Gazali Ve Osmanlı Medresesi

Kültür Eserleri > Düşündüklerim Yazdıklarım > Gazali Ve Osmanlı Medresesi

Gazali Ve Osmanli Medresesi

Cumhuriyet, 22 Eylül 1987

 

Bir toplumda her hâkim sınıf, kullanacağı idarecileri kendi ideolojisi doğrultusunda yetiştirir. Bir yarı— feodal, aşiret düzeninde hür düşünceye sahip, din müessesesinin skolastik güvenlerini kırmış, akıl ve bilimi ön plâna almış insana yer yoktur. Eğitim sistemi de hâkim sınıfın ideolojisine uygun olarak gelişir. Mezkûr düzende felsefeye savaş açılır, okul müfredat programlarından çıkarılır. Gerekli olan adam, “iman sahibi” ırgat tipinde olacaktır…

 

İran’da Ayetullahların büyük toprak sahipleri oldukları bilinir. Şah, toprak reformunu uygulamaya başlayınca Humeyni onu dinsizlikle suçlamıştı! Bizde de herhalde böyle bir suçlamaya maruz kalmamak için kimse köklü bir toprak reformuna girişmiyor… Ve çağın gerisinde kalmış bir yarı feodal ideoloji doğrultusunda bugün yeni bir Gazali, Birgivî, Sayın Hasan Cemal’’in deyişiyle beyinsizleştirme süreci yaşanıyor. Okullardan felsefe, sosyoloji kaldırılıyor.

 

Bir İslam İmparatorluğu doğmuştu, çeşitli etnik öğelerin karışımından. Aradan bir yüzyıl geçmeden bu artık bir Arap devleti olmaktan çıkmıştı. Arap devleti, her ikisi de eski ve büyük geleneklere sahip devlet, Greko-Romen kültürünün temsilcisi Bizans ile yine Helen kültürüne iyice bulaşmış İran arasında güngörmüştü. Kaldı ki Maveraünnehr’e kadar, Hindistan’a kadar fethedilmiş topraklar, İskender istilasından beri Helen kültürüyle kaynaşmıştı. İslam dünyası büyük bir istekle Helen felsefesi ve bilimsel eserleri Arapçaya çevirtiyordu.

 

Bu kültürün iki büyük temsilcisinden biri olan Eflatun’a göre demokrasi, hastalığın belirtileridir. Hastalığın kendisi ise toplumu alt üst eden devrimsel değişme olup bu değişme, herkesin yerini bildiği, orada rahat durup mutlu olduğu eski babaerkil toplumun çözülmesine götürmüştür. Kötülük değişmededir. Denge, kutsaldır. Din ve buna bağlı uygulamalar (rituslar) her türlü değişmeyi önlemek için geliştirilecek aletlerdir. Öğrencisi Aristo’ya göre de nizam, kargaşaya üstündür. Nizam ebedidir. Eğitimin amacı istikrara hizmet etmek olduğuna göre bu eğitim, istikrarın arandığı toplum türüne göre yönlendirilecektir.

 

Aslında bu hoca öğrenci çiftini benimsemek için daha çok neden vardı. Aşağıda göreceğimiz gibi medrese, mevcut nizamı tehlikeye düşürecek olan “sapık” düşüncelere götürebilecek felsefeyi tümden dışlarken Aristo’dan vazgeçememişti, çünkü sosyal durağanlığı savunmak için “mantık”a gereksinme vardı. Gazali mektebi, düşmanıyla onun silahını kullanarak mücadele edecekti: İSAGUCİ (Aristo mantığına giriş) sonuna kadar medreselerde okutacaktı.

 

Gazali’nin çıkışı akılcılığın yıkılışı

 

İslam imparatorluğu için X. yüzyıl bir gerilim ve tartışma dönemi olmuş, felsefi açıdan İranî şekli ile din, bu tartışmaların başlıca konusunu oluşturuyordu. Kaldı ki Asya, gerisinde dinler tarihinin en garip uzlaştırmacı (senkretik) bir görünüm arz ettiği bir kıta idi. Nil’den Maveraünnehr arasındaki Türk-İran alanı kuşkusuz “hür düşünceli” bir Müslüman ülkesi olmuştu. Ama bu felsefi yüzün yanı sıra, olayların akışı üzerinde büyük etkisi olacak olan bir başka temel sorun yer alıyordu: Arap hegemonyasına karşı politik muhalefet. Öte yandan devletin resmi dininden ayrılmaların (tefrikaların) daima bir politik muhalefet, iktidara karşı bir mücadele silahı olduğu bir sosyal tarih kuramıdır. Bu itibarla söz konusu alana Şiilik yerleşmişti.

 

Hilafet merkezi Bağdat bu Asya Şiiliğinden başka bir de yine Şii Mısır Fatımî hilafetinin tehdidi altında bulunuyordu. Başkentte ayaklanmalar, çeşitli etnik öğeler ve cemaatler arasında boğuşmalar eksik olmuyor, düşünsel tartışmalar, sefaletin harekete getirdiği halk kitlelerinin gürültüleri arasında kayboluyordu. Yan yana bulunan büyük yoksullukla bir azınlığın büyük zenginliği, huzursuzluğun kaynağını oluşturuyordu. Bu itibarla politik düzenin yeniden kurulması kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmişti.

 

Ünlü tarihçi Claude Cahen’in çok doğru olarak dediği gibi “Bu halklar İslâm’ı kabul etmişlerse, her biri bunu kendi İslâm’ı haline getirmiştir.” Durum böyle olunca da Helen felsefesinin aşıladığı rasyonalizm, İslam cemaatinin (ümmetin) dayanışmasını aşındırabilecekti. Buna mutlaka tepki gösterilmeliydi.

 

İşte bu koşullar altında Gazali (1058-1111) ortaya çıkacak, felsefeye ve her türlü rasyonalizme karşı mücadele bayrağını açacak, Farabi ve İbni Sina gibi çağın büyük bilginlerini boy hedefi yapacak, onları imansızlıkla suçlayacaktır. Bağdat hilafeti, Gazali’nin kişiliğinde her türlü aklî bilimi, imana ters düşme mülâhazasıyla dışlayan bir tutucu destek bulmuştu. Bundan böyle mantık, sadece vahye dayalı “bilimleri”, “dinsizlerin saldırısından korumaya yarayacaktır. Bunalım döneminde gericilik, çıkamaza girmiş sistemin imdat simidi oluyor!…

 

Ülkemizin Gazalisi: Bilgivî

 

“Gazali olayı”nın yankıları sürecekti. Fatih gibi çağının ilerisinde bir padişah bile ondan yana çıkacaktı. Neydi onu bu yola götüren “hikmet-i hükümet?”

 

Şeyh Bedrettin olayının anısı tazeliğini koruyor, ekilmiş tohumlar her an yeşermeye hazır görünüyordu. Öbür yandan Anadolu da kaygı veriyordu. Gerçekten bu yarımada her zaman için çoğu “sapık” bütün düşünce akımlarına açık olmuştur. Bunlar Asya, İran, Hint (Uygur aracılığı) ve doğal olarak da Helenik kökenli idi.

 

Bütün bunların dışında, özellikle İstanbul’un fethinden sonra, bir imparatorluk sağlam temeller atmıştı. O ebedi olacaktı. Politik kargaşaya dönüşebilecek (özellikle dinî) “düşünce”lerle sarsılmayacaktır. Fatih, Bağdat deneyini tekrarlamak niyetinde değildi…

 

İstikrarı sağlama görevini yüklenmiş olan Osmanlı medresesi, işin bu yanını alıp hür düşünceyi teşvik edecek felsefeyi tümden (mantık hariç) dışlamıştı. Gazali’nin öğretisi doğrultusunda müminler düşünmekten vazgeçirilecekler, düşünme yetkisi bunlardan alınacak (bir azınlığa verilmek üzere), bunlar depolitize edileceklerdir.

 

Ama bütün bunlara karşın düşünce akımları durmayacaktı, Kanuni’yi rahatsız edecek kadar (Molla Kâbız ve daha sonraki “Hubbumesihi-İsa’yı sevenler” olayları)… Gerçekten bu dönem, imparatorluk gücünün doruğa varmış olmasına karşın büyük çelişkilerin çok keskin şekilde ortaya çıktığı bir dönemdir: Doğu Akdeniz ticaretinin çöküşü, para değerinin büyük kargaşaya neden olacak şekilde düşmesi, Anadolu’nun isyanlarla yanıp yıkılması, Batı askeri teknolojisi karşısında güncel bilime ayak uyduramamış Osmanlı ordusunun üstünlüğü kaybetmesi, bürokrasinin kaynağı olan medresenin topluma yabancılaşması, sancılardan bazılarıdır. I. Sultan Ahmet (1590-1617) Şeyhülislam Mehmet bin Sadettin’e devlete ve millete arız olan bozukluğun sebebini sorar, Şeyhülislam da “Bundan bana ne?” yanıtın verir.[1] Bir sistem “absürt”e girmeye görsün…

 

İşte bu dönemde, Gazalinin paralelinde olan Birgivî hareketi ortaya çıkacaktır. Birgivî Mehmet Efendi, Şeyhülislam ünlü Ebussuud Efendi’yi, medreselerdeki zındıklık öğretisine göz yummakla suçlayacaktır! Aynı doğrultuda arkasından gelen Kadızadeliler hareketi de medreselerde okutulan matematiğe bile karşı çıkacaktır. Belli ki sistem bir çıkmazdadır ve ayakta kalabilmesini gerici hareketlere bağlamıştır!

 

İşsizlik, intihar, soygun…

 

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından kullanılan bir hesap, Türkiye’nin bugünkü durumunu özetliyor. Buna göre enflasyon ve işsizlik oranlarının toplanmasıyla belirlenen “rahatsızlık katsayısı”, 1983-86 döneminde yüzde 54.3 olmuş!…[2] Bu rakam, bütün resmi ağızlara karşın çığ gibi artarak büyük boyutlara varan işsizlik, intihar, hırsızlık, soygun, cinayet, bölücülük… artışlarını yeterince izah ediyor. İnsan umutsuzluğa düşünce ya tarikatın ya da “yasadışı” örgütlerin kapısını çalar, altıncı kattan kendini atmazsa…

 

“… Ülkelerin çoğunda, öğretim sistemi sınıfların tabakalaşmasına göre tasarlanmıştır. Alt tabakalara, onları uygulama işçisi yapmaya yetecek bir asgari bilgi, öbürlerine idarî işlere hazırlayan genel kültür…” diyor bir ünlü eğitimci.[3] Gerçekten eğitim sistemleri daima egemen sınıfların ideolojisi doğrultusunda şekillenir. Ülkemizde, Batılı anlamda üretici olmayan toprak ağası aşiret reisi – “büyük aile” üçlüsünün oluşturduğu yarı feodal – çerçi sistemi egemen olup bu sistem, Batı burjuvazisi anlamında gerçek üretici olmamaktan doğan çelişkilerle bir çıkmaza sürüklenmiş durumdadır. Bunun sonucu olarak da günümüz Türkiye’sinde durum fazla iç açıcı sayılmaz. İnsanlar arasındaki ilişkinin bir ağa-ırgat ilişkisi olduğu yerde hür düşünce ve irade, tek kelimeyle bir burjuva – kapitalist sistem ürünü olan gerçek demokrasi bahis konusu olamaz.

 

Beyinsizleştirme…

 

İran’da Ayetullahların büyük toprak sahipleri oldukları bilinir. Şah, toprak reformunu uygulamaya başlayınca Humeyni, onu dinsizlikle suçlamıştı![4] Bizde de herhalde böyle bir suçlamaya maruz kalmamak için kimse köklü bir toprak reformuna girişmiyor… Ve çağın gerisinde kalmış bir yarı feodal ideoloji doğrultusunda bugün yeni bir Gazali Birgivî, Sayın Hasan Cemal’in deyişiyle beyinsizleştirme süreci yaşanıyor: Okullardan felsefe, sosyoloji kaldırılıyor.

 

Bunda kişisel olarak herhangi bir Milli Eğitim Bakanı’nı suçlamanın hiçbir anlamı yoktur. O sadece sistemin hizmetinde bir kişidir. Tarih onu, böyle bir hizmeti yüklendiği için mahkûm edecektir, Gazali’yi, Birgivî’yi mahkûm ettiği gibi.

 

 

[1]              Hüseyin Atay – Osmanlılarda yüksek din eğitimi. İst. 1983 S.148

[2]              Cumhuriyet, 6.9.1987

[3]              Le Thank Khoi – L’industrie de de l’enseignement, Paris 1967, S.80-1

[4]              Milliyet, “Türkiye’deki Humeyni” 2, 17.8.1987