Kültür Eserleri > > Halk Tababeti

Halk Tababeti

Kitabımızın ana konusu olan halk hekimliği ve eczacılığı, kullanılan bir ilâçlar ve tedavi yöntemleri ve bunların kökenleri babında Diyarbakır’da eczacı Mebrure Değer çok ilginç veriler toplamış ki bunları aşağıda aynen derç ediyoruz.

Bazı hastalıklarda örneğin, bağırsak hastalıkları gibi çok görülen durumlarda hekimin ilâcı ile birlikte, halk kendi ilâcını da kullanıyor. Örneğin ishali kesmek için hekimin verdiği reçeteyi alıyor, yanında sumak, narkabuğu veya mazıyı da kullanıyor. Sarılık olduğu zaman hekime gidiyor ama batof otonu (?)da kullanıyor. Sarı Sadık yatırına gidip, kulağının arkasını kestirip, dua ediyor.

“Ziyaret” dedikleri bazı yatırların çevresinden topladıkları meyveleri yemek, kaynattığı otların suyunu içmek ve bu su ile yıkanmak (çimmek), yatırın toprağını ağrıyan yerine sürmek, ziyaret yerindeki suyu içmek gibi maddeye dayanan hareketler de yapılır. Bu durum, buralardaki bitki, meyve, su ve toprağın tedavi edici özelliği olabileceğini düşündürür. Yatırlara en çok psikolojik rahatsızlıklar için gidilmektedir. Bunun yanı sıra çocuk olması, kısmet açılması veya herhangi bir dilek için gidilmesi yanında sarılık gibi bulaşıcı hastalıklar için de gidilen yatırlar vardır.

Diyarbakır yöresinde Şehmus, Sultan, Süleyman, Zülküf isimlerine en fazla rastlanmaktadır. Bu durum, yatırların üzerinde psikolojik etkisini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Kıymetli taşların bir kısmı halen halk tedavisinde önemli bir yer tutar.

Yaraların tedavisinde pelhavis (sinirli ot), zerdeçal (sarıkök), anzarut bitkileri; çıbanı olgunlaştırmak için keten tohumu; memedeki şişlik ve kızarıklığı gidermek için mercimek unu, pekmez; basur tedavisinde Ebucehil karpuzu, hava cıva, kızılcık meyvesi, elma; deri hastalıklarında kına, sirke, keber, pelhavis otu, ceviz yağı gibi droglar ya tek veya birleşik halde ilâç yapılarak kullanılmaktadır.

Kadın hastalıklarında ise kullanılan droglar çok fazladır. Karabiber, karanfil, anason, nane, maydanoz, hardal gibi baharat olarak kullanılan bitkiler yanında; patlıcan, soğan, tere otu gibi sebze olarak yenilen bitkilerin de kullanıldığını görmekteyiz. Çocuğu olduğu halde, yine de çocuk olması için ilâç kullanan ve yatırlara gidenler vardır.

Böbrek taşlarını düşürmede ise salatalık tohumu, maydanoz tohumu, mısır püskülü, alıç yaprağı kullanılmaktadır. Bu drogların bu tip hastalıklarda kullanıldığına İstanbul’da da rastlanıyor.

Sinüzitte acı dülek, burun kanamalarında dut yaprağı, boğmacada kiraz sapları, diş etleri iltihabında sumak, bademcikte hıyar kullanılıyor.

Yörenin en önemli hastalığı olan ve çok sık görülen sarılıkta ise batof otu (binbirdelik otu), Mardin küşütü, Ebucehil karpuzu, ravend kökü, acı kavun, kavun çekirdeği gibi droglar; sirozda ise ekşi narın kabuğu ve kış kabağı ilâç olarak kullanılmaktadır.

Papatya varis’te kullanılıyor. Damar tıkanıklığında ise Diyarbakır’da kullanma alanı çok geniş bir bitki olan meryemhort “meryem otu” kullanılmaktadır.

Ortopedik rahatsızlıklarda buğday unundan yapılmış hamur önemli bir yer tutuyor.

Kanserde yöresel adı “koke bıze” olan, ama bu son yıllarda yörede bulunmayan bitki kullanılıyor. Isırgan ve karabaş otu, diğer bölgelerde kullanıldığı gibi, Diyarbakır yöresinde de kullanılmaktadır.

Pelheviz otu ise cilt kanserlerinde kullanılmaktadır.

Yörede halk hekimliğinde çok semptom tedavisinin yapıldığını görüyoruz (Baş ağrısı, öksürük, ishalde olduğu gibi).

Baş ağrısında meryemhort, hatmi çiçeği, kına, keber, kündüz kökü gibi tıbbi bitkiler kullanılmaktadır.

Öksürükte ise incir meyvesi, zencefil, papatya ve hatmi önemli yer tutar. Barsak hastalıkları ve ishal tedavisinde ise sumak, meryemhort, meşe palamutu, mazı, yarpuz, kış kabağı gibi sebze veya tıbbi bitkiler yer almaktadır.

Yöresel adları ile “meryemhort”, “batof”, “küşüt”, “pelhavis” bitkileri çok fazla kullanılmaktadır. Batof otu (binbirdelik otu) yörede sıklıkla görülen sarılık hastalığına şifa verdiğine inanılarak, çok kullanılan bir bitkidir.

Yörede ölçüler; avuç, kaşık, tutam, perça, bardak, tane veya gram olarak ifade edilmektedir.

Halk arasında kullanılan ilaçların galenik şekilleri ise çok basittir. Daha çok su ile kaynatma, dövülerek toz halinde ve pomat olarak kullanılmaktadır.

Yörede sıklıkla akrep ve yılan sokmalarında kullanılan tedavi yöntemleri, bugün yapılan ilk tıbbî yardım yöntemine benzemektedir.

Tıp tarihinde görülen bazı yöntemlerin (kan almak, sülük koymak gibi) Diyarbakır halk tıbbında halen kullanıldığını görüyoruz.

Halk hekimliğinde sihrî tedavinin, tarihin fecrinden beri büyük, hattâ başat yer tuttuğu biliniyor. Bu tedavinin kültürler hazinesi Anadolu’da, gücünden hiçbir şey kaybetmemiş olarak devam ettiğine, aşağıda anlatılacağı gibi, bizzat şahit olduk.

Mebrure Değer bu çalışmasında, insanların başvurdukları 14 yatır ve “Ocak olan” aile tespit etmiş. Bunların ayrıntılarını, kendi ağzından derç ediyoruz:

“Diyarbakır – Mardin karayolunun 70. Km’sinde bulunan türbeyi her yıl yüz bine yakın kişi ziyaret etmektedir. Türbe, yüzyıllık ağaçlar arasında piknik yeri gibi kullanılıyor. Kurbanlar kesilip kuzular çevriliyor…”.

“Türbeyi ziyaret edenler arasında en fazla, çocuk sahibi olmak isteyenler, deliler, felçli ve sakatlar bulunuyor”.

“Delileri iyileştirmek için hasta, Sultan Şeyhmus’un ilk halifesinin gömülü olduğu odaya yatırılır. Deli olarak yatıp iyileşmiş olarak uyanacağı inancı vardır. Diyarbakır’ın Yıkık Kaya mahallesinde oturan Müyesser Batıboğan, kızının bu şekilde iyileştiğini söylüyor”.

“Çocuğu olmayanlar ise, burada bulunan incir ağaçlarından küçük incirler toplarlar. Karı koca rekât namaz kıldıktan sonra bu incirleri yer ve yatarlar. Çocuk erkek olursa Şeyhmus, kız olursa Sultan adını vermeleri gerekiyor. Bu kurala uyulmazsa çocuğun yaşamayacağına inanılır”[1].

50’li yılların ikinci yarısında Van – Urfa telekomünikasyon hattı inşaatının şantiye şefi olarak Diyarbakır’da bulunduğumuz bir akşam, il posta müdürü ve yine bazı PTT memurları ile yemek yerken müdür bize kaç çocuğumuzun olduğunu sordu. Biz de “çocuğum yok” diye yanıtladığımızda, herkes bize acıyarak “vah vah!” mahiyetinde başını önüne eğdi. Müdür, “hiç merak etme mühendis, bunun çaresi var. Mardin yolu üzerinde Şeyhmus Dede türbesine yenge ile birlikte gideceksiniz. Orada iki rekât namaz kılacaksınız. Şeyh, size okuduğu iki incir verecek, bunları yiyeceksiniz. Mutlâka çocuğunuz olacak. Ama her yıl gelip orada kurban keseceksiniz” dedi…

Evet biz de, Mebrure Değer’den yirmi yıl kadar önce (O, 1979’da oraya gitmiş) Şeyhmus Dede’nin ününü işitmiştik. Bu vesile ile Diyarbakır ve Bitlis’te Şehmuz adının çok yaygın olduğunu da belirtelim. Böylece de tarih boyunca bal çekirdekli incirin, tıpkı nar gibi, doğurganlık simgesi olmuş olduğunu hatırlamış oluyoruz[2].

***

Yine bu sihrî tedavi babında, şeyhin, mahalle imamının el değdirme ile hattâ hasta mahalle yazı yazarak şifa dağıttığı, nice karikatüre konu olmuştu. Meğer bu tür marifetler Avrupa’da kralların inhisarında imiş. Konuyu Dr. Emine Atabek’in kaleminden izleyelim[3].

“Gençti. Kendi yaşında bir delikanlı ile evli idi, fakat her nedense çocukları olmuyordu. Belki bunu keder ettiğinden ağır bir hastalığa tutuldu: Boynunun etrafındaki bezler korkunç bir şekilde şiştiler, sancıyorlardı. Hastalık bir türlü de geçmiyordu. Bir gece, düşünde, krala gitmesini ve ondan takdis edilmiş suya parmaklarını batırarak şiş olan bezlerine dokunmasını, rica etmesini önerdiler. Ertesi sabah onu hiç bir kuvvet durduramazdı. Genç kadın saraya gitti, karşı gelmeye çalışan askerleri aştı, kralın önüne çıktı ve isteğini ona bildirdi. Kral dinine bağlı, insancıl bir kişi idi. Büyük bir muhabbet, sevgi ve imanla kadının boynundaki şişlere dokundu, onları ovaladı. Mucize de o zaman yer buldu: Kirli deri çatladı, içinde kurtlar yüzen irinli bir madde sel gibi aktı ve şişler söndü. Ancak açılan delik o kadar büyük, derin ve tiksindirici idi ki bunu gören kral genç kadının tedavisini üstlendi. Fakat hayret, hafta geçmeden yeni, sağlıklı bir deri gelişti, yaradan hiç bir iz bırakmadan nedbeleri örttü. Bir yıl içinde de kadının ikiz evlatları dünyaya geldi.

Bu olay, XI. yy.da, İngiltere’de vuku bulmuştu. Kral, aziz olarak bilinen Edouard the Confessor (Günah çıkaran Eduard) idi. Bu mucizevî olay onun azizliğini bir kez daha ispatlıyordu.

El değdirmek ile mucizevî şifa temin etmek gücü ilkten yalnız kral Edouard’ın çocuklarına tanınırken sonraları güçlerini Tanrı’dan alan tüm kralların “ilahî hakkı” olarak kabul edildi. Bu yöntem ile tedavi görmek isteyen sıracalı (scrofulie: adenite tüberkülöz) hastaların adedi gittikçe arttığından bu merasimi şekillendirmek gerekti. Bu nedenle gelen hastalar önce kralın has hekimi tarafından muayene edilirler, bu tedaviye uygun görünmeyenler ilkten ıskat edilirlerdi. Yararlanacak olanlar ise bu hastalığa bundan önce tutulmadıklarına ve kral tarafından dokunulmadıklarına dair bir sertifika ibraz etmek zorunda idiler. Böylece şifa bulduklarında bu iyiliğin geçici değil, kalıcı bir iyilik olduğu ispatlanabilecekti. Bundan sonra önüne çıkan hastaları kral önce takdis eder, sonra şişlerine, çıbanlarına elini değdirir ve nihayet boyunlarına bir adet altın para asardı. Şifa bulsun bulmasın, kralın dokunduğu her hastaya bu para verildiğinden bazı yıl masraf korkunç rakamlara yükselirdi. Öyle ki, bu konuda tasarruf etmeyi isteyen Kraliçe I. Elizabeth (1533-1603) bu altın paraların çapının ufaltılmasını emir etti.

Tabii ki bütün krallar bu tedavi yöntemine inanmıyorlardı. Örneğin Kraliçe I. Elizabeth’in varisi, Kral I. James (1566-1625) bunun bir bâtıl itikat olduğunu savunuyor, bu âdetin kalkmasını istiyordu. Ancak politik nedenlerden kurtulmadığı söylenir. Bununla beraber, Kral II. Charles Stuart (1630-1685) zamanında, günün en ünlü cerrahlarından biri olan Richard Wiseman bu konu hakkında şunları yazmaktadır:

“Hiç bir cerrahî müdahale olmaksızın kralın el değdirmesi ile temin ettiği yüzlerce şifaya şahsen tanık oldum.”

İngiliz krallarının bir iddiaları daha vardı. Onlar el teması ile yalnız sıracalıları değil saralıları da iyi ettiklerini söylerlerdi. Fakat ne var ki el değdirmekle şifa temin etmek imtiyazı yalnız İngiliz krallarına vergi değildi. Daha eskilere gittiğimizde Pline, Epire kralı Pyrrhus’un splenomegalili hastaları; Tacite, İmparator Vespasyen yüzünden bu âdeti devam ettirmek zorunda kaldı. Kral III. Williams (1560-1702) da başka türlü düşünmüyordu. O da bu inanmadığı merasime son vermek istiyordu. Bu isteğini gerçekleştiremeyince, el değdirdiği her hastaya “Allah sağlığını versin ve akl-ı selim ihsan eylesin” dediği rivayet edilir. III. Williams’tan sonra tahta çıkan Kraliçe Anne (1665-1714) ise sıracalı hastaların saraya gelmelerini bilhassa teşvik etti. Son dokunduğu kişiler arasında Dr. Samuel Johnson sayılır. O zamanlar 4 yaşında olan müstakbel lexicographe (lugat yazarı) Johnson’un bütün hayatı boyunca bu hastalıktan Vespasien’in körleri; İmparator Hadrian’ın hydropisik hastaları hep bu yöntemle iyileştirdiklerini naklederler. Hep el teması ile Hz. İsa’nın bilhassa cüzzamlıları şifaya kavuşturduğunu mukaddes kitaplar yazarlar. Avrupa’da, kralların şifa bahşetmekte usta oldukları bazı özel hastalıkların varlığından bahsedilir. Örneğin: Macar krallarının sarılığı, İspanya’da Castille krallarının şeytan tarafından çarpılmayı tedavi ettikleri nakledilir. Ve nihayet Fransa, bütün ihtişamıyla, el değdirmekle şifa temin etmek gücünün kendisine bahşedilen bir önderlik olduğunu savunur.”

Antik devirler tababetinin hava (pnöma teorisi) ve sulara atfedilen önemin bugün dahi aynı şiddetle devam ettiğine şahit oluyoruz. “Havası suyu iyi” mahaller daima tahsin edilir, “tebdil-i hava” için bu gibi yerler seçilir. Özellikle veremliler buralara gönderilir. Modern çağlarda buralarda sanatoryumlar yapılmıştır. İstanbul’da Yakacık bu yolda meşhur olmuştu.

“Havası iyi” dendiğinde insanı sık sık hasta etmeyen “sağlam havalı”, genellikle nem derecesi düşük, toz ve dolayısıyla patojen mikrop oranı az bir mahal tarif edilmiş oluyor. XIV. yy.da Yadigâr-ı İbni Şerif bu konuda “havanın yeğreği oldur ki mu’tedil ola, katı ıssı ve katı sovuk olmıya, sâfi ola, tütün (duman) ve buhar karışmış olmıya” diyor[4].

Abdülmecid’in annesi Bezm-i Âlem Vâlide Sultan tarafından yaptırılan ve 1843’te hizmete giren İstanbul’daki Gurebâ-i Müslimin hastanesinin inşası için semt tayin edileceği zaman, muhtelif mahallere aynı anda kesilmiş koyunların ciğerlerinin asıldığı, en geç bozulan (kokan) ciğerin bulunduğu bugünkü yerin seçilmiş olduğu rivayet olunuyor. Rivayeti, hastanenin ilk başhekimi (sertabibi) Kaymakam Ahmet Bey’in oğlu Yenibahçeli Şükrü Oğuz Bey’den duymuştuk. Ancak bu yöntemin, Antik çağlarda bir kent tesis edileceğinde, aynen kullanılmış olduğu da tarihte mukayyet.

Mezkûr hastanenin ilk kuruluş kadrosunda müdür, birinci ve ikinci hekim, birinci ve ikinci cerrah, birinci ve ikinci eczacı, sülükçü, havanzen ve sair müstahdem bulunurdu; bunlardan cerrah ve eczacılar mektepsizdiler. Sadece iki hekim Tophane’de tıp tahsili görmüştü[5].

Bir asır evveline kadar bir resmî hastane eczacısı otçu, yani burada attar olmaktan ileri gitmiyordu. Cerrahlar da birtakım geleneksel bilgi ve marifetlerle donatılmış kişiler oluyorlardı.

İşbu “temiz, sağlam” hava anlayışında, daha önce de sözünü etmiş olduğumuz gibi, bir mikrop kavramının sezgisini (hads – intnition) görmemek mümkün değil. Daha Milâdî 1389’da, Akşemseddin, mikrop kavramı hakkında “cümle marazların suret-i nev’iyesi hasebiyle tohumları ve asılları vardır, ot tohumu gibi, ot kökü gibi, zira babadan anadan irsen intikal eden marazlardan bazıki sar’a, nıkris ve cüz’am gibi. Bunlar intikalden yedi yıl sonra yine zuhur eder[6], me’kûl ve meşruplardan (yenen ve içenlerden) hâsıl olan marazların tohumu tez bitip büyür” diyor[7]. Suları kaynatıp içme âdeti aynı sezginin bir sonucu olmuyor mu?

Ama ne de olsa “mikrop”, Pasteur’ü bekleyecekti…

Eskiye dönerek, salgınlar halinde İbranîlerin inzivaya çekilerek kendilerini bu suretle koruduklarını görüyoruz. Bunlar o “tohum”lardan kaçıyor olmalıydılar[8].

Bazı ağaçlar, havayı ifsat ederler. Anadolu’da büyük ceviz ağacının altında uyumak “iyi değildir”. Burada hava “azaldığından” insan hasta kalkar. İran’da da, bu ağacın altında yatanın cinlerin hücumuna uğrayacağına inanılır[9].

“İyi su”, “hafif, ne kadar çok yenirse yensin, bir bardak içildiğinde derhal hazmettiren, soğuk, berrak” sudur. Kayadan fışkıran pınarlar makbul sayılır. İçine atılan karpuzu çatlatması, soğukluk ölçüsünün ifadesi olur. “Hafif” su dahi, çok içildiğinde bile, “midede şişkinlik yapmayan” sudur. Su, böylece şifanın geniş ölçüde temelinde yatar. Birçok hastalığın, ezcümle cilt, rahim (kısırlık) hastalıkları, ağrılar, romatizma, kaplıcalarda; mide, bağırsak, böbrek ve mesane, karaciğer hastalıklarının da “içme”lerde tedavisi salık verilir. Her ılıca veya içmenin (ünlü İstanbul Tuzla içmeleri) A–su’su vardır…

Günümüzde Batı dünyasında temizlik kavramının bir bedaat (estetik) ve daha sonraki ölçülerde, bir hıfzıssıhha meselesi olmasına karşılık bu kavram, Anadolu’da, içinde yine bu görüşlerin payı olmakla birlikte, esas itibarıyla bir inançlar sisteminin ürünü oluyor. Temizlik (taharet), manevî manada tathirden (purification) ibarettir. Hamamdan, yıkandıktan çok kısa süre önce çıkmış kişi, bir cimaı müteakip gasletmedikçe, “pis” (cenabet)’tir. Buna karşılık gerçekten kirli bir şahıs, belli âyine (ritüel) uygun şekilde birkaç damla su akıtmakla Allah’ın huzuruna “temiz” olarak çıkabilmektedir…

Her şifâ verici ılıca (kaplıca)nın bir de efsanesi vardır: Çermikteki (Elâzığ civarı. “Çermik”, Ermenice “ılıca”dır) sıcak kükürtlü sarı sular da, günlerden bir gün, çatırdatmış, harlayarak, çağlayarak sarmışlar Sarı Kız’ı. O da saçlarının rengini, yüreğinin ateşini vermiş bu sulara… Şimdi “arılık, duruluk, Sarı Kız aşkına bir cum!” demeden dalındığında bu şifalı sular, şifasını vermez…[10].

Mezopotamya inanç ve bunlara mütedair rituslara mukabil Orta Asya’da tathir, ateşle olmaktadır. Hayatında yıkanmayan Moğol, iki ateş arasından geçtiğinde “temizlenmiş” (purified) addedilirdi. (Yıkanmayışların nedeni de, kutsal bildikleri suyu “kirletmemek”ti.). Yabancı misafirler dahi, Han’ın huzuruna alınmadan önce bu işleme tâbi tutulurdu. Her kavmin, şeytanlarda, habis ervahta ve her şeyde bir ruh bulunduğuna inananların (animizm) fikirlerine dayanan taharet kavramı değişik oluyordu. İslâmî taharet usulü ve kaideleri, bütün teferruatıyla Musevîliğin bu konudaki tatbikatının etkisi altında inkişaf etmiş olup[11] bu dahi çok daha eskiye dayanan inançların ürünü olmaktadır. Hz. İsa, Yohanna tarafından başına ekilen üç damla su ile vaftiz edilmemiş miydi?… Toprağın bereketini, insanın hararetinin söndürülmesini sağlayan su, Orta – Doğu’da daima bir inayet-i rabbaniye olarak kabul edilmiş.

Süt, özellikle ana sütü de, suyun haiz olduğu mübarek karakterden nasibini almıştır. Gönülden verilmiş bir şey, “ananın ak sütü gibi helâl” edilir, mert ve namuslu bilinen adam, “sütü temiz, helâl süt emmiş” kişidir. Gaziantep’te de “südü sümüğü pak” adam, (iki taraflı) soyu sopu temiz insandır. Burada “sümük”ten maksat meni, yani baba tarafıdır (sütanadan geldiğine göre). Bu “sümük”, “sümük” de olabilir ki bu takdirde “iliği, kemiği temiz” gibi bir manaya geliyor[12]. Yeni doğan çocuğun gözlerinin açılması ve parlak olması için anası, memesinden bir iki damla sütü çocuğun gözüne fışkırtır. Süt, sıhhatin bir ifadesi olmaktadır. Sütü olmayan ana aşağılık duygusuna kapılır. Buna karşılık da ilkokula gidecek yaşta meme emmeye devam etmiş kişileri tanımıştık.

Yedidağ çiçeği, ana sütüne karıştırılarak ilâç yapılır. Süt, mide ve benzeri hastalıkların başlıca devâlarındandır.

İslâm akaidine uygun ve ondan mülhem sağlık inançlarının başında sünnet gelir. Lügat manası “işlek yol”, geniş anlamda Allah’ın yolunu veya bir insanın itiyat edindiği her türlü davranışı ifade eder[13]. Anladığımız işbu mananın Arapça karşılığı ise “hitân”dır. Hitân, eski Arabistan’da genel bir âdet olup İslâm öncesi müesseselerinden biri idi. Ahmed bin Hanbal’ın rivayet ettiği bir hadîste “hitân”, erkekler için sünnet, kadınlar için bir şeref ve mefharet olarak gösterilmiş[14]. Bu sünnet keyfiyetine, çok daha gerilere giderek İbranîlerde rastlıyoruz[15]. Bugün Anadolu’da, erkekliğe (recüliyete) intikalin temeli, gelişmeyi ve cinsî verimi kamçılayan bir işlem olarak kabul edilir. Çelimsiz bir çocuğun sünnet olmayı müteakip gelişeceği kanaati yerleşiktir. Burada kadınların “hitân”ı diye bir işlem bahis konusu olmayıp bu barbar âdet, sadece Arabistan’da caridir.

Gördüğümüz gibi, maziden gelen inançlar manzumesi içinde ateşten de bir şeyler beklenmiş olup, bu cümleden bir kişisel gözlemimizi zikretmekle şimdilik yetineceğiz: Yılan ısırması ve Marmara’nın kumsallık kıyılarından çokça bulunan barsan ve trakonya (trapoz = çarpma, vurma, darbe) balıklarının, sonucu tehlikeli olabilecek “çarpma”sına karşı yara yeri önce hemen emilir, sonra da üzerinde sigara söndürülür, yani orası dağlanır. (Bu balıklar, sırtlarındaki bir dikenden, açtıkları delikten içeri, ciddî şekilde tehlikeli olabilecek bir zehir akıtırlar. Biz, “çarpılmış” ve mezkûr önlemler alınmamış ayağın çokça şiştiğini, hastanın acıdan kıvrandığını birkaç kez görmüştük.)

***

Kemiğe taallûk eden hususlar, kırıklar, çıkıklar, halk tababetinde ayrı bir yer tutup bunların tedavi usullerinin sihirle hiçbir ilişkisi yoktur. Burada sadece kırıkçıçıkıkçı’nın (kırıkçılık’la çıkıkçılık aslında iki ayrı halk uzmanlığı konusu olup bazen her ikisini de aynı kişi icra eder) ampirizme dayanan mahareti bahis konusudur. Bunlara sınıkçı adı da verilir (Sv, Krş, Ada). Keza Moğolcadan gelme ütücüütükçü tabiri de bu “cerrah”lar için kullanılmış (BTL). Genellikle bu halk ortopedistleri, gündelik hayatlarında çeşitli iş ve sanatla uğraşırlar, ayrıca ya balaban veya bir ustadan öğrendikleri kırıkçılıkçıkıkçılık’ı da hastanın kendisine müracaatı halinde icra ederler. Büyük ün salmış işbu kırıkçıçıkıkçı’lardan bazılarını tanımıştık. Bunlardan biri, 40’lı yıllar ve 50’li yılların ilk yarısında, İstanbul’da Tepebaşı’nda İngiliz başkonsolosluğunun kavası idi.

Köylerde de durum hemen hemen aynıdır. Bazı kırıkçı’lar, röntgen filmini okuyacak kadar da mesleklerinde ileri gitmişlerdir.

Kırık yerin oynamaması için uygun biçimde tahta, mukavva vb. Şeyler (siyek–Isp) bağlamaktan (siyeklemek) başka modern ortopedinin alçısı yerine rakı ile yumuşatılan kara sakız yakısı tatbik edilir. Rakının alkolü uçtuğunda sakız sertleşir ve kırık yeri iyice tespit etmiş olur.

“Kırık çıkık tahtası” karşılığı halk dilindeki seyekseyiksiyek’i XIV. yy.a kadar geriye doğru takip edebiliyoruz: 1394 (797) yılında memleketinde ölen Tire’li Ferişteoğlu Abdüllatif (İbn-i Ferişte)’in 1392’de yazdığı kabul olunan Arapçadan Türkçeye manzum sözlükte “Cebr (Ar.): seyik …” deniyor. Yakın zamanlarda da, Burhan-ı Kaatı tercümesi’nde (XVIII-XIX. yy.) “Hasta-bend (Far.): … Kırık ve çıkık âza bağıdır ki Arabîde cebire denir. Türkî-i gayri meşhurda seyek derler” diye okuyoruz (TS). Yine halk dilinde süyek, kemik oluyor (İst, To, Kn, Ada, Kerkük, Kırım Türkleri).

Kırıkçıçıkıkçı’nın esas mahareti; el yordamıyla, zedelenmiş nahiyedeki durumu saptayıp gerekli hareketlerle kemik ve mafsalları yerli yerine oturtmasındadır. Bu arada bazı merhemlerle masajlar da yer almaktadır (osteopathy) ki biz çırpılmış yumurta sarısı ile böyle bir ovmaya tanık olmuştuk. Bazı yerlerde sadece yumurta akı ile sabun iyice çırpılıp aşağı çekercesine bununla bir yönde masaj yapılır. Bunda amaç, takallüs etmiş (büzülmüş) kasları gevşetmektir. Kırık kısımlar bitiştirildikten sonra bacak, ya yukarda sözünü ettiğimiz sakız yakısı veya yine bu yumurta mahlûlü ile iyice sarılarak tespit edilir. Kırılan veya çıkan kemiğin deriye tazyik ettiği yerde kanın birikip iltihaplanmasını önlemek üzere keskin bıçakla bir ensizyon yapılarak kan dışarı atılır. Kırık kısım yanlış kaynamış ve üzerinden çok vakit geçmemişse kara üzüm dövülür ve zedeli nahiyeye sürülür, uzun bir bezle bağlanır. Yirmi dört saat sonra da aynı şey alabalık dövülerek tekrarlanır. Böylece geçen iki gün zarfında kırık yer gevşemiş olur. Kırıkçı el hareketiyle burasını sağa sola hafifçe oynatır, ılık sabunlu su ile ovar. Böylece yanlış kaynamış kısmı “açılmış” olur. Kemikler yeni baştan yerli yerine getirilir[16].

Bir darbe veya burkulma gibi hallerde vaki şişmeler ve ağrıları dindirmek üzere ekmek içi, tercihan ispirto ile ıslatılarak hasta yere sarılır. Aynı gaye ile et kıyıp doğruca cilde yapıştırılır. Birçok incinme vakasında ağrının ve şişin kısa sürede izole edildiğini bizzat denedik.

Halkın bu kırıkçıçıkıkçı’lara büyük güveni vardır. Üniversite tahsilimiz sırasında (1937-38) İstanbul’da bir arkadaşımızın el bileğindeki bir arızayı doktorların giderememeleri sonunda, İngiliz Konsolosluğu kavasının sakatlığı, önce masaj sonradan rakılı sakız yakısı uygulamasıyla yok ettiği hâlâ belleğimizdedir. Kavas, uzun kara bıyıklı bir Karadağ’lı (Arnavutluk) idi.

Konuyu kapatmadan önce işbu kırıkçıçıkıkçı’lığın Batı kültüründe geçirmiş olduğu istihalelere bir göz atalım. “Yapmayı öğrenmediği bir işi yapmaya kalkan, hayvanı taklit eder” demiş Gun d’Arezzo. İyi de söylemiş. 1619’da Fransa’nın Blois kentinde cerrahî ustaları, bir kırık–çıkıkçıyı, kentten kovulması için mahkemeye veriyorlar. O çağda kırıkçı ya da “kemikleri yerine koyucu”lar, cerrahî ustalarının çeşitli birliklerine aidat ödemekle yükümlü kılınmışlar. Aynı zamanda bu birlikler, cerrahînin yasadışı icrasını tanımlamışlardı. Bunun esas amacı, kırıkçı–çıkıkçıları buna zorlamaktı. Blois’daki kırıkçı, kendisini “insan bedeni kemiklerinin onarıcısı” diye tanıtıyordu.

Bütün kültür şekillerine, hattâ halk kültürü diye nitelenenler dâhil düşünce ve daha çok hayat iletişim aracı olarak yaklaşılacaktır; bunların karşılaşmaları, bir kültürel zenginliği ifade edecektir. Ama tarihî olarak, Geç Antikçağ’dan beri tıbbın kırık–çıkıkçılığa herhangi bir kültürel zenginleşme olarak yaklaşıldığı görülmüyor. Aksine, onun dışlanması, tıbbın icrasını sosyal olarak yüklenmiş çeşitli meslek örgütlenmelerinin başlıca prensipleri olarak beliriyor.

Çıkıkçılığa gelince bu, genel olarak yerinden çıkmış, oynamış uzuv ve sinirleri yerine getirme, burkulma ve kıvrımları sarıp ustalıkla savmaktan ibaret oluyor. Bu uygulamaya dünyanın her yerinde rastlanıyor. Cervantes’in Don Quichotte’sinde kırıkçı algebrista tesmiye ediliyor ki bu, başka deyimle “bedenin algebrasına–cebirine” hâkim kişi demek oluyor; böylece de bu kişi bilgili ve becerikli addediliyor.

587’de Tours kenti piskoposu Grégoire, bir kırıkçı–çıkıkçının velilerle iletişim halinde olup daha kolay sağaltmakla övünmesine kızıyor ve velilerle böyle özel ilişkileri mahkûm ediyor.

Kilise adamının bu savı şaşırtıcı olmuyor, şöyle ki o çağda tam gelişme halinde bulunan Hristiyanlık tıbbî uygulamaya bütün veçheleriyle el koyuyor. Ermişlerin yaşam öykülerinin dolambaçları arasında Roma Kilisesi, tek gerçek tıp olma iddiasında bulunacak kadar ileri gidiyor ve işi tam anlamıyla bir tekel kurmaya kadar götürüyor. O zaman, ortaya konan yöntemlerin us dışılığı, bunun ancak Kilise dışından birisi tarafından uygulanması halinde, ihbar ve mahkûm ediliyor; Yahudiler, putperestler, sağaltıcılar, “sanat icrasına yeteneksiz” ilân ediliyorlar…

Sadece XII. yy.da Fransa’da Üniversitelerin kurulmalarıyla bir lâik tıp kendini buluyor; ama bu da, bu kez, sonradan uygulamalı diye tesmiye edilecek tıbbı oluşturan bütün operatif ya da sahtekâr sanatların karşısında tıbbî bilginin inhisarını ele alıyor. Mezkûr sanatlar bilgi alanından dışlanıyor.

İlk nitelikli uygulayıcı ebe–kadınlar, Almanya kentleri ve Flandres’larda, XV. yy.da ortaya çıkıyorlar. Ancak Fransa’da, bu hareket, bir vüs’at kazanması için XVIII. yy.ı beklemek gerekiyor zira Fransız cerrahları doğum işlerini de üstlenmekle Tıp Fakültesi’nin desteğine dayanarak obstetrik alanını da tıkıyorlar.

Kırık–çıkık babında kültürel olduğu kadar bir sosyal zaruret, hanımların ebe–kadına tahavvülü sonucuna götürmüş: Yeni doğmuş bebeğin kemiklerini düzenleyip kafatası kemiklerini biçimlendirmeleri gerekiyordu. Bu, çocuğa bir insan şekli vermek içindi. Çağın metinlerine göre bu iş kolaylıkla yapılıyor ve kemikler rahatça düzenleniyordu. Ancak, ortaya çıkan sorun, ebelerin kırıkçı–çıkıkçılığa özgü yetkileri de almaları ve bunun, özellikle kültürel bir zorunlulukta vaki olmasıydı. Bu işin başlıca sonucu, müdahalenin muhtemel sağaltma gerekleri ve de kırıkçılık sanatının dayandığı tıbbî gerçeklerin gözden saklanması oluyordu.

Obstetrik dışında cerrahlar, kırık ve çıkıkların yerlerine getirme işini, her geçen gün daha çok kendilerine mal eder olmuşlardı. Ama bu iş her zaman lehlerine sonuçlanmıyordu. Bunlar, Hippokrat zamanından beri değişmemiş bulunan çeşitli karmaşık âletlere başvurmayı, “bilim’e” karşı olmakla suçluyorlardı. Anestezi yokluğundan hâsıl olan kasılma ve spazmlar, kemik parçalarının kolaylıkla yerlerine yerleştirilmelerini ancak engellerdi. Böylece de bir paradoksa varılıyor şöyle ki, becerileri çok kez onların alaya alınmalarına götüren kırıkçıların rekabetini bertaraf etmek amacıyla cerrahlar, bilmedikleri bu iş namına bunu yasaklatma yolunu tutmuşlardı. Bilmeyi de istemiyorlardı zira ne bunu söylemeyi, ne de izah etmeyi bilmiyorlardı.

Tıp–dışı etkenlerin baskısıyla tıbbî–cerrahî kuruluşların bir genel reforma, Eski Rejim (yani Devrim–İhtilâl öncesi) sonunda gün görecekti.

Bu reformun en garip veçhesi, veteriner mesleğine taallûk ediyor. Kırsal kesimde, hayvanlara bakmak için, nalbant ve yardımcıları seyisler, sığır ve davar çobanları vs. bulunuyordu.

“Veteriner–sanatçı” tesmiye ettiklerini yetiştirmek üzere kraliyet idaresi Alfort’ta bir okul tesis etmiş. Burada tedris edilen uygulama şekli, kırların tüm geleneklerine ters düşüyordu; bu nedenle de, mezkûr “sanatçı”ları zorla kabul ettirmek üzere bunların Kraliyet memuru olacakları ve bunları çağırıp danışmada hiçbir ücret ödenmeyeceğine karar verilmiş. Doğruca veteriner tedrisatına doğum, boğulmalara yardım ve de kırıkçılık dersleri eklenmiş… Fakültenin her zaman söyleyip iddia ettiğinin aksine, kırıkçılık–çıkıkçılık bir üniversite çerçevesinde öğretilebilecektir.

“Şikâyet Sicilleri”nin bazısında görüldüğü gibi o zamanın köylüsünün nazarında Devlet ve onun kararlarını esindiren aydın fizyokratlar için, gelişkin hayvan sürüleri birçok insanın hayatından daha değerli idi… “Veteriner sanatçı”ların uygulamasını öğrendikleri, köylüyü iknaya yetmiyordu.

Bütün bu dönem içinde, bilimin terakkii adına, çıkıkçı–kırıkçılar, az çok Geç Antikçağ’ın sonundan itibaren iddia ettiği gibi, cadılara teşbih edilmişler. Böyle bir anlayışsızlığın derecesini belirtmek için, şu veri yeterli oluyor: Bilimler Akademisi’ne 1863’te sunulan bir bildiride, askerî tabiplerce altmış sekiz bacak ya da ayak kesilmesinin hepsinin derdi, sadece burkulma idi… Bu örnek, yakın zamanlara kadar, özellikle bilimin terakkii adına bırakılan bir bilgisizliğin vüs’at ve de bedelinin öyküsü oluyor[17].

***

Söz buraya gelmişken, genel olarak her türlü maraz ve sakatlıkların büyük çoğunlukla halk tababetinin tedavisine tevdi edilmiş olduğunu zikredelim. Erzurum bölgesinde yapılan bir araştırmada tedavi folkloruna başvurma oranının % 97 olduğu meydana çıkmış[18]. 1293 (1878) Rus Harbi sırasında Anadolu ordusunun harekâtını anlatan Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın mühimme kâtibi Mehmet Ârif Bey, ordudaki Çerkez süvarilerinin davranışlarını şöyle hikâye ediyor: “Bu adamlar mecruhlarını (yaralılarını) bizim cerrahlara bırakmaz ve hastalarını bizim hastanelerde yatırmazlar. Kendi âdetleri veçhile kendi cerrahlarına baktırmak isterler. Bir Çerkez yaralandı mı, o askerin içinden ahbap ve akrabasından, hastanın haline ve ağırlığına göre iki, üç ve bazen dört nefer onu alarak tâ memleketine ve evine kadar götürmeye mecburdurlar…”[19]. Otuzlu yıllarda Dersim civarında başının üstünü sıyıran bir kurşunun kafatasından kaldırdığı kemik parçasını yerli halk cerrahının bir ustura vuruşu ile dibinden tıraş edip bir özel merhem ile yarayı iyi ettiğini, yaralının kendisinden dinlemiş, yaranın izini görmüştük.

***

Halk cerrahîsi konusunda da bir ihtisas dalı sünnetçilik oluyor. Bu işte de tabibe fazla iltifat edilmez. 1930 yıllarında İstanbul Florya ormanında (bahçesinde) Kızılay’ın tertiplediği bir büyük sünnet düğününde o günlerin ünlü sünnetçisi Hacı Fidan ile dört operatör bu işe memur edilmişlerdi. Hacı Fidan’ın tek başına aynı süre içinde diğer dört tabibin toplam ettikleri sünnet sayısının iki katını icra etmiş olduğunu hatırlıyoruz (bizi de Hacı Fidan 20’li yılların ikinci yarısında, sünnet etmişti).

Fakirullah “hazretleri”nin türbesi bulunması itibarıyla Siirt’in merkez köyü Tillu, kutsal mevki hüviyetine bürünmüştü. Siirtliler Cuma namazını orada kılmayı iyi sayarlardı (50’li yıllar, Tillu’ya Siirt’ten yirmi dakika yürüyerek gidilirdi). Çocuklarını burada sünnet ettirirlerdi. Tillu’nun bu şöhreti Siirtlilerin geçimine hayli katkıda bulunurdu: Cebine bir ustura yerleştiren Siirtli, Tillu’lu olarak, baharda Suriye’ye geçer ve sünnetçilikten hayli para kazanırdı, şöyle ki oranın Arabı da Tullu’luya sünnet olmayı uğurlu sayardı. Siirtli, bu parayla orada satın aldığı malları, eğer gümrük muhafaza teşkilâtına tamamen (veya kısmen …) kaptırmadan geçebilirse, burada satarak kazancını daha da artırmış olurdu (riske girmeden kazanç olmaz…)

***

Erzurum bölgesinde yapılmış yukarda mezkûr etüdün sonuçlarına, diğer bölgedekiler büyük benzerlik arz ediyorlar. Burada sıcak–soğuk tezadı, tedavi sisteminin esasını teşkil ediyor. Soğuktan ileri gelen bir hastalıkta daima sıcak şeyler veriliyor. Hastaya bu durumda meselâ hiçbir surette soğuk su içirilmiyor. 20’li yılların ikinci yarısında geçirmiş olduğumuz bir zatürreede, zamanın ünlü tabiplerince önerilmesi üzerine, sıcak ıslak havlulara sarıldığımızı hatırlıyoruz. Yani folk tababetle bilimsel tababet, bir yerde buluşmuş. Buna karşılık sıcakla ilgili hastalıklar halinde “soğukluk”lar (yoğurt, karpuz, limonata vs.) verilir. Yani maraz, onu yaratan sebebin zıddı ile tedavi edilir. Soğukla ilgili hastalıklar nezle, grip, üşütme, bronşit, sıtma ve zatürreedir. Bunlara tutulanlara terletme uygulanıp, çay, çorba, ıhlamur vs. gibi sıcak içeceklerle hastanın “içi ısıtılır”.

Safra kesesi ağrısı ile kan kaybı (meselâ böbrek taşının tevlit ettiği), sıcak hastalıklar sınıfındandır. Bunlara ana prensip gereğince, soğuk su tatbik edilir[20].

***

Sıcak–soğuk ayrımına, Hippokrates ve Galenos gibi Antikçağların şöhretlerinde rastlamış olmamız, belli prensiplerin kökenini bağlıyor. Bu arada bal, incir ve benzerleri, “sıcak” telâkki edildiklerinden bunların yenmesini müteakip soğuk su içilmesi caiz değildir. Hiç değilse bağırsaklar bozulur ki bu “bozulma” inkıbaz (kabızlık) tam şikâyet edenler bu uygulamadan medet umarlar: Kuru “üryanî” eriğinden sabah aç karnına birkaç tane yiyip üstüne bir bardak su içilmesi, munkabız kişilerin birbirlerine halen sık sık tavsiye ettikleri çareler arasındadır. Aynı şekilde, sıcak olarak istihlâk edilmiş yemekler, özellikle çorbalar üzerine soğuk su içmek karın ağrısı tevlit edebilir.

Terli iken (yani “sıcak” halette iken), kesinlikle soğuk su içilmemelidir…

“Sıcak” ve “soğuk” tabirleri burada ısı derecesini ifade etmeyip tüketilen maddelere geleneksel olarak atfedilen fıtrî özelliği kasteder. Hastalıklar da, yukarda söylendiği gibi, aynı sınıflandırmaya tâbi tutulmuşlar. Her biri “zıt” maddelerle tedavi görür. Zatürreenin aksine olarak tifo, “sıcak” hastalıktır. Keza gebelik ve loğusalık durumunda hastalık (gebe kadın hasta telâkki edilir), “sıcak” kategorisi içinde düşünülür. Buna duçar kadına ayran, yoğurt ve şerbet gibi “soğuk” maddeler verilir, “içinin ateşini götürsün” diye[21].

Yine “ağrı, sızı”, soyut olarak “soğuk” vasfını haiz olup “sıcak”la tedavisi gerekir: Karabiber, kâfuru, ispirto ve sıcak havlu bu amaçla ele alınır. Aynı şekilde, sancıların müessiri zencefil, nane veya tarçındır. Keza, belsoğukluğu (blennorrhoea) da “soğuk” hastalıktır. Tedavisi için bir taze kabak ısıtılır, hamamda sıcak sıcak hastanın fallusu üzerine sarılır. Üstüne yarım bardak zeytinyağı sürülür, hasta, dayanabileceği kadar sıcak su ile yıkanır. Böylece zeytinyağı da “sıcak” sınıfına dâhil olmuş oluyor. Ilıca (Erzurum) halkına göre dizanteri, soğuk algınlığı, romatizma, siyatik, grip, nezle, üşütme, bronşit, öksürük, ishal, zatürree, verem, suçiçeği, belsoğukluğu, kızamık, ağrı ve sancılar, “soğuk” sınıfına dâhil hastalıklardır[22]. Çocukluğumuzda geçirdiğimiz kızamığın devamı süresince sıcak “loğusa (λοχνυτα) şerbeti” içtiğimizi hatırlıyoruz. Buna “kızamık şekeri” de deniyordu (λέχους = yatak, karyola; Lâtince lactus–Fransızca lit–aynı manada olup modern Grekçede λεχώνα, loğusa karşılığıdır).

Mezkûr “loğusa şerbeti”, içinde karanfil, baharat ve şekerciboyası bulunan, keskin kokulu, baklava biçiminde kesilmiş kırmızı şekerden yapılır. Bu, hem “sıcak”, hem de “soğuk hastalıklar”ın tedavisine elverişlidir; şöyle ki, yukarda söylediğimiz gibi “soğuk hastalık” kızamığa sıcak; doğum, tifo ve benzeri “sıcak” durumlarda da soğuk halde verilir, ayran, karpuz, limon suyu, soğuk su, soğuk çay ve yoğurt gibi. Çay, mezkûr şerbet gibi, her iki tip hastalığın sağaltılmasında kullanılır. Tifo, güneş çarpması, kan akması ve benzeri marazlar, “sıcak” özelliğindedir.

Erzurum bölgesinde, Anadolu’nun sair yerlerinde de olduğu gibi, “vücut sıvıları” kavramı yine ayrı önem taşır. Bunlar “hıltlar” olarak bildiğimiz kan, salya, idrar ve menidir. İnsan “kanlı–canlı” olmalıdır. Bunun için “kan yapıcı” yiyeceklere rağbet edilir. Et (bunun kanı da sıkılarak içilir), pekmez, süt, yumurta, yağ, baldan başka kırmızı renkli yiyecekler de kan yaparlar; pancar, nar gibileri bunlardandır. Bu bapta ciğere önem verilir ve ızgarası çokça yedirilir (çocukluğumuzda geçirdiğimiz hastalıkların sonucunda duçar olduğumuz zafiyet –“kansızlık”ı gidermek için bize zorla ciğer ve dalak ızgarası yedirirlerdi). Kana verilen önemin ana sebebi, onun cinsî kudret ile (farz edilen) yakın ilişkisidir. Kan kaybeden bir kimsenin beli kuvvetli olamaz. Kan ile meni arasında müspet bir korelasyon görülür; meni, erkeğin bütün damarlarında dolanır, oralarda hâsıl olur. Kadın (zenne) da ise, göğsünde meydana gelir. Böylece halk, meni kaynağını her iki cinsiyette farklı organ ve merkezlere bağlamıştır[23].

Daha önce de değindiğimiz gibi Anadolu’nun aşağı yukarı her yerinde kan, kebet gibi; insanın davranış şekillerini tayin edici bir unsur olarak telâkki edilir. “Kanı (sütü) bozuk–dönük” olan kötü, “kanı donmuş–kurumuş” olan da miskin insandır. Bir de “pis kan” kavramı–inancı vardır ki gayri tabiî şişmanlamalar, sivilce ve kaşıntılar, ilkbahar yorgunlukları buna atfedilir. Bu bakımdan kanı tasfiye edici yiyecek ve içecekler önem taşır: Demirhindi (temr-i Hindî–Hind hurması – tamarindus indica) şerbeti kanı temizler. Şalgam da aynı işi görür. “Yılda bir gün ya şalgam yemeli, ya da şalgam tarlasından geçmeli”… “Pis kan”ın temizlenmesi için de hacamat, yani “boynuz veya şişe çekerek” kan alma yoluna gidilir. Bunun için ya tıraş edilmiş baş (buna özellikle Azerî Türklerinde rastladık), göğüs veya sırt, bir neşterle çizilerek kan çıkartılıp üzerine, içinde biraz kâğıt veya pamuk yakılan bir boynuz veya bardak içindeki ateş henüz sönmeden kapatılır. Böylece içinde halâ (vakum) hâsıl olduğundan bir emme fiili vaki olur. Hippokrates’in eserlerinde “şişe çekme”, kan alma ve hacamat’a yer verildiğini biliyoruz. Selçuklu hükümdarı Mehmet Tapar (Melikşah’ın oğlu, saltanatı 1105-1117) için tarihler, “kanın çokluğundan dolayı sık sık hastalanan sultanın her ay kan aldırmak âdeti idi” diye yazıyor[24]. Bu âdetin Orta–Doğu’da hayli eski olduğu tahmin edilir. Yüksek kan basıncı (tansiyon) kavramı gerçek yüzü ile bilinmediğinden dikkatler, “yüzü çok kırmızı”, “çok kanlı” ve bu arada, işbu kırmızılık ve “fazla kanlılık” sebebiyle baş ağrısından itibaren felce kadar uzanan “o biçim” hastalıklar yelpazesine çevrilmiş olup çare olarak kan alma uygulamasına daima başvurulur.

Dirseğin iç tarafında bulunup hacamat edilen üç damardan en aşağıda bulunana başlıkboşluk, akciğer damarı, baş damarı ve aşağı damar adı verilir. XIV. yy.da kaleme alınmış “Yadigâr-ı İbni Şerif”te başlıktan kan almak talağa (dalağa), ve ciğere ve zatülcenp (pleurisy) illetine … faide ede… Bevasırın (basurların) siğiline bâsur derler. İlâcı, başlık’tan kan alalar ve yan başlarının ortasından hacamat edeler” gibi tavsiyeler okunuyor (TS). Bunlardan, işbu damarın aldığı adlar da izah edilmiş oluyor.

“Pis kan”ın ihracı, “temiz kan”ı beslediğinden onun vücuttan atılması, öbürünün kaybı gibi tehlikeli sayılmaz. İşbu “piskan”ın ihracı, hayli yaygın sülük (zeli) marifetiyle uygulanır. Kazan ve Garp (Anadolu) Türkçesinde oluşmuş bu adı (Farisî zelük–BTL) ile maruf emici hayvancık, ellili yılların sonuna kadar İstanbul berber dükkânlarının görünür bir yerine konmuş kavanozun suyu içinde yüzer dururdu. XIX. yy.da Anadolu’da çok bol olan sülüğün Antalya’dan Avrupa’ya ve Amerika’ya kadar ihraç edildiği mukayyettir[25]. İstanbul’da Gureba-i Müslimîn Hastanesi’nin kuruluş kadrosunda (1843) sülükçünün de bulunduğunu görmüştük.

Baştan beri sözünü ettiğimiz Asklepiades’in ashabından (arkadaşlarından) Laodikya’lı (Denizli civarı) Temison, Metodik Tıp Mektebini kurmuş olmasının yanı sıra da tıbba dair birçok yazı ve yeni ilâç ile sülüğün sağaltma sistemine ithali keyfiyeti, kendisine izafe edilir[26]. Bu sonuncu konu ile ilgili olarak kendisinden hayli sonra, Bağdat’ta icra-i tababet etmiş olan Harran’lı hekim riyaziyeci ve astronom Sinan İbn Sâbit (ölm. H.943) zikredilir. Bağdat bîmârhânelerinin mükemmel idaresi ve hekimlerin meslekî düzeylerinin yükseltilmesi hususunda gösterdiği gayretle iştihar etmişti. 931-32 yıllarında Bağdat’ta sülük kullanılması, bunlar muayeneden geçip berat almadıkça, yasak edilmişti. Bu işe de memur edilmiş olan Sinân, bunlardan 800’den fazlasını muayene etmişti.

***

“Bit yiğitte, pire itte bulunur” denirdi. Yani “yiğit” bitli gezerdi. Ama bunun bir mantığı vardı: “Bit, pis kanları emer”di… Buna da gerçekten inanılmıştı.

Divertimento

Ordunun bitten temizlenmesi için her tarafa sıkı emirler verilmiş. Nöbetçi onbaşısı bunlardan birini koğuşta okuyor: “Baa bakın, emir var, bit olmayacak!… Pis kanı emer filân yok, herif bit istemiyor, işte o kadar!…”.

Konuyu, çok yeni yıllara ait, birçok bakımdan ilginç bir gazete haberiyle[27] kapatıyoruz.

“İstanbul’da bazı okullarda görülen bit salgınına önlem olarak öğrencilerin önlüklerine “bit muskası” diye takılan “kâfur” adlı bitkinin yarardan çok zarar getireceği gerekçesiyle … yasaklanacağı öğrenildi.”

“İstanbul’da zaman zaman bazı okullarda ortaya çıkan bit salgını velileri ve öğretmenleri tedirgin ederek, çeşitli önlemler almaya zorluyor.

Bu önlemlerin sonuncusu da, “kocakarı ilâcı” diye bilinen … kokulu bir Uzak Doğu bitkisi olan “kâfur”…”.

O ise ki, daha önce, çok başka amaçla kullanıldığını görmüş olduğumuz kâfurû, biti kaçırmıyor, Müslüman’ın harama uçkur çözme arzusunu kaçırdığı gibi…

***

Sağaltma teknikleri kadar da hıfzıssıhha tedbirlerine önem verildiğini görmüştük. Sıhhatli bir insanın hastalanmamak için alacağı önlemler vardır. Malî imkânlar nispetinde “iyi yiyip içmek”, özellikle kan yapıcı süt, yumurta, bal gibi yiyeceklere itibar etmek, “havası temiz” mahallelerde yaşamak, bu önlemler cümlesinden oluyor. Bu arada çok yemek yemenin de sıhhate muzır olduğuna inanılmıştır. Sıhhatle mutfağın münasebeti vardır ve bu münasebet hayli eskiye dayanır. XVI. yy.ın başlarında tanınmış tabiplerden Ahi Ahmed Çelebi, II. Bayezid zamanında hem Hassa hekimliği, hem de Matbah-ı Âmire Eminliği görevlerini birlikte yürütüyordu. Sıhhatli olmanın koşullarından biri de cinsî bakımdan kudretli olmaktır. Bu kudretin kanla ilişkisini görmüştük. Bu itibarla “mukavi-i bah” (aphrodisiac) olduğu sanılan yiyecekler daima iltifat görmüştür. Soğan ve sarımsak için bu konuda çok eskiden beri devam edegelen inançları daha önce irdelemiştik[28]. Bu tüberküller ayrıca çeşitli hastalık ve yaraların tedavisinde çokça kullanılır; sıra geldikçe bu kullanma şekillerini göreceğiz.

Halep’e yerleşen Abdürrahman el-Şirazî (XII. yy.ın ikinci yarısı “Kitâbü’l izah fi esrar ilmü’l nikâh” ve “Kitâb ravzatü’l kulüb ve maslahatü’l mahlûb” adlı eserlerinin özellikle ilki, geniş ölçüde şehveti tahrik edici (mukavvi-i bah)[29], bunların tersi, yani cinsî isteği bastıranlar (anaphrodisiac) ve tıp bakımından ilginç sair cinsî (erotic) meselelerden bahsediyor.

Aynı zamanda kudret verici olmaları itibarıyla “kan yapıcı” yiyecekler, ezcümle ciğer, dalak, böbrek, pekmez ve türevlerinden “bulama”, kaymak, bal, yağ, bunlardandır. Sadece mukavvi-i bah olarak bilinenler arasında koç yumurtası, ceviz, Antep ve yer fıstıkları, kuşburnu (yabani gül çiçeğinin, döküldükten sonra geriye bıraktığı kızılcığa benzer, daha küçük tohum kesesi) murabbaı, Hindistan cevizi, pastırma çemeni ve saire zikredilir. Baharat ve biberler de bunların arasındadır.

Biberin, acılığı nispetinde (farz edilen) “aphrodisiac” etkisi fazladır. Ünlü “Müfredat-ı İbni Baytar Tercümesi”nde baharattan karanfilin cinsiyet ile ilişkisi şöyle anlatılıyor: “Eğer bir arılık’ta (kadının hayırsız günlerinde) avratlar bir dirhem karanfil içseler yüklü ola” (İçme fiili, karanfili suda bir süre bırakıp usaresini çıkartma –infusion– veya kaynatmayı müteakip olur). Koç yumurtası hakkında düşünce şekli tarih öncesine kadar geri gidebiliyor: Avda cesaret ibraz edebilmek için aslan kalbi yenirdi. Yani, herhangi bir konuda muktedir görülen bir hayvanın konuyla ilgili “iktidar” organının tüketilmesi, onu yiyen insanın da o konuda muktedir olmasını intaç eder. Koç, bütün bir sürüyü ilkah eder. Onun yumurtalıklarının yenmesi, aynı gücü insan zekerine aktarır.

Pastırmanın çemeninden de aynı tesir beklenir. Bunun yapımında kullanılan ve boy tesmiye edilen bitki için Yadigâr-ı İbni Şerif (XIV. yy.); “On dirhem ayva çekirdeği ve on dirhem boy tohumu, bunların ayrı lüâbın (peltesini) alalar… Oğlan doğurmuş avrata kim içeğüsünde zahmet ola doğurduktan sonra boy tohumu suyiyle…”; Kâmus Tercümesi (XVIII – XIX. yy.) de: “Emraz-ı sadriyeye, ve suâl (göğüs hastalıkları ve öksürük) ve balgamdan mütekevvin (oluşan) bevasir (basurlar) illetlerine ve arka ve mesane evcâına (veca–acılarına) nâfi’ ve takviyet-i cima’da acîbü’l eserdir” diyor (TS).

Hamur tatlıları, helvalar, bu arada tahan (tahin) helvası gibi enerjetik gıdalardan da kudret beklenir. Birtakım otlar da bu fasla ithal edilir. Van, Hakkâri ve dolaylarında, içine dağlarda (özellikle Cilo Dağı’nda) biten bir yaban sarımsağı (gurantı) karıştırıldığı, bir nevi tulum peyniri olan “otlu peynir”, mahallî sekenece “çok şifalı” olarak nitelendirilir. Marul, maydanoz (maidavoz), roka, tereye de aynı gözle bakılır.

Halkımızın önemli besin maddeleri arasında ciddî yer tutan soğan ve sarımsak üzerinde biraz daha eğleneceğiz.

Eski Akdeniz havzasında soğan, aynı fasileden pırasa ve sarımsak üçlüsü, bugün Türkiye’de olduğu gibi, önemli besin maddelerinin başında gelmiş[30].

Kazan Türkçesinde soğan telâffuz edilen (BTL) soğan–sovan karşılığında DELT, Sanskrit sukanda, Farisî sukh, Ermenice soh sözcüklerini zikrediyor. Buna göre ilk gün gördüğü alanın bir ucu olan Hindistan’dan sukanda adıyla yola çıkan sogansoğansovan, yolda bazı değişikliklere uğramış. Ancak bu yolculuk sadece Batı yönünde olmamış, Kuzey’e doğru da gitmiş. Kaşgarlı Mahmud sogun’u şöyle tarif ediyor: “sogan; sovan dahi denir” (DLTI/409).

Çok eski ve ünlü bir tıp kitabı olan CharakaSamhita’da zikredildiğine göre soğan, Hindistan’da çok eski zamanlardan beri yetiştirilmiş olmalı. Milâdî yılların başında yaşadığı tahmin edilen Charaka, malzemesini, bir M.Ö. VI. VI. yy. Bilginin öğretisine dayandırıyor ve soğanla birlikte sarımsağa birçok nitelik atfediyor. Müdrir, hazım cihazlarına faydalı, gözlere nâfi olup kalbi tembih ettiğini (uyardığını) ve romatizmaya karşı yararlı olduğunu kaydediyor. Öbür yandan kokusu ve münebbih (uyarıcı) etkisi itibarıyla da bunlar Hindistan’da kendini ruhanî hayata hasretmiş olanlara uygun olmayan gıda telâkki edilmişler. Bu itibarla orthodox Brahman’lar, dul Hindu kadınları, Buddhist rahipleri ve Jaina’lara bunların tüketimi yasaklanmıştı[31].

***

Tabip Dioscorides (I. yy), bütün soğan çeşitlerinin yenebildiğini, bunların gaz yapıcı, iştahı teşdit edici, hararet (susuzluk) verici, canlandırıcı, kusturucu, karın şişirici, damarları genişletici ve basurun tedavisinde faydalı olduklarını, soğan suyu balla karıştırılıp göze tatbik edildiğinde görüş zayıflığına, beyaz duman, yani başlangıç halinde katarakta iyi geldiğini söylüyor[32].

***

Bu iki yumru bitkinin aphrodisiac olarak kabul edilmesi nedeniyle Hindu rahiplere yasaklanması, mezkûr inancı daha da kamçılamış olmalıdır.

Soğanla aynı fasileden olan pırasanın, eskiden tohumlarından hazırlanan macunlar, cinsî gücü artırmak için kullanılmış. Bitkinin balgam söktürücü, idrar artırıcı, sindirime yardımcı etkileri bulunuyor. Beyaz kısmı pişirilmeden yenildikçe etkili olur (BL).

Çiğ etten sıkılan ve aynen içilen kan başta olmak üzere az pişmiş (kanlı) etler, ciğer, böbrek ve dalak, “kan zafiyeti”nin başlıca “ilâç”larındandır. Bu keyfiyet, 30’lu yıllara kadar bilimsel tıpta da cari idi.

Maydanoz kanı sulandırır. Ebegümeci, labada, pazı, kuzu kulağı da mümasil hassalara sahip olup bu amaçla dağlardan toplanır (halen pazının kültürü yapılmaktadır).

Kan, damarda dolaştığına göre bu sonuncusunun şişmesi ordu bozan’lık olup zeytinyağı ile ovularak sağaltılır.

Daha önce de görmüş olduğumuz gibi[33] Yeni Yıl–Nevrûz, doğanın uyanmaya başladığı mevsime tekabül eder. Bu mevsimde iktisadî faaliyetlerin hızlanmasına şahit olunur. O ana kadar bir uyuşukluk (torpor) dönemi geçirmiş olan insanoğlu, çok şeyin yanında bir sürura kavuşur. Artık, doğa koşullarının o dönemlerde tüketimini zorunlu kıldığı sayılı besin maddelerinden başka çeşitli yerli veya ithal metaı yiyeceklere kavuşmuş, beden ve varlığında yepyeni bir halet hissetmeye başlamıştır. İşbu uyanışın takviyesi babında zikredilebilecek en önemli misal, Manisa’nın mesir macunu’dur. Mezkûr şehzade kentinde, Yavuz Selim’in annesi Bezm-i Âlem Sultan’ın Bîmârhânesi’nde tabip Merkez Efendi’nin icat ettiği sanılan[34] ve kırk bir çeşit baharattan yapılmış[35] işbu “mukavvi” macun[36] her yıl Nevrûz’da Sultan Camii minaresinden halka saçılırmış (1525 civarı). Gelenek devam etmekte.

Doğumda güçlük çeken (sarplanan) kadınlara deniz köpüğü (?) ve at tersi tavsiye edilir: “Bir avrat kaçar ki (ne zaman ki, vaktâ ki) sarplansa, bir dirhem içirseler (deniz köpüğü) genez doğura”. “Kaçan ki bir avrat saplansa atın kuru tersin tütüzdürseler (tütsüleseler, yakıp tüttürseler) filhâl düşüre”. Hamlini vaz eden hatun “kıçım başım yarıla yarıla!” diye feryat eder ki bunu dahi “oral ritus”lardan kabul etmek akla yakın gelir.

Baldırgan zamkı (Ferula assafoetida), nam-ı diğer kasnı veya güneyik çiçeği bir nevi marul olup aşağıda göreceğimiz gibi çok eskiden beri “etibba katında maruftur”[37]. Bu arada kötü kokulu (Farsça azâ = zamk, Lâtince fetida = taaffün etmek) bu bitki gebeliği önlemekte de kullanılmıştır: “… ve kasnı dedikleri hihabeli (gebeliği) men’eder ve acı olup men-i habel ettiğini…”[38] Yakın zamanlara (50’li yıllara) kadar gebeliği önlemek üzere cimadan önce vajinaya sulfata adıyla anılan kinin ithal edilirdi (İlk başlarda kinin sülfat şeklinde olup bu ad ona alem olmuştu).

Hamile kadınlar ve loğusalar bir şeye imrenseler memelerinin, erkeklerde de husyelerin şişeceğine inanılır. Tedavi için maydanoz lâpası yapılıp tülbent arasında hasta azaya tatbik edilir ve imrenme konusu olan yiyecek pişirilip yedirilir. Böyle bir tatbikata çocukluğumuzda tanık olmuştuk. Buna karşılık “emcikler şişmek ve büyük olmak ilâcı… kim Türkçe tebeşiri toprağı … ve gurgurun kili…”[39].

Nefse emi ve mümasili baharlı ballı bir macun olan şüdüt (Kilis-Kr) hamamda, doğumdan yirmi veya kırk gün sonra loğusaların bütün vücuduna sürülür ve elin ayası ile iyice ovulur. Yarım veya üççeyrek saat kaldıktan sonra vücut yıkanır. Çok ısıtıcı olduğundan fazla kalırsa deriyi kabartır. Diyarbakır’da hamamda ökçe ile yavaş vurmak (ökçelemek) suretiyle bir masaj yapılır (DS).

Tarihte her hastalığın bir ilâcının bulunduğunu görüyoruz. Doğum sırasında temizliğe riayet (asepticism) edilmemesi sebebiyle hâdis olan albastı (ilikiş), yani ateşli ve boğucu “loğusa humması”, nam-ı diğer “humma-ı nifasî”, al adında ve al elbise giymiş bir heyûlâya atfedilir. Bûrhan-ı ka’tı (1652) Tercümesi (1835) bunun için “bir muhlik marazdır lohusa hatunlara haftası içre hâdis olur. Avam, mess-i ecinne derler. Türkîde bu hadiseye albasma tabir olunur” diyor (GA, TS). Âdet üzere olan hanımlar, loğusanın bulunduğu eve alınmazlar (Nğ, Gr), zira loğusaya “al basar”.

Aslında Anadolu’da çok yaygın mezkûr inancın kökenleri, konumuzu ilgilendirir.

“Loğusalarımız kırk gün evden çıkmaz. Onların adına nefse denir… Nefsenin evinin kapısına bir orak geçirmek veya yastığının altına bir çift demiri koymak gerekir”[40]. “Halk loğusa kadınlara “al basacak” diye pek çok korkar… Yastığının altına bir orak, bir maşa, bir kurgu (kilit) veya bir açkı (anahtar) konur… Bu Al Karısı’nın korktuğu bir şey varsa, o da demir ve ateştir…”[41].

İran’da Al Karısı’na karşı, loğusanın odasına bir tüfenk ya da yastığının altına bıçak konduğu anlatılıyor[42].

Mardin’de, çocukları yaşamayan ailelerin çocuklarını cinlerden korumak üzere doğumdan sonra büyükçe bir kalbur içine yerleştirilir, kalbur çevresine siyah kıldan yapılmış bir ip, çocuğun kundağına da bir yemek bıçağı konur. Çocuk burada yedi gün kalır ve bu süre içinde geceli gündüzlü başında nöbet tutulur. Yedinci geceye haftık (Farsça heft = yedi) denir ve bu gece Mevlid okunur ve bir şölen tertiplenir. Daha sonra beşiğe alınan çocuğun yastığına bir dikiş iğnesi geçirilir. Böylece her taraf “demir çemberi” ile korunmuş olur. Mezkûr addan bu âdetin İran kökenli olduğu anlaşılıyor.

Daima cinlerin ika etmiş oldukları kötülükler bahis konusu olmaktadır. Son derece yaygın bir inanışın kahramanı olan Alkarısı, nam-ı diğer albastı, burada cinle ayniyet halinde görülüyor. Bu, Sümer–Babilonya’nın bir habis cini olan Alu ve yine Ermeni inanışlarında “yılan saçlı, tunç tırnaklı, yaban domuzu dişli”, daima kötülük edip hamile kadınlarla yeni doğmuş çocukların amansız cini Al ya da Alk ile ilişkisi vardır. Hitit dilinde alwanzak, “büyü yaparak” alwanzatar, “zarar verici sihir, büyü; alalima, ‘korku, dehşettir’ ”[43].

Cinler, ifritler ve nedeni bilinmeyen hastalıklar Babilonya’da çeşitli yöntemlerle afsunlanarak defedilirdi: “… kötü alu cadısına ve sar’aya karşı… afsun yapan bir fare, baltu ağaçcığından bir dal alır… bunları kapısının üstüne asar…[44].

Sokak kapısının üzerinde, sair nazarlıkların yanı sıra, bir farenin asılı olduğunu çocuk yaşlarımızda (1922-23) Edremit’in Balya bucağında görmüştük ve manzara belleğimizde yer etmişti. Bunu, kulak ağrısına karşı ilâç yapmak üzere kavanoz içinde zeytinyağına batırılmış fındık faresiyle birlikte, daha sonraları çok kez gördük.

***

Bütün bu hikâyeler bizi bir halk tabipliği kategorisine götürüyor, ocaklı’lara.

“Ocak”, belli bir hastalıkla uğraşan aileye verilen ad oluyor. Bu ailenin sağaltma işi ile uğraşan ferdine de “ocaklı”, ya da kısaca “ocak” deniyor. Her hastalığın ayrı bir ocağı olup ayrıca nazarla uğraşanlar için ayrı bir ocak vardır.

Ocak kişi her iki cinsiyetten olabilir ve genellikle ailenin büyüğüdür; kendi soyundan gelene “el verir”, “elin sana, benden sana izin” der. Nazara okuyan bir kadın, inanışa göre, deniz suyu içmiştir[45]. Burada tuzun hemen devreye girdiğini fark ediyoruz.

Çocukların havalesinde ocaklı, çocuğun anasının donunu başına geçiriyor[46]. Bunda sosyal ve ahlâkî nizamın tersine çevrilmesi taklidiyle hastalık durumu tersine çevrilmiş oluyor. (Bu “ters çevirme” fiiline yağmur duası töresinde de rastlıyoruz: Duaya çıkanlar ceketlerini ters çevirip giyiyorlar. Böylece kuraklık “ters çevrilecek”…)

Güney’de Elbeyli oymağından Kara Hasan Efe, obanın doğum âdetleri arasında “nefselerimizi (Arapça “nefsa” = loğusa’dan galat) al basmaması için Şahveti obasından Muharrem Efendi’nin oğlu Ali Ağa’nın, ocaklı olması dolayısıyla, başına giydiği terliği (teri almak için fesin altına giyilen yün takke) loğusanın yastığının altına koymak veya loğusanın başına giydirmek âdettir. Ali Ağa’nın terliği bulunmazsa, nefsenin evinin kapısına bir orak geçirmek veya yastığının altına bir “çift demiri” koymak … gerekir”. (Demirin cinleri kaçırıcı niteliği malûm)[47]. Böyle anlatıyor bu âdeti Yalman[48].

***

Alınan gıdaların renklerinin, kan yapıcı yiyecekleri incelerken görmüştük. Bu kez buna yeni bir misal ekleyelim: Sütü gelsin diye loğusaya un çorbası içirilir.

Halk dilinde kadının cinsî anatomisine ait haylice sözcük bulunuyor. Bu ayrıntıya girmiyoruz.

Mezkûr kudret verici yiyecek ve macunların yanı sıra ters yönde tesir edecek maddelere de, bazı ahvalde, yer verilir. Bu bapta, gurbete çıkıldığında ve özellikle eskiden nadiren gidilen Avrupa’ya (diyar-ı küfr’e) varıldığında “harama uçkur çözmemek” için nefsi kirletmek üzere birçok kişinin yanlarında kâfur bulundurduklarını söylemiştik. Merkezî sinir sisteminin bir münebbihi (uyarıcısı) olduğu bilinen bu maddenin keskin kokusu herhalde, gözü dönmeye başlayan Müslüman’ı hizaya getirecek uyarıda bulunarak onun günah işlemesini engellemeye yaramış olmalıdır.

XI. yy.ın ikinci yarısında adını duyuran Bizanslı ansiklopedici Simeon Seth’in besin maddelerinin tıbbî nitelikleri ile ilgili konusu içinde çok sayıda Hint ve Arap kökenli bilgi zikredilmiş olması itibarıyla onun en önemli eseri olmuştu. Bunların arasında misk, amber, haşhaş, küçük hindistancevizi, çeşitli şerbetler ve karanfile dair olanlarla müsekkin ve nefis kesici (anaphrodisiac) hassası ile kâfurdan (cajoura) söz ediliyor.

Çocuk bakım ve tedavisi konusunda halk uygulamalarını şöyle özetleyebiliriz. Kadınlar çocuklarını memeden kesecekleri zaman azvayazvey, nam-ı diğer sarı sabır (aloë) adlı ottan çıkartılan acı maddeyi meme başına sürerler. Bu azvay için Mecdüddin Firûzâbâdî’nin XIV-XV. yy.da telif edip “mütercim” Âsım’ın XVIII – XIX. yy.larda tercüme ettiği Kamüs’ta “Es-sabr (Ar.) = bir nevi acı şecerin usaresinin ismidir ki edviyedendir. Türkî-i kadimde azvay tabir olunur” deniliyor. Keza Burhan-ı Kaatı’da da “Teberzed (Fa.) = kand-ı sefiddir, beyaz sefiddir (beyaz şekerdir) ki nebat şekeridir ve sabır tabir olunan darûya dahi derler… Türkî-i gayri meşhurda azvay derler” ifadesi okunuyor[49]. Bu ibarelerden mezkûr bitkinin XIV. yy. öncesi devirlerde Asya Türklerince bilinen bir ilâç olduğu anlaşılıyor. Ayrıca “nebatî ak şeker”in yanında “acı ağaç usaresi” tarifi, tereddüde sev kedici mahiyettedir. Gaziantep’te süt çocuklarının ağzını acılandırmak suretiyle memeden kesilmeye götürecek kadar acı olduğu da bir taraftan biliniyor.

***

Nevrûz, Osmanlı döneminde sayılı günlerden addedilmiş, güneşin Koç Burcu’na girdiği anda nevrûziye adı verilen bir macunun yenmesi âdet olmuştu. Saray’da hekimbaşı misk, amber, türlü baharat ve kokulu otlar ilâvesiyle hazırladığı macunu padişaha akşamdan takdim eder ve kendisine hil’at giydirilirdi. Bu macundan yemenin kuvvet ve şifâ verici bir etkisi olduğuna inanılırdı[50].

60’lı yıllara kadar görmüş olduğumuz, Edirne ve Samsun’da imal edilen kaymaklı, tarçın ve sair baharat içeren deva-i misk, işbu nevrûziye’nin, Nevrûz’dan gayri zamanlarda da yenen değişik isimlisi olabilir.

Misk ve amber, her zaman şehvet artırıcı olarak bilinmiş, zengin yaşlı erkeklerin amber yuttukları rivayet edilmiştir. Bu amberin bir balina türünden (cachalot) istihraç edilen “ambergris” mi, yoksa sıgala (Liquidambar orientali) adı verilip Anadolu’da Köyceğiz, Fethiye, Milâs; Kuzey ve Orta Amerika; Güney Çin ve Formoza’da yetişen bir ağaç cinsinden (günlük) çıkarılan ve ilki gibi eczacılık ve ıtriyatta kullanılan reçine mi olduğunun araştırılması gerekir.

Hardal dahi bu nevi baharattan addedilir ve Kırklareli’de hardaliye adı verilen hardallı bir üzüm şırası yapılır.

***

Genel hıfzıssıhha kaidelerinin başında soğuktan korunma gelir. Özellikle ayakların üşümemesi esastır. “Ayağını sıcak tut, başını serin” düsturu daima verilen öğütler arasındadır. Buradaki “baş serinliği”, mecazî manada olup üzüntü ve asabiyete kapılmama (stres) anlamındadır. Yaz kış yün çorap giyilir. Cereyanlı havadan, hele terli iken, korunmalıdır: “Açık havada yat da delik önünde yatma”. Sıcak hamamdan sonra dışarı çıkılmamalıdır. Öksürük, nezle, zatürree, soğuğun etkisine bağlanır ve bunlarda mikrobun dahli düşünülmez. Yazın, “karpuz kabuğu suya düşmeden”, yani karpuzun iyice bollandığı (ve ucuzladığı) ve kabuklarının denize bırakıldığı sıcak mevsim (Haziran sonu – Temmuz) gelmeden denize girilmez. Ağrı ve sızıların gece artmasının sebebi “gece havası”na, bu havada cinlerin faaliyetlerini artırdıkları inancına bağlanır.

Yukarda Çerkez süvarilerinin âdetlerini bize anlatmış olan Mehmet Ârif Bey, 1301-2/1883-4 yıllarında Düzce’de meskûn Çerkezlerin bu konudaki âdetlerini de şöyle hikâye ediyor: “Bir yaralı hastayı gece uyutmamak iktiza ediyor. Hastanın ehibbasından (dostlarından) birisi bir öküz kesip etini âdetleri veçhile pişirdikten sonra hastanın olduğu eve getiriyor ve bütün civar, komşu kadınlar ve kızlar ve erkekler toplanıp o öküzü pasta (“Çerkez pastası” denen bir hamur olmalı) ile yedikten sonra kızlar kendilerine mahsus olan şarkı ve saz ile tâbesabah hastanın yanında raks ederek hastayı uyutmuyorlar… Ferdası gece de, hastanın bir başka ahbabı bir inek kesiyor… tâ hastanın gece uyuklamamasının artık zarurî olmayacağı cerrahı tarafından tasdik olununcaya veya maruf olan zaman hulûl edinceye kadar hal böyle devam ediyor. Ya cerrah efendi ehl-i zevk ü sefa bir adam ise?…”[51].

***

Hastanın uyumasına tabibin normal olarak itiraz etmemesi halinde, tarihî tababetimiz “… sayru’nun (hastanın) uykusu gelmese burnuna benefşe (menekşe) yağın dürteler” tavsiyesinde bulunuyor. Bu öğüdü veren, kendisinden epey söz ettiğimiz Hacı Paşa (Celaleddin Hızır) olup bunu “Müntehabü–uş–şifâ” adlı eserinde (XIV. yy.) yazıyor (TS).

Yine terliyken soğuk su içmemeye dikkat etmek işbu sağlık kurallarının cümlesi meyanında oluyor.Yaz sıcağında açık havada çalışan, kazma sallayan işçi, mintan ve hattâ yeleğini kat’iyen çıkarmaz, “güneş urmasın” diye. Gün battıktan sonra ise, mesaisinin devamı halinde, terlememek üzere yeleğini, ve çoğu zaman mintanını bile çıkarıp belden yukarı çıplak olarak kazma salladığına bizzat çok kez tanık olduk (bu işçiler genellikle Doğu Anadolu kökenli idiler).

Bazı içeceklerin de sıhhate nâfi olduğu sanılır. Bu yolda çeşitli şerbetler, kaynatılarak suyu sıcak içilen bitkiler hayli yekûn tutar. Bu sonuncular arasında Adaçayı’nı (Salvia officinalis) zikredelim. Bergama’da bu bitki salva adıyla anılır. Lâtince salvus’un “sağlam, sıhhatte, iyi durumda” manalarına geldiği göz önüne alındığında Adaçayı’nın Asclepeion’larda revaçta olmuş olması tahmin edilir. Buna günün modası olan kuşburnu, rezene … gibileri de dâhil edilebilir.

***

Temizlik kavramının genellikle bir vücut bakımı ve mikroptan arınma keyfiyetinden çok, bir dinî töre (ritus) sistemine bağlı olduğunu ifade etmiştik. Bu baptan olmak üzere kadının aybaşı zamanında “pis–kirli” addedildiğini ve bu aybaşı devresini müteakip yıkanmadıkça böyle addedilmeye devam edeceğini zikredelim. Böyle bir halde bulunan kadın bazı tevessül edemez, meselâ turşu kuramaz, loğusa evine ayak basamaz vs.

Aybaşı dışında kanama geçirilmesi halinde palamuttan faydalanıldığını görüyoruz: “Avratlardan kan sızduğuna fayda ede” (Müfredat-ı İbni Baytar Tercümesi).

Afyonkarahisar bölgesinde yeni doğmuş çocuk başının yıkanmayıp iyice sarıldığını, uzun süre böyle muhafaza edilip ancak bu su “tabu”sunun bitiminden sonra baş açıldığını ve meydana çıkan kabuk tabakasının temizlendiğini, bu âdetin o bölgede fazlaca görülen kelliği izah ettiğini duyurmuştuk. Salihli–Manisa yöresinde yeni doğmuş çocuğun vücuduna kurutulup dövülmüş mersin yaprağı (mut), pudra gibi ekilir. Karnın ağrıdığı farz edildiğinde, anason kaynatılıp kaşıkla içirilir, İstanbul’da karın sancılarının devam ettiği sanıldığında çocuk çeyreklenir; bir toprak havanın dış tarafında hindistan cevizi ezilip çocuğa azar azar yedirilir (Sn). İstanbul’da eski dadılar, süt çocuklarını kepekli suyla yıkarlardı.

Yavruda fıtık zuhur ettiğinde domalantomalanarap mantarıkeme ile sağaltma yöntemi hayli eskiye dayanıyor: “Oğlancıklar fıtıkı için tomalan’ı kurudalar, döveler, eleyeler; balık yelimin (kanadını) ısladup kaynatalar, âdetçe karışturub yakı edeler (Yadigâr-ı İbni Şerif).

Kundağı çözülen yavruya bazı beden hareketleri yaptırılır. Bunlardan biri çeyreklemek (Sn, İst.) olup bunda çocuğun sağ kolu sol kolunun üzerine, sol kolu da sağ kolunun üzerine üç defa getirilir. Bundan sonra yüzüstü yatırılarak yine üç defa sağ eli sol ayağının, sol eli de sağ ayağının uçlarına dokundurulur. (Çeyreklemek)le çocuğun hafifleyeceğine inanılır. Diğeri de buna benzer mestiklemek’tir (Gaz.).

Meme çocuklarında gözlerin sürekli çapaklanıp akmasına veya haya ya da bacaklarında çıban çıkmasına çıbık denir. Bu takdirde anne, baharat, bulgur, fasulye gibi şeylere karşı perhiz eder (Kn. Yöresi). Dudakta, korkudan ötürü olduğu sanılan uçuk çıkması halinde iyi olana kadar günde birkaç kez sağ elin şahadet parmağı ile vurulur ve “uçuk uçuk, üç buçuk; uçuk beni belledi; ben uçuğu külledim” sözü tekrarlanır (Sn.). Kütahya’da da sarımsakla dağlanır. Yine Sinop ve dolaylarında, küçük çocukların oturaklarının ağzında, “oksiür” denilen kurtların meydana getirdikleri kaşıntıya da uçuk denir ki bunu gidermek için kaşınan yere pişmiş kil sürülür. Bununla geçmezse patlıcan kökü yakılarak külü kaşınan yerin üstüne basılır. Kına ve sigara külü de sürülür. Sonuç alınmazsa sülük yapıştırılır.

Göz hastalıkları, tarihin ilk çağlarından itibaren Anadolu tabip ve cerrahını (göz otacısı) meşgul etmiş, bu topraklarda Selçuklu ve Osmanlı dönemleri hastanelerinin hemen hepsinde göz sağaltması için şubeler öngörülmüştü. XVI. yy.da Ahterî-i Kebir ile Şamilü’l Lûga (Afyonkarahisarlı Hasan B. Hüseyin İmadüddin’in 1505’te düzenlediği Farsçadan Türkçeye sözlük), göz otu (göz ilacı) karşılığında Müfredat-ı İbni Baytar Tercümesi (XVI. yy.) de “çükündür (pancar) suyu ile ezip buruna tamzırsalar, göze su indiğine fayda ede” diye salık veriyor (TS). Yine Sinop ve dolaylarında göz batması dürtme suretiyle sağaltılır. Bunun için kalem gibi yontulmuş bir çıra parçası üzerine bir cini (diş) sarımsak kırk bir defa sürüldükten sonra (ilâcın sihrî yanı) sürme gibi göze çekilir. Sarımsağın bir antiseptik olarak kabul edilip birçok hastalıkta mümasil şekilde kullanıldığı görülüyor. Buna, bizzat denediğimiz bir misali ekleyelim: Başın bazı yerlerinde saçın dökülüp çıplak derinin meydana çıkması ve bu açıklığın zamanla büyümesi halinde (saçkıran) deri, tıraş bıçağı ile önce sürtülerek tahriş edilir, üzerine sarımsakla dövülmüş kara barut (güherçile, kükürt ve odun kömürü karışımı) bastırılır. Birkaç gün sonra açılır ve oradan zamanla saç çıkar (“antiseptikler”, saçkıranı tevlit eden mikrobu öldürmüşlerdir). Aynı amaçla saç diplerine (olan yerde) tütün külü veya ağızlıkta tütünden hâsıl olan zifir de sürülür[52]. Bu vesile ile de kara barutun sair halk hekimliğinde kullanılmasından söz edelim: Ağızdan alınırsa idrar artırıcı etkisi vardır. Toz kara barut eskiden özellikle basur tedavisinde kullanılırdı (BL).

40’lı yıllara kadar Küçükçekmece gölü sazlıktı ve bu nedenle de sivrisineği çok, sıtma da hayli yaygındı. Bunun tedavisinde başlıca ilâç kinindi. Halk ise, Resim 46’da görülen, acı kavun denilen yabani bitkinin meşe palamudu büyüklüğündeki, dokunulduğunda patlayıp fırlayarak aynı kinin açıldığında bir usare salan meyvesini sarımsakla döverek yutardı. Ne denli etkili olduğunu bilmiyoruz. Herhalde kinin gibi acı oluşu halk beyninde bunun yerini tutacağı sanısını uyandırmıştı.

Etrafın karla kaplı olduğu zamanlarda güneş açtığında, kardan yansıyan fazla ışık sebebiyle göz müteessir olduğunda (kanlanıp, sulanıp ağrıması halleri), gece yatarken ıslak ve sıcak hamur bağlanır (Doğu Beyazit). İstanbul’da gerek aynı sebep, gerekse bundan daha şiddetlisi olan elektrik kaynak arkına siyah maskesiz bakmaktan oluşan (ve ileri derecelerde körlüğe kadar götürebilen) şişme, kanlanma ve sulanmalarda patates soyulup göze bağlanır, marazı kısa sürede def eder.

Tavuk karanlısıtavuk karağısı, yani gece körlüğüne karşı Kırşehir yöresinde ciğer sarılıyor. Hasta, ayrıca akşam üstü kümese eğilerek “kara tavuk, karanlığını al da aydınlığı ver!” diye üç kez bağırır (DS). Gözde arpacık çıkması halinde arada bir kırklanır, yani sağ elin şahadet parmağı ile kırk defa fiskelenerek dağıtılmaya çalışılır. Bu uygulamaya çok kez İstanbul’da bizzat tanık olduk[53]. Yine burada gözün kanlanması ve yanması hallerinde bir kahve fincanına soğuk çay doldurulup göze tatbik edilir, göz bu sıvının içinde açılıp kapanmak suretiyle banyo edilir. Bazen çaya batmış pamuk da tatbik edilir. Yeni doğmuş çocuğun gözüne limon damlatılır. Bunları biz bizzat yaşadık; limon damlatıldığını anamız bize söylemişti. Yine kanlanmış göze pişmiş yumurtanın akı ılık halde göz üzerine sarılır[54]. Göz ağrısına karşı da, kız doğuran kadının sütü içinde sedef yaprağı ve sarımsak beraberce dövülüp bu sıvıdan sabah akşam göze damlatılır[55].

***

Kapaklı ot, kulak ağrısına karşı tütsüsü kullanılan bir ot olup ateşte yakılıp tütsüsü kulağa verildikten sonra kulağın altına su dolu bir kap tutulur, kulağın içindeki kurtlar (küçük böcekler) (?) suya dökülür (Kü). Sair ilâçlarda da ağırlık zeytinyağı ve sarımsaktadır. İki üç fındık faresi yavrusu bir şişeye konup, şişe zeytinyağı ile doldurulur ve böylece güneşe asılır. Fareler erir gibi olduğunda sıçan yağı kullanılmaya hazır olmuştur. Bu yağdan ağrıyan kulağa birkaç damla damlatılır[56]. 20’li yılların ilk yarısında bu şişenin, Edremit yöresinde (Balya’da) kapıların üzerine asılı olduğunu hatırlıyoruz.

Zeytinyağı esasına dayanan başka bir ilâç da şu oluyor: Bir diş sarımsağa kırk bir delik açılır, bu sarımsak tanesi yarım fincan zeytinyağında simsiyah olana kadar kavrulur, süzülen yağ ağrıyan kulağa damlatılır. Sarımsağın kendisinin de ıslatılıp kulak deliğine konduğu görülür. Keza, kaynatılarak ezilmiş koyun ödü, sarımsakla karıştırılır, hâsıl olan yoğun sıvı dört defa kulağa damlatılır. Yine üzerlik (peganum harmala), çınar kozalağı, balmumu, hep bir arada ateşe atılır, dumanıyla tütsülendiğinde işitmeyen kulak açılır[57].

Günümüzde, ağrıyan kulağa ılık gliserinin etkili olduğu yaşanıyor. Acaba, yukarda saydığımız, özellikle zeytinyağı esaslı ilâçların ne denli “gliserin” etkisine sahip olmuş oldukları araştırılmalıdır.

Kel başa karasakızla yakı yapılır. Buna Güney-Doğu Anadolu’da börk tabir olunur ki bu sözcük aslında külâhı ifade eder.

Hayatü’l hayvan Tercümesi (XV. yy.) de “katurun duynağın (tırnağını) yahsa (yaksa) külün dövse mersin yağıyla karışturub kel başa kıl bitmeyen yere dürtse kıl biter” diyor. (TS). Diyor ama yine asırların tecrübesinin sonucu atasözleri de “kelin medarı olsa kendi başına olur”, “kel ilâç bilse, kendi başına sürer” diye ağızlarda dolaşıyor. Halk ağzında kellik çeşitleri “kazan dili, gübre mantarı, kulak tepe, sıvama, sinek kaydı, domuz dürtüğü, kaz otlağı, şimşirî, sah beni, pulpurî ve bıcılgan kel”likte toplanıyor. Osmanlıcaya Farisî menşe’li olarak geçmiş olan “kel sözcüğünün benzerlerine Sanskrit kallıta, Lâtince calvus, bunlardan türemiş Almanca Kahl’da rastlıyoruz (DELT). “Kel”in Anadolu ağzında yirminin üstünde mukabili arasında en çok rastlanan keçel, özellikle Azerî Türklerinin günlük lûgatçesi arasındadır.

Ve bir halk deyimi: “Kel başa şimşir tarak” …

Kışın el derisi çatlaklarına karşı Gaziantep’te, mumurhan adı verilen şöyle bir merhem hazırlanır: Sadeyağ veya zeytinyağı ile balmumu ve limon beraber kaynatılır. Bunlara bazen havlican (alpinia) kökü (Arapça halanjân. Buna eğri kestane ve kulunç otu da denir–TS, mad. eğri kestane), karanfil de karıştırılır (GA.III). Evimizde de çok eskiden beri aynı amaçla şöyle bir losyon hazırlanırdı: Limon suyu, gülsuyu, hıyar suyu (güzden sıkılırdı), gliserin ve asilbent (Styrax Tonkinensis’ten istihraç edilen bir zamk) ruhu (teinture de benjoin) karıştırılır ve her kullanıştan önce iyice çalkalanırdı (gliserini öbür sıvılar arasına iyice dağıtmak için).

Hanımların fazlaca hoşlanmadıkları yüzdeki çil–cıgıtçıgıttargıl’dan azade olabilmenin yolları çok eskiden beri aranmış, çeşitli ilâç salık verilmiş: “Camus (manda) içyağın yalama tuzla (kaya tuzu) karıştırıp uyuza, barasa, çığıt’a dürtseler hoş ola”; “Çekirge yumurtasını çiğıt’a dürtseler zail ola (Hayatü’l hayvan Tercümesi – TS, md. çığıt); “Eğer kırlangıç kanıyla dövseler targıl yerlere ursalar gidere” (Müfredat-ı İbni Baytar, TS). 20’li yılların ikinci yarısında İstanbul’da aynı amaçla kirpi kanına rağbet edildiğine tanık olmuştuk. Kapanmış kirpi, sırt üstü yatırılıyor, üzerine su döküldüğünde açılıyor ve yeniden kapanmasına vakit bırakılmadan hayvan kesiliyordu. Ödünden alınan kanı da hanımlar, çilden kurtulmak üzere yüzlerine sürerlerdi. Bunun fazlaca etkili olduğunu hatırlamıyoruz şöyle ki, güneşe çıkıldığında, hattâ yüze doğruca güneş vurmasa bile (Geniş şapka), çil yeniden kendini gösteriyordu. Kirpinin geri kalanı pişiriliyordu ve bunun tavuktan da lezzetli olduğunu hatırlıyoruz.

Çilin yaz günlerinde güneşin etkisiyle arttığı hususunda hanımlar, Kamüs Tercemesi (XVIII. – XIX. yy.) ile hemfikirdirler: “… ve ol yüze ârız olan mercimek gibi siyah noktalardır ki demin (kanın) veya safranın ihtirakından (yanmasından) hasıl olur. Ekseri yiğitlerde ve hatunlarda tahaddüs eder ki çiğit tabir olunur. Hususa yaz günlerinde çok olur”.

Ciltlerinin taravetini korumak üzere de İstanbul hanımları yanaklarına hıyar suyu, şeftali suyu, süt kaymağı sürerlerdi. Yumurta sarısını tatbik ettiklerinde bir süre konuşulmaz ve yüz hareketsiz tutulur, yüz hatları oynatılmazdı, sarı “yakı” kabuk gibi kaldırılana kadar.

Saç diplerinde görülen kepek’le, baş yıkandıktan sonra dökülecek son tas su içine bir kahve fincanı sirke atmakla, etkili mücadele edildiğine tanık olmuştuk. Ayrıca, saç dökülmesine karşı bir kahve fincanı su içinde eritilmiş iki kinin hapının oluşturduğu eriyik, şahadet ve orta parmakların uçlarıyla saç diplerine sürülüp buraları ovulurdu. Fayda ettiği de söylenirdi. Yine İstanbul’da defne tohumu kaynatılıp suyu, saç köklerini kuvvetlendirmede aynı şekilde kullanılırdı.

Kepeğin, XIV. yy.a kadar geriye götürebildiğimiz halk dilindeki adı konak’tır.

Yine halk dilinde baş, başbart (bart baş, bart, baş bört), yara, çıban, sivilce karşılığı olup sözcüğü bu aynı yüzyıla kadar geriye doğru takip edebiliyoruz: “Ve eğer anı (?) göyündürüp külüne mersin yağın katarlarsa kim başa dürteler baştan baş bart varsa onuldur” diyor Edviye-i müfrede, Geredeli hekim İshak B. Murad’ın 1389’da Timurtaş Paşaoğlu Umur Bey adına yazdığı hekimliğe dair eser. Aynı kitapta “burunda olan baş bart’a çükündür (pancar) suyun tamzururlarsa hoş eyler”, “ve eğer südü balla yiyeler içeğüde baş bart varsa giderir” önerileri de yer alıyor (TS). Çıban, birçok yerinden baş veren cinstense kalbur çıbanı, galbır çıban olur. Bu sözcük dahi hayli eskidir (XVI. yy). Müfredat-ı İbni Baytar Tercümesi’nde (XIV. yy), eğer kulak kirin izinsiz kurlağan’a ursalar faide ede” cümlesi okunuyor (TS). Burada kurlağan (kurluğaz, kulgan), tırnak dibinde çıkan dolama’yı ifade ediyor. Bu çıbanın diğer adları da dana burnu, et yaran, tutka’dır. Bûrhan-ı Kaatı Tercemesi de “Loferdis, Yunanîde hacer-i kibti ismidir ki gayette gevşek bir taştır. Suya konuldukta ânide münhal olur (erir). Çırpıcılar anınla keten gaslederler, bu cihetten çırpıcı çoğanı derler. Sivilcelere ve çıbanlara nâfidir’ ”diyor (TS).

Kan çıbanı ve dolamanın üzerine haşlanmış soğan sararak olgunlaştırıldığına İstanbul’da çok kez tanık olmuştuk. Ayrıca keten tohumu, hardal, maydanoz, pirinç nişastası, kepek lâpalarından birinin tatbiki ile sonuç alındığı rivayeti yaygındır. Yumurta sarısı, şeker ve sabun tozundan oluşan merhem veya tahin helvası veya lokum şekerinin de çıbana müessir olduğunu görüyoruz[58]. Çoban otu’nun, Samsun ve dolaylarında, sıkılarak çıkarılan sarı üsaresi, baştaki kellik yaralarına ve özellikle çıbanlara sürülen bitkisel ilâçlardan oluştuğunu öğreniyoruz. Aynı mehaz bize Amasya’nın çakıldak’ını anlatıyor. Sapı yüksek ve tepesindeki torbacığında tohumları bulunan bu otun, çıbanı olan kimse, torbacıklarını suda kaynatarak onunla yıkanırsa çıbanları iyi olurmuş (D.S. Otların tam mahiyetini saptayamadık. Çoban otu eğer çoban değneği ile aynı ise polygonum aviculare’dir). Yine Gaziantep menşe’li bir ilâç da çıkkemcekkem sakızı olup bu bitki toparlak bir tohumu haizdir, ezildiğinde yapışkan hal alan bu tohumu çıbanlara yapıştırılır, cerahati çeker (GA III).

Ağız içinde yaraların (aphta) tedavisinde de dut şurubu ile ağzın çalkalanması işlemi, yakın zamanlara kadar uygulanan bir sağaltma şekli olup biz bunun bizzat faydasını görmüştük, 40’lı yılların başında.

Sedef hastalığına (psoriasis) İstanbul’da karamahmut, kısamahmut, mahmude otu, bingöz otu (convovulus scammonia) kökü ile şahtere otunun (fumaria officinalis) beraberce kaynatılıp günde üç kez içirilmesiyle çok iyi sonuç alındığı söylenirdi. Müntehab-ı şifâ (XIV. yy.) bu sonuncusu için şu tarifi veriyor: “Beg börkünü (bostan güzeli, kadife, horoz ibiği de denen çiçek) ki şahtere derler, çiğneseler, diş diplerini ve etini berkite”. Aynı tıp kitabında “dilde bar (kir, pas) olsa ayva çekirdeği lüâbı (peltesi) ve söğüt ağacı ve kar’ı ıslatalar…”.

Muharebede yaralanıldığında yara üzerine işetmenin cari usullerden olduğunu hep duymuştuk. Hodbin (bencil) kişiler için “yaraya işemez” denirdi. İdrara atfedilen antiseptik vasıftan azamî ölçüde yararlanma yoluna gidilmiş, muharebe meydanlarında. Erzurumlu İbrahim Hakkı, ünlü “Marifetnâmesi”nde, cimâ’ın âdâb-ı erkânını zikrederken “ve biri bad’-el-ferağ, üç katre de olsa, bevl itmektir (işemektir). Tâ kim bakiyye-i meniyy, mesanede kalmasun ve andan devasız marazlar hâsıl olmasın” dediğinde[59] belsoğukluğu gibi hastalıkların (mikrop kavramı olmadığına göre) phallus’un başında iken def edilmesi müddeasını müdafaa etmektedir ki bu, 40’lı yılların başlarına kadar biz gençlere de öğretilmişti.

Bir Ankara’lı bayandan, küçük sakız kabağı gibi yazın dikilen kudret narının (nomordica) zeytinyağı içinde güneşe asıldığını, hâsıl olan karışımın yaralara çok iyi geldiğini dinlemiştik. Grek ve Romalıların özenle tıraş oldukları biliniyor. Bu merak, bu işe bir takım bıçak ve camların kullanılması sonucunda yüzlerinde çizik ve bere olmasıyla sonuçlanırdı. Bunların sağaltılması için “after shave” tıraş losyonu olarak yüzlerine sirkeye batırılmış örümcek ağı yapıştırırlardı. Anadolu’da örümcek ağı, taze yara üzerine tatbik edilen başlıca çarelerdendir. Bu “ipek”, günümüzün antibiyotikleri gibi, bir fermantasyon ürünü müdür?… Kütahya yöresinde de cerahatli yaralar üzerine, yine fermantasyon ürünü peynir küfü basmak suretiyle bunlar sağaltılır. Bize, fermantasyon sonucu exothermic reaksiyon arz eden taze beygir gübresinin de tatbik edildiğini söylemişlerdi. Acaba Dr. Fleming biraz geç mi kalmış oluyordu?…

Mamafih “coagulant” olarak başlıca tütün kullanılır. Bir yara meydana geldiğinde ya tütün kesesinden bir tutam alınır veya bir sigara bozulur. Tütünün Avrupa’ya ithali XVI. yy.ın ikinci yarısından sonra olduğuna göre bu tatbikat, diğerlerinden hayli geç, fakat köklü olarak ilâç folkloruna yerleşmiş olmalı. Çatalca (İst) köylerinde kanı durdurmakta kullanılan ve kantutak veya patlah diye adlandırılan bir bitkiye rastlıyoruz (DS).

Yine kanamaya karşı Samsun ve dolaylarında çoban kesesi tesmiye edilen bir bitkisel ilâç kullanılıyor. Otun tarifi şöyle: Kırlarda yetişir, 30–40 cm kadar yükselir. Gövdesinde 10–15 cm uzunluğunda ve kenarları körleşmiş testere dişleri gibi tırtıllı 2–3 yaprağı vardır. Kesecikler içinde tohum yapar, kemale geldikten sonra yapraklarıyla birlikte kurutulur, dövülüp toz haline getirilir. Bu toz, burun kanamasında ve başka kanamalarda kanayan yerin üzerine serpilmek suretiyle kullanılır (DS. Çoban kesesi, çoban çantası olmalı ki bu, capsella’dır).

Baş ağrıdığında ve alın ve şakaklara sirkeye batırılmış bir bez, limon veya patates dilimleri konur; ayaklar da tuzlu veya hardallı sıcak suya sokulur. İstanbul ilâç folklorunda atkestanesi de bu yolda kullanılır. Kestane dövülüp toz haline getirilir, enfiye gibi çekildiğinde aksırma tevlit ederek baş ağrısını geçirir[60]. Baş dönmesi halinde de kişniş (coriandrum sativum), nam-ı diğer kara kimyon (cwriandrvn) yakılarak dumanı burundan çekilir. Bu tütsü (baş ağrısının sebebi olabilecek) nazar değmesi ve şeytanlara karşı da müessirdir.

Her derde deva ilâçların (panacea-πανάχεια) kökü, tarihin derinliklerine dayanıyor. Bunlardan, aynı zamanda zehire karşı da kullanılmış (panzehir–Farisî “podzehr”den galat. “Pad”, saklama, koruma karşılığındadır) tuyraktiryak zikre şayandır. Yunanca (θηριαχη)’dan gelen tiryak, daha önce de söylediğimiz gibi, Pontos kralı Mihridat’ın (M.Ö. 132–63) adını taşıyan ve 48 drogdan kurulu panzehir, sonradan Romalı hekimlerce, birleşiminde değişiklikler yapılarak yeni formüllere bağlanmış. Bu sonunculardan biri theriaca (tiryak) adıyla ün salmış. Çoğu bitkisel olan yüze yakın maddeden yapılan bu ilâcın içerdiği droglar, XX. yy.ın başında 56’ya kadar düşmüş. Drogların toplanıp hazırlanmasındaki zorluklar yüzünden üreticiler XV. yy.dan itibaren tek bir formülde birleşmişler. Venedik üreticileri uzun süre tiryak hazırlama yetkisini ellerinde bulundurmuşlar ve “Theriaca Veneta” adı altında ihraç etmişler.

Türkiye’de tiryak, Mısır Çarşısı aktarlarında ve ordu eczanelerinde XIX. yy.ın ortalarına kadar bulunmuş olup Avrupa’dan ithal edilmiş. Bunun etkili maddesi afyon olup özel bir yöntemle bala karıştırılarak hazırlanırdı (BL).

Tiryak, zehirli hayvan ısırmalarına karşı kullanılmış (tiryak-ı farukî). “Tiryak” sözcüğü, şarap ve afyonu ifade etmiş. Sarımsağın tiryak-ı rustaiyan (köy ile ilgili, “rustic”) sözcüğüyle gösterilmesi, işbu yumru bitkiye tedavi bakımından da atfedilmiş bulunan önemin bir delili oluyor. Katran’a tiryak-ı Türkî denir. Bu madde Romalılar zamanından beri göğsü yumuşatıp balgam çıkartmasıyla (expectorant) ün salmış olup 50’li yıllara kadar, babalarımızın gençlik çağlarında (XIX. yy.ın son çeyreği) İstanbul eczanelerinde satılan “Katran Hakkı” şurubu (suyla karıştırılarak içilirdi), tarafımızdan da öksürüğe karşı çok müessir bir ilâç olarak kabul edilmişti, şurubun fazla hoş olmayan katran kokusuna rağmen. Kutusunun üstünde şöyle yazardı: “Meşahir-i etibbaın mashar-ı takdir ve tahsini olmuştur”.

Balgam söktürücülerinden bir diğeri de andızanduz’dır. Tarih içindeki önemi şu sözlerle çok iyi belirir: “Yancuğunda sırımdan, kavdan ve çakmaktan ve anduz’dan ve at gözüne koyacak ot’tan bulunan olsa anı ağa ederler”[61]. Yani tedbirli adam ip, ateş yakma vasıtaları, kendine ve atına gerekli ilâcı bulunduran adamdır. Tedbirli adam da ağa olur. İlâç ise andızanduz‘dur, her derde deva. Buna zencefil, zencefil-i Şamî de denir; ardıç neviden bir çalıdır. Botanikteki adının İnula Helenium (Lâtince enula campâna) olması, bu bitkinin kullanılmasının Asclepion’da vaki olduğuna delalet eder. “… göğüs ağrısına ve öyken (ciğer) ağrısına faide eder” (Yadigâr-ı İbni Şerif, XIV. yy.); “… bilcümle kabarcıklara ve soğuktan hâdis olan (meydana gelen) illetlere ve haşerat sokmasına nâfedir… murabbâsı bürudetten (soğuktan) hâdis emraza nâfidir” (Burhan-ı Kaatı Tercümesi XVIII-XIX. yy. Kitabın Farsça aslı çok daha eskidir) (TS). Kamus Tercümesi de (XIV-XV. yy.da yazılmış) andız’ın çok çeşitli ağrı, sancı, hastalığın yanı sıra mâlihülyaya (melancholy) da nâfi olduğunu kaydediyor (TS). Andız, Orta ve Batı Anadolu’da meyvesinden pekmez yapılan dikenli bir çeşit ardıçtır. Bolu Yöresinde ise, kırlarda yetişen ve sütü olmayan inek ve koyunlara yedirilen yabani bir otun köküdür. Tokat ve Ankara yörelerinde de, kırda yetişen ve kökü toz haline getirilip buruna çekilen bir ottur (DS). Babusî’l vâsıt (XVI. yy.) ile Camiü’l Fürs (XVI. yy.) andız ağacı için “yabani servi” karşılığını veriyorlar (TS). Bunun bir diğer adı da eğir olup buna Yadigâr-ı İbni Şerif’te de rastlamaktayız: “Fülfül (karabiber), dârıfülfül (karabibere benzer baharattan uzunca bir tohum), eğir, her birinden onar dirhem… çörekotu ve güyeyü otu, yemeklere çeşni veren bir ot (majorana)… ve eğir ve yarpuz (kekiğe benzer, yine tababette kullanılan bir ot–mentha pulegium), her birinden üç dirhem”. Müteakip neşriyatta bu ot–kök’ün “yürek sancısına” nâfi olduğu beyan edilmekte, XV. yy.da “Terceman”da, XVI. yy.da “Lûgat-ı Nimetullah” ve “Et-tuhfetü’s seniyye”de (TS). Halen de karın ağrısını iyi etmekte kullanılan acı bir köktür.

Soğuğa karşı ısınmak gerek. “Müntehabü-ı şifa” (XIV-XV. yy.) pekmezi salık veriyor: “Behmez harr-ü yabistür, kanı göğündürür” dediğinde haksız olmuyordu. Gerçekten pekmez bir “kuru ateş olup kanı yakar”.

“Yadigâr-ı İbni Şerif”de kasnı’dan (baldırgan zamkıbaldur = bitki gövdesi – TS) bahsederken “ve sovukta bir dirhem kasnı ezeler altmış dirhem şarap içinde veya bal içinde, içeler, gayet ıssı tuta” diyor. İşin içine bedeni “ıssı tutma” girince şarabın günahı da, sayısız vesilelerde olduğu gibi, ortadan kalkmış oluyor… Bu arada şöyle bir karşılaştırmayı da zikredelim: Karakavruk=hindiba için Babusü’l vâsıt” (XVI. yy. bilginlerinden olup 1555’te ölen Musa Merkez Efendi oğlu Mehmet Efendi’nin düzenlediği Arapçadan Türkçeye sözlük), “acı marul ve güneyik ve kadı otu” diyor (TS). İlk baskı Tarama Sözlüğü ise “Baldırgan zamkı=kasnı=güneyik çiçeği=bir nevi marul” tarifini veriyor. Kasnı, Çağatay kökenli bir sözcük olup galbanum zamkını ifade etmektedir (BTL). Galbanum dahi Ferula’nın bir Doğu türüdür (Ferula assafoetida). Yadigâr, “altı dirhem güneyik çiçeği yaprağının suyuyla veya kasnı suyiyle yoğurup hablar eder” dediğinde her ikisi arasında bir tefrik yapmış olmuyor. Buna karşılık da “Et–Tuhfetü’s Seniyye” (XVI. yy.) “kesni, kâsni lâfzından muharreftir. Bir nevi ot adıdır. Bostanlarda ekerler; berrisine (karada yetişenine) güneyik derler, gök çiçeği daima güneşe karşı döndüğü güneyik çiçeği derler” diyor. Şairleri de mümasil ifadelerde bulunuyorlar (TS).

Karakavuk = hindiba ayniyetinde bir eksiklik görülüyor. Burada Osmanlıca hindiba-ı berrî tabir olunan yaban hindibaı bahis konusu olmalıdır ki bu takdirde Et-Tuhfetü’s seniyye’nin “berrîsine güneyik derler” ifadesi ile tetabuk eder (Hindibaın İngilizcesi chicory olup botanikte cichorium intybus adı ile bilinir).

Papatyanın kırlarda yetişen beyaz çiçeklisine koyun gözü, iri sarı çiçeklisine de sığır gözü deniyor. Yadigâr muhtemelen ilkini telmihen “babadiye yağın dürtmek gevdeye, bedenin yorgunluğun giderur” dediğinde, sözünde bir katiyet ifadesi seziliyor. Biz papatyanın daha başka amaçla kullanımına şahit olmuştuk. Ezcümle papatya çayının yemeklerden sonra hazmettirici olarak içildiğini, çok gördük. Yorgunluğu giderici içecekler arasında müsekkin olarak bilinen ıhlamur ile gelincik (papaver Rhoeas) şurubunu zikretmek gerek.

Nezle (dumağı)’nın soğuktan ileri geldiği kanısı kesindir. “Sovuk hava nezle eyler…” diyor Hazanü’s saadet (XV. yy.da yaşadığı sanılan Türk bilginlerinden Mehmedoğlu Eşref’in, o çağın diliyle kaleme aldığı hekimlik üzerine eser –TS). Ahterî-i kebir de Arapça “Ez-zükâm” için “başa soğuk geçip tumağı olmak” karşılığını veriyor. Müfredat-ı İbni Baytar “keten meşhurdur eğer göyündürüp dütününe (dumanına) otursalar zükâma faide ede” diye salık veriyor. Nezle, fazla tehlikeli sayılmadığından ona çok yerde sağçörü, yani zararsız illet (çörü, çorlu, çorüş, çörüşük= hastalıklı, dertli, illetli) denir. Halen Anadolu’da, yukarda zikredilenlerden başka, ona verilen adlardan bazıları da şunlar oluyor: Arahastalığı, dank, dima, engin, harik (Arapça “yangın”), kökel, salım, sanra, satak, tümü (DS). İstanbul’da, nezleyi sağaltmak için buruna tuzlu su çekilir. Sinop–Samsun dolaylarında da şeker tütsüsü koklattırılıp külde pişmiş soğan yedirilir (DS, mad. Dumağı).

       “Firkatin (ayrılığın) yandırdı bağrım, yüreğim kan oldu gel

       Gel ki didarın (yüzün) bu sayru cana derman ola gel” (Nesimî).

Bu gibi misallerle, günümüzde halk dilinde “hasta” karşılığında kullanılan işbu sayrısayru sözcüğü, Garp Türkçesinin malı olduğu kadar ona Çağatay Türkçesinde de rastlıyoruz (BTL). Sayrun ise, işleyip tesir eden hafif soğuk, serin havadır. Yani soğukla hastalık arasında lügatçe bakımından da münasebet kurulmuş oluyor. Soğuk algınlığı gripten tefrik edilmez. Her ikisi de soğuktan mütevellit ateşli (nöbet) hastalıktır. Bunların başlıca sağaltma yöntemleri boynuz çekmek (vücuda girmiş soğuğu emmek), hastayı terletmek (soğuğu terle def etmek), vücut ve özellikle mafsalları çeşitli maddelerle (bu arada sirke ile) ovmak şeklinde özetlenir. Bunlar ayrı ayrı veya beraberce de uygulanır. Soğuk almış hasta, hamama gidip burada iyice terler ve bazen de vücudunu kekik yağı (zater) ile ovdurur. Hamama gidemeyen ise bu terleme işini evde yapar. Bunun için karnına, bacaklarının iki yanına ve tabanlarına ısıtılmış tuğla veya içine kaynar su doldurulup havluya sarılmış şişeler konur, hastanın üstü birkaç yorgan ve battaniye ile örtülür. Başı da sarılır ve ağzına sıcak çay veya ıhlamur (bize yapılan uygulamalarda içine, terletme hassasını haiz aspirin atılırdı) verilir. Hasta bir saat kadar böyle yatar. Terleme fiilinden sonra üşütmemeye çok dikkat edilir. “Ve hamamdan çıkacak kalın ton (elbise) giyeler” (Müntehabü’s şifa – TS). Gül sirkesi, ispirto içinde eritilmiş kâfuru, ovmak için kullanılan sair maddelerdir. Bu arada nöbet şekeri (“nebat şekeri”nden galat olup ateşli hastaya yedirilmesi dolayısıyla “nöbet (ateş) şekeri” şekline dönüşmüş olmalıdır. Şeker kamışından elde edilen billûrî bir şekerdir) ile şurup yapılır, içine kara veya kırmızı biber karıştırılarak hastaya içirilir. Yine yarım limon üzerine tuz ekilir, bu limon ateşte pişirilir, taban altına konur[62].

Öksürük de, üşütmeden ileri gelen başlıca hastalıklardan oluyor. Bunun sağaltılması usulleri, içerden ve dışarıdan olmak üzere, hayli çeşitlidir. Kaynatılıp çayı sıcak olarak içilen “ilâç”ların bazıları şöyle sıralanır: Ihlamur (φλαμουρία); bir yosun olan deniz kadaifi (alarie esculente), ciğer otu (cetrarae pulmonatia) (bu ot aynı zamanda nefes darlığı halinde de kullanılır); beraberce kaynatılan zencefil ile havlicanhavlincan; hatmi çiçeği (bazen de ayva çekirdeği ve ciğer otu ile birlikte); ayva yaprağı ile ebegümeci çiçeği (bazen ıhlamurlarla birlikte). Sair içecek ve yenecekler de şunlar oluyor: Nişasta ile süt; salep (sade, nişastalı, sütlü); saleple bir arada pişirilmiş ararot (İngilizce “arrow root”–ok kökü”nden, Batı Hindistan menşeli bir bitki (Maranta arundinacea), süte karıştırılmış akgünlük; kabuğu ile pişirilip yenen iç ceviz. Elmanın da öksürük tedavisinde yeri var: Kâh içine üç beş adet tane karabiber sokulur, kâh ortası oyulup günlük, damla sakızı, zencefil doldurulur ve elma böylece ateşte pişirilerek yenir. Altı dirhem damla sakızı, üç dirhem balık nefsi (İspermeçet Lâtince spermaceti’den. Balina–Cachalot başından çıkan bir yağ. Mum yapılır. Spermaceti, yanlış zooloji bilgisine dayanan etimonu–Lâtince sperma=meni ve cetus=balina, sebebiyle mezkûr hayvanın menisi sanılır. Balık nefsi tabirinin bundan çıkmış olması muhtemeldir), on iki dirhem badem yağı beraberce kaynatılır, soğuyup katılaştıktan sonra çocuklara fındık, büyüklere ceviz kadar yedirilir. Üç dört gün devam edilirse öksürük, ne denli şiddetli olursa olsun, mutlaka geçer. Keza, on dirhem zerdeçal (curcuma longa), kırk dirhem badem içi, yirmi dört dirhem badem şekeri bir arada dövülür, sabah akşam birer yemek kaşığı alınır[63].

Basit soğuk algınlığı, dikkat edilmezse öksürük, yan ağrısıyanıkara (zatülcemb – pleurisy), batur, punta (zatürree) ve nihayet ince hastalık (verem)’e müncer olur.

Bu hastalıkların tevlit ettikleri öksürük dolayısıyla mutat öksürük ilâçlarının yanı sıra, “soğuk” illetin “sıcak”la tedavisi babında, ısı neşredici (exothermie) ortamlara başvurulur: İki tülbent arasında bedene sarılan keten tohumu, hardal lâpası. Bu sonuncusunun, kış günlerinde çizme içinde, tülbent arasına sürülmüş ince bir tabaka halinde, çorabın altında tabana tatbik edildiğini eski balıkçılardan duymuştuk (ayağın, ne pahasına olursa olsun, sıcak tutulması prensibi). Bu lâpalar zatürree ve zatülcemb halinde de tatbik edilir.

“Ve eğer ruhu kızdurursa a’zayı kızdurmazsa humma-i dak derler, yani inceağrı (Müntehab-i Şifâ–XIV–XV. yy.); “İnceağrı ki ahlât (hıltlar) öykene (ciğere) dökülüp cerahat eder, öksürtür ve irin ishâl eden marazdır” (Lûgat-ı Nimetullah, XVI. yy.); “verem, buna incehastalık da derler”(Kamus-ı Osmanî, XIX. yy.) (TS). Halk arasında yaygın bu tabirlerin en az altı asırlık mazisine böylece tanık oluyoruz. Ağrı ve sızının mutedil oluşu ile mi, yoksa vereme müptelâ kişilerde müşahede edilen ruhî fart-ı hassasiyetle mi ilgilidir (gelincik, güzel hastalık) ? (DS). Veremin demirle tedavisine Gaziantep’te rastlıyoruz. “Demir gibi olmak” için midir, yoksa tecrübeye dayanan bir sağaltma yöntemi midir? Ancak “borada (Arabî el–burade–eğe ağzından dökülen eğinti)yi mismar (Ar. Çivi) eden Allah” atasözü ilk ihtimale kuvvet kazandırıyor. İşbu borada, çocuğu olmayanlara, veremlilere, boğazında ur olanlara (guatr?), havanda toz haline getirilerek yutturuluyor (GA.III). Borada, gurudan’ı (veremin başka adı, ibd ) kurutmuyor.

Bundan önce kuvvet ve kudret verici olarak tarif ettiğimiz ilâçların tümünün yanı sıra veremliye önerilen bir de zerdeçal, kına kına (guinguina) ve nöbet şekeri veya baldan oluşan bileşimi zikredelim. Kına kına, acılığı itibarıyla özellikle iştahı artırmada etkili olmaktadır. Keza, aşağıda mide ilâcı olarak karşımıza çıkacak olan yavşanpay yavşan da, yine acılığı itibarıyla aynı amaca hizmet eder. Tiksinme hastalığına tutulmuş, iştahı kesilmiş kimsenin eli ve yüzü bu otun acı suyu ile yıkanıyor ki Gaziantep’te buna “elini yüzünü çalmak” deniyor (GA III, mad. elini güzünü çalmak).

Süt, beslenmenin ana maddesi olması itibarıyla, tercihan veremliye verilir. Ancak “siyah merkep sütünün ince hastalığa tutulanlara içirilmesi”[64] keyfiyetinde tıbbîden çok sihrî mahiyet bulunduğu aşikâr oluyor. Bu “siyah merkep”e daha önce, ekinin harman edilmesi konusunda rastlamıştık[65].

Aşağıya doğru indiğimizde pelin otuyavsanacı yavsun (veronica), mide hastalıklarının ilâcı olarak karşımıza çıkıyor. Muhtemelen artemisia absinthium olan bu otun bir diğer nev’ine arthemisia Judaica adının verilmiş olması bunun veya hiç değilse belli bir türünün Mezopotamya kökenli olduğu şüphesini yaratıyor. Tariflerimiz, özellikle acılık yönünden de, uymaktadır. Mide rahatsızlıkları, hazımsızlıklarda sık başvurulan ilâçlardan biri de nane ile limon kabuğunun beraberce kaynatılıp suyunun içilmesidir. (Alkolü fazla kaçırmış olmaktan ötürü meydana gelen mide fesadında müessir olduğu tarafımızdan denenmişti). Yine hazım için, yukarda da söylediğimiz gibi, yemeklerden sonra papatya kaynatılıp içildiğine çok kez tanık olmuştuk. İstanbul’da özellikle ithal malı “Alman papatyası” (camomille allemonde) revaçta idi. Melissa (melissa officinalis) yaprağı ile pelin; kuru karanfil (caryophyllus aromaticus) ile zencefil de aynı şekillerde fayda sağlıyor. Kişniş de, çok eskiden beri midevî ve gazları def edici olarak bilinir. İskitlerin bu otu bu amaçla kaynatıp içtikleri mukayyet (bunlar kenevirden de narkotik elde ederlerdi).

Göbek burusu (tabiri geriye doğru XV. yy.a kadar takip edebiliyoruz–TS), yani karın ağrısı halinde akla ilk olarak anason kaynatıp içmek gelir. Karnının ağrıdığı sanılan kundak çocuklarının ağzına da kaşıkla verilir. Midesi bozulanlar onu düzeltmek için “bir kadeh rakı içeyim” (anasonu itibarıyla) derlerdi… Papatyayı anasona yeğleyenler vardı.

Hazım bozukluğu, çarpıntı, inatçı baş ağrısı ve bulantı ile kendini gösteren maraza Erzurum ve Tokat yörelerinde afaganafagan yeli demir ve peynir şekeri yedirilmek suretiyle sağaltılır (DS). İstanbul’da “afakanlar bastı” ifadesi, “kafam karıştı, içim fena sıkıldı” gibi manalara gelir (“hafakan”, Arapça “çarpıntı” karşılığındadır.

İstanbul evlerinde küçük bir şişe içinde kekik yağı (zater) bulunurdu (bu sözcük Arapça sa’ter’den galat olup sa’ter-i berrî, kekik otudur). Ev halkından birinin karın sancısı tuttuğunda yarım bardak su içine birkaç damla bundan damlatılıp içirilirdi.

Kadınların karnında olan ve bazen aşağıya doğru inen ve aç kalındığında kendini gösteren çocuk eşi ağrısı, Antalya’da sabunla o nahiyeler ovularak sağaltılır (DS).

Karın ağrısının dıştan tedavisi için de sıcak tuğla, havluya sarılıp ağrıyan yerin üzerine bastırılır. Bu konuda kilermeni (gil-i armenî), yani bir cins kil de tavsiye edilir: “Kilermeni sovuktur, kurudur, karın geçmesini durdurur”. Aynı maddenin kurdeşene de tatbik edildiği mukayyettir: Suda ezilerek vücuda sürülür. Bazıları da onu dam koruğu (sedum) ile karıştırarak kullanır[66].

Bu vesile ile kilermeniyi sağaltma tekniğindeki yerine oturtalım. Kilermeni, Anadolu ve İran’da bulunan ve yıkanarak saflaştırıldıktan sonra toz haline getirilen kırmızı renkli killi toprak olup çok eskiden beri tedavi amacıyla kullanılmış. Kurutucu, kuvvet verici, kan dindirici ve peklik verici özelliklerinden dolayı Osmanlı hekimleri tarafından hazırlanan ilâç bileşimlerinde yaygın olarak yer almış. Günümüzde de halk arasında kurdeşen, alerji ve sivilceleri iyileştirmek için kullanılmaktadır. Bir miktar kilermeni sirke ile dövülerek sivilcelere konuyor. Zeytinyağı, vazelin ya da gülsuyu ile karıştırılıp kurdeşen olan yere sürülüyor (BL).

Bir de sedef yağı vardır ki sedef otu (Arabî sedeb’den galat. Ruta graveoleus) zeytinyağı içine konup şişe uzun süre kızgın güneşte bırakılmak suretiyle elde edilir[67]. Bu yağ, karın üzerine sürülür.

Ravend (rhubarb – Rheum officinale), içerdiği tanen dolayısıyla kuvvet verici olduğu kadar sair maddeler nedeniyle müshil olarak da ün salmış. Sair müshillerden karamahmut zamkı, sarısakız (aloa) zikredilir. Üryanî eriğinin kurusu da kaynatılıp sabah aç karnına suyuyla birlikte yenir.

Özellikle Güney illerimizde alelhusus kebaplara ekilen sumak’ı, XIV–XV. yy.da telif ve XVIII–XIX. yy.da tercüme edilmiş “Kamûs”, şöyle tarif ediyor: “Es–sümmak (Ar.)=Türkîde dahi sumak dedikleri ekşi danelere denir. Salkım ağaçta biter. Taamı müştehi (iştah artırıcı) ve ishal-i müzmini kaatı (kesen) ve menkuiyle (kaynatılarak elde edilen usaresi – infusion)… gözde arız olan… remed (iltihab) illetlerini dafidir (defedicidir)”. Gaziantep’te halen ishale ve dizanteriye karşı kaynatılarak suyu içilir. Bunun zehirli cinsi (Rhus toxicodendron) homeopatik tababette (hastalığın arazına benzer arazı tevlit eden küçük dozlarla tedavi sistemi) kullanılır. Buna dair “köküne sumak suyu sıkmak” diye bir Gaziantep deyimi de var (GA III.).

İstanbul’da ishalin başlıca ilâcı kızılcık (eğren) murabbaı olup çok koyu ve şekersiz çayla birlikte yenirdi. Bu arada bir miktar kuru çayda dövülerek yutulurdu. Keza hindistancevizi yağı bir fincan sade kahve içinde alınırdı. Kayseri’de hap tutan otu (?) kaynatılıp suyu aynı amaçla içiliyor[68].

Bağırsakta soğulcan olması halinde bol miktarda kabak çekirdeği yenip üstüne yukarda tarif ettiğimiz müshillerden biri, tercihan hintyağı, alınır.

Basur (hemeroid) vesilesiyle sarımsak yine karşımıza çıkıyor. Ya diş diş yutturulur, ya da suda kaynatılarak hasta bunun buğusuna oturtulur. Katran buğusu da aynı şekilde faydalıdır. Kaynatılıp suyu içilen maddeler ise ekşi nar kabuğu; ince incir dalı kabuğu; ayva yaprağı, beyaz zambak yaprağı ve limon bir arada; eşit miktarlarda anason, kakule, çörek otu, nane yaprağı bir arada. Meşe palamudu ateşte pişirilerek fındık gibi yenir. Bir buçuk dirhem afyon, üç buçuk dirhem Mısır tiryakı, üç buçuk dirhem karanfil, iki dirhem kardeş kanı (Pterocarpus Draco), bir tek ak mazı beraberce dövülür, leblebi kadar hap yapılıp bundan sabah akşam birer tane alınır[69]. Bir de Isparta yöresinin kalağan dikeni vardır ki işbu bir metre kadar büyüyen yabani otun çiçeğinin tace (tüveye’si) sigara gibi içildiğinde basura faydalıdır (DS). Bitkinin mahiyetini saptayamadık.

İdrar yolları hastalıklarından böbrek taşlarına karşı müdrir olarak bilinen kırk kilit otu (İnce, bir tutam saça benzer bir ot. İstanbul’da Mısır Çarşısı’nda satılırdı. Mahiyetini saptayamadık.), bakla çiçeği, mısır püskülü, kiraz çöpü ya teker teker, ya da birkaçı veya hepsi birlikte kaynatılıp suyu içilir. Bayır turbunun suyu da, özellikle zeytinyağı ile birlikte bu yolda çok kullanılırdı. Biz bunların hepsini bizzat denemiştik. Gerçekten büyük, dayanılmaz sancılar pahasına, iri iri taşları düşürdük (o zamanlar–40’lı yılların başı–şimdiki damar açıcı ve ağır dindirici ilâçlar yoktu. Morfin de para etmiyordu). Üzerine limon sıkılmış çiğ maydanoz da, birçok illete deva olmasının yanı sıra, böbrekler için de maruf devâlar arasındadır. Tavuğun yuttuğu taşların toplandığı “taşlık”ın haşlanıp yenmesi suretiyle böbrek taşlarının hakkından gelineceğine inanılırdı. İstanbul Rumları bu yolda biberiyenin (dendrolibanon) de kaynatılıp suyunun içilmesini önerirlerdi. Bittabî bütün bunlara içmeleri de eklemeden geçemeyiz. İstanbul’un Rumeli yakasının Kefeliköy ve Çırçır sularının membaları, böbrekten mustarip kişilerle dolup taşardı.

1939 yılında İstanbul’da Beykoz ile Cumhuriyet Köyü arasındaki ormanda gece böbrek sancımız tutmuştu. Rehberlik eden köylü, mendilimizle sol kolumuzu üst taraftan iyice sıkmıştı, sancı da, biz yürümeye devam ederken, biraz sonra geçmişti!?…

Buna karşılık idrarı tutamama illetine (prostat?) Selisü’l bevl ve “Türkîde dolap marazı tabir ederler” (Burhan-ı Kaatı Tercümesi). Tedavisi babında sumak (Rhus aromaticus) sahneye girer. Müfredat-ı İbni Baytar da “Kema’ (keme) = domalan (mantar) denir, yemişi sidiği tutar” iddiasında bulunuyor (TS, mad. “domalan”).

Romatizmadan muzdarip kişilerin sancılı yerlerine evvelce gördüğümüz nefse emi sürülür (DS). Keza keten tohumu, biber ve hardal lâpaları kâfuru ile friksiyon, bu illetin devalarından oluyor. Ayrıca, gerek mezkûr maraz, gerekse darbe sonucu incinip sancıyan kemik veya kas üzerine, koyun kesilip derhal yüzülerek derisi sıcak sıcak sarılır. Kastamonu’da sulak yerlerde yetişen yivdin otu’nun kaynatılıp tülbent arasında ağrıyan yere tatbik edildiğini duymuştuk.

Defne (tehnel) yağı biraz ısıtılıp romatizmalı uzuv bununla kuvvetlice ovulup üzeri sarılır (DS). Halen Mısır Çarşısı’nda “romatizma ve siyatik için sıcak banyo yöntemi ile uygulanacak” kaya otu (?) satılmaktadır.

Romatizmaya, bedenin bir yerine, tercihan kola, bakır (bilezik) bağlama âdeti de eskidir. Bunun bir ritusdan mı ibaret, yoksa ampirik bir “statik elektrik tedavisi” mi olduğunu bilmiyoruz. (Dövülmüş bakır kokusunun burundan çekilmesinin bütün doğum sancılarını giderdiği hususunda Sümerli tabiplerin inançları hatırlanacaktır).

Prof. Lajos Fekete, “Türk hâkimiyeti altında (1541-1684) Budapeşte’de hayat “adlı makalesinde, etin bol kara ve kırmızı biberli olarak yendiğini, Türklerin bu biberlere sıtmayı tedavi edici bir mahiyet atfettiklerini anlatıyor[70]. Yukarda üzerinde durduğumuz ve uzun yıllar Anadolu’nun başlıca dertlerinden olup ciddî mücadele sonucu hayli gerilemiş bulunan sıtma illetine karşı İstanbul ve Trakya’da sarımsak ve acıkavundan (Resim 46) faydalanıldığından söz etmiştik. Bunun her ikisi birlikte dövülür, karışım kâh sirke içine yatırılır, kâh saf olarak, rakı ile yenir. Hayatü’l Hayvan Tercümesi (XV. yy.), “arslanı daima ısıtma tutar, ekseri vakit suya batar dahi oturur” derken İstanbul ilâç folkloru da “üç gün ikindi ezanı okunurken hasta bir kuyu başında soyulur, başından aşağı üç kova (teslis) su dökülür… Hasta nöbet üzerinde ve dalgın iken yüzüne su atılıp korkutulur. Buna “sıtmayı korkutmak” derler”[71] tedbirleri sıralanıyor. Bu sonuncularda işin sihrî yönü seziliyor.

Altı asır evvelinde de “ve bu kantaryon’u[72] sıtma tuttuğu vaktin tütüzdürseler ısıtma koya, mucerreptir” (denenmiştir) tavsiyesinde bulunuyor, Yadigâr-ı İbni Şerif.

Kantaron (Erythraea centaurium), kırmızı kantaron olarak da bilinir, centiyangiller (gentianaceae) familyasından iki yıllık otsu bitki olup başta Balkan ülkeleri olmak üzere Avrupa ve Anadolu’da yaygındır. Uçucu yağ, reçine ve çeşitli glikozitleri içeren kantaron bitkisi halk arasında iştah açıcı ve hazmı kolaylaştırıcı olarak kullanılır (AB).

Sıtma ile savaş faaliyeti içinde devletin dağıttığı kinin ilk önceleri “kinin sülfat” nev’inden olduğundan halk diline sulfata olarak geçmiş. Sonradan Klorhidrat’a dönüşmüş olması, sözcüğü değiştirmemiş. Bugün, sıtmaya karşı verilen hap, terkibi ne olursa olsun (50’li yıllarda katrandan istihraç edilen ilâçlar da çıkmıştı), sulfata’dır. “Sebep–tesir” münasebetini bir yana bırakarak tarihî bir veriyi de zikredelim: “Isıtmadan sonra gevdede (gövdede) sivilciler çıkarmak iyidir” (Müntehab-ı şifa, XIV – XV. yy.). Sivilcelerin irini ile içeri girmiş ateş çıkıp gider…”

Beşerin henüz çare bulamadığı dertlerinden biri olan kanser için Anadolu’nun, bize anlatılan etkili ilâcı, kasap tahtasının kazıntısıdır. Bu rivayetin sıhhatini tahkik edemedik. Buna karşılık Mısırlıların “tıbbî papirüs”ünde ilâçlar arasında boynuz ve kaplumbağa kabuğu kazıntılarının bulunduğunu okuyoruz[73].

Eski duvarlarımıza revnak veren yapışkan otu–duvar fesliyeni’nin (parietaria) şeker hastalarının “insuline”i olduğuna inanılırdı. O ise ki dokuları potasyum nitrat içerir ki bu madde bitkiye idrar artırıcı bir özellik kazandırıyor. Buna çok yakın olan ısırgan da, üzeri ısırıcı–dağlayıcı kıllarla kaplı bir bitkidir (urtica) ki pişirildiğinde “ısırma” hassasını kaybeder. Halk hekimliğinde kurutulmuş yaprakları ya da kökü, kan temizleyici, idrar söktürücü ve iştah açıcı olarak kullanılır.

***

Tıbbî folklor halkımızın maddî ve ruhî önlemlerle kendilerini sağaltma yöntemlerini içeriyor. Tarihin karanlıklarına kadar geri giden bu bilgilerin önemli gelişme ortamları olmuş olduğu gibi ilkel kalmış şekilleri de vardır.

Tarihî dönemde de, hayvanlarda olduğu gibi insanlarda birtakım içgüdüler devam etmiş. Ama farklı olarak bu, içgüdü zamanla tekemmül etmiş. Bu dönemde, işbu içgüdü tababetinin yanında dinî tababeti buluyoruz. Bu, gitgide mistik bir nitelik kazanıyor ki bunlar tıbbî folklorun en esaslı kaynakları oluyorlar. Hippokrates’ten önce, eski Yunan folkloru esasına dayanan bir tababet vardı. Hattâ bir çoban, histeri’ye kapılmış olan kızlara, keçilerin inkıbaz çektiklerinde karaçöpleme otu yediklerini görerek bu otlardan yedirmiş. Bunlar da amel olmuşlar, onları yoruncaya koşturmuş ve sonra bir su başına götürerek yıkamış ve bu suretle bunları asabî buhranlarından kurtarmış.

Hippokrates’ten önce de var olduğu görülen bilimsel tababetin esaslarının, tıbbî folklorun en gelişmiş aşamalarından doğmuş olduğu görülüyor.

Eski ulusların büyük Tanrılarından biri de, tababet Tanrısıdır. Bunlar mevhum (mevcut olmayan ama var sayılan) veya yaşamışsa da sonradan tanrılaştırılmış ve efsaneleşmiş insanlardır. Eski Mısır’da Hürmüz-ü müselles (üçgen, hem kral, hem rahip, hem hekim simgesinden; Arapların İdris a.s. dedikleri kişi ve bunun aldığı birkaç ad vardır); eski İran’da Trita, Hint’te Danuvantari, Yunanda Aesculapios, çeşitli ülkelerde ayrı ayrı adlar almış mevhum ve yaşayıp da sonradan tanrılaştırılmış kişilerdir. İslâm âleminde de Lokman vardır. Eski Türkler arasında da Lokamo maruftur. İşte bu Lokman hekimin efsaneleri Anadolu’da Aesculapios’unkilerle karışık olup eski Yunan mitolojisine benzer örnekleri de vardır. On asır önce de İbn-i Sînâ’nın halk arasında tanınmış ve sevilmiş efsaneleri de Lokmanlaşmıştır. Bu yüzden bir takım garip itikatlar, inanmalar doğmuş. Bunlar insan tefekkürüne hâkim olmuş ve ruhî etkiler yapmışlardır.

Anadolu’da iki yüzü aşkın faydalı, sıcak, soğuk, tuzlu, sülfatlı ve saire birçok sularımız vardır. Halk eskiden beri buralardan ampirik usullerle şifalar aramaktadır ve yakınlarında bulabildikleri bu çeşitli sulara başta kadınlar olmak üzere birçok insan gitmektedir. Halk bunların maddî ve aktif etkilerinden çok, ruhî etkilerinden faydalar sağlamaktadır. Buraları için çok eski zamanlardan beri devam edegelen bir takım efsaneler bile yaratılmış ve bunlar türlü hikâye tarzlarına büründürülmüşlerdir (Bu şifalı sular konusuna ilerde yine ayrıntılı olarak değineceğiz).

Tıbbî folklor ve onun özellikle ruhlara hâkim olan mistik akımları ortadan kalkabilir mi? Kalkamaz. Zira beşer ruhu henüz garipliklerin peşinde koşmayacak derecede tam iradesine, bazı istisnalar dışında, hâkim olamamıştır.

Halkın bir takım maddî sağaltma yöntemleri de yaşayacaktır. Hekimsiz tababet, hekimlerle halkın tedavi usullerindeki ayrılık ve aykırılıklar bertaraf oluncaya kadar devam edecektir. Şimdiki bilimsel akımın bu aykırılığı, halkın bilgilerini ihmal edip gülerek karşılamadan bunları tam bir bilimsel tetkikten geçirerek bir senteze varması gerekir[74].

Bu aynı bağlamdaki mülâhazaları sürdürüyoruz.

Tıbbî folkloru, ilkel insanın içgüdüsüne dayanarak doğan, gelişen ve geleneklerle intikal eden halk hekimliği olarak tanımladığımıza göre, bunun ruhî uygulamasından başka bir şey olmayan mistik folkloru da, dinî halk hekimliği diye kabul edebiliriz. Bu sonuncusunda manevî yöntemler içinde hareket edilmekte ve çeşitli telkin tedavisinden geniş ölçüde faydalanılmaktadır.

Daha çok mistik folklorla dinin ilişkileri şu görüşte açık bir ifade tarzı buluyor: “Muayyen bir dinin temel ilkelerine bağlanmayan bazı din olayları vardır. Folklor bunlardandır. Bu sonuncusu genel olarak çökmüş dinlerin yıkıntısı ve düzensiz hale gelmiş arta kalanlarıdır. Bunlardan bir kısmı mahallî sebeplerle kendiliklerinden ve yeniden ortaya çıkmışlardır. Hristiyanlık ve İslâmiyet gibi evrensel dinler dünyaya yayılırken muhtelif bölgelerde yerli dinlerle karşılaşmış, karşılaştıkları bu dinleri yutmuş ve kendilerine has renklere boyamışlardır”[75].

Mistik folklorun biraz da kendi çıkarına fazlasıyla kaynaşma eğilimi gösterdiği için, din ve dinin kutsal sayılan varlıklarının, bu folklorun uygulayıcıları tarafından iyice istismar edildiği görülüyor.

Din, topluluğun inanma, tapınmaları ile vücut bulduğu, manevî birliği, beraberliği ve nihayet ahiret mutluluğunu amaç bilip buna göre semavî kurallar ortaya atarak telkinler yaptığı halde, bütün bunlardan mahrum olan mistik folklor, bazı âdetlere, uygulayıcıları arasında anlayış ve tatbik birliği olmayan büyüler, timsaller, adaklar ve benzeri usullere dayanmaktadır. Belli bir amacı ve gerçek bir kuralı yoktur. Tek başvurduğu bir yöntem olan büyü (sihir, efsun), değil uluslara, çevrelere, hattâ olaylara ve şahıslara göre değişmektedir. Bu davranışı ile mistik folklorun bazı yönleri ve usulleri ile İslâmî maskeye bürünerek etkisini artırmayı ve ömrünü uzatmayı hedef tuttuğu, amaç edindiği kabul edilebilir.

Eski uluslarda dinî tababet döneminde koruyucu ve sağaltıcı güce sahip oldukları inancı ile taşınan timsaller vardı. Bu uluslarda ve sonraki yüzyıllarda yaşayan bazı kavimlerin bu şekilde hastalıklara karşı taşıdıkları ağaç ve sair malzemeden yapılmış heykelciklerin, timsallerin yerlerini, yukarda dokunduğumuz gibi İslâmî devirde ve bir bakıma biraz şekil farkı ile muskalar, boylamalar, nazarlıklar almış.

Hattâ dardağan ağacından yapılmış oyma bir şeklin halen köylerimizdeki (Erzurum köyleri olacak) halkımız tarafından kullanılmakta olduğuna bakılırsa hiç şüphesiz, inanç farkı ile idol’ün da yaşamakta olduğu söylenebilir[76].

Aslında yukarda Orhan Türkdoğan, özü itibarıyla bunlardan farklı bir şey söylememişti, daha başkalarının da söylemeyecekleri gibi. Nitekim, Cemil Cahit Güzelbey, “Gaziantep tıbbî folklorundan yapraklar”ında[77] yine bunları tekrarlıyor. Dinleyelim onu da.

Her yerde az çok olduğu gibi Gaziantep’te tıp, maddî ve manevî tıp olmak üzere iki ayrı yöntemle uygulanırdı. İlkinde, hem hastalığa yakalanmadan önce korunma, hem de yakalandıktan sonra sağaltma amacı güdülür. Bu yolda elde nazarlıklar, nüshalar (muskalar), hamailler, afsun, yatır ziyaretleri… devreye girer. Bunların ayrıntılarına girmiyoruz.

Divertimento

Muska ile ilginç bir öykü, Gaziantep savunmasının belli kişilerinden İnco-zâde Hüseyin Efendi’nin anlattığı öykü oluyor. Malatya ile Sivas arasındaki yoldan geçen katırcı kervanları bu yol üzerinde Kangal ilçe merkezine yakın, üzerinde birkaç ağaç ve bir de kuyu olan tepede konaklarlarmış. Bir gün burada geceleyen kervanda, tek katırıyla yolculuk eden bir adamın katırı hastalanmış. Ertesi sabah hastalık ağırlaşınca bir yamçı, bir heybe ve bir seccadeden oluşan kişisel nesnelerini yanında alıkoyarak yükünü öbür katırcı arkadaşlarına vermiş. “Bana yıllarca hizmet eden bu hayvanı yalnız bırakıp kurda kuşa yem olmasına gönlüm razı değil” diyerek, ağır hasta katırıyla orada tek başına kalmış. Çok geçmeden katır ölmüş, hemen orada bir çukur kazarak gömmüş. Buradan ayrılmak üzere yeni bir kervanı beklemeye başlamış. Bir iki gün sonra akşama doğru bir kafile gelerek aynı yerde konaklamış. Kafileden biri oradaki mezarı ve tek adamı görünce, mezarı göstererek, “Kimdir bu?” diye sormuş. Güngörmüş katırcı hemen şu yanıtı vermiş: “Nallıbaba” Adam “Ya siz?” diye tekrar sormuş. Bu soruya da, “Ben de huddamıyım (bakıcısı, hismetçisi)” karşılığını verir. Bunun üzerine kervandakiler adama karşı saygılı bir durum alırlar. Başta kervanbaşı olmak üzere para ve birçok hediye verirler. Adam gece yarısı kalkıp eline geçirdiği bez ve kumaş parçalarını Nallı Baba’nın mezarına yakın ağaç dallarına bağlar, oraya tam bir türbe görüntüsü verir. Kendi kendine, “Bu düzen iyi, başka yerde işim ne?” der. Orada oturmaya karar verir. Her gelen kervan ve yolcunun sadakaları adamı bolluk içinde yaşatmaya başlar. Ayrıca adı çevrede günden güne yayılır. Birçok kimseler nefes ettirmeye, muska yazdırmaya gelirler.

Bir gün, özel harası bulunan Kangal ağasının köpeği hastalanır. Armağan bir koyunla birlikte köpeği yollar, bir muska yazmasını ister. Adam dileği yerine getirir. Köpeğe muska yazdığı çevrede duyulunca öbür afsuncu ve muska yazıcıları durumu İstanbul’a yazıp şikâyet ederler. Padişah işin soruşturması için birini görevlendirir. Bu görevli yola çıkar. Nallı Baba Türbesi’ne gelip konuk olur. Geliş nedenini anlatır. Huddam, derebeyi olan Kangal ağasının istediğini reddetmenin olanaksızlığını anlatır. Köpeği getirterek muskadaki yazıları okumasını önerir. Haber gönderilip köpek getirtilir. Muska açılıp içindeki kâğıtta şu yazılar okunur:

       “Tamah ettim etine

       Muska yazdım itine

       Tutarsa da s…me

       Tutmazsa da s…me.”…

Konuyu, Güzelbey’in mahallî tıbbî folklorlarıyla devam ettiriyoruz, Gaziantep’te.

Maddî sağlatmada (sağaltmada), hastalıklara göre dıştan çeşitli müdahale ve ağız yoluyla ilâç verilerek içten sağlatma olarak ikiye ayrılıyor.

Dıştan müdahale yoluyla yapılan işlemler:

Dağlama, kimi hastalıklara başvurulan bir tedavi biçimi oluyor. Kesici, delici, ateşli silâhlarla açılan yaralarda ve başka sağlık bozukluklarında uygulanır. Şöyle ki:

a)      Açılan yaranın üzerine iyice kızdırılmış, hattâ kor haline gelmiş bir demir parçası basılır. Buna “dağlama” deniyor. Böylece yaraya sokulma olasılığı düşünülen mikrobun yok edilmesi amaçlanıyor.

b)      Korkudan oluşan ruhî bozukluğu gidermek için hasta, haberi olmadan dağlanıyor. Böylece bir şok tedavisi uygulanmış oluyor.

c)      Sıtmada, yakılan bir bez parçası ile hasta, ensesinden dağlanıyor (sıtmanın mikrobik olduğunun bilinmediği anlaşılıyor).

d)     Derin kurşun yarasına kızgın yağ dökülür. Bununla kanamayı ve yaranın iltihaplanmasını önlemek amaçlanır. Köyün “hekimi”, “mikrop” hakkında fikir sahibi değildi.

İçten sağaltma yolları ise şöyle toplanabilir:

Mide ve bağırsak hastalıkları için en etkili ilaç Payyavşanı ve Zahter (Kekik)’dir. Her ikisi de yabani olarak kırlardan toplanır; ya kaynatılıp suyu içilir, ya da avuçta ufalandıktan sonra su ile yutulur.

Solunum yolu hastalıkları için sırta ve göğse hardal lapası yapıp bağlama ve şişe çekme gibi dıştan sağlatma yollarının yanında Polat Şekeri (Nöbet şekeri) ile keten tohumu havanda dövülerek karıştırılıp yedirilir.

Enlik denilen yabani bir ot suda kaynatılır, reçel kıvamına gelince sadeyağ ile karıştırılır. Hastaya her sabah aç karnına yedirilir. Böylece hazırlanan enlik, çıban ve yarların sağlatmasında da kullanılırdı.

Solunum yolları hastalıklarından astım için Akzanbak denilen yabani bir bitkinin çiçeği kaynatılıp suyu içirilirdi.

Şeker hastaları için de Sapanna denilen bir bitkinin sapları kaynatılarak suyu içirilirdi.

Sıtma sağlatması için en etkili çarenin çiğ sarımsak yeme olduğu kanısı yaygındır. Sarımsağın, çıkmaya başlayan bir çıbanın üstüne ezilerek sürülüp bağlanırsa, çıbanı bu evrede yok ettiği deneyler sonucu anlaşılmıştır.

Büyük çıbanlar, özellikle hastalara çok acı veren kör çıbanların en etkili ilacı ebe kömeci lapasıdır.

Gözkapaklarında çıkan ve (itdirseği) denilen çıban, başlangıcı görüldüğü zaman kabak çiçeği ve sadeyağdan oluşan bir merhem sürülürdü.

(Yarımca) adlı çok ağrı veren bir baş ağrısı için ağrının merkezi üzerine bir kurbağa bağlanırdı. Baş ağrıları için başa kına yakılması başvurulan sağlatmalardan biriydi.

Göz hastalıkları ile uğraşanlara (Otacı) denilirdi. Otacılar (Gözotu) denilen toz halinde, gözyaşıyla temasında kırmızı bir renk veren bir toz hazırlar, bunu gözkapakları arasına ekerlerdi. İsteyenlere de evlerinde kullanmak üzere verirlerdi. Eski Türklerde doktora (otacı) denildiği bilinmektedir.

Göze bir şey kaçması halinde, hemen bebekli bir kadına başvurularak sütü damlatılırdı. Kadın sütünün göz felcinde de ilaç olarak kullanıldığı söylenir.

El bir yere çarparak yaralanır, kanarsa üzerine hemen tükrük sürüldüğü çok görülmüştür. Bu örnek tükrük içinde kanı kesen ya da apseyi önleyen bir maddenin bulunduğu kanısını uyandırıyor.

Antep’te kalıp Güzelbey’i dinlemeye devam edelim.

Gövdeden kan alma yoluyla kalp çarpıntısı, tansiyon, inme (felç) gibi hastalıklara duçar olanların tedavi edilebileceklerine inanılıyordu. Bu işin uzmanları, belli berber ustaları idi. Gaziantep’te Kanalıcı soyadını taşıyan bir aile, bir mahalle, bir de cami vardır. Eskiden bu mahallenin suyu da bu adla anılırdı. Kan aldırmayı alışkanlık haline getiren kimseler vardır. Bunlar bahar aylarında ve özellikle Nisan’da başvurarak ille kan çıkartırlar. Kan alan halk hekimleri hep erkek olur. Hanımlar da bunlara başvururlardı.

Kan alma üzerine bir de türkü yakılmış. Hanımcağız kan aldırayım derken gönlünü berbere kaptırmış:

“Berber dükkânına vardım. Sol kolumdan neşter vurdurdum.

Berberi gördüm düştüm bayıldım. Aman berber, canım berber

Dudak söyler, yanak terler. Misk-i amber,

Aman, yine bayıldım, aman aman… “.

Çizme (cızma) yoluyla kan çıkartma da, kan alma gibi, Cızma Ocağı mensubu ailenin bir bireyi tarafından yapılırdı. XX. yy.ın ilk yarısında cızıcı olarak “Oso’nun kızı” adlı bir hanım varmış. Cızma, ustura ile gövdenin belli yerlerinin çizilerek kan akmasını sağlamaktan ibaret. Gövdede, şuralarda (damarbaşı) cızma yapılıyordu: Başın kulaklar arkasındaki iki yanı, ayak bileklerinin ayağa birleştikleri yerin iki yanı, ellerin bileklere birleştikleri ön ve arka yanları, göğüste iki memenin tam ortası.

Cızma, egzema, dabaz denilen kurdeşen, uyuz dışındaki kaşıntılarda ve genellikle cilt hastalıklarında uygulanır. Bir de, doğumdan sonra kırk gün içinde çocuklar mutlaka çizdirilir. Bununla çocuğun ana karnında iken gövdesinde biriken “pis kan”ın dışarı atılması amaçlanır.

Sülük vurma, sülüklü göle girme konusuna girmiyoruz[78].

***

Geçiyoruz mimarîsiyle ünlü Safranbolu’nun halk hekimliğine. “Safranbolu, eski Anadolu halk yaşantısını günümüze kadar sürdüre gelmiş ender kentlerimizden biridir. Günümüzde Safranbolu’nun Türk örf ve âdetlerini yaşatmasını ağır sanayi kenti Karabük’le iç içe bulunması ve ona karşı bir çıkış, onu kendinden saymayışına yorabiliriz.

“3 Nisan 1937 tarihinde temeli atılan Karabük Demir–Çelik kuruluşuna Safranbolulular önceleri karşı çıkmışlardı. Bu karşı çıkış kültürel alandadır. Ticarî alanda ise Safranbolulular, yurdun dört yanından çalışmak üzere Karabük’e gelen insanlara “göçmen” gözüyle bakmışlardır, önceleri”.

“1939’larda Demir–Çelik personeline lojman alanı arama çabalarında önce Safranbolu akla gelmiş ve şimdiki Kıranköy ile Hastalar’dan yer istenmişse, zamanın Safranbolu yerel yöneticileri “kasabamızın ahlâkı bozulur” gibi gerekçelere yer vermemişler…”

“Bu uygulamanın Safranbolu için gelişim açısından zararları yanında faydaları da olmuştur. En önemli faydası evlerin korunmuş olmasıdır. Son 10 yıla kadar tarihsel gelişim süreci içerisinde evrimini bozmadan bize kadar gelmiş olan bu yapılar, bir kültür mirasını oluşturmuştur…”.

“Büyük bir sanayi kentinin yanında yüzyıllar öncesi yaşamını kültürel olarak sürdüren bir kasaba, Safranbolu, bulunmaktadır. Bu durum 1970’li yıllara gelene değin bilinçsiz olarak sürdürülmüştür Safranbolulularca”. “Bu durum, iki yakın komşu kent insanlarının birisinin yüzyıllardır aynı yerde yerleşik olmasının, diğerinin ise “birdenbire” belli bir kültürel bölgeden değil, tüm yurttan toplanmış, genellikle kırsal kesimden gelenlerin endüstriyel sosyal yapıyı özümlemeden bir ağır sanayi kesiminin insanını oluşturması sonucudur”.

***

“Safranbolu halk hekimliği araştırması ilk defa 1960’ta başlayıp 1966’dan sonra devamlı olarak derlenen, gözlenen, tekrarlanarak kontrol edilen ve halen devam eden Safranbolu araştırmalarımızdan biridir”.

“Biz bu araştırmamızla yüzyıllarca kendi hastalığını çevrelerinde yetişen veya bulabilecekleri maddelerle tedavi eden Safranboluluların torunlarına aktardıkları… halk gelenek ve göreneğini toplamayı amaçladık”.

“Halk hekimliğini araştırırken bazen aynı ilâcın birçok yapım şekliyle karşılaştık. Örneğin, içerisinde 7–8 madde olan bir halk ilâcını her anlatan… birkaç madde eksiğiyle “tarif” ediyordu. Bazen de ilâcın yapılış şekli değişik söyleniyor, kullanımda farklı anlatılıyordu…” [79].

***

Bu vesile ile Safranbolu’nun çok konuşulan mimarîsine de değişik bir açıdan ışık tutmuş olduk.

Değerli sosyolog–araştırmacı Uğurol Barlas “Safranbolu halk hekimliği” çalışmasının başında, mezkûr kasaba hakkında, aynen aktardığımız, birçok yönden çok değerli bilgiler veriyor. Sonra 95 sahife kadar tutan, çeşitli “hastalıklara uygulanan pratikler”i sıralıyor ki biz bu denli ayrıntılı verileri buraya almadık. Bunların arasında “psikolojik kökenli uygulamalarla “büyüsel kökenli pratikler” de var. Kitabın sonunda da, “sonuç”ta, yine bazı ilginç ayrıntılar veriyor ki bunlardan biri, aynen şöyle: “Safranbolu Halk Hekimliği bilgilerinde üniversite çevrelerince de üzerinde durulan ve araştırmamızda özellikle ağırlık vermemiz istenen bir konu da, Safranboluluların öteden beri az çocuklu olmaları ve bunu sağlamak için uyguladıkları, bir ölçüde başarılı da oldukları doğum kontrol pratikleridir… Bu konuda pek çok bilgi elde edilmiştir…”.

“Aynı doğum kontrolü için evlerde yapılmış, birleşme öncesi döl yoluna konarak kullanılan pek çok çeşitli hap elde ettik. Bunlar tahlil edildiğinde pek yararı olmayan zararsız maddelerden yapılmış sperma tutucular olduğu anlaşıldı”.

Kitap “Lâtince alfabetik dizin”le son buluyor.

Bu doğum kontrolü konusuna ilerde ayrıntılarla döneceğiz.

***

Harput’ta halk hekimliği ne durumda ?

Harput’ta hastalıkların teşhis ve tedavisinde öteden beri etkisinin olduğuna inanılan, hastanın şifa bulacağına kesin gözle bakılan ocaklar mevcuttur. Bunlar sarılık ocağı, karıncalık ocağı, alazlama ocağı… gibi tedavisi yapılan hastalıkların adı ile anılıyorlar. Her ocağın da bir ocaklısı var. Bazılarında ocaklı, aynı aileden, el almış birden fazla kişi olur.

Vücudun herhangi bir yerinin derin ve ince çizikler halinde kızarıp çatlaması şeklinde ifade edilen karıncalık, yahut da burunun belirgin bir tarzda şişmesi olarak nitelendirilen kumru hastalığında hasta, haftanın birbirini takip eden üç gününde bu ocağa götürülür. Ocaklı, hastalığın kendisine sıçramasını önlemek üzere bir ağaç parçasıyla çevresini çizerek kendisini bir daire içine alır. Hastanın getirdiği “haşıllı” (kullanılmamış) iğneyi alarak vücudun yaralı bölgesini bununla kendisine özgü çizgilerle çizer. Kullanılan iğneyi hastaya iade eder ve bunu toprağa gömmesini öğütler. İğnenin toprakta çürümesi ve paslanması sonucunda hastalığın da ortadan kalkacağına inanılır. Ayrıca, elde bulunan ve “siğil” adı verilen şişlikler de aynı ocaklı tarafından sağaltılır. Bunun için siğil sayısı kadar alınan arpanın her birine bazı duaların okunması, sonra da bunların toprağa ekilmesi ve bunların yeşermesi sonunda siğillerin yok olacağı inancı vardır.

Dağlama ve alazlama ocağına şiddetli diş ağrısı çeken hastalar getiriliyor. Burada ocaklı tarafından ateşte kızdırılan ince bir demir parçası veya çuvaldız, hastanın ağrıyan dişine üç kez “parpusu” diyerek bastırılıyor. Bununla, diş hastalığının geçeceğine inanılıyor. Ayrıca, yüzünde yara çıkan hastalar da bu ocaklı tarafından tedavi ediliyor. Yörede “çakmaktaşı” adı verilen iki taş parçasının, yüzde bulunan yaralara doğru üç kez çakılması ile meydana gelen kıvılcımlar, yaraları korkutup giderecektir.

Daha sonra Araz öbür ocakları sayıyorsa da buralarda kullanılan yöntemler, yukarıdakiler gibi sihrî – mistik ağırlıklı olduklarından bunları buraya almadık[80].


[1] Mebrure Değer. – Diyarbakır yöresi halk ilâçları ve tedavi yöntemleri, in Coll. – Tıp Tarihi Araştırmaları 3, s. 124 – 128.

[2] Bu konuda bkz. Kültür Kökenleri C. II /1, s. 659-669.

[3] Emine Atabek. – Kralların el değdirme yöntemi ile şifâ dağıtmaları, in Coll. – Tıp Tarihi Araştırmaları 3, s.41-43.

[4] TS, mad. dütün – tütün.

[5] TA, mad. “Gurebâ hastahanesi”.

[6] Incubation sûresi?

[7] Saim Ahmet Erkun. – op. cit.  , s. 63.

[8] (UNESCO) History of Mankind II / 1, s. 149.

[9] Henri Massé. – Croyances et coutumes persanes, T. I, Paris 1938, s. 221.

[10] Eflâtun Cem Güney. – Bir varmış bir yokmuş, Ist. 1963, s. 52-55.

[11] İ. A, mad. “abdest”.

[12] GA, mad. “südü sümüğü pek”.

[13] Muhammed Hamidullah. – Sünnet, in İA.

[14] A.J. Wensinek. – Hitân, in İA.

[15] (UNESCO) History of Mankind, II/1, s.149.

 

[16] Orhan Türkdoğan. – Erzurum bölgesinde tıbbî tedavinin kültürel safhaları, in TED XI.

[17] Pierre – Louis Gaucher – Peslherbe – La médecine á l’èpreuve du reboutage. Physiologie du re’ha billage, in Cahiers de sociologie économique et culturelle. Ethnopsychologie, Le Havre, 15 Juin 1991.

[18] Orhan Türkdoğan. – op. cit.   Bu araştırma 1968 yılına aittir.

[19] Mehmet Ârif. – Başımıza gelenler, Mısır 1321, s. 96.

 

[20] Orhan Türkdoğan. – op. cit.  

[21] ibd.

[22] ibd.

[23] ibd. op. cit.  , s. 37-38.

[24] Deguignes. – Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların tarih-i umumîsi, terc. Hüseyin Cahit, 8 cilt, İst. 1923, CIII. s.387

[25] Xavier de Planhol. – De la plaine pamphilienne aux lacs pisidens, Nomadisme et viee paysanne, Paris 1958, s. 124.

[26] Sarton I., s. 215.

[27] Milliyet, 22.11.1984.

[28] Bkz. Kültür Kökenleri C. I. s.409 ve dev.

[29] Arapçada “nikâh”, doğruca cimaı ifade edip sözcük Osmanlıcaya, karı kocalık için yasal işlemin adı olarak geçmiş…

[30] William Foxwell Albright. – The archaelogy of Palestine, Middlesex 1963, s. 217.

[31] Henry A. Jones and Louis K. Mann. – Onions and their allies, London 1963, s. 19-20 ve André Leroi – Gourhan. – Milieu et techniques, Paris 1945, s. 192.

[32] H. A. Jones and L. K. Mann, op. cit.  , s. 20.

[33] Bkz. Kültür kökenleri C.II / 3, s. 662 – 664.

[34] Bu konuda şüpheler vardır, bkz İA, mad. “Merkez Efendi”.

[35] Aysel Okan. – İstanbul evliyaları, t.y. s.36.

[36] Arapça “acîn” = yoğurulmuş’tan

[37] Afyonkarahisar’lı Mustafa Ahterî’nin 1545’te düzenlediği “Aktarî-i kebir”, Arapçadan Türkçeye sözlük.

[38] Et-tuhfetû’s seniyye, Amasyalı Dişisî Mehmet Efendi’nin 1580’de Mısır Beylerbeyi Hasan Paşa adına düzenlediği Farsçadan Türkçeye sözlük – TS.

[39] Yadigâr-ı İbni Şerif – XIV. yy. – TS.

[40] Henri Massé. – op. cit.  , s.45.

[41] ibd., s. 282 – 283.

[42] ibd., s.282-283.

[43] Joseph Karst. – op. cit.  , s.33 ve E. Reiner. – La magie babilonienne, in Coll. – Le monde du sorcier, s. 79-80.

[44] ibd., s. 84.

[45]M. Üçer. – Ocaklar, in SF8, Eylül 1973.

[46] ibd., in SF9.

[47] Bkz. Kültür kökenleri C.II/1, s.729. Burada geçen “yastığının altına” ifadesi, herhalde baş hizasında yatağının altına demek olmalı.

[48] Ali Rıza Yalman. – op. cit.  , s.28.

[49] GA III ve TS.

[50] R. Levy. – Nevrûz, in İA.

[51] Mehmet Arif. – op. cit.   s. 96 – 97.

[52] Mehmet Halit Bayrı. – İstanbul folkloru, İst. 1947, s. 107.

[53] Kırk –kırkbir sayılarının sihrî gücü hakkında bkz. Kültür Kökenleri, C.II/1, s. 737.

[54] Mehmet Halit Bayrı. – op. cit.  , s. 103.

[55] ibd.

[56] ibd., s. 104.

[57] ibd.

[58] ibd., s. 101.

[59] Erzurumlu İbrahim Hakkı. – Ma’rifetname, yay. Haz. Cemaleddin Server Revnakoğlu, İst. 1961, s. 161.

[60] Mehmet Halit Bayır. – op. cit.  , s. 100.

[61] Tarih-i Âl-i Selçuk Tercümesi. İran, Kerman ve Anadolu Selçukluları hakkında Farsça yazılmış tarih kitabının 1436’da Yazıcıoğlu Ali tarafından tercümesi – TS.

[62] Mehmet Halit Bayrı. – op. cit.  , s. 109.

[63] ibd., s. 106.

[64] TED III, mad. “süt sağma”.

[65] Bkz. Kültür Kökenleri C. II/3, s. 348.

[66] Mehmet Halit Bayrı. – op. cit.  , s. 105.

[67] Zeytinyağı içinde kızgın güneşte “pişirilmek–eritilmek–tahammür edilmek…” uygulamasına daha önce de birkaç vesileyle rastlamıştık.

[68] Ahmet Caferoğlu.-Orta Anadolu ağızlarından derlemeler, İst.1948, s.244.

[69] Mehmet Halit Bayır. – op. cit.  , s. 100.

[70] Lajos Fekete. – La vie â Budapest sous la domination turque (154 –1686)., in CHM VIII/3, s. 543.

[71] Mehmet Halit Bayrı. – op. cit.  , s. 108.

[72] Mitolojide Kεντωριον, santor (yarısı insan, yarısı at); Chiron, bir yarayı işbu χεντομιου ile tedavi etmiş.

[73] History of Mankind, II/1, s. 152.

 

[74] A. Süheyl Ünver. – Tıbbî folklor ve iyi telkinler, İst. 1938.

[75] Prof. Dr. Taplamacıoğlu’nun “Mukayeseli dinler tarihi” kitabından aktaran Zeki Başar. – Erzurum’da Tıbbî ve mistik folklor araştırmaları, Ank. 1972, s. 154.

[76] ibd., s. 154-156.

[77] Cemil Cahit Güzelbey. – Gaziantep tıbbî folklorundan yapraklar, in HALK KÜLTÜRÜ, 1984/1.

[78] Cemil Cahit Güzelbey. – Gaziantep’te halk hekimliği: Kanalma, gövdeden kan çıkarma yoluyla tedavi, in TFA 328, Nisan 1976.

[79] Uğurol Barlas. – Safranbolu halk hekimliği, Karabük (t.y.), s. 9-14.

[80] Rıfat Araz. – Harput’ta eski Türk inançları ve halk hekimliği, Ank. 1995, s. 158 ve dev.