Kültür Eserleri > THKK 4 - Dokuma ve Giyim Teknikleri > Çeşitli Ülkelerde Tekstiller

Çeşitli Ülkelerde Tekstiller

Buraya kadar dokuma ve kısmen de giyim konusunun az çok içine girmiş olduk. Ancak, kitabımızın ana ereği olan “Türkiye halkının dokuma kültürü”nü etraflıca irdelemek üzere onu daha “olgunlaştırmak” gereğine inançla, tarih içinde etkileri teslim edilmiş olan ülkelerin tekstil üretimlerinden tamamlayıcı bilgileri yeni baştan ele alacağız.

Mısır Tekstilleri

Dokumanın Mısır’da uzun bir geçmişi olduğunu biliyoruz; resimli kumaşlar ezcümle Tutmes IV’ün mezarındaki resimli duvar örtüleri M.Ö. XV. yy.a tarihleniyor. Ptolemaios’lar döneminde ev, kamu ve tapınak atölyelerini kullanan geniş ve önemli bir endüstri, devlet denetiminde bulunuyordu. Kent memurları iplikleri köylülerden topluyor, sabit bir bedel karşılığı çalışmak ve emredilen miktarı üretmekle yükümlü dokumacılara teslim ediyorlardı. Tapınak atölyeleri özellikle ince ve zarif dokunmuş (muhtemelen keten) byssus ile işlemeli olduğu sanılan polymita tekstili ile ünlüydüler.

Roma döneminde Mısır, keten elbise, az çok evrensel tunik (eski çağlarda gömlek, uzun asker ceketi) üretiminde dünya merkezi olmuştu. Devlet denetimi, kısmen Roma ordusunun taleplerini karşılamak amacıyla, eskisinden daha da katıydı. Bazı kentlerde atölyeler yün duvar örtüsü dokumasında, başkaları da başlıca İskenderiye resimli ipek üretiminde uzmanlaşmıştı. Keza İskenderiye bir dünya ticaret merkeziydi: Hindistan kadar uzak diyarlardan tekstiller buraya getiriliyorlardı. Dokumacılar da Antikçağ dünyasında hareket halinde idiler.

Kıptî tekstilleri

“Kıptî’nin kendisi dahi, Nil vadisi sakinlerine verilen ad olan Aigiptios’tan galat Arabî Kipt’ten türemiştir. Her ne kadar bu yerli Mısırlılar İslâm istilâsı zamanında Hristiyan idiyseler de, tekstilleri, tasarım olarak kuvvetlice pagandı.

Kıptî dokumaları geniş ölçüde mevcuttur: Müze ve özel koleksiyonlarda binlercesine rastlanır. II. yy.ın sonlarında eski mumyalama uygulaması terk edilmiş olup, ceset, günlük elbisesi giydirilmiş olarak bir levhaya bağlanmış ve harmani, duvar örtüleri ve perdelere sarılmıştı. Antinoe, Fayum, Ahmin ve sair yerlerin nekropollerinin kuru kumu bunları muhafaza etmişse de, her yerde olduğu gibi bu değerli tarihî malzemeyi defineciler mahvetmişler.

Elyaf ve iplikler

Keten, arış-çözgüde kullanılan başlıca lif olup yün, atkıda kullanılmış. Her ne kadar koyun birçok asırdan beri yetiştiriliyor idiyse de Helenistik döneme kadar yün, Mısır’da yaygın lif olmamış. Bunun atkıda kullanılması fikri, boyama yöntemleriyle birlikte, muhtemelen Suriye kökenli idi. Pamuk bazen halı dokumalarında kullanılmış, ipek Roma döneminden itibaren artan miktarlarda dokunmuşsa da buna duvar örtülerinde rastlanmıyor.

Duvar örtüsü ve mefruşat, perdeler, başlıca Kıptî dokuması idi. Çözgü ağırlıklı, dikey iki dikmeli tezgâh ya da küçük çerçevelerin kullanılmış oldukları tahmin ediliyor. Daha çok, tunikleri süslemede kullanılan dar şeritler (Resim 56) günümüze çıkmış.[1] Süslemeler üç farklı şekilde yapılmış. Şeritler ayrıca dokunup çizgili olarak dokunmuş tuniğe dikilmiş. Veya keten tuniğin bazı yerleri dokunmadan bırakılmış, araya yünlü atkılar sıkıştırılmış. Benzer bir yöntemle keten atkılar, kumaştan kesilip çıkarılmış ve yerini yün almış. Eskimiş giysilerden süslemeleri kesip bunları yenilerine dikmek, mutat bir uygulama olmuş.

Renk

Bazı Kıptî kumaşlar canlı turuncu, mavi-yeşil ve altın polikromlar iken başkaları koyu menekşe ya da kahverengi resimli veya esas ile birlikte koyu tek renkli olmuşlar. Bu zamanlarda kullanılmış boyalar üzerinde iki başlıca kaynak, Plinius’un Tabiiye (Natural history)’si ile Milâdî III. yy.da yazılmış Yunanca Uppsala Papyrus’u oluyor. Bu sonuncusu koyu menekşe için yirmi altı reçete ile indigo ya da çivit üzerine, yeşil elde etmek için, safran sarısını boyama yöntemini, kermes ya da kökboya’nın (kızıl) çivitle birleştirilmesinin birçok yolunu içeriyor. Plinius ayrıca muhtemelen mordan olan şap, demir ya da bakır tuzlarını kumaşa uygulayıp sonra da alacalı bir görünüm sağlamak için kökboya ile boyamayı zikrediyor.

Tasarım

Her ne kadar özgül Kıptî tekstillerinin tarihlenmesi tümden doğru değilse de Grek’ten, Roma-Bizans’tan ve İran’dan, İslâm’a kadar biçimlerde bir ilerleme görülüyor. Roma dönemi (Milâdi 400’e kadar) sırasında tasarım, Hellenistik ve pagan olup gerçekçi bir şekilde klasik örgeleri, Grek tanrı ve tanrıçaları, Nil sahneleri, bağlar, kıvrımlar, hayvanlar ve insan suretlerini resmediyordu.

En Tipik IV.’den VII. yy.a kadar belgelenmiş Kıptî stili, çoğu kez Hellenistik şekillerden çıkmış Hristiyanlık sembolizmini sergiliyor: Haç, su kabı, hayat ağacı, İsa’yı simgeleyen balık, tavşan, güç ve şeytan’ı ifade eden aslan. Büyük patlak gözlerle yüzler dokunmuştu. Bu stil, Müslüman fethinden sonra da, çoğu manastırlarda çalışan Hristiyan dokumacılar tarafından korunmuştu. Bu, Fatımî dönemine kadar sürecekti.[2]

Mısır’da İslâmî dokuma

Bu arada, suretli ipekler daha önemli olup Bizans ve Sasânî etkilerini yansıtıyordu. İpek dokuma daha kolaylıkla İslâmî biçimlerle kaynaşırken duvar döşemeleri bir köylü sanatı olarak kalacaktı!

  1. yy.a kadar, Müslüman Mısır tekstilinde hızlı bir büyüme yaşanırken malikâne atölyesi ürünü tiraz, bir nüfus simgesiydi. Yeterince zengin bir soylu kendi öz dokumacı takımını haizdi. Tiraz sisteminin kökeni belli değil. Sözcük Farsçadan alınma olup başlarda nakışı ifade etmesiyle bunun Sasâniler döneminde başlamış olduğu düşünülebilir. Herhalde önceleri nakışın yapıldığı bir atölye olup sonradan dokuma atölyesine dönüşmüş olmalı. Tiraz, Mısn’a münhasır olmayıp İslâm dünyasında da bulunur.[3]

Ortaçağ Mısır tekstilini bir başka uzmanın kaleminden tamamlayalım.

Mısır’ın kuru iklimi sayesinde eski dönemden günümüze kadar az çok aralıksız tekstil kalıntıları çıkmış. Ortaçağ Mısır’ından tekstiller, büyük ölçüde muhafaza edilmiş olarak bunların üretilip kullanıldıkları koşullar altında, değişen ortamları yansıtıyorlar. Keza, bunlar Mısır’da, Ortaçağlar boyunca yaşadığı çok önemli politik, kültürel ve dinî değişikliklerin de aynası oluyorlar[4], yukarda az çok gördüğümüz gibi.

Eski resimli dokuma ve keten bezleri değerli olup özenle saklanıyor, örerek tamir ediliyor ve aile yadigârı olarak miras kalıyordu. Keten bezi artıkları atılmaz, çoğu kez mumya sargısı olarak yeniden kullanılırdı. Uluslararası ticaret yoluyla Firavun dönemi tekstilleri mübadele ediliyordu. Ptolemaus’lar ve Roma dönemlerinde, resimli dokumalar hâlâ pahalı idiler, şöyle ki bunlar işçilik yoğun bir faaliyetin sonucu olarak üretiliyorlardı. İpek fevkalâde pahalı olup harfiyen ağırlığı kadar altın ediyordu. Hazır elbise olarak satın alınıyordu ancak Grek kadınlar çoğu kez onu yeniden dokuyup kendi zevklerine uygun şekilde nakışlarla donatıyorlardı.

Grekler giyimde, aynı zamanda toplumun farklı düzeylerini tefrik eden yeni modalar getirmişlerdi. Üst sınıf kadın ve erkekler arasında bir yün ya da ketenle karışık yünden bir harmani, himation (ίματιου) üzerine giyilen bir ince keten kısa entari chiton (χιτώυ) takımı mutat olup bu her iki giyside renkli, çoğu kez farklı renkli şeritlerle süslü, her tarafı resimli, nakışlı idi (Resim 57). Bu resimde görülen tuniklerle Resim 56’da gösterilen Mısır tuniği arasındaki benzerlik çarpıcı oluyor.

Mısır’ın idaresi Roma imparatorlarının eline geçtiğinde, bu ülkeye yeni idarecileriyle yaş, yurttaşlık ve sosyal statüyü gösteren yeni bir moda takımı giriyor. Toga, Roma yurttaşının mutat giysisi oluyor. Roma idaresinin ilk asırları boyunca entari, yurttaş olmayan kişiler, işçiler ya da sair halk tabakasınca giyilmeye devam ediyor.[5]

Daha önce mevcut sınaî ve ticarî şebekeyi, tevarüs eden Arap özel ve devlet tekstil imalât müesseseleri, aynı dokumacıları kullanmayı sürdürüyorlar. Bu sonuncular acımasız koşullarda çalışıyorlar, son derece düşük ücret alıp sosyal yelpazenin en aşağısına itiliyorlar. Bunlar yetmiyormuş gibi de dokuma işçisi, içinde çalıştığı hücreyi kiralamak zorunda olup ağır şekilde vergilendiriliyordu.

İdare keza neyin ne zaman ve nerede üretilebildiğini sıkı denetim altında tutuyordu. Denetim, dokumacı tezgâhın başına oturduğu andan başlayarak kumaşın nihayet satın alındığı zamana kadar devam ediyordu. Her kumaş parçası mutlaka bir resmî mühür taşıyacaktı.

Sıkı hükümet kontrolü son derece önemli bir yeni tip giysi süslemesine taallûk ediyor: tıraz. Bu, içinde yazıları bulunan bir kol şeridi olup, halife tarafından şeref nişanesi olarak verilen armağan oluyor. Farisî kökenli “tıraz”, başlarda işlemeyi, özellikle üzerlerinde yazılar bulunan işlemeli şeridi ifade ediyor. Bu sözcük aynı zamanda, bu tür işleri yapan kraliyet fabrikalarına da alem olmuş.

Yılda iki kez tüm Mısır saray erkânına yeni giysiler dağıtılıyordu ve bu sonuncular İskenderiye, Tinis (Yukarı Mısır’da) ve Dimyat’taki devlet fabrikalarının ürünüydüler. Mamafih, Emevî döneminin sonlarında tıraz sistemi hilâfet mülküne dağılıyor: Palermo, Sevilla, Granada… Şam, Antakya ve de çok önemli olarak, Bağdat, tıraz üretim merkezleri oluyor. Bir başka işlemeli – yazılı kumaş da, İslâm döneminde Mısır tekstillerinin tarihî önemini yansıtıyor: Kâbe Örtüsü (Kisva).

Tınaz sisteminin katılığıyla tezat halinde olarak Arap sülâlelerinin idarecileri Bizans’ın ipek kısıtlamasını gevşetiyor ve bu dokuma özel kişilerin giyimi ve mefruşat için yaygın olarak kullanılır oluyor. Ketenle yün yine giysi ve mefruşat için mutat malzeme oluyorlar. İpekböceği, keten ve pamuk yetiştirilmesi tekniklerinin, büyüyen İslâmî alanda hızla yayıldığının kaydedilmesi önemli oluyor. Kısmen Hindistan’la artan özel ticaret nedeniyle pamuk daha çok kullanılır hale geliyor. Yine yazılı kaynaklardan bilindiğine göre alabildiğine değişik malzeme, Mısır tekstil imalât ve kullanımına dâhil oluyor. Örneğin, Ankara keçisi kılı, tiftik, Mısır toprağına VII. yy.da giriyor. Yüzün çok üstünde tekstil adı, imal yerleriyle birlikte kaydedilmiş.[6] Devam edelim Wilson’u dinlemeye.

* * *

Suriye tekstilleri

Başlıca iki kazı, biri Suriye’de Palmyra (Humus ili) ve diğeri, Suriye çölünde eski bir Babil kenti olup M.Ö. 300’de Selefkîler tarafından bir askerî koloni olarak yeniden inşa edilmiş Dura-Europos’da Milâdî II. ve III. yy.lara ait bazı kumaşları ortaya çıkarmış. Dura-Europos tekstilleri hassas olarak III. yy.ın son bölümüne tarihlendirildiğinden daha önemli sayılıyor. Düz, kabartma çubuklu ve düğümlü dokuma çeşitlerinden parçalar, indigo, kökboya ve kermesle boyanmış olarak teşhis edilmişler. Her ne kadar yün başatsa da dört başlıca lif burada temsil edilmiş.

Dura-Europos’ta korunmuş duvar resimlerinden, orada giyilen elbiseler hakkında hayli bilgi ediniliyor. Başlıca giysi bir beyaz yünlü tunik olup bu, dokuma tezgâhında biçim ve ölçüye göre dokunmuş. Tezgâhın eni, giysinin arkasının uzunluğuna, önünki de eklendiğinde hâsıl olan genişlik kadarmış. Giyildiğinde çözgü enine ve atkı olarak araya sokulmuş renkli bant, dikine duruyor.

O zamanlar Suriye sınırları içinde bulunan Antakya, önde bir kültürel ve ipek imalâtçısı kent olup ilk Hristiyanlığın başlıca merkezlerinden biri olmuştu ve burada fevkalâde ağır ipek kabartma çubuklu ve üzerinde İncil’den sahnelerin resmedildiği kumaşlar dokunmuş. Suriye tekstilleri IV. yy.da o denli ünlü olmuşlar ki Pontos’lu piskopos Asterius, sanki boyanmış gibi duran hayvanları resmeden dokumacıların becerilerini övüyor. Ancak Piskopos bu resimler arasında azametli hafifmeşrep kişilerin İncil’i bağırlarına basacak yerde sırtlarında taşır gösterilmesine de çok bozulmuş.

Şam, zengince renklendirilmiş ipekli dokumanın bir başka büyük merkezi olmuş. Dokumaların üzerinde yine İncil’den sahneler bulunuyor. Burada Roma konsüllerine giysiler ve daha sonra da Müslüman muhariplere büyük miktarlarda bayrak, sancak üretilmiş. Geç Ortaçağlarda Şam, Haçlıların açtıkları pazarlarda satılan ipek “Şam işi” ve karışık dokumaların önemli bir merkezi olmuştu. Suriye, coğrafî olarak, “ortada” bulunuyordu. Merkezleri Mısır, Bizans ve İran’a tekstiller ve dokumacılar sağlıyordu.[7]

* * *

İran tekstilleri

İran, başka bir ticarî yol kavşağı idi. Çin, Orta Asya, Hindistan ve Batı İran yaylasında kesişiyorlardı, şöyle ki, ülke tasarım esinlenmesi, teknik yardım ve pazarlar için hem Doğu’ya, hem de Batı’ya bakıyordu. Günümüze çıkmış erken İran kumaş örnekleri Avrupa’da kilise kutsal eşya muhafazalarında ve başlarda, kraliyet ailelerinin koleksiyonlarında bulunuyor.

İranlı dokumacılar, bazı kumaş türleri üzerinde yoğunlaşıp bunları mükemmeliyete götürmüşlerdi.

Sasâni tekstilleri

Sasânîler (226-651), Han Sülâlesi döneminde Çin’le ipek ticaretini öğrenmeyi, kendilerinden önceki Parthlara borçlu idiler. Günümüze çıkmış az sayıda dokumalar Sasânîlere atfedilebilip V. yy.a tarihlenebilirler. Bu zamana kadar ipekçilik İran yaylasında bilinmiş ve Suriyeli dokumacılar buraya yerleşmişti.

Sasânî tekstillerinin tasarımı

Sasânî tasarımının başat tema’sı, nazarı (göz değmesini) def etmeye yarayan gerçek ya da efsanevî hayvan olmuştu. Sihirli yaratıklar, dikey sıralar halinde dairevî çerçeveler içinde yerleştirilmiş, bunlar yatay olarak küçük dairelerle birleştirilmiş. Çoğu kez de bu dairecikler kalp şeklinde resmedilmiş. Filler, koçlar, kanatlı atlar, aslanlar ve bazıları kraliyet gücünü ifade etmek üzere boyunlarından kurdele ile bağlı kuşlar sıralanmış, hepsi aynı bir yöne döndürülmüş. Arada bir de ya bir Ateşgede, ya da ebedî yeniden doğuş ve hulûlü simgeleyen hayat ağacı kullanılmış. Gülçeler, iştiyakla beklenen ilkbahar çiçeklerini temsil edip madalyonlar Kutup Yıldızı ile evrenin dört cihetini ifade ediyorlar.

Sasânîlerin Simürg’ü lâtif şekilde yırtıcı. Ona bazen ejder, bazen tavus deniyor zira kuyruğu tavus, başı da ejder (bazen de köpeğinki). Bu haşin hayvan, genç kahraman Zal’ı korumuşmuş; o, uğurlu bir kuştur. Batı İran’da, Kirmanşah yakınında Tâk-i Bustan’daki kaya yontusunda görülen Sasânî kraliyet giysileri bu kuşun bir “standart” örge olduğunu belgeliyor. Kaya yontuları, VII. yy.da II. Keyhüsrev tarafından yaptırılmış. Hâlâ mevcut Simürglü örnekler genelde daha geç dönemlere ait oluyor. Yine Tâk-i Bustan’da, güneş tanrısı Mithra’nın simgesi, uğurlu kuş horoz da bulunuyor.

Sasânî dokumaları, teknik ilerleme ve tasarımları itibariyle belirgin olmalarından başka bunlar, sembolizmi yaşatan bir şekil biçimi ve dış hat düzenlenmesinin kaynağı olarak da önemli oluyorlar. Bazı tipik Sasânî kumaşları Antakya ve Antinoöpolis’e (bugün Şeyh Abade, eski Mısır’da Roma kenti) atfedilebiliyor. Bunlar sadıkane şekilde Bizans’ta kopya edilmiş. Keza birçok Ortaçağ Avrupa tekstilinde Sasânî öğelerine rastlanıyor.[8]

Erken Müslüman İran’da tekstiller

VII. yy.da Müslüman fethinden uzun süre sonra, Arapların İranlılarınkiyle kıyaslanabilecek bir özel stilleri olmadığından, dokumalar geleneksel doku ve tasarımla yapılmaya devam etmiş. Ancak XI. yy.dan itibaren İran’da İslâmî tasarımın etkisi geniş ölçüde hissedilmeye başlanmış. Tezat teşkil ederek arabesk bu çağda İspanya’da iyice yerleşmişti. İslâm, herhangi yaşayan bir yaratığın temsilini men etmiş olduğundan zamanla Sasânî hayvanları daha süsleyici ve zarif olmuşlar. Eski sembolizm kaybolmuş, stilize bitki şekilleri kullanılır olmuş.

Müslüman defin âdetleri, tezgâhta tam boyda dokunmuş ve kûfî yazıları olan muhteşem kefen ve sanduka örtülerinin muhafazasına amil olmuşlardı. 1925’te, önde gelen Buveyhî kentlerinden Rey’de, önemli buluntularda Simûrg, tam bir kuş şeklinde resmedilmiş. Buveyhî stili, Selçuklununki içinde eriyecekti.[9]

Selçuklu ve Moğol dönemlerinde İran tekstilleri

Selçuklu dönemi (1055-1231) dokumaları, daha öncekilere göre, çok sayıda günümüze çıkmış olup bunlar bazı yeni dokuma tekniklerini sergiliyorlar. Fonla resim arasındaki örgü farkı gelişmiş olduğundan tasarım kabarık oluyordu ki bu, atkı yüzlü mürekkep zililerde[10] mümkün değildi. Bu, muhtemelen Mısır’dan kaynaklanan düz dokuma mürekkep imali kullanılarak meydana getirilmişti. Bir başka yenilik de, bir ek atkıyla işlemeli tek kumaş çözgülü zili olmuştu. Selçuklu tekstilleri ilk İran mütemadi olmayan işleme (aralıklı dokuma) örnekleri olmuş olmalıydılar ve bunun çok daha çapraşık mürekkep dokumalardan sonra ortaya çıkmış olması ilginçti.

İran’da XII. ve XIII. yy.larda gelişmiş olduğu sanılan bir tekniğin temsilcisi, günümüze çıkmış nadir çift kumaş örneklerinden bazıları, Selçuklu döneminden geliyordu. Keza, saten (atlas), yine bu dönemin ürünüydü ama bu, günümüzdekinden farklı olarak, işlenmiş modellerle bir mürekkep dokuma olmuştu.

Açıkça İslâmî tasarımla bazı Selçuklu tekstilleri, çoğu kez kuş ve hayvanlar şeridi içinde Kûfî yazı ile niteleniyordu. Yaprak örgeleri ve arabesk sâklar, bitmiş bir kalıp meydana getirmek üzere bütün yönlerde yayılmış mütemadi örgeler içinde birleşiyor. Tekrarlanan örgeler ve sonsuz kalıplar Müslümanlara cazip geliyordu. Şöyle ki onlar bilinmezden kaynaklanmış ve ona dönecek olan hayata inanıyorlardı. Çift başlı kartal Bizanslı ve Buveyhîyi hatırlatıyor, nar ise XVI. yy. İtalyan tasarımından önce vardı.

Moğol dönemine ait az örnek varsa da, eski imal şekillerinin, bunlar Safavî döneminde de kullanılmış olmaları itibariyle, devam etmiş olduğu söylenebilir. Mevcut birkaç örnek, tasarım olarak kuvvetli Çin etkisini gösteriyor.[11]

Safavî döneminde İran tekstilleri

Artık altın çağ gelmişti. Hiçbir günümüz Avrupa tekstili, Safavî döneminin (1501-1736) cömert metalik iplik kullanımı, tasarımda mükemmeliyet ve zarafet ve nice renk karışımıyla kıyaslanamaz. Saray giysisi, at koşum takımları ve çadır perdeleri muhteşem olup İran kumaşları dünya zenginlerince aranmaktaydı. Yüksek statünün tevcih edildiği bir toplumda yaşayan dokumacılar, daha önceki dönemlerin mürekkep dokumalarını yeni tekniklerle mükemmelleştirmeyi başarıyorlardı.

Safavî tekstilleri, metalik ipliklerle nitelendiriliyor ki bu, günümüze çıkmış Sasânî ve Selçuklu işlerinde görülmüyor. İplikler genellikle gümüş ya da şeritler bir ipek iplik üzerine sarılmış yaldızlanmış bir zardan oluşuyordu. Bazen de, çoğunlukla kadife kumaş üzerinde yassı metal şeritleri kullanılmış. Bazı mamullerde esas kumaş, katı bir gümüş levha gibi görünürmüş.

Safavîî mürekkep satenleri, dünyanın büyük tekstil sanatlarından sayılıyor.

Fazladan atkının bağlandığı şekil itibariyle zili ile karıştırılan bu doku, dönemin minyatür resimlerinden esinlenmiş nefis ince suretlere ağırlık ve canlılık veriyor. İnsan suretleriyle tasarım, sadece şiiri temsil etmiyor, kendisi dahi şairane bir hava veriyor: Örgeler, birbiri üzerine akacak şekilde, renkten yana mükemmel ahenkle yerleştirilmişler. Somon kırmızıları, firuze mavileri, bejler ve sarılar, güller, zambaklar, karanfiller, susam çiçeklerinden oluşan bir cennet bahçesini renklendiriyor; bu arada tavşanlar, aslanlar, kaplanlar veya akbabalar, doruğu rüzgâra eğilmiş bir servinin çevresinde, orada burada oynaşıyorlar. Bunların hepsine siyahla belirtilmiş insan suretleri riyaset ediyor.

Bu hususta Gıyas adlı bir Yezd’li dokumacı, özellikle Leylâ ile Mecnûn romanının bütün şairane ayrıntılarıyla tasvirinde uzmanlaşmıştı.

İnsan suretleri, çok ince dokulu ve renk değişiminde erişilmez kadifede de tasvir edilmişti. Bunların hiçbiri XVI. yy.dan geriye gitmiyorsa da bunlar teknik olarak o denli ince, zariftiler ki kadife dokumanın İran’da eskiden beri bilindiği kesinleşiyor. Gerçekten, kadifenin kökeni orası olabilir. Safavî kadifeleri bir özel teknik arz ediyor. Beş kadar farklı renkte iplik, temel çözgüye ek olarak kullanılıyor ve küçük munzam renk alanlarını mümkün kılıyor. Safavî kadifeleri küçük ölçekte, birkaç renkli insan ve bitki ve hayvan çizimleriyle niteleniyor.

Giysi malzemesi olarak büyük miktarda imal edilen kumaş tafta oluyor. Bunlar birkaç değişik ağırlıkta dokunuyor, hepsi basit (mürekkep olmayan) damarlı düz dokuma olmak üzere.[12]

* * *

Bizans tekstilleri

İskenderiye ve Antakya, İslâmî dönemde tekstil merkezleri olarak gerilemiş. Konstantinopolis dünya tacirlerini büyük atölyelerince çekmeye başlamıştı. Bin yıldan fazla bir süre kent başlıca bir ticaret merkezi ve Doğu ile Batı arasında önemli bir bağlantı yeri olmuştu. Her taraftan lüks maddeler, Çin’den ipek, Hindistan’dan pamuk ve baharat, Mısır’dan duvar ve mefruşat örtüleri, Suriye’den ve İran’dan sanat eserleri, Avrupa’dan kürkler ve dünyanın altını, Bizans’ın pahalı ipekliler, süs eşyaları (mücevherler) ve metal ve fildişi dinî sanatlarıyla mübadele edilmek üzere buraya getiriliyordu. Yabancı tacirler, genellikle sıkı kontrol altında yarı mahpus halde sınırlı ziyarette bulunabiliyorlardı. Ama ülkelerinde bu işin kârları o denli büyüktü ki bu sıkıntılara memnuniyetle katlanıyorlardı. İpek, güçlü bir siyasî âlet oluyordu; aranın açık bulunduğu bir yabancı hükümete ticarî imtiyazlar reddediliyor, bir başkası değerli ipeklilerle ödüllendiriliyor, ya da rüşvet veriliyordu.

X.yy.daki Vali’nin Kitabı, ticaret ve endüstri için bir talimatnameler divanı olup Bizans tekstil endüstrisi hakkında başlıca kaynağı oluşturuyor. Vali, Konstantinopolis’te en yüksek kent memuru olup loncalara karşı devleti temsil ediyordu. Maiyeti herkesi ve her şeyi denetliyordu. Beş ipek loncası, ezcümle tacirlerinin, Suriye ipeği tüccarı, ham ipek tüccarı, eğirici ve dokumacılarınki dikkatlice tanzim edilmiş ve ağır cezalar konmuştu: Ham ipeği murex ile boyayanın eli kesiliyordu. Yahudilere ipek satmanın cezası kamçılanmak olup yabancılara valinin bilgisi dışında mal satanların malları müsadere ediliyordu.

IV.yy.dan XI. yy.la kadar Bizans imparatorları, ipek ithalâtı ve kumaş ihracatını kontrol ederek ipek endüstrisi üzerinde tekel kurabiliyorlardı. Resimli tekstiller kraliyet atölyelerinde (gynaecea) dokunuyor, buraları daha küçük düzeyde soylular tarafından idare ediliyorlardı. Justinianus’un saltanatı sırasında gayrimeşru atölyeler, kazançlı karaborsa için ipekli yapıyorlardı ve Justinianus da bu alışverişi önlemek üzere gynaecea mamullerini Bizanslı kadınlara satıyordu (o zamanlar, men-i israfat kanunu, ipeği erkeklere men etmişti). VI. yy.dan sonra ipek çok bollaşmış olup halk tabakalarınca da giyinilmiş; mamafih bazı renk ve modeller sadece kraliyet ailesine mahsus olmuş.

VIII. ve IX. yy.lar bazı çok ince ve zarif dokumalar görmüşse de altın çağ, Komnenus sülâlesi zamanında, X., XI. ve XII. yy.larda yaşanmış. Paleologos’lar döneminde (1261-1453) dokumada bir tedenni vaki olmuş ama gergef işi, nakış sanatı yeşermiş. Altınla işlenmiş Bizans kilisesi giysileri parlak olmuşlar.

Birçok Avrupa kilise hazinelerinde muhafaza edilmiş Bizans ipeklileri, İskenderiye, Suriye ve İran’ınkilerle tamamen aynı. Tipik olarak bunlar, hayvan resimli (griffonlar, aslanlar, fil ve kartallar bunları en iyi temsil edenlerdir) mürekkep dokumalar olup daha doğallıktan uzak görünüyorlar. Renkler, İskenderiye ipeklilerinkinden daha az canlı ve çoklukla koyu olup bunlarda maviler, morlar ve erguvanî kırmızılar başat olmuşlar. XI. yy.da, özellikle Almanya’ya ihraç edilmek üzere iki renkli bir model uygulanmış ve XII. yy.da da tek renkli yeşil, gri, altın veya mavi-siyah “hakkedilmiş” denilen resimli dokulu kumaşlar çok revaçta olmuş.

Kilise hazinelerinde mahfuz olanlardan en muhteşemi imparatorluk kartallı tekstilleri olup Sasânî örgeler o denli rağbette, hattâ XII. yy.da bile başat olmuşlar.

XI.yy.dan sonra dokunmuş ipeklilerde altın, önemli görünüyor; bunun çoğu, tekstil endüstrisi hemen hemen Bizans’ınkinin bir kolu olarak telâkki edilen Kıbrıs’tan geliyormuş. Bununla birlikte Kıbrıs, dokumalarından çok, işleme ve nakışlarıyla ün salmış.

Usta el dokumacıları Ortaçağ ve ilk modem zamanların bütün hükümdarlarınca takdir edilmiş. Böylece 1453’te Konstantinopolis Türklerce fethedildiğinde Batı’ya kaçmamış Hıristiyan dokumacılar, Türk atölyelerine dâhil edilmişler.[13]

* * *

Erken İslâm’da tekstil

Nakâ, keteni yıkamak ve kumaşları beyazlatmakta kullanılan alkalen bitkilerin nevine ait bir ad oluyor.[14]

Nassâc, dokumacı, tekstil işçisi olup kent ve köylerin yerleşik dokumacıları ile hayvancı ve bedevileri de kapsıyor. Bunlar genellikle hür kişiler olmakla birlikte aralarında köleler de bulunuyordu. Bu keyfiyet Ah B. Ebû Talib (Hz. Ali)’ye atfedilen şu sözlerle tebellür etmiş bir tutum oluyor; “Yolda bir dokumacı (nassâc) ile yürümek bir adamın rızkını artırır; ona hitap etmek, uğursuzluk getirir, atölyesini ziyaret etmek insanı aptallaştırır”. Bu aşağı statü, nispeten düşük bir gelirle beraberce gidiyor ve kafâ’a, “statüde eşitlik” ile teyit ediliyor şöyle ki bir dokumacıya, kendi sosyal düzeyinin dışında birisiyle evlenmesi yasaklanmış. Yani işbu meslek dalında sosyal hareketlilik aşağı oluyor, ya da hiç olamıyor. Bu keyfiyet XX. yy.a kadar, Fas gibi ülkelerin geleneksel olarak örgütlenmiş üretim merkezlerinde görülebiliyor.

Dokumacının ürünleri genellikle vergiden bağışık oluyor. Bağdat’ın Buveyhî emirleri ipekli ve ince pamuklu kumaşlara vergi koyduklarında örgüt karışıklık çıkarıyor ve sonunda vergi lâğvediliyor. XII. yy.da Selçuklular, tekstile bazı vergiler getiriyorlar.[15]

* * *

Filistin’de dokuma

İslâmî dokuma alanını modern çağlardaki Filistin dokumacılığı ile terk ediyoruz. Burada tetkik edilen dönem kabaca XIX. yy.ın 2. yarısından 1948’e kadar olan zaman aralığıdır. Geleneksel yöntemlerle tekstil üretimiyle ilgili birçok süreç belirtiliyor.

Filistin’de, yukarıdaki zaman aralığı içinde kullanılan en güzel ve çapraşık dokumaların çoğu Suriye’de Halep, Homs, Hama ve Şam dokumacıları tarafından yapılmış olup bu sonuncular sanattaki hünerleri bakımından haklı olarak ün salmışlardı ve bu ünleri hâlâ devam ediyor. Bunların yaptıkları dokumaların bazıları özellikle Filistin piyasası için olup dükkânlarını dolu tutmak üzere sık sık Suriye’ye seyahat eden, Filistin’in başlıca kentlerinin tüccarları tarafından ithal ediliyordu. Elbise ve başörtülerinin çeşitli kısımlarının farklı türden malzeme ile yapılması bir âdet olup kullanılan malzeme, bunları giyecek kadının ülkenin hangi bölgesinden geldiğine ve de kentli ya da köylü olduğuna göre değişiyordu. Filistin’de başlıca dokuma kentleri Safad, Celile’de Nasıra, Nablus, El Halil, Gazze… oluyor. XIX. yy.ın başında Safad halkının başlıca işi indigo boyaması ile pamuklu giysilerin üretimi idi.[16]

[1]              İlerde Bizans tuniklerinin de bunların benzerleri olduklarını göreceğiz.

[2]              Kax Wilson. – op. cit., s. 112-115

[3]              ibd.

[4]              Thelma K. Thomas. – Textiles from Medieval Egypt, A.D. 300-1300. Pittsburg (USA) 1990, s.l

[5]              ibd., s. 3-7

[6]              ibd., s. 34-38

[7]              Kax Wilson. – op. cit., s.115-116

[8]              ibd., s.112-117

[9]              ibd., s.117-118

[10]            Zililer hakkında ilerde bilgi verilecek

[11]            K. Wilson. – op. cit., s.117-118

[12]            ibd., s. 119-120

[13]            ibd., s. 120, 137

[14]            T. Fahd. – nakâ, in EI

[15]            M. A. J. Beg – al – Nassâdj, in ibd

[16]            Shelag Weir. – Spinning and weaving in Palestine, London 1970, The British Museum Yay. s.5