Ek

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Ek

Ek

“Bu savaşın başında (I. Dünya Savaşı) herkesin ağzında olan, Almanya’nın askerî olanakları ne olursa olsun, diplomaside tüm başarının damıtıldığı diplomatik kabiliyet ve psikolojiden çocukça ve umutsuzca yoksun olduğu idi. İşte ciddî kusura örnekler olarak, İngiltere’nin hiçbir zaman savaşa katılacağını ummadığı, bu arada sadece bir cinayet olmakla kalmayıp çok aptalca bir hata olan Belçika’ya taarruz gösterilmektedir. Almanya’nın hiçbir zaman anlamadığı ve birçok başka vahşetin ışığında, hiçbir zaman anlayamayacağı belli olan şey, uygar insanların psikolojisidir… Onun nazarında, başka uygar ulusların psikolojisine hâkim olmaya değmez zira o, onları anlamak için değil, fethetmek için yola çıkmıştır…”

 

“Ancak Avrupa, Almanya’nın psikolojiyi ve işine geldiği zaman bunun diplomasiye damıtılma yöntemlerini öğrenemeyeceğini sanarak, genellikle büyük hata etmektedir. Kendileriyle doğruca dövüşeceği için İngiliz ve Fransızların psikolojilerinin etüdü gereksizdir ama yıllardan beri bizim diplomasimizi utandıracak kadar maharet ve sabırla Türklerin psikolojisini tetkik etmiştir. Yıllarca Büyük Güçler’in Türkiye ile ilişkilerini gözlemiş fakat kendisi hiçbir zaman bu politikaya katılmamıştır. Bir kenarda sükûnetle oturup işlerin nasıl yürüdüğüne bakmıştır. Gördüğü kısaca şudur: yüz yıldır Türkiye Avrupa’da, cesedinin etrafında derhal meydana gelecek şâyân-ı hayret kavga korkusuyla onu ölüme terk etmeye cesaret edemeyen “tabip güç”lerin sürekli ihtimamlarıyla canlı tutulmuştur. Bunlar yatağının etrafına oturup onu striknin ve oksijen iğneleri ve bundan daha az olmayan, hastayı tahrik ve sinirlendirme politikasıyla, canlı tutmuşlardır. Abdülhamit’in tüm saltanatı süresince bunda ısrar etmişlerdir. İngiltere, Mısır’ı himayesine alarak, altından yastığını çekip almış, Rusya ondan Doğu Rumeli’yi cımbızlamış; Fransa İstanbul rıhtımlarını kaparak onu sıcak su şişesinden mahrum bırakmıştır ve bunlar hep birlikte onu, 1896’da Yunanistan’la savaşa girdiğinde, sarsıp tokatlamışlar, Tesalya’da kazandığı topraklardan yoksun bırakmışlardır. Bütün bunlar Avrupa diplomasisinin Türkiye’ye uyguladığı prensipler olmuş ve Almanya bundan hep alarga durmuştur.”

 

“Ama bugünkü Alman İmparatoru’nun (II. Wilhelm) saltanatının başlangıcından beri Alman, daha doğrusu Prusya diplomasisi işe rahatça koyulmuştu. Türklerin psikolojisini etüt etmeye değerdi zira önceleri belirsiz fakat zamanla her gün artan berraklıkla Almanya, yaklaşmakta olan büyük mücadelede Türkiye’nin çok önemli bir ağırlığa sahip olacağını peşinen görür olmuştu. Ama Türkiye ona faydalı olacaksa onunla birlikte (daha doğrusu onun hesabına) dövüşebilecek kuvvetli bir Türkiye’ye gerek vardı, yoksa öbür güç’lerin zorla ayakta tuttukları hasta adama ihtiyacı yoktu. Türkiye’ye eninde sonunda egemen olmak amaçlanmakla birlikte o zayıf değil, kuvvetli bir hizmetkâr arıyordu… Anadolu mükemmel bir malzeme arz ediyordu ve Doğulu insanlarla yol almak için kesenin ağzını iyice açmanın gereğini çok iyi anlamıştı: bahşişten başka Allah yoktur ve Deutsche Bank onun Resulü’dür…”

 

“Yıllarca işler böyle sakince yürüdü ve Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük alanı üzerinde Almanya’nın ektiği ekinin ilk minik yaprakları görünmeye başlamıştı. Bugün ekin yükselmiş olup tüm alanı olgun ve dolgun başaklarıyla kaplamıştır. Zira bugün Türkiye bir Alman sömürgesinden başka bir şey değildir… Bugün Türkiye’nin Sultan’ı kimdir? Almanya’nın II. Wilhelm’inden başkası değil. Kabinesi Berlin’de toplanır ve ara sıra Talât’ı çağırıp onu münhasıran onursal konuk olarak toplantıya iştirak ettirir. Ve Talât İstanbul’a yalnız bir onursal kılıçla döner. Ya da kendi sözde efendisi Sultan’dan bir tane II. Wilhelm’e götürür veya sözde efendisine gerçek efendisinden bir tane getirir. Zira hiç kimse II. Wilhelm’den iyi onursal kılıçların onursuzluk işlerinde oynadığı rolü bilmez.”

 

“Burada Almanya’yı ani olarak harekete geçiren büyük psikolojik an gelmişti. Genç Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nu tek bir mütecanis ve ahenkli bütün halinde perçinleyeceklerini ilân etmişler ve parlak bir paradoksal muhakeme ile Almanya bunu onların hesabına kendi yapmaya karar vermişti. Pan-Türkist ülküyü ilân eden beyannamelerinin ruhuyla tam çelişki halinde olmak üzere bunların burunlarının dibinde Pan-Cermen idealinin büyük yeni bölümünü sahnelemeye koyulmuştu. Ve Genç Türkler aradaki farkı anlamamışlardı! Bu gürbüz Tötonik yavruyu kendi bebekleri sanmışlar, onu emzirip beslemişlerdi. Şaşırtıcı şekilde gelişip kısa sürede diş değiştirmiş ve uyuduğunu sandıkları bir günde, “Deutschland über Allah[1] – Almanya Allah’ın üstünde!” diye bağırarak, “beşiğinden koca bir Prusyalı asker olarak fırlamıştı!”[2]

 

“Avrupa’nın bir zamanlar hasta adam olarak gördüğü Güç’ü ne şanlı bir gelecek bekliyor. ‘Yiğit Alman, Avusturya ve Türk orduları tarafından Rus despotizminin ezilmesiyle’ diye yazıyordu Tekin Alp, ‘otuz ilâ kırk milyon Türk, bağımsızlığa kavuşacak. On milyon Osmanlı Türk’ü ile birlikte bu, elli milyonluk bir ulus oluşturacak, bu ulus belki Almanya’nınki ile kıyaslanabilecek bir büyük uygarlığa doğru ilerleyecek ve bunda hattâ daha bile yükseğe çıkabilme güç ve enerjisine sahip olacaktır. Bir bakımdan dejenere Fransız ve İngiliz uygarlıklarından da üstün olacaktır’.”

 

“Bu paragrafın aritmetik ve heyecanı, Tekin Alp’in Türk ve Pan-Türk Ülküsü kitabından alınmıştır. Eser 1915’te yayınlanmış[3] olup bunda değil sadece Türkiye için nasyonalist amaçlar, Türkiye üzerinde Prusya amaçlarını, ya da, daha doğru ifadeyle, ipnotize edilmiş bir Türkiye üzerinde Prusya’nın gördüğü düşü görmek doğaldır…”[4]

 

“Almanya görüyor, Almanya sıraya koyuyor, Almanya dudaklarını yalıyor ve uzun kaşığını çıkarıyor zira artık saati gelmiştir. İşe karışmıyor: O, sadece Pan-Türk ülküsünün ileri gitmesine yardımcı oluyor. İleri görüşüyle meselâ izci (örgütünün-B. O.) teşvik edilecek bir şey olduğunu fark ediyor, zira bugün eğitilmiş olmakta olan çocuklar ilerde, çok sayıda bulunamayacak gençler olacaklardır. Her ne pahasına olursa olsun, izci hareketi desteklenecektir. Bunu o denli açık elle ve metodik olarak yapacaktır ki 1916’da, güvenilir bir kaynağın istihbaratına göre, tüm izci hareketi, sayısız şubeleriyle, Alman Albay von Hoff’un denetimi altında olacaktır. Derneklerinde çocuklar askerî şekilde, bir “eğlence havası içinde”, Sultan II. Wilhelm’in işine yarayacak şekilde idmanlardan hoşlanacaklardır…”[5]

 

“… Türk ordusunda Türkleri okşamak üzere ‘Paşa Kuruluşu’ adı verilmiş birlikler bulunuyordu ve bunlar Baron Kress von Kressenstein’ın komutası altında Alman subay ve sivilleri tarafından yürütülüyor, Türk ordusu mensubu olmalarına rağmen Alman üniformalarını muhafaza ediyorlardı” (bu kuruluş hakkında bkz. s. 301).

 

“Bu Alman mayası, Türk olan bu kuruluşların geri kalanı için bir eğitim sınıfı oluşturuyordu. Almanlar Müslüman âdetlerine ve bunların dinî uygulamalarına özel saygı göstermeye mecbur tutulmuşlardı. Paşa Kuruluşu’na katılacak her Alman birliği, bir gemide hazırlanmış karargâh bulur ve ‘görev yerine’ giderken birlikler tren istasyonundaki depolardan kendilerine iki ilâ üç ay yetecek kadar kumanya alırlardı. Kendilerine savaş günlüğü yazmaları emredilmiş olup, ellerine Mezopotamya’nın askerî ve coğrafî koşulları üzerinde el kitapları veriliyordu; bunlarda harita ve develerin bakım ve eğitimi hakkında bilgiler bulunuyordu. Bunlar sanki Mezopotamya’da İngiliz birliklerine karşı kullanılmak üzere hazırlanmıştı ama bunların oralarda kullanıldıklarını saptayamadım.”

 

“Bu Paşa Kuruluşu üzerinde büyük gizliliğe riayet edilmiş ve bunların teşekkül ve hareketleri fevkalâde şekilde örtülmüştür.”

 

“Küçük Asya ve Filistin’de telsiz istasyonları kurulmuş ve bunlar Binbaşı Schlee’nin kumandasına verilmiştir…”[6]

 

“Ama Almanya işi daha da köklü tutmaya kararlıydı. Bunun için de Türk eğitim sorunlarına babayani bir ilgi gösterir olmuştu. 1916’da, Alman idaresinde İstanbul’da bir okul açılmıştı ve burada Almanca öğretiliyordu. Sivas’tan bir öğretmen ekibi, Alman yöntemlerini öğrenmek üzere Almanya’ya gönderilmişti. Almancanın hattâ Türk ortaokullarında zorunlu olması Almanlarca planlanmaktaydı. Nisan 1917’de ‘Dostluk Evi’nin temeli İstanbul’da atılıyordu, bu kuruluşun amacı Türk öğrencileri arasında Alman olan her şeye karşı ilgi uyandırmaktı. O ise ki daha senenin başında 10000 Türk gencinin Almanya’ya ticaret tahsiline gönderilmesi için anlaşmaya varılmıştı (bu gençler herhalde askerliğe yaramayanlar arasından seçilmiş olmalıydı). Böyle bir proje konusunda Osmanlı Maarif’inden Halil Halit Bey Türklerin Almanya’da eğitilmeleri hususunda anlaşmayı övüyor ve ‘Fransa’ya gittiklerinde dinlerini unutuyorlar (herhalde Prusya Tanrısı Türk Allah’ına daha yakındı…) ve vatan sevgisini kaybetmiş ve işe yaramaz halde dönüyorlar’ diyordu. ‘Esas niteliklerini kaybetmeden Alman yöntemlerinde iyi ne görürlerse benimseyeceklerdir’. Söyleyen Halil Halit Bey, söyleten Potsdam’dı.”

 

Bunu kıskanan Avusturyalılar da Ekim 1916’da Viyana’da 250 Osmanlı öğrencisi için bir kolej açmışlardı ama Almanya bunlardan 10000’ini Berlin’e getirmişti. Adana’da Türk-Alman Derneği 300 öğrencilik bir Alman okulu açmış, buna karşılık Alman kolonistler için de Berlin’de Türkçe kursları tertip edilmişti[7] hani bugün olduğu gibi…

 

Resim 32’ye bir kez daha göz atalım. Aralık 1979’da Afganistan’ın Sovyetlerce işgali bu karikatürü güncel hale getiriyor, arka plândaki Girit olayı dışında. Gerçekten Afganistan mükemmel bir tampon devlet olarak tanımlanagelmiştir, geleneksel olarak. Bununla birlikte belli tarihî sibakı içinde bu ifadenin özgül manasının açıklığa kavuşması da gerekir. Afganistan’ın bir tampon devlet olarak klâsik kavramı, genellikle Afgan hükümetinin tüm maharetini seferber eden, bölgenin iki Büyük Güç’ü, İngiltere ve Rusya arasında sallanan bir dengenin tutulması keyfiyetinden ibarettir. İşbu nazik durum daha XIX. yy.da kendini göstermiş ve bildiğimiz gibi I. Dünya Savaşı’nı da yaşamıştı. Her ne kadar 1919’dan sonra İngiliz ve Sovyetler için Afganistan’a karşı jeopolitik mevzi değişmemişse de bu iki büyük Güç’ün her ikisi de yeni ek boyut kazanmıştır.

 

  1. Hindistan sömürgesi dolayısıyla bölgede doğruca ağırlığı olması itibariyle İngiltere, bir dünya gücü olmanın dışında şimdi Hint milliyetçilik ve komünalizm kuvvetlerini önceleri geciktirmeye yeltenmiş, sonra da bunlarla uzlaşma yoluna girmiş olmakla yavaş yavaş karakterini değiştirmiştir.
  2. Rusya, sonuçları peşinden hesaplanamayacak bir ek işlev iktisap etmiştir: komünist ideoloji.
  3. Kısa sürede kesin bir rol oynamaya namzet önemli bir etken de, I. Dünya Savaşı’ndan önce oralarda gözükmeyen Almanya’nın Afganistan’da üçüncü Büyük Güç olarak belirmesi. Afganistan’da, daha sonra, 1950’lerin Sovyet nüfuzu ile dikkate değer şekilde benzerlik arz eden sebatkâr Alman süzülmesi tüm iki savaş arası boyunca gözlenebiliyordu. Almanya’nın Hitler döneminde, büyük sınaî potansiyeli ve keskin militarizmiyle baş kaldırması, özellikle cazip bir etken olup Afganlılar bunu görmezlikten gelemezlerdi.

 

Bu muhteşem Almanya ile daha yakın ilişkiden ne gibi zarar doğabilirdi? O Almanya ki neredeyse hiçbir karşılığı ve Afganistan’ı bazı Hint eyaletleri durumuna getirecek aşağılayıcı koşulları olmadan cömert krediler vermeye hazırdı. Bunlara ek olarak da Almanya, Afganistan’ın hayli de uzağındaydı. Afgan gözüyle Almanlar, iyi insanlardı, işlerinde birinci sınıf uzman kişilerdi; çok çalışkandılar ve Afganistan’ın yaşam koşullarını tabii görmekteydiler. Her ne kadar bunlardan bazıları Nazi idiyse de çoğu kez İngiliz uzmanlarını niteleyen küstahça gururdan yoksun (!) görünüyorlardı.

 

Böylece 1938’de Almanya Afganistan’da “bir yıkıcı fetih enfrastrüktürü” inşa etmeyi başarmıştı. Todt örgütü, yol ve köprü inşasına nezaret ediyor; Lufthansa Berlin’le Kâbil arasında doğru hava bağlantısı kuruyordu; Siemens ile Telefunken, telekomünikasyon araçları sağlıyordu ve bütün bunlardan daha önemli olarak da Afgan ordusu sistemli şekilde Alman malzemesiyle donatılmaktaydı.

 

Görüldüğü gibi Alman sızma yöntemleri hep aynı olduğu gibi onları kabul eden ülkenin mantığı da hep aynı şekilde çalışıyor: Almanya ile müşterek sınır yok. Dolayısıyla doğruca bir istilâ bahis konusu değil, Almanlar öbürleri gibi küstah değil ve saire… 1919’da, Amerikan mandası diye tutturanlarımız da aynı mülâhazalardan hareket etmiyorlar mıydı?… Devam edelim.

 

Kabil’deki İngiliz Büyükelçisi Sir Kerr Fraser – Tytler, işbu Alman etkisinin İngiliz çıkarlarını ne dereceye kadar tehdit ettiğini kendi kendine sorar oluyor ve yine kendine yanıtını veriyor: “Dünyada barış hüküm sürdüğü sürece Almanların Afgan kalkınmasına yardımları bizim lehimizedir… Ama İngiltere’nin de dâhil olacağı bir savaş halinde, iş değişecektir. Bu ülkeye Alman nüfuzunun hedefinin önce Rusya olduğu ve Almanların Afganistan’ı, Sovyet idaresine karşı Orta Asya’da Japonlarla birleşmek için bir odak noktası olarak görmeleri ihtimali doğru olmakla birlikte Rusya için doğru olan Hindistan için de doğru olabilir…”

 

Ve Afganistan, II. Dünya Savaşı’nın ilk on iki ayında korkunç Sovyet – Nazi ittifakı ile burun buruna kalmıştı. Ama birdenbire bu ittifak yerini Sovyet – İngiliz’inkine terk etmişti ve Afganistan akşamdan sabaha yine geleneksel tampon devlet rolüne dönüyordu.

 

23 Ağustos 1939 Sovyet – Nazi paktından sonra İngiliz Genelkurmayı Savaş Kabinesi’ne “1940’ta Rusya ile muhasımatın askerî yükü” üzerindeki tahminlerini sunmuş olup bunda “Almanya’yla Sovyetler Birliği’nin, İngiliz İmparatorluğunun parçalanmasını sağlamada müşterek çıkarlar vardır” deniyordu.

 

Alman Yüksek Kumandası OKW (Oberkommando der Wehrmacht) ile Dışişleri de az çok bu ayni düşünce çizgisinde bulunuyorlardı: Sovyet ilerlemesini ayni zamanda Orta Doğu ve Basra Körfezi’ne doğru yönelterek İngiliz İmparatorluğu’nun çözülmesini sağlamanın yolu nedir? 1 Ocak 1940’ta Kara Kuvvetleri Komutanı von Brauchitsch, Sovyet genişlemesini Boğazlar ve Balkanlar’dan çevirip bunu Afganistan ve Hindistan’a yöneltmeyi öneriyor. Bir hafta sonra General Jodl, OKW Harekât Dairesi hesabına, Orta Doğu’da danışıklı Rus – Alman harekâtı için bir memorandum hazırlıyor.

 

Almanlar, birbiri ardından Avrupa devletlerini devirip İngiltere’yi yalnız bıraktıktan sonra Afganistan’a olan ilgilerini tazelemişlerdi. Nazi propagandası, tıpkı yedi yüz yıl önce Moğollarınki gibi “III. Reich’ın askerî gücüne karşı ülkelerini savunmaya cesaret edenlerin vay haline!” şeklinde yürütülüyor, bir yandan da Todt örgütünün yol başuzmanlarından Karl Schnell’in idaresinde çok sayıda Alman uzmanı Afganistan’ı dolduruyordu. Rusya da, Afganlıların gözünde, Almanya’nın gayri resmî küçük ortağı durumundaydı. Almanlar bir ara, bir darbeyle mevcut iktidarı devirip kendi adamları olan esbak kral Emanullah Han’ı başa geçirmeyi bile tasarlıyorlar, hani zamanında Atatürk’e misafir olup, buradan Almanya’ya giderek Hindenburg’la resim çektiren Emanullah Han’ı (bkz. s. 344). Ama sonra bundan ya vazgeçiyorlar, ya da bu işte başarı şansı görmüyorlar.

 

Sonunda Afganistan da, o zaman Türkiye’nin yaptığı gibi “ayni çukura düştüğü” İngiliz’in yanında yer almayı sürdürmüştü. Tabii Afganlıların da Hüsrev Gerede’leri, Emir Erkilet’leri… olmuştu. Nisan 1941 başında Irak’ın Mihver yanlısı hükümetinin durumu kuvvetli görününce Afgan Ulusal Ekonomi Bakanı Abdülmacit Han, bir “uzatılmış Berlin – Bağdat – Kabil Mihveri” fikrini ileri sürüp bütün Saadabad Paktı’nın üyelerine, ezcümle Afganistan, İran, Irak ve Türkiye’ye Alman desteğini sağlamayı ummuştu. Ama İran ve Suriye’de Mihver yanlısı kuvvetlerin yaşama şansı olmadığı aşikâr olunca Abdülmacit Han çabucak tornistan edip Alman “Yeni Nizam”ının Doğu ülkelerine getirecek bir şeyi olmadığını ilân edecekti.

 

  1. Dünya Savaşı sırasında Almanların serüveni! Afganistan seferinin iki liderinden biri ve Wilhelmstrasse’nin en iyi Doğu işleri uzmanı Otto Werner von Hentig, hani Berlin’de İdris Alemcan’ın Müstecib’i ilk önce götürdüğü von Hentig (bkz. s. 370 ve 380) Pilger’in yerini almak üzere görevlendiriliyor. İngiliz – Sovyet müşterek muhalefeti oyunu bozuyor…[8]

 

Orta Doğu’da dolanmayı sürdürelim.

 

İran, Amerika’nın dikkatini, Sovyetler Birliği’ne savaş malzemesi sevk etmek üzere Amerikan birliklerinin 1941 sonunda oraya vardığı günden itibaren çekmişti. Hattâ Eylül 1942’de İran hükümeti üzerinde etki kazanma yolları Tahran’daki Amerikan Sefareti tarafından düşünülür olmuştu. Bir ABD memorandumunda “İran hükümeti içinde stratejik noktalara Amerikalıları yerleştirmenin acil tavsiyesi ve özellikle, İran ordusu içinde bir gizli tertibin gözlenmesi ve mümkünse, önlenmesi için bir askerî heyetin gönderilmesinin lüzumu…” tartışılıyordu. Savaş yılları içinde bu tertiplerin amacı, İran hükümeti içinde Alman yanlısı sabotajlarının önlenmesi olabilirdi. Ama daha sonra, amaç savaş sonrası ABD politikasının gelişmesini sağlamaya yönelmişti. Sonradan Amerikan misyonları Maliye, İçişleri ve Savaş Bakanlıkları’nda yerlerini alacaklardı. ABD ile Kasım 1943’de imzalanmış bir anlaşmaya göre Amerikan askerî müşavere heyetinin şefi “kendisine lâzım olan, ordunun idaresine ait her türlü kayıt, muhabere ve plânı doğruca elde etme” hakkına sahip oluyordu. Ayrıca “ordunun herhangi bir rüknünü”, görevinde “kendisine yardımcı olması melhuz konularda” celp edip sorguya çekmek; keza İran subaylarının tayin, nakil ya da işten çektirilmeleri hususunda Şah’a tavsiyede bulunmak yetkisini de alıyordu.

 

Ve bütün bunlar da İngiltere’nin bir dünya gücü olma bakımından sath-ı mâilde bulunmasının ışığı altında yürütülüyordu.

 

Büyükelçi Morris, kendi ülkesinde cari politik sistem yerine “bir kuvvetli adamın ortaya çıkması” gereğini savunuyordu, İran için. Bu itibarla bir yandan İranlıları totalitarizmin kötülükleri hususunda uyarıp yerel komünistlerin bozguna uğratılmaları için yardımda bulunurken öbür yandan da dünyanın en önde demokrasisinin mümessili, şiddetle karşı koyduğu bir siyasî sistemin birçok veçhelerini tecessüm ettiren bir idare düzeninin yeniden kurulmasını İran’a reva görüyordu.[9]

 

Ve adam seçmeler ve sonunda da Şah Rıza Pehlevî!…

 

Hep söylediğim gibi yöntemler her zaman, her yerde aynı: Wilhelm, borusunu rahatça öttürebilmek için “kuvvetli adam” olarak Enver’i ortaya çıkarmıştı…

 

Bu vesileyle İttihat ve Terakki Kâtib-i Umumîsi Mithat Şükrü Bey’in bir anısına yer vereceğim, işbu “yöntemler”den biri babında.

 

“Çanakkale zaferi sırasında… von Wangenheim bir gün… Enver Paşa’ya telefon ederek haşmetli Alman İmparatoru adına resmî bir ziyarette bulunacağını bildirmiş… II. Wilhelm hazretlerinin Çanakkale’de kazanılan zafer münasebetiyle duyduğu hayranlık ve memnuniyeti belirtmekle görevli olduğunu söylemekle başlar… sonra cebinden bir zarf çıkarır ve Enver Paşa’ya uzatarak şöyle devam eder: “Bu çeki İmparator hazretleri Çanakkale zaferi ile sonuçlanan büyük savaşın bir hatırası olmak üzere lütfen kabul edilmesini sizden rica ediyor’.”

 

“Enver Paşa çeki alır, üzerindeki rakama bir göz atar. Bir milyon mark… yazılıdır… Bir imparator tarafından olsa dahi 50000 altın lira hediye verilemezdi. Bu âdeta rüşvetti… bir an için çeki Büyükelçi’ye iade etmeyi düşünür, fakat bunun siyasî bir olaya sebep olması ihtimalini, çekin reddedilmesinin İmparator tarafından hakaret telâkki edilmesinin yaratacağı güç durumu göz önünde tutarak…”

 

Enver Paşa parayı hazineye irat kaydettirir. Paranın Deutsche Bank’tan tahsilini Cavit Bey’den rica eder.[10]

 

Olay üzerinde herhangi bir yoruma gerek var mı?

 

Mezkûr banka, yine Mithat Şükrü Bey’in verdiği bir küçük ayrıntıyı aklıma getirdi. Kitabın konusuna yaraşır:

 

Bursa’da bir genç Mithat Şükrü Bey’in yanına varır. “Efendim, ben Bursa’da Cemiyet’in hey’et-i merkeziyesi azasıyım. Sizin burada olduğunuzu haber alınca ziyaretinize geldim”, der.

 

“Gencin bu davranışı hoşuma gitmişti, sanını ve ne işle meşgul olduğunu öğrenmek istedim. O, başı önde isminin Mahmut Celâl olduğunu, kayınpederi Bursa eşrafından Saffet Bey’in baş veznedar olarak çalıştığı Deutsche Orient Bank’ta görevli bulunduğunu söyledi…”[11]

 

Bu staj İş Bankası’nın kuruluşu için yeterli olacaktır, yıllar sonra…

 

Bismarck’ın öğretisine sonuna kadar uyulacaktı. Nazi’lerin işbaşına geldikleri yılda Alman bahriyesinin İngilizlerle bir anlaşmayı sevinçle karşılayacağına dair ilk iş’ar Amiral Reader’den Kasım 1933’de geliyor. Berlin’deki İngiliz deniz ataşesi Almanya’da kimsenin İngiltere’ye karşı bir donanma inşasını hayal etmediğini söylüyor. Bu ifade, her vesileyle tekrar edilip duruyor. Bununla kalınmayıp Reader “Baltık’ta küçük fakat güçlü’ bir Alman filotillasının İngiliz politikasına büyük destek olabileceğini” telkin ediyor ve Alman donanmasıyla dostça ilişkilerin İngilizlere Amerikalılar üzerinde deniz üstünlüğünü yeniden kazanma olanağını vereceğini de ekliyor… İngiliz Dışişleri bu “fazla ince olmayan” muhavereyi kesiyor… Sevse de, sevmese de, Atlantik ötesindeki kuzeni aleyhine bir “yabancı” ile alenen konuşamaz…

 

Bundan sonra bildiğimiz pazarlık: üçte biri… ve saire. Fakat bütün bu cambazlıkların altında konumuz itibariyle çok önemli bir gerçek yatıyor: İngiliz “Amirallik Dairesi, Alman donanmasının küçük çapı itibariyle Alman genişlemesinin kolonilere ya da Batı’ya, Fransa’ya doğru değil, Doğu’ya yöneleceğine inanıyor”, Türkiye’nin de dâhil bulunduğu Doğu’ya.

 

Her şeye rağmen İngiliz Hariciyesi ihtiyatı elden bırakmıyor. Her ne kadar “Amirallik Dairesi’nin görüşü hâlâ Drang nach Osten’in Alman siyasasında egemen olduğu merkezinde ise de Alman donanmasının görevinin Baltık’ta üstünlük olduğuna göre bir İngiliz Alman deniz mücadelesi olanağı üzerinde duruluyor…”.

 

“Birinci Deniz Lord’u Amiral Chatfield, İngiliz yeniden silâhlanması tamamlanana kadar ne şiş yansın ne kebap düsturuna göre amel edip Almanya’yı kolonilerle yatıştırmak ve Japonya’yla anlaşmalar aramak hususunda ısrarlıydı. Mantığı, güçler dengesi ya da Nazi Almanya’sına karşı ahlâkî tepki dışında kalıyordu. Stratejik görüşünde, Doğu’ya doğru, ister barışçı, ister zorla Alman genişlemesinin hiçbir surette bir casus belli (savaş nedeni) olmaması keyfiyeti hayatî mahiyet arz ediyordu. İngiltere’nin harbe hazır olmamasının yanı sıra Chatfield böyle bir Alman genişlemesinin mutlaka Hitler rejimini güçlendireceği görüşünü savunuyordu. Mantığı şöyle çalışıyordu:

 

“Almanya… Güney-Doğu’ya doğru genişlemeye çalışacak olursa biz, kanımca, bunu kabul etmeliyiz. Avrupa bu bölgede kendi öz kurtuluşuna çalışmalıdır… Bir ulusun bir diğerine ya da hele bu zamanda birkaç tanesine birden egemen olabilmesi adamakıllı şüphelidir… Bu itibarla bizim buna (Doğu’ya genişlemesine) bulaşmamız hatalı ve tehlikelidir…”

 

“Chatfield bu tür düşüncede yalnız değildi. Başkaları da, Dışişlerinden Sir Alexander Cadogan ve Lord Halifax, War Office kurmayının üyeleri ve Chatfield’in yakın arkadaşı ve destekleyicisi, Kabine Müsteşarı Sir Maurice Hankey, zaman zaman Almanya’nın Drang nach Osten’ini yürütebileceği ya da buna izin verilip verilmemesi gerektiği hususunda kararsızlığı paylaşıyorlardı.”[12]

 

Peki, bu son Drang nach Osten’in ilk ve en önemli hedefi neresi olabilirdi? Neresi olacak, sonradan, iyice sıkışıp da biraz akılları başlarına geldikten sonra, beraberliğinde hayatî yarar gördükleri Türkiye!… Hani dememiş miydi köylü “biz de biliriz İngiliz’in ne domuz olduğunu ama ne idelim ki ayni çukura düştük” diye (bkz. 394).

 

Bütün bu düzenbazlıklar tekerrür ederken Maurras’ın, Laval’in, Gamelin’in, Weygand’m Fransa’sı neyle meşguldü? Nasıl görüyordu dünya ilişkilerini? Kendi güvenliği için ne düşünüyordu? Bütün bunların yanıtlarını daha önce vermiş olmakla birlikte geriye kalmış bir önemli konuya, Fransız – Sovyet ittifakı konusunu kısaca hikâye etmekle, ibret alma babında fayda görüyorum. Gerçekten bunda askerî yetke ile siyasî yetke arasındaki ilişkiler bakımından çok tipik bir örnekle karşılaşılıyor ki buna koşut akımlar da zaman zaman ülkemizi etkilemiştir.

 

“Komünist makinistler”i bir araya getirmemek için üç tankı beraberce kullanmayı kesinlikle reddeden Fransız Yüksek Kumanda heyeti, kendine göre bir dış politika ile, Sovyetler Birliği’nin dışlandığı bir ittifaklar sistemi vücuda getirmiş ve bunu siyasî yetkeye zorla kabul ettirmeyi başarmıştı. Başka deyimle, siyasî karar organları, ezcümle bakanlar kurulu başkanı ve dışişleriyle savunma bakanları, askerî karar organları karşısında, kenara çekilmişlerdir. Bundan tek istisna, SSCB ile bir yakınlaşma’yı isteyip Sovyet yüksek kumanda heyetinin (Thatchevsky ve arkadaşları) Stalin tarafından tasfiyesi üzerine bundan vazgeçen Leon Blum olmuştu. O, Fransız Yüksek Kumanda’sına “mukavemet” etmiş, kumanda heyeti de bunu olumlu yönde yanıtlamıştı.

 

Yüksek Kumanda’nın Doğu’daki ittifak sistemi Çekoslovakya ve Polonya’ya dayanıyordu; bu sonuncu ülkenin ordusu, Kızılordu’dan üstün olarak görülmekteydi, Fransız generallerince. Bunlar Sovyetler Birliği ile bir askerî ittifaka girmeme nedenlerini “teknik” açıdan izah diyorlardı. Kızılordu sağlam değildi. Bu ordu gençti, tecrübesizdi ve siyasî ayrılıklar tarafından kemirilmekteydi. Malûm yargılamalar ve tasfiyeler bu görüşü pekiştiriyordu.

 

Fransız Yüksek Kumandası’nın Kızılordu ve SSCB’nin gerçek durumu ve tabiatı üzerinde körleştiren şey bir askerî üstünlük kompleksi miydi yoksa yukarıdaki “teknik” deliller aslında yeni Sovyet rejimine karşı duyulan derin ideolojik düşmanlığı mı maskeliyordu? Yüksek Kumanda SSCB ile bir askerî pakta bir türlü yanaşmıyordu. Kendi kuvvetleri içinde, Sovyetler Birliği’nin emrinde Komünist Parti’nin bir yıkıcı hareketinden çekiniyordu. Aslında bu, oldukça garipti şöyle ki SSCB’nin bir yandan Fransa ile askerî ittifaka girip öbür yandan da Fransız ordusunu zayıf düşürme girişiminde bulunması akla ters düşüyordu. Gerçekten Yüksek Kumanda Sovyet hükümetinin ikiyüzlü olduğuna ve Fransa ile ittifakı, onunla Almanya arasında herhangi bir ihtilâftan faydalanmak için aradığına inanıyordu.

 

Fransız Yüksek Kumandası, Sovyetler Birliği’nin askerî ittifak tekliflerini bu üstünlük duygusu ve siyasî ve ideolojik nefret temelleri üzerinde geri çevirmişti. Bu “dış siyaset”, mantıkî ve ussal bir esasa dayanmayıp doğruca “duygusal” mülâhazaların ürünüydü. Daha pragmatik bir politika onu Sovyetler Birliği ile ittifak etmeye itebilirdi. Ne çare ki siyasî liderler Yüksek Kumanda’nın üstesinden gelememişti. Bu bir zaaf eseri miydi, yoksa doğruca bir stratejik görüş yokluğu ve askerlerin “ideolojik önyargıları”yla ayni paralelde bulunmalarından mı kaynaklanmıştı?[13]

 

Öykünün ayrıntıları konumuzun dışında kalırsa da Atatürk’ün kehanetini burada zikretmeden geçemeyiz:

 

“Rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak, manevralarda bulunmak üzere Belgrad’a gitmişti. Fransız Generali Gamelin de davetliler arasında idi. Ziyafetlerde, rütbesi mareşal olduğu için, Fevzi Çakmak’ın Gamelin’den önce gelmesi lâzımdı. Fransız generali bunu kibrine yediremedi. Fevzi Çakmak da tabii hakkından vazgeçmedi. Yugoslavlar yemek davetlerini ayakta vermek zorunda kaldılar. Böylece protokol kavgası ortadan kalktı.”

 

“Atatürk bu vakayı duyunca demişti ki: ‘Almanlar Renani’ye girdikleri zaman, eğer Gamelin elindeki kuvvetlerle karşı koymaya cesaret etse, Hitler partiyi kaybetmişti… Fransa Renani’yi kaybetti. Askerliğe gelince vatanı için vazifesini yapmayan bu general, pek tabii bir protokol işinde bakınız ne münasebetsizlik etmiş! Çocuklar, Fransız milletinin bu Gamelin’den çekeceği vardır’.”[14]

 

Fransa’nın çöküşünü müteakip bu işin öyküsünü yazmış olan Andre Maurrois, bu başkumandan için “bizim bir generale ihtiyacımız vardı. O ise ki başımızda bir filozof vardı…”, demişti.

Soylu Büyük Britanya’nın Atlantik ötesindeki “sonradan görmüş” kuzeniyle arası nasıldı?

 

Son büyük savaştan sonra B. Britanya, Orta Doğu’da savunma sistemini yeni baştan şekillendirirken bir takım gerçekleri göz önünde tutmak zorunda kalmıştı. Bunlar Sovyetler Birliği’nin büyük bir kara gücü olarak ortaya çıkışı, her an artan Amerikan ticarî çıkarları, İngiltere’nin en büyük asker deposu olan Hindistan’ın sürekli bağımsızlık talebi ve Orta Doğu’da yükselen milliyetçilik duyguları. İngiltere, Amerikan çıkarlarını telife hazırken, Sovyet meydan okumasına karşı husumetinde uzlaşmaz bir tutum içine girmişti.

 

Buna karşılık İngiltere’nin Orta Doğu politikası üzerindeki Amerikan kuşkuları, B. Britanya’nın bölgenin petrol ve pazarını inhisarında tuttuğu inancına dayanıyordu. Bunda da fazla haksız sayılmazdı. ABD’nin gelecekteki savunma ve ekonomik gelişmesi için ülkesindeki petrol rezervlerinin yetersizliği hesaplanıyordu. Tasarlanan açığı kapatmak için Bakan Cordell Hull, İngiliz Büyükelçisi Lord Halifax’a, Orta Doğu’nun petrol olanakları üzerinde bir anlaşma için hükümetleri arasında ön görüşmelere girişmeyi teklif etmiş, ilk yanıt (İngiltere’nin en büyük kârı) Orta Doğu petrolünün Amerika ile bölünmesinin kesin reddi yönünde olmuştu; ama sonunda gürbüz kuzenin bastırması sonucu tutumunu değiştirmek zorunda kalmıştı. Ve bu konularda görüşmeler 1944’ün ortalarında yer almış ve her iki ülke birbirlerinin geçerli imtiyazlarına ve yasal olarak elde edilmiş petrol haklarına saygı göstermek hususunda anlaşmışlardı. Bu arada Amerikan ticarî çıkarları bölgede Sovyet varlığı ile gölgeleniyordu. ABD için olduğu gibi savaş, Sovyetler’e de Orta Doğu’ya asılma olanağını sağlamıştı.

 

Bu asılmalar İngiliz çıkarlarını hangi yönde zedeleyebilirdi. O dönemde İmparatorluğun stratejik gereksinmeleri şöyle özetleniyordu: Akdeniz’in Doğu çıkışının, yani Süveyş Kanalı’nın kontrolü; petrol kaynakları ve bunların taşınma hatlarının emniyeti; Hindistan ve Uzak Doğu ile Güney Afrika’ya havayolu için gerekli hava meydanları ve sair vasıtaların emniyetle kullanılması; deniz ulaşımının güvenliği; İmparatorluk stratejik ihtiyaçları için bir üs.

 

Petrol hedeflerine varmak için Sovyetler Birliği, tahmin edildiğine göre, Basra Körfezi’nin bazı bölgelerine hâkim olmaya çalışacak, Trans-İran demiryolları ve Körfez’deki limanlara ilgi gösterecek. Tahran ve Horasan’da mümtaz bir mevki elde etmeye çalışacaktır. Onun müteakip hareketi Türkiye ve Boğazlar’da olabilecektir. Bu bölgede onun hedefleri iki ana mülâhaza etrafında odaklanacaktır: Önce Boğazlar antlaşma altında Türkiye’nin hâkimiyeti ve ikinci olarak da Türkiye’nin öbür devletlerle ilişkileri. Ne yapıp edip donanmasının stratejik kullanımına konmuş sınırlamayı kaldırmak üzere Montreux Antlaşması’nın gözden geçirilmesini isteyecek, siyasası, hiç şüphesiz, Türkiye’yi Batı yörüngesinden ayırıp kendi yanına çekmeye çalışmak olacaktır.

 

Orta Doğu’da İngiliz yeni savunma stratejisinin plâncıları, çeşitli tehlikeleri göz önüne alarak, herhangi bir dünya güvenlik sistemi içinde SSCB’nin tam işbirliğini sağlayıp “makul taleplerini” kabul etmeyi öngören bir havaya giriyorlar. Öbür taraftan ABD ile de, uygun deniz ve hava üstünlüğünü muhafaza etmek üzere yakın işbirliği derpiş ediliyor ve 15 Haziran İngiliz Kurmay Başkanlığı bu projeyi çok cüzi değişiklikle kabul ediyor.[15]

 

19441e în ediyor (t4)>

Bu “makul talepler” nerede başlayıp nerede bitiyordu, İngiliz kurmayının beyninde? Sakın Türkiye’nin Doğu’sundan başlayıp Boğazlar’da bitmesindi?…

 

Tarih insanlara neler öğretmiyor ki…

 

Birinci Dünya Savaşı ve bunun içindeki Alman tutumu sayısız vicdanı derinden yaralamıştı. Hoş, öbürlerinin ona söyleyecek sözleri mi vardı? “Tencere dibin kara…”

 

“Bu kitabın yazarı Alman mercilerinden İsviçre’ye girmek için sınırda izin beklerken, Almanya ikinci büyük cinayetini işlemişti, ilki kesinlikle hedefine varmamış durumda iken.[16] Bu denli düşmanlarının ahlâkî ve genel kabiliyetinin hafifsenerek aşağılanması ve kendi militarizminin gücüne fazla güven karakteristiğiyle sebepsiz yere kışkırttığı bu mücadelede yenik düştüğünün farkına varmaya başlamıştı. Yöntemlerinde insancıllığın en son kalıntılarının nihaî terki ve denizde korsanlık ve tarafsız ülkelerin haklarını tümden çiğnemek hususunda tüm hayvanî içgüdüsünün tatminiyle o şimdi, sönmekte olan bir çabayla çoktan kaybedilmiş bir davaya yardımcı olmaya çalışmaktadır” diyor Steuermer, kitabının önsözünde.[17]

 

Bu zat, Alman yurttaşı olarak askere alınmış, Tannenberg’de dövüşmüş, sağlığının elvermeyişi nedeniyle terhis edilip Kölnische Zeitung’un muhabiri olarak İstanbul’da iki yıl (1915-16) kalmış ve görüp işittiklerini büyük içtenlikle kâğıda dökmüş aydın bir gazetecidir. Anılarını İsviçre’de kaleme almış ve bir arkadaşının yardımıyla İngilizceye çevirmiştir. Kitabında bildiklerimize eklenecek bir şey bulunmamakla birlikte genç Osmanlının Anadolu’yu nasıl yeniden “keşfettiğini” anlatıyor ve bu arada verdiği, özellikle ahlâkî konularda bazı ayrıntılarla da birçok hususu, meselâ Mithat Şükrü Bey’in İttihatçı gayretkeşliğiyle kabule yanaşmadığı Levazım Reisi (Topal) İsmail Hakkı Paşa’nın suiistimallerini…, doğruluyor.

 

Bu noktada ahlâkî konuya bir kez daha temas, kendini kaçınılmaz kılıyor. “Vatanperverâne” duygularla girişilmiş bir takım eylemler, bunlar sonradan tarih tarafından tasvip edilsin, edilmesin, buna girişen kişiye maddî çıkar da sağlamışsa, tarih o kişiyi suçlamakta yerden göğe kadar haklı olur. Ama maddî çıkar sağlamayı düşünmeden[18] sadece yanlış yolda olmuşsa, tarihin yazgısı da göreli olarak “rahim” olabilir.

 

Şimdi bu konuda Nazi Almanya’sından bir örnek vereceğim. Yahudi olduğu gerekçesiyle ünlü Sigmund Freud tutuklanıyor. Gaz odasını boylaması işten değil. Freud’un bir hamisi Göring’le pazarlığa giriyor. Mareşal, öyle kâğıt para kabul edecek enayilerden değil: bir milyon gümüş dolar karşılığında Freud’un kaçışını sağlıyor… Nerede kalmıştı Vaterland?…

 

Madalyadan elbisesi görünmez olmuş bu Nazi hava mareşalini “gökten Allah iner ama Alman topraklarına tek bir İngiliz bombası düşmez!” dediğini çok iyi hatırlıyorum. Luftwaffe’sine o denli güveniyordu. Ama Hamburg’ların, Dresden’lerin ne hale geldiklerini görmek için iki yıl kadar beklemek yetmişti!

 

Prusya “nucleus”u etrafında oluşmuş Almanya atomu, Avrupa ulusları cetvelinde gerçekten ayrı bir fenomen teşkil eder. Bunun çeşitli yönlerden ele alınması hiçbir zaman fazla sayılmayıp onun bugünkü davranışlarının izahına ancak yardımcı olur. Alalım işi biraz gerilerden.

 

Doğu Prusya’da su katılmamış feodal prensipler devlet mekanizmasının yapısına başat olagelmişti. Biz hizmet asaleti birçok bakımdan, Batı’da mansıp satışının Doğu mukabiliydi. Prusyalı Junker sınıfı doğruca savaş komiserliği ve bunun malî servislerine ithal edilmişti: Sivil bürokraside her zaman için önemli bir aristokrat olmayan unsur bulaşması vaki olmaktaysa da bu kişiler işbu devlet kadrolarının zirvesine vardıklarında doğal olarak asalet mertebesine terfi etmekteydiler.[19]

 

Bu noktada Osmanlı bürokrasisiyle büyük benzerlik göze çarpıyor: herhangi bir toprak asaleti tanımamış olan Osmanlı (ve ülkesinden önce Bizans) düzeni, memurunu belli bir mertebeye yükseltmekle, örneğin vezirlik payesi vermekle, onu bir nevi “asilleştirmekte”dir, tıpkı Bizans’ın “palatinal” (saraya mensubiyet) asaleti gibi.

 

Prusya, Avrupa’da klâsik bir ittiratsız ve muhtelit gelişme hadisesini temsil edip Baltık’ın en küçük ve en geri feodal bölgesinden en geniş kapitalist devleti çıkaracaktı. 1739’da mevcut 34 Generalin tümü, 57 Albaydan 56’sı, 46 Yarbaydan 44’ü, 108 Binbaşıdan 106’sı aristokrattı.[20]

 

“Nur Kaiser speist, ich esse, du friest!”… (bkz, s. 534)

 

Marx, Bismarck’ın Alman Devleti’ni bir küskünlük ve şaşkınlıklar karışımı olarak betimliyor. Gerçekten Rosa Luxemburg’un zikretmekten çok hoşlandığı bir cümlesinde “parlamenter şekille süslenmiş, bir feodal karışımla alaşımlandırılmış, daha şimdiden burjuvazi tarafından etki altına alınmış, bürokrasinin donatıp polisin koruduğu bir militer despotizmden başka bir şey olmayan” bir devlet olarak işaret ediyor ona. Engels, daha soğukkanlı ifadeyle Alman Devleti’nin, garipliklerine rağmen, İngiliz ve Fransız rakiplerininkinin düzeyine ulaştığını söylüyor ve 1866 Avusturya – Prusya savaşı ve aktörleri hakkında “Bismarck 1866 Alman sivil savaşının gerçekten ne olduğunu, yani bir devrim olduğunu anladı… ve bunu devrimci yollarla başarıya götürmeye hazırdı” diyor. Avusturya’yla ihtilâfın tarihî sonucu “Prusya ordusunun zaferlerinin tüm Prusya devlet yapısını değiştirmesi şöyle ki eski Devlet’in sosyal temellerinin tam bir değişmeye uğraması” olmuştu. Alman Devleti artık feodal ataları tarafından kesin çizgilerle tayin edilmiş bir kapitalist mekanizma olmuştu. Prusya mutlakıyeti böylece birçok “germ ü serd”den sonra başka bir Devlet türüne dönüşmüştü. Coğrafî ve sosyal olarak, coğrafî olduğu için sosyal olarak Doğu’dan Batı’ya sürüklenmişti.[21]

 

Ya Çift Monarşi?

 

Avusturya İmparatorluğu Napolyonik alandan Avrupa reaksiyonerliğinin ana direği, Metternich de, kıtada monarşist ve klerikal karşı devrimin doyen’i olarak çıkmıştı. Habsburg mutlakıyeti XIX. yy.ın ilk yarısında hareketsiz halde sürüklenip gitmişti. Bu arada bir türedi sanayileşme yeni bir kent ahalisi, çalışan sınıfla orta sınıf oluşturuyor, şeker pancarı, patates, yonca-tırtıl, yün üretimi gibi ticarî tarım, Batı’dan yayılıyordu. Köylü, sertlikten kurtulmamışsa da bütün İmparatorluk düzeyinde ağasının süregelmiş kazaî hakkına boyun eğiyordu ve az çok her yerde soylulara ağır angarya borçluydu. Bu babta Erbuntertänigkeit (ırsî inkıyat), İmparatorluk arazisinin % 80’inde cariydi ve robot, tarımsal ekonomide başlıca işçilik kaynağı olmaya devam ediyordu. Her gün kabaran bir topraksız köylü kitlesi şehirlere göç ediyor, bunların çoğu burada kentli işsiz durumunda kalıyordu. Ulusal şuur kaçınılmaz şekilde, Napolyon çağı sonrasında, önce kentlerde ve sonra da geriye doğru kırsal kesimlerde, uyanıyordu. Burjuva politik istekler kısa sürede liberal olmaktan çok ulusal düzeyde kalıyordu; Avusturya İmparatorluğu bir “uluslar hapishanesi” olmuştu.

 

Bu birikmiş çelişkiler mezcolup 1848 ihtilâlinde patlak vermişti. Her ne kadar Habsburg’lar kent ayaklanmalarını bastırıp toprakları üzerindeki ulusal başkaldırmayı kırmışsa da ihtilâle kitle gücünü vermiş olan köylü ayaklanmaları ancak köylerin başlıca istekleri kabul edilerek yatıştırılabilmişti.

 

Ama soylular bunun da yolunu bulmuştu şöyle ki 1848 Meclis’i, Monarşi hesabına bu yatıştırmayı, kendisi karşı devrim tarafından ortadan kaldırılmadan, başarılmıştı. Birçok aristokrat ayrıcalık resmen ilga edilmişti ama buna karşılık ağalar tazminat alacaklardı. Bunun yarısını toprağa tasarruf edecek köylü, yarısını da devlet ödeyecekti. Hür işçiliğin kârlılığının farkına varmış olan Avusturya ve Bohemya toprak sahipleri bu tesviye tarzına karşı koymamışlardı: çıkarları, köylü temsilcilerinin itirazlarına rağmen kabul edilen tazminat maddeleriyle fazlasıyla sağlanmıştı.

 

Gerçekten XVIII. yy., Prusya ve Rusya’da, Batı Avrupa’da olduğu gibi, aristokrasi ile monarşi arasında ahengin doruğuna tanık olmuştu. Bu dönemde, bu her iki ülkenin soylu takımı, idareci sınıfın kültürel dili olarak Fransızcayı kabul etmişti. Bismarck’ın nasıl mükemmel Fransızca bilip yazılarında sık sık bu dilden tabirler kullandığını anımsıyoruz. II. Catherina da, içtenlikle “Je suis une aristocrate, c’est mon métier” diyecektir.

 

XVIII. yy. Prusya, Avusturya ve Rus idareci sınıfı arasında Fransızcanın yayılması şüphesiz işbu Doğu Avrupa Devletleri’nde, Batı Avrupa mutlakıyetinin daha önceki dönemde tutulduğu “proto – nasyonalist” sağanağın yokluğunun bir ifadesi olup bu dahi Doğu Avrupa’da yükselen burjuvazi yokluğuyla izah edilir. Prusya monarşisi, ta Alman birleşmesinin arifesine kadar millî ideallere açıkça cephe almıştı. Avusturya’nınki ise, varlığının sonuna kadar bu tutumunu sürdürmüştü. Doğu’nun bu iki germanophone monarşisinde toprak sahibi sınıfla mutlakıyetçi Devlet arasında uyum aslında, Batı’da olduğundan çok daha fazlaydı.

 

Prusya ve Rus mutlakıyetinin hizmet teselsülü hiçbir zaman Ortaçağ “arz-ı ubûdiyet”inin karşılıklı bağıntısını tekrarlamamıştı: bir bürokratik piramit ister istemez senyörlük rütbe silsilelerinin kişiler arasındaki inkıyadının yerine, otoriteye sadakati koymuştu. Bununla birlikte senyörle vasal arasındaki kişisel teminatın ilgası, Doğu’daki soyluları hükümdarların keyfî gaddarlığına terk etmemişti. Sınıf olarak aristokrasi, onun “üstüne” çıkmış olan Devlet’in objektif tabiatı tarafından topluca sosyal güç olarak onaylanmıştı. Mutlakıyetin mekanizması içinde soylular takımının hizmeti, mutlakıyetçi Devlet’in soyluların siyasî çıkarlarına destek olmasını sağlamıştı. Her ikisi arasındaki bağ, Batı’ya göre daha fazla baskıyı, ama daha samimiyeti devreye sokuyordu.[22]

 

Macaristan’da robot’luğa soylular açısından çok daha kârlı şekilde son verildi: tüm tazminat köylü tarafından ödenmişti. Eylül 1848 tarım yasası kırsal kesimde kapitalist ilişkilerin üstünlüğünü sağlamıştı. Toprak mülkiyeti daha da yoğun hale geliyordu: küçük soylular topraklarını satıyor, fakir köylü de kentlerde bir araya geliyordu. Bunun sonucu latifundia’lar genişliyor, bunların işletme ve üretimleri, tazminat fonlarıyla rasyonelleşiyordu. 1860’larda Bohemya’da toprak mülkiyetinin %0,16’sını, tüm toprağın %34’ünü kaplıyordu.[23]

 

İkinci Dünya Savaşı’na Nazi Almanya’sı ve peykleri böyle bir “yara” ile girmişlerdi (bkz. s. 407-9).

 

Macar aristokrasisi hiçbir zaman XVIII. yy. ile XIX. yy.ın ilk yıllarında Habsburg Devleti’nin mahremiyetine sokulmamış, İmparatorluk siyasî mekanizmasının açığında tutulmuştu. Onun Viyana’ya muhalefeti, sülâle için en büyük iç tehlike olarak kalmıştı: 1848 ihtilâli onun ataklığını göstermişti, kraliyet tenkil ordularına mukavemetiyle. Ne çare ki “sosyal dayanışma” gereğince Çar, ona karşı askerî sefer düzenlemiş ve de onu ezmişti. Böylece de Avusturya mutlakıyeti, birbiri ardından gelen felâketlerden sonra, sürekli olarak zayıflamış, İmparatorluk içinde halkın huzursuzluğu sürekli olarak artmıştı. Sülâle, mantıken ve kaçınılmaz olarak, irsi düşmanına, Orta Avrupa’da kalmış en mücadeleci feodal aristokrasi ve onun gücünü destekleme kabiliyetinde olan tek toprak sahibi sınıfa doğru itilmişti. 1866 Prusya zaferi Macarları İmparatorluk içinde hâkimiyete yükseltmişti. Kendini parçalanmaktan kurtarmak için Monarşi, bir şeklî ortaklığı kabullenmişti. 1867’de yaratılan “Avusturya – Macaristan” düalizmi Macar toprak ağaları sınıfına Macaristan’da kendi hükümeti, bütçesi, Meclisi ve bürokrasisiyle tam iç iktidar sağlamıştı. Monarşi sadece müşterek orduyla dış politika ve de yenilenebilen gümrük birliğini alıkoymuştu.[24]

 

Ve Marki Pallavicini de, bütün ince zekâsı içinde, kasıla kasıla Çift Monarşi’yi, bir zamanlar ülkesini zapt etmiş, orada iki asır hükümran olmuş, ortağının can kapısına dayanmış ama sonunda “melimande” hâle gelmiş devlet nezdinde, intikam duygularını çoğu kez açığa vurarak, temsil eder olmuştu. Devam edelim.

 

Prusya Devleti, XIX. yy. ilerledikçe Ruhr’un sanayileşmesi ve Rheinland’ta kapitalist gelişmeyle istemeyerek ama çaresiz şekilde Batı’ya doğru sürüklenmişti. Ayni dönemde Avusturya Devleti ters yöne dönmüştü, Macaristan’ın artan nüfuzu ve onun sonuna kadar dayanan toprak ağalığıyla. Bunun bir doğal sonucu olarak da, Habsburg sülâlesinin bu son iktisabı (Macaristan) bütün imparatorluğun en geri kalmış topraklarını oluşturuyordu.

 

  1. Dünya Harbi Avusturya mutlakıyetini sona erdirmişti: Alman orduları onun muhaberelerini üstlenmişler, Macar politikacılar da diplomasisini. Prusyalı General von Mackensen savaş alanına kumanda ederken, Macar lider Tisza, İmparatorluğun etkin şansölyesi olarak işi bitiriyordu. Bozgun, uluslar hapishanesini yerle bir etmişti.[25] Daima azınlık haklarının karşısına dikilmiş, Macarları her zaman bu azınlıklardan üstün görmüş olan liberal diktatör Tisza sonunda, onu savaşın sorumlusu olarak gören askerlerin kurşunlarına hedef olmuştu.

 

Bir sosyal düzende karışıklık veya en hafifinden dengesizlik ve kararsızlık, daima yeterince sağaltılmamış eski hastalıkların az ya da çok şiddetli tepmesinden başka nedene dayanmaz. İki büyük savaş arası Almanya ve Avusturya’sında tanığı olduğumuz buhranlar, baştan beri tanımlamaya çalıştığın mikrobun etkilerinden ibaretti. Bugünün FAC’nde yine dengesizlik ve kararsızlık görüyorsak, nedenlerini uzaklarda aramak abesle iştigal olur. İşin kuramlarını çoktan kurmuş bulunuyoruz…

 

Batı Almanya’nın savunma ve dış politikası aynı zamanda ağırlığı olan üç esas sorunla yüklenmiş haldedir. Önce Sovyetler’in Afganistan’ı işgali ve süregelen Polonya krizinden beri artmış olan Doğu-Batı gerginliği. İkinci olarak ABD ile Batı Avrupalılar arasında ve özellikle ABD ile FAC arasında, Sovyet siyasasına Batı ittifakının gerçek tepkisi hususunda anlaşmazlık. Ve nihayet Sosyal – Demokratların kendi aralarında anlaşma, dolayısıyla hükümet edebilme kabiliyeti hususunda şüpheler.

 

Economist, son zamanlarda Almanya içinde ulusal güvenlik tartışmalarını yorumlamış ve tartışmanın hükümetle muhalefet partileri arasında değil,[26] doğruca SPD’ın kendi içinde olduğu görüşünü ifade etmiştir: “Mr Schmidt sol takımın, parti içindeki bölünmelerin Sosyal – Demokratlarla rakipleri arasındakinden fazla olduğu hissini vermekte olduğunu, bunun aslında bir histen ileri, geniş ölçüde kabul edilmiş bir vakıa olduğunu itiraf ediyor. Şansölye’nin savunma ve dış politika konularında, birçok Sosyal – Demokrat’tan çok eski sağ kanat rakibi Mr. Franz Joseph Strauss’la müşterek yanları vardır.”

 

Eski araştırmalar, FAC eliti arasında büyük genel muvafakat (consensus) derecesi bulunduğunu göstermiştir. Bu consensus’un özü NATO, Amerikan -Alman dostluk ve işbirliği ve caydırıcılık stratejisinden ibarettir. Bununla birlikte, trans-Atlantik diyalogu, Amerikan – Almanınki de dâhil, karşılıklı kuşku, anlaşmazlık ve sıkıntılarla doludur. Bu durum, bir ölçüde şaşırtıcı olmaktadır. Reagan’ın koltuğa oturmasından beri Washington yeniden, görüşleri birçok bakımdan FAC güzide ve uzmanlarınınkine tekabül eden kişiler tarafından idare edilir olmuştu. Rosenau’un deyimiyle “soğuk savaş enternasyonalistleri”, biz kez daha Washington’un dümenini ele geçirmişlerdir. Tabii böylece FAC eliti arasında 70’lerin genel muvafakatini de “müşteri devlet soğuk savaş enternasyonalizmi” tesmiye etmek mümkün olmaktadır. O halde Reagan iktidarı Amerikan – Alman ilişkilerini rayına oturtmada neden bu denli az çaba harcıyor? Sorunun yanıtını her halde Sosyal – Demokratların kendi aralarındaki anlaşmazlıklarında aramak gerekiyor.

 

Kimdir işbu Consensus’un sahibi elit – güzideler ya da uzmanlar? Güzideler etkin mansıp ya da memuriyet veya yetkeyi elinde tutanlar, öbürleri de işleri bilenler olarak tanımlanabilirler.

 

Hristiyan Demokratlar arasında caydırıcılık hususundaki birlikle bu konuda Sosyal – Demokratlar arasındaki dağılmayı, bunların tarihî rollerine bağlamak mümkündür. Şöyle ki, FAC’ni Nato’ya getiren, bir Hristiyan Demokrat hükümet olmuştu ve dolayısıyla bu hükümet, caydırıcılık prensibinin temelini atmış oluyordu. Buna karşılık Sosyal – Demokratların detant zamanlarında kendi aralarında daha iyi anlaşabilecekleri beklenebilir. Gerçekten CDU ile SPD, Almanlarla Amerikalılar beyninde Doğu ile Batı arasında ekonomik işbirliği konusunda farklı tutumlar mevcuttur. Hattâ, bazılarının iddiasına göre de Amerika’nın Nato’da, Batı Avrupa ve FAC’ndeki çıkarları Batı Avrupa ya da FAC ekonomik olanaklarından Sovyetler Birliğini mahrum bırakmak noktasında odaklanmaktadır. Ve Nato, aslında, bir pazarlık kozudur: Amerika’nın Batı Avrupa’yı korumasına karşılık Avrupa da ekonomik potansiyelinden Sovyetler Birliği’ni faydalandırmayı reddedecektir. Doğu ile Batı arasında aşırı ekonomik işbirliği ancak Nato’yu yıkar.[27]

 

  1. Brandt’ın genç Sosyal Demokrat’ların kesin tanımlama talebi karşısında kem küm etmekle yetindiğini ve “programının programsızlık olduğunu” demeye getirdiğini hatırlayalım (bkz. s. 438-9). Şu halde ortada gerçekten büyük bir bunalımın varlığı bahis konusudur. Emre Kongar’ın bunalım tanımı bu durumu çok iyi aydınlatmaktadır: “En kısa tanımıyla bunalım; toplumsal gerçeğin algılanmasını (idrakini) güçleştiren ve mevcut çelişkilerin çözümünü yozlaştıran bir durumdur. Böylece bunalım dönemlerinde hem toplumsal gerçek saptırılmakta ve çarpıtılmakta, hem de buna bağlı olarak, mevcut çelişkilerin çözümü yolunda etkinlik göstermek son derece zorlaşmaktadır”.[28]

 

Nato, sadece Batı Avrupa ya da Almanya’ya karşı bir pazarlık kozu mudur? ABD bu kozu hiç mi Sovyetler Birliği’ne karşı kullanmaz, yine büyük “pazarlık”larında?…

 

Nato böyle bir koz olunca neden DAC de Sovyetler Birliği’nin elinde bir başkası olmasın? Meselâ, Nato’dan kesinlikle çekilmesi ve Seeckt’in Batılıların paralı askeri olmama ve Sovyetlerle işbirliği siyasasına dönme karşılığında iki Almanya’nın birleştirilmesi çok Almanı gıdıklamaz mı?… Hattâ bu kozu FAC, ABD’ne karşı bile kullanamaz mı? Neydi Başbakan Kohl’un son Moskova gezisi sırasında duyulan tizden “birleşme” şarkısı?…

 

“Toprak ilhakı gerçekleştirilirken kullanılan yöntemlerden biri de sömürülecek ülkelerden adam ‘devşirmek’, yerli halktan bazı satılmışları ‘ödüllendirmek’ ve onları yerli halkın üzerine sürerek sömürüyü sürdürmektir. Kırk bin İngiliz memurunun yönettiği dört yüz milyonluk Hindistan sömürgesinde XIX. yy.da İngiltere, devşirme yerliler ve ödüllendirdiği mihraceler sayesinde ‘zaferler üstüne zaferler’ kazanmış, ulusal direnişleri ezmiştir.”

 

“… ‘İmparatorluğumuzun Hindistan’da kazanmış olduğu savaşların çoğu yerlilerden meydana gelen askerî birliklerimizin eseridir… Güney Afrika’yı saymazsak, Afrika kıtasında bütün savaşlarımız, bizim adımıza yerliler tarafından kazanılmıştır…’.”

 

“Bu formül emperyalist sömürünün genel-geçer bir formüldür. “Bizim adımıza yerliler tarafından”…Açık istilâ olanaklarının daraldığı ve ulusal kurtuluş savaşlarının büyük boyutlara ulaştığı XX. yy.da, siyasal ödüller yoluyla sömürülen ülkeler halklarının yöneticilerini satın almak ve onları kullanmak yöntemi, açık istilâ yöntemine yeğ tutulmaktadır.”

 

“Alman emperyalistlerinin, Fransız emperyalistlerinin, İngiliz ve Amerikan emperyalistlerinin kendilerine hizmeti dokunanlara dağıttığı çeşitli ödüller, madalyalar, rütbeler nişanlar, unvanlar dünyaca ün kazanmışlardır…”

 

“Cumhuriyet’in ilânından sonra, 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi lâkapların kaldırılmasına dair kanun’un 2. maddesi ile yabancı devlet nişanları taşınması yasaklanmıştır:”

 

“Sivil rütbe ve resmî nişanlar ve madalyalar kaldırılmıştır ve bu nişan ve madalyaların kullanılması yasaktır. Harp madalyaları bundan müstesnadır. Türkler yabancı devlet nişanları da taşıyamazlar.”

 

“26.11.1934 tarihli bu kanuna rağmen, birçok Türk vatandaşı yabancı devlet nişanı almaktan şeref duymaktadırlar.”[29]

 

“Sömürülen ülkeler halklarının yöneticilerinin” sadece iktidar partisi ileri gelenleriyle bürokratlardan ibaret olmadığını, bunlara, dışarıdan gazel okumakla birlikte idarede büyük etken olan sivilmiş işadamlarını da, bunların koltuğundaki danışman profesörler ve hattâ sanatçıları da eklemek gerekir ki daha önce de örneklerini verdiğim gibi yabancı nişanları, daha çok bunlara gitmektedir.

 

İngiltere Kraliçesi’nin Beattles’lere “Sir” unvanını vermesi üzerine aynı unvanı savaşlarda kazanmış havacıların bunu Kraliçe’ye iade ettiklerini anımsarız. Keza Şarlo’nun bunu kabul etmiş olması da epey eleştiriye neden olmuştu.

 

Divertimento

 

“Fransa Devlet Başkanı, Elysée Sarayı’nda aşçılara yemek verdi. D’Estaing, Tartufe Çorbası’nı en iyi yapan aşçıya Légion d’honneur nişanı taktı. Başkanlık sarayında “Çağın Yemeği”nin mönüsünde Tartufe çorbası, Shallot sosu, beyaz şarapta salmon balığı, kırmızı şarapta kızarmış ördek file, kremalı sos dökülmüş meyve salatası ve dağ çileği vardı…” (Cumhuriyet, 1 Mart 1975).

 

Bu denli kalabalık kıssadan hisse nasıl çıkar demeyin. Bunlar aslında hep ayni kural takımı çevresinde dönmektedir. Kaldı ki kompüter çağını yaşıyoruz. Bunu yetersiz bulanlar kendi beyinleriyle de çalışabilirler!…

[1]              Alman ulusal marşı “Deutschland über alles — Almanya her şeyin üstünde” diye başlar.

[2]              E. F. Benson. — Crescent and Iron Cross, London 1918, s. 150 – 7.

[3]              Almanca olarak, Alman propagandasına (bilmeden?) hizmet ederek.

[4]              E. F. Benson. — a.g.e., s. 50-1

[5]              Ay .e., s. 159-60

[6]              Ay.e., s. 162-4

[7]              Ay.e., s. 184-5

[8]              Milan L. Hauner. — Afganistan between the Great Powers 1938-1945, in IJMES 14/4, November 1982.

[9]              Habib Ladjevardi. — The origins of U.S. support for an autocratic Iran, in IJMES 15/2, May 1983.

[10]            Mithat Şükrü Bleda. — İmparatorluğun çöküşü, İst. 1979, s. 104-6

[11]            Ay .e., s. 54-5

[12]            Wesley K. Wark. — Baltic myths and submarine bogeys: British Naval Intelligence and Nazi Germany 1933 -1939, in JSS VI/1, March 1983.

[13]            Patrice Buffoto. — The French High Command and the Franco-Soviet alliance 1933-1939, in JSS V/4, December 1982.

[14]            Falih Rıfkı Atay. — Mustafa Kemal’in mütareke defteri. Ank. 1981, s. 12-8.

[15]            Habibur Rahman. — British Post-Second World War military planning for the Middle East, in JSS V/4, December 1982.

[16]            Belçika ve Hollanda’nın çiğnenmesi.

[17]            Harry Stuermer. — Two war years in Constantinople. Sketches of German and Young Turkish ethics and polities, London 1917.

[18]            “Maddî çıkar” tabiri sadece parayı kapsamayıp meselâ koltuk hırsı da bunun içine girer…

[19]            Perry Anderson. — Lineages of the absolutist state, Londra 1980, s. 218.

[20]            Ay .e., s. 264

[21]            Ay .e., s. 277-8

[22]            Ay.e., s. 231

[23]            Ay.e., s. 321-3

[24]            Ay.e., s. 325

[25]            Ay.e., s. 327

[26]            SPD iktidarı dönemi.

[27]            Erich Weede, D. Schössler and M. Jung. — West German elite views on national security issues: evidence from a 1980/81 Survey of experts, in JSS VI/1, March 1983.

[28]            Emre Kongar. — Demokrasi ve kültür, İst. 1983, s. 63-4

[29]            Ender Kâmil Boyacı. — Emperyalizmin siyasal ödülleri, in Coll. — Kapitalizm, ödül ve ceza, Yansıma yay., İst. (t.y.), s. 15-6.