Fransız Faşizmi

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Fransız Faşizmi

Fransız Faşizmi

Bonn’un Fransa üzerinden “iş çevirmek”te fazlaca güçlük çekmediğini göstermek için Fransız faşizminin tarihçesine kısaca göz atalım. Bu tarihçe, bugün dahi bu ülkede Alman neo-nazileri kıskandıracak bir faşist-nazi hareketinin varlığını kanıtlayacaktır.

 

Daha I. Dünya Savaşı bitmemişti ki Rusya altüst olmuştu ve “kızıl tehlike” her gönlü iyice korkutmuştu. Alman Genelkurmayı, ülkeyi bir “Rus bulaşması”ndan korumak üzere Kasım 1918’de, ateşkesin sorumluluğunu yüklenecek ve galiplerden gerekli “yardım”ı, yani “harim-i ismetindeki kızılları” tepelemeye yetecek bir askerî gücü muhafaza etme iznini koparacak bir paramiliter hükümetin oluşmasını desteklemişti. Kaiser de, “Almanya’yı bir iç savaştan korumak” üzere, tahtından feragat ediyordu. Mareşal Foch, büyük anlayış gösteriyor ve kendisinden ilerde yine söz edeceğim General Castelnau’nun ısrarla öngördüğü ve savaşı nihayet düşman topraklarına taşıyacak ve başarısı emin görünen bir Güney Almanya üzerine saldırı planını kenara itiyor: korktuğu şey, saldırıyı sürdürmekle ihtilâlciler hesabına iş görerek çok tehlikeli şekilde Bolşevikliğin gücünü artırmaktı. Bunun için de, von Seeckt’in ekmeğine yağ sürecek olan Alman Polis Ordusu’na, sokağın sefillerine karşı kullanılacak taburlarla yeterli topçu kuvvetine izin vermişti.[1]

 

Bu savaşın sonundan itibaren büyük zenginlerde bir parlamento aleyhtarlığı hareketi hissedilmeye başlanıyor: elli yıl önce “Cumhuriyetçi” rejimin yararlı yanlarını hazla keşfetmiş olan çevreler, bundan yüz çevirip ona lânet eder hale geliyorlar. Kuvvetle finanse edilen haftalık üç dergi, Candide (1924), Gringoire (1928), Je suis partout (1930), “cumhuriyet”, “demokrasi” sözcüklerini alay konusu yapıyor. İlk olarak 21 Temmuz 1926 da sokak, işçi olmayan bir kalabalıkla doluyor: bir başka sınıfın adamları, “aile çocukları”, genç burjuvalar, iyice tahrik edilmiş halde Palais-Bourbon (Millet Meclisi)ne yürüyüp yeniden iktidara gelmiş olan Herriot’ya lânetler yağdırıyorlar; aynı hareket, politik yaşamının bazı ayrıntılarını ilerde vereceğim bu Herriot’ya karşı, 13 Aralık 1932’de tekrarlanıyor, onun aslında “domuzdan yana” olduğunu fark etmeden. Bir takım ittifaklar, dernekler kuruluyor, eski Action française ittifakının modeli üzerine. Bütün bu işlerin başını, II. Dünya Savaşı’nın yenilgisini müteakip Pétain ve Laval’in koltukları altında Almanlarla sıkı işbirliğine girecek olan Charles Maurras çekiyor. Her tarafta “otoriter hükümet”, “gerekirse parlamentoyu alaşağı ederiz!”, “milletvekili istemiyoruz! Dağılsınlar! Diktatör!…” ve de “Sovyetler, Yahudiler, Masonlar…” gibi naralar yükseliyor. Maurras hararetle İtalyan örneğini selâmlıyor. Je suis partout, 16 Ağustos 1931’de bizzat Mussolini’nin bir makalesini yayınlamak şerefine nail oluyor. 7 Ekim 1933 günlü Le Temps, Alp’ler ötesindeki komşularını bir “modern” rejime kavuşmuş olmalarından ötürü kutluyor ve biraz sonra da La Revue hebdomadaire Fransa’nın en güzel “faşist kalesi” olmakla övünecektir. Her taraftan “ülke sınırlarının içinde bir yeni nizam oluşuyor”, “İtalya ve Almanya’daki gibi Fransa’da da bir şef çıkacaktır” sesleri geliyor. Hatta Palais-Bourbon’u da Reichstag gibi alevler arasında gösteren resimler çıkıyor.[2]

 

Bütün bu işlerin döndüğü tarihlerde, İstanbul’daki Fransız papaz mekteplerinde Henry Bordeaux’dan parçalar, güzel yazı örneği olarak, sık sık okutulurdu. Tevekkeli, hazret L’Echo de Paris’de “namuslu kişilerin devrimi”ni selâmlıyormuş!…[3] Daha sonraları bu yazar, Vichy’nin Pétain’ini göklere çıkaracaktır (Images du Maréchal).

 

Maurras’ın etrafında kilitlenenler arasında H. Bordeaux’dan başka yine Türkiye’de romanları çok okunan Claude Farrère, Paul Bourget, Pierre Benoît, Marcel Proust…lar da var.

 

Genellikle emekli subayların önderlik ettiği bir örgütlenme yarışıdır gidiyor: silâhlandırılmış güçlü kuvvetli gençler, elde bayrak, her tarafta kol gezer oluyor. Sağda solda Solidarité française, Croix de feu…lere ait silâh ve patlayıcı madde depoları ortaya çıkıyor.[4]

 

17 Temmuz 1936’da İspanya’da Franko, yasal hükümete karşı harekete geçiyor. Fransız sağının etekleri zil çalıyor: Blum’un cumhuriyeti üç yandan sarıldı, yaşasın![5] O ise ki İspanya’da Hitler aleyhtarı bir idare işbaşına gelmişti…

 

Le Temps, ılımlı haline rağmen Fransızları “Hitler’in Fransa’ya saldırmak üzere silâhlandığı efsanesi”ne son vermeye çağırıyor, o Le Temps ki 1914’ten önceleri durmadan “Kaiser’e dikkat!” diye ortalığı uyarıp duruyordu. Revue de France, “Hitler bize el uzatıyor”, “Hitler’le konuşmalı”… gibi yazılar yayınlıyor, ötekilerin “Fransa’da Bolşevizm Hitler’e bir saldırı vesilesi sağlayacak…” türünden.

 

La Revue hebdomadaire’in müdürü Le Grix, Duce’ye verdiği bir muhtırada (gönlünden “peşin” 600.000 frank, ayda da 70.000 frank kopması dileğiyle) Fransa’da desteğine güvenebileceği senatör ve milletvekillerinden sonra Croix de Feu’lerin (Ateşten haç), Solidarité française’lerin (Fransız dayanışması), Jeunesses patriotes’lerin (Vatansever gençlik), eski muharipler… örgütlerinin başlıca şeflerini” sayıyor.[6]

 

Danzig senatosu eski başkanı Rauschning, Hitler m’a dit (Hitler bana, dedi ki) adlı belgesel yapıtında, Führer’in ona şunları söylediğini yazıyor: “… Her yerde, düşman toprağında, bize yardım edecek dostlarımız olacaktır… Bunları satın almamıza gerek yoktur, onlar bize kendilerinden geleceklerdir… Varlıklı idareci sınıflar bize onları sağlayacaklardır. Bu işadamları için Kâr sözcüğü büyük harfle yazılır ve bizimle gizli anlaşmalarına giydirecekleri vatansever tümceleri kolaylıkla bulmayı başaracaklardır”[7]!…

 

Ve 1939 Fransa’sında “Hitler Blum’a yeğdir”, “Danzig için ölünür mü?”.., lafları, yazıları…[8] Bunları yazan, sosyalistler değildi.

 

Biraz aşağıda, bence önemli bir vesileyle, kendisinden söz edeceğim Edouard Herriot’yu çok kez koltuğunun altında taşımış, Fransız faşizminin, 1945’te kurşuna dizilecek kadar, temsilcisi olan Pierre Laval’dan söz etmek de yerinde olacaktır.

 

9 Ekim 1934’te, Marsilya’da, Sırbistan kralı Aleksandr ile Fransız Dışişleri bakanı Barthou bir suikasta kurban gidiyorlar. Quai d’Orsay’de boş kalan yer, Laval tarafından dolduruluyor. Sağ, onun hakkında “Dışişlerinin nadir bakanlarından” diye bahsediyor. O, “İtalya ile dostluk istiyordu”. Daha Ocak 1935’te Roma’ya varıyor; Duce ile neler konuştuğu bilinmiyorsa da, İtalya’nın, Etyopya serüvenine Laval’dan teminat almadan kalkışmadığı söylenebilir. Genzine sinek kaçan Britanya, Milletler Cemiyeti tarafından öngörülen yaptırımların uygulanmasında ısrar ediyor; o, “Mısır’ı”nı korumakta kararlıdır. Mavi Nil’in kaynaklarında herhangi bir Avrupalı gücün bulunmasına tahammülü yoktur.

 

Yoktur ama Laval bu yaptırım tekliflerine karşı koyuyor ve yavaşça, Fransız Cibuti demiryolunu saldırganın emrine veriyor. Bu arada Maurras, gazetesinde, yaptırımlar lehine oy kullanmış 142 milletvekilinin adlarını, “akılda tutulmak üzere”, yayınlıyor.

 

Avrupa’nın barışını Hitler değil, anti-faşizm tehdit etmektedir…[9]

 

Hitler’i susta durdurabilecek üçüncü güç, SSCB idi. 1914’te, daha önce anlattığım gibi, bir VII. Edouard, bir Delcassé ve sonra da bir Poincaré ve Isvolsky, savaşı istiyordu ve saldırgan amaçla Almanya’yı savaşa teşvik ediyorlardı. Ama bu kez, 1934’te, ne İngiltere, ne de SSCB savaş istiyor, sadece Hitler’i saldırıya geçmekten alıkoymaya çabalıyorlardı.

 

11-14 Nisan 1935 günlerinde Fransa’dan Flandin ve Laval, Britanya’dan McDonald ve J. Simon, İtalya’dan Mussolini, Avusturya’nın bütünlüğünü ve bağımsızlığını, zorunlu askerliği koyan 16 Mart 1935 tarihli Alman yasasına karşılık, onaylamak üzere İtalya’nın Stresa kentinde, Maggiore gölü kıyısında bir araya gelmişlerdi; ama Habeşistan konusundan hiç söz etmemişlerdi, kibarlık gereği… Bu konferansın ertesinde Laval SSCB’ne gitmişti ve Stalin’le bir karşılıklı yardım anlaşması imzalamıştı. Laval böylece, sosyalist kumbaraya pul atmıştı.

 

Ama SSCB’nden dönüşünde Krakova’da durup Pilsudski’nin cenaze törenine iştirak ediyor ve orada Göring’le görüşüyor (ve anlaşıyor). Ama Sovyet istihbaratı, Fransız diplomasisinin başının davranışlarının ne denli endişe verici olduğunu öğrenmede gecikmiyor. Ülkesine vardığında parlamentonun bu Sovyet anlaşmasını onaylamaması için hiçbir girişimden geri kalmıyor. General Gamelin’i[10] şaşırtacak kadar… Ama gazeteler “Rus ittifakını bozmalı!” manşetini de atıyorlar.

 

Savaş kaybedilmiş. Hitler Paris’e gitmişti. Bereket versin ki Laval vardı ortalarda. 10 Temmuz 1940 sabahı Vichy’de “ne için dövüştüğümüzü bilmiyorduk” diyebilecektir. İşini biliyordu Laval, tıpkı, sonradan müebbet hapse mahkûm edilecek olan Maurras’ın bildiği kadar.

 

Fransız faşistleri yenilginin bütün suçunu cumhuriyete yüklemekle kalmayıp buna demokrasiyi, kişisel özgürlük dogmasını, yurttaşlar arasındaki doğal eşitlik prensibini de bulaştırıyorlar. Fransız Devrimi’nden beri kimsenin, hatta Restorasyon Dönemi’nin bile el süremediği ve toplumun temelini oluşturmuş tüm ana fikirler, sanki Hitler ordularının darbesiyle toz olmuştu.[11]

 

Ve Leon Blum anlatmaya devam ediyor, 1941’de, kapatıldığı hapishanede[12]: “Fransa’da şovenizmi meslek edinmiş kişilerin, gazetelerin, grupların, ağızlarından güzel ‘millî’ sözcüğünü düşürmeyenlerin hepsi ateşkesi isteyip teslimiyeti alkışlamışlardır. Hepsi bugün galiple, daha doğrusu düşmanla işbirliğini ifratla terviç etmektedirler. O ise ki savaşın ilk aylarında, Fransa’da herkesin yavaş gelişecek bir zafer umudunda olduğu günlerde bu aynı kişiler peşinen zafer koşullarını akıl almaz sertlikle öne sürüyorlardı. Sadece Hitler ve güruhu değil, Almanya adının kapsadığı milyonlarca insanın nefesi kesilmeliydi. Ülke parçalanacak, büyük kısmı Fransa’ya ilhak edilecekti. Bunlar demokratları ve sosyalistleri vatanın düşmanı olarak görüyorlardı; o ise ki bu sonuncular zaferden sadece barışın bir maddî teminatı olacak bir ‘yeni nizam’dan başka bir şey beklemiyorlardı… Yeniden hürriyetine ve gücüne kavuşacak Fransa’da bunlar tekrar ‘milliyetçi’ ve şoven oluvereceklerdir…”

 

“Totaliter diktatörler modern uygarlıktan sadece terakki’nin maddî yönünü muhafaza edip Avrupa toplumlarını monarşik gelişmenin bile gerisine iteceklerdir; bunlar, barbar krallıklar efsanesine ve ilkel kabile rituslarına bağlanmak üzere yüzyılların tarihinin üstünden atlıyorlar… Ölüler onurlandırılmalıdırlar; onların örnek davranışlarından esinlenilebilir ama onlar diriltilmezler… Jaures’in bir mecazını tekrarlayarak bunların (ölülerin) alevi idame ettirilebilir ama külleri ihya edilmez. Öbür yandan kim Mussolini ve Hitler’in yaptıkları işin Napolyon’unkinden daha uzun ömürlü olacağını iddiaya cesaret edebilir?[13]

 

Blum daha sonra “Halk Cephesi” hükümetinin ilk olarak ordunun eski malzemesini yenisiyle değiştirme olanağını sağlayacak olan fevkalâde kredileri teklif etmiş olduğunu anlatıyor ve yenilgiyi şöyle izah ediyor: “… Her şey yerinde ve yolundaydı. Savaşa, hacivatlığa kadar varan yanlış rakamlarla iddia edildiği gibi kahir bir silâh noksanı ile girilmiş değildir… Cumhuriyetin çabasında geç kalmış olduğu, yanı başında ve ona karşı büyüyen gücün geç farkına vardığı bir gerçektir… Cumhuriyet ancak 1936’dan itibaren silâhlanmaya başladı; o ise ki Hitler, daha Mart 1933’ten beri Almanya’ya egemendi ve tek bir gün kaybetmemişti. 1934’ten itibaren Gaston Doumergue kabinesi… Hitler’le ‘barış içinde beraberce yaşama’nın mümkün olmadığını görmüş ve Almanya’nın haklı olarak bir etrafı sarılma girişimi olarak yorumlayacağı bir sıkı ittifaklar diplomasisine girişmişti. Ama bunun mukabil yanı da Fransız silahlanmasının derhal başlatılması olmalıydı. Buna rağmen Pétain-Doumergue kabinesi, halef ve selefleri gibi, bunu geri bıraktı, kendini güçlü hükümet, millî kurtuluş hükümeti ve hatta ‘millî yenilenme’ hükümeti olarak göstere göstere… Ordunun bir iyimserlik ve rutin ‘kompeksi’ içinde bulunduğu da doğrudur. O, 1918 zaferinin ertesinde, 1870 yenilgisinin arifesinde olduğu gibi, kendini dünyanın birinci ordusu olarak görüyordu; gerçi on beş yıl süreyle böyle olmuştu. Bu üstünlüğün inancı içinde yaşadı. Bu inancı, son savaşa girerken muhafaza edenlerin adlarını vermek istemiyorum… Ekleme yerine yeni baştan yapmanın bahis konusu olduğunun farkına varılmadı. Yaşlanmış bir personel, modası geçmiş telâkkilere göre çalışmayı sürdürüyordu zira bu, öbür savaşın personeli ve telâkkileri idi ve öbür savaş zaferle sonuçlanmıştı. Sıfırdan hareket etmek avantajına sahip Alman yeniden silâhlanmasının özgün karakteri görülemedi. Mantıken modern araç ve gereçlerin terakkisini sürükleyecek olan stratejik ve taktik değişmelere gözler yumuldu. 1867’de olduğu gibi eski ordu takviye edildi, cesurane şekilde yeni bir ordu yapmak yerine.”[14]

 

Pétain-Doumergue kabinesinin halefleri Flandin ve Laval’di.

 

Fransız ordusunda zırhlı araçlar vardı ancak bunlar dağınık halde tutulmaktaydı. Pétain ile, sonradan başkumandanlığa getirilecek olan, Suriye orduları komutanı General Weygand, Eylül’de Polonya’da neye yaradıkları açıkça kanıtlanmış olan bu araçlara karşı idiler. Pétain hâlâ “tankların iflâsı”ndan söz ediyor, Weygand da bu “komünizm yuvası makinist topluluğu”ndan çekiniyordu.[15]

 

Bu basiretsiz askerî kadronun sivil tabanını oluşturan sınıfı yine Blum’un kaleminden seyredelim: “Tutuculuk ve karşı koyma, Fransız burjuvazisinin etrafında toplandığı parolalardır… Korkuya iştirak, disiplinin tek aracıdır. Böylece Fransız burjuvazisinin siyasî partilerinin önüne dikilen alternatif ya ‘yanlışlıkla’ bir harekete girişmek riskini omuzladıklarında parçalanıp ayrışmak; ya da mukavemete, yani korkunç bir hızla gelişen bir toplum ve aynı tempoyla değişen bir siyasî evren içinde atalete çekilmektir. Ama hareketsiz karşı koymanın iç ve dış dürtülere dayanamayacağı an gelir ve kımıldamaz sanılan bina, az çok ihtilâli andırır sarsıntı ve çatlamalarla çöker; ama bu şemaların, eninde sonunda ne bir süresi, ne de vüsatı vardır… III. Cumhuriyet genç güçlere daha fazla itibar etmedi ve bununla da daha iyi duruma gelmedi… Harekete geçmemek koşuluyla beraberliğini muhafaza eden, değişmeme pahasına yaşamını sürdüren, ne olguların akışına intibak etme, ne de yükselen nesillerin taze kuvvetini kullanma yeteneğine sahip olan her idareci sınıf, tarihten silinmeye mahkûmdur.”[16]

 

“Her an yaklaşan ve ağırlaşan Hitler tehdidi Fransa’yı acele silahlanmaya zorluyordu. Ama 1934’ten itibaren birbiri ardından gelen burjuva hükümetlerinin orduyu nasıl bir aşınma halinde bıraktıkları bir gün öğrenilecektir ve acele yenilenme gerektiğinde, Fransa endüstrisinden, yani burjuvazisinden bir büyük gayret istendiğinde onun ne kadar kabiliyetsiz olduğu bir gün görülecektir. İşçi kuruluşlarına yöneltilen suçlamaları biliyorum… Bazı şeflerin kötü niyetlerine rağmen, idareci sınıfın davranışlarının buna gerekçe, hiç değilse kabul edilebilir izahlar getirdiği de bir gerçektir… Heves eksikliği ya da enerji yokluğu nedeniyle bu sınıf ne çalışmayı, ne üretimi gerekli yöntemlere göre organize etmeyi başarabilmiştir…”[17]

 

“Varlıklı sınıf olarak, çıkar gördüğü şeylere kabaca bağlanması, mülk ve imtiyazlarını korumanın hem haşin hem de ürkek gereği, onda vatanseverlik anlayışını boğmuştu. Hiçbir surette savaş istemiyordu ve Hitler’den korkmuyordu çünkü bütün korkma kabiliyetini Halk Cephesi ve özellikle komünizm çekip almıştı… Belki de Hitler’in yumruğunun işçi hareketlerini uzun süre için hizaya getireceği gizli umudunu besliyordu…”[18]

 

“Eğer Fransa boş yere yarın ne olacağını kendine soruyorsa, çok daha büyük endişeyle Avrupa’nın ne olacağını ve bu Avrupa içinde kendinin ne olacağını düşünüyor… İdareci sınıf olarak burjuvazinin yok olması, yeterince nüfuz edilen bir sorun olmadı. ‘Yeni rejim’ ya da ‘Ulusal devrim’ adıyla anılan girişim, bir ‘genç kan’ verilmesiyle kadavrayı yaşama iade etmek üzere bir büyük çabayı ifade ediyor. Bu genç kan bittabi, galip rejimden, bir ‘evrensel verici’ olarak telâkki edilen Nazi ideolojisinden alınacak. Ancak, Nazi kanı, burjuva bünyesine uygun düşer mi?… İdareci burjuvazinin… her zaman, kapitalist doktrinlerini düşman rejimler olarak kendini takdim eden ‘nasyonal sosyalizm’lerde ittifak akdettiği bir gerçektir… Kendine sınıfsız bir rejimden, ücretlilerin ve proletaryanın yok edildiğinden, bir kolektif yetke altında bir çeşit sosyal birleşmeden söz edildiğinde, her yanı yıkacak alkış tutuyor; bu ‘sosyalist’ formüllerin ne gibi işlemleri ifade ettiğini iyi biliyor: işçi örgüt ve kurumlarının yok edilmesi, sendikaların yasaklanması ya da inkıyat altına alınması, her türlü hak, yasa ve hürriyetlerin… askıya alınması…”

 

“Hayır, Nazi iblisi ile akdedilen itilâf onu (Fransız burjuvazisini) Doktor Faust gibi gençleştirmeyecekti. O, bu işten çok daha itibarını kaybetmiş, çok daha zayıflamış, kendisinden daha çok kuşku duyulan bir sınıf halinde çıkacaktı…”[19]

 

Böylece aydınlanan Fransa’nın içyüzü, onun bugün birçok ana konuda Bonn ile aynı paralelde bulunmasını yeterince izah ediyor… Nitekim “Orta Fransa’nın Creuse ilinin Bourganeuf kasabasında meydana gelen olaylar, işçilerimizin çalıştığı… özellikle F. Almanya’da görülen Türklere karşı ırkçı tutumun Fransız topraklarına sıçradığını da göstermektedir”… (Ali Sirmen – Cumh. 5.7.83)

 

Meğer bugün Almanya’da resmen tescilli yirmi üç Nazi örgütü varmış. Bunların en büyüğü “Hoffmann Grubu” diye bilinen “Savunma Sporu Grubu”ymuş ve Bavyera ormanlarında komando giysileriyle askerî eğitim yapmakta ve Nazi selâmları vermekteymiş. FAC hükümeti Ocak ayında örgütün faaliyetini yasaklamışmış… (Cumh., 5 Kasım 1980)

 

“İşte” diye not etmiş Metin Toker, “Alman Baader-Meinhoff çetesinin Fransız avukatı Croissant’ın Le Monde gazetesinin 30 Mayıs tarihli sayısında yayınlanan demeci: ‘Almanya’da işkence yaygın ve sistematiktir. Bunun şahidi Milletlerarası Af Örgütü’dür’. Avukat Croissant’a göre, çetenin hapishanelerde intihar ettikleri bildirilen üç üyesi katledilmişlerdir ve bunun emrini Şansölye Schmidt bizzat vermemiş olsa bile, yasallığın sınırlarını zorlamıştır.” (Mill. 7 Haziran 1981)

 

Ve Alman’ın hırçınlaşması. Sezgisiyle Aziz Nesin “Almanlar savaş sonrasında bir aşağılık duygusu altında ezilirken, Türk işçileri Almanya’ya geldiler ve Almanlara sadece emeklerini değil, moral de verdiler, ama Almanlar, ezikliklerinin, aşağılık duygularının bütün acısını, ekmek parası için Almanya’ya gelmiş Türk işçisinden çıkarmaya çalıştılar ve çıkardılar…” diye yazıyor, gezi, izlenimlerinde (Milliyet, 19 Ağustos 1981).

 

Bir buçuk ay sonra Hürriyet manşet atıyor (5 Ekim 1981): “Ekonomik krizin faturası yine Türk işçilerine kesiliyor… Başbakan Schmidt ‘çocuk ve gençler ya Alman olmalı ya da ülkelerine dönmeli’ dedi… Başta aşırı sağcı NDP Partisi olmak üzere muhalefetin içindeki aşırı unsurların da yıllardan beri vurguladığı bu görüşlerin Başbakan’ın konuşmasında ortaya konulması, artık yabancı işçilere, daha doğrusu Türk işçilerine Almanya’nın tahammülü olmadığı şeklinde yorumlandı… bu dönem Eyalet İçişleri Bakanları Konferansına başkanlık eden Schleswig-Holstein İçişleri Bakanı Uwe Barschel son toplantıda şöyle konuştu: ‘… Artık Türkiye’den getirilecek 18 yaşından küçük çocuklara da sınırlama konması gerekir’…”

 

“Federal Almanya’nın en büyük gazetelerinden biri olan Die Welt, Almanya’da yaşayan yabancılar arasında öz kültürlerini korumaya devam eden Türklerin büyük problem oluşturduğunu öne sürmüş ve ‘Problemimiz yabancılar sorunu değil, Türkler sorunudur’ demiştir. Almanya’nın yabancıları, entegre politikası’nın başarısızlıkla sonuçlandığını savunan gazete, bu konudaki yazısını şöyle sürdürmektedir: ‘Bunun suçlusu Almanlar değildir. Büyük bir yabancılar grubunun, içe dönük yaşama konusunda ısrarlı tutumu ve bu grubun bir kültür çevresinde toplanması, ona mensup olmasıdır. Bu yabancılar grubu, sayıları bir milyon 400 bini aşan Türklerdir’…” (Milliyet, 4 Aralık. 1981).

 

Ve yine Hürriyet’in bir iç sayfa manşeti (23 Aralık 1981): “Her soruna sebep olarak yurttaşlarımız gösteriliyor, yabancı düşmanlığı ‘Türk düşmanlığı’na dönüşüyor. Almanlar Türkler için yeni acı reçeteler hazırlıyor… Muhalefet… daha sert önlemler alınmasını isterken Başbakan H. Schmidt de ilk kez Alman Sendikalar Birliği (DGB)nin Hamburg’ta düzenlediği toplantıda yabancılar sorununun gittikçe büyük boyutlara ulaştığını vurguladı ve ertesi günü gazetelerde manşetten verilen şu sözleri söyledi: Böyle giderse kanlı ve ölümlü olaylar bekliyorum…”

 

Oysaki Prof. Brückner ne güzel tahlil etmişti bütün bunları.

 

Ama bu “eziklik” Alman adamının iyice şişmanlamasına engel olmamıştı; parti başkanı da, sendika başkanı da, haylice yağlı kişiler. Örnek mi gerekiyor? Bakalım Franz Joseph Strauss’a (CSU başkanı), Uluslararası Kamu Görevlileri Sendikası (PSI) Genel Başkanı Heintz Kluckner ve diğerlerinin resimlerine; fazlaca aç kalmışa hiç benzemiyorlar, bizim bugün sahnede boy gösteren bazı politikacı-ekonomist kişilerimiz gibi… Çok müşterek yanlarımız var, bu Almanlarla. Biraz aşağıda bunları vurgulamaya çalışacağım.

 

Işı yine biraz gerilerden alacağım. Servet-i Fünun 19 Mart 1341 (1925) gün ve 18 sayılı nüshasında, Ahmet Reşit imzasıyla “Weimar Almanya’sı, muhatarada mı?” başlıklı şu yazıyı yayınlıyor, Almanya Devlet Başkanı Friedrich Ebert’in ölümü münasebetiyle[20]: “Alman Reisicumhurunun bugünkü zuruf (zarflar) ve ahval içinde vefatı ehemmiyetli bir hadise teşkil eylediği cihetle, cihanın… başta Fransa ve İngiltere bulunduğu halde, itilâf zümre-i düveliyesinin enzar-ı dikkat-i mahsusası bir kere daha Almanya’ya teveccüh etti. Herr Ebert’in Alman saha-i siyasetinden ebediyen çekilmesi şu memleketlerde de umumi ve büyük bir esefle telakki edilmiştir. Memleketimizde en çok yayılıp okunan Fransız evrak-ı havadisinin reviyyet (bir işin her cihetini iyice düşünme) ve niyetlerinden Almanya ahvalini sahihen istiknah (hakikatine varma) etmek mümkün değildir: onlar Ren’in öbür tarafındaki komşularına pertavsızın arkasından bakarlar… Nitekim bunlardan en ciddî olmakla maruf olan biri, Weimar kanun-u esasisinin başlıca hâmisi ve müdafii, Almanya’da cumhuriyetin son siperi olmakla tavsif ettiği reisi Ebert’in gıyab-ı müebbedinde (ebediyen yok olmasında) Reich’ın şekl-i hâzırı aleyhine pek vahim bir alâmet görüyor ve sabık veliahdın Reich riyaseti için bazı taraflarca bundan iki sene evvel mevzu (konulmuş) ve mültezim olan (gerekli sayılan) bulunan namzetliği meselesinin tazelendirdiği söyleniyor. Bu sözün mübalâğadan hali olmadığı… şüphesizdir. Mamafih Almanya’da bir müddetten beri kabinelerin sağ cenaha meyleder oldukları aşikârdır. Hususen, sanayi-i cesime erbabının – yani sosyalizm aleyhtarlarının – mutemedi olan Herr Lüther’in riyaset ettiği hükûmet-i hâzıranın aza-i mühimmesi nasyonalist renklerinde görünüyorlar. Kabine erkânı arasında vaktiyle Weimar şartname-i millîsine sadakat yemini etmekten istinkâf etmiş bir şahıs bile mevcuttur. Hey’et-i vükelânın Reichstag’daki belli başlı zümrelerden hiçbirine mensup olmayan zevattan mürekkep bulunması da calib-i nazardır… Herr Lüther Reichstag huzuruna çıkarak irad ettiği nutukta… mezkûrata şu fıkrayı ilâve etmişti: ‘Diğer cihetten Reich hükümeti, ahval-i dâhiliyenin ıslah ve tenkıhına (kısaltarak düzeltilmesine) matuf nokta-i nazarın… bilittiba bugünkü kanun-u esasinin ahkâm ve şaritini tedkike hazırdır’. Şu kısa ve mühim söz Weimar hatıralarını ikaz ve Almanya ile alâkadar olanları teemmüle sevk ediyordu.”

 

Aradan bir ay geçecek ve aynı dergi 20 Nisan tarihli (No. 24) nüshasında “Hindenburg cumhurreisi” yazısını koyacaktır. Okuyalım onu:

 

“… Milliyetperverlerin namzedi Hindenburg 14.639.399 ve cumhuriyetçilerin namzedi Dr. Marx 13.751.640 ve komünistlerin namzedi Nelmann 2.000.000 rey almıştır… Bütün dünya bu hadiseyi Almanya’da harpten evvelki ve harp esnasındaki fikr-i milliyetperveranın hâlâ eskisi kadar zinde ve canlı olarak yaşadığına bir delil addetmektedir. Malûm olduğu üzere Umumî Harb’i müteakip müttefikler, harbin ilâm sıralarında Almanya’da zimam-ı idareyi (idarenin yularını) ellerinde bulunduranları, başlarında sabık Kaiser olmak üzere işbaşından uzaklaştırmayı faydalı addetmişlerdi ve bu adamların bir gün gelip kendilerine fena bir oyun oynamalarından korkuyorlardı. Hâlbuki Feldmareşal Hindenburg bunların en ileri gelenlerinden biri ve müttefikler tarafından vaktiyle tanzim edilerek bilâhare mevki-i icraya konmayan harp mücrimleri listesi arasında bulunmaktaydı!”

 

“Fransız gazeteleri ne diyorlar? Débat gazetesi delilik fikrinin Almanya’da faikıyeti ihraz ettiğini yazıyor ve diyor ki: ‘Hindenburg müsalemetkâr (barışçı) bulunduğunu ilân etmekle beraber el’an Kaiser’in sadık bir hizmetkârıdır. Esasen diğer zevat Hindenburg’un temsilî ismi altında icra-i hükümet edeceklerdir…’. Le Temps gazetesi şu mütalâayı serdediyor: ‘Almanya, yüzündeki nikabı (örtüyü) attı. Hindenburg’un intihabı idare-i cumhuriyenin yakında yıkılacağına, her türlü itilâf ve muahedat akd-i siyasetinin reddolunacağına delâlet etmekte, vifak (uyuşma) ve sulh kuvvetlerine karşı küstahâne bir meydan okuma mahiyetinde bulunmaktadır’…”

 

“Tarihten ibret alınırmış, ne masal şey

Bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”… (Âkif)

 

Hani Bismarck dememiş miydi ki Çar nasıl olsa günün birinde Polonya’yı boşaltacak, biz hemen orayı ele geçirir, halkını da Cermenleştiriveririz, diye? Schmidt de buna benzer bir rüya görmüş: bir buçuk milyon “zehir gibi” çalışkan, üretici, üstelik de imparatorluklar kurmuş insanların, “Samî olmayan” torunlarından oluşan bir kitleyi Cermenleştirecek!

 

Gapan da gaçan mı?…

 

Adam “ııh” diyor, Hans da deliye dönüyor, bu, aklı sıra Türk milletinin terk ettiği kitleyi ele geçiremediğinden.

 

Servet-i Fünun’un yukarda derç ettiğim iki yazısı da bize II. Dünya Savaşı sonrasının müttefikler tutumunu hatırlatmadı mı? “Adam akıllanmıyor” mu diyeceğiz, yoksa bilinçli olarak “akıllanmayı” ret mi ediyor?… Devam edelim.

 

“Faşist devlet basitçe nizam ve koruma işlevleriyle sınırlandırılamaz; o aynı zamanda bütün kişiliğin bir disiplinidir. Onun prensibi kişi ruhunun derinine iner.”

 

“Ve nihayet faşizm sadece yasa koyucu ve müessese kurucusu olmayıp O, insan hayatının şekillerini değil, içeriğini yeni baştan oluşturmak ister: insan karakterini, imanını…”

 

Böyle söylüyor Mussolini, kitabında.[21]

 

“İkinci Meşrutiyet yıllarında meslek zümreleriyle birlikte meslek ahlâkı da gündeme geliyordu… İsmail Hakkı’ya (Baltacıoğlu) göre, meslektaşlar arasında maddî ve manevî ‘tesanüt’ Türkleri ahlâkî çöküntüden kurtaracak, onlara daha “içtimaî ve mefkûrevî bir seciye’ kazandıracaktı. Böylece birey ‘infiradî’ yaşamdan kurtulacak, ‘meslek muhiti’ bireyin tüm yaşamını ahlâkîleştirecekti.”[22] İsmail Hakkı bunları I. Dünya Savaşının son yıllarında yazıyordu. “Savaşla birlikte iktisadî bunalım tüm savaşan ülkelerde etkisini göstermişti. Hükümetler olağanüstü önlemlere başvurmuş… Tüm savaşan devletler ekonomilerini bir ölçüde denetimleri altına almışlardı. Ancak, elde edilen sonuçlar ülkeden ülkeye değişiyordu. Örneğin, Türkiye’deki iktisadî kargaşa Almanya’da görülmüyordu. Buna neden olarak Necmettin Sâdık (Sadak) Almanya’da yıllardır oluşturulmakta olan ‘teşkilât’ı, daha doğrusu ‘inzibat’ı gösteriyordu (Necmettin Sâdık.- Ahlâk ve İktisat, in Vakit, 30 Teşrin-i evvel 1917).”

 

“Necmettin Sâdık’a göre bu tür bir “teşkilât”ın uygulanması, bu gibi ‘inzibat’ın geçerliği, bir ulusu oluşturan ‘içtimaî vicdan’ın gücüne bağlıydı… Necmettin Sâdık, ülke ekonomisine çekidüzen verilebilmesi için genel ahlâk sorununa en kısa sürede çözüm getirilmesini öneriyordu. Ancak, genel ahlâk oluşumu, meslekî ahlâkın gelişimine bağlıydı. Osmanlı toplumunda meslekî zümreler, diğer bir deyişle korporasyonlar… yeterince gelişmediği için meslekî ahlâk oluşmamıştı. Ülkede ahlâkın yükseltilmesi için önce korporasyonların, ‘meslek sınıflarının geliştirilmesi gerekiyordu’…”[23]

 

  1. Durkheim’ın etkisinde kalmış olan Ziya Gökalp, solidarist-tesanütçü akımın, çağdaş toplumun esas sorunu olan ahlâk bunalımına çözüm getireceğine kanidir. Ahlâk, ekonominin yerini alacaktır. Bunun için de meslek korporasyonları kurulacaktır. Korporasyonlar ise bireyi, “meslekî vicdan”ın dışına çıkamayacak şekilde “hapsedecektir”.

 

“Türk milliyetçiliğinin temellerini kurmuş olanlar ve bu arada Ziya Gökalp ümmet strüktüründen sandıkları kadar uzaklaşmamışlardır. Z. Gökalp’in dine önem vermesi, tesanütçülük akımına bağlanmasının bundan ileri gelen bir yönü olduğu düşünülebilir… Herhalde, Z. Gökalp’ten mülhem olan, Türkiye’de sınıf ayrılıkları olmadığı ve olmayacağı fikri, Cumhuriyet seçkinlerince kullanıldığı zaman eylemlerinin ürünü, fonksiyonu ümmet’e benzer bir toplumsal hissin toplum bağı olarak sürdürülmesi olmuştur.”[24]

 

“Bu doğrultuda (tesanütçülük) bireysel mülkiyetle toplumsal mülkiyeti bağdaştırmaya çalışan Gökalp, Osmanlı geleneğinin, özellikle toprak hukukunun, bu iki tür mülkiyet ilişkilerini içerdiğini belirtmekte, gerek görüldüğünde tüm üretim araçlarının kamulaştırılabileceğini[25] savunmaktadır.[26]

 

Daha önceki çeşitli yazı ve makalelerinden derlenmiş olan yukarda adı geçen kitabında Mussolini, “Faşist Devlet’te din, zihnin-ruhun en derin belirtilerinden biri olarak telakki edilir… Biz sosyalizmin ihmal edip küçümsediği ahlâkî ve geleneksel değerlerden faydalanıyoruz”[27] diyecektir.

 

Faşist İtalya’da, işçi-işveren sendikal örgütlenmesi üzerine kurulu ekonomik nizamın yukardan aşağı (dikey) yapısı, yatay bağlarla, korporasyonlarla tamamlanmıştır. İtalyan ekonomisini ana işveren ve işçi kriterleri üzerine örgütlemekle faşizm, mülkiyet ve statü farklarının sosyal çelişkilerin başlıca alanı olması keyfiyetini resmen tanımaktadır. Sendikal örgütlenmenin arasına korporasyon ya da loncaları sıkıştırarak faşizm, ekonomik eşitsizliğin ve bunun kaçınılmaz sosyal sonuçlarının nedenlerini ortadan kaldırmayı değil, sadece bunların ilineklerini (arazını) tanzim etmeye yeltenmektedir. Ortaçağ loncalarının aksine olarak faşist korporasyonlar, iktidarda bulunan diktatör grubunun anladığı şekilde devletin çıkarını, işveren ve işçi derneklerine icbar etme amacını gütmektedir. Bu arada toprak sahipleri liberal prensiplere sadakatle kendi maddî çıkarları arasında bocalamışlardır.[28]

 

“Ziya Gökalp, … Türkçülüğün Esasları’nda, Türkiye’nin sınıfsal yapısında farklılaşmaların henüz belirginleşmediğini, sınıflar arasında ilerde doğacak şiddetli çatışmaların, iktisadî-siyasî yapının meslekî temsil ilkesine göre düzenlenmesiyle önlenebileceğini, önlenmesi gerektiğini bir kez daha öne sürdü. Aynı yıl İktisat Vekili Mahmut Esat Bey’in (Bozkurt), Gökalp’i izleyerek, Türkiye’de bir korporatif devlet kurulmasını önerdiği görüldü.”

 

“1924 Anayasası’nın hazırlanışında korporatif devlet anlayışı etkili olmuşsa da, sınıfsal çatışmaların yadsınması 1924 yılından sonra daha da güçlendi. Atatürk’ün 1931 yılında formüle ettiği bir toplum tanımı, 1935 yılında Parti programına alındı. Atatürk ‘Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdî ve içtimaî hayat içinde iş bölümü itibariyle muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telakki etmek esas prensiplerimizdendir. Çiftçiler, küçük sanat erbabı ve esnaf, amele ve işçi, serbest meslek erbabı, sanayi erbabı, tüccarlar ve memurlar, Türk camiasını teşkil eden başlıca çalışma zümreleridir’ demekteydi…”[29]

 

“Devlet dışında ne bireyler, ne de gruplar (siyasî partiler, sendikalar, sınıflar) vardır” diyor Mussolini ve devam ediyor: “sınıfları tek bir ekonomik ve manevî gerçek halinde eriten Devlet’tir… Faşizm sayının, sadece sayı olması itibariyle, toplumu idare edebileceğini yadsır… Genel oy gibi mekanik ve itibarî bir olguyla eşit hale gelmeyen insanların kaçınılmaz verimli ve yararlı eşitsizliğini onaylar.”[30]

 

Gerçekten korporasyonlar aracılığıyla Devlet idaresi özel teşebbüs ve kapitalist nizamın korunmasını üstlenir. Özel teşebbüs “ulusal çıkarlara hizmet etmenin en pratik ve makul ortamı”, öbürü de “en uygun üretim yöntemi” olarak ilân edilmiştir. Carte del lavoro’nın (İş yasası) IX. maddesinde, özel teşebbüsün, yüklendiği görevin altından kalkamaması halinde ya da siyasî çıkarlar bahis konusu olduğu zaman devletin, üretim sürecine müdahale hakkı açıkça belirtilmiştir.[31] Ziya Gökalp’in öngördüğü gibi Faşist eğitim yasası devlet okullarında din derslerini zorunlu kılmış olup gerçekten bu iki hareket, yani devletle Katolik Kilisesi, birçok hususta, ezcümle liberalizme antipati ve özellikle tarımsal orta sınıfla daha yakın ilişkilerde aynı görüşü paylaşmaktadır.[32]

 

Tesanütçülüğü Türkiye’ye sokanlar arasında Tekin Alp, büyük Ölçüde Alman Sosyal Demokrat düşüncesinin etkisinde kalmış, uluslaşmanın ekonomik yönünü vurgulamış, tesanütçülüğü savaş Almanya’sında benimsenen “Yeni İstikamet – Die neue Orientierung” siyasası doğrultusunda yönlendirmeye çaba sarf etmiştir.[33] O, tesanütçülüğün ana vatanı olarak Almanya’yı görmektedir.[34] Döneceğim bu konuya.

 

Ve aynı yönde düşünen A. Mithat (Metya), (Kör) Ali İhsan beyler. Özellikle bu sonuncusu, korporatif bir devlet düzeni öneriyordu. Ekim 1920’de Büyük Millet Meclisi Özel Encümeni, Ali İhsan Bey’in önerisi ışığında seçimlerde meslekî temsilin uygulanmasını kabul etmişti. Yunus Nadi Bey de bunu, Anadolu’da Yeni Gün Gazetesinde, “hayat-ı millîyemizde hakikî bir inkılâp” olarak değerlendiriyordu.[35] Numan Usta (Usta)[36], I. Millet Meclisi’ne İstanbul’dan “amele mebusu” olarak girecekti.

 

1919’daki hızlı başarısından dolayı Celâl Nuri (İleri) Bey’in “enstantane mebus” dediği Numan Usta’nın “ameleyi temsilen” daha sonraları tekrar adaylığını koyma girişimleri bir alerji yaratmış olacak ki Aka Gündüz Bey “Cumhuriyet”te yayınlanan 19 Nisan 1931 tarihli “Numan Usta ile hususi mülakat” adlı makalesiyle bunu bir alay konusu yapıyor.[37] Aka Gündüz Bey’in Millî Emniyet Teşkilâtı ile yakın ilişkisi bilinirdi… (Aka Gündüz Bey sonradan Yunus Nadi Bey’le de bozuşmuş, “Cumhuriyet”in düzenlediği “Güzellik müsabakaları”nın, ahlâka uygun şeyler olmadıkları gerekçesiyle, yasaklanmasını sağlamıştı).

 

Halkçılığı korporatif açıdan ele alanlar arasında Mahmut Esat (Bozkurt) Bey de vardı.

 

Ancak, Ali İhsan Bey’in İttihatçı oluşu, Mustafa Kemal Paşa ve çevresinde bazı kuşkular yaratmıştı ve bu nedenle de o günlerde meslekî temsile fazlaca iltifat edilmedi. Mamafih korporatif devlet anlayışı devam edecektir. Nitekim “İkinci Dünya Harbi bitmeden önce en mühim isim Hitler’di. Ve bir de Mussolini maskarası. CHP Genel Sekreteri o yıllarda Recep Peker’di. Kendisi Genel Sekreter’ken Halk Partisi’nin ne olacağı konusunda Atatürk’ten izin alarak bir tetkikat yaptırmıştır. Bir rapor hazırlamışlar. Sonra bu raporu İsmet Paşa da görüyor ve imzalıyor”, diye anlatıyor Celâl Bayar.[38] Recep Peker’in hazırladığı raporun aslını İsmail Hüsrev Tökin Bey bana şöyle hikâye etmişti: Recep Bey İtalya’ya gidip Mussolini ile görüşüyor. Duce’de ona korporatif devlet modelini öneriyor. O da bunu benimseyip projeyi rapor haline döküyor ama Atatürk buna kesinlikle yanaşmıyor.

 

“Eski Meclis Başkâtibi, yeni Kütahya Mebusu (Recep Peker) bu münakaşalarda devletçi fikrin en hararetli müdafilerinden biri olarak gözükmüştür! Cumhuriyet Halk Partisi programının gittikçe devletçi, hattâ faşist bir mahiyet almasında onun rolü çoktur!”

 

“… Şöyle bir rivayet vardır:”

 

“İtalya’ya yaptığı bir seyahatten dönünce Devlet teşkilâtı hakkında hazırladığı raporu evvelâ Başvekile vererek tasvibini almış, sonra ikisi birlikte Atatürk’e arz etmişler! Atatürk raporu okumuş! Teklif edilen yeni teşkilât hemen hemen İtalyan Faşist Devleti’ne ait esaslardan ibaret! Büyük Millet Meclisi kaldırılıyor; yerine 40 kişilik bir heyet kuruluyor. ‘Meşhur faşist meclisi gibi’. Bu heyet bütün devletin idaresini kontrol edecek, kanunları yapacak, bütçeyi çıkartacaktır. Heyet azalan iki dereceli seçimlerle meslekler mensupları tarafından seçilecek! Heyetin reisi aynı zamanda Devlet reisi olacak!”

 

“Atatürk raporu gülerek geri vermiş: ‘Bütün bunları ben öldükten sonra yaparsınız’ demiş!”…

 

Samet Ağaoğlu’nun “Babamın Arkadaşları”ndaki bu rivayetinde sözü geçen “başvekil” de İsmet Paşa’dan başkası olmuyor!…

 

Yazarın, “Kurban Başvekil” olarak andığı Recep Bey’in kendine rakip olarak gördüğü Memduh Şevket Esendal için de söyledikleri konumuz açısından hayli ilginç:

 

“İttihat ve Terakki devrinde Kara Kemal’in yanında çalışmış, esnaf cemiyetlerinde onun nüfuz ve tesirini temsil etmiş, Millî Mücadele’de Tiflis’de, Afganistan’da Anadolu’nun hususî murahhası sıfatıyla bulunmuştu. Yine Millî Mücadele sırasında Ankara’da ‘tesanütçülere’ dayanan bir devlet teşkilâtı üzerinde çalışmalarla beraber olmuştu. Zaferden sonra bir aralık İstanbul’da ‘Meslek’ mecmuasını çıkararak sosyalist fikirlerin telkini ile uğraştı.” (s. 89).

 

“Nihal Atsız’ın yazılar’ıyla başlayan ‘19 Mayıs tevkifleri’ tam terör halini almak istidadını gösterdi. Devrin mutlak başları ‘Bu insanların asıl gayeleri bizi devirmektir’ diyerek uzaktan yakından Milliyetçi tanınmış herkesin hapislere atılmasını istedikleri gün karşılarına çıktı. ‘Ben de Milliyetçiyim, kararınız bu ise evvelâ beni tevkif ediniz’ dedi. Onun derviş tabiatından, mistik zihniyetinden… bu hareketi beklemeyenler önce şaşırdılar, sonra da neticeleri yalnız memleket için değil, şahısları için de çok fena olabilecek kararlarından vazgeçtiler” (s. 91)

 

Bahsi geçen “meslekî teşekküller’in korporasyonlar, “sosyalist fikirler’’in de Roma – Berlin mihveri sosyalizmi olduğunda kimin şüphesi kalıyor? Nihal Atsız ve hempalarının hapsedilmeleri konusundaki hükmüyle Ağaoğlu kendini de ele vermiş oluyor. Hoş, biz onu zaten biliyorduk.

 

Şimdi bütün bu olguların Türkiye’nin sosyo-politik yaşamındaki yansımalarına geçelim. “Yansıma” dediğimde, bunun çok ciddî, dallarının bugün hâlâ ve de o günden bugüne dek olayların gelişme içyüzlerine göre doğal olarak, burnumuzu gıdıklayan bir olgu olduğunu peşinen vurgulamak isterim.

 

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) yayın organı Hakimiyet-i Milliye gazetesi, devrin iktidarının görüşlerini aksettirmektedir. Örneğin 4 Aralık 1930’da, yani daha Hitler’in Türkiye’de pek bilinmediği bir dönemde, devrim ilkelerini ortaya koymuş CHF’nın dışında bir partinin düşünülemeyeceğini, faşist örneğe dayanarak, savunmaktadır: “Memlekette diğer bir fırkanın vücuduna kanunî imkân bırakmayan faşizm de tenkit ve murakabe keyfiyetini kendi içinde temin etmektedir. Tabii, hiçbir faşist, faşizmin umdelerini tenkit etmeyi hatırına getirmez…”[39]

 

Yine Mussolini’nin Avrupa’da tek başına at oynattığı günlerde bir Moskova ve ardından Roma gezisi yapmış olan Falih Rıfkı, içtenlikle “Halk çocuğunun anasının karnından çıkar çıkmaz yattığı beşik, fırka (parti) kucağıdır. Bir yeni cemiyet başka türlü yoğrulamaz…” deyip İtalyan Faşizminin antidemokratik tutumunu ve totaliter uygulamalarını, faşizmin sivrisineği, ahlâkî inzibatsızlığı, gevezeliği, sokağın pisliğini… yok ettiğini belirterek övüyor. Yani, konuşmayı seven İtalyan’ı susturmak, yoksulluktan ileri gelen fuhuş yuvalarını temizlemek için faşist olmak lâzımmış!…[40]

 

Cumhuriyet’te Yunus Nadi, “disiplinli bir ortam” gereğini vurgulamakta, İtalyanları “yüzyılın en ileri toplumu” durumuna yükselten faşizmin Türkiye’ye güç verdiğini iddia etmekte, İsmet Paşa ile Mussolini’yi kıyaslamak suretiyle “yağ çekmektedir”. “… Duçe, İtalyan milletinin aynı zamanda ileri atılmış yüksek bir fikri de tecelli ettiren ifadesidir. Faşizm, M. Mussolini’nin şahsında tıpkı ok gibi fırlayan bir fikrin bükülmez bir kol ile tatbikat safhasına geçirilmiş şeklidir…”… Bu gazete, aynı şekilde, M. Nermi’nin Hitler’i göklere çıkaran yazılarına yer vermektedir, 1932 yılı içinde.[41]

 

Bu arada Türk Ocakları, ırkçı ve Turancı bir karakterle beliriyorlar. 1924 yılında T.B.M.M. Muhafız Kıtası’ndan bazı subayların Türk Ocağı’na üye olmak için müracaat ettiklerinde, bunların “saf Türk” olup olmadıkları saptanmak istenmiş! 15 Kasım 1930’da da Hamdullah Suphi, Ocaklılara şöyle sesleniyor: ‘… İtalya’yı yerli bir Bolşevizm hareketinden kurtarmış olan milliyetçi hareket vardır. Fakat İtalya’nın timsali olan Duce’yi, Mussolini’yi tanırsınız. Onun aleyhine yazılacak tek kelime, söylenecek bir söz tasavvur edilmek imkânı olmayan bir şeydir. Böyle bir küstah hareket faşist gençliğin kahredici bir darbesini kendi üzerine çeker. Kurtuluşa nasıl eriştiğini bildiğiniz Türk vatanı üzerinde millî timsale yazı ile resimlerle hürmetsizlik edenler meydanı boş buldukları için cesaretlerini mütemadi artırıyorlar. Türk gençliğin kalbindeki milliyetçi hassasiyet bu gibi vahaların cezasını jandarmaya, polise, mahkeme salonlarına terk etmemelidir. Sizin vicdanınızdan doğacak bir ikaz (uyarı) sesiniz bu yıkıcı cereyanların önüne geçmelidir. Meydanın boş olmadığını, gençliğin nankörleri tedip edeceğini göstermelidir…”[42] Yani kısaca Hamdullah Suphi, Devlet otoritesini, yasa ve nizamları çiğneyip Kara Gömlekliler -SA- Türk Ocakları zincirini, bugünlerin ÜGD’lerinde uzantıları görülen zinciri özlemektedir…

 

O ise ki İtalya’da ırkçılık sorunu, özellikle anti-semitizm, Papalıkla faşist devletin arasında gerginliğe neden olmuştu. İşin aslına bakılacak olursa Yahudi aleyhtarlığının belirmediği Batı ülkeleri arasında İtalya vardı. Zira İtalyan Yahudileri yerli halk sayılmaya lâyık kişiler olup bunlar Sefradim koluna dâhildirler; halbuki Alman, Leh, Rus Yahudileri Askenazi’lerdendirler. Arap istilâsıyla iyice semitikleştirilmiş Güney İtalya’da bir İtalyan Yahudi’siyle bir Hristiyan İtalyan’ın tefrik etmek olanağı pek bulunmaz. Ayrıca İtalya, göreli olarak Batı Avrupa’ma en geri kalmış ülkesi olmakla buraya bir köksüz Yahudi akını vuku bulmamış. II. Dünya Savaşı’na takaddüm eden yıllarda bütün İtalya’da toplam olarak 75.000 Yahudi bulunup bunun 15.000’i Roma’daydı. Almanya’da olduğu gibi bu Yahudiler sanayi, bankacılık, ticaret ve sair faaliyet alanlarında sivrilmiş kişiler olarak belirmiyorlardı. Hattâ Papalıkla Mussolini arasındaki 11 Şubat 1929 tarihli Laterano anlaşmasında Yahudilere haysiyetli bir statü tanınmış, İbranîlik devlet tarafından bir din olarak resmen tanınmıştı. Faşizm, Nazizm’in aksine, Yahudiliği İtalyan şuuru içinde eritmeye çalışıyordu.

 

Ancak, 1936’dan itibaren işler değişmeye yüz tuttu. Mikrop Kuzey’den Güney’e sirayet etmişti. Âyan azasından Lango, Regime fascista’da yayınladığı bir yazıyla antisemit harekete önayak olmuştu: uluslararası Yahudilik faşizme karşıdır…” teması işlenip Habeşistan seferi sırasında dünya Yahudilerinin aleyhte tavır takındıkları vurgulanıyordu. Orkestraya, eski bir rahip olan, Vita Italiana dergisinin sahibi Preziosi ve daha başkaları tempo tutar oldular: “eğer faşizm, büyük bir dünya siyasetinin yürüyüşünü çizmek isterse, yüklenebileceği bütün mesihlikle, İsrail’in yasalarını karşısında bulacaktır. Roma düşüncesi Kudüs düşüncesiyle çatışacaktır. Bu, iki emperyalizmin, kavgası olacaktır!…” gibi bir takım asılsız mülâhazalarla, aslında mevcut olmayan ırkçı eğilim, bir politik oyunla körüklenmişti.[43]

 

Irkçılık akımına karşı Türkiye’de tepki de eksik olmamıştı. Fuat Köprülü, “XIX. asrın ikinci yarısından başlayarak Almanya’da büyük bir ehemmiyet alan ve bugün Alman Nasyonal-Sosyalist ideolojisinin temelini teşkil eden ırkçılık, ilim bakımından ne kadar yanlış ise, siyasî ve ahlâkî bakımlarından da, doğurduğu neticeler itibariyle, çok korkunç bir dalâletten (sapıklıktan) başka bir şey değildi…” diye yazıyordu, 1940 başlarında.[44]

 

Atatürk, Türk Ocakları’nın kapatılma emrini verecekti.

 

C.H.F’nin Genel Sekreteri Recep Peker halkçılığı, Mussoli’nin anladığı gibi ele alıyordu. Eylül 1931’de İstanbul Darülfünununda verdiği bir konferansta “… C.H.F. tek vatandaşın olduğu kadar çalışma zümrelerinin hususi menfaatlerinin de devletin ve memleketin umumî menfaatleri çerçevesi içinde temin olunabileceğine kanidir… biz sınıflaşmayı reddediyor bunun yerine milletçe kütleleşmek fikrini müdafaa ediyoruz…” diyordu.[45] Ama başında bulunduğu partinin örgütlenmesinde, “vilâyet idare heyeti”nin oluşumu hiç de halkçı bir görünüm arz etmiyordu: tacirler, serbest meslek sahipleri, varlıklı çiftçiler, banka müdürleri… doldurmuştu burasını[46]

 

Parti de, Devletle özdeşleşecekti, İtalya ve Almanya’da olduğu gibi.

 

Nasyonal-Sosyalist kuramına göre halkın iradesi “Führer”in mistik ışığından aydınlanarak tecelli eder. Millî Şef de İstanbul Üniversitelilerine ve bütün vatandaşlara hitabesinde “… vatandaşlarım bilirler ki, bir siyasî partinin yüksek idaresi tarafından, müntahiplere (seçmenlere), namzet (aday) gösterilmesi tabiidir. Bizim ananemiz de böyledir. Bununla beraber, namzetlerin halkla temasını daha ziyade artıracağız ve Riyaset Divanı’nın takdiriyle parti teşkilâtının takdirini daha yakından birbiriyle temasa getirecek usulleri şimdiden tecrübe ve tekâmül ettireceğiz”[47] yani halkı da bu seçim işine bulaştırmayı deneyeceğiz, diyor… Fuat Köprülü de “nutukta dersler” bulunduğunu vurguluyor; “Millî Şef, nutukta bunun da yolunu gösteriyor…” demekle de Anayasa’da bulunmayan bu unvanı onayladığını ima ediyor.[48]

 

Recep Bey “Kadro”nun çıkmasına da muhalefet etmişti. Devrimleri açıklama görevi sadece parti (Cumhuriyet Halk Fırkası) yöneticilerine aitti. Kim oluyordu bu “Moskova’da okumuşlar”?…

 

Takrir-i Sükûn Yasası’nın Meclis’te görüşülmesi sırasında Müdafa-i Millîye Vekili bulunan Recep Bey, basının devlet nüfuzu ve kuvvetine karşı mücadele ettiğini, “Manzara-i zaafın sebeb-i aslîsi”nin İstanbul basını olduğunu söyleyecektir.[49] Bütün bu hikâyeleri doğruca Yakup Kadri’den dinleyelim: “Rahmetli dostum Recep, bazen kaba olacak derecede tok sözlü bir insandı… onu daima mazur görmüşümdür. Meselâ ‘Kadro’yu çıkarmazdan önce, parti disiplinine aykırı bir harekette bulunmamak endişesiyle ona gidip Atatürk devrimlerinin fikrî ve ilmî izahını yapacak… bir dergi çıkarmak istediğimi söylediğim vakit Recep Peker, Genel Sekreterlik odasının pencere camlarını sarsan bir sesle bağırarak ‘Bu salâhiyeti nereden alıyorsun? Böyle bir organı çıkarsak ancak biz çıkarabiliriz’ vs. vs. diye gürül gürül gürlemişti… dilediğim müsaadeyi Atatürk’le İsmet Paşa’ya başvurarak almıştım. Ama bu yüksek müsaadeler sayesinde ‘Kadro’ yayınlanmaya başladıktan sonra dahi dostum Recep gene benimle uğraşmaktan bir an hâlî kalmamıştı. Ayda bir çıkan iki üç formalık mütevazı fikir dergisi, iki buçuk yıl boyunca CHP Merkez İdare Heyeti’ni ikide bir Çankaya Köşkü’ne taşındıran ve Atatürk’ün başını ağrıtan bir mesele, bir dava haline girmiş, daha doğrusu, benimle arkadaşlarım aleyhine türlü türlü şikâyetlere yol açmıştı.”

 

“Umumiyetle neydi o şikâyetlerin konusu? En önce, dergiye verdiğimiz ad: Başta Recep Peker olmak üzere, CHP Merkez İdare Heyeti’ne ‘Kadro’ sosyalist partilerde ‘cadre’ tabirinden alınma yabancı bir sözdü (!) ve içindeki yazılarda da yabancı ideolojilerin kokusu vardı.”

 

“Oysa ‘Kadro’ sözü Osmanlı Saltanatı devrinden beri ‘memurin kadrosu’, ‘kadro harici’ vs. şeklinde resmî dilimize geçmiş ve yerleşmiş bulunuyordu… ve bizim bu adı alışımızın sebebi bir devrim partisinin, her şeyden önce, bir fikir ve ideal çerçevesi içinde yürütülebileceği kanısına dayanıyordu. Recep Peker’in icat ettiği altı oklu flâma, böyle bir çerçevenin yerini tutamazdı. O altı okun neyi işaret ettiği gerçek manasıyla anlaşılmadıkça nihayet birer ‘remiz’den ibaret kalırdı…”

 

Bir an için Karaosmanoğlu’dan özür dileyip bir anıma yer vereceğim. Büyük entelektüellerden sayılmayacak Yenibahçeli Şükrü Bey, özellikle İsmet Paşa’ya olan antipatisinin de etkisiyle, “bu okların her biri bunların birinin …ne girecek!” derdi… Devam edelim.

 

“Bu ilkelerden en anlaşılmayanı da ‘devletçilik’ti. Millet Meclisi’nde bile bazı kimseler bunun bir ekonomi sistemi olduğunu bilmiyor; buna devlet tarafını tutmak gibi bir mana veriyordu. İş başında bulunanların çoğu ise Devletçilik’le devlet monopolcülüğünü birbirine karıştırıyor ve ilk sanayileşme hareketimiz, bu yüzden, bir türlü beşinci okun gösterdiği istikamete yönelemiyordu. İsmet Paşa’nın ‘affairiste’ adını taktığı iş adamlarına gelince,[50] bunların devletçilikten anladıkları şey ise sırtlarını devlet nüfuzuna dayayarak kendi çıkarlarını sağlamaktan ibaretti”,[51] tıpkı Almanya’da Thyssen’lerin, Krupp’ların yaptıkları gibi…

 

Ancak bizim “affairiste”lerin bir Thyssen olabilmesi için daha kırk fırın ekmek lâzımdı, az çok bugün de olduğu gibi. Nitekim “Devletin sanayide kapitalist girişimcilik rolünü üstlenmesinin kalıcı değil fakat geçici bir önlem gibi ele alındığının önemli bir kanıtı, Sümerbank’ın yani devletçi sanayileşme politikasının ana uygulama örgütünün kuruluş kanununun gerekçesidir. Bu gerekçede, Sümerbank’ın sanayi yatırımlarının uygulanmasında yerli işadamlarıyla işbirliği yapılacağı, devletçe kurulacak sanayi işletmelerinin mülkiyetinin bir süre sonunda özel girişimcilere aktarılacağı söylenmekteydi… Gerçekten de, devletçilik ilkesinin parti programına alındığı 1931 CHF kurultayında, Ekonomi Bakanı hükümetin, imparatorluk döneminden devralınan üç devlet tekstil fabrikasını özel girişime satabilmek için anonim şirketler halinde örgütlediğini, pay senetlerinin satışa çıkarıldığını, ancak alıcı çıkmadığı için fabrikanın Devlet Sanayi ve Maadin Bankası’nın elinde kaldığını açıkladı. 1933-37 arasında Ekonomi Bakanlığı ve 1937-39 arasında Başbakanlık yaparak devletçi politikanın uygulanmasında en üst düzeyde sorumluluk almış olan Celâl Bayar da, devletçilikten beklediği işlevsel rolü şöyle anlatmıştı: ‘Almanya’da… Büyük Frederick örnek fabrikalar yapmak ve bunları ilk fırsatta müstahsillere mal etmek yolunu tutmuştu. Yaptıklarını satar, yeniden fabrikalar kurarak onu da şahıslara devrederdi… Bu sistemin bizde de tatbiki verimli bir netice verir… Bizim devletçiliğimiz… ferdin teşebbüsünü destekleyen… bir devletçiliktir’…”[52]

 

“Bizde çok defa aydınlar, devlet otoritesinin güçlendirilmesi ve ona iktisadî bir kuruculuk ve teşkilâtçılık vazifesi vermek görüşü ile faşist devleti birbirine karıştırırlar. Hâlbuki faşizm, sömürgeci bir memlekette, sömürgecilik ihtiraslarının, hazmedilemeyecek kadar şahlandırılmasından başka bir şey değildir. Faşizm, bir devlet istibdadı şeklinde bir sınıf ve zümre istibdadıdır. Faşizm… bir emperyalizmdir… Hülâsa faşizm, millet üstünde ve millet aleyhine bir mütegallibe nizamıdır. Ya otokrasi, ya plutokrasi şeklinde ve hatta bazen teokratik güçlerle de elbirliği yapan bir millet dışı nizamdır…”[53] diyecekti daha 1932’de Şevket Süreyya, “İnkılap ve Kadro”da.[54]

 

1946’nın Başbakanı, eski Kurmay Subay Recep Bey, Kadro’ya karşı aldığı cephede yalnız değildi. Derginin savunduğu devletçilik ilkesi, güçlenmeye yeltenen özel kesimi tedirgin ediyordu. Gerçekten bu kesim, CHF’nın devletçiliğini bir koruma devletçiliği olarak görme istek ve eğilimindeydi. Oysa Kadro’nunki, iktisadî alanda etkin bir devletçilik olacaktı. Her taraftan yaylım ateş açıldı. Mitralyözü en önde, eski İttihatçı kadrodan Hüseyin Cahit (Yalçın) ve Ahmet Ağaoğlu kullanıyordu, sırasıyla klâsik liberalizm ve bireysel özgürlükler adına. Orkestrayı Peyami Safa, Siirt mebusu Mahmut (Soydan) tamamlıyordu. “Cumhuriyet”in sahibi Yunus Nadi, bunların görüşlerinden hareket etmemekle birlikte Kadro’nun CHF programını aştığını iddia ediyordu ve gazetesini bu Kadro aleyhtarı kişilere açmıştı[55], tıpkı sonradan, vârislerinin sütunları Emir Erkilet Paşa’nın koyu Alman yanlısı yazılarıyla doldurdukları gibi.

 

Gerçekten Yunus Nadi Bey’i, Kadro aleyhine yazanlara her zaman kanat germiş olarak görüyoruz; nitekim Servet-i Fünun’un 24 Eylül 1341 tarihli ve 45 saydı nüshasında şunları okuyoruz: “Menteşe mebusu Yunus Nadi Bey ahiren Büyük Millet Meclisi Riyaseti’ne bir takrir vererek elyevm Sinop, Çorum ve Kütahya vilâyetleri ile İstanbul hapishanesinde menfi (sürgün) veya mahbus bulunan Tanin sahibi Hüseyin Cahit, Tanin müdir-i mes’ulü Muammer ve muharrirlerinden Nurettin beylerle Resimli Hafta sahibi M. Zekeriya Bey’in ve Ata Çelebi’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce müstaceleri ittihaz buyurulacak bir karar neticesinde mazhar-ı hürriyet kılınmalarını teklif ve rica eylemiştir”.

 

“Kadro, … Türk devriminin… düşünsel temellerini geliştirmeye çalışmıştı. Yunus Nadi bu girişimi etkisiz kılmak ister gibi, ‘Türk inkılâbının derin manaları henüz tespit olunmuş değildir ve hattâ… bunları tespit edebilmekten henüz çok uzak bulunuyoruz’ diyordu…”[56]

 

Kur’an-ı Kerîm mi bu?…

 

Bu aynı Hüseyin Cahit Bey, Cumhuriyetin demiryolu siyasetinin de karşısına dikilecek, “İsmet Paşa bu çelik rayları bizim kemiklerimiz üstünden mi geçirecek?” diye yazacaktır, Tanin’de[57]

 

Recep Bey’in işi kolaylaşmıştı. Devam edelim.

 

Yıl 1958. Kendisine atom bilgini süsü vermiş idüğü belirsiz bir Alman, Müslüman olmuş ve Türkiye’ye yerleşecekmiş. Bütün gazeteler bundan söz ediyordu. Adam geçimin yolunu bu türlü bulmuştu. “Yeni Sabah” (15 Nisan 1958) aynen şu kocaman ilânı koymuştu:

 

“Nurettin Steinhorst, niçin Müslüman oldum?”

 

“Müslümanlığı kabul eden en mühim yabancı, Nurettin Steinhorst; çocuklarını Müslüman bir memlekette büyütmek için Türkiye’ye gelen Alman âlimi Nurettin Steinhorst; ikinci dünya harbini ve Alman mağlûbiyetini gören, duyan, üzerinde düşünen bir fikir adamı, Nurettin Steinhorst; kiliseye karşı çetin bir mücadeleye girişen ve onu itham eden eski bir Hristiyan Nurettin Steinhorst; nasıl Müslüman olduğunu en güzel ifade, en tabii üslûp, en zengin delillerle anlatan muharrir…”[58]

 

Bu ilânda geçen bütün “Müslüman” sözcükleri büyük, “hristiyan” ise küçük harflerle yazılmıştı. Fakat işin en dikkate değer noktası yazının, Peker kabinesi Çalışma Vekili, “kuvvetli Atatürk’çü” Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak tarafından çevrilmiş olup “Yeni Sabah”ta tefrika edilmesiydi… Yani Sayın Ord. Prof. Doktor Bey, ciddî bir atom bilgininin işi gücü bırakıp peygamberlerle uğraşacağına, bilim düzeyi aşağıda, laboratuarsız Türkiye’ye gelip yerleşeceğine inanmış, adamın palavrasını oturup Türkçeye çevirmiş!…

 

Evet, 1946 Peker kabinesinin Çalışma Vekili, o zamanlar ancak “Cemiyetler (Dernekler) Kanunu” gereğince teşekkül eden işçi sendikalarına karşı en çetin mücadeleyi açmış, “sarı sendika”yı ilk olarak Türkiye’ye getirerek “İşçi Dernekleri”ni kurdurmuş kişiydi.

 

İşçiler siyasetle uğraşmayacaklardı.

 

“Danışma Meclisi”ne Başkan olması onu bugün yine günün adamı haline getirdi. Bakalım Hürriyet’in “8. Gün” eki (25 Ekim 1981) neler söylüyor, onun hakkında: “… 1924 yılında Atatürk Avrupa sınavı açılmasını buyurmuş. Sadi Irmak o zaman 20 yaşında bir genç. Bu sınava girip kazanınca, Berlin’in yolunu tutmuş (Sadi Irmak Berlin’i o kadar sever ki, Ankara’ya her gelişinde mutlaka Berlin Oteli’nde kalırdı… Şimdi bu otel kapandı. Irmak da Etap Mola’da kalıyor). Irmak Berlin’de tıp öğrenimini bitirip Türkiye’ye geri dönmüş…”

 

“… hoca siyasetin kirinin pasının içine düşmedi… “Benim hedefim Kemalizm’dir. Ben Atatürk’çüyüm. Yeni hükümetin milletimize Kemalizm yolunda büyük hizmetler yapacağına inanıyorum.” Sadi Irmak bu sözü 12 Kasım 1974’te söylemiştir. Bu söz, meşhur “Irmak hükümeti”nin kurulması yolunda verilmiş ilk demeçtir…”.

 

“Irmak’ın siyasetten ayrılmasında en önemli etken neydi? 1950 seçimlerinde CHP’nin aldığı acı yenilgi mi?… Hoca seçim kaybedilince gene Almanya’ya gitti ve Münich Üniversitesi’nde Tıp Fakültesi Profesörü olarak çalıştı…”

 

Aşağıda da göreceğimiz gibi, yöntem hep aynı, adam tavlamak için: Alman Üniversitelerinde profesörlük ya da “bilimsel konferanslar”… Devam edelim.

 

“… 1974 yılının Haziran ayında… ‘Size tam anlamıyla Atatürk’çü bir başbakan buldum’. Söz Korutürk’ündü. Kastettiği de Sadi Irmak’tan başkası değildi.”

 

“… İşte Irmak, Ecevit hükümetinden sonra ‘Irmak Hükümeti’ni kurdu. 17 oy alabildi. Güvenoyu almamasına rağmen icraatını yaptı ve yerini Demirel’in birinci MC’sine terk etti[59]…”

 

“Başbakanlığını çizen birkaç olayın en ayyuka çıkanı şu demecidir: ‘erkekler çok kadınla evlenmeli…’. Sadi Irmak’ın başbakanlığının ilk döneminde bu demeç ortalığı kasıp kavurdu. S. Irmak hoca, tam bir kazaktı. Erkeğin poligam olduğunu savunuyordu…” (bunu herhalde Nurettin Steinhorst’tan öğrenmiş olmalı…).

 

“Irmak daha güvenoyu almadan Türk-İş’e gitti… ‘Türkiye’nin, Türk işçisinin tek ve gerçek temsilcisi Türk – İş’tir’ dedi…”, tıpkı 1946’da kurdurduğu. “İşçi Dernekleri” gibi… Devam edelim.

 

“Ertesi günü DİSK kıyamet kopardı…”. Sonunda “Türk – İş de, DİSK de benim evlâtlarımdır…”…

 

“Böylece Irmak Hükümeti’ni getiren parlamento tablosundan birinci MC çıktı[60]. Çıkacaktı da neden Irmak Hükümeti kurulmuştu?… Bu sorunun yanıtı elbette verilir tarihte…”

 

“Sadi Irmak Hoca, 12 Eylül öncesi Cumhurbaşkanlığı’na da aday olmayı düşünmüştü…”

 

Başka bir şey eklemeye gerek var mı?

 

İsmail Hüsrev Tökin Bey’in bana anlattığına göre Sadi Bey, Çalışma Vekilliği sırasında ondan “Türkiye’de işçi hareketi” üzerinde bir yazı – rapor istemiş. O da bunu hazırlayıp vermiş. Sadi bey okumuş ve “çok sosyalistçe olmuş” deyip yayınlamamış; işçi hareketi üzerine yazılan yazıda kapitalizmin övgüsünü mü bekliyormuş, Sadi Bey?…

 

Yıl 1940. De Gaulle Londra radyosundan sesleniyor: “Fransa, çok ihtiyar bir mareşalin emriyle silâhları bıraktı!…”. Alman işgalinden faydalanan Fransız tutucuları, başta sözü edilen mareşal Pétain olmak üzere, sonradan onunla birlikte Fransız ulusu tarafından ağır şekilde cezalandırılan Pierre Laval, Amiral Darlan ve hempaları, ülke içinde sol hareketi boğmak ve bir faşist- nasyonal sosyalist rejimi oturtma çabasına girişiyorlar, korporatif sisteme yöneliyorlar ve ilk olarak da bir İş Yasası (Charte de Travail) ortaya koyuyor: 16 Ağustos 1940 tarihli yasa, endüstriyel üretimin geçici organizasyonuna, 4 Ekim 1941 tarihlisi de mesleklerin sosyal organizasyonuna ilişkin oluyor. Korporatif rejim uzmanları harekete geçiyor ve işin esasını hazırlıyorlar.[61] Bunların arasında şunlar var:

  • Ulusun ve meslekî müşterek varlığın özel çıkarlara üstünlüğü… Ulus, politik gerçekler silsilesinin başında bulunmaktadır (s. 16);
  • Çalışma, kabiliyet, meziyet ve sorumluluklar üzerine oturan bir düzenin kurulması ve saygınlığı (s. 18);
  • Mesleğin bütün mensuplarının birbirlerine karşı güvenli, sürekli, zorunlu[62] ve genel dayanışması ve işbirliği (s. 19);
  • Sınıflar mücadelesinin yok edilmesi. Sınıf kavramının yadsınması. Meslek kavramının onaylanması (s. 20).

 

“Pratikte” diyor kitap, “üç tip sendikal teşekkülle karşılaşılmaktadır: sınıf sendikası, kategori sendikası, meslek sendikası… Korporatif örgütlenmenin, kendi prensibi gereğince, sınıf üzerine oturan bir formülü reddettiğini hemen kaydedelim… Kategori sendikası formülü, bize Yasa (Chartre)nın teklif ettiği formüldür. Bu kategori sendikası, ayni koşulları haiz olan bireyleri bir araya getirmektedir: işverenler, ustalar, memurlar, işçiler; fakat mutlaka ayni mesleği haiz olanları toplamamaktadır…” (s. 66).

 

Ve bütün bunlar Hitler’in Gauleiter’lerinin nezaretinde hazırlanmıştı. Üç beş yıl sonra da Recep Bey Başbakan, Sadi Bey de Çalışma bakanıydılar…

 

“… Recep Peker’in sözleriyle ‘Türkiye’de iş hayatı(nın) yeni rejimimizin istediği ahenk ve çalışma yoluna’ girmesi ve ‘yurttaşların sınıflaşarak parçalara ayrılmasına karşı, bir kale duvarı örül(mesi)’ amacıyla çıkarılan 1936 İş Yasası, grev hakkını açıkça yasaklamıştır. ‘Sınıfçılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkân verici hava bulutlarını ortadan silip süpürecek’ olan bu yasa, ‘herhangi bir unutkanlığın değil, bilinçli bir tutumun sonucu olarak, sendikalara ilişkin hiçbir kurala da yer vermemiştir…’…”[63]

 

Anlaşıldığı kadarıyla Almanlar, durup dururken Münich’te kürsü vermekle Sadi Beyi “yoklamışlar”, kendisinde gerekli nitelikleri bulamadıklarından (yani “şartname”ye tam uygun çıkmadığından) onu sürekli olarak desteklemekten kaçınmış olacaklar.

[1]              Henri Guillemin. — Nationalistes et nationaux (1870-1940), Gallimard 1974, s. 153-4.

[2]              Ay. e., s. 221-4.

[3]              Ay. e., s. 227.

[4]              Ay. e., s. 263.

[5]              Ay. e., s. 281-2.

[6]              Ay. e., s. 238.

[7]              Ay. e., s. 292.

[8]              Ay. e., s. 319.

[9]              Ay. e., s. 274-7.

[10]            II. Dünya Savaşı çıktığı sıralarda Fransız başkomutanı.

[11]            Leon Blum. — A l’échelle humaine, Gallimard 1971, s. 30.

[12]            Bu kitap Vichy hükümeti tarafından kapatıldığı hapishanede yazılmış ve ilk olarak 1945’de yayınlanmıştı.

[13]            Ay. e., s. 31-2, 38-40.

[14]            Ay. e., s. 51-2.

[15]            H. Guillemin. — a.g.e., s. 354-5.

[16]            L. Blum. — a.g.e., s. 68-70.

[17]            Ay. e., s. 78-80.

[18]            Ay .e., s. 83-4.

[19]            Ay. e., s. 86-9. Blum burada burjuvaziyi idareci sınıf, modern kapitalizmin politik ifadesi olarak ele alıyor ve bu sınıf içinde ciddi vatansever, fedakâr, kahraman kişilerin de bulunduğunu kesinlikle inkâr etmiyor (bkz. s. 95).

[20]            Ebert, aşırı davranışlara, kralcıların darbelerine, Hitler’in Münich cuntasına karşı koyan bir başkan mıydı?

[21]            B. Mussolini. — Le Fascisme. Doctrine et Institutions, Paris.

[22]            Zafer Toprak. — Türkiye’de korporatizmin doğuşu, in Toplum ve Bilim 12, Kış 1980, s. 44-5.

[23]            Zafer Toprak, Ay. e. Bkz. Necmettin Sâdık. — Umumî ahlâk, meslekî ahlâk, in Yeni Mecmua 25, 27 Kânunevvel 1917, s. 496.

[24]            Şerif Mardin. — Din ve ideoloji, Ankara 1969, s. 121. Zikreden Z. Toprak.— II. Meşruriyet’te solidarist düşünce: halkçılık, in Toplum ve Bilim 1, Bahar 1977, s. 97.

[25]            Tarafımdan belirtildi.

[26]            Z. Toprak, ay. e., s. 101.

[27]            Mussolini. — a.g.e., s. 59 ve 70.

[28]            EB, mad. “Fascism”

[29]            Yahya S. Tezel. — a.g.e., s. 130-1.

[30]            Mussolini. — a.g.e., s. 22. 41

[31]            E. von Beckerath. — Fascism, in ESS.

[32]            Aynı yazı.

[33]            Zafer Toprak. — II. Meşrutiyet’te solidarist düşünce, s. 115-7.

[34]            Tekin Alp. — Tesanütçülük — 8 — Tesanütçülüğün gayesi, in Yeni Mecmua 43, 9 Mayıs 1918, s. 337-7.

[35]            Zafer Toprak. — Türkiye’de korporatizmin doğuşu, s. 48.

[36]            Bu resmi, Sayın Taha Toros Bey’e borçluyum. Kendisine teşekkürlerimle.

[37]            Mete Tuncay. — Türkiye Cumhuriyeti’nde tek-parti yönetimi’nin kurulması (1923-1931), Ank. 1981, s. 307, not 27.

[38]            Tercüman, 18 Haziran 1981, s. 7.

[39]            Çetin Yetkin. — Türkiye’de tek parti yönetimi 1930-1945, 1983, s. 32.

[40]            Ay. e., s. 35.

[41]            Ay. e., s. 39.

[42]            Ay. e., s. 57-9

[43]            P. Gentizon. — İtalya’da ırkçılık, in ÜLKÜ 67, Eylül 1938.

[44]            Fuat Köprülü. — Milliyetçilik ve ırkçılık, in ÜLKÜ XV/86, Nisan 1940

[45]            Çetin Yetkin. — a.g.e., s. 101.

[46]            Ay. e, s. 102.

[47]            Millî Şef’in İstanbul Üniversitelerine ve bütün vatandaşlara hitabesi, in ÜLKÜ XIII/74, Nisan 1939.

[48]            Fuat Köprülü. — Nutuktan dersler, aynı yer, s. 102.

[49]            Dr. Korkmaz Alemdar. — Basında Kadro dergisi ve Kadro hareketi ile ilgili bazı görüşler, in Kadro, C. I’in tıpkıbasımı, Ank. 1978, s. 24, not.

[50]            Bunlar arasında kendi öz biraderleri, Selahattin Âdil Paşa (İsveç Bofors silâh fabrikaları mümessilliği) ve sairleri gibi askerler de vardı.

[51]            Yakup Kadri Karaosmanoğlu. — Politikada 45 yıl, s. 94-5.

[52]            Y. S. Tezel. — a.g.e., s. 222-3.

[53]            Franko İspanya’sında olduğu gibi.

[54]            Şevket Süreyya Aydemir. — İnkılâp ve Kadro, 2. Basım, Ank. 1978, s. 204-5.

[55]            Bkz. Dr. Korkmaz Alemdar. — a.g.e., s. 26-7.

[56]            Ay. e., s. 27.

[57]            Y.K. Karaosmanoğlu – Politikada 45 yıl, s.58

[58]            Her halde sünnet oluşunun öyküsü olmalı.

[59]            Tarafımdan belirtildi.

[60]            Tarafımdan belirtildi.

[61]            M. H. Lenormand ve ark. — Vers le régime corporatif. Les Editions de la nouvelle France, 1943.

[62]            Tarafımdan belirtildi.

[63]            Dr. Mesut Gülmez. — Yasakçılık ruhu, in Cumhuriyet, 14.12.1981.