Bismarck Ve Sonrası

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Bismarck Ve Sonrası

Bismarck Ve Sonrası

Prusya-Alman tarihinin köşesinde oturan ve çıkan yüzyıla damgasını vurmuş olan Bismarck’ı yakından tanımadan ilerleyemeyiz. Bunu, onun en iyi biyograflarından Emil Ludvig’in eserinden[1] özetleyerek yapacağız.

 

Daha ilk gençlik yıllarında, Fransız gazetelerinden öğrendiği Fransız 1830 ihtilâlinden olduğu kadar Alman liberal muhalefetinden de nefret etmesini öğrenmişti (s.19). O, açıkça “iman” kavramının karşısındaydı (s.22, 71), hiçbir zaman koyu dindar bir kişi olan eşinin bu halini onaylamaz, ona iştirak etmezdi.

 

Bir Pomeranya’lı toprak ağası (Junker) olan Bismarck, mükemmel Fransızca ve İngilizce bilir, konuşma ve yazılarında bu dillerden sık sık deyim ve terkipler kullanırdı. En çok okuduğu yazarlar arasında ünlü sosyalist iktisatçı Louis Blanc, Byron ve Ernest Renan sayılabilir (s.41). Devam etmeden bir küçük paralele işaret edelim: İsmet Paşa da Kautsky’yi okumuştu…

 

O, her şeyden önce sınıfının adamıydı (s.44) o kadar ki halkın 1813’de kurtuluş savaşındaki rolünü inkâr edip Napolyon’a karşı yürütülen bu kurtuluşu sadece asillerin rolüne bağlardı (s.76).

 

Daha önce de söylediğim gibi, Yahudiler konusunda o, öbürleri gibi düşünmez, çoğunlukla onlarla, birlik olmazdı (s.81). Bununla birlikte “Kral hazretlerinin temsilcisi olarak bir Yahudi ile karşılaşıp ona itaat zorunluluğunda kalsam, kendimi çok alçalmış olarak göreceğim muhakkaktır… Bu duyguyu halkın en alt sınıflarının tümüyle paylaşmaktan hiç utanç duymam” demiştir (s.82). Yani böyle bir durumda, halkla bir olacak kadar “alçalmayı” göze alıyor, asilzade… Bismarck, nefret ettiği halkın sefaleti (misera plebs) ile alay ediyor ve halkı sadece oy almak ve karşı ihtilâl yapmak için kullanıyordu (s. 94). Askerliği de hiç sevmemiş, teğmen olarak bu göreve gitme zorunluluğunda kalınca bakandan müsaade alıp gerek kendisinin gerekse beraberce kışlaya gelecek olan hizmetkârının kıtaya iltihakını geciktirmişti (s.112). At ve silâhları herkes kendi sağlıyordu (s.113), tıpkı Osmanlı’nın “Eşkincü Sipahi”si gibi…

 

Ne tuhaf, Galata’nın Yahudi bankerleriyle içli dışlı olmuş bizim II. Abdülhamid’in de, yaşamı boyunca en çok “bozulduğu” şey, tahttan indirildiğini kendisine bildiren heyetin başında Karasu Efendi’nin bulunması olmuştu!… Devam edelim.

 

1848’de Fransız halkı kralı kovmuş. Cumhuriyeti yeniden ilân etmişti ve Almanya’da buna benzer arzuları pekiştirmişti. Bunun sonucunda çeşitli Alman devletlerinin hükümetleri tutucu bakanları gönderip yerlerine liberalleri almakta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Ama geç kalınmıştı: 18 Mart’ta halk Berlin’de sokaklara dökülmüş, burada askerle burun buruna gelmiş fakat sonradan kaybolacak olan kral, subaylarına geri çekilme emrini vermişti (s.84). Bismarck, kralın bu hareketini affetmeyecektir. Kasım 1850’de Avusturya ile Bavyera silâhlarını Prusya üzerine çevirmişlerdi. Bu yanda von Moltke, 400.000 askeriyle harekete hazırdı. Ama Berlin’de general ve nazır Radowitz savaşın karşısına dikilmiş ve Bismarck da “savaş bugün tamamen saçmalıktır ve sonuç olarak hükümetimizi sola kaydırmaktan[2] başka bir işe yaramayacaktır” diyerek onun yanında yer almıştı. Askerî başarısızlıktan mı korkuyorlardı? Hayır. Kararsızlık liberallerin gücünden geliyordu ve Radowitz’le Bismarck, krallarıyla birlikte, Alman Birliği gibi devrimci düşüncelere Avusturya’nın tutucu hareketini yeğliyorlardı (s.112). İnsan ister istemez Abdülhamid’i hatırlıyor. Ama onun huyunu suyunu iyi bilenler için Türkiye’den bir de III. Abdülhamid’in gelip geçtiği bir olgudur… Bu sonuncusunun sonradan yapacağı gibi, Bismarck da sıkıştığında bir dönüş yapıp Almanların, Almanya’nın idaresine iştirak ettirilmesine izin verilmesi gerektiğini ve böylece prenslerin rekabetinin dengelenebileceğini ifade ediyor… (s.179), ve “Ordu, Parlamento’nun değil, itaate mecbur bulunduğu kralın ordusudur. Prusya ordusu, Allah’a şükür, cesaretini ispat etmeye ihtiyacı yoktur… Ben, Prusya’nın şerefini onun demokrasiyle her türlü utanç verici ittifaktan kaçınmasında ararım[3]… Avusturya’yı, Alman kılıcını çok kez şanla kullanmış bir esiri Alman gücünün temsilci ve vârisi olarak görürüm…”, diyor (s. 115). Yani Hitler’in Anschluss’u gerekçesini bulacak demektir.

 

O günlerde Almanya sorunu Prusya ordusuna bağlı kalıyordu. Her fırka onu kendine çekme çabası içindeydi: liberaller Almanya’yı Prusya’nın güdümünde istiyorlardı. Muhafazakârlar, Alman olarak, kendi üstlerinde Prusya’yı görmek; Prusyalı olarak da, Alman olmayı istemiyorlardı (s.185). Prusya ordusunun ıslahı bahis konusu olduğunda Kral, bunun hararetli yanlısıydı. Nüfus iki katına çıkmıştı ama ordu mevcudu aynı kalmıştı. Bu itibarla bu mevcut 400.000’den 700.000’e çıkmalı ve gençleşmeliydi. Sorun bir politik şekil alıyordu. Gerçekten liberaller haklı olarak Landwehr’i (Prusya devleti ordusu), 1813’den beri halkın elindeki son kale olarak görüyorlardı: Bismarck’ın tam tersine bunlar kurtuluş savaşını, şüpheli tutumlarıyla ne asillerin, ne de halkın düşmanı kralın değil babalarının, halkın kazandığına inanıyorlardı. Ama Scharnhorst’un kurmuş olduğu halk ordusu şimdi bir kral ordusu haline dejenere olmaktaydı. Liberaller, orduda asillerin köşe başlarını tutmalarına karşı idiler: ordunun halkçı karakterini korumak, kaybolmaya yüz tutan 1848 ruhundan bir şeyler alıkoymak demekti. Oysaki Feldmareşal Albrecht von Roon Prusya’nın meşrutî değil, bir militer devlet olacağında ısrar ediyor ve Moltke’nin desteğiyle askerlik süresinin üç yıla çıkmasını sağlıyordu. Buna karşı koyacak Parlamento’yu feshetmeye hazırdı (s. 188).

 

Liberallerin bu konuda da hiçbir başarı sağlayamamış olduklarını görüyoruz: Hitler’in ordularını yine de “von”lar idare edeceklerdir, yıllar sonra.

 

Karısı ve çocukları dışında genellikle insanlardan nefret eden Bismarck, sadece von Roon’la sonuna kadar anlaşmıştır. O, Landstag’ı, yani Prusya Parlamentosu’nu bir hayvanat bahçesine benzetmeden çekinmeyecektir, daha başa geçtiği ilk günlerden itibaren. Kralın nutka değil, askere ihtiyacı vardır… (s.197-201).

 

Bu arada, Bismarck’ın yeni işgal ettiği makama gözünü dikmiş iki isimle karşılaşıyoruz: biri Prusya’nın Floransa elçisi Usedom, öbürü Paris elçisi Goltz. Çıkan yüzyılın ortalarında elçilik yapmış bu kişilerin (s.213), sırasıyla Çanakkale’de deniz kuvvetleri komutanı Amiral Usedom’la ünlü Goltz Paşa arasındaki ilişki hakkında bir bilgi edinemedim.

 

Mizacı itibariyle her an içinde dolu olan kin ve intikam duygularını yenemeyen Bismarck, devleti idare eden büyük bürokratik silsileyle de uğraşıyor, emirlerini harfiyen yerine getirmeyenler işlerinden ediliyorlardı. Hele “liberal” damgasını bir kez yemeye görsün bir memur: dört yıl içinde binden fazla bürokrat böylece başbakanın hışmına uğramıştı. Buna karşı terakkiperver parti müdahale edince, bu partinin üyelerine karşı kovuşturmaya geçilmişti. Landwehr’in liberal subayları onur mahkemesince emekliye sevk ediliyorlardı (s.220), tıpkı III. Abdülhamid’in sonraki döneminde görüleceği gibi…

 

Prusya Lutheriandı, reformcu Luther de, bütün başkaldırması içinde tehlikeli eşitlikler ileri sürerek egemen sınıflarının desteğini kaybedecek aptallardan değildi; hiçbir zaman radikal olmadı. Ezilenlerin savunmasını üstlenip kendi başarı şansını berbat etmeye niyeti yoktu. Aksine, biraz da kendi öğretisinin etkisiyle Almanya’da geniş çapta bir köylü ayaklanması patlak verince kıyamın bastırılmasına yardımcı oldu ve “Her zaman başkaldırmayı mahkûm edenlerin yanında… olacağım” diyordu. Bu aynı kişi “Tanrı ne kadar kötü olursa olsun, ayak takımının isyan etmesine göz yummaz” diye ekliyordu: “Bir isyancıyı öldüren… haklı olanı yapar… Onun için gücü yeten vursun, boğsun, ya da hançerlesin…”

 

Luther “Alman”dı, Prusya sülâlesinin kurulmasının hadimiydi.

 

Bütün bu işlerin ucunda o, Almanya’dan Roma’ya akan paranın peşindeydi: “Kimileri sanıyor ki her yıl üç yüz bin altın Almanya’dan Roma’ya boşuna gönderiliyor…”.[4] Bütün bunları okuduktan sonra insanın aklına ister istemez bir soru geliyor: fakir akraba (Hz) Muhammed’e Kureyş kabilesi transit ticareti kârından biraz koklatsaydı, işler bugün nasıl olurdu?…

 

Bismark da, Lutherian ailedendi.

 

1863’de Polonya Çar’a baş kaldırıyor. Habsburg’un kalbi bu ihtilâlciler için çarpar oluyor. Nasıl çarpmasın ki Ruslarla Prusyalılar sıkı fıkı dost ve Rus ana Çariçesinin Prusya kralının kız kardeşi olması itibariyle de, akraba durumundalar: Avrupa’da herkes, hatta III. Napolyon bile, kısmen Chopin’in “Nocturnes”lerinin etkisiyle, “ulusal hürriyet” lafını tekrarlatır olmuştu. Aslında bu iki aslan arasına bir tampon devlet sıkıştırmak gerekti. İşler karışıyordu. Bu arada Bismarck ne yapıyordu?

 

“Prusya kıtalarının Rusların yardımına koşmasına Avrupa tahammül etmeyecektir” diyen İngiliz elçisine sükûnetle soruyor:

 

“Avrupa nedir?”

 

“Çeşitli büyük uluslar.”

 

“Aralarında anlaşmışlar mıdır?”

 

Yanıt alamıyor, İngiliz elçisinden.

 

Landstag’da liberaller bağırıyorlar: “Hükümet şu kadar araziyi Ruslar tarafından yürütülen savaşın vahşetine terk ediyor!… Prusya yurttaşının kanı bu kadar hafif bir politika için sarf edilemez!… Bir insan avı!… Buna bütün Avrupa kızgınlıkla lânet ediyor!”. Bu nutukları şansölye kibarca şu soruyla yanıtlıyor: “Bağımsız bir Polonya, komşusu Prusya’ya Danzig (Gdansk) ve Thorn’a (veya Torun, Polonya’da bir kent) sahip olma olanağını tanıyacak mı?…” (s.222).

 

Hitler de bu “Danzig Koridoru” bahanesiyle Polonya’ya saldırmamış mıydı?

 

Güçler politikası açısından Bismarck’ın bir noktada hakkı vardı: bir yeni Polonya devleti, Rusya ve Fransa’yla ittifak ederek tehlikeli olabilir. Buna karşılık Çar’ın, kâbusu haline gelmiş ihtilâl ve ayaklanmalar konusunda doğal içgüdüsü rahatlatılır ve ona yardım vaadinde bulunulursa, onu kişisel olarak bağlamak ve ona Prusya’nın düşmanı Avusturya ile ittifak fikrini unutturmak olanağı ortaya çıkar (s. 223).

 

İşte bu yıllarda Bismarck’ın dehasının Avrupa’da eşi yoktu. Kral ve imparatorların ne düşünecek, ne harekete geçebilecek halleri vardı. François-Joseph’in henüz tecrübesi azdı, Napolyon çok yıpranmış, Çar Aleksandr çok zayıf düşmüş, I. Wilhelm, Victoria, Victor-Emmanuel sıradan kişilerdi; bunlar kendi başlarına politika yapamazlardı; Gladston ile Disraeli henüz tam güce varmamışlardı, Gortchakov çok boştu; Comte Cavour, kendi ölçüsünde belli bir önem taşıyordu ama Bismarck’ın iktidara geldiği sıralarda öldü. Sadece Prusya’da bir politik deha vardı. Her ne kadar hiçbir partiye mensup değil ve üstelik de ihtilâlci idiyse de, büyük hasmı Bismarck tarafından çabuk keşfedildi: dehanın alımı, tek başına, Şansölye ile Lassale’i birbirlerine yakınlaştırmıştı. İlkinin kaybedecek bir şeyi yoktu, bu yakınlaşmada. Lassale ise her şeyi tehlikeye sokuyordu; biri sınıfını ve durumunu pekiştiriyor, öbürü hapishanede hürriyet ve sıhhatini kaybediyordu.

 

Ama bu iki insanın müşterek yanı vardı: Bismarck, Prusya’yı sevdiğinden çok Avusturya’dan nefret ediyordu; benzer şekilde Lassalle da, halkı sevmesinden çok burjuvazinin karşısındaydı. Bu yüzden de hiçbiri ne arkadaş aramış, ne de edinmişlerdi, biri Prusya Junker’leri, öbürü, oturmuş parti şefleri arasında. Biri saray yaşamını sürdürmüyor, diğeri halk gibi yaşamıyor… Temelinin kararlılığı nedeniyle Bismarck ömrü boyunca hizmet etmeğe mahkûmdur: kralı seçmiştir, Lassalle da kitleyi.

 

Ama her şeyin üstünde bu iki insanı yakınlaştıran husus, burjuvaziye karşı mücadele olmuştur. Bütün bu işlerde doğal olarak sonucu süngü alacaktır ama bu arada da Şansölye uyanmıştır: ihtiyarlara yardım fonu ve “devlet, işveren olarak işçilerin durumunu bir nizama sokup öbür işverenlere, fabrika sahiplerine örnek olamaz mı” gibi konuları işleyecek komisyonu kuruyor. Bunun dışında da işten çıkarmada daha uzun ihbar süresi, kâra iştirakle birlikte gündeliklerin ayarlanması, işçi konuları, ücret anlaşmazlıklarında hakem mahkemeler, işçi kooperatifleri ve kredi şirketleri, hastalık ve ölüm halinde yardım sandığı; yani kısaca, iktidara geldiğinden beş ay sonra, 1860’dan sonra hiçbir Avrupa hükümetinde eşi görülmeyen sosyalist bir program! Bunların tümü, Lassalle’in istekleri doğrultusunda olan şeyler.

 

Gerekçesi halka dostluk değil, sadece burjuvaziye karşı düşmanlık: mademki halka politika yasaklanacaktır, onu sosyal yönden kazanmak gerekir… (s.227-229).

 

Bu iştirake karşın, işçi derneği kurmuş bulunan Lassalle’in tutucuların (reaksiyonerlerin) elinde oyuncak olduğu sözleri dolaşır olmuştu ve Lothar Bucker, geleceği bilmişçesine ona “dikkatli olun! Halen hükümete müspet olarak yardımcı olmaktasınız, buna bir süre göz yumacaklar ve sonra ellerini üzerinize bütün ağırlığıyla kapatacaklardır” demişti (s. 230). Başına yıllar sonra Türkiye’de birçok sosyalistin başına gelecek olan gelmişti… Sosyalist W. Liebknecht Reichstag’ı boşuna mı “mutlakıyetin incir yaprağı” olarak nitelemişti?…

 

“Bismarck Almanya’yı büyük, Almanları küçük hale getiriyor” diyordu G. von Bunsen. Bir başka gerçek daha vardı, ortada: bir insan ya diktatör olur, ya parlamenter. İkisinin bir arada yürütüldüğü dünyada görülmemiştir. Tabii bu arada Şansölye’nin anti-Katolik duygularını da vurgulamak yerinde olur: çağdaşı II. Abdülhamid de Sünnî idi…

 

18 Mart 1848’de Prusya kralı I. Wilhelm, ihtilâl yüzünden Berlin’den kaçmış. İngiltere’ye sığınmıştı. 23 yıl sonra, 17 Mart 1871’de, muzaffer İmparator diye alkışlanarak Berlin’e girdi. Ertesi günü Paris Komünü başlıyor ve Almanya’nın her tarafında halk kitleleri bu harekete sempati gösterileri yapıyordu; Bismarck bundan ürktü. Zafer seçimleri sonucunda Birinci Reichstag’a giren tek sosyalist milletvekili Bebel’in, barışın imzalanmasından iki hafta sonra kürsüden “bu sadece bir öncü muharebesinden ibaretti! Birkaç yıl sonra Paris Komünü’nün ‘Saraylara savaş, kulübelere huzur!’ çağrısı, bütün Avrupa proleterlerinin savaş çığlığı olacak!” diye bağırması (kahkahalar) üzerine Bismarck: “Korkmayın, hatibe yanıt vermeyeceğim. Bu salonda bu nutuk yanıtı gerektirmez!” diyecektir. Diyecektir ama Bebel’in bu sözleri kafasında bir şimşek çaktıracaktır: durum aydınlanmaktadır: Devlet ile Toplum “meşru müdafaa” durumundadırlar; düşman yok olmalıdır…

 

Lassalle’in ölümünden epey sonra bile halefiyle temasını sürdürüyordu ve hiçbir zaman onun sosyalist devlet üzerindeki fikirlerini unutmamıştı, İsmet Paşa’nın, dağıttığı Kadro’yu unutmadığı gibi… Ama şimdi, Komün’den sonra, bundan artık söz edilmesine tahammül etmez oldu: mülkiyeti yeni kanunlarla güvence altına almayı, her türlü sosyalist söylevi hapisle cezalandırmayı deniyor; buna Reichstag karşı koyunca ona ihtar ediyor: “sosyal-demokrasi büyük ilerlemeler kaydetti… Birkaç yıl sonra burjuvazi cezaî müeyyideye susayacak!”.

 

Müteakip seçimlerde genç parti on iki sandalyeyle ortaya çıkınca işi ciddî tutmak istiyorsa da yine karşısında Reichstag’ı buluyor. Bu sonuncusu, yurttaşların bir kısmına karşı özel kanun çıkartma cesaretini göstermiyor. Ama bir el ateş durumun gerginliğini gideriyor. Mayıs 1878’de, sosyalist partisinden atılmış bir berduş, İmparator’a, hedefini bulmayan bir kurşun, sıkıyor. Bismarck masaya yumruğunu indiriyor: “Şimdi avucuma girdiniz!”

 

“Sosyalistler mi. Altes?”

 

“Hayır! Liberaller!”…

 

Ve yine Reichstag’ın muhalefeti. Üç hafta sonra yeni bir suikast. Bu kez İmparator ağır yaralı. “Reichstag’ı feshedeceğiz!” diye bastonunu yere vuruyor, Demir Şansölye. Ama bu kez de Kronprinz dikiliyor karşısına. O, şu anda babasını temsilen tahtta oturuyor ve kan içinde hükmetmeye başlamak istemiyor…

 

Suikasttan sonraki seçimlerden sol iyice zayıflamış, muhafazakâr sağ ise hayli güçlenmiş olarak çıkıyor. Artık usta, Reichstag’a özel yasayı kabul ettirebilir. Bundan böyle “sosyal düzeni kökünden yıkacak” olanların, bunlar ister basın mensubu, kitapçı olsun, ister meyhaneci olsun, vay haline!… Sıkıyönetimler, tutuklamalar… (s. 395-401).

 

Gerçekten imparatorluk, varlığını kamuoyunun baskısına değil, doğruca Prusya’ya ve Prusya ordusuna borçluydu. Geçmişte merkezkaç kuvvetler her zaman için güçlü olmuşlardı. Bunlar şimdi hizada tutulabilecekler miydi? Prusyalılarla Güney Almanlar bir işbirliğine razı edilebilecekler mi? Bunun ötesinde, toplumun mevcut nizamı için işçilerin sadakati kazanılabilir miydi? Marksist proleter ihtilâli müjdesi böyle bir ihtimali olanaksız gösteriyordu. Aslında böyle bir gelişme tehlikesi abartılıyordu. Ama halkın liderlerinin sözleri, davranışlarından çok daha korkunçtu. Bebel, 1871’de, Paris Commune’üne, bir gün Almanya’da vaki olacak olanların zayıf bir başlangıcı olarak işaret ediyordu. Varlıklı ve idareci sınıflar adamakıllı ürkmüşlerdi, özellikle sanayileşme hız kazanıp halk kentlere akın ederek işçi sayısı her yıl arttıkça. Durum, bir yandan gelişme olanaklarıyla birlikte esnek kuramları ve de muhayyilelerini bağlayacak fikirleri ortaya atmak suretiyle kitlelerin sadakatini kazanacak bir önderi gerektiriyordu. “Cinleri kaçırmak için bir peygamber lâzımdır” demişti Louis-Philippe, Guizot’ya. Ama Bismarck bir peygamber olmamıştı; o sadece, eşi olmayan bir olanakları saptama kabiliyetiyle bir idare dehasıydı. İngiliz iktisatçısı Walter Bagehot (1826-1877), 1875’te ondan bahsederken açıkça “onun maddî güçleri ölçebilme yeteneği kadar ruhî etkileri ölçmede gerçek bir beceriksizliği” olduğunu söylemişti.

 

Acaba İsmet Paşa’nın “ruhî etkileri ölçme yeteneği” ne kadardı?… Devam edelim.

 

O (Bismarck), yaratıcı düşüncelerden çok, vecizeleriyle hatırlanır: bu sonuncular, geleceği değil, şimdiki zamanı aydınlatırlar. Bu da onun, 1870’ten sonra iktidarda kaldığı yirmi yıl içinde Almanya’nın iç sorunlarını çözmek yolunda çok az iş yapmış olmasını izah eder.

 

1880’de Alman siyasî tayfı şöyle bir görüntü arz ediyordu: aşırı sağı muhafazakârlar işgal etmişti. Bunlar Bismarck’ın birleşme politikasına ve Prusya’nın imparatorluğa dâhil olmasına karşı çıkmışlardı. Bundan sonra da Kulturkampf’a derin bir kuşkuyla bakmışlar ve bunun zorunlu terk edilmesinde etkili olmuşlardı (Kulturkampf, anti-katolik hareketin aldığı “kültürel özerklik için savaş” adı olup birleşmiş bir liberal Almanya için savaşın bir ussal devamı idi. Ancak Prusya’da en keskin Protestanların çoğu, aynı zamanda tutucu olup bunlar için Kulturkampf’ın liberal oluşu, bunun anti-katolik oluşundan çok daha önemliydi. Bu kuşkuları, İmparator’un kendisi bile paylaşıyordu). Kendi açılarından bunlar tamamen haklıydılar; modern-dünya içinde Prusya’nın eski geleneklerini olduğu gibi koruma olanağı ne olursa olsun, bunlar “Almanya” içinde eriyeceklerdi. Bu, onlarca istenmeyen bir şeydi. Bu fırkanın ileri gelen simalarından biri olan General Manteuffel,

Köln garnizon komutanının bazı yerel tüccarlarla senli benli olduğunu duyduğunda son derece kaygılanmış, o komutanın bir subay arkadaşı, onun sivillerle dolaşmasının sadakatini azaltmayacağı yolundaki teminatına da “pekâlâ, yani kurşunlamalar başladığında, ona güvenebiliriz”… demişti. Eski düzene sadakat bunların düşüncesinin odak noktası olup herhangi bir şahıs ya da örgüte destek olmak, bunun ne dereceye kadar bu amaca götürdüğüne bağlıydı.[5]

 

Acaba Manteuffel, kimin kurşunlanmasından söz etmişti?…

 

1897’de, Amiral von Tirpitz ile birlikte bahriye müsteşarı olan Kont von Posadowsky, Almanya’nın sanayileşmiş olmasına üzülür ve işçileri, millî davada kesin olarak kaybolmuş bir güruh olarak görürdü.[6]

 

Ama bütün bunlar Bismarck’ın, finans grubuyla, başta büyük banker Yahudi von Bleichröder (irsi asalet unvanı kendisine Şansölye tarafından sağlanmıştı) ile yakın ilişkiler kurmasına, bundan kişisel servetinin büyük ölçüde artması konusunda faydalanmasına engel olmamıştı. Kendi malı olan Varzin’deki kâğıt fabrikasının imtiyaz sahibi Yahudi Behrend’e devletten kâğıt siparişleri verdirtiyor. Temmuz 1870’de, savaş ilânının arifesinde Bleichröder Şansölye’nin yanında bulunuyor. Herhalde havadan sudan söz etmiyorlardı. Banker o günü alım satım emirleri vermiş miydi, yani harp ya da barış üzerine speküle mi etmişti?… (s. 405 ve dev.).

 

Gerçekten Bleichröder’in, Bismarck’ın vekili sıfatıyla onun yanına daima serbestçe girip çıktığını görüyoruz. O, Prens’in servetini tam yetkiyle idare etmektedir. Bir de, yaşamı, boyunca kendisine bağlı kalacağı tabibi Dr. Cohen vardı. Bismarck servet ve sıhhatini iki Yahudi’ye emanet etmişti. Antisemitik davranışlara hiç gerek yoktu. Disraeli için de övgü dolu sözleri hiçbir zaman esirgemedi (s:303-4).

 

Prens, çok kez İmparator’a “Ya o, ya ben!…” diye dayatabilmişti. Ama ona sonsuza kadar bağlıydı, hard Rauf (Orbay) Bey’in “Kursağımda Halife’nin ekmeği var” dediği gibi… “… Hasta ya da sıhhatte, Efendimiz’in bayrağını taşımak istiyorum, asi akrabalarıma karşı. Papa, Türkler ve Fransızlara karşı olduğu güçle…”[7] diyecektir (s. 421), İmparatoruna.

 

Köpekleri çok severdi. Bunlardan birinin adı “Sultan” idi ama Türkiye’yle bir mesele çıkmaması için herkese onu “Sultl” diye çağırmalarını tembih etmişti. Bir başka köpeği olan “Tyras” için de şunları buyuracaktır, hayırhah “namuslu simsar”: “Tyras tamamen terbiye edilmedi, kimi ısıracağını bilmiyor. Bilseydi bir Türkü ısırırdı”… (s. 456 ve 481)

 

Bismarck, cumhuriyetlerden korkmazdı. “Bir Fransız Cumhuriyeti, bize karşı çok zor monarşik müttefik bulabilir” diyordu. Onun, uluslararası siyasada ne kadar temkinli, ihtiyatlı, serüvenden kaçınır olduğunu hep vurgulama durumunda olacağız. Gerçekten 1850’den 1870’e kadar o, büyük krizler sırasında kendini pahalı satmak için Prusya’nın yalnızlığını yeğledi. Ama artık, güçlü Almanya’nın müttefike ihtiyacı olacaktır. O zamanlar zayıftı, tek başına kalmak istiyordu. Şimdi ise kuvvetli, dost peşine düştü. Bu temel düşünce onda sonuna kadar sürecektir (s. 470). 1875 baharının krizi içinde François-Joseph, Victor-Emmanuel, II. Leopold, Katolikler fırkasının yanında yer almışlardı. Gözleri Balkanlara dikili Gortehakov ise Fransızlara kur etmekle meşguldü; İngiltere, Ruslara yaklaşıyordu. Bütün bunlar Bismarck’ın rahatını kaçıran olaylardı.

 

Aradan, bir yıl ya geçmişti, ya geçmemişti ki Ruslar kurnazca ondan kendileriyle Avusturya arasında bir tercih yapmasını istediler. Bu son krizden hemen sonra, 1875 yazında, Türklere karşı yeni Balkan halkları ayaklanmaları oldu: her iki imparatorluğun kıskançlıkları depreşti. Orada hazırlanan her şey, Bismarck’ın takınacağı tavra bağlıydı. O ise “Hiç karışmaya niyetim yok…” diyordu yakınlarına (s; 472-3).

 

Üç imparatorun bu birliğine manen ağırlık veren tek husus, hiçbir surette kabullenemeyecekleri rejimler tarafından yenilmektense, cumhuriyet ve demokrasilere karşı birbirlerine destek olmayı yeğlemeleri keyfiyetidir. Kendi öz sülâle emniyetleri, Romanov’larla Habsburg’lara, fütuhat rekabetini unutturuyordu; ama bunu bir “Kutsal İttifak”a dönüştürmek için bu üç taht vârisinin önlerinde korkulacak hasımları bulunmuyordu.

 

Bu garip üçlü evlilikte artık birleşmiş Almanya, birbirleriyle onun yüzünden kavga eden iki geçkin hatun arasında kalmış delikanlı (jigolo dememiş olmak için) pozundaydı. İşi, her bakımdan zordu, Bismarck’ın. Ne pahasına olursa olsun, bir dünya savaşının çıkmasını önlemeliydi. Bu itibarla Rusların hazırladıkları orduyu Balkan’lara yöneltecekti ama bunu Rusların dahi fark edemeyecekleri bir ustalıkla yaptı şu kadar ki Gortchakov, efendisi Çar’a, Ayasofya’ya yaklaşmalarına Bismarck’ın engel olduğunu söyleyecektir. O da, François-Joseph’in üzerine düşeceğine Reichstadt’da onunla Balkan’lar konusunda anlaştı, rahat durursa ona Bosna’yı vaat etti ve kış ortasında Osmanlı’ya savaş açtı. Ama Çanakkale’de İngiliz donanması ve bazı başka güçlüklerle karşılaşıp başkente kadar gidemeden Ayastefanos antlaşmasını imzaladı (s.474-5).

 

“Rusya’yla şınırlarımız dolayısıyla onunla ilişkilerimiz bizim için bütün Türkiye’den daha önemlidir” diyordu Şansölye (s. 476). Masadan kalkmış ve yirmi beş dakikada oğluna Berlin Kongresinin programını dikte etmişti. “Namuslu simsar gibi hareket edeceğiz” demişti, kamuoyu için. Bunu öğrenen Bleichröder, başını sallayıp yılların tecrübesine dayanarak “namuslu, bir simsar, bu dünyada yok” demişti… (s. 477)

 

Berlin Kongresi’nde Almanya’nın doğruca hiçbir çıkarı gerçekten yoktu, hatta bu yüzden biraz da kaybetmişti: Rus dostluğu sarsılmıştı. Ama buna karşılık İngiltere’yle ilişkiler daha uygun bir düzeye gelmişti. Bismarck bunun kişisel nedenlerini şöyle anlatıyor: “Kongre’den önce Çar’la anlaşmıştık: Gortchakov yerine Chouvalov’u gönderme vaadine karşılık ben de Rusya’nın bütün isteklerini onaylayacaktım…” (s. 483).

 

Bu arada da Chouvalov nihayet Doğu politikasının hâkimi olmuş ve Çar’ın Boğazlar’ı elde etmesine karşılık Bismarck’ın Paris’e bir Prusyalı vali (“Gauleiter”-bunu Hitler başardı ama…) göndermesine, razı olacağını beyan etmişti (s.495). Chouvalov Şansölye’den Boğazlar üzerine yürüme iznini almış, karşılığında da, bir Fransız saldırısı karşısında Rusya’nın paha biçilmez tarafsızlığını vaat etmişti (s. 496).

 

Politik yaşamını toparlamak gerekirse denebilir ki Prens Bismarck, Alman halkının gönlüne girmek için seksen yaşına girmeyi (yani işten atılmayı) beklemişti. Milletvekili olarak, halkın-aleyhinde; Prusya nazırı olarak, âdeta dövüşüyor onunla; Şansölye olarak, Reichstag’ın düşmanı kesiliyor… (s. 568). Bu tecelli karşısında insanın reenkarnasyon inancına bulaşacağı geliyor. İsmet Paşa da, Türk ulusunun gönlüne girmek için ölmeyi beklemişti… II. Abdülhamid de, aynı doğal olaydan üç çeyrek asır sonra, bazı gönüllere girer, oldu…

 

Almanya’da, Bismarck’ın tepesini attıran liberalizmin kuramsal iradesi, Fransızların düşünce ve uygulamalarını Alman mizacına daha uygun organik şekillerde sistematik olarak tercüme etmiş olan metafizikçi filozofların işi olmuştu. Kant, kişisel hürriyet ve hür bireylerden oluşan bir toplum prensibini vazetmiş, Humboldt da, devlet yetki ve müdahalesinin sınırlarını çizmişti. Alman liberalizmine çok daha pratik bir başka dürtü. Ortaçağlardan beri Alman kentlerinde gelişmiş yerel özyönetim geleneği olmuştu. Bir üçüncü dürtü de, Napolyon’a karşı yürütülen kurtuluş savaşlarından itibaren kendini hissettirmiş ulusal birlik ve hürriyet ideallerinin kaynaşmasıydı. Alman liberalizminin bu üç cereyanı, 1848 ihtilâli ve Frankfurt Parlamentosu’nda birbirlerine yakınlaşmıştı. Bununla birlikte daha sonraki dönemde, özellikle Prusya’nın militaristik geleneğiyle siyasî düşünceye Hegel’in kesin müspet ifade şekillerinin tedricen egemen olmasına Avusturya’nın muhalefetine atfedilebilecek şiddetli bir anti-liberal reaksiyon vaki olmuştu. Avusturya’nın bu tutumunu, kitabın en başında, “sunuş”ta esas alarak bahis konusu etmiştim. Nitekim Alman Birliği, hür irade prensibinden ayrılmış olarak, askeri zafer ve Prusya hegemonyası tarafından gerçekleştirilmişti.[8]

 

Çıkan asrın son çeyreğinde Türkiye’de Alman etkisinin olağanüstü gelişmesi belki de Alman hükümetinin cihanın her yerinde ibraz ettiği canlılığın, kudretin, derinlemesine anlayışın ve uygulama gücünün en dikkate değer örneğidir; Osmanlı’da buna karşı koyacak mecal mi kalmıştı? Dünyanın başka hiçbir yerinde yabancı güçlerin çıkarları Devlet’in iktisadî ve siyasî dokusu içinde bu derece girift olmamıştı ve de, dünyanın hiçbir yerinde Alman tecavüzü bu kadar ihtimal dışı gibi görünmüyordu.

 

Gerçekten Türkiye’nin Batı’nın başlıca iki büyük Ağa’sı Fransa ve İngiltere’yle uzun ve yakın tarihî beraberliği ve Rusya tarafından uzun çaba sonucunda Slav davası hesabına elde edilen açıkça tanımlanmış ekonomik ve politik çıkarlar dolayısıyla Almanların Osmanlı ülkesine herhangi bir özel etki kurması ihtimali çok zayıf görünüyordu. Almanya, varlığı ne istenir, ne de istenebilir gibi düşünülüyordu. Uydusu Avusturya-Macaristan’a gelince, bu iki başlı garip teşekkül, en yakın Hristiyan Güç olarak kendinde Arnavutluk ve Makedonya Hristiyanları üzerinde bazı haklar görüyordu ve Bosna-Hersek’i ilhak etmesiyle, belki de Rusya’dan daha çok tepki yaratmıştı; tüccarı ve bankacısının da Dersaadet’te etkisi hayli sınırlıydı. Bu etkiyi artırmak için bazı girişimlerinden ilerde söz edeceğim.

 

Ama Alman teşebbüsleri için bu elverişsiz zemine rağmen, bir taraftan Büyük Britanya, öbür taraftan da Fransa ve Rusya arasında mevcut, bu üç ulusun görünürde birbirine ters düşen ve bağdaşamaz çıkarları tarafından beslenen zıtlaşma, Cermanik güçlerin ilerlemesine olanak sağladı ve Doğu’ya iktisadî ve siyasî kapıyı açtı; bu kapı davetsiz Alman misafire bir daha kapanmayacaktı. Berlin Kongresi’nin bitiminde Prusya’nın, yeni Alman İmparatorluğu içindeki mümtaz mevkiine rağmen, Osmanlı Devleti’nin siyasasını kontrol altına almak gibi bir eylemi düşünebilme ve buna girişebilme ihtimali son derece zayıf görülüyordu.

 

Bismarck’ın velut beyninin, Doğu’nun Cermenleştirilmesi hususunda beslediği hayallerin ne olduklarını ancak Alman arşivleri söyleyebilir. Ama Almanların her zaman için Osmanlı cazibesine tutulmuş oldukları, Balkanlar’da başarılı ve saldırgan bir politika yolunun üzerindeki dikenleri müdrik bulundukları da çok iyi biliniyor. Yukarılarda söylediğim gibi Bismarck’ın tavrı açık seçik olarak ifade edilmiştir. Onun sık sık ağızlarda dolaşan “Doğu sorunu, bir Pomeranyalı humbaracının kemiklerini etmez” sözünden, Almanya’nın her türlü Doğu çıkarından uzak durduğu ve Osmanlıyı da, ilgisiz olmayan öbür Avrupa Güçleri’nin rehberliğinde kaderine terk ettiği anlamı çıkıyor.

 

Ancak, bu derecede keskin algılı, Avrupa siyasasının akışını ve olayların gelecekteki yörüngesini bu ölçüde sıhhat ve vukufla kestirebilen bir devlet adamının bu tutumunun, Alman politikasının er geç derin bir değişme ve gelişmeye uğrayacağını, Doğu yollarının kontrolü konusunda bazı Alman idareci ve düşünürlerinin düşlerinin günün birinde kuvvetli bir eyleme dönüşebileceğini sezinleyenleri yatıştırıp uyutmaya yönelik olup olmadığı da düşünülebilir. Avusturya-Macaristan’ın 3 Temmuz 1866’da Sadowa yenilgisinden sonra bundan böyle Prusya kartalının karşısında İmparatorluğunu Kuzey’e doğru geliştirme hayallerinin suya düştüğü, Alman devlet adamlarının da hesaplı niyetlerinin, Alman tasavvurlarının gerçekleşmesi için bu iki başlı monarşiyi kullanmak olduğu belli olmuştu.

 

Gerçekten, Demir Şansölye’nin yakınlarının bıraktıkları anılardan, onun Avusturya’nın Sultan’ın toprakları içinde ilerlemesinden yana olduğu anlaşılıyor. Öbür yandan da Sultan’ın kulağını büküp aklını başına devşirmesinin, Avusturya’ya toprak ayırmasının gerektiği uyarısında bulunuyor. 1881’de İngiliz elçisi Lord Odo Russell’le konuşmasından sonra Lord, şunları yazıyor Lord Granville’e: “Onun soruna çözümü, Türk Hükümeti çöktüğünde Avusturya ile Rusya arasında Balkan yarımadasında barışçı bir etki bölüşmesidir; ilki Ege’ye doğru yayılacak, öbürü Boğazlar’a; ve kendisi de, ikisi arasında arabuluculuk edecek. Büyük devletler ittifakının lideri olarak İngiltere’nin müdahalesi arzularının ve Sultan’ın doğal varisleri olarak gördüğü komşuları için yapmış olduğu planların doğrultusunda kalacaktır. İngiltere’nin çıkarları Mısır ve Asya’da, Fransa’nınkiler Suriye ve Tunus’tadır ve ne İngiltere, ne de Fransa’yı, Almanya’nın komşuları Avusturya ve Rusya’yı olduğu gibi, Sultan’ın Avrupa ülkelerinin ilgilendireceğini düşünmemektedir”. Bismarck’ın sırtında yumurta küfesi yoktu…

 

Ve bildiğimiz gibi o, özellikle arabulucu rolünü çok benimsemişti ama bunun altında daima, her zaman görünür olmasa bile, açığa vurulmamış bir niyet yatardı. Bu konuda ise, amacının bir taraftan İngiltere’yi zayıflatırken öbür taraftan da planlarının sözde okşayarak Rusya’ya yaranmak olduğunda artık şüphe kalmamıştı.[9] Nitekim daha Berlin Kongresi’nin mürekkebi kurumadan Rusya’yla imzaladığı üç yıllık iyi niyet antlaşmasında, Rusya’nın Bulgaristan üzerindeki nüfuz ve himaye hakkını tanıyacak ve aynı zamanda “Rusya Boğazlar’ı işgal etmek zorunda kalırsa, Almanya Rusya’ya manevî ve siyasî destek olacak”tı. Bu antlaşma 1890 yılına, yani Goltz Paşa’nın Türkiye’ye gelişinden iki yıl sonrasına, Bismarck’m şansölyelikten çekilmeye zorlandığı seneye kadar yürürlükte kalmıştır.[10]

 

Bismarck’in genel siyasasını toparlamak gerekirse denebilir ki o, Almanya’nın mutlaka büyümesini öngörüyordu. Ama bunun için adımlarım çok ihtiyatla atıyor, yeteri kadar güç bulmadıkça, başarıdan kesinlikle emin olmadıkça, her türlü serüvenden, özellikle büyük emperyalist devletlerle çatışmadan kaçınıyordu. Gerek Doğu’ya açılmanın, gerekse Afrika ve Güney Amerika’da kolonial serüven aramanın karşısına dikiliyordu; yeşermiş ve gelişmekte olan filizin tam ağaç olmadan koparılmasından endişe ediyordu. Hele uykularını kaçıran olasılık, iki cephede birden dövüşmek, aynı anda hem Fransa’nın, hem de Rusya’nın saldırısına uğramaktı. Bu nedenle parmağını, otokrasi hususunda tam olarak anlaştığı Çar’ın gıdığından çekmedi. Bütün derdi Fransa’yı tecrit etmek, onu İngiltere ve Rusya’nın desteğinden yoksun bırakmaktı. Yani kısaca II. Wilhelm’in sonradan içine düştüğü vahim hatayı işlememeye azami derecede özen gösteriyordu. Bu temel politik felsefe çerçevesi içinde duygusal davranışlarla, Abdülhamid’e rahmet okuyacak adam değildi.

 

Babası da, Friedrich Wilhem IV zamanında, yani Bismarck’ın iktidarı sıralarında on dört yıl süreyle Kudüs’te Prusya konsolosu olarak bulunmuş olan ünlü Alman diplomatı Friedrich Rosen, Beyrut konsolosuyken 1890’da Marunîlerin dört büyük ruhanî reisi konsolosluğa gelip Fransızlardan şikâyetçi oluyorlar; mümkün olduğu takdirde Alman himayesine girmeye karar verdiklerini ifade ediyorlar ve bunun Alman ticarî ve iktisadî girişimlerine büyük faydalar sağlayacağını vurguluyorlar. Almanlar ise, Dr. Schroeder’in talimatıyla, hiçbir konuda Fransızlarla bir sorun yaratılmamasına dikkat ediyorlar: Doğu Hristiyanlarının, özellikle Marunîlerin hamisi olma iddiasında olup da Suriye’ye gelecekteki siyasî genişleme alanı olarak bakan bu Fransa değil miydi? Marunîlerin hiçbir teklifi, bu yüzden ortaya çıkabilecek karışıklıkları dengeleyemezdi. Bundan on iki yıl kadar sonra (1902’de) buna benzer bir Marunî delegasyonu bu kez Berlin’e geliyor ve o tarihlerde orada Dışişleri Doğu Masası şefi olan F. Rosen tarafından karşılanıyor. Ve yine aynı yanıtı alıyor. Baron Holstein’la Prens von Bülow bu hareketi takdirle karşılıyorlar.[11]

 

Aslında F. Rosen, Bismarck “disiplin”inin bir uygulayıcısından başkası olmuyordu burada. İlerde göreceğimiz gibi Hitler dahi, benzer durumda, aynı şekilde davranacaktır.

 

Sırası gelmişken belirtelim: Baba oğul Rosenler, Alman Drang nach Osten’inin “pioneer”leri olmuşlar, uzun süre görev yaptıkları doğu ülkelerinde yerel, başta dil olmak üzere, her şeyi derinlemesine incelemişler (Amerikan Barış Gönüllüleri gibi). Oğul Rosen’in on iki kadar İran edebiyatı, tarihi vs.si üzerine yapıtı ve çevirisi var. Hani demiyorlar mı, “Orientalizm, emperyalizmin öncü kuvvetidir” diye?… Devam edelim.

 

Bismarck çekilip de dizginler tümden genç ve kabına sığmayan Kaiser’in eline geçince, işlerin rengi de değişti. Alman sermayesi, tüccarı ve de… askeri, Doğu’ya koşar oldular. Bunların hepsinin öykülerini ayrı ayrı, şimdilik kısaca, göreceğiz. Önce askerler.

 

Fransızlar ve İngilizler, çok sayıda Müslüman halktan oluşan sömürgeleri, haiz olmaları ve hele sonuncusunun 1882’de Mısır’ı işgal etmesi dolayısıyla, itibarlarını Dersaadet’te büyük ölçüde yitirmekteydiler. Alman elçisi Kont Hatzfeld, onların kaybettiklerini eline geçirmesini bildi ve Sultan nezdinde kendine seçkin bir mevki sağladı. Faaliyetlerinin en önemlilerinden biri de Türkiye’ye bir Alman Askerî Heyeti’nin gönderilmesini sağlamak oldu. Oysaki 1870’e kadar ordunun ıslahı işini Fransızlar yüklenmişlerdi. Ama Fransa-Prusya savaşı patlak verince bunlar ülkelerine dönmüşler, 93 Harbi yenilgisinden sonra Sultan’ın yeni bir Heyet gönderilmesi isteğini Fransız hükümeti nazikçe reddetmişti ve Fransız ordu ilişkisi de böylece son bulmuştu. Bunu fırsat bilen elçi 1883’de Abdülhamid’i Kaiser’den bir grup Alman subayının gönderilmesi talebinde bulunmaya ikna etti.

 

Ve başında Goltz Paşa’nın bulunduğu Alman Askerî Heyeti geldi. Yakın tarihimizin bütün seçkin askerleri, bu Alman paşasının öğrencileri olmuşlardı.

 

Ve bu paşanın gelişiyle de Almanya, Yakın Doğu’da bir askerî güç olarak ilk kozunu oynuyordu.

 

Büyük bir dış politika uzmanı olan Chéradame bunu Fransız penceresinden şöyle görüyordu: Alman askerî misyonu, hele ilk yıllarında, ona izafe edilen etkiyi haiz olmaktan uzaktı. Onu oluşturan on iki subaydan on birinin kabiliyeti vasatın altında (edna) olup bunların herhangi bir etkinliği bahis konusu olamazdı; ama on ikinci adam, gerçekten, büyük değerdeydi. Türkiye’de Almanya için yolu hazırlayan ve askerî okullarla topçunun ıslahını ele almakla Türk ordusuna Prusya askerî prensiplerini sokan muhakkak ki odur.

 

Veliahd Frederik de, Bismarck ekolünde olarak, kesin başarının emin görünmediği yerlere Alman çıkarlarının erken yayılmasından endişe duyuyordu. Ama Şansölye onun bu endişesini yatıştırdı. O, Türkiye’de olayların akışını artık sezmişti ve Türk yağması üzerinde öbürler birbirlerine girerken buraya ayak atma olanaklarını açıkça görür olmuştu. Prens Hohenlohe, Veliahd’a, Türkiye’ye subay ve sair uzman gönderilmesi konusunda yazdığı mektupta “Şansölye Zat-ı Devletlerinin endişelerini pay edemeyeceği kararına varmıştır. Bu hareketi birçok açıdan faydalı bulmaktadır. Önce bunların yaptıkları iş, onları istihdam edenlere çok yararlı olup onlara kendi kabiliyetlerini ortaya çıkarma fırsatını verecektir ve bunun dışında bize başka hiçbir türlü ele geçiremeyeceğimiz bir miktar güvenilir istihbarat elemanı[12] sağlayacaktır![13] Ayrıca, Türk toprağında elde edeceğimiz etki küçümsenecek ölçüde olmayacaktır” dedikten sonra başkalarının haklarına karşı bir Prusyalı duyarsızlığıyla da “bunun Türkler için ne sonuç vereceği ve Avrupa Devletleri’nce kabul edilmezliği bizi ilgilendirmemelidir” diye ekliyor. Ve devam ediyor: “Şansölye’nin dediğine göre, Avrupa’da ya da Türkiye’de çıkar aramak, bizim politikamız değildir. Onun düşüncesine göre Avrupa çıkarı, başkalarının kullanmak isteyip de sözüne inanacak kimseyi bulamayanlara yararlı bir hayaldir. Çıkarımıza olduğu sürece Türkleri dost edinmekte yarar olabilir. Türk topçusu, Rusya ile dostluğumuzun zirvesinde olduğu bir dönemde eğitildi ve bundan Türkiye’de etki ve yararlı ilişkiler elde ettik. Eğer Rusya’da şovenizm, Pan-Slavizm, Cermen aleyhtarı unsurlar bize saldıracak olursa, Türkiye’nin tavrı ve askeri etkinliği bizim için önemsiz olmayacaktır. O, bizim için hiçbir zaman tehlikeli olamaz ama bazı koşullar altında onun düşmanları bizim de düşmanlarımız olabilir”… Bismarck’ın Osmanlı’yı nasıl insan iyiliğine inanmayan (cynical) bir tarzda alet etmek istediği ve askerî misyonun gerçek amacı bu mektupta açıkça dile getirilmiş oluyor: Rusya ile çatışma halinde Türkiye yararlı olabilir![14]

 

Bu kez de Prens von Bülow’un “Emperyal Almanya” adlı kitabının sayfalarını çevirelim: “Özellikle İmparator ve İmparatoriçe’mizin Doğu gezisinden sonra Türkiye ve İslâm dünyasıyla iyi ilişkileri özenle besledik. Türkiye’nin sürekli varlığı çıkarımıza sınaî, askerî ve siyasî açılardan hizmet etmekte olduğundan bu ilişkiler duygusal cinsten değildir. Sanayi ve finans bakımından Türkiye bize zengin ve verimli bir faaliyet alanı arz etmektedir… İstenmeyen, fakat muhtemel olan bir genel Avrupa savaşında Türkiye’nin askerî gücü, lehimize iş görebilir. Avusturyalı müttefiklerimiz için bu ülke mümkün olan en uygun komşuydu… Balkan Savaşı’nda Türkiye’nin çöküşü bize bir darbe olmuştur”.[15] Bu çöküşün Alman çıkarlarını nasıl etkilediğini aşağıda göreceğiz.

 

Gerçekten “Türkiye’nin sürekli varlığı” Alman çıkarına her bakımdan hizmet edecek, Kaiser, hiçbir olanağı azamisinde sömürmekten geri kalmayacaktır. Osmanlı-Alman “iyi ilişkilerinin daha başında Sultan’ın forsu, örneğin Almanya’nın Çin’deki çıkarlarının korunmasında kullanılacaktır. Anlatalım hikâyeyi.

 

1897 ile 1900 yılları arasında Çin’den Boxer ayaklanması fırtınası geçiyor. Hem dinî, hem de milliyetçi çizgiler taşıyan bu etkili hareket, başta Almanya olmak üzere sair bütün emperyalist ülkelere yönelik olup Japon yenilgisi, açlık ve hastalık salgınları bu hareketin ayrıca müşevvik (kışkırtıcı) faktörleri oluyor. Şantung gibi koca eyaletlere el koymuş Almanya’nın büyükelçisi Baron von Ketteler, sokakta linç edilerek öldürülüyor. Büyük paralar harcanarak Çinlileri Hristiyan yapmak isteyen nice misyoner de bu arada hayatını kaybediyor.

 

Almanya ortalığı ayağa kaldırıyor ve Avrupa, Çin isyanını kanla bastırma kararını alıyor. Kaiser’in teklifi üzerine Avrupalı askerlerin komutası 1866 Sadowa ve 1870 Sedan zaferlerinin kahramanı Mareşal Waldersee’ye veriliyor. O da. Çin’i ezmek için, bu ülkede tanınmış millî kahramanlardan Li Hung-Chang’ı elde ediyor ve saraya yakın olan bu kişiyi Çin ordusu başkomutanı tayin ettiriyor. Aslında isyanı bastıran bu adam oluyor.

 

Bu arada, Çin’de 20-30 milyon kadar da Müslüman Çinli bulunmaktadır.

 

Kaiser, elçisi Bieberstein vasıtasıyla Abdülhamid’e, Çin Müslümanları üzerinde olumlu etki yapabilecek bir heyetin gönderilmesini talep ediyor. Halife’nin manevî kudreti, Wilhelm’e nice maddî çıkarlar sağlayacak, orada onu, öbür Batılı devletlere nazaran üstün kılacak; çünkü Sultan’ın elçileri, Kaiser hesabına “idare-i kelâm” edecekler… Yol boyunca heyetin bütün uğrak yerlerinde Alman misyon şefleriyle temasa geçmesi talimatı veriliyor. Heyetin masraflarının bir kısmını da Kaiser üstleniyor.

 

Heyetin resmî görevi, kısaca, Padişah’ın selâmını ulaştırarak Çin Müslümanlarına, bu gibi millî ayaklanmaların dinen caiz olmadığını anlatmaktı. Şeyhülislâm Cemalettin Efendi de, Halife adına kaleme aldığı bildirileri Çinceye çevirtip İstanbul’da bastırtmış ve heyetin yanına vermişti.

 

Heyetin başkanlığına mirliva (Küçük) Enver Paşa atandı (bu zat Nazım Hikmetin dedesidir). Kendilerine verilen talimata rağmen hiçbir Alman misyon şefi heyeti ne karşılamaya geldi, ne de herhangi bir ilgi gösterdi. Aslında heyet Çin’e vardığında bu ülkede sükûnet sağlanmıştı. Enver Paşa’nın Müslümanlarla temasının artık Waldersee’ye bir faydası olmayacaktı. Onun için Mareşal, Paşa’ya fazla yük vermedi.[16]

 

Aslında Abdülhamid, “ayaklanma” lafını duyduğunda, gözleri dışarı uğrardı. Bu nedenle Kaiser’i fazla yalvartmamış, emperyalist güçlerin yanında yer almıştı, Ulu Hakan.

 

Alman iktisadî girişimlerinin simgesi haline gelmiş Bağdat Demiryolu’nun 1903’te imtiyazının verildiği günlerde, kendisinden daha önce hayli söz ettiğim Dr. Rohrbach, bu demiryolunu planlayanların ve finanse edenlerin hiçbir politik ve diplomatik art düşünceye yer vermediklerini belirtiyor, daha başkaları da bu teranelere tempo tutuyordu. O halde neden 1898-99 yıllarındaki görüşmelerin ilk döneminde Dr. von Siemens (girişimi finanse edenlerin başında gelen Deutsche Bank’ın guvernörü), Alman Büyükelçiliği’nin sürekli müdahalesinden ve elçiliğin, imtiyaz anlaşmasının sadece ekonomik değil, aynı zamanda bir diplomatik başarı olduğunu göstermesinden yakınıp duruyordu? Neden Dr. von Gwinner (Bağdat Demiryolu’nun murahhas azası), Büyükelçilik’in, demiryolunun stratejik yönlerine daha çok önem verilmesini istemesine sinirleniyordu? O günlerde, dünyanın her tarafında olduğu kadar Almanya’da da hâkim olan kanıya göre Alman Hariciyesi’nin bu yatırım hakkındaki görüşü şöyleydi:

 

“Siyasî öncü kuvvetler, çatışmaları malî alanda yapmak zorundadırlar. Yalnız hangi düşmanla, ne zaman ve ne şekilde çarpışılacağına karar vermek Alman dış politikasından sorumlu olanlara aittir. Almanlar, her zamankinden daha çok hatırda tutmalıdırlar ki, sanayi anlaşmaları, iktisadî teşebbüsler ve sermaye yatırımları başka ülkelere beraberlerinde siyasî nüfuzu da götürürler”[17]

 

Gerçekten Alman politikasının, emperyalizmin dünya görüşüne ters düşmesine ve başka ülkelerin yaptıklarını Almanların tekrarlamamaları için hiçbir neden yoktu. Böylece de Türkiye’deki çıkarların, Alman Dışişleri’nin Osmanlıya karşı politikasını etkilemiş olması doğaldı.

 

Bir Amerikalı yazarın I. Dünya Savaşı içinde ileri sürdüğü gibi “Batı’da İngiltere ve Fransa, Doğu’da Rusya tarafından sıkıştırılmış bulunan, sömürge topraklarına siyasî nüfuzunu yaymakta geç kalmış olan, rakiplerininkinden daha güçlü bir donanma meydana getiremeyen Almanya için Balkanlar yolu ve İstanbul köprüsü üzerinden Asya pazarlarına ulaşmayı istemek kadar tabii bir şey olamazdı. İngiltere nasıl coğrafî durumu yüzünden denizaşırı bir imparatorluk kurmak zorunda kaldıysa, Orta Avrupa devletleri de, yine coğrafî durumları dolayısıyla Balkanlara ve Türkiye’ye sızma politikasından kaçınamazlardı”. Ve Anadolu Demiryolu Kumpanyası’nın genel müdürü ve sonra da Deutsche Bank’ın başına geçen ünlü iktisatçı Karl Helfferich de “Almanya’nın Türkiye’ye ilgi duyması bir rastlantının ya da bir hesaplı amacın sonucu değil. Alman ekonomik gelişmesinin kaçınılmaz bir sonucudur” diye ekliyordu.[18]

 

Aynı zamanda Berlin Üniversitesi’nde siyasî bilimler profesörü, Kaiser’le Şansölye Prens von Bülow’un Yakın Doğu işlerinde akıl hocası Dr. Helfferich’in Bağdat Demiryolunun başına getirilmesi, Deutsche Bank’ın girişimleriyle Alman Dışişleri Bakanlığı’nın Yakın Doğu’daki faaliyetleri arasında gerçekten ilişkiler bulunduğunu kanıtlar oldu. Ama iş bu kadarla bitmedi. Daha başka Alman bankaları da kervana karıştılar, ezcümle Deutsche Palaestina Bank’ın bu yoldaki başarıları daha başka müesseselerin de açılmasını teşvik etti. Nationalbank für Deutschland, 1904’te, Hamburg, Atina, İstanbul, Selanik ve İzmir’de şubeleri olmak üzere Banque d’Orient’ı kurdu. Ertesi yıl, Dresdner Bank, bazı Avusturya-Alman malî durumlarıyla işbirliği yaparak ünlü Deutsche Orient Bank’ı açtı. Bu banka İskenderiye, Kahire ve İzmir’de de şubeler kurdu. Deutsche Orient Bank, Asya Türkiye’sindeki sanayi girişimlerinde büyük rol oynamaya başladı. Meşrutiyet’te (1908), İstanbul’un elektrik ve tramvaylarını işletecek olan şirketi kurdu (bu şirket de, daha birçokları gibi, Cumhuriyet döneminde, Ali Çetinkaya’nın Nafia Vekilliği sırasında devletçe satın alındı). Deutsche Bank da, aynı yılda, Dersaadet’e yerleşti. Bu her iki bankanın İstanbul merkezleri, II. Dünya Savaşı’ndan önce, Sultanhamam’daydı. Deutsche Bank’ın Musevi Müdürü Herr Goldenberg, sonradan Yapı ve Kredi Bankası genel müdürleri arasına alındı: mezkûr bankanın kurucusu Kâzım Taşkent Bey de Almanları çok severdi.

 

Deutsche Palaestina Bank’ın yönetimi Bankhauses von der Heydt’in elinde olup yönetim kurulunda büyük toprak sahiplerinden Schöller ile Max Hiller, Reichstag üyesi Paul Cahensly, Landstag (Eyalet Meclisi) üyesi Dr. Porch, banker Karl von der Heydt, Jerusalem-Verein ve Deutsche Palaestina gibi Protestan misyon örgütlerinin ve Orientgesellschaft’ın başkanı olan Kont von Zieten-Schwerin… bulunuyordu. Devlet de bankaya paraca yardımda bulunuyordu. Böylece de Doğu Akdeniz’de Kilise’nin misyon faaliyetleriyle Alman sermaye grupları ve Reich’ın nasıl iç içe çalıştıkları görülmüş oluyor. Öbür yandan Doğu’yu Alman malına boğma amacıyla Export-Verband (İhracat Birliği), Deutsch-Orientalische Exportgesellschaft gibi kurumlar da meydana çıktı ve gerek Batı ve Güney Anadolu, gerekse Suriye ve Filistin’in her tarafına bunların şubeleri yayıldı.[19]

 

Deutsche Palaestina Bank, kuruluşundan sonra bölgenin önemli gelir kaynaklarından biri olan narenciye üretimine el atacak, Yafa’da faaliyet gösteren Deutsche Orangen und Vertriebgesellschaft’ın destekçisi olacaktı ve Suriye ile Hamburg arasında düzenli gemi seferlerini başlatacaktı. 1910’da Şam ve Trablusşam şubelerini de açan banka ayrıca ham deri ticareti ile uğraşan Alman firmalarını bol krediyle destekleyecekti. Bu firmaların en büyüğü, merkezi Şam’da bulunan E. Lütticken und Co. idi.

 

Özellikle 1910’dan sonra bölgede gelişen kuvvetli Fransız ve İngiliz bankacılığı karşısında gerileyen bizim banka, 1913 başlarında Suriye’deki bütün şubelerini Deutsche Orientbank’a devredecekti.[20]

 

Bu “istilâ”ya kadar Türkiye’de başlıca Osmanlı Bankası vardı ki bu, Fransız ve İngiliz sermayesiyle 1863’te kurulmuştu ve Suriye, Irak ve Asya Türkiye’sinin hemen bütün önemli merkezlerinde şubeleri vardı. Bu “istilâ”, sıkı kurallara bağlı olarak çalışan Osmanlı Bankası ve ondan sonra gelen İngiliz The Eastern Bank Ltd.’nin hayli keyfini kaçırmış olmalı şöyle ki Alman bankerleri, Türkiye’ye yerleşir yerleşmez bol faiz ve bol keseden kredi dağıtır oldular. Düşük faizle teminatsız krediler bile verdikleri oldu. Bu arada Deutsche Bank, Türk vatandaşlarının devletten alacaklarını tahsil etme işini de üstlendi; bu, açıkça hükümetin işine karışma değildi de neydi?… İş hacmi o günlere kadar görülmemiş boyutlara ulaşan Alman bankaları, Yakın Doğu’daki malî, ticarî ve siyasî statüyü altüst ediyordu.

 

Bütün bu faaliyet aslında, daha büyük çapta sızmanın öncü hareketiydi. Bundaki karakteristik özellik, Alman bankalarıyla bu ülkenin iş adamlarının çok sıkı işbirliğiydi. Bu sayede dıştaki Alman ticaret ve yatırımları çok hızlı bir tempoya girdi. Herhangi bir müteşebbis, kârlı bir iş yakaladığında, bankayı yanı başında buluyordu. Banka, teşebbüs sahibinin tahvillerini satın alıyor, böylece de hem ondan alacaklı, hem de onun ortağı haline geliyordu ve dolayısıyla da yönetim kurulunda başlıca söz sahibi oluyordu. Bankalarla sanayinin bu kenetlenmesi bugünün Almanya’sında da, göreceğimiz gibi, devam etmektedir.

 

Alman fabrikalarının mallarının ihracatını Alman bankalarının sermaye ihracı tamamlıyordu. Çoğu kez Alman taciri, kendi ulusunun bankasının arkasından gitmiştir. Ama hangisi bir ülkeye önden varmış olursa olsun, bankacının hedefi, içine girdiği pazarların alış gücünü artırmak, dolayısıyla buralarda Alman mallarının daha çok sürümünü sağlamak olmuştur. Mal ihracıyla sermaye ihracı el ele yürütülmüştür. Daha doğrusu bu, özellikle Yakın Doğu’da uygulanan yöntem olmuştur.

 

Ünlü ekonomist J. M. Keynes, I. Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’nın Orta ve Doğu Avrupa üzerindeki ekonomik kontrolünü 1920’de şöyle anlatıyor: “Almanya bu ülkelerde yalnız ticaret yapmakla kalmamış, aynı zamanda kalkınmaları için de gerekli olan sermayenin büyük bir kısmını vermiştir. Savaş öncesinde Almanların yaptıkları toplam 6,5 milyar dolarlık yatırımın en az 2,5 milyarı Rusya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Türkiye’ye gitmiştir. Almanlar bu “barış yoluyla sızma sistemi” sayesinde yalnız bu ülkeleri iktisaden kalkındırmakla kalmamışlar, aynı zamanda yeniden örgütlenmelerini de sağlamışlardır. Ren nehrinin doğusunda kalan bütün Avrupa böylece Alman sanayisinin yörüngesine girmiş ve iktisadî hayatı buna göre ayarlanmıştır”.[21]

 

“Deutsche Bank’ın yanı sıra, başta Krupp olmak üzere Alman silâh sanayisi inanılmaz kârlar elde ettiler… Krupp acentesinin Osmanlı harbiye nazırına önemli bir ‘bahşiş’ vermesinden ve Büyükelçi Marschall’ın iki yüksek Osmanlı yetkilisinin kızlarını Prusyalı soylularla evlenmesinde aracılık etmesinden sonra, Krupp 1905’de Babıâli’nin geri tepmesiz toplarla ilgili yaptığı elli milyonluk bir ihalede Schneider-Creusot (Fransız) firması ile giriştiği kavgadan başarıyla çıktı. ‘Essen’in Babıâli’ye verdiği… modası oldukça geçmiş topların maliyet fiyatı, eski bir Krupp temsilcisinin açıkladığına göre 14.000 marktı, ama bunlar 165.000 mark olarak hesaba katılmıştı’…”[22]

 

Osmanlı Intelligentsia’sının dergisi olan “Servet-i Fünun”, 30 Kânunevvel 1309 (30 Aralık 1893) tarihli ve 148 sayılı nüshasında şöyle bir haber-reklama yer veriyor: “Krupp Fabrikası Şikago sergisinde gayet cesim (iri) bir top teşhir ettiği evvelce yazılmıştı. Şimdiye kadar bu cesamette bir top görülmediğinden hakkında gazetelerden iktibas suretiyle bazı malûmat kaydediyoruz: cesim top 42 santimlik olup 107 sıkletindedir (ağırlığındadır -?-). Endaht ettiği (attığı) mermi 1000 kilo olup 1000 metre mesafede bir metre… (okunamadı) demir levhayı delmekte imiş. Fransa’da imal edilen 34 santimlik toplar 147 bin frank sarfıyla vücuda geldiğinden Krupp’un topuna bundan fazla masraf olduğu aşikârdır”… Bu derginin, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Alman propagandasının çöreklendiği bir yayın organı olduğunu ilerde göreceğiz.

 

  1. Wilhelm ve etrafındaki basla grubu Almanya’yı Weltpolitik’in bir büyük dramatik görünümü olan bir büyük deniz gücü olma gayretlerini azamiye çıkarmışlardı. Amiral Alfred von Tirpitz Bahriye Nazırı tayin edildi ve halkı bu konuya yaklaştırmak üzere de Flottenverein, yani “Donanma Derneği” kuruldu, von Tirpitz’in bakanlığa atandığı 1898 yılında. Bu dernek Krupp ve kendisinden ilerde yine bahsedeceğim Saar’lı sanayici Baron Karl von Stumm- Halberg’ten büyük malî yardım gördü, tabii sonradan bunu faiziyle geri almak üzere…

 

Bundan on yıl sonra da, 19 Temmuz 1909’da “Donanma-i Osmanî Muavenet-i Milliye Cemiyeti” kuruldu, İstanbul’da. Devlet de, halk da çok para verdi, madalyalar dağıtıldı hamiyetli vatandaşlara. Almanlar da Cemiyet’e hemen iki eski zırhlı (Barbaros ile Turgut Reis) topukladılar…

 

“İstilâ” teşebbüsünde Alman gemicilik şirketleri, banka ve tüccarları yalnız bırakmamışlardı. 1889 yılında kurulan “Deutsche Levante Linie”nin başarısı, arkasından “Atlas Linie”ye yol açtı. Bunlar Baltık limanlarıyla Ege ve Akdeniz kıyılarını birleştiriyorlardı. Bunların peşine “Nord Deutsche Lloyd”, “Deutsche Mittelmeer Levante Linie” takıldı. Baltık kıyılarıyla Bağdat Demiryolu’nun ulaşmadığı Basra Körfezi arasında kurulan bu su köprüsü, o bölgelere henüz sızmamış Alman ticaretinin bir nevi keşif kolu oldu ve bu öncü hareket, böylece ticaretin tekelini elinde tutan İngilizlerin canını haylice sıktı. Aralarında navlun savaşı yıllarca sürdü ve nihayet 1913’te bu konuda anlaşma oldu da İngiliz ve Alman Dışişleri rahat bir nefes alabildiler.

 

Basra Körfezi’nin 100 kilometre kadar Kuzey’inde, Fırat’la Dicle’nin halici olan Şattülarab üzerinde bulunan Basra, Bağdat’ın çıkış limanıydı. Buraya 1840-50 arasında yerleşmiş Lynch Brothers’ler (Lynch Kardeşler)in “Euphrates and Tigris Steam Navigation Company Ltd. – Fırat ve Dicle Buharlı Gemicilik Kumpanyası”, Bağdat ile Basra arasındaki taşımacılığın tekelini elinde tutuyor, bu tekel ona çok büyük kârlar sağlıyordu. Yukarda bahsi geçen mücadele Alman gemicilik şirketleriyle özellikle bu Lynch Kardeşler arasında vaki olmuştu.

 

“İngilizlerin Irak’ta iktisadî yerleşmeleri büyük nehirlerin açtığı yollar vasıtasıyla olmuştur. 1861 yılında Lynch, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde vapurlarla seyrüsefer şirketi tesis ederek o vakitten beri İngilizlerle Türkler arasında akdedilen birçok itilâflar neticesinde (en mühimi 1913 senesinde akdedilen itilâftır) Lynch kumpanyası Şattülarap nehri üzerindeki saha-i faaliyetini tevsi eylemiştir. İran Körfezi’ndeki bütün deniz seyrüseferi dahi hemen hemen İngilizlerin inhisarı altında bulunduğundan bu suretle İngilizler Irak’ın bütün ticaret-i hâriciyesine sahip olmuşlardır. 1912 yılında İran Körfezi’nde seyrüsefer eden gemilerin %90’ı İngiliz bayrağı taşımaktaydılar. Yalnız Almanya’nın azimkârâne bir hulûlü İngiltere’nin bu kadimden beri mevcut hegemonyasını sarsmaya başlamıştır. İran Körfezi’ndeki İngiliz sefineleri adedi azalmaya başlamış, Lynch kumpanyasına gelince bu kumpanya dahi Deutsche Bank ile 1912 yılında Société des Transports fluviaux en Orient namı altında müşterek bir şirket teşkili için bir itilâf akdine mecbur kalmış ve Lynch şirketinin hisse senedatı aralarında mütesaviyen taksim edilmişti”[23]

 

Alman hükümeti, tacirlerinin işlerine destek olmak üzere yine 1908’de Bağdat’ta bir konsolosluk açtı. “Hamburg-Amerika Linie”nin başlattığı öncülüğü tamamlayan bu konsolosluğun hizmetleri, Almanya ile İki Irmak Ülkesi arasındaki ticarî ilişkilere, görülmemiş bir canlılık getirdi.

 

Ve de Sultan’a silâh satışları ve Alman sermayesinin Türk Tütün Rejisi’ni, Avusturya Kredit-Anstalt ile Bleichröder Alman firması aracılığıyla finanse etmesi gibi ticarî-malî hareketler (doğruca devlete verilen borçlar “Düyun-u umumiye” içinde irdelenecek.[24]

 

Bu bankacılık ve sair faaliyetlerin “Meşrutiyet” dönemi etrafında kümelenmesi keyfiyeti de durup düşünmeye değer. Gerçekten duruma siyasî açıdan bakıldığında, Osmanlı ticaret alanına, Almanya’nın başını çektiği Üçlü İttifak (İttifak-ı Müsellese) devletlerinin yerleşmekte olduğu görülür. Hangi ittifak iktisadî çıkarlar üzerine oturtulmamıştır ki? Artık Türkiye Merkezî Devletler yönüne sarkmaya, onlarla ittifaka doğru sağlam bir temel oluşturmaya başlamıştır.

 

“Meşrutiyet” gerçekten bir psödo-liberal düşünceli grubun işiydi ve “1908”e Almanlar hemen sahip çıkma kurnazlığını göstermişlerdi, o Almanlar ki, Bismarck geleneği icabı her türlü liberal harekete daima kuşku ve endişeyle bakarlardı. Ama Türklerin gerçekleştirdikleri bu hareketten hiç de korkmadılar, aksine onu ele geçirdiler. Meşrutiyet’in ilânından iki hafta önce, 10 Temmuz 1908’de İstanbul’da büyük elçi vekili sıfatıyla bulunan ve sonradan dışişleri bakanı olacak olan Kiderlen-Waechter, hükümetine şu raporu veriyordu: “Bugünkü genel kanıya göre ‘Jön Türk’ olarak adlandırılanlar kategorisine, derin bir bilgi sahibi olmaksızın, bazı Avrupa biçimlerinden esinlenerek… anavatana ‘ıslahat’ getirmeyi düşleyen… zehirlenmiş kişilerdir. Bu hevesli kişilerin sayısı az olduğundan ve kendi başlarına tehlikeli sayılamayacaklarından eminim”, imparator, keyifli bir edayla “İhtilâl Paris ya da Londralı ‘Jön Türkler’ tarafından değil, ordu tarafından ve de ‘Alman subaylar’ olarak bilinen, Almanya’da eğitim görmüş Türk askerleri tarafından gerçekleştirilmiştir… Her şeyi denetim altına almış olan bu subaylar kesinlikle Alman dostudurlar” diyecektir. Oysaki Kaiser, ihtilâl başladıktan sonra bunun hakkında etraflı haber alabilmiştir. Nitekim “Alman generalleri ve eğitimle görevli subayları bile eğitmekte oldukları subayların neler hazırladıklarından haberdar değildiler”.[25] İşin içinde “Alman dostu” Enver’in bulunması yetiyordu Kaiser’e.

 

[1]              Emil Ludwig – Bismarck. Trad. A. Lecourt, Paris 1929

[2]              Tarafımdan belirtildi.

[3]              Tarafımdan belirtildi.

[4]              Leo Huberman.-Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, çev. M. Belge, Ank. 1982, s. 88-9.

[5]              M. Balfour. — a.g.e., s, 26-31.

[6]              Ay. e.,s. 202.

[7]              Tarafımdan belirtildi.

[8]              Guido de Ruggiero. — Liberalism, in ESS, s. 439

[9]              E. Lewin. — a.g.e., s. 148-50.

[10]            Şevket Süreyya Aydemir. — Enver Paşa II, İst. 1971, s. 493-4.

[11]            F.Rosen – a.g.e. s.99-100

[12]            Tarafımdan belirtildi.

[13]            “Güvenilir istihbarat elemanı” nın başı olarak Enver Paşa’yı görmek bizi aşağıda gerçekten kedere boğacaktır.

[14]            E. Lewin. — a.g.e., s. 153-4.

[15]            Ay. e., s. 158.

[16]            Taha Toros – Osmanlı “Nasihat Heyeti” Çin yolunda, in Milliyet’in “Yakın Tarihimiz” eki, fasikül 19 ve 20 Şubat 1982

[17]            E. M. Earle. — a.g.e., s. 132.

[18]            Ay. e., s. 66.

[19]            Lothar Rathman. — Alman emperyalizminin Türkiye’ye girişi, İst. 1976, s. 58-9.

[20]            R. Önsoy. — a.g.e., s. 53.

[21]            Ay. e., s. 65.

[22]            L. Rathmann. – a.g.e. s.91-2

[23]            Anadolu’nun taksimi. Cihan Harbi esnasında Avrupa hükümetleriyle Türkiye Eski Rus Hariciye Nezareti’nin mahrem dosyalarından istihraç edilen malûmatla yazılmıştır. Şuralar İttihadı Cumhuriyeti Hariciye Halk Komiserliği neşriyatından, Moskova 1924. Türkçeye çeviren Erkânıharp Kaymakamı Babaeskili Hüseyin Rahmi, İstanbul. 1927, s. 25.

[24]            E. Lewin. — a.g.e., s. 155.

[25]            E. E. Ramsaur. — Jön Türkler ve 1908 ihtilâli, İstanbul 1982, s. 165-7 ve Lothar Ratmann. — Alman emperyalizminin Türkiye’ye gelişi. Çev. R. Zaralı, İst. 1976, s. 13.