Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Çin Toprak Hukuku

Çin Toprak Hukuku

Çinlilerin Ortaçağ’da Fu-lin tesmiye ettikleri eski Ta-tsin ülkesi, başkenti Roma olan imparatorluğu değil, sadece onun Doğu bölgesinden, yani Suriye, Mısır ve Küçük Asya’dan ibaretti; bu ad, özellikle Suriye’yi ifade ederdi. Çinliler, bildikleri Ta-tsin’in çok daha geniş bir Ta-tsin’e tâbî olduğundan haberleri olmamıştı. Onlara göre Antakya, imparatorluğun başkentiydi.[1]

Bu alışverişin kısa öyküsü bize karşılıklı akımların muhtemel kapsamı hakkında fikir verebilir.

“Çin ticareti, Hint ticaretinden, malzemesinin büyük ağırlığını, ipek malzemesini Roma pazarına serilmeden önce Tyr ya da Sidon (Sayda)da, özellikle kırmızı (erguvanî)ye boyanmak ve Beyrut yakınlarında Beritos veya Sur’da yeniden dokunmak üzere muameleye tâbi tutulması itibariyle fark ederdi… Finike kentlerinin sınaat ve bunlara bağlı ticareti, Hristiyan çağının asırlar sonrası boyunca sürecekti…”[2]

İpek ticareti, Parthlar elinde yürütülüyordu ama bunların bir transit taşımacılığının son halkaları oldukları da muhakkaktı. Kimler oluşturuyordu aradaki halkaları? Asya’nın göçebe ve yerleşik Türk kabilelerinden başkası değildi, bunlar. Gerçekten de ipek “malzemesi”, Suriye merkezlerine “altınla tartılacak” pahada varıyordu.[3]

Buna renkli camdan küçük eşyalar, kaplar, şişeler, boncuklar…la yanıt veriyordu, Ortadoğu.[4] Bunun dışında Suriye, Çin’de çok aranan değerli taş yuvasıydı.[5] Sangarios (Sakarya) suyu, ayrıca, Phrygialılar tarafından “kral” tesmiye edilen ve “altı ışınlı yıldız” neşreden bir taşın kaynağıydı[6]… Bunlar dışında Kızıl Deniz’le Akdeniz arasında farklı renkli mercan mübadelesi bahis konusuydu, inci, dokuma vs.nin yanı sıra. Ortadoğu’dan asbest (amyant) elbise de gidiyordu, Çin’e, kına, günlük, Şem çeliği ve eyer takımları… ile birlikte.[7]

Büyük boyutlara ulaşan bu alışverişte bunca mal, fikirlere bulaşmadan gidip gelemezdi. Bu sorunlar içinde bizi mülkiyet şekilleri ilgilendiriyor, Çin’in.

“Bir tarımsal toplumda aslî olan toprak sorunu, çoktan beri Çin’in en mübrem sorunu halindeydi. Bunun çözülmesine sadece, halkın kahir çoğunluğunun refahı değil, aynı zamanda idareci azınlığınki, hükümetlerin akıbeti ve son tahlilde, birbirini takip eden sülâlelerin cülus ve sukutu bağlıydı.”[8]

M.Ö. 206’dan itibaren dört asır kadar bütün Çin’i elinde tutan Han sülâlesi hiçbir zaman “mülkiyeti sınırlamayı” başaramamış olup bunun halefi Tsin’lerin bir buçuk yüzyıl boyunca, büyük toprak mülkiyetini sınırlama deneyleri “barbar”, yani Türk kavimlerinin istilâsıyla duraklamıştı. Toprak meselesi Kuzey’in barbar sülâleleri ile Güney’in ulusal sülâleleri için farklı şekilde ortaya konmuştu. Bir tarafta ancak iskân edilmiş geniş arazi, alabildiğine işlenmemiş topraklar, dağınık durumda bir yerli hâkim arasında Çinli nüveleri; öbür tarafta da, Sarı Nehir havzasında, hayvancı göçebe muhariplerin egemenliğine tâbi yoğun bir tarımcı Çinli halk vardı ve bittabi, mesele böyle vazedilince, karşıtlık kesin oluyordu. Bu karşıtlık, tarımsal nizamlar çağı’nın bir Kuzey sülâlesi tarafından küşat edildiğinin anlaşılmasına olanak sağlıyor.

To-Pa’ların (386-534)[9] bir sülâlesi olan Geç Wei’lerin ünlü “mülkiyetin eleştirilmesi” toprak reformu, vergi reformuyla desteklenerek köylüyü, yeniden tehlikeli olmaya başlamış büyük mülk sahiplerinin gasp ve taaddiine karşı korumayı amaçlıyordu. Genişleme savaşlarının sona ermesi, kabile aristokrasisinin bütünleşmesi ve eski Çinli gentry’sinin artan nüfuzu, eski “toprakların eşit şekilde dağıtımı” (“kiun-t’ien”) ülküsüne güncellik kazandırmıştı. Reform, her aileye belli sayıda dönüm arazinin sürekli mülkiyet olarak ve bir kişisel tarıma elverişli toprak miktarının da yaş sınırında iade edilmek üzere tahsisini öngörüyordu. Yerel farkları dikkat nazara alacak kadar esnek, hayvan sahibi olanla olmayanı tefrik eden, imtiyazlılara (soylular ve memurlara) özel statü tanıyan yasa, bir hayalî eşitliği gerçekleştirmekten çok, mevcut eşitsizliği sınırlama amacını güdüyordu. Bununla birlikte, 485 tarihli nizamnamenin tüm muahhar nizamnamelere numune teşkil etmiş olması ve o günlerde “mülkiyetin eleştirilmesi” sözcüklerinin etkisi imparator Hiao-Wen’in işbu yasal düzenlemesine, gerçek vüsatını çok aşan bir ün sağlayacaktı.

Her ne kadar Wei’lerin halefleri işbu tahsis siyasetini idame ettirdilerse de, alınıp satılamaz olduğu sanılan irsî parseller el değiştirmeye başlayacak, az sonra da kişisel parseller, aynı şekilde değiş tokuş edilecek, terhin edilip satılacaklardı. Souci’ler (581-617) zamanında artık bir yetişmiş genç Çinlinin elindeki toprak, hiç değilse “dardaki kanton”larda, yani toprağı çok yoğun bir nüfusun gereksinmelerine yetmeyen mahallerde 20 meou veya mu (yakl. 1 Ha)ya ancak varıyordu.[10]

Büyük mülklerin oluşmasının köylüyü ezme ve kullaştırma istidadı gösterdiği her dönemde, hükümeti latifundia’ların meşum sonuçlarına karşı uyaran ve tsing-t’ien dizgesinin iadesini talebeden sesler yükselirdi. Antik çağın bu ünlü müşterek mülkiyet rejiminin, toprakları Çin tsing (“kuyu”) harfi şeklinde tevzi ettiği rivayet edilir: Senyöre ait ve müştereken işlenen bir merkezî tarla etrafında, eşit yüzölçümünü haiz sekiz kare (t’ien) ve beheri 100 meou (mu) gelen tarla bulunuyor.

“Rivayet edilir” dedik, zira gerçekliği kesinlikle kanıtlanamayan bu gelenekteki hayal ve şiir payının, tsing-t’ien sisteminin tarihî vüsatını çok aşmış bulunduğu bir vakıadır. Eşit taksim, daha büyük bir sosyal adalet ülküsü olarak, zamanla antik çağın bir sözde toprak rejiminin sisli hatırasından çok daha büyük gerçeklik kazanmış olmalıydı. Zaten hiçbir Çinli aydın, antik çağın altın devri hilesine başvurmadan herhangi bir sosyal reformu ileri süremezdi. Ülkü, geleceğe yansıtılamazdı. Onun mutlaka geçmişte kökleri bulunmalıydı…

Jésuite’lerin bize Konfucius (doğ. M. Ö. 551) adıyla tanıttıkları ünlü feylosof ve devlet adamı K’ong tseu Usta, Teklifsiz müsahebeler’inde “Ben” diyor, “Tcheou’ların yasalarına riayet ediyorum… eskilere itimat ve muhabbetle bağlanıyorum.” Bu eskiler fetişizmi başına kakılmakla kalmamış, Usta, daha fenası, gericilikle bile suçlanmıştır.

O ise ki muhafaza edecek bir şey kalmamışken, yasa ve örfler, insanlar ve kurumlar çürürken eskiye dönmek, geleceği hazırlamak için bir vasıta olabilirdi; daha iyisi, bir tuzak da olabilirdi. Bütün ataların haklı çıkardıkları bir geçmişin kültüyle oluşmuş bir ulus içinde, hangi ıslahatçı bu ataların öğretilerini ihmal ederek başarıya ulaşmakla iftihar edebilirdi?

Bu heyecanlı ve aydın ahlakçı, devlet adamının mevcut olmayan belli bir ideal insan tipine değil, kusurları, iptilâları, inanç ve sınırlarıyla olduğu gibi insana itibar etmesi gerektiğini bilirdi; tehlikeli yeniliklerini, bunları ancak eskilere, yanılmazlara, altın çağların insanlarına atfederek kabul ettirebileceğini hemen anlamıştı. “Ben”, diyordu, “hiçbir şey icat etmiyorum; sadece isal ediyorum!”. Onun bu denli diyanetkâr tek kurnazlığı, tüm yıkıcı düşüncelerini üç mitolojik imparatora, Yao, Chouen ve Yu’ya yüklemekten ibaret kalmıştı. “Yu’da hiçbir kusur bulmuyorum: Kanaatkârane yiyip içiyordu… sıradan giyiniyordu… Sarayı, daireleri en mütevazılardandı; bütün dikkatini sulama kanallarına hasrediyordu.[11] Yu’da hiçbir kusur görmüyorum” diye yazıyordu. Başka deyimle mükemmel hükümdar nefsine bir şey katmayıp kendini tümden bütün ulusunun refahına verir (zira herkesin yiyeceği ve giyeceği sulamaya bağlıdır).

Önce siyaset’e, önce iktisadiyat’a karşı Konfucius önce ahlâk! düsturunu çıkarıyor. Bu konuda K’ong Usta hiç taviz vermiyor: “Faziletle hükümet eden, sabit kalıp etrafında yıldızların döndüğü Kutup Yıldızı’dır.” Örneğin büyük gücünü “Barbar”lara, yani bozkırın insanlarına dahi uygulamaktan çekinmiyor: Doğu’nun dokuz Barbar kabilesi arasına gidip orada yaşamayı temenni eden Usta’ya “bunu düşünebilir misiniz! Bunlar o denli kabadırlar ki” dendiğinde “bir akil aralarında yaşasın, kabalıklarından eser kalmaz!” yanıtını veriyor. Vezirler ve tebaa, kendilerini işlevi örnek olan hükümdara göre ayarlarlar: İyi bir hükümdara, iyi vezir; iyi vezire, iyi tebaa. Böylece bir vezir, kendisinden beklenen bütün nitelikleri haiz olur: Yiyecek eksik olmaz, ordu iyi teçhiz edilmiş olur. Halk ona itimat eder. Fakirlere yardım etme ve zenginlerin servetine hiçbir şey eklememe zorunluluğunu unutmaz. Dahası var, kendi fazlasını civarın fakirlerine dağıtmakla mükelleftir. Usta, adaletin hakkaniyetli ve merhametli olmasından yanadır: Hırsızları ölümle cezalandırmalı mı diye sorulduğunda “hükümet etmesini bilen hakanın öldürmeye ihtiyacı yoktur. Fazileti kuvvetle isteyin, ulus da faziletli olur” yanıtını veriyor. Halkı cehalet içinde bırakıp cezalandırmak için onu ölüme göndermek gaddarlıktır, zulümdür.[12] Bilinsin ki halk kıtlık çekiyorsa, Gök, hakandan vekâletini geri almış demektir. Halka gereksiz angaryalar yüklemek fenadır.

Usta, hakanı aşağı halk tabakasının hizmetkârı yapmakla yetinmeyip çeşitli vesilelerle soylular ya da reâyânın bütün insanların, aynı bir insan niteliğini haiz olduklarını ima edecektir: “Bana gelen kim olursa olsun, ona öğretimi veririm.” Nazarında insanları sınıflandıran şey mensup oldukları sınıf değil, faziletleridir. Güçlülerin sadece zayıfları sömürerek yaşadıkları yaban ormanı yerine K’ong Usta, içinde herkesin, kendine göre, refah ve iyiliğe yardımcı olduğu bir toplumu hayal ediyordu. Konfucius’un bir muhafazakâr olmadığı aşikârdı.[13] Etkisi de yüzyıllar boyunca sürecekti, günümüze kadar.

Bütün bunları okuyup da Kutadgu Bilig’i, hattâ Siyasetnâme’yi anımsamamak mümkün mü?:

Hükümdar (Kün-Toğdı) bir elinde şeker, bir elinde “acı ot (zehir)” tutmaktadır. Sebebini soran veziri’ne (Ay-Toldı) “…şekere gelince, o zulme uğrayarak, benim kapıma gelen ve adaleti bende bulan insan gibidir… Zehir gibi acı olan bu Hint otunu ise, zorbalar ve doğruluktan kaçan kimseler içer…” yanıtını verir.[14] Ve niçin adının Kün-Toğdı olduğunu soran vezirine bu kez “âlim benim tabiatımı güneşe benzeterek, bu adı verdi…” der.[15] “Karahanlı” Kün-Toğdı hiç mi “Güneşin Oğlu” kavramını bilmiyordu?… Devam edelim.

Gerçekten Selçuklu ve Osmanlının Asyalı öğelerinin Çin’le, ister savaş, bu ülkede yüzyıllar boyu egemenlik, ister ticaret yoluyla olsun, yoğun ilişkilerinin bir derin kültürel alışverişe yol açmamış olması düşünülemez. Bu itibarla Çin’in toprak rejimine eğilmek, konumuz açısından önemini korumaktadır.

Hou Yuan (993-1059) ile Souen Fou (992-1057) Yeni-Konfüsianizmin yolunu açacaklardır, öğretisinin nevi ve tabiatı itibariyle Hou Yuan, K’ong Usta’nın ruhunu canlandırıyordu her şeyden önce zamanına Konfusianist değerleri uygulamak kaygısında olan bir ahlâkçı olarak meselâ sınav şekillerinin gereksinmeleri karşılamadığını anlamıştı: diyanetkârane birkaç düsturu ezberden okumak değil, bu düsturlardan iyi yaşama cesaretini istihraç etmekti, önemli olan; gereğinde de dünyayı değiştirmek. Sınırları tahkim etmek, toprakları sulamak, insanlara yiyecek ve giyecek sağlamak gibi konular onun için dikkate değer şeylerdi.

Souen Fou da sınavlar sistemine çatıyor, münhasıran edebî bir kültürün İmparatorluğu idareye hiçbir surette yetmeyeceğini iddia ediyordu. Bazı Devlet adamları onun bu duygu ve düşüncelerini pay ediyorlardı. Bunlar arasında Fan Tchong-yen (989-1052) baş vezir olduğunda imparator Jeu Tsong’a on maddelik bir program sunmuştu: Konfucius prensipleri adına bir millî eğitim sistemini örgütleyerek sadece değere dayalı olarak memurları seçme olanağını sağlamayı tasarlamıştı. Ayrıca da ülkenin savunması için mahallî milislerin ihdasını, angaryaların azaltılmasını, halî arazilerin tarıma açılmasını, su setlerinin ıslahını öngörüyordu.

Enderun’a ve sair eğitim ocaklarına alınan gulamların seçimi de sadece değer esasına dayanmıyor muydu?…

Fan Tchong-Seu’in çizgisinde XI. yy.ın feylosofları iki kardeş, Tch’eng Yi ve Tch’eng Hao, K’ong Usta’nın gerçek doktrinine dönülmesini imparator Jeu Tsong’dan talep ediyorlar ve ona eğer Han ve T’ang sülâlelerinin bir görece refahtan faydalanmış olmalarının bu sülâle hükümdarlarının bu gerçek doktrini bozmamaları sayesinde olduğunu hatırlatıyorlar: refahı iade etmek için artık büyük mülkiyete son vermeli, “kuyu” sistemine geri gelmeli, Song’ların akılsızca emniyetlerini emanet ettikleri paralı asker birlikleri yerine bir ulusal milis teşkil edilmeli, bir millî eğitim düzeni saptanmalı, halk tabakalarının vergi yükünü hafifletmek için kamu harcamalarını kısmalıydı: “Zengin ve güçlü ailelerin bile hiçbir emniyet payına sahip olmadıkları bir dönemde fakirler ne yapsınlar! Bir kötü hasat, bunlar için açlık demektir, eğer eşkıyalığa kalkışmazlarsa. Ya bu felâket binlerce mil kareyi etkisine alıp, yıllarca sürerse?” Bir milyon serseri, işsiz ve dilenci başkent civarında dolanıyor…[16]

Aslında Çin hükümet çevrelerinin zihinlerini karıştıran birtakım sorunlar her zaman için güzelliğini koruyordu; zaman zaman Çin toplumunu sarsan büyük ekonomik krizlerden bir tanesi özellikle çetin tartışmaların konusu oluyordu: Nüfusun ve köylüden “güçlüler ve zenginler tarafından gasp edilmiş” büyük mülkiyetin artması; ağanın rençperi, işçisi ya da serfi (ırgatı) haline gelmiş bağımsız köylüyü beslemeye toprakların yetmezliği; açlık ve su taşkınları, kamu maliyesinin bozukluğu (büyük ağalar vergi vermezlerdi) ve derin bir içtimai çalkantının durumu ağırlaştırması. Kısaca, ya idareci sınıflar bir reforma razı olacaklardı, ya da rejimlerinin bir köylü isyanıyla devrilme tehlikesini göze alacaklardı.

Gerçekten Ortaçağ Çinli idarecinin önünde iki sorun yatmaktaydı: Yeteri kadar ekin ekilemeyişi ve yeni latifundia’ların teessüsü. Girişimler bu açılardan değerlendirilmelidir. Her nizamnamenin temelinde, mümkün olduğu kadar çok toprağın ekilmesi ve bunların ağalarca gasp edilmelerinin önlenmesi kaygısı yatıyordu. Ayrıca tarımsal bölge adamının ağanın “himaye”sini aramaması için ona asgarî yaşam koşulunun da sağlanması gerekliydi. Zira “mahmi”ler, ağanın ortakçısı ya da serfi olurlarsa askerî ve malî yükümlülüklerden kurtulmuş oluyorlardı: Ağaya, devlete verdiklerinden hattâ daha fazlasını ödüyorlardı ama güçlü ağa buna karşılık onları kamu yetkesinden “koruyordu”…[17]

Ortaçağın bir mirası olan serbest toprakların tevzii, T’ang’lar (618-906) devrinin bütün ilk bölümü süresince fazla değişmeden devam etmişti. Her yetişkin köylü prensip itibariyle 100 meou (yakl. 5,5 Ha) toprak alırdı; bunun 80 meou’su, intifa hakkı olarak ihale olunmuş “kişisel pay”; öbür 20 meou’su da “irsî” ya da “daimî mülk” olarak verilmiş, ipek böceği yetiştirilmek üzere dut ve sair meyve ağacı ekili topraktı. Kadınlar, sinn-i rüşde varmamış çocuklar, dullar, sakat ve ihtiyarlar daha az paya sahip oluyorlardı. Kişisel pay daima cemaate geri gelirdi: Sahibi ölür ya da sınır 60 yaşına erişirse, bu toprak yeniden köyden hakkı olan birine verilirdi; irsî mülk ailesine intikal ederdi. Bunun dışında her aile, mesken ve bahçe için 1 meou toprak alırdı.

Soyluların “apanage”ları ve imtiyazlı memurların statülerine müteallik birçok sapmanın dışında, tevziin kaide teşkil eden tabiatı, toprak yasasına bağlı bir mükellefiyetler sisteminin çerçevesi içinde kalıyordu. VIII. yy.ın ortasına kadar, müzdeviç mükellefiyet sistemi (toprak vergisi, aynî yükümlülükler ve angaryalar) ve köylü milislerinden oluşuyordu ve mülkiyetin bir kuramsal eşitliğini esas alıyordu. Asker-rençper, T’ang’ların askerî gücünün temeliydi. Siyasî, askerî ve malî mülâhazalar imparatorluk hükümetini daha çok toprağın ekilmesini sağlamaya ve mümkün olduğu kadar da latifundia’ların teessüsünü engellemeye sevk ediyordu. Serbest köylü korunacaktı.

Ama Ortaçağın tarihî kanunu, hükmünü icra edecekti: borcun altından kalkamayan küçük köylü “güçlüler”in himayesini arayıp büyük toprak ağasının ortakçı ya da serfi oluyordu, isteyerek ya da zoraki inkıyadın sebepleri hep aynı, kamu vergilerinin, resmî ve gayri resmî angaryaların ağırlığı, yasal ve yasadışı tekâlifler, tahsildar baskısı, tefecinin söktükleri oluyordu. VII. yy.ın sonundan itibaren, hür köylü kaybolmasına ait şikâyetlerin arkası kesilmez olmuştu. Vergiden kaçma, angarya mükellefinin kaytarması…, köyünde kalmış olan kayıtlı köylünün sırtına kaçakların da tekâlifini bindiriyordu.

Göktürk Devleti’nin satvetli döneminin (680-734), T’anglar çağının ortasına rastlaması bu iki ulusun türlü temas şekilleriyle yine büyük bir kültürel alışverişe yol açmış olması doğal olup bundan sonra da Kitanlarla Moğolların bu yönde önemli rol oynamış olmaları göz önüne alınarak T’ang toprak düzeni üzerinde biraz daha eğleneceğiz.

Kısaca anlatacağımız Orta Asya Türk Devletleri’nin Çin’le vaki kültür alışverişleri, bu devletlerin bu büyük tarihî ülke ile olan ticarî ilişkilerinin kaçınılmaz sonucudur, sair siyasî olumlu-olumsuz münasebetlerin dışında.

Çin kaynakları, herhangi bir ülkenin Çin’le ticaret yapma iznini alabilmesi için imparatora, Çinlilerin kung tesmiye ettikleri bir nevi haraç-hediye sunmak zorunda olduğunu kaydediyor. Ancak bu kung tek taraflı olmayıp imparator da kağanlara “ihsan”larda bulunurdu. Bu “haraç-ihsan” karşıtlığı, imparatorun kutsal manevi varlığı, “güneşin oğlu” olmasının genel olarak kabul edilmesinden ileri geliyordu. Kung, bir sistem olarak devam edecektir, Han Sülâlesi’nden (M. Ö. 221-M.S.220) başlamak üzere. Bir Konfüçyanist düzen içinde görülen bu sistemin izahı bunun dayandığı Ho-ch’in, “barış ve ilişki” sisteminin bilinmesine bağlıdır. Konfüçyanism siyasi felsefeye göre barbar sayılan devletlerin teslimiyeti, siyasî düzenin ayrılmaz bir parçasıdır. Hayalde de kalmış olsa, bir Pax sinica peşinde koşulmuştur.

Bu doğrultuda olmak üzere Konfüçiyus doktrininin saliki bilginler, Ho-ch’in sistemi içinde “barbar” Hsiung-nu (Hun)ların denetim altında tutulabilmeleri için öneriler getirmişlerdir. Bu bilginlerden Chia I’in imparatora sunduğu ünlü “Beş Yem” önerisi zikre şayandır: “ 1- Hsiung-nu’lara gözlerini yozlaştırmak için süslü elbiseler ve arabalar, 2- Ağızlarının tadını yozlaştırmak için hoş yiyecekler, 3- Kulaklarını yozlaştırmak için müzik ve kadın, 4- Midelerini (genel arzu ve iştahlarını) yozlaştırmak için büyük binalar, silolar ve köleler vermek, 5- Teslim olmaya gelenlerin zihinlerini yozlaştırmak için, imparator onları kabul törenleri ile ağırlamalı ve onlara bizzat kendi elleriyle içki ve yiyecek sunmalıdır.”

Hsiung-nu’ların sürekli istekleri özellikle ipek üzerinde yoğunlaşırdı. Ama bunun yanı sıra elbise, şarap, pirinç ve sair tahıllar ve daha başka yiyecek maddeleri de vardı.

Çin’in komşularıyla ticareti genellikle şöyle olurdu. Çin başkentinde imparatora Kung (haraç)[18]ın sunulmasından hemen sonra ticaret başlamaktadır. Haraç hedeflerine daima tüccarları da katılmış olarak görüyoruz. Bu ticari alışveriş başkentte cereyan ettiği gibi izinle sınırlarda da vaki olurdu. Çin’le komşu ülkeler arasında pazarların kurulduğu kaydediliyor. Ancak bu ticaretin, başkente haraç heyeti gitmeden de yapıldığı vaki idi. Hsiung-nu’lar da, gerek imparatora, gerekse Çin pazarına başlıca at, deri, sığır, koyun bırakıyorlardı.

Göktürk’ler de Çin’e komşu olduktan sonra Kağanları Bumin[19] kendi hayvanlarının ihtiyaç fazlasını, ipekle değiştirme girişiminde bulunmuştur. Ama sonunda Çin, ipek ihracını denetleyebilmek için ithal edilen at kontenjanına sınırlama getirmişti. Savaş nedeni olmuştu, bu sınırlama!…

Göktürk’ler zamanında Çin’le hayvan-ipek değiş tokuşu, Orta Asya’nın en değerli ticarî hareketini oluşturmuştu. 734 tarihli bir anlaşmayla Ling-chou’daki Sofang kentinin ortak pazar yeri olarak kullanılmasına Çin imparatoru karar vermişti.

Bu alışverişin öyküsü hayli uzun. Bir de Uygurlarınkine göz atalım. Çin ticaretinin mezkûr genel karakterinde bir değişme olmaksızın alışveriş hacminin çok artmış olduğu, gelip giden heyetlerin, özellikle Uygurlarınkinin çok kalabalıklaştığı görülüyor. Bir keresinde bu heyete Manihaistler de katılıyor ve bundan böyle de hep gelip gitmeyi sürdürüyorlar; pazar yerlerindeki Çinli tüccarlar onlarla yasadışı alışverişte bulunuyorlar. Bu Buddhist Manihaist Uygurlar konusu bizim için çok önemli olup burada olduğundan çok daha büyük ölçüde bu cildin sonunda irdelenecektir.

Bütün bunlar arasında bizim için yine çok önemli olan, Orta Asya Türk-Devletlerinin Çin’le vaki ticarî ilişkilerin en canlı olduğu dönemin, T’ang sülâlesinin sonlarıyla Sung sülâlesi (960-1279) dönemi olmasıdır.[20] Bu aynı Uygurlar Fatih’in sarayında kâtiplik görevini yürüteceklerdir…

Uygurlar 840 yılında bir asır sürmüş olan bozkır imparatorluklarını kaybedip halkın büyük bölümü akraba Türk Koço (Turfan) devletine sığınıyor ve hemen de bozkırla geniş ticarî ve siyasî ilişkilere girişiyor. Burada dindaşlarına, ezcümle Sogdlu ve Türk manihaistlere rastlıyorlar.

Bu serüvenlerde bizi burada ilgilendiren taraf hükümdarların unvanı oluyor ki bu, Uygurların, özellikle hukukî ve dinamik temeli açısından, devlet telâkkiinin bir ifadesi oluyor.

856’da Çin tarafından tanınmış olan devlet kurucusu, ulug tängridä kut bulmış unvanını taşıyordu. Bu, Çin’in T’ien-tsü, “Gökün oğlu”nu hemen hatırlatıyor. Aradan bir asır geçiyor bu kez unvan kün ay tängridä kut bulmış’a dönüşüyor ki bu, güneşle ayın işin içine karışmış şekliyle Hsiun-nu’lara kadar geri giden çok eski bir geleneği yansıtıyor.[21] Karşılıklı etkiler bir kez daha ayan oluyor.

T’ang sülâlesi döneminde Çin’de hükümet çok büyük toprak alanlarını elinde tutuyordu. Topraklar özgül olarak memurlara gelir sağlamak, resmî binaların bakımı için gerekli paranın temini ve de posta örgütünün masraflarını karşılamak ve hayvanlarına “otlak” olarak ayrılmış olup devletçe at yetiştirmek üzere kullanılmaktaydı. Bunların dışında her türden geniş topraklar imparatorluk ailesinin hesabına hadımağaları tarafından idare edilirdi.

Otlaklar dışında bütün bu topraklar kiralanır ve sağladıkları gelir, işbu kiraların toplanmasından oluşurdu. Bu toprakların yanı sıra, işletilmesine hükümetin daha doğruca ilgilendiği arazi kategorileri de vardı ki bunlar T’un- t’ien, Ying-t’ien ve Chün-t’ien tesmiye edilirlerdi.

T’un-t’ien sistemi ilk Han’lar döneminde Kuzey-Batı sınırlarındaki askerî yerleşimlerle başlamıştı. Bu yerleşimlerde, asker, subay ve memur astları, kendilerine tahsis edilen toprakları işleyerek kendi kendilerini geçindiriyordu. Bu itibarla tabir, “askerî koloni” karşılığını iktisap etmişti. Daha sonra işbu sınır kolonileri teşekkül etmeyi sürdürmüş, ancak buna ek olarak T’un-t’ien, metropol Çin içinde de teessüs etmişti. Bu sonuncular sınır kolonilerinden, asker tarafından değil de çoğu kez sivil işçilik tarafından işlenmiş olmaları ve askerî idare yerine mülkî malî idarenin denetiminde bulunmaları itibariyle tefrik edilirlerdi.

Bu aynı dönemde ortaya çıkan Ying-t’ien tabiri, devlet tarafından geliştirilmiş olup sivil işçilikle işlenen toprakları ifade etmiş olmalı. Böylece de t’un-tien ile Ying-t’ien, dar anlamda, iki ayrı müesseseyi, sırasıyla kendi gereksinme ve iaşesini sağlamak üzere mahallî garnizon tarafından işletilen askerî koloni ile ya tahıl geliri ya da yerel gereksinme için tahıl rızkı sağlamak üzere sivil işçilik tarafından işletilen devlet topraklarını ifade ediyor. Ama her halükârda her iki terim az çok ayırımsız olarak, devletin doğruca denetimi altındaki topraklara taallûk ediyor.

Gerçek askerî koloniler Çalışma Meclisi’nin bir alt bürosunca idare edilmekteydi. “Sınırları koruyup da normal münakale ile ikmali yapılamayan bütün ordular, vilâyetler ve garnizonlarda, orduların ikmalini ıslah etmek üzere askerî koloniler (t’un-t’ien) yerleştirilecektir. Bunlar arazinin sulanıp ya da kuru olarak ziraat edileceğine, mümbit ya da kıraç olduğuna, hangi ekine uygun olduğuna, ne kadar işçiliğe gerek gösterdiğine, ne kadar, ürün tahmin edildiğine ve bunun kalitesine karar vereceklerdir. Bütün koloniler için toprak ve işçilik standart miktarlarda olacaktır.” Böyle diyor T’ang yasası.

Bu kolonilerin sorumluluğu “postalara ait topraklar”la, çeşitli resmî dairelere ait “kamu idaresi toprakları”na da şamildi.

Standart toprak ve işçilik tahsisleri de “Toprak Yasaları”nda (T’ien-ling) saptanmış: “Tüm askerî kolonilere (t’un) müteallik; Tarım İdaresi’ne bağlı olanların beheri 20 ilâ 30 ch’ing’den ibaret olacak. Vilâyetler, garnizon ve ordulara bağlı olanların her biri 50 ch’ing’den ibaret olacak. Her koloninin yerleştirme durumuna kararı Bakanlık verecektir. Eski kolonilerin yeniden tesisi halinde, bunların sınırları eski sınırlarına göre tespit edilecektir. Yeni tesis edilenler her halükârda tescil edilmemiş hâli ya da geniş mülk arazilerden teşkil edilecektir. Koloni 50 ch’ing olarak hesaplanmış olsa dahi, belli aralıklarla nadasa terk edilen yerlerde, durum dikkate alınacak ve yüzölçümü mahallin imkânlarına göre artırılacaktır…”

Bununla birlikte saf askerî t’un’un vüsatı her zaman 50 ch’ing olmazdı: “Geniş koloniler 50 ch’ing, küçükleri 20 ch’ing toprağı haiz olacaktır. Bunların hepsi daha sonra, koloni toprağının iyi ya da verimsiz, hasadın bol ya da dağınık olmasına göre üç dereceye taksim edilecektir.”

İşbu ölçülerin anlamı hakkında fikir vermiş olmak için, o dönemde cari chün-t’ieu toprak tahsis sisteminde bir ch’ing’in, ergin erkek başına öngörülen standart tahsis olduğunu söyleyelim.

Koloniler için işçilik, belli bir ekimin bir ch’ing’ini ekip biçmek için gerekli işçilik gün sayısının kesin takdirine göre tahsis ediliyordu.

“Bir ch’ing çentik ziraatı için tek bir adam tarafından 948 işgünü hesaplanacaktır; akdarı için 283 işgünü; iri fasulye için 192 gün; küçük fasulye için 196 gün; kara kendir için 191 gün; adi kendir için 489 gün; çivit için 570 gün; sarımsak için 720 gün; soğan için 1.156 gün; kavun için 818 gün; şalgam için 718 gün; yonca için 228 gün.”

“Toprak yasaları” ayrıca çift öküzlerinin kullanımı hakkında da kesin hükümler içeriyor.

“Öküzlerin kullanıldığı alanlarda askerî kolonilere dair. Arazi bazen tepelik, bazen yayla, vadi ya da batak, bazen sert bazen yumuşak olduğuna göre ziraat etmek için gerekli güç yeknesak değildir. Toprağın hafif olduğu yerde her 1 ch’ing 50 mu için bir öküz tahsis edilecektir. Toprağın ağır (sert) olduğu yerde her 1 ch’ing 20 mu için bir öküz. Bir koloni içinde hem ağır (sert), hem de hafif topraklı yerlerin bulunması halinde yine bu kaideye uyulacaktır. Çeltik tarlaları için her 80 mu’ya bir öküz tahsis edilecektir.”

Her yıl, ekilecek alanlar merkezi makamlara, onaylanmak üzere, bildirilecektir. Sadece Harp Meclisi, birliklerinin mahallî ikmal gereksinmesini tahmin edebildiğinden işbu Meclis’in de onayı, Askerî Koloniler Şubesi’ninkine eklenecektir.

Her koloni bir koloni memuru ile muavini tarafından denetlenirdi. Bu memurlar emekli ya da işsiz subaylar ya da sınır hizmetinde deneyimli, tarımdan anlayıp görevlerini yürütebilmek için uygun kararlar yazabilen memur ya da subaylardan seçilirdi. Muavinleri de sivil ve askerî memur çocuklarından olurdu. Bunların terfii, kolonilerinin üretimine bağlı olurdu. Zaman zaman müfettişler de muhtemelen kolonilerin idaresini denetlerlerdi.

Başkent yöresindeki kolonilerin idaresi hakkında bilgilerimiz daha kıt olmakla birlikte bunların, Tarım Bakanlığının bir şubesi olan Koloniler Müdürlüğünün denetiminde oldukları, yani bunların idare tipinin farklı olduğu kaydediliyor. Bunun dışında ve çok daha önemli olarak, her iki bölgede kullanılan işçilik gücü de farklı türdendi. Sınır bölgelerinde birliklerin kendileri kullanılıyordu. Bu konuda Savunma Yasaları açık seçik nizam içeriyor:

“Bütün garnizon birlikleri, görev yerlerinde, nöbet hizmetlerinin dışında, sayılacak olup bunlara, garnizonlarının yakınında ve su ve toprağın değişik sebzelerle birlikte neye uygun olduğuna göre (örneğin pirinç ya da darı vs), boş toprak verilecek, bundan erzak ambarı tesis edip garnizon birlikleri için besin maddesi sağlanacaktır.”

“Ziraat edilebilir toprağın bulunduğu bütün garnizon ve ileri karakollarda her adama, tayınını sağlamak üzere 10 mu verilecektir. Baharda Koloni memuru bir teftiş gezisine çıkıp uygun olmayan zamanda ekim yapanları cezalandıracaktır.”[22]

Bundan sonraki ayrıntılar ve bu sistemin zamanla tezelzüle uğramasının öyküleri konumuzun dışına çıkar. Ancak hemen aşağıda vereceğimiz tarihî veriler, kitabın ana konusu açısından son derece büyük önem taşımaktadır şöyle ki geçici bir süre için dahi olsa, T’ang’lar döneminde bazı Orta Asya bölgelerinde bu aynı askerî kolonilerin varlığına dair belgeler mevcut olup[23] bu örgütlenme türünün Türkmen’in belleğinde bir şeyler bırakmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Turfan vahasında elde edilen yıpranmış belgeler bazı hususları teyit ediyor.

Pei-t’ing Genel Protektora’sının (Himaye) merkezi Beşbalık’da ya da yakınında 20 koloni ile bunların dışında Hsi-chou (Karakoca) ve I. chou (Hami)de konaklamış orduların her birine bağlı birer koloninin varlığı biliniyor. Resmî muhabere kalıntıları Karakoca’da konaklamış T’ien-Shan ordusuna bağlı koloni hakkında bazı bilgiler içeriyor. Bunların birine göre askerî işler dairesi, “T’ien-Shan kolonisinin işine yardımcı olmak üzere” 20 angarya rençper talep ediyor. Kesin olarak 729-731 tarihli olarak saptanmış bir başka belgede de Tien-shan kolonisine angarya işçilik dışında, resmî dairelerce öküz, araba ve tarım aletlerinin sağlanmasının istendiği okunuyor.

Sınır bölgelerindeki kolonilerde sivil işçiliğin kullanılması yine başka belgelerle de doğrulanıyor. Bunlara göre sivil işçiliğin sadece acil durumlarda değil de daimî olarak kullanılmış olduğu anlaşılıyor.

Bir başka Karakoca belgesi de birliklerin istihdamına ışık tutuyor. Bireysel askerler tarafından ziraat edilecek özgül mahsul (fasulye ve buğday) alanı emirname ile belirtilmiş olup her bir askerin yukarda zikredilmiş olan 10 mu’dan hayli fazla bir alanı ekip biçtiği, bütün birliklerin uzun hizmet birlikleri olduğu görülüyor.

* *

Yukarda mezkûr koloniler için verilmiş olan tarih, Göktürk devletinin yıkılıp onun yerinin, Çin’le çok sıkı kültürel alışveriş içine girecek olan Uygur devletince doldurulduğu tarihtir.

“İran, Part ve Bizans, T’ang devrindeki Çin, Gupta’lar devrindeki Hindistan, hudutları nazarî olarak kapalı olduğu zaman bile, bu münakale yollarından (ipek yolları) faydalanıyorlardı. Bu yollar birbirinden farklı, siyasî bakımdan birbirine düşman fakat savaşların, diplomatik anlaşmazlıkların üstünde kozmopolit bir görüş ve düşüncenin damgasını taşıyan iki dünyanın tarihî durumunu çizmeye yaramıştır.”

“Yüzyıllar boyunca Pax Romana, Pax Sinica adını taşıyan sözde barışçı, her iki tarafa da yabancı tarafsız bir toprak üzerinde birbirine karşı koyan, ama himaye altında bulunan bu topraklara ticarî bakımdan büyük fayda sağlayan iki rejimin hikâyesidir bu.”[24]

Yarlıklarının her satırını hem Arap, hem de Uygur harfleriyle yazdıran Fatih ve atalarının belleğinde mezkûr “koloni”lerden hiç mi anı kalmamıştı? Buna ihtimal veremeyiz: Mehmet Siyah Kalem’in “Fatih Albümü”[25] “… Bozkırın atlı ve göçebe milletlerinin, popüler figürlerinin şiirini, Türk, Uygur ve Çin sanatkârlarına yüzyıllardan beri konu olan süvarileri, hayvan ve av sahnelerini… popüler Budist ve Taoist azizlerden müteşekkil… Çin üslûbuna benzer kuşak ve fiyonklar… Aynı zamanda Zümrüt-ü Anka, Ejder ve… (Kilin) gibi masal hayvanları…”[26]nı yansıtacak da bunun arkasında işbu askerî toprağı işleme düzeni belleklerden silinmiş olacak!…

Aslında hep aynı hikâyeyi bir kez daha, bu sefer Uzak-Doğu ucundan dinlemiş olduk. Devam edelim.

T’ang sülâlesinin sonunda, “villa” domen sistemi hâkim duruma gelecektir. Bittabi köylünün hali de beterin beteri (XI. yy.). Bu arada iki büyük özel mülk şekli de, artan önemleri itibariyle, dikkate değer hale geliyor, T’anglardan beri: Devlet’in mirî mülkü ile Buddhist manastırlarınınki. Bu sonuncusu da tıpkı Batı’da vaki süreçle zenginleşip güçlenmiş, köylü çoğu kez bir ağanın “himaye”sine manastırınkini yeğler oluyor: vergilerden, angarya ve askerî hizmetten kaçmak için küçük toprak parçalarını manastırın topraklarına katıp buraya çiftçi, hizmetkâr ya da tarım işçisi olarak giriyor.

Kamu mülkünün kökeni T’angların askerî kolonilerine dayanıyordu. İşlenmemiş ya da nadasa terk edilmiş, genellikle sınır bölgelerindeki topraklar Devlet hesabına askerler tarafından ekilip biçiliyor, askerler, arazi vergisi yerine bir icar ödüyorlardı, Devlet de böylece, vergiden elde ettiğinin fazlasını kasasına indiriyordu.

Kitan fatihlerinin (907-1125), Moğolların (1280-1367) toprak politikası ortakçı-büyük mülk sahibi ilişkisinin (müzâraa), manastır ve devlet domeninin artışıyla birlikte, genelleştirilmesi merkezinde olmuştu.

1183 yılına ait bir istatistiğe göre üç mülkiyet tipine rastlanıyor: Köylü, yüksek soyluların büyük özel ve Devlet mülkleri. Köleler, özellikle soyluların mülklerinde önemli rol oynuyor. Moğol döneminde kamu domeni ortakçılarının durumu göreceli olarak en iyisi oluyor: Bunlar meou başına 1,5 ilâ 3 ölçek (teou)[27] tane ödüyorlardı. O ise ki hür köylünün nizamî toprak vergisi bunun onda biriydi. Memurların şahsî ortakçıları ya da özel kişilerinki, o yıl ürün nasıl olursa olsun, meou başına 30 ölçeğe kadar varan yük altında bulunuyorlardı.

Ortakçılık nizamı her devirde aynı, ürünün % 50’si olarak kalıyordu.[28]

Ta Çin’de bile var olan Batı Ortaçağının “asgarî müşterek”leri bize Jorga’nın bir sözünü hatırlatıyor: “Biz, aynı zamanda fikirlerin tarihî devamı içinde yaşamaktayız… Soyut güç olarak fikirler ve esrarengiz şedit tekdir ve ihtarından kimsenin kurtulamadığı icra edilmiş fiillerin hâkim, içgüdü haline gelmiş anısıyla karşılaşılır… fikrin kendisi, tüm temamiyet ve şaşaası içinde… ulusal yaşamlarla bunların teşkil ettikleri uluslararası bütün içinde en payidar unsurlardan biridir…”[29] diyor ünlü Rumen tarihçi.

Bu “tsing-kuyu” sisteminin banii, K’ong Usta’nın yolunda Mencius (M.Ö. 370-290) idi. Bir gün hakan Hiuan’a bir politik ekonomi dersi veriyor: açlıktan ölürken kimse davranışlara ve ahlâka kulak asmaz; bu itibarla önce bütün tebaanızın yiyeceğini teminat altına alın. “Her aileye beş dönüm dutluk verin ve hiçbir elliliğin ipekli elbisesi eksik olmaz. Ona tavuk, köpek, domuz yetiştirme olanağını sağlayın ve hiçbir yetmişliğin eti eksik olmaz. Yüz dönüm araziyle, ona bunu işlemek zamanını bahşederseniz sekiz kişilik bir ailenin karnı hiçbir zaman aç kalmaz. Okullardaki öğretiyi dikkatle izleyin: buralarda büyüğe saygı vurgulansın ve artık yollarınızda omuzunda ya da başının üstünde ağır bir yük taşıyan ak saçlı insanlara rastlanmaz. Yaşlı kişiler ipek giyip et yediklerinde, halk tabakası açlık çekmeyip üşümediğinde, siz gerçek, kral olursunuz”. Kral Houei de Leang’la müsahebesi sırasında Mencius ayni hususlar üstüne bastırıyor ve tebaasına karşı dikkatli olmasına rağmen nüfusun artmadığına hayret eden hükümdara “Savaşı çok seviyorsunuz” yanıtını ve hemen arkasından da yeni bir ekonomi dersi veriyor: “Rençperlerin tarlalarında daha uygun şekilde kullanacakları çalışmalarına savaş için sahip çıkmayın, bunun yerine suların ve ormanların muhafazasını örgütleyin: bundan böyle göllerinizde çok sık gözlü ağlarla balık tutulmasın; dağ ve vadilerinizde odun kesimi seçerek dağıtılsın: diriler iyi yaşarlar; ölüler de gerekli itibarla göçerler.”…

Mencius “süperstrüktür”lerin münhasıran “infrastrüktür”lerin durumuna bağlı bulunduğunu ifade etme meziyet ve cesaretini ibraz etmişti.[30]

*

* *

Çin toplumunun bin yıllık tarihine yukardan bakıldığında bir olgunun sebatı, istikrarı, kararlılığı insanda hayret uyandırıyor. Bu hadiseyi E. Balazs fonctionnalisme, “memuriyetlik” tesmiye ediyor ki bunun en belirgin ifadesi, bir idareci aydın memurlar sınıfının kesiksiz sürekliliği oluyor. M. Ö. III. yy.dan 1912’ye ve daha sonralarına kadar işbu eğitim görmüş “gentlemen” idareci sınıfı Çin’in kaderine hâkim olmuş, onun her yanına damgasını vurmuştur. Ne ad verilecek bu egemen sosyal gruba diye düşünüyor Balazs: Devlet mi, kast mı, sınıf mı?[31]

Türkiye’de bu aynı sosyal grubu “Osmanlı” tesmiye edip onun, içinden çıktığı “Halk”la çelişkisini vurgulamıştık.[32] Çin’de kalmaya devam edelim.

Bu içtimaî tabakayı ilk ağızda niteleyen husus, yaşamın emniyetsizliği, bireysel olarak ele alınan mensuplarının kaderinin kararsızlığı ile sosyal sınıf olarak mevcudiyetinin sakin sürekliliği, dayanıklılığı arasındaki şayan-ı hayret çelişkidir. Bir yandan en yüksek mansıp sahipleri mutlak ve müstebit hakanın keyfine göre ipe gider ya da zindanın birinde çürürken memurlar topluluğu, bürokratik evrensellik, öbür yandan bu aynı yetkelere iştirak etmekten geri kalmıyor.

Ekonomik temel (toprak tasarrufu ve maaş), görüş ve davranış birliği, yaşam tarzı ve geleneksel dünya görüşünün değişmezliği bu sosyal grubu “sınıf” olarak irdelemeye sevk ediyor. O ise ki eğitim, öğrenim tekeli, onur kavramı ve özellikle onu kesinlikle okumamışlar kütlesinin karşısına koyan Çinli memurun danişment karakteri bir kast ya da bir fikir aristokrasisi kavramına meylettiriyor. Bununla birlikte memurların seçimi, edebî sınavların ihdası, kısaca idareci sınıfın kendisini yenilemeye yeten sınırlı seçim, bir kapalı kast kavramına ters düşüyor. Burada bir noktayı belirtmek önemli gibi görünüyor: tekellerini saklamakta büyük yararı olanlar tarafından yayılanın aksine bu sınavlar, mümkün olduğunca az demokratik bir seyir arz ediyor.

Bütün Ortaçağ boyunca soylular büyük rol, oynayıp latifundia’larıyla imtiyazlarını korumak için sebatla mücadele vermişlerdir. Ancak Çin toplumu yapısının teşhisinde zorluk daha çok, Konfusianizmin iki taraflı oyunundan doğuyor. Gerçekten Antik feodal toplumun, senyörlük Çin’inin sinesinden doğmuş olan bu akım, danişment memurların çıkarlarının, arzularının ve düşüncelerinin en mükemmel sistemi olmuştur. Düşkün soyluların (Konfucius’un kendisi, soylu bir aileden olmakla birlikte fakirdi, yaşamak için kâtipliğe talip olmuştu) sözcülüğünden yeni danişment memurlar sınıfının örgütleyicisine dönüşen Konfusianism, beraberinde çelişkileri de getirecekti. “Gentry”nin çıkarlarını korumakta gösterdiği, ikiyüzlülük dememek için esneklik, çok yorumcuyu aldatmıştır. Öbür sınıflarla ilişkilerinde alabildiğine otoriter Konfusianizm, aristokrasi içinde demokrasi, bir idareci sınıfın münhasır imtiyazı olan demokrasi için musirrane mücadele ediyor. Oportünizmi, muhafazakârlık ve gelenekselliği ve bazı demagojik çizgileri, kolaylıkla hataya sevk eder Konfucius’cular daima halk, min’den söz ederler ve bai xing’i, yani “yüz aile”yi anlarlar.[33] Etiemble da, Konfucius’un kesinlikle muhafazakâr olmadığını ifade ederken hata mı ediyordu?

Biraz derinlemesine bir inceleme işbu okumuş memurların maddî koşulları, sosyal ilişkileri, yaşam tarzı ve ideolojisi açısından şu farik çizgileri ortaya koyar: okumuş’un toplum içindeki yeri son tahlilde ne formasyonuna, ne irsî imtiyazları, ne mülk ya da aile veya kişisel servetine bağlı olup onun durumunu tayin eden ve önemleri inkâr edilemez bütün bu unsurlar aslında toplumun bütün düzeylerinde fiilen icra ettiği işlevden ileri gelir. Bireysel ekonomik bir otarki esası üzerine dağılmış olarak yaşayan köylü ailelerinin oluşturdukları bir büyük toplumun hücrelerinin çalışması için elzem olan bu hizmet olmadan, bir merkezî hükümetin bunlara aktardığı yetke yokluğunda şifa bulmaz bir anarşi içinde bu otarki dahi eriyip gidecektir: rütbe silsilesine göre tertiplenmiş bir sağlam idareci kadrosu elzem oluyordu: Bu idareci memurların her yerde varlığı olmadan tarımsal çalışmalar için gerekli takvim, suyollarının tanzimi, nakliye ve sulama kanal sistemleri, taşkın ve kuraklık afetine karşı mücadele için gerekli bentlerin inşası; kıtlık döneminde kamu ambarlarında ihtiyat tahılın biriktirilmesi; muntazam mübadelenin teminatı olan ölçü ve para birliği; göçebe barbarların ardı kesilmez saldırılarına karşı millî savunmanın örgütlenmesi ve nihayet eğitim, öğretim, elitlerin yetiştirilip sürekli tevlidi mümkün olamazdı.

Bütün bu işlevlerin bir müşterek yanı hemen göze batıyor: bunların hiçbiri derhal üretime yardımcı değil; ama üretimi idame etmek için her biri elzem. Bu işlevlerin bir başka müşterek vasıfları da politik karakterde olmaları; bunlar özel uzmanlığı gerektirmeyip sadece belli bir yaşam bilgisi ve beceri, bir genel kültüre hâkimiyetle yürütülebilmektedirler. Tek kelimeyle memurlara, teknisyenleri, uzmanları koordine etme, idare ve denetleme imkânını veren deneyle elde edilmiş kabiliyetlerdir bunlar.

Bölge, efkâr ve görüşlerin çeşitliliği içinden yine bir müşterek çizgi ortaya çıkıyor: tüm feylosoflar ve tilmizleri yükselmekte olan yeni bir sosyal tabakaya, intelligentsia’ya mensupturlar ve bu tabaka, hedefleri değilse bile doktrini itibariyle derin bir antifeodal düşünceye sahip olup üzerinde ittifak edilen mevcut dünyayı kesin olarak değiştirmeyi, tianxia’nın, yani “Gökkubbenin altında olan, bilinen evren, Çin”in birleştirilmesiyle, güçlü bir iktidar altında ardı kesilmez savaşları durdurmayı ve nihayet, daha doğrusu en başta, kamu yaşamında icra ettiği günden güne elzem olan işlevine tekabül eden bir sosyal mevki, bir statü sağlamayı murat ediyordu.

Bu ne benzerlik, “Osmanlı” ile bin beş yüzyıl sonra! Devam edelim.

“ilk İmparator” Qin Shi huangdi’nin saltanatı sırasında, yasacılık prensiplerine dayanan Çin’in birleştirilmesi, bu ülkede monokratik rejimin muahhar gelişmesi bakımında kesin etkili olmuştur. Kısa sürmesine rağmen (M. Ö. 221-206), bu ilk sülâle imparatorluk Çin’ine nihaî temellerini vermiştir: feodalizmin ilgası ve bunun yerine kuvvetlice merkezî ve sınıflandırılmış bir bürokratik monarşinin ikamesi. Ama bunun mimarları kısa zamanda kenara itilip yerlerini danişment Konfusianistlere bırakacaklardır. Katı yasacı rejimin ifrata varan sertliğinin gerektirdiği Devlet’in Konfusianistleşmesi bir takım tereddütlere, synkretist denemelere, bir takım paradokslara yol açıyor ki özellikle bu sonuncular yöneticileri sürekli düşündürüp bazı sorunları yeni baştan ele almaya sevk ediyor.

Esas paradoks şu oluyor: çıkarlarında açıkça antifeodal ama geleneksel olarak ideolojisinde feodal antik çağlara dönük, gün geçtikçe Devlet içindeki egemen rolünün bilincine varan bir yeni memur sınıfı, Konfusianist danişmentler sınıfı, monarşinin belkemiği haline geliyor. Yaşamların yerini alarak Konficius mektebinin ritualistleri merkezî, bürokratik bir Devlet’in yazıcıları oluyorlar ve ister istemez Qin’lerin başlıca idarî kurumlarını, yasaları dâhil, kabullenmeye mecbur oluyorlar. Ama bu doktrini geleneğin heterojen ve mütezad unsurlarını yayarak sulandırıyorlar ve gelenek, bundan böyle, Konfusianist mektebin kurucularını, ezcümle Kong zi (Konficius), Meng zi (Mencius), Xun zi’nin derpiş ettiklerinden tamamen değişik bir duruma uygulanma zorunda kalıyor.

Bu sosyal ve ideolojik halitanın en çarpıcı sonuçları şunlar oluyor: “Gök’ün Oğlu” tesmiye edilen hükümdar bu adı, azametinin tanrısal karakterini iyice vurgulamak için almış olup “halk”ın çıkarlarını temsil edip bir hayırhak baba, bir alî aile reisi gibi hükmettiği farz olunuyor. O ise ki hakan artık feodal çağın eski krallarının tanrısal hakkından soyutlanıp ancak kutsal sembolü olduğu bürokrasinin vesayeti altında sarayına tıkılmış, az çok kudretsiz bir hükümdardır. Temsil ettiklerinin çıkarlarına hizmet ettiği sürece dokunulmayan ama en küçük bir hatada derhal “hizaya getirilen”, vezir-müşavirler tarafından sürekli olarak gözaltında tutulup denetlenen bu zat, aynı zamanda yasacı ve konfusianist Devlet bürokrasisinin zirvesidir.

Devam etmeden önce, yukarda sözü edilen konfusianist “halk” kavramından daha müphem, daha esnek bir şeyin olamayacağına dikkati çekelim. Gerçekten yerine göre “halk” doğruca halkı (min: esafîl-i nas, köylü kitleleri), ya da idareci bürokrasi ve büyük mülk sahiplerini (bai xing: “yüz klan”lar) ifade edebilir…

Lâyık olmayan bir imparatordan tanrısal vekâletin geri alınması hakkını, aslında umumi hoşnutsuzluğun işaret ve belirtilerini yorumlayıp gereğinde kullanmayı profesyonel görev sayan bürokrasi almıştı: Mencius’un (M.Ö. 372- 289) ünlü kuramına göre bu hak, Gök tarafından isyan etmiş halka verilmiştir.[34]

Bittabi imparatorun böylece yakından izlenmesi, tahtı işgal eden kuvvetli şahsiyetlerin tepkisini mucip oluyordu. Bunların çoğu, monarşi sınırsız bir mutlakıyete doğru kaydıkça bürokrasisiz de işlerin dönebileceğine inanır oluyorlardı. Bu mekanizmanın yerini pekâlâ, despotizmlerinin daha uysal âletleri, meselâ hadımlar, alabilirdi. Ama bunlar esas itibariyle okumuş değillerdi…

Bu rejimin esas itibariyle sivil karakterini anlayabilmek için, memurların seçilme şeklini belirtmek gerekir. Tang’lar (618-906) ve daha çok Song’lar (960- 1279) dönemlerinden itibaren memurların edebî sınavlar’dan geçirilerek resmî göreve alınma yöntemi kesin olarak yerleşmişti. Böylece devlet bir entelektüel elit, büyük siyasî sorunlara ünsiyeti olan, bir müşterek genel kültür sahibi, idari görevlere hazırlanmış ve uzun ve yeknesak bir eğitimle mükemmel surette terbiye edilmiş bir memur hazinesine sahip oluyordu.

Öbür yandan bu sistem, terbiyeci rolünü her zaman belirtmiş olan Konfusianizmle gençliğin ve özellikle klasik kültürün değerleriyle ünsiyet etmiş, yönelişinde gelenekçi, edebî ve sivil bir memur-danişment kitlesi eğitiminin mutlak inhisarını sağlamaktaydı. Bu kütle her zaman için Konfusianist junzi – gentleman idealine bağlı kalacak olup bunu gelecek nesillere intikal ettirecek, böylece de bürokrasinin ve onun Devlet’inin uzun ömrünü teminat altına alacaktır. Her ne kadar sınavlar sistemi herhangi bir demokratik prensipten mülhem değilse de (okumamış köylüler pratikte bundan uzak tutulurdu) bunun feodal soylular zümresine karşı açık bir muhalefet şeklinde ihdas ve idame edildiği bir vakıadır. Bunun kusurları çoğu kez eleştirilmiştir: uzmanlığın, teknisyenin, inisiyatif ruhunun yokluğu, şemacılık, eski teamüller (routine), kırtasiyecilik… Mamafih azim asalet ve istikrar kuvveti, bürokrasinin hâkimiyetini idame ettirme kabiliyetini inkâr etmek olanak dışıdır.[35]

Enderun’un, onun güncel uzantılarının akla gelmesini önlemek mümkün olmadı. Belli bir olgunluğa ulaşmış bu Çin’in mümeyyiz ana hatları nasıl özetlenir? Çin evvelâ, denizci olmayan, köylü doğal – ekonomi esaslı, bir endüstri öncesi toplumudur.

Bir bürokratik toplumdur zira geniş köylü tabanına dayalı ve ara kademeleri az sayıda, bağlı ve fazla saygı görmeyen tacir sınıfı ile sanaatkârları barındıran sosyal piramidin doruğunda mandarenler bulunuyor.

Memur – danişment’ler (mandaren) sınıfı, sayıca çok az, ama kuvvetiyle etki, mevki, nüfuzuyla her şeyi yapmaya kadir olmakla iktidarın en büyük sahibidir; bütün imtiyazlar[36] ve en önde, kendini yenileme imtiyazı ondadır: eğitim inhisarını elinde tutar. Ne talihe kalmış ve geçici toprak mülkiyeti, ne çoğu kez körlenen irsiyet, ne de hatta eğitimdir, intelligentsia’ya eşi bulunmaz nüfuzu sağlayan. Bu üretken olmayan elit gücünü, sosyal olarak gerekli ve elzem işlevinden, başkalarının üretken çalışmasını düzenlemek, gözetlemek, idare etmek, çerçevelemek, tüm sosyal bünyeyi yürütmek işlevinden alıyor. Bütün aracı ve idari işlevleri yüklenenler işbu memur danişmentlerdir: takvimle meşgul olurlar; münakale ve mübadeleyi örgütlerler; yolların, kanalların, setler ve barajların inşasına nezaret ederler; bütün bayındırlık işlerine, özellikle gaddar doğayı düzeltmeye, kuraklık ve su baskınlarını önlemeye yönelik olanlara hükmederler; kıtlık halinde ihtiyat erzak bulundururlar ve ne yapıp yapıp sulamayı sağlarlar. Bunlar toplumun mimarları, mühendisleri, muallimleri, idarecileri ve müdürleridirler. Bununla birlikte bu “manager”ler, her türlü uzmanlaşmaya ayak diremektedirler. Bunların tek sanatı vardır: idare – hükümet etmek.

İnsanları kullanma, politik hükümet etme sanatında uzman memur- danişmentler, Devlet’i tecessüt ettirirler, kendi görüşlerine uygun olarak vücuda getirilmiş Devlet’i. Bunlar katı şekilde rütbe silsilesine bölünmüş, otoriter, zalimdirler. Devlet “totaliter”dir, bu güncel tabiri, “sosyal yaşamın bütün faaliyetleri üzerinde Devlet’in tam yetkesi” olarak tanımlamak üzere.

Osmanlı Devleti de “totaliter”di, Çin gibi ticareti madenleri, inşaat, âdetleri, okulları, tüm kamu yaşamı ve büyük ölçüde özel yaşamı (boza, tütün içme…) resmî nizama bağlayarak…

Bir totaliter Devlet’ten söz etmek için daha başka nedenler de var. Önce, kimsenin kurtulamadığı karşılıklı gözetleme ve genel su-i zan geliyor ki en yüksek mansıp sahipleri bile, yerine göre, ilk gammazın merhametine kalmıştır. Ayrıca adaletin keyfî karakteri geliyor: iktidarın gözünde her zanlı, peşinen suçlu olarak görülüyor. Ve Konfucius’un aile idealine tümden ters düşen topluca sorumluluk, bütün tebaayı, başta, sadece Devlet’e hükmetmeyip aynı zamanda onun hizmetkârı da olan memur-danişmentleri titretiyor.

Buradaki çelişki aşikâr oluyor: Bütün totaliter toplumlarda kamu çıkarının özel çıkarın üstünde tutulması, Devlet kararlarının bireyin haklarına takaddüm etmesi bir temel prensiptir. Bunun kaçınılmaz eki, Devlet’in mümessili olarak memurun dokunulmazlığıdır.

Bu çelişki Osmanlı düzeninde de aynen mevcuttu.

Ve nihayet bu bürokratik Devlet’in son bir niteliği: sorumluluktan alabildiğine korku. “Sorun yaratmama” kaygısı, Çinli bürokratın ezeli düsturu olmuş olup kusurun üzerine yıkılabileceği bir ast memur daima bulunmuştur.

E.Balazs, ilerde ele alıp üzerinde biraz eğleneceğimiz K. A. Wittfogel’in “Doğu Despotizmi” kuramı için de şunları söylüyor: “Yine yaygın bir başka düşünce şekli de, dar çerçevesi itibariyle hatalı oluyor. Çapraşık bir bütünün sadece bir yanını görüp mandarenliğin çok sayıdaki işlevinin sadece birini, hidrolik yapıları, vurgulamakla yetiniyor. O ise ki, bürokrasinin hidrolik faaliyetlerinin vüsatı ne denli büyük olursa olsun, onun politik ve idari işlevleri hiç şüphesiz daha önemlidir.” Ve devam ediyor Balazs:

“Ve nihayet, mandarenliğe feodal sıfatı yapıştırmanın gerekçesi olup olmadığı sorusu vazedilmelidir… (beşerin gelişmesini dört müterakki aşamaya, Antik çağlarda köleci, Asya’da asiatik, Ortaçağ’da feodal ve modern dönemlerde kapitalist şeklinde bölmüş olan Marx’ın orijinal şemasını kenara itip sıradan bir Marksist şema kabul eden Çin Komünistleri, değişmez şekilde, köleci toplumla… 1949 yılı arasında geçenleri “feodal” olarak damgalama itiyadını edinmişlerdir. Bu garip tutumun burada nedenlerini araştırmadan, bunun sadece fuzuli ve çoğu kez çocukça çelişkilere yol açtığını saptamakla yetinelim…”

“…Çin ulusunun, idarecilerini pahalı ödedikleri bir gerçektir. Memur-danişmentlerin Çin’in şekilsiz kütlesini soktukları korse rahatsız ve zahmetliydi ve çok hayal kırıklığı ve ıstıraba mal oluyordu. Ama bu pahalı kadro faydalı ve gerekliydi. Çin uygarlığının süresi ve hayatiyetinin bedeliydi… İmparatorluğun vahdetini bir demir elle korumak üzere (gerçek) feodalleri yumrukları altında tutan memur-danişmentler olmadan, ferdiyetçilikler galip gelir ve hükümranlığın parçalanmasıyla bütün Çin uygarlığı çatlardı… Sonra, köylü Çin’de bürokrasi hâkimiyetinin alternatifinin karışıklık olduğu, istisnasız bir kaidedir.”[37]

Osmanlı ve Çin toplumları arasında bazı koşut öğelerin yokluğu ve varlığı, her iki tarafta işbu öğelerle bunların teşkil ettikleri bütünlerin derinlemesine anlaşılmasını kolaylaştırabilir. Biz şimdi bunlardan bazılarını belirtmekle yetineceğiz.

Kendini evren’in, tianxia’nın yerine koymuş, bir Çinli nüvenin etrafında eş merkezli daireler halinde tasavvur edilen bir imparatorlukta ne millet, ne de milliyetçilik bahis konusu. Ferdiyetçilik de yok. Batı anlamında bir rasyonalizm, mantık… da yok, tabii bilimlerin bulunmadığı gibi. Matematik terimlerle ifade edilip deneyle tahkik edilmiş sistematik varsayım yokluğunda Çin bilimi, hiçbir zaman bir proto-bilimsel merhaleyi aşamamıştır. O ise ki çok şey vadeden bir bilimsel kabiliyet ve çok müsait bir ilk aşama mevcuttu. Bürokrasi, geleneksel teknikle yetinmişti. Günlük gereksinmeleri bununla karşılanıyordu ve bunun ötesini aramak için gerekli dürtüden yoksundu. İşçiliğe gelince, ancak Devlet’in ihtiyaçları için serbestti. Köylü işgücü, el altında ve özel teşebbüsün sömürüsüne kesin olarak kapalı tutulan bir potansiyel halindeydi. Osmanlının “şeriatın kestiği parmak acımaz” dediği gibi Çinli de devletin yüklediklerini, kendi senyörü ya da bireysel girişimcinin yüklediğine yeğliyor, devlet sömürüsünü özel sömürüden daha az katı buluyordu. Aslında köylünün tek seçeneği “ehven-i şer”di. Mandarenliğin “koruması” aslında ağırdı ama onu mandarenliğe karşı koruyacak kadar güçlü başka bir sosyal grup mevcut değildi. Avrupa’da ise bunun tam tersi vaki olmuştu: serf, hür kentlerde, bağımsız burjuvazinin sinesinde bir sığınak buluyordu.

Sorunun derinliğine erdik: Çin kentleri, hürriyetin kaleleri değil, mandarenliğin makarrı, devlet idaresinin merkezleriydi, Bursa’nın, Sivas’ın olduğu gibi…

“Niçin, bir ticarî kapitalizm şeklinde pekâlâ mevcut olan kapitalizmin filizleri Çin’de çiçek açmamıştı?… Memur-danişmentlerin Devlet’i o denli güçlüydü ki tacir sınıfı ondan imtiyazlar, haklar, bağımsızlık koparabilmek için onunla mücadeleyi göze alma cesaretini hiçbir zaman bulamamışlardı. Çinli tacirler az çok her zaman uzlaşmayı mücadeleye, taklidi girişim ruhuna, müsaade edilen murabaha ve emin toprağa yatırımları endüstri riskine yeğlemişlerdi. İdealleri, kendilerini Devlet tarafından imtisas ettirmek, Devlet’in parçası olmak ve kendileri veya daha doğrusu, çocuk ve torunlarını memur- danişment görmekti”[38]

* *

Benzerlikler burada bitmeyecekti.

Konfucianizmin karşısında bir nongjia vardı bir “tarımcılık mektebi”, ya da köylü felsefesi; bunun salikleri, kendi topraklarını kendi ekip biçen bir sahibin sadece kendi alın teriyle yaşamasını derpiş ediyorlardı. Tilmizlerinden biri Konfucius’a, kendisine tarımı öğretmesini rica eder. Herhangi teknik bilgiye açık olmayan ve sualin gerisinde tarımcıların eşitlikçi doktrininin kokusunu alan Usta, genel kültür sahibi kişinin hükümet etmek olan doğal (istidadı ile) bir köylününkini ayırt edemeyen bu tilmizi şu sözlerle gönderiyor: “Üsttekiler rituslara riayet ederlerse, esafil-i nas hiçbir zaman saygısızlığa cesaret edemez. Üstekiler âdil olurlarsa, avam hiçbir zaman itaatsizlik etme cesaretini gösteremez… Soylu kişi böyle olunca, tüm ülkelerin sakinleri, çocuklarını sırtlarına alıp ona koşarlar. Ne gerek var tarımı öğrenmeye?”…

Mencius daha da haşin bir eda ile “okumuş kişiler olmasa, köylü takımını idare edecek kimse kalmaz. Köylü eksik olsa; okumuşları besleyecek insan bulunmaz… yüksek nitelikli adamların işi, sıradan kişilerinkinin aynı değildir… Birileri akıl işlerine vermişlerdir kendilerini, öbürleri bedenlerininkine. Akıl işi görenler diğerlerini idare ederler; kollarının kuvvetiyle çalışanlar, öbürleri tarafından idare edilirler…” diyor.

Bunlar da Çin’in Mevlâna’sı, Sultan Veled’i… oluyorlar “agnia-i şâkirîn”den yana, “fukara-i sâbirîn”in karşısında…[39]

Konfucianizm, kurucularının feodal eğilimlerinden tamamen kendini kurtaramamışsa da, merkezî bir imparatorluğun prenslikler kümesinin yerini aldığı anda bir derin değişime uğramış olup Çin’in daha sonraki tarihi bakımından bu kesin değişme, çok basitleştirilmiş olarak şöyle ifade edilebilir: idareci sınıf olarak toprak soylularının yerini çoğu kez “güzideler” (“gentry”) adı verilen bir yeni memur-danişment sınıfı almıştı. O ise ki, birleşmiş imparatorluğun idaresinin dayandığı bu güzideler de çoğu kez toprak sahibiydi; ancak aradaki son derece önemli fark, bunların güçlerini, mülkten değil de işlevden almış olmalarındaydı. Bu işlevin fiilî olarak icrası da imtiyazları tayin ediyordu. Bu keyfiyet Çin’in toprak tarihinin iki mütezad veçhesinin sürekliliğini izah eder. Bir yandan, Konfucius’un pederane doktrinini kendi sadık ifadesi olarak kabul etmiş imtiyazlı memur-danişment-mülk sahipleri sınıfı, lâtifundiaların kuruluşuna ve büyük toprak ağalarının kudretine şiddetle karşı koyuyorlar, zira bunların aşırı davranışları, imparatorluğun birlik ve varlığını tehlikeye atıyor. Öbür yandan da bu aynı memurlar doğal olarak servetlerini toprağa yatırıyorlar çünkü ticaret ile sınaat, bir güzidenin onuru ile kabil-i telif olamayan meşguliyetlerdir. Bu nedenle de toprak politikasında sürekli bir dalgalanma görülüyor. Bir de memur mülklerinin işletilme şeklinin genel hatlarını görelim: resmî görevi dolayısıyla memur, mülkünün başında hiçbir zaman bulunmadığına göre topraklarının ekilip biçilmesini çiftçi ve ortakçılara emanet etme zorunda kalıyordu ve bu zorunluluk, toprakların çoğu kez olduğu gibi, dağınık olmaları halinde daha da çok kendini hissettiriyordu.

Daha M. Ö. II. yy.da bir ünlü Konfucianist danişment, kadim toprak dağıtım sistemine rücu edilerek “özel mülkiyeti sınırlama”yı teklif ediyor: bu tümce, Han sülâlesinin bütün toprak siyasetini özetliyor; mülklerin sınırlandırılması köylülerin sefaletine karşı tek çare olarak görülüyor.

Ama bu politikanın tek nedeni de bu değildi; bunun sürekli ve güçlü bir başka gerekçesi daha vardı: vergi mülâhazaları. Müstakil küçük köylü işletmeleri, zamanın kalıplaşmış bir tabiriyle “güçlüler ve zenginler tarafından ele geçirilecek” olursa, Devlet’in geliri, hemen önemli ölçüde düşüyordu zira imtiyazlılar, soylular ve memurlar vergi vermezlerdi ve angaryadan muaftılar. Bürokrasinin bir tahdit siyasetine doğru arada bir çıkışı ve isteksiz ve gevşek tedbirlerin nihaî başarısızlığı buradan geliyordu. Kamu yapıcılarının özel mülkiyeti 300 mu (yaklaşık 150 Ha)da sınırlama ve fazlasını müsadere etme iyi niyeti kâğıt üstünde kalacaktı: M. Ö. 7 tarihinde kabul edilen kanun büyük mülk sahiplerinin mukavemetiyle karşılaşmış olup hiçbir zaman uygulanamamıştır. Bu aynı hükümsüz kanun özel kişilerin köle sayısını da azami 30’da tutmaya çalışmış olmakla bu tedbir dahi, kölelerin işledikleri büyük toprakları hedef almıştı. Bu noktada üzerinde önemle durulması gereken husus da, köleliğin büyük gelişme gösterdiği bu çağda bile köle sayısı tüm nüfusun % 1’ini hiçbir zaman geçmemiş, kölelik, Batı’daki Antikçağda oynamış olduğu rolü burada kesinlikle yüklenmemiş: Çin’de hür işçilik her zaman bol miktarda mevcut olmuştur. Bu keyfiyet, bu ülkenin sosyal ve ekonomik tarihinin, hiç gözden uzak tutulmayacak bir farik niteliğini teşkil eder.[40]

*

* *

Ortaçağda Çin bir yandan Asya bozkırının göçebe ve çoban kavimlerinin istilâsına uğramış, bir yandan da Kuzey ve Güney Çin olmak üzere ikiye bölünmüştü. Toprak sorunu da böylece derinden etkilenmişti. Kuzeydeki müstevli sülâlelerle Güneyin ulusal sülâleleri için bu sorun farklı şekilde ortaya çıkmıştı. Burada, ancak iskân edilmiş geniş bir ülke, alabildiğine bol işlenmemiş topraklar içinde dağınık bir yerli ahali ortasında Çinli nüveleri; öbür tarafta, Sarı nehir havzasında, göçebe ve çoban muhariplerin boyunduruğuna girmiş yoğun bir tarımsal Çinli nüfusu her iki tarafta da toplumda bir genel fakirleşmeye, ardı kesilmez savaşlar nedeniyle demografik baskı azalmasına ve toprak mülkiyeti açısından en önemli karakteristiği “himaye” olgusu olan belli bir yeniden feodalleşmeye tanık olunmuyordu. “Himaye”, bağımsız köylünün imtiyazlılara az çok gönüllü teslimiyetinin adıydı. Askerlik ya da vergi mükellefiyetlerinden kaçmak veya daha basitçe, emin bir sığınak bulmak üzere “mahmi”ler, büyük mülk sahibinin çiftçileri ya da serfleri haline gelerek, kararsız bir hürriyeti kullukta bir görece emniyetle değişiyorlardı, tıpkı Batı Ortaçağında gördüğümüz fikri artık kamu yetkelerine karşı onlara “koruyacak” kadar güçlü olan yeni efendilerine tümden bağlı olup onlara karşı, hatta önceleri devlet hazinesine ödedikleri vergilerden bile fazla tutan mükellefiyetler yüklenmişlerdi, işbu vergiden kaçış, Ortaçağın toprak nizamlarının gerisinden şekil alıyor.

Bu nizamlardan bildiğimiz ilki 280 tarihli olup vergi ve angarya mükelleflerine, yaşına göre, belli arazi, aile için klasik 100 mu (yaklaşık 5 Ha), yani köylüye, vergisini verme olanağını sağlayacak asgari varlığı tahsis ediyordu. Kararnamenin daha önemli ikinci bölümü, soylularla memurların mülk alanı ile “mahmi” sayısını kısıtlama yönünde birçok tedbiri öngörüyor. Vergi ve angaryadan bağışık işbu imtiyazlılar, payelerine göre bir 1000 ilâ 5000 mu ile takriben 250 kişi gibi bir azami hakka bağlanıyorlar. Kararnamenin ciddî olarak tatbik edildiği sanılmıyor.

Çinlinin “barbar” tabir ettiği müstevli To’ba sülâlesi, hazineye elle tutulur bir gelir sağlamak kaygısıyla ele alınmış “mülkün eşitleştirilmesi” tesmiye edilmiş ünlü toprak reformuyla, özellikle köylüyü büyük toprak ağasının el atmasına karşı koruma amacını güdüyordu.

Yerel farkları dikkat nazara alacak kadar esnek, hayvanı olan ve olmayanı tefrik edecek kadar dikkatli ve imtiyazlılara (soylular ve memurlar) özel bir statü tanıyacak kadar gerçekçi işbu yasa, bir genel düstur sayılamayacak kadar farklar öngörüyordu. Kuzeyin görece olarak nüfusu yoğun olan bölgelerinde daha o çağlarda “darda”, yani toprağı nüfusa yetmeyen nahiyelerle “geniş” bol arazi ve dağınık nüfuslu nahiyeler tefrik edilmişti ve buna göre bir dağıtım yapılmıştı ki dikkatli bir tetkik, 485 tarihli işbu nizamnamenin “eşitleyici” niteliğinin ne denli esnek olduğunu gösterir. To’ba ve halefleri, her ne kadar muntazaman toprak tahsis etme siyasetini sürdürmüşlerse de, el değiştirmemesi gereken irsî paylar, terhin edilmiş, satılmış, bir alışveriş metaı haline gelmiş. Bu uygulamalar, dolayısıyla, tahsis toprağını azalttığı gibi daha baştan ortaçağ Çin’inin tüm toprak nizamnamelerini kökünden çürütüyordu.

Genel Ortaçağ, evrensel yasasını koruyordu, asgarî müşterekleri çerçevesi içinde.

Bununla birlikte büyük Tang sülâlesinin (618-906) hükümranlığı süresince de boş toprakların dağıtımı sürecekti. Reşit olmuş her köylü, esas itibariyle 100 mu toprak alacaktı: bu, 80 mu’su “kişisel pay” olup bunun sadece intifa hakkı ile “irsî mülkiyet” ya da “müebbet” mülk olan 20 mu’dan oluşuyordu; bu son bölüm meyve ve ipek böceği yetiştirilmesi için dutluktan ibaretti. Kadınlar, çocuklar, dullar, sakatlar ve ihtiyarlar daha az bir hakka sahiptiler. “Kişisel pay” ölüm ya da 60 olan yaş sınırında, esas itibariyle topluluğa iade olunuyor ve köyde yeni hak kazanan birine veriliyordu; irsî bölüm ise ailesine intikal ediyordu.[41]

Dağıtımın düzgüsel (normalif) karakteri, tarımsal nizamnamelere bağlı tekâlif sisteminden çıkıyordu. Birlikte işlerliği olan vergi ve askeri hizmet sistemi, mükellef-angaryaya tâbi-askerler’in mülklerinin kuramsal eşitliğine engel oluyordu. Siyasî, askerî ve malî mülâhazalar hükümeti lâtifundialar teşkilini denetim altında tutmaya ve mümkün olduğu kadar çok toprağın ekilip biçilmesini teşvike zorluyordu. Nasıl olmasın ki büyük mülk, sahibi her zaman kamu mükellefiyetinden kaçınmayı bilmiş olduğu gibi “himaye”sini aramış olan fakir köylüyü de devlet maliyesinden kaçırıyordu. Bu itibarla eşit dağıtım prensibinin idamesinin başlıca nedeni, Devlet’in çıkarı gereğince bağımsız köylüyü korumak oluyordu ki bunun az çok aynına Bizans’ta da tanık olmuştuk. Her ikisi de bu işte başarısız olmuştu.

Gerçekten Çin’de bir büyük özel mülkün oluşması her şeyden önce mandaren ve öbür imtiyazlılar lehine toprak kanunundan vaki sapmalardan kaynaklanıyordu. Faal memurların, 200 ilâ 6000 mu (takriben 11 ilâ 330 ha) arasında değişen bir “müebbet mülk” ile rütbesine göre 200 ilâ 1200 mu arasında değişen ve sadece intifa hakkını kullandıkları bir “hizmet payı”na hakları vardı. Bunun dışında kamu toprakları ürününden de bir pay alırlardı ki bu da, mansıbın önemine göre, 100 ilâ 4000 mu arasında değişen idarî toprak ürünü olurdu. Memur, bunları bizzat işleyemediğine göre ya ortakçılara kiraya verirdi ya da tarım işçilerine sürdürürdü. Durum kendilerine çoğu kez büyük topraklar verilmiş Buddhist manastırları için de aynı idi. Sürekli olarak yer değiştiren memurlar için doğal olan bu dolaylı işletme türü sair özel mülkler üzerinde önemli etki yapacaktı.

Ve borçlu köylünün bir büyük ağanın ortakçısı, çiftçisi ya da kiracısı oluşu, ister gönüllü, ister zorunlu olsun, işbu inkıyadın nedeni hemen her zaman devlet vergilerinin, resmî ya da gayri resmî angaryaların, mükellefiyetlerin, tahsildarların, tefecinin baskısının ağırlığı oluyordu. Devlet, bir savaş ya da isyan halinde olduğu gibi, fevkalâde masrafları karşılamak zorunda bulunduğunda, bu hareket daha da çekilmez hal alırdı.

Büyük ağanın zenginliği ile köylünün sefaleti her gün daha çarpıcı bir kutuplaşma arz eder olmuştu. Ne harman yerindeki tahıl, ne de tarak üzerindeki ipekli, köylüye aitti. Bu durumda ünlü Wang Ansbi’nin (1021-1086) reformlar politikası devreye giriyor: mükellefiyetlerin daha adilâne dağıtımıyla tarımsal üretimi ve Hazine gelirlerini artırmayı hedef alan vergi önlem paketi Devlet’e millî kalkınma ve Çin’i barbar müstevlilere karşı koruyacak güçlü bir orduyu donatma olanağını verecekti. Bu radikal devletçiliğin amacı, kendisinden daha fazlasını alabilmek için çiftçiyi yıkımdan kurtarmak noktasında düğümleniyordu.

Doğruca tarıma ilişkin iki reformdan söz edelim: %20 faizli, ekim sırasında ikraz edilen ve hasat zamanında ödenecek olan para, köylüyü tefecinin pençesinden kurtaracaktı. Ama beklenen sonuç hasıl olmamış, sistem köylünün aleyhine dönüşmüştü. Öbür reform, daha sahih yeni bir kadastrodan ibaretti: imparatorluğun tüm ekilebilir alanı, her biri yaklaşık 235 hektar gelen kare tarlalar haline ifraz edilmiş ve her mülk sahibi, topraklarının vüsat ve niteliğiyle orantılı olarak saptanmış vergi hissesini ödeyecekti. Görüldüğü gibi bu sistem, hiç de Ortaçağın eşitleştirme denemelerine benzemiyordu. Bunun en ilerici yanı Wang Arishi tarafından girişilen sulama çalışmaları olmuştu: takriben iki milyon hektarlık arazi böylece sulanmış tarlaya dönüştürülmüştü. Ama ne çare ki bu reformlardan faydalanmaya vakit kalmadan Çin, yeniden Orta Asya bozkırı adamlarının istilâsına uğrayacaktı.

Fatih Kitan’lar (Liao sülâlesi, 907-1125), Ruzhen’ler (Jin sülâlesi, 1125- 1234) ve Moğollar’ın (Yuan sülâlesi, 1280-1367) toprak politikasını niteleyen husus, çiftçi-büyük mülk sahipleri münasebetinin genelleştirilmesi olmuştu. Bazı değişik etkenler, eskiye göre, imtiyazlıların ya da toprak rejiminin durumunu tadil ediyordu. Bunlar, fetihten sonra belli bir süre içinde, köle işçiliğinin önemi, emektar askerlerin tercihli durumuyla kabile aristokrasisinin özel imtiyazları ve hepsinin üstünde, devlet ve dinî kurum mülklerinin artması olarak özetlenebiliyordu. Ruhban sınıfının nüfuzu, iyi örgütlenmesi ve imtiyazlı durumu sayesinde Buddhist manastırları çok büyük bir ekonomik rol oynamaktaydılar. Bu sınıfın zenginlik ve kudreti, özel hibeler ve imparatorların sahavetiyle artıp duruyordu ve mabetler, emin mahaller olarak, hem zenginlerin vekâletini yükleniyor, hem de fakirlerin sığınağı haline geliyordu. Bu sonuncular manastırlara çiftçi, hizmetkâr ya da tarım işçisi olarak giriyorlardı. Fazla güçlü hale geldiğinde din kurumu Devlet’in husumetini celp edecekti ama birkaç laikleştirme deneyi hiçbir sonuca varmayacaktı. Böylece Güney Song’ları döneminde (1127-1279), kıyı bölgesinde, özel kişiler aile başına ortalama 14 ilâ 16 mu’ya sahipken, Buddhist ruhban sınıfı, kişi başına 50 ilâ 60 mu’ya tesahup ediyordu.

Kanun mülkünün kökeni, Tang’ların askerî kolonilerine dayanıyordu. Genellikle sınır boylarında, işlenmemiş ya da hali arazi, Devlet’in idaresinde askerler tarafından ekilip biçilir, bunlar, arazi vergisi yerine bir kira (mukataa) öderlerdi. XII. ve XIII. yy.lar boyunca, özel mülklerin müsaderesi yoluyla kamu mülkü, özellikle fatihlerin hâkimiyeti altındaki topraklarda, artarak gidiyordu. Büyük özel mülkvari bu işletme şekli Devlet’e, vergiden fazlasını getiriyordu.[42]

* *

Bütün bu toprak mülkiyeti evrimi içinde, Batı anlamında büyük mülkiyet yerine dikkatlerin mülk sahipleri-kiracılar ilişkisi üzerinde toplanması gerekir. Gerçekten büyük mülkiyet Çin’de hiçbir zaman genelleşememiştir; aksine, son derece bölünmüş küçük mülkiyet, sürekli olarak gelişmiştir.

Bunun dışında, büyük memur-danişmentler tarafından, klanın fakir mensuplarına maddî yardımda bulunmak amacıyla kurulmuş ailevî dayanışma mülkü müessesesi, Çin’in karakteristiklerinden biri olmuştu.[43] Bunun incelenmesi, Orta Doğu’nun Vakıf Müessesesi tarihine mutlaka yeni ışık tutacaktır.

*

* *

Büyük toprak mülklerinin teşekkülünün her köylüyü ezip onu köleleştirme istidadı gösterdiğinde ki bu, Çin tarihi boyunca çok sık vaki oluyordu lâtifundiaların meşum sonuçlarına karşı hükümeti uyarmak ve eski jingtian “kuyu” sisteminin ihyası için sesler yükselirdi, iyice yerleşmiş bu geleneğin tarihî kökeni ne olursa olsun, manası üzerinde hiçbir şüphe yoktur. Zira her ne kadar işin şiiri ile gerçeğini gelenekten tefrik etmek mümkün değilse de şiirin payının ve muhalâtın talep değerinin, jingtian sisteminin tarihî vüsatını çoktan aştığı da bir vakıadır. Hattâ, daha büyük bir içtimaî adalet ülküsü olarak eşit dağıtım muhalâtının, zamanla, Antikçağın bir sözde toprak rejiminin sisli hatırasından çok daha büyük bir gerçeklik, kazandığı söylenebilir.

İfade ettiğimiz paradoksu iki mülâhaza daha vazıh kılmaktadır, önce Çinli aydınlar, zevk ve ihtiyaç saikiyle gelenekçi olup, eski zamanların altın çağı hilesine başvurmadan hiçbir sosyal reform dermeyan edemezlerdi. Tasavvuru, Batı’da olduğu gibi istikbal üzerine irtisam ettirmek korkutucu, gereksiz ve etkisiz bir manasızlık olurdu; aynı şekilde aydın, aynı şekilde gelenekçi kamuoyunun dikkatini toplayabilmek için Çinli ıslahatçı, tasarılarını tarihîliğin halesine bürümek, taleplerini, bundan önce olmuşun nüfuzuyla pekiştirmek zorundaydı.[44]

Devam etmeden önce, bir benzerliğe, bir koşutluğa dikkati çekelim: Osmanlı fermanlarının birçoğunda “kadimde olduğu veçhile…” ibaresi okunmaz mı?

Bunun dışında Çin kanun ahkâmı, aynı nedenlerle idarî uygulamayı tanzim eden yasalar şeklinde değil, ahlakî kaziyeler olarak tasavvur olunurlar. Böylece de ister talep ister kaziye, sihirli jingfian sözcüğünün gerçek anlamı, doğru olarak, toprakların eşit dağılımı olarak ifade edilebilir ve yüzyıllar boyunca da basitçe toprak reformu manasına gelmiştir.[45]

* *

Asya bozkırı göçebelerinin istilâ alanı olan Kuzey Çin’de toprak mülkiyetinin gelişmesi, az çok değişik bir yol izlemiştir. Fatihlerin yaşam tarzı, örf ve içtimaî teşkilâtı, boyunduruk altına aldıkları yerli halkınkilerle keskin bir tezat teşkil ediyordu. İktidarı ele geçirmelerinin ilk aşaması, ele geçenin sindirilmesiyle geçiyor. Çinlilerin Geç ya da Kuzey Wei Sülâlesi tesmiye ettikleri T’o-ba’lar bu dönemde, konfederasyonlarına öbür Türk-Mogol kabileleri bağlamak için savaşmak, yağmalarla sürüleri artırmak, sayısız mevaşiye otlaklar sağlamak ve nihayet Çinli kırsal kesim ve kent halkını zapturapt (sıkı düzen) altına almakla meşgul olmuşlar, toprak sorunu onlar için önemsiz bir düzeyde kalmıştır.

Ama V. yy.dan itibaren, saf Çinli Sülâlelerinin başına çökenlerle aynı içtimaî hareketler ortaya çıkmaya başlıyor. Güçlülerin toprakları ele geçirme, fakirlerin vergiden kaçma şekilleri Kuzey Sülâleleri topraklarına özgü nedenlerle değişiyor ve de, karışık hale geliyor, ilk önce, bir yandan göçebe hayvancılarla zürra, hâkim müstevli ile yerli Çinli arasındaki genel ayrılık ve zıtlaşma; öbür yandan da, Çinli muteberlerle (gentry) çıkar birliği yapan kabile asaleti ile az gelişmiş ve fakirleşmiş, göçebe ve serf durumundaki sıra askeri, yani kabilenin büyük kitlesi arasında her gün artan karşıtlık bahis konusudur. Sonra, Kuzey’in demografik yapısı, önceleri istilâlardan hayli sarsılmışken bu kez tüm gücüne kavuşuyor. Büyük Ova’nın (Honanj Hapei Şantong) en mümbit bölümünde nüfusun hızlı artışının meydana getirdiği bir baskı vardır. Göreli olarak kalabalık olan bu bölgelerde, çok yoğun bir nüfusun gereksinmelerine yetmeyecek kadar az toprağı olan “darda nahiyeler”le, nüfusu seyrek köylere dağılmış ve çok toprağı olan “bol nahiyeler” tefrik ediliyordu.

Bütün bu olgular hükümetin önüne çetin sorunlar çıkartıyordu. Özellikle, halkını, dilin, giyimin, âdetlerin kabulü suretiyle Çinlileştirme yolunu tutmuş olan Xiao Wen’in (471-499) saltanatı sırasında bu dikenli konular acil çözümü gerektirir hale gelmişti. Hakan, bundan böyle her bakımdan Çinli olan bir ulusun yoğrulmasında, vaktiyle imtiyazlı olan kabile öğesini böylece feda etmişti. “Mülklerin eşitleştirilmesi” (juntian) tabir edilen, bu imparatorun reformlarından bu en ünlüsünün doğuşunu işte bu siyak içine oturtmak gerekir.

Bu tanzimatı ilham eden Çinli Li Anshi, buna gerekçe olarak, şu önyargılardan hareket ediyordu: işlenmemiş toprak, boşta gezen adam olmayacaktır; en iyi tarlaları işgal etmenin, zenginlerin tekelinde olmasını önlemek ve fakirlere bir asgarî geçim güvencesi sağlamak gereklidir. Bunun için de Li Anshi toprakların, büyük mülk sahiplerinin elinden fazlasını alarak, yeniden dağıtımı suretiyle mülkün eşitleştirilmesini önermişti. Ayrıca, münazaalı topraklar da, halen onu işgal etmekte olana gelecekti. Bu son nokta yeni maliklerle, eskiliğini ileri süren Çinli gentry arasındaki zıtlaşmayı ima eder gibidir.

“Mülklerin eşitleştirilmesi” içtihadına rağmen münhal toprakların tahsisi için fakirlerin önceliğini ilân eden işbu 485 tarihli irade, büyük farkları da kabul ediyor. Her erkek, kendisi, karısı, çocukları, köleleri ve öküzleri için belli bir miktar toprağı hakketmektedir. İki türlü mülkiyet vardır: a) irsi ya da müstemir mülk (yong) olarak verilmiş parseller; buraları dutluk ve meyvelik olacaktır; b) geçici mahiyette verilen veya “kişisel dağıtım payları” (koufen) olan ekilebilir, içinde ağaç ya da ev bulunmayan çıplak tarlalar.

485 tarihli nizamnamenin dikkatli tetkiki, eşitleştirmenin olumlu yanı gibi sınırlandırmanın olumsuz bölümüyle bunun doğruca vergi mülâhazaları tarafından emredildiğini açığa vurur. Orta verimde bir parsel için, bir erişkinin asgarî yaşamı için gerekli 100 mu ritüel rakamını buluyoruz. Sönmüş ailelerin toprağı kamuya dönüyor; müstemir mülkün alım satımı yasaklanmıştır.

Aynı günlere rastlayan bir başka yasa (486 yılının) da, kanun koyucusunun asıl vergi alma amacını daha iyi ortaya koyuyor; vergilerin yeniden düzenlenmesi ve kaçırılmasının önlenmesi için kırsal kesimde üç adet Sorumlu “reis” düzenini çıkarıyor. Eski kabile örgütünün yerini alan işbu üç şef, 5, 25 ve 125 aileyi temsilen, kendileri dahi vergiden bağışık olarak, tekâlifin muntazaman ödenmesi ve angaryaların icrasından sorumlu tutuluyordu. Bunlar muhtemelen toprakların dağıtımıyla da görevlendirilmişlerdi. Her halükârda bu yasa, toprak nizamnamesine sıkı sıkıya bağlıydı.[46]

Bütün bu işlerde soyluların irade ve imtiyazlı bürokrasi tüzüğü gibi birçok sapmaları bir yana bırakarak, dağıtımın düzgüsel niteliğinin, toprak yasasına bağlı tekâlif düzeninden çıktığını saptıyoruz. VIII. yy.ın ortasına kadar, çift (toprak vergisi, bedel ve angarya) ve köylü milisi mükellefiyeti, mülkiyetin bir kuramsal eşitliğini varsayıyordu. Asker-rençper, Tang’ların askerî gücünün temeliydi.[47] Siyasî, askerî ve malî mülâhazalar hükümeti, mümkün olduğu kadar çok toprağın ekilmesini teşvike ve olabildiği kadar, lâtifundiaların oluşmasını önlemeye zorluyordu. Zira Ortaçağın bütün eski sülâlelerinin deneyimleri büyük mülk sahibinin daima kamu mükellefiyetinden kaçma yolunu bulduğunu ve “adamı” olmuş, himayesini aramış fakir köylüyü de maliyeden “kurtarmış” olduğunu göstermişti. Zürraya asgarî geçim sağlama, mükellefiyetini ve askerî görevlerini yerine getirme olanağını ona veriyordu.

Ama o çağların koşulları bu kabil hayalleri muhal kılmak için yeterliydi: ekonomik farklılık, her yerde olduğu gibi, Çin’de de, fazlasıyla etkindi: Yasanın kendisi dahi, büyük özel mülkiyetin teşekkülüne cevaz veriyordu.[48]

* *

Her ne kadar özel mülkiyetle aynı tabiatlı iseler de, büyük mülkiyetin iki özel şekli, dikkate değer: Din kurumu ve Devlet’in mülkleri. Tang’lar Sülâlesi’nden itibaren artan bir önemle ortaya çıkan bu şekiller içinde Buddhist manastırları, ruhban sınıfının nüfuz, iyi örgütlenme ve bilhassa imtiyazlı durumu itibariyle son derece önemli bir iktisadî rol oynuyordu. Ruhban sınıfının zenginlik ve gücü, özel hibeler ve imparatorların sahaveti nispetinde artıyordu; emin birer mahal olan mabetler, çoğu kez zenginlerin vekilleri ve fakirlerin sığınaklarıydılar da. Bu nedenle de köylüler çoğu kez din kurumunun “himaye”sini bir büyük ağanınkine yeğ tutuyorlardı: bu onlara vergiler, angaryalar ve askerî hizmetten kaçma olanağını sağlıyordu; ellerindeki toprak parçasını manastırlara emanet edip buralara çiftçi, hizmetkâr ya da tarım işçisi olarak giriyorlardı. Çok güçlü hale gelen din kurumu, Devlet’in husumetini üstüne çekiyordu. Ama birçok laikleştirme denemesi hiçbir şeyi değiştirmemişti: 1131 ile 1279 arasında bazı bölgelerde, kişiler aile başına 14 ilâ 16 mu toprağa sahipken Buddhist ruhban sınıfı, şahıs başına 50 ilâ 60 mu toprağı işliyordu!

Bütün bunlar bize Nakşibendî tekkelerinin elinde bulunan büyük toprakları, bunları dağıtıma tâbi tutmak isteyen Fatih Sultan Mehmet ile Sadrazamı Karamanlı Mehmet Paşa’nın akıbetlerini anımsatıyor. Döneceğiz konuya.

Kamu mülkü (gongtian: ager publicus; guangtian: Devlet’in ya da daha doğru olarak, kamu yetkelerinin, memurların toprağı), kökenini, Tang’lar çağının askerî kolonilerinden almıştı. İşlenmemiş veya nadasa bırakılmış, genellikle sınırlardaki arazi, Devlet işletmesinde askerler tarafından ekilmiş; bunlar toprak vergisi yerine bir icar bedeli, mukataa öderlermiş. XII. ve XIII. yy.lar boyunca, daha Kuzey’de, fatihlerin hâkim oldukları bölgelerde, Songların egemenliğindeki Güney’e göre, kamu mülkü, özel mülklerin sık sık vaki müsaderesi yoluyla, giderek artıyordu. Bu büyük özel mülkvarî işletme şekli Devlet’e, vergiden daha fazlasını sağlıyordu.

Kitan (Liao sülâlesi, 907-1125), Ruzhen (Jin sül., 1125-1234) ve Moğol (Yuan sül., 1280-1367) fatihlerin toprak siyasetinin özelliği, tamamıyla büyük mâlik-müstecir ilişkisinin, Songlar döneminde olduğu gibi, genelleşmesi ve ayrıca da din kurumu ve Devlet mülklerinin artışı olarak ifade edilir.[49]

T’o-pa, Juan-Juan, Şa-t’o, Kitan… Türkmen’in belleğinde hiç mi anı kalmamıştı, bunca Çin serüveninden? Merkezî otokrasilerin bürokratik rejimi belki bu göçebe hayvancı unsura yabancı geliyordu ama Asya’nın çeşitli yerlerinde, İran ve nihayet Anadolu’da, dünyanın sayılı merkeziyetçi bürokratik idarelerinden çoğunu bu aynı göçebe hayvancı unsur kurmamış mıydı? Bu arada da Bizans’la eski Mısır, Çin tipine en yakın sosyal yapılar sergilemiyorlar mıydı?…

* *

Kültürel alanda aklımıza gelen bazı varsayımlarda gerçek payı bulunması, yukarıdakileri ancak pekiştirecektir.

Çin’de Yan çağında, idarî üst kademelerin 3. sırasını işgal eden ve Moğollara da pinçan şeklinde geçmiş fincan unvanını görüyoruz. Moğol Büyük Divan’ında, Moğol soylularından dört cinsan ile çeşitli ulusların, İranlı, Çinli, Uygur ve Hristiyan soylularından da dört fincan bulunması mutat olmuştu. Çin’de bu sonuncular, mahrem işlerin tedvirine memurdular.[50]

Türkçede “fincan”, çay içmede kullanılan kulplu bir porsölen (çini) kaptır. “Çini” için Kamus Türkî’de “Çin’de imal olunan âlâ cins evani-i türabiye…” denmiş olup işbu toprak kapların malzemesinin adını “Çin”den almış olduğu anlaşılıyor. Gerçekten EB[51] Çinlileri “cihanın gördüğü en büyük çömlekçi ırk” olarak niteliyor. De Vorepierre sözlüğü[52] de porsölenin (Çince Tsé-ki) menşe ülkesinin Çin olduğunu bildiriyor.

Öbür yandan çay içmenin Çin’de (ve Japonya’da) merasime tâbi bir ritüel olduğunu biliyoruz. Büyük olasılıkla devletin yüksek memurları fincanlar, içtimalarında, çay ritüeli icra ederlerdi ve çayı da bizim fincanlarla içerlerdi, o nefis, yarı şeffaf ince porsölen fincanlarda…

Değiştirelim konuyu.

“IV. yy.ın ünlü Çinli hattatı Wang Xizhi bir gün Güney Çin’de bir bölgede gezinirken, çarşıya satmak üzere on, on iki kadar yelpaze getirmiş olan yaşlı bir kadın görür. Yanına varıp bunları kaça sattığını sorar. O da ‘beheri yirmi sapek’ yanıtını verir. Wang yelpazeleri alır, her birinin üzerine beşer tane harf yazıp geri verir. Yaşlı kadın buna çok üzülmüştür: ‘Yiyecek almak için çocuklarımın paraya ihtiyacı var; şimdi artık kim alacak berbat edilmiş yelpazeleri?’ Wang gülümser: ‘Sen gelenlere bu harfleri Wang Xizhi’nin yazdığını söyle, yelpazelerin tekini de yüz sapekten azına verme.’…”

“Haber yayılır ve kısa sürede bir kalabalık oluşur. Herkes Wang Xizhi’nin yazısını taşıyan yelpazeleri almak için birbiriyle yarışır…”

“Gerçekte Çin hat sanatı, çok uzun bir tarihi olan tek sanat şeklidir. Yüzyıllar boyunca Çin entelektüelleri bunu manevî kemal ve zarafet ve bediî tatmin vasıtası olarak uygulamışlardır…”[53]

II.Mahmud döneminin ünlü hattatı Mustafa izzet (Yesarîzade) bir gün Üsküdar’a geçmek üzere Beşiktaş’tan kayığa biner. Ama cebinde yolculuğu ödeyecek mangır yoktur. Durumu kayıkçıya Üsküdar’a yakın yerde açıklar ve divitini çıkarıp bir kâğıt üzerine iki “vav” çizer, imzalar ve kayıkçıya uzatır. Adam, çaresiz kâğıdı kayığın arkasına, homurdanarak atıp İzzet Efendi’yi yanaştırır. Biraz sonra Beşiktaş’a geçmek üzere kayığa bir beyzade biner. Gözü kâğıda ilişir, ister onu kayıkçıdan ve İzzet’in imzasını görünce adama bir altın uzatıp “vav’lar”ı alır. Tabii kayıkçının keyfine diyecek yok. Artık Üsküdar’a her varışında üstadın yolunun gözler olur. Bir gün onu uzaktan görür görmez seslenir “Bey! Beşiktaş’a! Bir ‘vav’a!…”…

Bu iki öykü-rivayetin koşutluğu gerçekten çarpıcı oluyor. Çinliler gibi İslâm dünyası içinde sadece Türkler güzel yazıya bu denli yatkın olmuşlardır.

“Mârifet iltifata tâbidir

Müşterisiz meta’ zâyîdir’’[54]

Sözü uzatmayacağız. Kültür alışverişi bu kez de aşikâr olmuştur. Aslında bu alışverişe çok örnek var, tarihte: Türklerin ipek ticaretinde aracı ve nakliyeci rolünü biliyoruz. Bozkırın bu adamları Çin imparatoruna doğruca hitap edebilecek güce eriştikleri gün ondan ressam, dekoratör talep etmekte gecikmemişlerdi: “Tavğaç[55] kağanta bedizci kelürtim” (“Çin kağanından dekoratör celp ettim”) ve “bedzet(t)im” (“ve ona -mezarı- süslemesini emrettim”), Yoluğ Tekin orada bir ay ve dört gün kalıyor ve “bitidim bedzet(t)im” diye yazıyor (yazıtta) ve (mezarı) süslemiş oluyor…[56]

Söylediğimiz gibi bu insanlar Çin’le Bizans arasındaki ipek ticaretinde hem aracı tacir, dolayısıyla da nakliyeci rolünü oynayacaklardı (böyle olmasaydı bu ticaret yolu fazla emin sayılmayacaktı…). Türk İmp. daha o çağlarda Bizans, İran, Hint ve Çin arasında sacayağı kurmuştu. Keyfiyet, fikrî (spiritual) ve maddî mübadelenin basitçe aracı olmanın çok ötesinde bir şeydi.[57]

Siyah Kalem’in çizgisinde[58] bozkırın gezginci süvari uluslarına ait halk suretleri, biniciler, hayvanlar, av sahneleri, Türk, Uygur ve Çinli sanatçıların yüzyıllarca işledikleri temalar ve Karagöz’ün şeytanî eşhası yer alır. Burada keza Çin’in esatiri faunasının mümessilleri simürg, ejder vs.ye de rastlıyoruz.[59]

Hal böyle olunca neden Wang Xizhi ile İzzet arasında sanat koşutluğu bulunmasın? Kitabın “Sunuş”unda “Doğu ülkelerinde değişimler hep dış görünümde oluyor. Hareket ve düşünce tarzlarında ise pek farklılaşma yok…” sözlerini nakletmemiş miydik?…

Gerçekten, hep söylediğimiz gibi Çin’in Türkmen beyninde anısız kalmış olduğu düşünülemez; nitekim “Türklerin Çin medeniyetine olan eski karabetlerinin asârı bu zamanda da (Kaşgar devri) hâlâ baki kalmış olup bu asâr da yalnız han lâkaplarına münhasır değildi. Mahmud Kaşgarî’nin eserinden anlaşılıyor ki Karakitaylarda istimal olunan Çince bir mansıp ismi olan ‘Tanyanku’ daha o asırlarda da mevcut imiş. ‘Tayanku’ kelimesi Arapça ‘hâcib’ ıstılahına mukabil olup bunun aslı da itimat ve emniyet etmek manasında olan Türkçe ‘teyenmek’ (dayanmak) mastarından olduğu söyleniyor. Orhon abidelerinden malûm olan ‘prenses’ manasını ifade eden ‘konçuy’ kelimesi de Mahmud Kaşgarî zamanına kadar intikal edebilmiş, lâkin ‘hatun’ kelimesi bu zamanda ‘konçuy’ kelimesine nazaran daha alî bir mevkii ifade etmiştir.”

“Mahmud Kaşgarî’nin eserinde maddî medeniyet asârını ifade eden müteaddit kelimeler cümlesinden ‘ulatu’[60] kelimesi calib-i dikkattir. Bu kelime ‘burun temizlemek için insanın cebinde (fî hücre) taşıdığı ipek parçası’ diye tefsir olunuyor. Malûmdur ki eski ve orta asırlarda gerek Yunan-i kadim ve gerek İslâm âleminde burun mendili istimal olunmuyordu; bu mendil Çin ve Japonya’da pek eski devirlerde bile müstamel olup Avrupalılarda yalnız on beşinci asırda Aksa-i Şark medeniyetiyle kesb-i muarefe ettikten sonra istimal olunmağa başladı. Moğolistan’da da eskiden müstamel idi. On birinci asırda bu burun mendilinin Türklerde müstamel olması sonradan nüfuzunu kaybeden Aksa-i Şark medeniyetinin Türklere olan eski tesiri bakayasından birisi olmak üzere kabul edilmek icap eder.”[61]

[1] F. Hirth.- China and the Roman Orient: Researches into their ancient and medieval relations as represented in old Chinese records.

Chicago 1975 (first publ. 1885-Shanghai and Hong Kong), s. VI-VII.

[2] ibd., s. 159.

[3] ibd., s. 225.

[4] ibd., s. 228.

[5] ibd., s. 234-5.

[6] ibd., s. 242.

[7] ibd., s. 246-68.

[8] E. Balazs.- Le régime de la propriété en Chine du IVe au XIVe siécles. Etat de la question, in CHM I/3, janv. 1954, s. 669.

[9] Bkz. C. I, s. 140.

[10] E. Balazs.- op. cit., s. 670.

[11] Tarafımızdan belirdildi.

[12] Bkz. B. Oğuz.- Yüzyıllar boyunca Alman gerçeği ve Türkler, İst. 1983, s. 424.

[13] Etiemble.- Confucius, Gallimard 1966, s. 95-103.

[14] Yusuf Has Hâcib.- Kutadgu Bilig, çev. R. R. Arat, Ank. 1974, 812-14, s. 69.

[15] ibd., 823-4, s. 70.

[16] Etiemble.- op. cit., s. 211-8.

[17] E. Balazs.- Transformation du régine de la propriété dans la Chine tartare et dans la Chine chinoise au IVe-Ve. siécles A. D., in CHM I/2,

oct. 1953, s. 417-8.

[18] Burada “harac”ın anlamı, resmî “haraç”tan farklı olarak zorbalıkla alınan paradır.

[19] Bkz. B. Oğuz.- C. I, s. 147.

[20] Özkan İzgi.- XI. yüzyıla kadar Orta Asya Türk Devletleri’nin Çin’le yaptığı ticarî münasebetler, in Tarih Enstitüsü Dergisi 9, İst. 1978,

  1. 87-106.

[21] Annemarie von Gabain.- Die staatliche Verfassung des uigurischen Königsreichs von Koço, 9-13. Jh. n. Chr., in Milletlerarası Altaistik

Kongresi Bildirileri, Ank. 1979, s. 153-4.

[22] Denis Twitchett.- Lands under State cultivation under the T’ang, in JESHO II. 1959, s. 162-8.

[23] D. T. Lands under State cultivation under the T’ang. Some Central Asian documents concerrning military colonies, in ibd., s. 335-6.

[24] Jeanine Auboyer.- Fransız millî koleksiyonlarında Yüksek-Asya’nın İslâmiyet’ten önceki sanatı, in Milletlerarası Birinci Türk Sanatları

Kongresi. Kongreye sunulan tebliğler, Ank. 1962, s. 33-4.

[25] Mazhar Şevket İpşiroğlu ve Sabahattin Eyüboğlu.- Fâtih Albümüne bir bakış, İ. Ü. (t.y).

[26] Ernst Diez.- Bozkır’ın ressamları, in Milletlerarası Birinci Türk Sanatları Kongresi, s. 143.

[27] 12,5 lt. kuru tane ölçeği.

[28] E.Balazs.- Le régime de la propriété.

[29] M. Berza.- Nicolae Jorga et les traditions du Sud-Est européen dans le domaine de la culture, in CHM, XIII/3, 1971, s. 393.

[30] Etiemble.- op. cit., s. 167-172.

[31] Etienne Balazs.- La Burocratie céleste. Recherches sur l’économie et la société de la Chine traditionnelle, Gallimard 1968, s. 18.

[32] Bkz. B. Oğuz.- Türkiye…, C. I, s. 36.

[33] E.Balazs.- op. cit, s. 19.

[34] ibd., s.20-9.

[35] ibd., s. 30-2.

[36] Bkz. B. Oğuz.- Türkiye.- C. I, s. 300, “Osmanlı” tarifi.

[37] E.Balazs.- op. cit. 34-40.

[38] ibd., s. 41-3.

[39] Bu konuda bkz. B. Oğuz.- Türkiye… C. I, s. 296, C II, passim.

[40] E. Balazs.- op. cit.,s. 143-7.

[41] E. Balazs.- op. cit.,s. 148-50.

[42] ibd.,s. 151-6.

[43] ibd., s. 158.

[44] ibd.,s. 168-9.

[45] ibd.

[46] ibd., s. 173-7.

[47] ibd., s. 184.

[48] ibd., s. 185.

[49] ibd., s. 189-91.

[50] Gerhard Doerfer.- Türkische und Mongolische Elemente im Neupersischen, Band I, Mongolische Elemente im Neupersischen, Wiesbaden

1986, s. 375-6.

[51] Bkz. mad. “Pottery and porcelain”.

[52] B. Dupiney de Vorepierre.- Dictionnaire français illustré et encyclopédie universelle, 4 cilt, Paris 1860, mad. “Céramique”.

[53] Wang Yuchi.- Calligraphy as a picturial and intellectual discipline, in CULTURES 34/35, Special issue “China: Past and present”, 1984.

[54] Mahmud Bedrettin Yazır.- Medeniyet âleminde yazı ve İslâm medeniyetinde kalem güzeli, I. Ks. Ank. 1972, s. IX, Uğur Derman’ın

önsözünden.

[55] İlk proto-Türk lehçe Tabghaç (Çince To-pa)larınki olup bu insanlar Kuzey Çin’i işgal edip burada hükümran olmuşlardır. Çin’i 386’dan

535’e kadar idare eden Yuan Wei Sülâlesi’nin imparatorları bu kabileye mensup olup Çin’le ilk kez temasa gelmiş olması melhuz Göktürk

(Clauson’a göre Türkü)ler bu ülkeye Tavğaç adını vermişlerdi. Göktürk – Türkü ve Uygurların “tavgaç’’ı “Çin” ve “Çinli” karşılığında

kullanmalarına mukabil bu sözcük sonradan Uygurların kendilerini ve nihayet doğruca Türkleri ifade etmiştir. “Tat Tavğaç”, “İranlılar ve

Türkler” manasına gelmiştir (Sir Gerard Clauson.- An etymological dictionary of Pre-thirteenth century Turkish, Oxford 1972, s. 438.

Ayrıca bkz. B. Oğuz, C. I, s. 140).

[56] Clauson.- op. cit., s. 310 ve B. Oğuz.- op. cit., s. 258.

[57] B. Oğuz.- op. cit., s. 146.

[58] Fatih Albümü.

[59] E. Diez.- Peintres de la steppe, in Premier Congrès International des Arts Turcs, Ank. 1959.

[60] DLT, I/136.

[61] W. Barthold.- Orta Asya Türk tarihi hakkında dersler, İst. 1927, 7. ders, s. 124-5.