Finike ve Mısır Ticareti

Kültür Eserleri > THKK 6 - Ulaştırma, İletişim, Mübadele, Ölçü Ve Metalürji Teknikleri > Finike ve Mısır Ticareti

Finike ve Mısır Ticareti

Aynı II. binde Finike krallarının Firavun’a tabî olduklarını, bununla birlikte toprak ve kentlerin mahallî krallar tarafından idare edildiklerini, ancak, bunları dahi yetkilerinin, sitenin en zengin tacirleri arasından seçilen bir âyân meclisi tarafından sınırlandırıldığını Tell-Amarna mektuplarında okuyoruz. Başlıca gelirini ticaretten temin eden bir devlette zenginliğe itibar tabiî olur. Meselâ, Ras-Shamra’da erguvanî kumaşlar[1] komptuarı ve “reis” (Rabi)lerin idare ettikleri çeşitli loncaların varlığı mukayyettir. Palmira’da kervan ağaları gerçekten önemli eşhas arasında idi.

Bunun dışında ticarî ihtisaslaşma daha o dönemlerde kendini gösterir. Misal olarak koku (ıtriyat) alışverişi zikredilebilir. Koku sürünmenin sıhhî telâkki edilmesi ve, sabun yokluğunda, ıtriyat banyo ve masajının bedenin tek bakım yolu olması, işbu nesne ticaretine hacim kazandırmış. Itriyat ve yukarıdaki maksatlara uygun yağlara beraber kozmetik ve boyalarda aynen bugünkü önemini o günlerde de ibraz etmişler. Finikeliler bu ticaretin kârını görüp konuya ciddî olarak sarılanların, Etrüskler de bu metaları kullananların, başında gelmişler.[2]

Finikelilerin ticarete eğilimleri adeta efsanevî idi: Kanaan (Ken’an)’lı dendiğinde tacir anlaşılırdı. Bunlar kıyı kıyı giderler, gemilerinin hamulesini (yükünü) muayyen bir yere boşaltır, oradan başka mal yükler, bunu da daha ilerdeki bir iskelede satarlardı. Böyle böyle cesaretleri artıp İngiltere’nin Güney – Batı ucunda Cornwall’dan kalay getirmeye kadar varmış. Finike bahriyesinin henüz doğmamış olduğu tarihin ilk devirlerinde kalayın menşe’i meselesi hâlâ karanlıkta kalmaya devam ediyor. Bununla birlikte Mezopotamya ve Mısır’ın kullandığı kalayın kervanlar ve kabotajla Batı Asya’dan geldiğini kabul etmek gerekiyor.

Finike bahriyesi önemini özellikle M.Ö. I. binde hissettiriyor. Ondan önce Egeliler suların hâkimiyetini ellerinde tutarlarken II. binin sonunda vaki ve eski Ege kültürünü gark eden büyük istilâlar bu hâkimiyete son vermekle Finikelileri bu güçlü rakipten kurtarmıştılar.

“Bir gün, namlı denizci fakat haris kişiler olan Finikeliler çıkageldiler. Bunlar siyah gemileri (teknelerin ziftlenmiş olmasını mı kastediyor?) içinde bir yığın süs eşyası getirmişlerdi… Bu adamlar bizde (Yunan adalarında) bütün bir sene kalıp gemilerinin ambarını dolduran müteaddit emtia temin ettiler…” diye anlatıyor Eumaeus Ulysse, L’Odyssée’de (XV/416-418 ve 456 – 458)…

Finikeliler deniz ticaretinde egemen olmakla beraber kendilerine mahreç bulmakta zorluk çekmezlerdi. Ön Asya, Mezopotamya ve Küçük Asya yaylalarına giriş imkânını veren kervan yollarıyla örülmüştü. Hama, bir kavşak noktası olup buradan Kuzey’e çeşitli yönlere varılırdı. Bunlardan biri meselâ Halep ve Karkamış, buradan Fırat üzerinden Babilonya’ya veya Harran ve Nizip’ten geçerek Niniva’ya kadar gidilirdi. Yolların birbirlerine kavuşmasından faydalanan bu adamlar, Toros geçitlerinden ve daha sonra Ahmenî’lerin Kral Yolu olmuş ve Sardes ile sahile varan geçitlerden faydalanarak Küçük Asya’ya duhul ederlerdi[3].

Mezopotamya, Doğu ve Orta Anadolu’da bütün bunlar tahaddüs ederken gerçek “Şark meselesi” nasıl tarih yüzüne çıkıyordu? Boğaz’ların hâkimiyeti bu “mesele”nin şekillerinden biri olmuş olmakla birlikte mücadele, fiilen Ege Denizi’nin çevresi için cereyan etmiştir: Buradan Yeni diyarlara yol açılacak veya bu yolun kullanılması, inhisar altına alınacak.

Gerçekten Ege Denizi’nin bütünü her tarafa, Kuzey’den Güney’e, Doğu’dan Batı’ya gitme imkânını veren yolu teşkil ediyordu. Burası, Doğu Avrupa ile Ön Asya arasında mükemmel bir intikal mahalli oluşturmuştu. Körfezleri, adaları ile bahriyenin aradığı en emin menzilleri haiz durumdaydı. Hal böyle olunca sahillerinde âbadan (bayındır) limanlar teşekkül edecekti. Bunlar Balkan ovaları veya Küçük Asya’nın nehir vadileri yoluyla karadan gerisi ile ve mukabil sahildeki limanlarla da, denizden temas kurmuşlar, aynı zamanda da büyük sanayi merkezleri haline getirmişlerdi. Kuvvetli bir kara devletinin Ege’nin sağ ve solunda teşekkül etmesi halinde denize bir “nefeslik” arayacağı tabiî idi. Bu takdirde de ticarî muamelelerde tefevvuku (üstünlüğü) temin edecek olan siyasî kudreti elinde tutan bir deniz gücü (thalassocracy)’nin karşısına dikilecekti. Asrımızın (XX.yy) başındaki büyük olaylarınki ile bundan 2300 yıl önce Atina ile Makedonya’lı Filip’i mukabil kılan sebepler arasında hiçbir fark görülmez. Tarihin en geri safhalarından itibaren Ön Asya’da kudretli ve zengin krallıklar mevcut olmuş olup aşağı yukarı her zaman Akdeniz’e yürümüşlerdir; böylece Lydya, sonradan da İran, İonya’nın limanları tarafından cezp edilmişlerdi. Bundan yedi sekiz yüz yıl önce de Hattiler, Suriye’nin fethine kalkışmış, Mısırlılarla karşılaşmışlardı. Buna mukabil Greklerin Küçük Asya’ya, iptidada Dorik baskısı ile vaki olmuş göçleri sonunda bura kıyılarında bir çok koloninin ve bunun sonucu olarak da geniş bir deniz imparatorluğu, bir başka ifade ile de, her an yaymaya çalıştıkları bir “müşterek mülk” oluşmuştu. Böylece Minos devri Thalassocracy’si devam ettirilmiş oluyordu. Sonradan, Kartaca’yı bertaraf edip Akdeniz hâkimi sıfatını iktisap eden Roma, Grek diyarının, Adalar ve sonra Anadolu’nun kıyı bölgelerinin müteakip merhalelerini teşkil ettiği Doğu’ya yürüyüşü gerçekleştirmişti.

Tevali eden bu hareketler hep tek bir amaca gayretin merhalelerinden ibaretti. Bunlar, Ege’nin adaların geçit ve sahillerinin temellükü (mülk edinilmesi) için mücadeleden başka bir şey değildi. Durum, M.Ö. XIII. yy.ın sonunda nispî bir vuzuh kesp etmişti. Greklerin de içinden çıktıkları Arî akvam Ege’yi, Korent körfezinden İzmir koyuna kadar ihata etmişlerdi[4]. Bunlar, aynı kan ve âdetlere sahip olmakla birlikte birbirleriyle daimî ihtilâf halinde olmuşlardı. Bu kanlı mücadelenin sahnesi hayli genişti; her yerde ve aynı şiddette cereyan etmezdi. Tayfadan biri diğerini topuklayıp toprağının üstüne oturduğunda mağlup taraf da aynı şeyi yoluna çıkana uygulamaya bakardı. Böylece harekâtın şiddeti sürekli olarak Güney’e kaydı. Bir taraftan Tessalya, Korent berzahı, Peloponez; öbür taraftan Mysya, Lydya, Karia, Lysya, hatıralarda yaşamaya devam eden gazalara sahne oldu.

Bu kaynaşmanın içinde Truva, bütün muhacir akvamın, kervan ve ticaret gemilerinin kullanmak mecburiyetinde oldukları hem kara, hem deniz geçidinin hâkimiyetini elinde tutuyordu. Bu istisnaî durum bu beldeye çok önemli gelir sağlamakla kalmayıp ona civarın sair yerleri üzerinde üstünlük sağlıyordu. Benzer durumu dolayısıyla onunla sadece Misena boy ölçüşebilirdi. Bu iki metropolün efsanede olduğu kadar tarihte de belirgin bir rol oynamaları tabiî idi[5].

Hellespond (Çanakkale boğazı)nın ağzına dikilmiş Frijya kalesinin adamları deniz ve kara nakliyatının haracını alıyorlardı. Özellikle kalaydan alınan, karşı tarafa ağır geliyor, Kafkaslar’dan gelen bu “stratejik madde”, Grek diyarına çok pahalıya mal oluyordu. Bu gereksiz “komisyoncu”yu bertaraf etmek lâzımdı. Klasik adıyla “Truva harbi” diye bilinen bu amansız mücadelenin Homeros tarafından anlatılan “öykü”sünün tafsilâtı geniş ölçüde hayal ürünü olmakla birlikte hâdisenin vukuunu yadsımak mümkün değildir. Mücadelenin azmini kamçılayan hedefler aslında müteaddit olup bunların başlıcalarını önce Troade (Çanakkale – Edremit – Balıkesir – Bandırma bölgesi)’ın münbit ovaları, sonra da deniz yollarının egemenliği teşkil ediyordu. Bütün bu olaylar M.Ö. XII. yy.da vaki oluyordu (Erastothenes’e göre M.Ö. 1194’te)[6].

Bu dönemlerden itibaren M.Ö. I. binin yarılarına kadar Anadolu’yu uzaktan yakından ilgilendiren ticarî hareket, ana hatlarıyla şöyle belirgin oluyor: Gümüş, Mısır ve Mezopotamya’ya Toros dağlarından (Ulukışla ile Çiftehan arasında Gümüş mevkiinde – tren istasyonu vardı – dağlarda Osmanlılarca da işletilmiş gümüş maden sahası, 50’li yılların ortalarına kadar görülüyordu); bakır ve kereste yine Mezopotamya’ya Doğu Anadolu’dan (Van gölü civarı – Urartu tesmiye edilen bölgeden) giderdi. Mısır, çeşitli diyarlara işlenmiş keten mamulleri, hububat, cam ve papirüs; Mezopotamya’da tarım ürünleri, yün, zeytinyağı, işlenmiş madenî eşyalar ve fildişi ihraç ederdi. Filistin ve Suriye, Anadolu ile Mezopotamya ve Mısır arasındaki ticarî yolun üzerinde bulunması itibarıyla tatlı transit kârı elde ederlerdi. İhracat konusunu da Doğu çömleklerinin taklitleri, nazarlıklar, oyuncaklar, giyim eşyası, kereste (Lübnan), yağ, bal ve esirler teşkil ediyordu. Bu sonuncusunda özellikle Finikeliler çok maharet sahibi idiler.

Anadolu’ya nispeten uzak olmakla birlikte çeşitli temasları tarihçe kaydedilmiş Mısır’ın da aynı dönemlerdeki ekonomik hayatına da değinelim[7].

Biraz önce ifade ettiğimiz gibi gümüş Mısır’a Anadolu’dan gitmiş olup metal, başlangıçta Mısırlılarca bilinmemiş, lisanlarında onun karşılığında özgül sözcük bulunmamıştır. Onu “beyaz (metal)” tesmiye etmişler. Gümüş, ilk dönemlerde altından daha yüksek pahada tutulmuş. Hyksoslar devrinde (M.Ö. yakl. 1900) XX. Sülâle’ye (yakl. 1100) kadar geçen zaman zarfında altın, gümüş ve bakırın ortalama nispî değerleri sırasıyla 2 – 1 – 1/100 olmuş. Bu her üç metal daimî olarak her türlü alışverişte bir ödeme vasıtası olmaktan çok, bir değer ölçüsü olarak kullanılmış.

Alışverişte trampa hâkim olmuş. Ramses II. zamanında (M.Ö. yakl. 1320) vaki bir muamele buna veciz bir misal teşkil ediyor: Rèia adlı bir tacir şehirli bayan Erenofre’ye, yanında küçük bir Suriyeli cariye olduğu halde yaklaşır ve ona “al bu kızı ve bana karşılığını ver” der. Erenofre kızı alır ve mukabilinde de şunları verir:

1 Yukarı Mısır kumaşından örtü, 5 kite (bir deben = 91 gr. olup kite, bunun onda biri, yani 9,1 gr.dır) gümüş değerinde;

1 Yukarı Mısır kumaşından yorgan,        31/3 kite gümüş değerinde;

1 Yukarı Mısır kumaşından djayt elbise parçası, 4 kite gümüş değerinde;

3 âlâ Yukarı Mısır kumaşından sdy elbise parçası, 5 kite gümüş değerinde;

1 âlâ Yukarı Mısır kumaşından elbise, 5 kite gümüş değerinde.

Böylece 221/3 kite, yani 2 deben 2 1/3 kite gümüş değerinde mal vermiş oluyorsa da öteki bunu yeterli görmez. Bunun üzerine kadın, konu komşudan toplam 4 deben ve 1 kite gümüş değerinde kap kaçak, bir çömlek bal, âlâ Yukarı Mısır kumaşından 10 adet gömlek ve 10 deben hurda bakır toplayıp cariyenin talep edilen fiyatını tutturur.

Fiyatların tespitinde bazen metal, taraflarca bilindiğinden olacak, zikredilmez. Bu keyfiyet hayli tereddüde sebep olmaktadır.

Bazı emtianın fiyatları da şöyledir:

Bir khar (1 khar = 4 oipe = 160 hin = 76,56 litre

                                    1 ojpe = 40 hin = 19,14 litre

                                                           1 hin = 0,47 litre) arpa, 2 ilâ 8 deben

bir khar emmer (buğday türü), 1 ilâ 4 deben,

bir somun ekmek, 1/5 deben,

bir hin taze yağ, ½ ilâ ¾ deben,

bir hin bal, 5/7 deben,

bir khar tuz, 4 deben,

bir madjiktu – kavanoz (kabaca 50 bin) bira, 1 deben.

Canlı hayvan:
Büyük baş hayvan, boya göre 30 ilâ 120 deben.

Eşek, 26 ilâ 40 deben; sıpası ile birlikte dişi eşek 90 ilâ 110 deben.

Domuz, 5 deben.

Keçi, 1 ilâ 3 deben.

 

Ahşap eşyalar:

Tabut, ortalama 15 deben; genişleri 60 deben;

resim ve kabartma ile süslü olanlar 95 deben;

yatak, ortalama 95 deben;

iskemle, 2 deben’den başlar;

koltuk, 30 deben;

havaneli, ½ deben;

çapa (bunun ağaçtan olduğu anlaşılıyor), 2 deben;

söğüt ağacından kürek, 9 deben;

keser sapı, 3 deben;

kapı (?), 2 deben;

boyalı mezar kapısı, 3 deben.

Madeni eşyalar:

Bronz leğen, 3 ilâ 20 deben;

bakır “ustura”, 1 deben;

bronz ibrik, 20 deben;

çakı, 3 deben;

süzgeç, 3 deben;

balta (kerdjen), 60 deben.

Dokuma ve deriler:

Gömlek, 5 deben;

önlük, 1 deben;

bir çift sandal (ayakkabı), ½ ilâ 2 deben;

hasır, ½ ilâ 1 ½ deben;

Deri torba, 2 ilâ 3 deben;

keçi derisi, 2 deben;

sığır derisi, 2 ilâ 20 deben;

taş oklava, 1 deben;

1 hin mht (murton =myrtus= Mersin ağacı. Mrht ile münasebeti olabilir mi?) yağı.

Fiyatların tespitinde, yukarıdaki deben ve bunun onda biri kite’den başka, ideogramilerde “parça” olarak okunan bir değer birimi de yaygın olarak kullanılmış olup bunun 1/12 deben’e eşitliği vesikalardan anlaşılıyor. Bundan başka buğday (emmer) da gerek alışverişlerinde, gerekse hizmetlerin tediyesinde kıymet ölçüsü olarak karşımıza çıkıyor: Bir keçi 1 ¾ khar (buğday), bir hin taze yağ ¼ khar.

Cari ücretlerin de zikri yerinde olur. Bu hususta elde ancak az belge olup bunlardan önemlisi “Yeni Krallık” döneminde Dâr-il – Medine’ye yerleşmiş kraliyet işçilerine uygulananı irae eder.

Tefriki yapabilmek için de bunların teşkilâtını bilmekte fayda mülâhaza edilir. Bunlar, gemi mürettebatı gibi, “sağ kanat – sol kanat” olarak ayrılmış olup her bir kanadın başında bir “mürettebat büyüğü”, ona muavin olarak da bir “murahhas” bulunur, bunların tahrirat (yazı) işleri de bir “kâtip” tarafından ifa edilirdi. Bunlar balık ve sebze, bitkisel, sade ve içyağı, elbise, su, yakacak odun ve çanak çömlek şeklinde aynî olarak tediye edilirlerdi.

Bununla birlikte düz işçinin maaşı esas itibarıyla buğday miktarı ile ölçülürdü. Tayın, buğdaydan başka arpa ile de tespit edilirdi. “Mürettebat büyüğü” (ustabaşı), ayda 5 ½ khar, kâtip bunun yarısı kadar emmer buğdayı alırdı. “Mürettebat”tan bir düz işçinin maaşı ortalama 4 khar idi.


[1] Deniz kabuklarından bu renkte boya elde edilmesini daha önce, Kültür Kökenleri 4, “Dokuma ve Giyim teknikleri” cildimizde ayrıntılarıyla görmüştük.

[2] History of mankind, Vol. II/1, s. 128 – 129.

[3] G. Contenau. – La civilisation phénicienne, s. 236-237.

[4] P. Waltz. – La question d’Orient dans l’antiguité, s. 33.

[5] ibd., s. 33.

[6] E. B., mad. “Troy”

[7] J. Cerney. – Prices and wages in Egypt in the Ramesside periode, in JWH I/4, s. 903 – 921.