplantısında dönülüyormuş. Maslak’ta arabanın lastiği patlamış. Tamirini beklerken yolun kenarına çıkmışlar. Paşa, “ben Cemalin fikrini bir türlü anlayamıyorum. Yok teceddüt (yenilik) olacakmış, tesettür (örtünme) kalkacakmış, Avrupa’daki gibi cemiyet hayatı olacakmış!… Ben bile karımı bir erkeğin yanına çıkarmazken, bunu geri kalmış milletten nasıl isterim? Hele millet bir kere yükselsin, bunu o benden talep etsin…” diyormuş; böyle anlatmıştı Şükrü bey. Mamafih yine bildiğimiz kadarıyla zevcesi Sultan, bu konuda Paşa ile her zaman aynı fikirde değilmiş…

 

Cemal Paşa’nın bu toplantıda neler söylediğini bilmiyoruz ama Üsküdar mutasarrıfıyken erkeklerin gecelik entarisiyle sokağa çıkmalarını yasaklamıştı.

 

Evet, Enver kendini Allah tarafından tayin edilmiş sanıyordu. Bana kalırsa bu tayin, Kaiser’den gelmişti. Nitekim:

 

İttihat ve Terakki’nin silâhşorları karar vermişlerdir, Enver Bey Harbiye Nazırı olacaktır!

 

“Enver Bey sadrazamın (Sait Halim Paşa) odasına sert adımlarla girdi. Sadrazama resmî ve askerce selâm verdikten sonra bir koltuğa oturdu…”

 

“Müsaade buyurursanız Paşa Hazretleri, ben artık fiilen orduyu idare etmek, kabinenize girerek Harbiye Nazırı olmak istiyorum!”…

 

“Fakat siz daha pek gençsiniz. Harbiye Nazırlığı için daha bir müddet sabretseniz fena olmaz.”

 

“Hayır, rica ederim, maksadımı arz edemedim galiba. Bir İttihat ve Terakki hükümeti olan kabinenizde Harbiye Nazırlığını üzerime almama karar verilmiştir… Bu karar ve arzu o kadar mühimdir ki, yalnız dâhilde değil, hariçte de duyulmuştur. Benim Harbiye Nazırlığım daha şimdiden Almanya’da ve diğer ülkelerde söylenmeye başlanmıştır.[90] Genç olmaklığım bir mani değil, bilâkis…”[91]

 

Bu arada “cin” ne yapıyordu?

 

“… Ne taraftan bakılırsa, Almanya’yı bir dünya harbini göze alacak ve bu harpten muzaffer çıkabileceğini ümit ettirecek şartları görmek imkânsızdır. Yani Birinci Dünya Harbi’ne İmparator Wilhelm II, tıpkı İkinci Dünya Harbi’ne ve birtakım mistik duygulara da kendini verip, Doğu’nun fethi, bin yıllık Alman hâkimiyeti güden Hitler gibi[92] dumanlı bir hayal âlemi içinde atılmış görünür. Zaten aynı mistik hava, II. Wilhelm’e de hâkimdi. Meselâ harbin ilânı vesilesiyle Alman İmparatoru tarafından Alman ordusuna yayılan genelgede şu sözleri okuyoruz:”

 

“Unutmayınız ki Alman kavmi, Tanrı’nın seçkin kavmidir. Alman kavminin imparatoru olmam haysiyetiyle, Tanrı’nın ruhu, benim üzerime inmiştir.[93] Ben Tanrı’nın aleti (vasıtası), kılıcıyım… Bana itikat etmeyenlerin vay haline!…”

 

Gülmüştü bunlara Lloyd George: “Hazret-i Muhammed’in yaşadığı zamandan beri böyle sözler aslâ işitilmemiştir. Delilik her zaman acınılacak bir haldir ama delilik bir devlet reisinde baş gösterince ve bunun önü alınmazsa, netice çok tehlikeli olur…” demişti. Yani ortada ne cam kalır ne çerçeve demek istemişti.

 

12 Şubat 1938’de Hitler de şöyle bağıracaktı: “Benim tarihî bir misyonum var. Ben bu misyonu gerçekleştireceğim. Çünkü Tanrı bu misyonu yerine getirme görevini bana verdi. Benimle beraber olmayanlar ezilecektir…”[94]

 

Beraber olan da ezildi, olmayan da. İtikat eden de ezildi, etmeyen de, bu Allah’ın veya Kaiser’in seçtiği kişilerin güdümündeki uluslar da, Türkler de.

 

Bütün bunlardan sonra biz artık, Osmanlı İmparatorluğu’nun son savaşına “Enver Paşa savaşı” adını verebileceğiz. Çünkü bu savaşa katılışın gerçek kararcısı ve sürükleyicisi o, kaşının üstünde beyazlık bulunan Enver Paşa’dır ve harbe, Almanların bunu kaybettiklerinin kesinleştiği bir devirde girilmiştir: “delilik her zaman acınılacak bir haldir ama…”…

 

İçinde bulunduğu cezbe hali, yukarda söylediğim gibi, harbin kaybedilmesinin aşikâr olduğu bir zamanda ona girilmesi bir yana, 1917’lerde ve daha sonraları dahi gerçeği görmekten alıkoyacaktır onu. Bu hususta bir kişisel anımı nakledeceğim.

 

Amcası Kütûlamare kahramanı Halil Paşa’ya benim candan saygım vardı. Halim selim adamdı. Beni de sever, geçmişten, sırası geldikçe, bana bahsederdi. Bir gün şunları anlatmıştı: “Harbin sonlarına doğru, ordularda moral iyice bozulmaya yüz tutmuş, firar olayları büyük boyutlara ulaşıyordu. Enver ise hergün birbirinden sert emirler yağdırıyordu; hiçbir müsamahada bulunulmayacak, yakalanan derhal kurşuna dizilecek… Ben maiyetime bir mahrem (gizli) emir verdim: ‘Yakalamayın. Biz bu işi kaybettik, bu gençler bir gün bize yine lâzım olabilir’ diye”.

 

İşin sonunu kimi erken, kimi daha geç görmüştü, değişmeyecek olan sonu. Ama “meczup” Enver, vurdumduymazlığını sürdürecektir.

 

Enver Paşa’nın Türk ulusunu ateşe sürüklemesine takaddüm eden günlerde Türk-Alman ilişkilerinin bir kez daha değerlendirilmesi önemini korumaktadır. Gerçekten, çeşitli vesilelerle söylediğim gibi ordu kesiminin bir bölümü bu körü körüne Alman ittifakına karşı olup bu konuda sivil bürokratik kesimin görüşüyle aynı paralelde bulunuyordu. Türklerin Alman yörüngesine sürüklenişlerinin gerçek nedenleri üzerinde Batılı tarihçiler de her zaman tam anlaşma halinde bulunmamaktadırlar. Sözü, zikrettiği belgelerin ışığında konuyu çok olumlu şekilde çerçevelemiş bulunan, Londra Üniversitesinden H. S. W. Corrigan’a bırakıyorum.[95]

 

İtalyan tarihçisi L. Albertini, Almanya’nın Türkiye’de mümtaz bir mevki ihraz etmesini Bağdat Demiryolu ve ordunun denetimine, yani Alman generalleri, bankacı ve mühendislerinin “fedakârane” çalışmalarına bağlıyor (The Origins of the war of 1914, Transl. by Isabella Massey, Oxford 1957, III, s. 606-7). Gerçi Bağdat Demiryolu tarafından en iyi şekilde temsil edilen Alman malî ve iktisadî çıkarlarının 1914 yazının kritik günlerinde olayların akışı üzerinde etkileri derin olmuştu ama bunlar Albertini’nin ileri sürdüğü tarzda müessir olmamışlardı. Osmanlı İmparatorluğunda Alman amaç ve çıkarları, Berlin’le İstanbul’u yakınlaştırmak şöyle dursun, bunları birbirlerinden uzaklaştırmaya götürmekteydi. Babıâli Rusya’yla bir yakınlaşma aramakta olup böylece, Sarajevo buhranı sırasında Avusturya-Macaristan’da korku yaratmaktaydı. Bunun dışında, Yakın-Doğu’da Alman ihtirası bir başarılı Avrupa harbi siyakı içinde daha kolayca gerçekleşebilir hale gelmişti ki bu keyfiyet, 1914 savaşı arifesinde Almanya’nın Türkiye’ye karşı belirsiz tutumunu izah ediyor.

 

Bağdat Demiryolu girişiminin Berlin-İstanbul münasebetleri üzerindeki yıkıcı etkisi Sarajevo olayı sırasında iyice belirgin olmuştu. Almanlar, 1903 Bağdat Demiryolu Mukavelesinde tadilât talep ediyorlardı ki bu istek Türkiye’ye yılda hemen 100.000 sterling, hattın bitiminde de ayrıca yılda yine 100.000 sterling’e mal olacaktı (British Documents on the Origins of the War, 1898-1914, ed. by G. P. Gooch and H. Temperley, London 1926-38. Ayrıca bkz. Die grosse Politik der europaeischen Kabinette, 1871-1914, ed.by J. Lepsius and all.). Deutsche Bank’ın yürüttüğü başarısız müzakere, Berlin’de sürpriz sayılmadı zira Maliye Nazırı Cavit bey, bir ay önce, Wangenheim’a “Almanya kendini Fransa ile bir tutmasın. Fransa, ikrazda bulunarak Türkiye’yi bir umutsuz durumdan kurtardı, o ise ki, Türkiye’nin bütün umutlarını bağlamış olduğu Almanya onu malî bakımdan olduğu kadar siyasî olarak da hüsrana uğrattı” demişti.

 

Marki Pallavici’nin keskin müşahede kabiliyeti, olayların derinine tahliline imkân veriyordu. Arşidük Ferdinand’ın katlinden bir gün önce Viyana’ya varmış olan bir raporunda, durumun tehlikesine dikkati çekiyordu. 1912’ye kadar diye izah ediyordu, Alman politikasının amacı Türkiye’nin bütünlüğünün korunması ve Alman iktisadî çıkarlarının gelişmesiydi. Balkan Savaşları’ndan sonra ise işbu bütünlüğün korunması keyfiyeti yerini bir taksim fikrine terk etti ve böylece de Alman etkisi zayıfladı. Türkiye, diye ikaz ediyordu Pallavicini, Üçlü İttifak’tan yüzünü döndürüp Üçlü İtilâf’a teveccüh ediyordu; hatta Türk-Rus müzakerelerinin ilerleyip Boğazlar konusunda bir anlaşmaya varmasından endişedeydi.

 

Alman diplomatik ve malî çevrelerinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşamayı sürdüreceğinden fazla umutları yoktu; bununla birlikte nihaî çözülmenin mümkün olduğu kadar gecikmesini temenni ediyorlardı. Bu görüş ve bunun teşvik ettiği bir takım düşünce ve saygıdan yoksun girişim, her iki ülke ilişkilerini düzeltici mahiyette olmuyorlardı. Alman Hariciye Nazırı Jagow, Eylül 1913’te bir Avusturyalı diplomata Türkiye’nin otuz yıl içinde çökeceğini ve bunu Küçük Asya’nın taksiminin (Verteilung) takip edeceğini söylemişti (Oesterreich-Ungarns Aussenpolitik, ed.by L. Bittner and H. Uebersberger, Vienna 1930, VIII, No. 9911). Deutsche Bank’ın müdürlerinden Dr. Gwinner, Londra’da Bağdat Demiryolu finansmanı için müzakereler sırasında, halen Küçük Asya’nın taksiminin bahis konusu olduğunu beyan etmişti (Die grosse Politik, XXXVIII, No. 15342). İstanbul’da Wangenheim, Almanların Doğu’ya yerleşmelerini İngilizlerin nasıl karşılayacakları hususunda iskandillerde bulunuyordu. Jagow, hem kendine, hem de Wangenheim’a, bir “tasfiye” durumunda, Almanya için en ucuzunun İngilizlerin Mısır’da uyguladıkları rejime bir benzerinin olup olmadığını soruyordu. Wilhelmstrasse’de, üzerinde renkli kalemle işlenmiş “Alman Faaliyet Bölgesi”ni içeren Küçük Asya haritaları hazırlanmıştı. Bu haritalar Avusturya ve İtalya temsilcileriyle müzakerelerde esas olarak kullanılmakta olup bunların varlığı Üçlü İttifak’ın diplomatik çevrelerinin meçhulü değildi ve muhtemelen daha başkaları da bunu biliyordu. Alman katarında, fazla cana yakın sayılmayan bir ortağın sofrasından birkaç kırıntı toplamak sevdasında olan Avusturya’yla İtalya vardı ve bunlar Küçük Asya’da kendilerine ait olacak özel iktisadî imtiyaz alanları peşindeydiler. Aslında Almanya biraz zor durumdaydı şöyle ki bir yandan Türk dostu görünmek durumundaydı ve bunda da pek başarılı olamıyordu; öbür yandan da mirastan payını emniyet altına almak istiyordu ve ele geçen her fırsattan faydalanma yolundaydı.

 

Ama 1914 yazında Babıâli, İmparatorluğun hiçbir zaman bu denli tehlikeli bir duruma düşmemiş olduğunun idraki içinde olmalıydı. Almanya onu terk etmiş, İngiltere de Mezopotamya ve Basra Körfezi’nde durumunu pekiştiren bir anlaşma koparmıştı. Her iki gücün sefirleri bir İngiliz-Alman işbirliği adına Mezopotamya’da bir petrol imtiyazı için baskı yapmaktaydılar. Fransa, Türkiye’yi iflâstan kurtarmıştı ama Quai d’Orsay (Dışişleri Bakanlığı) demiryolu imtiyazında bir yüksek fiyat elde etmiş, Suriye ve Ermenistan’ın geleceğini sağlayacak bazı adımlar atmıştı. Talât Bey (Paşa)nın, Türkiye’nin hırsızlarla çevrili bir ormandaki adama benzediğini söylediği rivayet ediliyor. Adam, hayatını ve belki de gömleğini kurtarabilmek için giysilerini, parasını, mallarını vermeye hazırdı (Die internationalen Beziehungen im Zeitalter des Imperialismus, ed. O. Hoetzsch, Berlin 1931-4, 1. seri, II, No. 221; Documents diplomatiques français, 1871-1914, Ministère des Affaires Etrangères, 3. ser, VIII, No. 172; Oesterreich-Ungarns Aussenpolitik, VII, No. 9550). Bütün bunlar, Türkiye’nin eski düşmanı Rusya’yla bir yakınlaşma aramasını izah eder; bu girişim tehlikelerle dolu olsa bile ehven-i şer olarak kabul edilmekteydi: hayat ve belki de gömlek kurtulabilirdi. Bunun dışında Fransız diplomasisi de bunu destekliyordu. Böyle bir yakınlaşma Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman etkisini yok edebilir ve aynı zamanda da Asya Türkiye’sinin Rus baskısıyla parçalanmasını önleyebilirdi. 1914 yazında Alman ve Avusturya Büyükelçileri Türk-Rus ilişkilerinin düzelme yolunda olduğunu, ticarî münasebetleri geliştirmek üzere İstanbul’da bir Türk-Rus komitesinin kurulduğu haberini merkezlerine bildiriyorlardı. Mayıs’ta da, Talât Bey’in başkanlığında bir heyet Yalta’ya gidip Sultan’ın selâmlarını Çar’a iletiyordu: görüşme sırasında, daha samimi münasebetlerin yanı sıra iki kez de ittifaktan söz etmişti. Çar da misafirine, Rusya’nın Boğazlar’da, Türkiye’den gayri hiçbir gücü görmek istemediğini, herhangi bir ekonomik alan peşinde koşmadığını bildirmişti. Hava yumuşamaktaydı. Sazanov, daha Yalta’dan evvel, Türklerin münasebetleri düzeltme arzusunda olduklarını biliyordu. 8 Aralık 1913’te Çar’a tüm Büyük Güçlerin Osmanlı Devleti’nin nihaî tasfiyesi imkânlarını hesapladıklarını ve Küçük Asya’nın çeşitli illerinde haklarını nasıl en iyi şekilde koruyacaklarını düşündüklerini anlatmıştı.

 

Rusya artık eski politikasından dönüş yapmış olup Türkiye’nin parçalanmasına izin vermeyecekti; ayrıca da Almanya’yı Asya’da komşu olarak görmek istemiyordu.

 

Bu durum karşısında Üçlü İttifak’ın çok enerjik girişimlerde bulunarak Türkiye’yi kendi taraflarına çekmek zorunluluğu bedihî olmaktaydı. Bu itibarla Berlin’in Babıâli ile ittifaka girmekte tereddüt etmiş olması savaşın yaklaştığı şu günlerde varit değildi. Ancak tek bir varsayım buna ihtimal verebilirdi: hasta adamın cenaze töreninin hazırlanması ki bu takdirde bir müttefike son darbe’yi indirmek nazik bir hareket olmazdı…

 

O ise ki, durum hiç de böyle olmamıştı ve Alman Askerî Heyeti Başkanı General Liman von Sanders, sabırsızlık gösterip Türkleri bir an önce savaşa sokma gayreti içindeyken ona sürekli ters düşecek olan Büyükelçi von Wangenheim, 24 Eylül’de doğruca Alman İmparatorluk Genel karargâhına sunduğu bir raporda generalin bu tutumunu sertçe eleştirecekti ve Dışişleri Bakanı Jagow’un dikkatini, Türklerin erken savaşa girmesinin tavsiye edilir bir şey olmadığına çekecekti. Yoksa son darbe’yi indirmeyecek kadar nazik değildi, hiçbiri…

 

Osmanlı ordusunun savaşa giriş sorumluluğunun değerlendirilmesini konunun uzmanı Ulrich Trumpener’den özetleyerek[96] vereceğim.

 

Enver Paşa’nın Göben-Breslau zırhlıları ve Amiral Souchon’un Karadeniz’deki oldubitti hareketindeki çifte oyununu ve bununla da savaşa girmenin baş sorumlusu olduğunu burada tekrarlamayacağım. Ancak, anlatacak bazı önemli ayrıntılar var, bu korkunç öyküde.

 

9 Ekim 1914 günü Enver’in Wangenheim’a söylediğine göre Talât ve Meclis Reisi Halil (Menteş) beyler, Türkiye’yi harbe sokabilmek için Cemal Paşa’nın desteğine ihtiyaçları olduğu hususunda kendisiyle mutabıktırlar. Enver’e göre Cemal, her ne kadar İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin “girişken askerler”inden ise de kabinede yüreksiz olmaktadır. Bu itibarla Enver, ertesi akşam için programlanmış nazırlar ve Komite azaları toplantısında Bahriye Nazırı’nı, durumu açıklığa kavuşturmaya zorlamayı teklif ediyor. Cemal’in savaşçılar tarafına iltihak etmemesi halinde Enver’le Talât, Rusya’ya karşı derhal harekete geçmeyi teklif ederek bir kabine krizi yaratacaktır. Sadrazamın da bu hareketi tasvip etmemekte ısrar etmesi halinde, her iki nazır istifa edeceklerdir. Enver’le Talât, “kabinenin geniş bölümü”nün kendi yanlarında olduğundan emindirler.

 

Enver’in Wangenheim’a anlattığına göre yeni bir kabine kurulacak, bunda, birkaç gün içinde harekete geçme yanlısı nazırlar yer alacaktır. Ancak tek güçlük para yokluğudur; Türkler harekete geçtikten sonra Alman malî yardımından emin olmalıdır. Enver, Alman sefaretinin “parayı ilk muharebelerin sonuna kadar emanette tutabileceğini” hemen ekliyor (Wangenheim’dan Dışişleri’ne, 9 Ekim 1914, No. 1010, UC-1, reel 13, çerçeve 499).

 

Bu tekliflere Wangenheim’ın tepkisi onun, Berlin’deki üstleri kadar Türk müdahalesinde aceleci olmadığını bir kez daha gösteriyor. Nitekim Berlin’e Türklerin Karadeniz’de muharip duruma girmesinin Hindistan, İran, Mısır ve saire yerlerde kıyamların başgöstermesine yetmeyeceğine inandığını yazacaktır. Belki paranın sevki için bile Romanya yolu kapalı kalacaktır. Öbür taraftan Türklerin savaş duyguları şimdi istismar edilmeyecek olursa, muhtemel bir Alman başarısızlığından sonra onları ateşe sürmek mümkün olmayabilir.

                                                  

Yanıtında Bethmann-Hollweg Wangenheim’a “derhal müdahale etmesi”ni emrediyor. Ertesi günü bir milyon altın lira Berlin’den yola çıkarılıyor. Aslında para Alman bankalarından talep edilmişti ve Deutsche Bank da ikrazda bulunmaya razıydı. Ancak müzakerelerde Fransız eğilimli Maliye Nazırı Cavit Bey’in bulunacağı mülâhazasıyla bundan vazgeçilip paranın doğruca Alman hazinesinden verilmesi Berlin’ce kararlaştırılıyor ve aşırı riski önlemek üzere de, ikraz edilecek 5 milyon altının bir milyonunun peşin, geri kalan dört milyonunun da Türkler harbe girdikten sonra, aydan aya itasında karar kılınıyor.

 

Ama Cemal fazla zorluk çıkarmıyor ve öbürleriyle birlikte Wangenheim’a 11 Ekim’de, 2 milyon altının emrinde bulunduğunu bildirmesi halinde Souchon’a Rus filosuna saldırma emrinin verileceğini söylüyor. Savaş açılana kadar para, Wangenheim’ın kasasında kalabilir… Para gelir gelmez, yani Romanya engeli aşılır aşılmaz Sadrazam Sait Paşa da “hizaya getirilecektir”. Ancak bu ana kadar bu plan hem ondan, hem de Berlin Sefir-i Kebiri Mahmut Muhtar Paşa’dan gizli tutulacaktır (Wangenheim’ın 1022 No.lu raporu. Daha başka birçok rapor, müdahalecilerin Berlin elçilerine itimat etmediklerini gösteriyor: Wangenheim’dan Dışişlerine, 21 Eylül 1914, No. 847, UC-I, reel 13, çerçeve 445).

 

Bunun üzerine Wangenheim 14 Ekim’de Jagow’a hemen İstanbul’a bir milyon altının daha çıkarılmasını iş’ar ediyor. Her ne kadar Reichsschatzamt altın rezervlerinin harcanmasına ayak diriyorsa da üç gün sonra 900.000 altın Berlin’den yola çıkarılıyor.

 

Enver’in Transkafkasya’da kara savunma harekâtında bulunup Mısır’a karşı bir sefer tertip ederek ordunun büyük kısmının Rusların Güney kanadına saldırması planı Berlin tarafından “Enver’in kişisel gururunu okşamak ve kabinedeki mevkiini pekiştirmek” üzere aynen kabul ediliyor. Hariciye’nin bu kararı Genelkurmay Başkanı General Falkenhayn tarafından da onaylanıyor ve general İstanbul’a şu mesajı gönderiyor: “Alman Başkumandanlığı Enver Paşa’nın harekât planıyla mutabıktır. Karadeniz’de derhal hareket ve Mısır’a karşı hızlı girişim (Almanya için) son derece ilginçtir”.

 

Ancak İtalya’nın tavrı, işlerin istenildiği gibi yürümesini engelliyor. Wangenheim, Türkiye’nin tarafsızlığını terk etmesi halinde İtalya’nın “zor duruma” düşeceğini bildiriyor. Bu bapta Talât ve Halil Beyler Pallavicini’ye Osmanlı müdahalesinin geri bırakılmasının münasip olacağını söylüyorlar. Avusturya Askerî Heyeti Başkanı Gen. Pomiankowski de Türklerin bir “zamansız müdahalesinin” İtalyanları Çift Monarşiye saldırmaya sevk edeceği yolunda itirazda bulunuyor.

 

Wangenheim, durumun Wilhelmstrasse tarafından bir kez daha gözden geçirilmesini salık veriyor. Her ne kadar Enver’le Cemal Souchon’un Rusya’ya saldırmasına dair ayrıntılı plan üzerinde çalışmakta iseler de o, durumu, şöyle özetliyordu: “Bende, Mısır ve Kafkasya’ya karşı aynı anda başarıyla harekete geçilmedikçe Souchon’un Türk donanmasıyla taarruzunun… İslâm üzerinde etki yapacağından Enver’in de şüphe etmeye başladığı intibaı uyandı; Mısır ve Kafkasya’ya bu taarruzlar ise, bugünkü koşullar altında mümkün değildir. Mamafih Enver’in, ne pahasına olursa olsun bizimle vaki muahede maddelerini ve verilmiş sözleri yerine getirme kararında olduğuna inanıyorum”.

 

Souchon’un Odessa ve Sivastopol limanlarını bombardıman etmek suretiyle muhasamatı başlatması üzerine istifa eden Sait Halim Paşa ile Cavit Bey’e, düşünmeleri için bir gün mühlet verildiğini Enver ve yandaşları 30 Ekim’de Wangenheim’a bildiriyorlar. Komite, bunların vatanseverliklerine hitap ediyor ve sonunda herkes yerli yerinde oturuyor, Hitler’e karşı olan Alman generallerinin 25 yıl sonra yapacakları gibi.

 

Souchon’un hareketinin bir müstakil davranış olmayıp Babıâli’nin birçok azasıyla yakın işbirliği halinde planlanmış ve Osmanlı Harbiye Nazırı’nın sarih emriyle uygulanmış olduğu hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktır.

 

Kaiser’den çok Kaiserci olmak için… Enver olmalıydı!

 

Enver’in kişisel hırsına sınır olmadığı her vesileyle anlaşılmaktadır. Tasavvurlarına engel olarak gördüğü ve ölesiye kıskandığı Mustafa Kemal Paşa’ya tahammülü yoktu. Çanakkale kahramanının adından söz edilip resminin basılmasını yasaklamıştı! “Bu kıskançlık öylesine azgın bir hale gelmiştir ki Enver Paşa, Çanakkale savaş alanlarını gezip karargâhların hepsini ziyaret ettiği halde Mustafa Kemal’in… karargâhına uğramaz… Mustafa Kemal, bu çirkin davranış karşısında hemen istifasını yazar ve Mareşal Liman von Sanders’e gönderir. İstifa dilekçesini alan Liman von Sanders telaşlanır,… Enver Paşa’ya bir mektup yazar…”[97]

 

Devam edelim Sadi Borak’ı dinlemeye. “Enver Paşa, ihtiraslarının son noktasına erişmek ister: Saltanatı yıkacak, cumhuriyeti ilân edecek. Cumhurbaşkanı olacaktır! Ama ihtiraslarıyla akıl dümeni denk değildir. Zaman, ortam ve koşullar uygun mudur?…” Bu tasavvuruna da engel olarak Mustafa Kemal Paşa’yı gördüğünden yakın adamı, suiistimalleri dillere destan olmuş Levazım Reisi (Topal) İsmail Hakkı Paşa vasıtasıyla Mustafa Kemal Paşa’nın ağzını aratır.

 

“Peki, ama bu takdirde başa kim geçecek?”

 

“Sen, ben ve meselâ Enver!”…

 

Mustafa Kemal Paşa, öğrenmek istediğini öğrenmiştir. “… bunun, kanaatimce günün birinde mutlaka tahakkuk edeceğine hiç şüpheniz olmamak lâzımdır. Ancak bugünkü ahval ve ağır şartlar, buna asla elverişli bulunmadığı cihetle…” Böyle yazıyor, Paşa’nın yaveri Şükrü Tezer, anılarında.[98]

Şimdi de Falih Rıfkı’ya kulak verelim.

 

“Enver ilk fırsatta gelmek fikri ile memleketten çıkmıştır. Atatürk bana şu hatırayı anlatmıştı: ‘Sakarya’dan önce ordu bozulup da Eskişehir’i bıraktığımız vakit, Batum’da Enver ve arkadaşlarının bir kongre yaptığını duyduk. İttihatçılardan Hafız Mehmed’i çağırdık. Ben Batum’a gideyim. Dönüşte size olanları anlatırım, dedi. Gitti, döndü, fakat bir şey anlatmadı. O sırada Enver’in bir mektubunu yakalamıştık. Bir tertibe göre Karadeniz bölgesinde gönüllüler toplanacak, Enver de bir nefer gibi aralarına karışacaktı. Ankara’da kendi yetiştirmelerine güveniyor ve gelir gelmez bir darbe ile başa geçebileceğini sanıyordu. Ben bu gönüllülerin toplanmasını teşvik ettim. Enver’i tutturacaktım. Fakat Sakarya harbi kazanıldığı için onun teşebbüsü de, bizim hesabımız da geri kaldı. Enver bizi devirerek bir Osmanlı İmparatorluğu barışı yapmak için İtalyan generallerinden birine de müracaat etmiştir. Bu mektupları generalden aldırıp Ankara’ya getirttik. Cemal Paşa efendice hareket etti. Şahsî muhaberelerine kadar hepsini bana yolladı’…”

 

“Acaba Enver, hal tercümesindeki Babıâli baskını sergüzeştini, bir Çankaya baskını macerası ile tamamlamaya gerçekten teşebbüs eder miydi? Bunu bilmezsem de eğer bütün şartlar elverişli olsaydı, bir irtica lideri olarak Enver’in Birinci Millet Meclisi temayüllerine daha uygun geleceğini tahmin ederim.”

 

“O sırada ben de hususi bir vasıta ile, Münich’te bulunan Cemal Paşa’dan bir mektup almıştım…”

 

Bu mektuba geçmeden önce Falih Rıfkı’nın yukarda sözünü ettiği “Enver’in güvendiği yetiştirmeleri” arasında yaveri Yenibahçeli Şükrü Bey’in de bulunduğunu söylemek isterim. Gerçekten bir Enver hayranı olan Şükrü Bey, Kocaeli Kuva-i Millîye kumandanlığından sonra Lazistan ve havalisi Kuva-i Millîye kumandanlığına atanmış, Artvin ve Borçka’yı işgal edip Batum üstüne yürümüştü. Sonra kuvvetleriyle İnebolu’ya çıkıp Garp Cephesi’ne gelmişti. Ama burada, kendisinden şüphelenilmiş olacak ki, kuvvetleri elinden alınıp muntazam ordu içine dağıtılmış, kendisi de, uzmanı olduğu atış eğitim işlerinin başına geçirilme vaadiyle avutulmuştu. Sonra da İstanbul Mebusu olarak I. Millet Meclisine girmişti. Aynı şekilde, Enver’e bağlılığına bizzat tanık olduğum, eski Başyaveri ve eniştesi Kâzım Orbay Paşa da vardı ki böyle bir girişimde tutumu ne olurdu?…

 

Cemal Paşa’nın Münich’ten Falih Rıfkı’ya yazdığı 30 Kasım 1921 tarihli mektupta Paşa, Enver’in Batum girişimini kesinlikle kötüleyip kendisini bu girişimle herhangi bir ilişkiden tenzih ediyor.[99]

 

“Sarıkamış’ta var maşım

Urus yığmış, ağır koşum

Bizim asker açık çıplak

Dağlarda buyumuş kışın” (Anonim türkü)[100]

[1]              M. Balfour. — a.g.e., Önsöz, s. V.

[2]              H. Guillemin. — a.g.e., s. 29.

[3]              Ay .e., s. 72, 97-109.

[4]              Tarafımdan özellikle belirtildi.

[5]              İmparator’un, protokolde kendi dengi olan Sultanı atlayıp doğruca Enver Paşa’ya selâm göndermesi özellikle dikkate değer.

[6]              Ali Fuat Erden. — a.g.e., s. 6-21. Bazı kısımlar tarafımdan belirtildi.

[7]              W. David Wrigley. — a.g.e., s. 327.

[8]              Tarafımdan belirtildi. L. Einstein, ag.e., s. 25.

[9]              Anadolu’nun taksimi, s. 60.

[10]            Ahmet Bedevi Kuran. — İnkılâp Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, İst. 1948, s. 297-9.

[11]            Nafia Nâzırı ve Balkan Harbi’nin başlarında Hariciye Nâzırı olan Gabriel Noradunkyan’ın kuzeni olup kendisini bu kitabı yayınladığı sıralarda tanımıştım.

[12]            Midilli (Breslau) olacak.

[13]            H. Noradounghian. — Vers la guerre balkanique et vers la premiere guerre mondiale, İst. 1950 (Edition “La Turquie Moderne”) s. 156-9.

[14]            Anadolu’nun taksimi, s. 63.

[15]            Ay.e., s. 61-62.

[16]            Ay.,e. s. 68.

[17]            Ay..e., s. 72.

[18]            A. Bedevi Kuran. — a.g.e.. s. 299-300. Bu Kâzım Bey’in, Liman von Sanders’in 5. Ordu Erkânıharp reisi Kaymakam Kâzım Bey olması muhtemeldir.

[19]            A. B. Kuran. — Ay. e., s. 303.

[20]            Macar asıllı.

[21]            Joseph Pomiankowski. — Der Zusammenbruch des ottomanischen Reiches. Erinnerungen an die Türkei aus der Zeit des Weltkrieges, Wien 1928 (Amalthea-Verlag), s. 41-3

[22]            Tarafımdan belirtildi.

[23]            J. Pomiankowski. — a.g.e., s. 50-2

[24]            Kendisi Mevleviyye’den olup Sait Halim Paşa’ya intisabı vardı.

[25]            1950’lere kadar Beyoğlu Evlendirme Memuru olarak görev yaptı.

[26]            J. Pomiankowski. — a.g.e., s. 52-3

[27]            Lewis Einstein. — a.g.e., s. 49

[28]            Ay.e., s. 60

[29]            H. Noradounghian. — a.g.e„ s. 9-16

[30]            Ay .e., s. 128-9

[31]            Ay .e., s. 132

[32]            Feroz Ahmad. — İttihat ve Terakki. 1908-1914. İst 1971, s. 125

[33]            Şevket Süreyya. — Darülfünun,  İnkılâp hassasiyeti ve Cavit Bey iktisatçılığı, in Kadro 14, Şubat 1933, s. 11

[34]            E. Lewin. — a.g.e., s. 158

[35]            Orhan Duru. — Amerikan gizli belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş yılları, İst. 1978, s. 200, 209-10

[36]            Ay .e., s. 89-92. Bildiğim kadarıyla Yunus- Nadi Bey İngilizce bilmezdi. Belleğim beni yanıltmamışsa, mektubu kim kaleme almıştı?…

[37]            İzzet Öztoprak. — Kurtuluş Savaşında Türk Basını, Ank. 1981, s. 25

[38]            Feroz Ahmad. — a.g.e., s. 17

[39]            Fahri Belen. — a.g.e., s. 182

[40]            E. Mead Earle. — a.g.e., s. 307 -8

[41]            Tarafımdan belirtildi.

[42]            Neler varmış da haberimiz yokmuş. Mustafa Kemal Paşa, Büyük Nutuk’unda diyor ki: “Bekir Sami Bey, İtalyan Hariciye Nazırı bulunan Kont Sforza ile 12 Mart 1921’de (Londra’da) bir mukavele imza etmişti. Buna göre İtalya’nın, İzmir ve Trakya’nın bize iadesi hususundaki taleplerimizi konferans nezdinde terviç ettirmesine mukabil, biz de İtalya Devleti’ne Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın, Konya’nın sonradan tayin edilecek kısımlarında iktisadi teşebbüsler için rüçhan hakkı verecektik. Bundan başka bu bölgelerde Türk Hükümeti veya Türk sermayesi tarafından yapılamayacak olan İktisadî işlerin İtalyan sermayesine verilmesi ve Ereğli madenlerinin bir İtalyan-Türk şirketine devri (tarafımdan belirtildi) kabul edilmekteydi. Tabii, bu mukavele de Hükümetimizce retten başka bir muameleye maruz kalamazdı”. Bkz. Yakup Kadri Karaosmanoğlu. — Vatan yolunda, İst. 1980, s. 79-80

[43]            J. Pomiankowski. — a.g.e., s. 12-3. Bazı kısımlar tarafımdan belirtildi.

[44]            Ay .e., s. 31-2

[45]            Ay.e., s. 36-7

[46]            E. M. Earle. — a.g.e., s. 92-3

[47]            Mahmut Muhtar. — a.g.e., s. 104

[48]            Oysaki Enver Paşa baba tarafından Gagavuz’lardandır (Bkz. Şevket Süreyya Aydemir. — Enver Paşa I, s. 242). Yazar herhalde onu Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ile karıştırmış olacak.

[49]            E. Lewin. — a.g.e., s. 160-1

[50]            Feroz Ahmad. — a.g.e., s. 147

[51]            Sırasıyla Cemal Paşa ve Cavit Bey’in fotoğraflarıyla birlikte Enver Paşa’nınki Servet-i Fünun tarafından o tarihlerde poster şeklinde dağıtılmış. İlk ikisine “nâzır-ı muhteremi” denmişken Enver Paşa’nınkinin altına “nâzır-ı alîsi” diye yazılmış…

[52]            Kautsky. — Die Deutschen Dokumenten zum Kriegsausbruch, Charlottenburg 1919, C. 2, Rapor 285. Zikreden Mahmut Paşa, a.g.e., s. 235 F.Belen. — a.g.e., s. 193.

[53]            Uzağa gitmeden, yakın tarihimizden bir paralelliğe işaret edeceğim. İttihatçılığıyla iftihar eden Celâl Bey (Bayar)in başını çektiği Demokrat Parti hükümeti de kimseye haber vermeden Kore savaşına sürmüştü Türk askerini.

[54]            Yani Mahmut Muhtar Paşa’nın kendisi

[55]            a.g.e.,     s. 271

[56]            Hatta İttihat Terakkinin meşhur silâhşörü Yakup Cemil’in idamının nedenleri arasında onun münferit barıştan yana olması da anlatılır.

[57]            “Un sot trouve toujours un plus sot que lui qui l’admire”

[58]            Bu sözler “The Near East from within”in anonim yazarını doğruluyor.

[59]            Hatta buraya gelen vagonlar üzerinde

[60]            Amiral Afif  Büyüktuğrul. — Tek başına tarih yaratan Yavuz. Yeni İstanbul (Gaz.), 10 Eylül 1969. Zikreden Ş. S. Aydemir. — Enver Paşa II, s. 534-5

[61]            Saray’ın bu konudaki şartnamesinde bir de “ergen olmak” vardı…

[62]            Halil Paşa. — a.g.e., s. 74

[63]            Yani o güne kadar her ne kadar sadece Dahiliye Nâzırı idiyse de aslında “triumvira”nın etkili üyelerinin ikincisiydi…

[64]            Galip Kemali. — Biraz da iktisat ve içtimaiyat, in Servet-i Fünun 32, 25 Haziran 1341 (1925) s. 91-2

[65]            Tarafımdan belirtildi

[66]            Suat Hayri Ürgüplü’nün babası

[67]            Cemil Topuzlu. — İstibdat-Meşrutiyet-Cumhuriyet devirlerinde 80 yıllık hâtıralarım, İst. 1951, s. 175-9

[68]            Ahmet İhsan. — Alman gazetecileri İstanbul’da, in Servet-i Fünun 122, 17 Mart 1927, s. 288

[69]            a.g.e., s. 247

[70]            Hüseyin Cahit Yalçın. — Siyasal anılar. Baskıya haz. R. Mutluay, İst. 1976, s. 222

[71]            L. Einstein. — a.g.e., s. 11-19

[72]            Mahmut Muhtar. — a.g.e., 188

[73]            Referans olarak gösterdiğim eserlerin çoğunda bunların ayrıntıları yazılı olup konumuzu gereksiz yere dağıtacağından bunları vermedim.

[74]            Mahmut Muhtar. — a.g.e., s. 188

[75]            Enver herhalde Arcole Köprüsü hikâyesini okumuştu

[76]            Serencebey Yokuşu’nda şimdiki Çitlenbik Sokağı’ndaki denize nazır köşkte büyük hemşiresi Hasene Hanım otururdu.

[77]            Tarafımdan belirtildi

[78]            Kâzım Karabekir.— Cihan harbine niçin girdik, nasıl girdik, nasıl idare ettik, C. II, İst. 1938, s, 270-1

[79]            Kardeşi Nuri Paşa güzel resim ve heykel yapardı. Anlaşılan bu, kardeşlerde sanat kabiliyeti belirgindi.

[80]            Tarafımdan belirtildi

[81]            Siyasî anılar, s. 204

[82]            Tarafımdan belirtildi

[83]            Tarafımdan belirtildi

[84]            K. Karabekir.— a.g.e, s. 271-2

[85]            Fahrettin Altay.— 10 yıl savaş 1912-1922 ve sonrası. İnsel yay. 1970, s. 75

[86]            Bu söze biraz sonra tekrar değineceğim.

[87]            Ali Fuat Erden.— İsmet İnönü, İst. 1362, s. 63. Bazı tümceler tarafımdan belirtildi.

[88]            Ay.e., s. 62

[89]            a.g.e., s. 1-2

[90]            Tarafımdan belirtildi.

[91]            M. Ragıp Esatoğlu.— İttihat ve Terakki tarihinde esrar perdesi, s. 156-160. Zikreden Ş. S. Aydemir.— Enver Paşa II, s. 419-20

[92]           Radyodan izlediğim konuşmalarından birinde Hitlerin “Siz benim hadsimle (intuition’umla) idare ediliyorsunuz” dediğini çok iyi hatırlıyorum.

[93]            Hani Osmanlı padişahlarının, güçlü devirlerinde, kendilerine “zıllullah” yani yeryüzünde “Allah’ın gölgesi” unvanını takındıkları gibi.

[94]            Ş. S. Aydemir.— Enver Paşa II, s. 501-2

[95]            H.S.W. Corrigan.— German-Turkish relations and the outbreak of war in 1914: a re-assessment, in Past and Present, Oxford 1967

[96]            Ulrich Trumpener. — Turkey’s entry into World War I: an assessment of responsabilities, in The Journal of Modern History, XXXIV/4, Dec. 1962.

[97]            Sadi Borak. — Ata ve İstanbul, İst. 1983, s. 45-8.

[98]            Ay.e., s. 57-8.

[99]            Falih Rıfkı Atay. — Çankaya-, C. I, s. 237-8.

[100]           Nevzat Sıkık. — Halk ozanları yapıtlarında ve anonim halk türkülerinde işlenen belli başlı motifler (II), in Folklora Doğru 54, Nisan 1983.