Kültür Eserleri > THKK 3 - İnşaa Isıtma ve Aydınlatma Teknikleri > Güney-Doğu Anadolu Bölgesi

Güney Doğu Anadolu Bölgesi

Resim 196 ve 197’de Siverek ilçesinden görüntüler var. Bunlar kesme taştan yapı örnekleri oluyor.

  • Yükseklikler aynı olmakla birlikte sair ölçüleri herhangi bir “standart”a uymayan taşların harçsız olarak işlenmesi (Resim 197’de sağ alttaki tamir edilmiş kısım hariç);
  • Kemerin, sadece üstünde bina bulunan sokak geçitlerinde uygulandığı, buna karşılık kapı ve pencerelerde ahşap lentonun kullanılması;
  • Cumba ve sair çıkıntılarda uzatılmış ahşap kiriş ve desteklerin (payandaların) yer alması;
  • Ahşap çatı makası üzerinde dört meyilli yüzeyli dam inşası. Örtü olarak kiremit veya saç bakır-çinko kullanılması;
  • Kesme taşla işlenmemiş duvarların oluklu veya düz saçla kaplanması; bu binaların müşterek yanları olarak zikredilebilir.

Haçlı seferleri tarihinde önemli bir yer tutan Urfa (Edessa) kentinde ise çok farklı değişik şekillerle karşılaşılır: kemer çeşitleri (yassı, yarım yuvarlak, sivri), tam ve yarım gömme sütunlar ve bu arada Fransız arma (écusson) şekilleri (Resim 198’te solda, 199’da ortada okla gösterilmiş).

Resim 201’deki evin alt kısmı ise yine bu armanın alt kısmının stilize şeklinden başka bir şey olmuyor. Resim 198’teki taş konsolların payanda biçimi dikkate değer.

Resim 200’de, solda, sokak bir kırılma arz ediyor. Bu bölümdeki çıkmanın konsolları yarım yuvarlak bir şekil arz ediyor. Cephedeki pencerenin üstünde güneş kursu, kemerin kilit taşında bir boğa başını andıran kabartma var.

Şanlıurfa’da, Siverek’in aksine, harç belirgin şekilde görülür. Damlar çoğunlukla “teras” halinde, zengin kişiler bunu, aşağıda Siirt’te de göreceğimiz gibi bir sundurma-çatı ile örtmüşler (Resim 198’de camiye bitişik ev). Resim 202, maalesef mahiyetini saptamayı ihmal ettiğimiz bir bina kalıntısınınki olup bundaki taş kesimi (apareillage – kat-ı ahçar) ve süs öğeleri bakımından dikkate değer. Bu sonuncular başlıca pencerelerin üstünde palmet-Hayat ağacı kabartmalarından oluşmaktan başka pencerelerin (dikine) “göz” biçiminde olmaları ve altlarında “ağaç”ı koruyucu çift aslan(?)ın bulunması bizleri eski inançlara geri götürüyor. Bu inançları biz daha önce enine boyuna irdelemiş olduğumuzdan[1] bunları burada yinelemiyoruz.

Gerek pencerelerde (sağdan üçüncü), gerekse altlarındaki kare açıklıklarda (sağdan dördüncü) maşrabiyye’ler varmış. Onların yerinde şimdi (1956) taşlar duruyor.

Alt sıradaki kemerler, bir kilit taşı ile sağ sola da hizmet eden birer yan taşlardan oluşuyor.

Bu binada herhangi bir harç izi bulunmuyor. Pencerelerde cam var mıydı?

Maşrabiyye, geçmişte geleneksel mesken mimarîsinde pencereleri süslemekte kullanılanlar gibi kafese benzer panolar elde etmek için bir tornadan çıkmış ahşap tekniğini ifade ediyor.

Mısır’da bu tabir Arabî şariba,  “içmek”ten türemiş. Tornalanmış ağaç tekniği ile içme arasındaki ilişki uzmanlarca şöyle izah edilmiş: maşraba, böyle ahşap kafesli pencerelere bağlı duvardaki hücre olarak betimleniyor ve bu, su testisini serin ve taze tutmakta kullanılıyor. Bu yorum, Vakıf belgeleriyle de doğrulanıyor ve bunlar X/XVI. yy.dan itibaren işbu hücrelerden maşraba ve tornalanmış ağaç tekniğinden de maşrabiyye olarak söz ediyorlar.

Bunlardan Kahire İslâm Müzesi koleksiyonunun gösterdiği gibi maşrabiyye tekniği Kahire’nin bir özelliği olup çeşitli model ve terkiplerde kullanılmış. Bunların her birinin bir adı var: Nücûmî,  “yıldıza benzer”; sâkiya,  “su çarkı gibi”; Müselles, “üçgen”…

Pencerelerle ilişkili olarak konut mimarîsinde tornalanmış ağaç maşrabiyye’den sürekli bahis, Mısır’ın Osmanlılarca fethinden (923/1517) sonra başlıyor. Her ne kadar bu örge mahallî mimarî tipinin karakteristiği ise de, Kahire Kanalı’nın kıyısı boyunca dikilen bir Osmanlı Camii, Yusuf Ağa el-Hîn (1035/1625) camii, geniş bir maşrabiyye’li pencereyi haizdir. Bu pencerenin amacı, ibadet edenlerin suyun ve yeşilliğin manzarasını tadabilmeleri olmuş olmalıdır.[2]

Sair birçok Müslüman ülkede olduğu gibi İran’da da maşrabiyye’nin kullanımı hem pratik, hem de bediî (estetik) işlevlere yaramakta. Bunlardan ilki özel çevrenin münasebetsiz bakışlardan korunması, görünmeden görmeyi ve havalandırmayı sağlamayı içeriyor. Sonraki ise, derin açıklıklardan yoksun ve süslemenin yaygınlaştırılabileceği geniş yüzeyler etkisi peşinde koşan bir mimarî bağlamı içinde iş görür.

Motiflerin çeşitleri konumuz dışında kalıyor. Ancak bizim için önemli olan, işbu maşrabiyye’nin ağaç dışında alçı, renkli camlar, taş veya çini mozaikle de gerçekleştirilmiş olması.[3]

Bunun günümüze kadar gelmiş şekli, yakın zamanlara kadar ev pencerelerinde görülen “kafes”ti.

Bizim Resim 202’de bulunanlar nedendi?…

Nğ ve Kn’da, pencere ve kapı çerçeveleri ve köşelerine savat adı veriliyor. Arabî kökenli “sevad”, karanlık, uzaktan karartı halinde görülen kalabalık… anlamlarında kullanılmış Osmanlıcada. Farisîde, yine Arabî kökenli olan “savâd”, karartı, siyah renk, is-kurum, dumanı ifade ediyor. Ama Farisî sözcük olarak da “savâd”, şarap tortusu, daire, tezek manalarında oluyor ki[4] bunların kapı-pencere çerçeveleriyle ilişkisini bulamadık.

Resim 203’te yine taş konsollar üzerine çıkıntıları, lentolarıyla bir Şanlıurfa sokağını gösteriyor.

Diyarbakır’da (Resim 204) aynı karakter, ana hatlarıyla gözlenir. Harç daha kaim, cezek’e (derz yapmakta kullanılan alet) daha itinalı çalışmak düşmüş, sivik- süyük’ler (Dam saçağı, duvar sırtı, duvarın üstündeki kabartı) “külâhlanmış”, pencereler dövme demir parmaklıkla süslenmiş (Pencerelerin bulundukları yükseklik dikkate alındığından bu parmaklıkların, evi korumaktan çok süsleme amaçlı olduğu görülür).

Diyarbakır’da yapı taşı olan bazaltın siyah rengi sebebiyle bu ilin eski Amid (Αμιδα) adı, halk arasında “Kara Amid” olarak anılır. Beyaz kireç harcının çeşitli şekillerle bilhassa belirtilmesi, taşı “ağartmak” için olsa gerektir. Bunu örneğin, pencere üstü kemerlerinde, beyaz kalker taş ile bazalt kombinasyonunda görüyoruz ve bu ikisinin birbirlerine geçme işindeki ustalık gözden kaçmıyor.

Resim 204’teki hayrat çeşme, evden uzatılmış bir borudan oluşmuş. Bu yörelerde çeşmeye verilen gastel adı, bizde yine Roma veya Haçlı Seferleri’nin bir anısı olarak devam ediyor: Castellum,  hisar, müstahkem mevki gibi manaların dışında bir aködük’ün (su yolu) hazine-havuzu, su köşkü (château d’eau), çeşmenin arkasındaki su deposu anlamlarına da gelir.

Güney’de, Mardin’e ait iki resim (30g ve 205), taşın bu ilde ne denli değişik inşa tarzının malzemesi olarak kullanıldığını gösterir. Bu binalarda stilize ağaç (servi) motifleri ile döğme demir işlevsel-tezyinî öğeler dikkati çeker. Resim 30g’de, büyük giriş sivri kemerinin üstüne gelen çıkıntıdaki önce büyük, üstte küçük kemerli pencereleri çerçeveleyen silmelerin Capucin (İtalyan cappuccino) yani Ermiş Francesko’nun dilenci tarikatına mensup keşişlerin giydikleri sivri kukuletalı kolsuz pelerin profilini arz etmeleri ve üst küçük pencerelerin üstünde haç motifinin (okla gösterilmiş) bulunması, ilk ev sahibinin Hristiyan olduğuna delâlet eder.

Giriş kemerinin sağındaki pencerenin çarpmalı oluşu görülür.

Resim 205: Mardin’de bir sokak (1956)

“Mardin evlerinin çoğunluğu büyük itina ile inşa edilmiştir. Gelenek ve inşa yöntemlerinin ısrarla kalışı ile bugün dahi Ortaçağ’da olduğundan ayrılmayan kaidelere göre çalışılmaktadır. Eskiliği kesin olan eve hiç rastlamadım. Bunların çoğu XIX. yy.a ait olup “çok eski” evlerin yerini kısmen almış olmaları mümkündür. Bunlardan bazıları, yeni tarihli iseler de, garip şekilde anlamlı tiplere uymaktadırlar.”[5]

“Önce… ağaç kullanımını tam asgariye indirme arzusu fark edilir, ama aynı zamanda, mahallî gelenek tarafından muhafaza edilmiş eski düstur ve temaların ısrarla devamı kaydedilebilir. Kaldı ki işçi loncalarının işleme şekli ile çalışma düzenleri Ortaçağ’dan günümüze kadar çok az değişmiş gibi görünmektedir…”

“Mardin, sadece bölgede değil, çok uzaklarda da çalışan çok sayıda duvarcıya sahiptir. Bundan yirmi yıl kadar önce[6] Mardinli duvarcılar Mayyâfârikîn Ulu Cami’nin önemli restorasyon işleriyle görevlendirilmişler. Bu taşçılar uzun zamandan beri büyük bir üne kavuşmuş olup bunların arasından Süryanî Hristiyanların en beceriklileri oldukları hususunda herkes müttefiktir. Sonra Türkler ve nihayet Ermeniler geliyor. I. Dünya Harbi sırasında Mardin’in Süryanî Hristiyan taşçılarından bazıları ihtida etmişler ve sadakatlerinin güvencesi olarak Şahidiye Medresesi’nin minaresini inşa etmeyi kabul etmişler. İş ve savaş bitince bunlar, herhangi bir tedirginliğe uğramadan Hristiyanlığa geri dönmüşler.”

“Bu minareyi bina eden işçilerin başında, 1931’de ölmüş, Lâle adlı ünlü bir üstat vardı. Öbürleri gibi ihtida etmiş ve Mehmet Hidayet adını almış. Çok kalabalık olan ailesinin bütün fertleri, emri altında çalışıyorlardı… Hiçbir teorik bilgisi olmayan bu duvarcının -okuma-yazma bilmiyordu- mimarî terkip duyusu inkâr edilemez.”

“Halen Mardin’de yine tamamen aynı yöntemlere göre inşaat yapılmaktadır… Ahşabın nadir ve pahalı olduğu bir yerde, bunun sadece binada değil, iskele ve kalıplarda da kullanımını azaltmak için düzenlere başvurulur…”[7]

Resim 30g’deki pencereleri çevreleyen capucin tipi örgenin Mardin’de bir nevi “standart” oluşturduğu görülüyor şöyle ki Gabriel’in vermiş olduğu, Bâb es-Sûr yakınındaki ev resminde bunların aynına rastlanıyor (Resim 206). Keza bir başkasında da aynı örge ve haç belirgin oluyor (Resim 207). Ve nihayet Mardin’de nispeten eski bir bina (Resim 208) ile bir yenisi (Resim 209)

Van gölüne doğru derlendiğinde, yine kolay yontulabilen lav ürünü taşlardan bina edilmiş Bitlis’e varılır (Resim 30b). Harçsız ve ölçü standardı olmayan taşların birleşmesiyle meydana gelip kavaklar arasında görülen “küb”ler bu kentin bir özelliğidir. Her evin kapı ve pencereleri cömertçe çırpılmıştır (Resim 210). Yine beldenin özellikleri arasında yassı taşlarla teşkil edilen bahçe duvarı külâhları ile daha önce gördüğümüz gibi (Resim 31. Burada pencerenin solundaki güneş kursuna dikkat edilecek), mahalleleri birbirlerinden ayıran bölme duvarlarıdır. Her ne kadar Barthold bu şeklin Araplardan İran’a geçtiğini iddia ediyor[8] ve iddiasına misal olarak da XI – XII. yy.larda kurulmuş Merv kentini gösteriyorsa da VI. yy.da Nuşirevan’ın tamir ettirdiği Şirvan’daki Derbend şehrinin (Hazer sahili) de böyle iç surlarla mahallelere ayrılmış olması,[9] bu âdetin İran’da doğmuş olabileceğine delâlet eder. Ancak, Barthold’un da işaret ettiği gibi şehir içindeki bu ayrıntılar, klan, kabile veya din farklarıyla izah edilebilir. Nitekim Anadolu’nun nice yerinde olduğu gibi, Bitlis’te de (halen harab) Ermeni mahallesi mevcut idi (Resim 97a ve b). Resim 211a ve b’de, iç mimarîde “niche”lere verilen önem ve duvarların sıvasız oluşu dikkati çekiyor. Taşın içerden, Kayseri evlerinde olduğu gibi, ahşap lambrilerle (nacar)[10] kaplı olmuş olması da muhtemeldir. Resim 212’de, XVI. yy. yapısı IV. Şerefhan’ın yaptırdığı Şerefiye Külliyesi (cami, medrese, türbe) görülür. Bunun türbesi (Resim 213), taş işçiliğinin mükemmelliğini, köşelerin keskinliği ile sergiler. Türbenin penceresindeki mermer maşrabiyye de gözden kaçmayacaktır (Bundan Silvan Ulu camiinin pencerelerinde de vardır).

Ve nihayet Resim 214’te, Bitlis’in çok sayıdaki köprüsünden biri var. Arka plandaki evin pencerelerinin çırpması da görünüyor.

Bitlis’in eski yapılarını incelemiş olan M. Oluş Arık, bunlarda bir “Selçuklu Rönesans’ı” görmektedir: “Bitlis’teki sanat değeri olan yapıların en yakın benzerleri Selçuklu çağı eserleridir. Bu benzerlik belki her bakımdan ayniyet derecesinde değildir; ne var ki bu yapılar Selçuklu çağından çok sonra ortaya çıkmışlardır. Bu kadar zaman sonra, Selçuklu siyasî varlığı çeşitli ‘suikastlara’ uğrayıp kesilmemiş olsaydı, kendi sanat gelişmeleri de bu kadar bir değişme kaydedebilirdi.”

“Öte yandan kastetmek istediğimiz sanat karakterinin daha genel bir ifadeyle ‘Ortaçağ Türk Sanatı’na değil de, Selçuklulara mâledilmesi yadırganabilir. Hâlbuki Selçuklu ismini rahatça kullanmaktan çekinmemek gerekir; çünkü bir çağa damgasını vuran, kendi ‘klasiğini’ yaratma yolunda olan kültür gelişmesi sayesinde çağını en iyi temsil eden, adeta ‘Romanik’, ‘Gotik’ gibi bir değer kazanan, geniş ölçüde kabul görmüş bir isimdir…”

”Söz konusu, mütevazı ve dar bir çevre bile olsa ‘Rönesans’ deyiminin de tutarlı düştüğünü rahatça öne sürebiliriz. Selçukluların çoktan unutulduğu bir devirde, en iddialı eserleri Selçuklularınkine en çok benzeyenler olan yeni çağa ait bir sanat hareketi, gerçekten de Avrupa’daki Rönesans hareketine pek benzemektedir.”[11]

Arık, Şerefiye külliyesindeki türbeyi (Resim 213) şöyle betimliyor: “Yapı esas itibariyle kübik gövdelidir. Ancak anıtsal etkisini üzerinde prizmal tambur ve piramidal külâh şeklinde kurulan örtü sistemi sağlamaktadır. Kübik gövdenin üst köşeleri pahlanmak suretiyle sekizgen plâna geçilmiş; tambur ve külâh bu kaide üzerine yükselmiştir. Avluya bakan ön (Batı) cephesindeki derinliği olmayan bir eyvan görünümündeki portal kitlesi çıkıntı yapmaktadır. Bu yıkıntının üstü kesme taşla keskin sırtlı kırma beşik çatı şeklinde yapılmıştır.”[12]

Arık’a, iddialarında hak vermemek mümkün değil, şöyle ki bu türbenin “en yakın benzeri Selçuklu çağı eserleri…”nden Ahlat’taki Emir Ali Kümbeti (Resim 19j) olmuyor mu? Bu benzerlik hattâ nerede ise “ayniyet derecesinde” değil mi?…

Ve nihayet, daha ilerleyip Van Gölü’ne varıldığında kırmızıya kaçan kahverengi lavın Ahlat’ta da başlıca inşa malzemesini teşkil ettiği görülür. Resim 30a, bir dizi yeni yapılmış evi gösterir. Betonarme lentolar, oluklu saç kaplı ve dere’li ahşap çatıya rağmen keskin köşeler, iyi intibak etmiş yüzeyler ve değişik renk farklarıyla bir desenin aranmış olması, köklü bir geleneğin devamına işaret eder.

Şimdiye kadar gördüğümüz taş çeşitlerinin hemen hepsi kolay kesilip yontulabilen, zamanla da sertliği artan nevilerdendir. Gezilerimizde (1949-1963) ocaktan çıkmış bir taşı doğramak için testere veya benzer tipte bir aletin kullanıldığına rastlamadık. Buna karşılık teflik (clivage) yüzeyleri arz etmeyen bu malzemeyi yarmak için keskin uçla darbe prensibine başvuruluyor. Bunun için çekiç-keski sistemi kullanıldığı gibi şekillerde görülen düz veya taraklı ağır çekiçler kullanılıyor.

Bitlis’te adi keserle taş yontulduğuna çok kez tanık olduk. Gaziantep’te bu iş şahta tabir edilen ve iki elle kullanılan iki taraflı bir ağır keserle görülür (GA III). Bu taşçı çekiçleri, Dz, Kn, Ks’da badırga-badınga adını almış.

Taşçı ustalarına dair basında çıkan bazı ilginç yazıları aktarıyoruz.

“Gaziantep. Güney-Doğu’nun hanlarını, hamamlarını yapan, sokaklarını döşeyen binlerce taş ustasının günümüze ulaşanlar, yalnızca restorasyon çalışmalarında iş bulabiliyor. Keymik ya da havara taşlarını yontarak geçimlerini sağlayan ustalar, “briket çıktı, bizim sanat öldü” diyorlar. Taş yontmacılığının Güney-Doğu’daki son temsilcilerinden Hayri Devamlı (63)… şunları söylüyor: “gençliğimizde, havara ve keymik taşlarının çıkarıldığı 10 kadar ocak vardı. Bu ocakların her birinde 7-8 kadar çırak yetişirdi… Kalan birkaç usta ya restorasyon işlerinde çalışıyor ya da mezar taşlarını yontuyor” “ (Cumhuriyet, 24.05.1990).

“Çanakkale. Bir taşın içinde neler saklıdır? Hayvanlar, insanlar?… Ya da evler. Müthiş bir bulmaca. Kimi taşın içinde saklı insanları, hayvanları, kimi de parçaları biraraya getirerek bütünü oluşturan evi bulur. İşte, parçaları birleştirerek evi bulanlara da ‘taş ustası’ denir.”

“Adatepe Köyü’nde taş ustalığı, şimdi yeniden gözde meslek. Bir çekiç, bir mala ve bir tarak.[13] Ustalık da eklenince bunlara taş, ev de olur, saray da.”

Bu arada “çekiç”in Farisî “Çakuç”dan; “mala”nın da yine aynı dilden “male”den galat olduklarını (BTL) belirtip devam edelim Behzat Şahin’i dinlemeye.

“61 yaşındaki Ali Onur usta, 18 yaşında çamurculuk yaparak girmiş mesleğe. Ustalarının yanında o da öğrenmiş taşın ruhunu. Hesabı kitabı yok bu işin. Bütünü parçalarda görmek gerek. O da bir süre sonra, taşlara baktığında onlardaki evi görmeyi öğrenmiş.”

“Tek katlı, iki katlı. Şunlar pencere için, bunlar kapı…”

“Büyük kent insanları Adatepe’yi keşfedince yeniden ayağa kalktı taş. Ali Usta da yeniden döndü çok sevdiği mesleğine…”

“O bir yandan taş yontarken bir yandan da sohbet ediyoruz… taş binanın ‘faziletlerini’ anlatıyor. ‘Taş binalar yazın serin, kışın sıcaktır. Hasta olmaz taş binada insan’…”

“Ya projesi? ‘Bunun hesabı kitabı yok. Bana kaç oda istediklerini söylerler, yaparım. Ustalarımızdan böyle gördük’…”

“Yaptığı taş binaları gururla gösteriyor. Bacalardaki işlemeyi, duvardaki ustalığı.”[14]

“Milas. Ay tanrıçası Selene’nin, gümüş rengi sularına bakıp bakıp da saçlarını taradığı Bafa Gölü’nün kıyısında sarp, mavi kayalıkları bulutlara değen Beşparmak dağları yükselir… Ulaşılmazlığı ile kartallara tünek olan bu dağlar, gününde Aydın’ın efelerine, Muğla’nın zeybeklerine de güvenli bir barınak olmuştur. Beşparmakların Kuzey yüzü ne kadar kartallara, efelere, zeybeklere yuvalık yapmışsa, Güney yüzü de o kadar, kendilerine hayvancılığı geçim yolu olarak benimseyenlere, zeytinin tükenmez bereketini keşfedenlere yurt olmuştur.”

“… Beşparmakların kendilerine yurt tuttukları Güney yüzüne ‘Çomakdağı’ diyenler, burada dağın bol silisli kayalarını yontarak elde ettikleri kesme taşlarla dillere destan evler kurmuşlar… Çomakdağ’ın kendine özgü kültürünün köşe taşı, evleri. Kızılağaç köyünden yapı ustası Hasan Yalçın ev yapmak için öncelikle yöredeki işlemesi kolay olan bol silisli kayalardan balyozların, çivilerin yardımıyla kopardıkları parçaları, keskilerin, çekiçlerin, tilinglerin (?), mısırların[15] yardımıyla kesme şeker taneleri gibi yonttuklarını anlatıyor. Yontulan taşların tam dengeli oturması için aralarına kırık kiremit parçacıkları toplanıyormuş. Yaklaşık 20-25 gün içinde sekiz yüz, bin tane kesme taş hazırlandıktan sonra başlanıyormuş işe. Gerisini Hasan Yalçın şöyle anlatıyor: ‘Saraç mevkisi dediğimiz yerden çamur yapacağımız toprağı getiririz. Sonra başlarız yapmaya. Hemen hemen her evin ölçüsü aynıdır. Beş buçuk metre genişlik, beş buçuk metre uzunluk, beş buçuk metre de yükseklik. Dört usta, taşların yontulmasıyla birlikte 40 gün içinde evi tamamlar, bitirir’…”

“Duvar işçiliği biten evlerin kapılarının, tavanlarının, cumbalarının, yüklüklerinin, elmalıklarının yapımı da ayrı bir özen istiyor…”[16]

Gerek Adatepe köyünde, gerekse Çomakdağı’ndaki taş evlerde harç olarak çamur kullanılıyor. Gazetelerdeki resimlerin Gaziantepli Hayri Devamlı usta ile Adatepeli Ali Onur ustanın çift taraflı keser biçimi bir aletle taşı yonttukları görülüyor.

”Ve evi tamamlayan, onun vazgeçilmez bir parçası olan bacalar da bazı yörelerin simgesi haline geliyor. Kimi yerde de ilginç öykülere konu oluyor. Örneğin, Türkiye’nin Rize’den sonra en çok yağış alan kenti Muğla’da, ayrıca, özellikle kış aylarında rüzgâr her yönden karışık esiyor. Bu nedenle Muğla bacaları hem aşırı yağışı almayacak, hem de her yönden esen rüzgâra açık olacak biçimde, 32 yerli kiremidin kendine özgü bir yöntemle bağlanmasından oluşuyor. Sıcağa ve soğuğa karşı korunaklı, taş duvarları ak badanalı Muğla evini, geleneksel mimarînin doğal koşullara uyumunu simgeleyen bacalar tamamlıyor. Başka hiçbir yörede rastlanmayan bu baca, Muğla’nın gerçekten simgesi olacak doğal, kültürel ve estetik özelliklere sahip.”[17]

Samsun’un Terme ilçesinde de ev bacalarına şişe koyma geleneği sürüyor. Orada, bir bacada üç şişeden ikisi kırıksa, o evin üç kızı var, biri evlenip gitmiş; tekbir şişe genç bir kızın varlığını simgeliyor; şarap şişesi büyüklüğündeki şişeler ise evde bir dul ya da yaşlı kişinin yaşadığını bildiriyor.[18]

Görüldüğü gibi, hiçbir teorik bilgisi, hattâ okuma-yazması olmayan taşçı ustasının hadsini (sezgi-intuition), mimarî ve teknik becerisini geleneğin gücü sürüklüyor. İş kalıyor geleneğin kökenini bulmaya.

Taş yapıları konusunu, iki tarihî binanın, ezcümle Afyon’da, Anadolu beylerbeyi, sonra sadrazam Gedik Ahmet Paşa’nın yaptırdığı hamam (1472-73) ile Kütahya’da Karagöz Ahmet Paşa Camii’nin (1509-1512)[19] yapı biçimi benzerliklerini (Resim 215 ve 216) göstererek kapatacağız. Burada ilginç olan husus, hamamın taş işlenişi, taşkın derzlerin oluşturdukları “derz şebekesi” olup bu aynı şekle Erzurum evlerinde de rastlamış olmamızdır.

[1] Bkz. C.II/1, passim

[2]           Doris Behrens – Abouseif. – Mashrabiyya, in EI

[3]           R. Orazi. – Mashrabiyya (In Iran), in ibd.

[4]           Steingass – Persian – English dictionary, London 1977

[5]           Albert Gabriel – Voyages archeologiques dans la Turquie Orientale, T.I, Paris 1940, s.41 ve infra 3

[6]           Bunlar 1940 baskılı kitaptan olduğuna göre 1910’lar civarında olmalı.

[7]           A. Gabriel. – op.cit., s.43 ve infra 1 ve s. 44

[8]           İslâm medeniyeti tarihi, s.36-37

[9]           Deguignes. – Hunların, Türklerin, Moğolların ve daha sair Tatarların tarih-i umumîsi, terc. Hüseyin Cahid, 8 cilt, İst. 1923, C.II, s.302

[10]         Bitlis’te ahşap duvar kaplamasına verilen bu ad, Arabî-Osmanlı “neccar” = dülger’den galattır.

[11]         M. Oluş Arık. – Bitlis yapılarında Selçuklu Rönesans’ı, Ank.1971, s.9

[12]         ibd., s.23

[13]         Tarafımızdan belirtildi.

[14]         Behzat Şahin. – Adatepe Köyü’nün taş ustaları yine iş başında, in Cumhuriyet 2 (eki), 16.08.93

[15]         “Mısır” ve birkaç varyantı – duvarcı malası (İz, To, Ant, Isp, Dz, Kn, İç, Çkl, Ama).

[16]         Olcay Akdeniz. – Taşı eve dönüştürür usta eller, in Cumhuriyet 2 (ek), 04.01.94

[17]         Ümit Otan. – Muğla’nın simgesi, bacalar, in Cumhuriyet 27.08.90

[18]         Cemil Ciğerim. – Bacasındaki şişeye bak kızını al, in ibd., 10.06.92

[19]         Bu sonuncusunun ayrıntıları için bkz. Ara Altun. – Kütahya’nın Türk devri mimarîsi. Bir deneme, in Coll.- Kütahya, s.247-253

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.