Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Bizans Dünyasında Eğitim

Bizans Dünyasında Eğitim

Cermen ve Slav istilâlarıyla ve hattâ daha çok Arap fütuhatıyla sarsılmış olmasına rağmen Bizans İmparatorluğu, hiçbir zaman Batı Roma’nın içine düştüğü “kültür boşluğu”na duçar olmamıştı. Kentler, özellikle Byzantium ile Selanik kesintisiz hayatiyetlerini sürdürmüş olup bu dirilik fikrî düzeyde de ifadesini buluyordu. Her zaman için iş hayatı ya da kamu idaresinde başarılı olmak için kültürün vazgeçilmez olduğuna inanmış bir halk tabakası mevcuttu. Sadece mütevazı olanaklı aileler çocuklarının eğitimi için birçok özverilere katlanmak zorundaydılar. Bu keyfiyet, tedrisi meslek edinmeyi başarmış çok kişinin varlığını izah eder; ünlü bilginler aristokrat ailelerde özel muallim olarak kullanılmakla kalmamış, daha az iddialı başkaları da özel okullarda imlâ (orthography) talim ettirmişlerdir.

Yüksek öğrenim, Greko-Romen geleneği takip eden devlet kurumlarınca sağlanmaktaydı; mahallî idarelerce desteklenen taşra mektepleriyle, büyük imparatorluk Byzantium Üniversitesi vardı. İlk olarak Konstantin tarafından kurulmuş olan Üniversite 425’de II. Theodosius tarafından genişletilmişti. Gramer, belâgat (rhetoric), felsefe ve hukuk dallarında otuz bir müderrislik, senato huzurunda icra edilen sınav sonucunda tevcih edilirdi; yirmi yıl hizmetten sonra da müderrislere en üst düzeyden asalet unvanı verilirdi. Başlarda, birkaç Hristiyan olmayan müderris de bunlar arasında kabul edilmişti; tedrisat VII. yy.a kadar az çok çift dilli olarak (on beş kürsü Latince, on altısı da Grekçe) kalmıştı. İskenderiye’nin Mouscias Akademisi’nin; zevalî, hukuk fakültesiyle ün yapmış olan Beyrut Üniversitesinin 551 depreminde yıkılması ve Justinian’ın 529’da Nev-Eflatuni ve pagan Atina mektebini kapatması sonucunda İstanbul’daki üniversite, Bizans İmparatorluğu’nda yüksek öğretimi sürdüren tek kamu kuruluşu olarak kalmıştı.

Gerçekten Byzantium Yüksek Okulu’nun kuruluşuyla Theodosius Kanunnamesi’nin neşri, Bizans imparatorluğu uygarlığının tarihinde iki köşe taşı olmuştur. İstanbul’un başkent olmasıyla çok sayıda rhetoric’çi ve feylosof gelip bu yeni kente yerleşmişti şöyle ki Theodosius’un saltanatından önce de burada yüksek öğrenimin varlığı doğrulanmış oluyor.

Öbür yandan II. Theodosius, daha önceki iki kanun mecmuasını, yazarları hakkında fazla bir şey bilinmeyen Codex Gregorianus ile Codex Hermogenianus’u numune ittihaz ederek, Konstantin’den itibaren kendisi de dahil Hristiyan imparatorlar tarafından ilân edilmiş usul-ü hükümete dair (kanun-u esasî) bir iradeler mecmuası tanzim ettiriyor (Codex Theodosianus-438). Bu kanunnamenin yayınlanmışından sonra sadır olan iradelere “Novelle” (leges novellae) denecekti.[1]

 

Tam bir yüzyıl geçmeden bu kez Justinian, Codex Justinianus’u yayınlatıyordu. Bu imparator evrensel ününü, esas itibariyle yasa koyuculuğuna borçluydu. Tanrı imparatorlara kanun vazedip yorumlama hakkını bahşetmiştir; bu hak, Tanrı tarafından takdis edilmişti.

Pagan dönemi Roma imparatorluğunda tek teşriî şekil, kanun ya da teşriî nizamname (leges) tesmiye edilen imparatorluk iradelerinin neşrinden ibaretti. Buna karşılık daha eskiye ait kanunlara jus vetus veya jus antiquum adı verilirdi[2] ki bu tabirlerin karşılığını Osmanlılarda “Kanun-u kadim” şeklinde göreceğiz.

Tanrı, yasama görevini takdis ederdi ama yasayı insanlar yapardı, hukuk, felsefe, rhetoric… okumuş insanlar. Dolayısıyla eğitim ile hukuk, ister istemez muvazat halinde bulunacaklardı. Byzantium Yüksek Okulu olmadan mezkûr Codex’ler, gün yüzüne çıkamazlardı, tıpkı medrese’ler olmadan Fatih ve Süleyman Kanunname’lerinin çıkamayacağı gibi…

Sınırlı olanakları göz önüne alındığında Bizanslıların bir yüksek edebî kültür standardının idamesi için sarf ettikleri çaba cidden dikkate değer şöyle ki bu yolda en büyük başarıyı, XIII. yy.ın sonu ve XIV. yy. başlarında, bir ekonomik ve politik zeval döneminde sağlayacaklardı. Fakat her zaman için bunlar, toplumun küçük bir kesiminde dahi olsa, edebiyata şiddetli bir ilgi duymuşlardı. Her ne kadar kültürel faaliyet bir azınlığa münhasır kalmış idiyse de bu faaliyetin yeğinliği Antikçağlarda görülmemiş mertebelerdeydi. Bizanslılar, ideallerini yukarda tutabilmek için büyük tersliklerle sürekli mücadele etmiş olup keyfiyet, toplumlumun çeşitli farik veçhesinde görülebilir. Hükümet, büyük memurlarında klasik edebiyatta sağlam bir temel aramaktaydı ve bunlar kültürlerini, kamusal dolaşım için kaleme aldıkları belgelerde nesir’deki (düzyazı) ustalıklarını ibraz ederek ispat etmeye çalışırlardı. Mülkî idarenin üst düzey memurlarında aranan nitelikler, 360’da imparator Konstantius ve iktidar ortağı Julian’dan sadır olmuş bir emirde (Codex Theodosius14.1.1) ayan oluyor: “Edebî konularda sözler kaleminden hatasız olarak akacak kadar yontulmamış ve liberal etütlerde büyük tecrübe ile mükemmelliğe varmamış hiç kimse birinci sıradan bir mansıba getirilmeyecektir.” Bu emir, daha sonra tekrarlanmışçasına geçerliliğini hep koruyacaktır. Kilise de aynı yolda yürümüştü. Bürokratlar, tesvit ettikleri evrakta çok yüksek bir nesir üslûbu ibraz etmek zorunda olmuşlardı.

Osmanlı idaresiyle bu ne benzerlik!… Devam edelim.

Bizanslılar, eski Çin’de memur adayının bir odaya kapatılıp bütün bildiklerini kâğıda dökmesi istenerek imtihan edildiğine inanırlardı. Bizans’ta olsa böyle bir hayalî namzetten sadece bir nesir parçası yazması istenirdi ve bunda İncil ve mektepte okumuş olduğu klasik metinlerin dışında herhangi bir bilgi aranmazdı; ancak ne yazarsa yazsın bunun, ideal Attik nesrine, M.Ö. V. ve IV. yy.ların Atina’sının diline uygun olup olmadığı inceden inceye tetkik edilirdi. Resmî düzyazının böyle “kadim” üslûba bürünmesi teamülü Roma imparatorluğunun ilk günlerine kadar geri gidiyor.[3]

Paganizm, okumuş sınıflar nezdinde cazibesini kaybetmediği sürece paganlarla Hristiyanlar birlikte ve iyi ilişkiler içinde olmuşlardı. Bir Hristiyan rhetoric hocası, bir pagan öğrenciyi sınıfından atmıyordu. Keza kilise mensupları pagan muallimlerden kaçmıyorlardı: Nazianzus’lu (Kappadokya’da) ünlü Aziz Greguar[4] pekâlâ tanınmış pagan kişilerle ilişkilerini sürdürmüş, yine onun gibi Kappadokyalı Aziz “Büyük” Basil, o günlerin en gözde rhetoric hocası ve ünlü bir pagan olan Livanius’tan ders alıyor…[5]

Ancak klasik yazarlar arasından özellikle bir tanesi, takdirkârlarını güç duruma sokabiliyordu: Eflatun idi bu klasik yazar. Onun bazı görüşleri, Kilise’ninkilere ters düşüyordu, o kadar ki İncil’in büyük uzmanlarında Origenes bile, Eflatuni doktrine yersiz iltihakı yüzünden mahkûm edilmişti, orthodox Kilise tarafından. Bazı Nev-Eflatuniyeciler bu sonuncusuyla anlaşmaya varmayı gerekli ya da akıllıca bir davranış olarak görmüşlerdi: tedrisatı sürdürme mukabilinde, felsefî sistemlerindeki Hristiyan akidesine ters düşen unsurları yumuşatma girişiminde bulunacaklardı. Bizans döneminin ortalarında Eflatun’un etüdüne mütedair meşhur bir olay kaydediliyor. Güçlü fikir ve devlet adamı Michael Psellos’un öğrencisi olan John Italos, hocasının yerine felsefe müderrisi olmayı başarmış ve o denli bir Eflatuni felsefe yanlısı olmuştu ki sonunda Kilise telaşlanıp onu resmen mahkûm etmişti (1082). Talihsiz Italos gözden kaybolacaktı ama Eflatun’un eserleri yakılmayacak, ne de Italos’un felsefi denemeleri iz bırakmadan yok olacaktı. Buna karşılık ruh ve dünyanın yaratılışı hakkında pagan fikirlere inananlara lanet ve aforoz yağdırılmıştı ve bunlara doğruca eğitimsel amaç dışında pagan edebiyatını etüt edenler de muhatap olmuştu. Bu kurtarıcı maddede mündemiç eğitim kavramı tipik bir Bizans tutumu olmaktadır; eski yazarların edebî etüdü ne bunların görüşlerini kabul etme olarak telâkki ediliyor, ne de birçok konuda bu yazarların görüşlerindeki yanlışlık bunların müfredat programlarında yer almalarına engel oluyordu.

Bizim aşağıda söyleyeceklerimiz bakımından çok önemli olan, XI. yy.a ait bir başka olay da zikre şayandır: 1058 de Psellos patrik Michael Cerularius’u itham ve ihbar ediyor ve bunun için de Porphyrius’un (232-305) eserlerinin yakılması için verilmiş bir emre rücu ediyor. İddiasına göre patrik, ateşten yarı yanmış kitapları çekmiş ve bunlardan kendi öz yazılarına bölümler aktarmışmış; böylece de koca patrik bir ikinci Porphyrius olmuşmuş ve dolayısıyla aynı muameleye tâbi tutulmalıymış. Her ne kadar bu III. yy. feylosofunun Aristo’nun Kategoriler’ine yazdığı giriş bir okul kitabı olarak her türlü saldırıdan masun idiyse de bütün yazdıkları kabul edilebilir türden olmamıştı; Hristiyanlığa hücum etmiş ve Eflatuniye üzerine çok uzun yazmıştı.

Bu Porphyrius’un Isagoge’si, aşağıda göreceğimiz gibi dilimize İsaguci adıyla çevrilecek ve son dönemlere kadar Osmanlı medreselerinde mantık kitabı olarak okutulacaktı… Devam edelim Bizans alanında kalmaya.

Bu bağlamda bir üçüncü olay da İstanbul’un fethi dönemine rastlıyor (yakl.1460): Eflatuni feylosof Gemistos Plethon’un (1355-1452)[6] başlıca eseri Kanunlar patrik Gennadios tarafından yakılıyor, klasik Antik Çağın pagan dinini geri getirmeye teşebbüs suçlamasıyla. Burada ilham, eski dünyaya ilgi olmayıp kitabın yakılmasını mucip olan sebep bir rakip akideyi oturtma girişimi üzerinde ağırlaşıyor.[7]

Bu gördüklerimizin ışığında dönelim eğitim kurumlarına. 1045’de IX. Konstantin (Monomakus) askerî aristokrasiye karşı bir bilimsel destek oluşturmak üzere üniversitenin bir tümden yeni örgütlenmesine tevessül etmişti. Bu yeni örgütlenme başlıca, bir nomophylax ya da “yasanın muhafızı” idaresi altında bir hukuk mektebi, başında “feylosofların konsülü”nün bulunduğu bir felsefe fakültesi ve bir tıp fakültesinden ibaretti. IX. Konstantin özellikle eğitimin meccani olmasıyla ilgili olup öğrencilerin ciddiyeti ve sınavların doğru yürütülmesinde ısrarlıydı.

Müfredat programına gelince: ilk derece kurslar, gramer başlığı altında, eski Grek yazarlarının, özellikle Homeros’un etüdüne dayalı, gereği gibi genel bir eğitimi içerirdi. Üniversite’nin yüksek kademelerini ilk işgal edenlerden Psellos bizzat, daha yüksek derecede, yedi liberal sanat (zekânın en büyük payı aldığı disiplinler) ve buna ek olarak psikoloji ve felsefeyi içeren iyice geniş bir ansiklopedik programı idare ediyordu.

Komnen’ler üniversiteye himayelerini genişletmekle birlikle onu Kilise’nin denetimi altına sokmuşlardı: Müderrisler arasında “büyük mülhitler-heretics” vardı… XIII. yy.ın hemen başında Bizans imparatorları Haçlılar tarafından göçe zorlandıkları günlerde bile, bunca gaile arasında hiçbir gün eğitimin önemini göz önünden uzak tutmamışlardı; kültür geleneği bir kez yerleşmişti. Küçük Asya’nın birçok kentinde mektep ve kitaplıklar tesis edilmişti: Özellikle İznik, ünlü hocaların idaresinde bir felsefe mektebini haizdi (tarihin bir yazgısı olarak ilk Osmanlı medresesi de bu kentte kurulacaktı) ve nihayet İstanbul’un istirdadıyla eski Üniversite yeni bir reform çağını yaşayacaktı.

Programlarda Kitap’ların ve ilahiyatın etüdü yer almıyor, bunları Kilise kendi özel okullarında okutuyordu. Kalkedon (Kadıköy) Konsili (451) tarafından işbu ruhban mektepleri, ebeveyni tarafından rahip olması öngörülen çocuklar dışındakilere kapatılmıştı.[8]

İyi bir eğitim her Bizanslının bir ülküsü halindeydi. Apaidensia, yani fikrî talim noksanı, bir talihsizlik ve kayıp ve hatta cinayet olarak görülüyordu. Cahile yüz verilmiyor, köylü tavırlarından ötürü imparator II. Michael hicvediliyor, yukarda kendisinden söz ettiğimiz feylosof John Italos, İtalyan şivesinden kurtulamadığı için alay konusu oluyordu. Konstantin Margarites’in nutukları o denli adî idi ki sanki “arpa ve kepek lapasıyla büyümüştü”…[9]

Aslında eğitimin tür ve konuları Bizans tarihi boyunca fazla değişmeyecekti. Bir çocuğa, altı yaşlarına geldiğinde ilk öğretilen şey gramer, ya da “dilini Helenleştirmek” oluyordu. Homeros ezbere bilinecekti. XI. yy.da Psellos, daha genç yaştan itibaren İlyada’yı hıfzetmişti. Yazılarda Homeros’tan referans verildiğinde bunu işaretlemeye gerek kalmıyor, herkes bunun ondan alındığını biliyordu.

Çocuk on dört yaşından itibaren ilm-i belagat (rhetoric) talim ederdi ki bu, Demosthenes gibi yazarların doğru telaffuzu ve etüdü demekti. Rhetoric’ten sonra sıra üçüncü bilime, Felsefe’ye ve dört sanata, Aritmetik, Geometri, Musiki ve Hey’et (astronomi)’ye gelirdi; Hukuk, Tıp ve Fizik bunlara eklenebilirdi. Kilise’nin idaresindeki mekteplerde de çocuklar İncil’i mükemmel surette öğrenirlerdi. Ancak, Kilise’nin bu denetimi, bir geniş eğitime karşı çıkarak, İmparatorluğun mutsuzluğunu körüklüyordu. Pagan geçmişi olan lâik öğrenim (politik) kuşku uyandırıyordu.

IX.yy.da Araplarla daha iyi ilişkiler Arap biliminin etüdünü teşvik etmişti. III. Michael’in amcası ve veziri Sezar Bardas’ın kurmuş olduğu yeni Devlet Üniversitesinin başına Feylosof Leo getirilmişti. Ama yine Kilise, Yunanistan’ın pagan kültürü olarak gördüğü Helenizm’in tehlikelerini ilân etmekten geri durmuyordu. Çocuklara İncil, biraz mantık ve kuramsal muhakeme yeterliydi. Buna karşılık VII. Konstantin’in sarayı, bir tarih etüdü akademisine dönüşmüştü.[10]

1300’ler civarında ölmüş olan Gregory Choniades, Trabzon’da astronomi öğrenimi için bir akademi tesis etmiş ve kendi öz çalışmaları içinde Arap ve Farsçayı öğrenmişti. Keza, bu akademi müderrislerinden Trabzonlu Manuel de bu dilleri talim etmişti. Talebesi Yorgos Chrysococces tıp, coğrafya ve astronomi üzerinde eser bırakacaktı.

Bununla birlikle bir uzman olmanın değeri yoktu. Bilimler birbirine bindirmiş olup bunların hepsi, kelimenin tam anlamıyla, felsefenin bölümlerinden ibarettiler. Hattâ Bilimlerin Kraliçesi ilâhiyat bile, beşer muhakemesi ve halk edilmiş dünyanın konularına taalluk ettiğinde, felsefeyi kullanabilirdi. Üniversite’nin sağladığı yüksek öğrenim, bir yandan pratik, amaçlarla hukuk ve tıp üzerinde yoğunlaşmışsa da aynı zamanda felsefenin tüm alanını kapsıyordu. İznik sürgünü sırasında muallâkta kalmış olan Üniversite VIII. Michael tarafından İstanbul’da yeniden, ama bu kez Ayasofya’nın müştemilâtının içinde, yani Patrik’in “gözünün önünde” kurulacaktı…[11]

Nikolas Mesarites, mezkûr sürgünden önce, muhtemelen 1198-1203 yılları arasında, şimdiki Fatih camimin bulunduğu yerde inşa edilmiş Kutsal Havariyûn kilisesinin tasvirini yapıyor. Her ne kadar bunun mozaikleri üzerinde çok uzun duruyorsa da, mimariyi tamamen ihmal etmiyor. Binaların çok büyük boyutları ve önemli buğday ürünü veren civar mülkler de bu tasvire dahil ediliyor. Kilisenin dışında, üstü kapalı sütunlar sırasının altında iptidai öğretim yapıldığını, bunun gramer, basit aritmetik ve şarkı söylemekten ibaret olduğunu anlatıyor bize Mesarites. Grameri zikrettikten hemen sonra yazar, metin ezberleme uygulamasına işaret ediyorsa da bunun mahiyeti hakkında bir şey söylemiyor ve bu grup içinde daha ileri çocukların bir uygulaması olan bilmece tertiplemesine geçiyor. Böyle bir talimin eğitim programına dâhil edilmiş olması Bizans karakterine biraz ışık tutmaktadır. Çok sıkı disipline rağmen, belki de bu yüzden, mektep çok iyi bir şöhrete erişmişti; Mesarites, bir methiye yazmasına rağmen hocaların sert, haşin, hesaba gelmez kişiler olduklarını anlatıyor. En büyük öğrenciler binaların bir başka bölümünde öğrenim görüyor, hepsi okul çağından olmayan geniş bir kalabalığa burada rastlanıyor, Mesarites’in anlattığına göre burada açık rhetoric ve diyalektik tartışmaları olmaktadır. Bir köşede tıp öğrenen grup vardır. Başka gruplar da aritmetik, geometri ve musiki teorisiyle meşguldürler. Astronomiden söz edilmemiş olması herhalde bir ihmalin sonucudur. Tıp, programa bir ilavedir. Theolojiye atıfta bulunulmaması doğaldır; yedi liberal sanatın etüdü ona bir hazırlık mahiyetinde gibi olup theoloji, Bizans tarihinin bu aşamasında, patriğin denetimindeki özel bir okulda okutulmaktadır.[12]

Bu arada, bilmece konusu üzerinde kısaca duralım: “…prensler… en bilgili Brahmanları aramaktaydılar… Brahmanın en iyisini bulmak maksadıyla… imtihanlar açılırdı… Bu imtihanlar, bazı milletlerin masallarında bugün bile görülen çok eski bilmece müsabakası usulüne istinat etmekte idiler. Yunanlılarda Oedipus ile Sphinx’in bilmecelerinden bahsetmekte… Şu halde bilmece usulü doğrudan doğruya bir Hint-Avrupa âdetidir.”[13] Evet, Helenler de Hint-Avrupalı idi. Devam edelim.

Bir de “Hristiyan” Bizanslı geçmişti dünyadan. Gerçekten o, her şeyden önce, Hristiyan’dı: Dünyayı eşelediğinde ya da kendi üzerine eğildiğinde kendisinin Hilkat’in bir zerresinden ibaret olduğunu, ne düşüncelerinin ne de kişisel heveslerinin gerçeklik mertebesinde olmadığını biliyordu (“yalancı dünya”…). O ise ki sadece gerçeğe, yani Tanrı’ya götüren kültürün bir anlamı vardır ve bu kültür aklî muhakemeleri ve hatta insanların sözlerini istihfaf eder. Nicétas Stétalos, Kitab’ın lâfzî (zahirî) izahına karşı çıkarken Hristiyan’ı onun ruhanî (bâtınî) manasını araştırmaya davet ediyor: Bir gerçek vardır ve talimli zihinlerce buna bir kez varıldığında o ancak, bunlarca ilham edilmiş ağızlardan değişmez şekilde tekrar edilip durur. Evrensel ve payidar olan bu gerçek, dindar zihin için tek önemli kültürdür.

Bu düzeyde, insan beşer ötesindeki kavramlara varmakla kalmaz, tefekkürünün mekanizması da mintarafillah farklı hale gelmiştir. Artık zavallı beşerî kültürün hiçbir değeri kalmamıştır: Klasik kültür esas itibariyle, Hristiyan evrenine yabancı bir pagan kültürü değil midir? O halde bu putperestleri ifade etmekte kullanılan “Helen” sözcüğü, “nesnelerin gerçek bilgisinden mahrum” kişilere izafe ediliyor. Biz daha önce nasıl Origenes, Didymes gibi birçok büyük zekânın ”Helenik tipten bir muhakeme tarzı” kullanmış olmalarından dolayı “en derin atheism çukuruna düşmüş” olmakla itham edilmiş olduklarından söz etmiştik.[14] Ama her şeye rağmen de, her fikrî soruna kilisenin öğretisinde yanıt bulan orthodox Hristiyan birçok akil, Michael Psellos gibi akil, pagan kültüre ilgi duymaktan geri kalmayacaktı,[15] o kültür ki ancak boş ve beyhude, “akılsız akillerin aklı” olabilirdi… Pagan kültürle uğraşan kişiler sadece manasız olmakla kalmayıp bunlar aynı zamanda ortalığı ifsat eden kişilerdi; bu itibarla çocukların bunlarla teması önlenmeliydi. “Bütün mülhitler (heretics) gramerci ve ehl-i belâgat (rhetoric’çi) idiler, laf ebeliğinden başka bir şey bilmezlerdi”…[16]

Bir İslâm dünyası doğmuş, kısa sürede Bizans için çok tehlikeli bir siyasî hasım haline dönüşmüştü. Bu itibarla Bizans’ın onu sıkı tarassut altında tutması tabii idi. Düşmanı her yönüyle bilmek, mukabil strateji tayini için elzem olan bir keyfiyetti. İslâm, her şeyden önce bir dindi. O halde bu dinin bütün ayrıntıları, Peygamberinin yaşamınınkilerle birlikte incelenecekti. Böyle yapmıştı Bizanslı ve dinî şevkiyle de karşı saldırıya geçmişti, İslâm’ın dogmasına, onun zayıf, vurulabilir taraflarını araştırarak.[17] Biz bunların ayrıntılarına girmeden İslâm dünyası-Bizans kültürel ilişkileri açısından bazı hususları zikretmekle yetineceğiz.

Bizanslı polemistlerin daha VIII. yy.da başlayan hücumlarından İslâm dünyasının haberi olmuş olmalıydı ki Müslüman apolojistler de savunmaya geçmişlerdi. Bunun için Kur’an’ın müphem beyanlarıyla yetinemezlerdi. Muhammed kendisinin, Kitab-ı Mukaddes ve İncil’in haber verdikleri Tanrı peygamberleri zincirinin son halkası olduğunu iddia etmişti ama bu konuda hiçbir kesin dayanak göstermemişti. Bu itibarla Müslüman ilâhiyatçı ve apolojistler, Muhammed’in gelişine mütedair kehanetler olarak tefsir edilecek yazılı metinlerin listesini çıkarmaya tevessül etmişlerdi. Apolojistlere yolu açan, Hristiyan’dan mühtedi Tabari oluyor ve 855’de Kitâb el-dîn ve l-devle’yi kaleme alıyor. Savunmasını, müşabih Hristiyan eserleri örneği üzerine oturtuyor: Ahd-i Atik ve Cedîd’in, ona göre, Muhammed’in gelişini önceden haber veren metinleri, eserinin 9 ve 10. bahislerinde yer alıyor. Öbür yandan da kendisinden ilerde sık söz edeceğimiz İbn Teymiyye, kehanet türünden haber vermenin kıstası üzerinde kuram ileri sürüyor: O, Kitab’ın metinlerine dayanan doğruca kehanetlerle dolaylı kehanetleri tefrik ediyor. Şöyle ki sonuncular, örneğin Muhammed’in Resul’lük görevinin Yahudi ve Hristiyan çağdaşlarınca tanınmış olması şeklinde oluyor; zira bunların onu tanımaları, kendi Kitaplarında okudukları kehanetli haberlerden dolayıdır. İslâm’ı kabul etmiş Yahudi ve Hristiyanların şahadetinin mülâhazası, Kur’an’ın, Kitab-ı Mukaddes sahiplerince Muhammed ve elçiliğinin bilindiği yolundaki metinlerine anlam kazandırmaktadır.[18]

Öbür yandan Bizanslı polemistlerin İslâm ethic’ini de inceden inceye tetkik ettikleri anlaşılıyor. Müminler cemaati’ni (ümmet) birbirine bağlayan çok güçlü dayanışına da gözlerinden kaçmamıştı.[19]

Bütün bunlardan, karşılıklı etkin bir kültürel osmosis’in süregeldiği sonucu çıkıyor.

Bizans alanını terk etmeden önce, Küçük Asya’nın değişik kentlerinin de ciddî eğitim kurumlarına sahip bulunduğunu, buralarda çok değişik mezhep sahiplerini tedris ettiği ve okuduğunu vurgulayalım. Örneğin, IV. yy.da Byzantium patriklik makamını ihraz etmiş Nazianze’li [20] Aziz Greguar’ın babası, Aziz Eski Greguar Hypsister (ύψιστάριοι-ὔψος= yükseklik) mezhebine mensup olup bunun akide ve dinî uygulamaları Yahudilikle Grek Paganizminin garip bir karışımı oluyordu. Baba oğul sonradan orthodox Hristiyan akidesini benimseyeceklerdi.[21]

Nazianze piskoposu olan Baba Greguar, patrikliğin dışında Grek Kilisesi’nin dört büyük Doktor’undan biri olacak olan oğlunu tahsil için Cesarae’ye gönderiyor. Bu kent o tarihlerde müderrislerinin ünü ile tanınmış olmakla birlikte özellikle edebiyat alanında temayüz etmişti.[22]

Aşağıda yine yüksek okullarıyla ün yapmış Küçük Asya kentlerinden söz edeceğiz.

* *

Bizans’ın bu gördüğümüz hoşgörüsüzlüğe götüren dinî taassubu İmparatorluk yolunda olan Arap dünyasının işine yarayacaktı. 489’da Edessa (Urfa) okulunun, müderrislerinin Nasturî eğitimi yüzünden imparator Zenon tarafından kapatılması sonucunda bu müderrisler bu okulu, o zaman İran arazisine dâhil, çok uzak olmayan Nizip’e taşıyacaklardı. Bu sayede Nizip, kendisine Nasturîlerce verilen “Bilimlerin Anası” unvanına sahip olacaktı. Aynı şekilde, bu kez paganizm suçlamasıyla Justinian Atina Akademi’sini kapatınca Akademi öğretmenlerinden birçoğu bir süre için İran’a sığınacaklardır. Bu çağda Sasanî imparatorluğu Bizans’ın sürgün ettiği bilginlere kapılarını büyük memnunlukla açacaktı.

Nasturîleri kovmak fiili Bizans’ta genellik kazanmıştı. Bunlar Mezopotamya ve İran’a üşüşmüştü, buralarda içinde Grek tıbbının okutulduğu özel Hristiyan okulları kurulmuştu. Bu tıp mekteplerinin en ünlüsü Cundîşapur’daydı. Bu keyfiyet Sasanî krallığının İslâm’ın ilk yüzyılı boyunca önemli bir tıp ilmi merkezi olarak yaşamayı sürdürmesini sağlamıştı. Cundîşapur tabiplerinin yöntemleri Hintli ve Grek tabiplerininkilerden üstün tutuluyordu.

Bu noktada, ilerde söyleyeceklerimiz açısından çok önemli bir hususa değinelim. Yukarda kendisinden söz elliğimiz Michael Psellos’un yazılarından biri, öğrencisi John İtalos’un savunmasına ait olup bunda, adlandırılmamış bir muarızıyla İtalos’un tartışması şeklinde bir bölüm bulunuyor. Bu dikkate değer bölümde öğrencisinin ağzından Helenistan’ın kültürel mirastan mahrum kaldığı, bunun Doğu’ya geçtiği ifade ediliyor: “Helenlerin irfanını methetmeyi amaçlamış olarak o, haklı olarak, yabancı ve barbarların işbu irfanın zenginliğini tevarüs ettiklerinden dolayı esef etmektedir, o irfan ki onlara ait değildir ve felsefenin meşru varisleri, (Helenlerin) halefleri olmalıydı. Az çok bütün Helenistan ve İyonya’daki kolonileri aile mülkünden tamamen koparılmış olup miras Asurlular, Medler ve Mısırlılara geçmiştir. Roller o denli değişmiştir ki şimdi artık Helenler barbar, barbarlar da Helen olmuşlardır. Bir Helenin Susa veya Ecbatana’ya, Dara’nın eski sarayına gittiğini veya Babil’in sakinleriyle konuştuğunu farz et: Helen kültürüne rağmen hiç duymadığı şeyler kulağına gelecek, her karşılaştığı şeye hayran kalacak ve belki de ilk defa olarak bilimin onların işlerini idare ettiğini öğrenecektir. Ama bir iddialı barbar bizi ziyarete gelse ve Hellas halkı ile konuşsa, insanların çoğunluğunu eşek değil, aptal katır yerine koyacaktır. Halkın büyük bölümü doğa dünyasından veya bunun arkasında yatandan habersiz olup hatta bilgiye yönelmiş yolu dahi bilmemektedir. Bazıları feylosof olduklarını ileri sürer ve çok daha büyük bir kalabalık öğrenme endişesi içindedir. Fakat öğretmenler kasıntılı yüzler ve uzun sakallarla, soluk yüz, çatık kaşla zalimane otururlar, pejmürde kılıklı dolaşırlar. Bunlar Aristo’yu yeraltı dünyasından, (yeraltındaki ölüler ülkesinin tanrısı) Hades’in derinliklerinden çıkarıp sanki onun bir karanlıklar bulutuyla örttüğü her şey üzerinde fikir yürütürler… Bizim barbar ziyaretçi bunun bir çocuk oyunu olduğuna kani olur, ehliyetsizliğimize sevinir, bilgisine hiçbir şey eklemeden fakat cahillikten beter hale gelmiş olarak geri döner.”

Psellos, Eflâtunîyeden olma ilhamı altında kalmıştı; kendini savunmak için müstakbel patrik Xsiphilinus’a yazdığı mektupta, ikna edici olamayacak kadar çok itiraz etmişti ve Kilise’nin büyük ışığı Nazianze’li Aziz Greguar ile Aziz Basile’in pagan kültürünün bazı unsurlarını geçerli olarak kabul ettiklerini ileri sürmüştü. Yine onun bir başka mektubundan, çok değişik ülkeye mensup öğrencileri olduğunu öğreniyoruz. O, Kelt, Arap, İranlı, Mısırlı ve Etyopyalı’lardan söz ediyor ki bu yabancılar arasında Gürcü Petritsi, Proclus’un İlahiyat unsurları eserini kendi diline çevirecekti. Ama Psellos özellikle Arap öğrencilerin varlığını vurguluyor.

Doğu ile temas, bilhassa John Italos gibi açık fikirli birisi tarafından yürütülecek olursa, Bizans’a bilimsel alanda yarar sağlayabilirdi. Astronominin böylece yararlandığına dair emareler vardır. Gerek Byzantium, gerekse sair kentlerde uzmanlar arasında temasların vaki olduğu anlaşılıyorsa da Bizans bilim adamlarıyla Doğulu meslektaşları arasındaki ilişkilerin çok sıkı olduğu söylenemiyor; o tarihlerde (XI. yy.) Bizanslıların Arap rakamlarını kullandıklarına dair işarete rastlanmıyor.

Bu arada Antakyalı Symeon Seth adında birinin, İstanbul sarayında resmî memuriyette bulunup bizim ilerde üzerinde uzunca duracağımız Kelile ve Dimne öyküsünü Arapçadan Grekçeye çevirdiğini görüyoruz. Eser Alexius Komnenus’a takdim ediliyor. Bu kişi aynı zamanda tıp üzerine de yazıp kısa bir besin maddesi sözlüğünü Michael Dukas’a ithaf ediyor. O, muhtemelen, Anna Komnenna’nın matematikçi ve astronom olarak bildirdiği kişi olmalıdır.[23]

Her ne olursa olsun, Bizans devleti tarih sahnesinden çekildiği zaman, gerisinde İstanbul’da olduğu kadar Küçük Asya’nın çoğu kenti ve hatta kasabasında, köklü bir eğitim geleneği bırakmıştı.

[1] A. A. Vasiliev. – Histoire de l’Empire Byzantin, T.I. Paris 1932, s. 127-130.

[2] ibd.,s. 187-9.

[3] N. G. Wilson. – Scholars of Byzantium, London 1983, s. 2-4.

[4] Bu zattan, müteakip II/3. ciltte, “Halk hareketlerinin fikrî kökeni” bahsinde uzunca söz edeceğiz.

[5] N.G. Wilson. – op. cit. s. 11.

[6] Bu kişi için bkz. B. Oğuz C.II/1, s. 283.

[7] N. G. Wilson. – op. cit., s. 13-5, 153.

[8] Gaston Wiet ve ark. – op. cit., s. 460-2.

[9] Bugün yeterince protein alamayanlar için kullanılan “tahıl aptalı” sözü gibi.

[10] Steven Runciman. – Byzantine civilisation, London 1975, s. 223-7.

[11] Steven Runciman. – The Last Byzantine Renaissance, Cambridge 1970, s. 52-4.

[12] N. G. Wilson. – op. cit., s. 23-4.

[13] Walter Ruben. – Eski Hind tarihi, çev. C.Z. Şanbey, Ank. 1944, s.60-1.

[14] Bkz. C.II/1, s. 17.

[15] N. G. Wilson. – op. cit.. s. 157.

[16] Alain Ducelier. – Le drame de Byzance. Idéal et échec d’une société chrétienne, Hachcette 1976, s. 48-53.

[17] Ayrıntılar için bkz. Adel – Théodore Khoury. – Polémique byzanlinc contre l’Islam (VIIIe-XIII siécles), Leiden, 1972.

[18] ibd, s. 32-3.

[19] ibd., s. 281-2.

[20] Nazianze, Kayseri’nin (Mazaca-Cesarae) birkaç mil Güney-Batı’sında, Aksaray’ın altı saat doğusunda olup halen Nenizi adını taşıyan

kasabadır (bkz. W. M. Ramsay.- Anadolu’nun tarihî coğrafyası, çev. M. Pektaş, İst. 1961, s. 315.

[21] Alphonse Benoit. – Saint Gregoire de Nazianze, 1876 Paris yayınının tıpkı basımı, (t. y. ), s.9.

[22] ibd., s. 29.

[23] N.G. Wilson. – op. cit., s. 155-165.