Biraz Da Felsefe Ve Kıssadan Hisse

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Biraz Da Felsefe Ve Kıssadan Hisse

Biraz Da Felsefe Ve Kıssadan Hisse

“Atatürk, Enver’e pek kızardı. Bir akşam, yine ukalâlığından ve tehlikeli cüretlerinden bahsettiği sırada, sofrada bulunan İsmet Paşa:

  • Ama hepimizi kumandası altında tuttu, deyince, Mustafa Kemal:
  • Evet öyle! cevabını verdi.”

 

Bunu anlatan Falih Rıfkı idi.[1]

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet işleriyle uğraşmanın bir uzmanlık işi olduğuna inanılırdı. Enver ve hempaları bu kaideyi iyice bozmuşlardı. Bu iş “amatörce” de yürütülebiliyordu. Hoş, Enver orduları da amatörce yürütmemiş miydi? Hicaz, Yemen, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan ve Mısır elden çıkmış, 655 bin şehit, 890 bin sakat, iki milyondan fazla yaralı olmak üzere üç milyonu aşan işe yaramaz hale gelmiş insana mal olmuştu,[2] bütün bu amatörlükler.

 

Sonraları Hitler de aynı şekilde sürükleyecekti koca bir ulusu. Daha çıkan yüzyılın sonlarından itibaren Marksistler arasında Plehanov gibi salt kuramcıların önüne “ajitatör” tipleri geçmişti.[3] Enver’i de bu sonuncular arasına ithal etmek pek de yanlış olmazdı.

 

Hitler’in de nasıl bütün bir Prusya-Alman Genelkurmayını susta durduttuğunu görmüştük. Nereden alıyorlardı, Enver’ler, Hitler’ler bu gücü? Yoksa bu bir “Tanrı buyruğu” mu idi, uygulanması kaçınılmaz bir buyruk?

 

Demir Şansölye 16 Nisan 1869’da Kuzey Almanya Reichstag’ında şunları söylüyordu: “Baylar, ne geçmişin tarihini inkâr edebilir, ne de geleceği yaratabiliriz. Zamanın akışını hızlandırabilecekleri sanısıyla bazılarını saatlerini ileri almaya yönelten yanılgıya karşı sizleri uyarmak isterdim… benden tarihi yapmamı istemek kimsenin aklından geçmemiştir… Biz tarihi yapamayız; tarihin oluşmasını beklemek zorundayız. Meyveleri lâmba ışığı altına koyarak daha çabuk olgunlaştırmak elimizde değildir…”

 

Fransız-Prusya savaşı sırasında da şunları tekrarlıyordu, Bismarck: “Biz, büyük tarihsel olaylar yaratamayız, kendimizi eşyanın doğal akışına uyarlamalı ve zaten olgunlaşmış olanı elde etmekle yetinmeliyiz.”[4]

 

Ve Plehanov ekliyor: “Genel tarihsel koşullar en güçlü bireylerden daha güçlüdür. Büyük bir adam için kendi devrinin genel karakteri, ‘deneyimsel (ampirik) olarak verilmiş zorunluluktur’.”[5]

 

“… XV. Louis’nin döneminde Fransa’da askerî işler sürekli olarak kötülemişti… Askerî işlerin bu acıklı durumu, her şeye karşın ordudaki tüm üst mevkileri elinde tutan aristokrasinin çürümüşlüğü ile kötü sonuna doğru doludizgin gitmekte olan ‘eski düzen’in genel altüst oluşu yüzündendi. Yalnız başına bu genel nedenler, Yedi Yıl Savaşı’nın sonucunun Fransa aleyhine olması için oldukça yeterliydi. Fakat kuşkusuz Soubise gibi generallerin yeteneksizlikleri, Fransız ordusu için zaten genel nedenlerin hazırlamış olduğu başarısızlık olasılığını çok daha artırmıştı…”

 

“Demek ki bireyler, kişiliklerinin özellikleri sayesinde toplumun kaderini etkileyebilmektedirler. Bazen bu etki oldukça güçlü de olabilmektedir, ancak bu etkinin oluşma olasılığı ve yaygınlığı, toplumun örgütlenme biçimi tarafından, toplum güçlerinin ilişkileri tarafından belirlenmektedir. Bireyin kişiliği, ancak toplumsal ilişkiler izin verdiği zaman ve bu ilişkiler izin verdiği ölçüde, toplumsal gelişmenin bir “etken”i olur.”

 

“Belki, bireysel etkilemenin sınırlarının, bireyin yetenekleri tarafından belirlendiği söylenecektir. Buna katılırız. Ancak birey, toplum içinde buna uygun bir konum kazanabildiği zaman yeteneklerini ortaya koyabilir. Fransa’nın kaderi neden, topluma hizmet etme konusunda tümüyle yeteneksiz ve isteksiz birinin elindeydi? Çünkü o toplumun örgütlenişi buna elveriyordu. Yetenekli ya da yeteneksiz olsun, belirli bir zaman diliminde bireylere düşebilecek toplumsal rolü ve dolayısıyla önemi belirleyen, toplumsal örgütlenme biçimidir.”

 

“… Bireyin, toplumsal örgütlenme biçimi tarafından belirlenen toplumu etkileyebilme olasılığı, ulusların tarihsel kaderinde rastlantı denilen şeylerin rolü konusuna kapı açmaktadır… Demek ki, bazen ulusların kaderi, ikinci dereceden rastlantılar diyebileceğimiz rastlantılara bağlı olmaktadır… Rastlantı görecelidir (izafidir). Ancak, kaçınılmaz, olguların kesiştikleri noktada kendini gösterir…”

 

“Yedi Yıl Savaşı’nın rastlantıları da, Prusya’nın sonraki tarihsel gelişimi üzerinde önemli etki yapmıştır. Ancak bunların etkileri, Prusya’nın başka bir gelişme aşamasında tümüyle farklı olacaktı. Burada da rastlantısal sonuçlar iki kuvvetin bileşkesi tarafından belirlenmiştir: Bir yandan Prusya’nın sosyo – politik koşulları, öte yandan onu etkileyen Avrupa ülkelerinin sosyo – politik koşulları. Demek ki burada da rastlantılar, olguların bilimsel incelemelere konu olmalarını hiçbir biçimde engellemiyor.”

 

“… Bireyler çoğu kez toplumun kaderi üzerinde önemli etki yaparlar, fakat bu etki, toplumun iç yapısı ve öteki toplumlara göre durumu tarafından belirlenir. Ancak, bireyin tarihteki rolü üzerine söyleneceklerin tümü bunlar değildir. Soruna bir başka açıdan da yaklaşmamız gerekir.”

 

“(Fransız yazarı) Sainte – Beuve, … küçük ve karanlık nedenlerden yeterli ölçüde olsaydı, Fransız Devrimi’nin bildiğimizin tam tersi bir biçimde meydana geleceğini düşünmüştü. Bu büyük bir yanılgıdır. Küçük psikolojik ve fizyolojik nedenler ne denli karmaşık olarak dokunmuş olursa olsun, hiçbir biçimde Fransız Devrimi’nin doğuşuna yol açan toplumsal gereksinmeleri ortadan kaldırmayacaktı ve bu gereksinmeler karşılanmamış kaldıkları sürece Fransa’daki devrimci hareket varlığını sürdürecekti…”

 

“Fransız Devrimi’nin nedenleri, toplumsal ilişkiler’in niteliğinde yatmaktaydı ve Sainte – Beuve tarafından varsayılan küçük nedenler yalnızca bireylerin kişisel özellikleri’nde bulunabilirdi. Toplumsal ilişkileri de son çözümlemede belirleyen, üretici güçlerin durumudur. Bu da bireylerin özelliklerine, sadece bu bireyler teknik ilerlemeler, buluşlar ve icatlar yapma konusunda az ya da çok yeteneğe sahip oldukları zaman bağlıdır. Ne var ki Sainte – Beuve’ün kastettiği özellikler bu türden değildi. Hâlbuki başka hiçbir özellik bireylere üretici güçlerin durumunu ve dolayısıyla bunların belirlediği toplumsal, ya da başka bir deyişle ekonomik ilişkileri doğrudan doğruya etkileme olanağı vermez. Bir birey, özellikleri ne olursa olsun, var olan ekonomik ilişkiler üretici güçlerin durumu ile uyum içindeyse, bu ilişkileri ortadan kaldıramaz. Fakat bireylerin kişisel özellikleri, onları, belirli ekonomik ilişkilerden doğan toplumsal gereksinmeleri doyurmaya ya da bu gereksinmelere karşı direnmeye az ya da çok yetenekli kılar.”

 

“XVIII. yy.ın sonunda Fransa’nın en ivedi toplumsal gereksinimi, köhnemiş siyasal kuramların yerine, ülkenin ekonomik sistemine daha çok uyacak yeni kurumların konulmasıydı…”

 

“… Zamansız bir ölüm, Mirabeau’yu siyaset sahnesinden çekip almasaydı acaba ne olurdu? Meşrutî monarşi partisi daha uzun bir süre gücünü korur ve dolayısıyla cumhuriyetçilere karşı direnişi daha güçlü olurdu. Ama hepsi bu kadar. O dönemde hiçbir Mirabeau cumhuriyetçilerin zaferini engelleyemezdi…”[6]

 

Plehanov’un bu yeterince açık satırlarına herhangi bir yorum eklemeye gerek yok.

 

“Yükselmekte olan bir milletin her destanı kısmen önünde bulduğu boşluktan doğar. İskender’in baş döndürücü serüveni çürümüş bir Ahmenî İmparatorluğu, Roma fütuhatı kokmuş bir Helen dünyası ile izah edilir. Bizans da, aynı şekilde, süpürülmeyi haketmişti. Kader, bir cemiyete bütün lütuflarla birlikte bütün ihtarları da dağıtmasına rağmen bu topluluğun intiharda sebat etmesi halinde onun tahribi, tefekkür için bir itminan olmuyor mu? Çoktan çürümüş ve gerçek Türk milletini maskeleyen Osmanlı İmparatorluğu binası çöktüğünde dünyanın hayret dolu bakışları altında Türk milleti sapasağlam ortaya çıktı” diye yazmıştım, bir başka kitabımda.[7]

 

Gerçekten, Osmanlı Devleti binasının ne denli çürümüş olduğunu Balkan Harbi göstermişti ve bu hezimette Enver’in hiçbir rolü olmamıştı. Bu itibarla o, ancak tarihin vermiş olduğu bir kararı ivedilikle uygulamaya koymuştu. Karar, sosyo – ekonomik koşullar itibariyle o kadar kesindi ki, yetenekleri dünyaca malûm olan Mustafa Kemal Paşa dahi, Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtaramazdı. Olsa olsa savaşa katılmamakla bu kaçınılmaz akıbeti geciktirirdi. Sezgisi onu yeni bir platforma atlamaya itecekti.

 

“Ya Almanlar harbi kazansaydı, o bitik halimizle ne olacaktık? Bir gün Harekât Şubesi Müdürü İsmet Bey, kendisi ile çalışan bir Alman yüksek subayına der ki:

 

— Canım, siz kalabalıksınız, sanayicisiniz. Belçika da öyle. Onu kendinize mi katacaksınız? Yahut ayni haldeki Avrupa memleketlerini mi? Zaferden sonraki kazancınız ne olacak?

 

Subay, kendi aralarında sık sık bu konu üzerine konuşmayı âdet etmiş olacaklar ki ağzından kaçırıverir:

 

— Die Türkei!”[8]

 

Avrupa içinde Doğu ile Batı’nın ayırımı tarihçiler arasında uzun süre itibarî şekilde saptanmıştır. Bu şekil, modern pozitif historiyografinin babası Leopold von Ranke’ye kadar geri gider. Ranke’nin 1824’de yazılmış ilk büyük eserinin köşe taşı “Lâtin ve Cermanik ulusların vahdetinin bir muhtasar tarifi” olup bunda kıtayı ayıran bir çizgi çekiliyor ve Doğu Slavları “büyük uluslar”ın müşterek yazgısının dışında tutuluyor. “Bu insanların da uluslarımızın birliğine dâhil olmaları savunulamaz. Bunların âdet ve kuruluşları bunları her zaman için bizden ayırmıştır. Bu dönemde bunlar bir müstakil etki icra etmemişler, sadece ya tarihin genel hareketlerinin geri çekilen dalgaları tarafından bir nevi sarılmış olarak boyun eğmişler, ya da hasmane tavır takınmışlardır” (Leopold von Ranke.— Geschichte der romanischen und germanischen Völker von 1494 bis 1514, Aeipzig 1885, s. XIX). Barbar göçlerine, Ortaçağ Haçlı Seferlerine ve modern kolonial fetihlere, yani Ranke için “işbu, uyuşmaz birlik tarafından verilen üç derin nefese (die drei grosse Atemzüge dieses unvergleichlichen Vereins)” sadece Batı, tek başına, iştirak etmiştir (a.g.e., s. XXX). Birkaç yıl sonra Hegel de “Slavların bir ölçüde Batı’nın Akıl dairesine sürüldüklerine” dikkati çekiyor, şöyle ki bunlar “bazen bir ileri karakol, bir ara milliyet olarak Hristiyan Avrupa ile Hristiyan olmayan Asya arasındaki mücadeleye ara sıra iştirak etmişlerdir”. Ancak, kıtanın Doğu kesimi tarihi hakkındaki bu görüşün özü, Ranke’ninkiyle ayniyet arz ediyordu. “Bununla birlikte bu ulusun büyük kesimi bizim görüşümüzün dışında kalmaktadır zira buraya kadar Akl’ın dünyada sergilediği safhalar silsilesinde bir müstakil unsur olarak belirmemişlerdir”.[9]

 

Bir geleneğin sonu, geleneksel kavramların mutlaka insanlar üzerindeki egemenliğini yitirdiği anlamına gelmez. Aksine eski kavram ve kategorilerin bu egemenliği, gelenek hayatiyetini kaybettikçe, başlangıcının hatırası uzaklaştıkça, daha zalim hal alır. Hattâ sonu geldiğinden ve insanlar artık ona isyan etmez olduktan sonra dahi bütün zorlayıcı gücünü açığa çıkarabilir. Bu, hiç değilse, Kierkegaard, Marx ve Nietzsche’nin geleneksel dinin, geleneksel politik düşüncenin ve geleneksel metafiziğin temel tezlerini karşılarına alıp, kavramların geleneksel meratibini bilerek devirmelerinden sonra ortaya çıkan zorlayıcı, icbar edici düşünce hortlamalarının dersi olmalıdır. Ancak ne XX. yy.ın hortlamaları ne de XIX. yy.ın geleneğe karşı isyanı, tarihimizde bir kopmanın gerçek nedeni olmuşlardır. Bu kopma, politika sahnesinde bir kitle sorunu ve manevî alanda da kitle efkârı kaoslarından kaynaklanmış olup, totaliter hareketler, terör ve ideoloji aracılığıyla onu yeni bir hükümet ve egemenlik şeklinde billurlaştırmışlardır. Totaliter egemenlik, yerleşmiş bir olgu olarak, geçmişte örneği bulunmamakla, politik düşüncenin mutat kategorileri yardımıyla anlaşılamaz, “cinayetleri”, geleneksel ahlâkî kriterlerle yargılanamaz ve uygarlığımızın geleneksel hukukî çerçevesi içinde cezalandırılamaz. Bu egemenlik Batı tarihinin sürekliliğini koparmıştır. Bu itibarla Batı geleneğinin kopukluğu artık bir oldubittidir. O, ne birinin düşünülmüş seçiminin sonucu, ne de gelecek bir kararla değiştirilebilir bir olgudur.

 

Hegel’den sonra gelmiş büyük düşünürlerin, Batı’yı iki bin yıldan fazla bir süre idare etmiş olan düşünce şekillerinden kurtarmak için çabaları bu olayı haber vermiş olabilirse de bunu intaç etmiş değildir. Olayın kendisi modern çağ ile I. Dünya Savaşı tarafından başlatılan felâketler zincirinden ortaya çıkmış XX. yy. dünyası arasında harekete geçiyor. Geleneğe isyan bayrağını açmış düşünürleri XX. yy.ın görünüm ve yapısından sorumlu tutmak haksızlıktan öteye, tehlikelidir de. Totaliter hâkimiyetin sonuçları, bu düşünürlerin herhangi birinin en radikal ya da serüvencil fikirlerinin çok ötesine gitmektedir. Bu düşünürlerin büyüklüğü, dünyalarının onlara, düşünce geleneklerimizin üstesinden gelemeyeceği yeni sorun ve güçlükler tarafından istilâ edilmiş gibi gelmiş olmasında yatmaktadır. Bu bakımdan bunların gelenek dışına çıkışlarının, çocukların karanlıkta ıslık çalmaları gibi bunu ilân etmelerini bir yana bırakarak, yine bunların düşünülmüş bir seçimlerinin hareketi değildi. Karanlığın korkunç tarafı, gelenekteki kopma değil, sessizliği idi. Ama nihaî patlamanın gürültüsü, tehditle yüklü önceki sessizliği boğmuş olup bu sükûnet, ona yöneltme cesaretinde bulunduğumuz “neye karşı dövüşüyoruz” değil, “niçin dövüşüyoruz” sorusunu yanıtlamıştır.

 

Kierkegaard, Marx ve Nietzsche, kopmanın vukuundan hemen önce, geleneğin sonunda bulunurlar. Bunların ilk selefi Hegel olmuştu. Dünya tarihinin bütününü bir sürekli gelişme olarak gören ilk kişiydi ve bu müthiş netice onun bizzat geçmişin âmir bütün inanç sistemlerinin dışında bulunduğunu ve ancak bu tarih içinde süreklilik zinciri tarafından tutulduğunu gösterir. Tarihî sürekliliğin zinciri, geleneğin yerini alan ilk ikame düşüncesi olmuştu.

 

Bu üç kişinin geleneğe karşı isyanının içerik ve amaç açısından bütün farklarına rağmen aralarında düşündürücü bir benzerlik vardır: Kierkegaard, inançta şüpheden atlayarak şüpheyi bir din haline getirmiş, çağdaş bilimin dine saldırmasını bir iç dinî mücadele şekline dönüştürmüştür. Marx felsefeden politika içine sıçrayarak diyalektiğin kuramlarını aksiyona taşımış, politik aksiyonu daha kuramsal hale getirmiştir. Trampleni, eski anlamda geleneksel felsefe olmayıp Hegel’in felsefesidir ve Kierkegaard’ınki de, benzer şekilde Descartes’ın şüphe felsefesi olmuştur. Nietzsche Plâtonizm’i tersine çevirmiş olmakla birlikte nihilist olmamış, aksine, içinde mündemiç nihilizmi çağdaş yaşamın gerçeğine yükselten ilk düşünür olmuştu.[10]

 

Totaliter olay son tahlilde her şeyin mümkün ve ilk nihilizmle olduğu gibi ahlâkî veya herhangi başka bir açıdan da muhik olduğu inancına dayanır. Totaliter sistemler, aksiyonun herhangi bir varsayım üzerine oturtulabileceğini ispatlama eğiliminde olup insicamlı şekilde yürütülen bir aksiyon sırasında özel varsayım doğru, gerçek hale, bir olgu gerçekliği haline gelecektir. Tutarlı aksiyonun altında yatan kaziye istediği kadar saçma olabilir; ama sonunda her zaman “objektif” olarak doğru olgular meydana getirecektir. Başlangıçta gerçek olguları ispatlamak ya da çürütmek durumunda bir varsayımdan ibaret olan şey, tutarlı aksiyon sırasında hiçbir zaman yadsınamaz bir olgu haline dönüşecektir. Başka deyimle, istidlâlin kendisinden çıktığı aksiyom, metafizik ve geleneksel mantığın varsaydığı gibi, kendi başına bir salt gerçek olmak zorunda değildir.[11]

 

Öyle ise “otorite nedir?”, daha doğrusu “otorite neydi?” sorusu çıkıyor, ortaya. Ancak bir siyasi bilimler uzmanı bu kavramın vaktiyle siyasî kuram için bir temel kavram olmuş olduğunu hatırlayabilir ve herkes, sürekli, her gün daha geniş ve daha derin bir otorite krizinin güncel dünyanın gelişimine refakat ettiğini kabul eder.

 

Asrın başından beri belirgin olan bu kriz, politik köken ve tabiatlıdır. Partiler sisteminin yerini almaya kararlı siyasî hareketlerin büyümesi, yeni bir totaliter hükümet şeklinin gelişmesi, tüm geleneksel otoritelerin az çok dramatik çöküşünden kaynaklanır. Hiçbir yerde bu çöküş bizatihi rejim ve hareketlerin doğruca sonucu olmamıştır. Sanki her şey, hareketler ve rejimler şeklinde totalitarizm, içinde partiler sisteminin bütün prensiplerini kaybettiği ve hükümet yetkisinin tanınmadığı bir genel sosyal ve politik havadan en iyi şekilde faydalanıyormuş gibi geçmiştir.[12]

 

Otorite daima itaati gerektirdiğinden çoğu kez bir kuvvet ve şiddet şekli olarak telâkki edilir. O ise ki otorite, baskı kullanımını dışlar; kuvvetin devreye girdiği yerde asıl otorite iflâs etti demektir. Öbür taraftan otorite, eşitliği farz eden ve deliller süreciyle yola çıkan ikna keyfiyeti ile de uyuşamaz. Delillere ve kanıtlara başvurulan yerde, otorite kenara itilmiş demektir. İknaın eşitlikçi nizamının karşısında, daima rütbe silsilesi otoriter nizam durur. Gerçekten otoriteyi tanımlamak gerekirse, bu ancak onu kuvvet ile zorlama ve delille iknaa karşıt tutmakla olabilir.

 

Totalitarizmi otoritarizmle bir tutan ve buna koşut olarak her otoriter hürriyet kısıtlamasında “totaliter” eğilimler gören liberal düşüncenin arkasında daha eski bir otoriteyi zulümle, yasal yetkeyi zorbalıkla karıştırma itiyadı vardır. Zulümle otoriter hükümet arasındaki fark, zalimin daima keyfî ve çıkarına göre hareket etmesine karşılık otoriter hükümetlerin hattâ en keskinlerinin bile yasalarla bağlı olmasındadır. Hareketleri, baniî, doğa yasaları, Tanrı emirlerinde olduğu gibi insan olmayan bir nizam, tarafından denetlenir. Bir otoriter hükümette yetkenin kaynağı daima bir dış ve kendisininkinden üstün bir güçtedir.[13]

 

Liberalizm, hürriyet anlayışının gerilemesinden, muhafazakârlık da her gün artan otorite kaybından yakınır. İkisi de, bu iki sürecin kendini gösterdiği her yerde totaliter eğilimler görür. İkisinin de haklı olduğu taraflar vardır[14].

 

XVIII. yy. Fransa ya da İngiltere’sinde, basın hürriyeti, söz demokrasisi… için meydana gelmiş hareketler, intelligentzia’yı kendini yeni toplumun ruhu olarak görme eğilimine itiyordu. “Yazar”, kâh gölgede kalıyor, kâh burjuva bireyciliğinin ileri karakolunda yer alıyordu; ama daha ileri gittiği, kalemini en bahtsız sınıfların, işçilerin hesabına yürüttüğü oluyordu ama o zaman da “illegalite – yasadışılık”a düşmesi mukadderdi. Her halükârda, işlevi ve onuru, iktidara karşı bağımsızlığıyla ölçülürdü. Entelektüelin bireyciliğini burjuvazinin esas olan bireyciliği besliyordu ve bu yüzden de Avrupa’da bu kişiler hiçbir zaman doğru dürüst bir sınıf teşkil edememişlerdi. Ama Rusya’da ve bir ölçüde de Prusya’da, işler başka türlü gelişecekti. Bu ülkelerde burjuvazi ve orta sınıf hiçbir zaman vesayetten tam olarak kurtulmayı, toplumun belkemiği haline gelmeyi başaramamışlardı. Otokrasi, feodal gelenekler, militer ve polisiye idare ve nihayet Kilise, bunların, elini kolunu bağlıyor, bunlara aşılması mümkün olmayan setler çekip bunları çok yakından izliyordu. Liberal burjuvazinin bu “entelektüel” uzvu böylece, bir kapalı ortam gibi, evrenseli bir gerçek olarak değil de bir daüssıla, azap ve elem gibi düşünen bir gerçek sınıf halinde teşekkül etmeye zorlanmıştı. Güncel dünyanın serbestçe irdelenmesi keyfiyetini talep etmekten bıkmıyor, buna ancak ya büyük ıstırap ya da hicret pahasına ulaşabiliyordu.[15] Ve bütün bunlardan da “Doğu despotizmi” sorumlu tutuluyordu. Neden bir de “Prusya despotizmi” literatüre geçmeyecekti? Bismarck liberalleri, sosyalistlerden daha tehlikeli görüp onları boy hedefi hâline getirmemiş miydi?…

 

Aslında bütün bunlar, Prof. Brückner’in söylediklerinin başka tümcelerle tekrarından ibaret oluyor.

 

Avrupa uygarlığının materyalist olduğuna dair yaygın inanç, liberalin beyninde tam ters yönde yol alıyor: insan çalışması yerine makineyi ikame eden bir uygarlık, makinenin insana rekabet etmesinden korkan kişininkinden daha maneviyatçı (spiritualist) olmaktadır. Politik liberalizm ve eğitimin olumlu etkisine çatlaksız iman dışında bu eğilim, eski klâsik kültürün incelikleri aleyhinde tavır alıyor: yazının inşa ve üslûbunda, gramerde… basitleşmeye yönelik hareket kendini gösteriyor, ülkemizde olduğu gibi. Bu reform sadece kültürü demokratlaştırmak değil, aynı zamanda millî duyguyu pekiştirmek amacını da güdüyor zira önceki aşamanın kültürel milliyetçiliği, XIX. yy. Avrupa’sınınkine yakın bir politik-ırkçı milliyetçiliğe yerini terk ediyor. Ziya Gökalp, modern uygarlığın bilim ve zihniyetini temsil edecek bir Türk-Müslüman kültürü oluşturulmasından yana değil miydi? İşte bu temayül vesilesiyle Batı’ya heveslenme bahis konusu olmaktadır şöyle ki bu Batı, artık her taraftan saldırıya uğramış liberal Avrupa’nın bir saf yansımasından ibarettir. Bu liberallerin yaşam yollarında bazı sabitelere tanık olunuyor. Faal politika içinde kısa bir geçişten sonra, her gün daha belirgin bir yalnızlık içinde kendini eğitim görevlerine hasrediyor. Şartların ihanetine uğramış bu liberal entelektüel tipi, Avrupa ile Avrupa dışı, dünya arasındaki trajediye yaklaşan çekişme içinde tek ayakta kalan oluyor: nedeni, onu doğurmamış bir topluma liberal sistemin temelden uygunsuzluğudur. Bu yüzden de umudunu yitiren bazı liberaller, geleneğe dönüş yapmaktadırlar.

 

Bu dönüşün sosyal dayanağı, politik sistemin liberalleşmesinin başarısızlığı ve bunun ötesinde de, sanayileşmede gecikme olmaktadır. Bir rüşeymi modern burjuvazi oluşup gelişiyor; öbür sınıflar, özellikle sürekli artış halinde bulunan kasaba küçük burjuvazisi, önceleri beslediği büyük umutların anısıyla bir karamsarlığa uğruyor. Bu duruma delâlet eden olgu, entelektüel battallık olarak ortaya çıkıyor. Bu endişe verici olgunun meydana çıktığı dönemde Avrupa’nın “yanıtı” birden fazla oluyor: Avrupa kültürü üniversiter, politik ve hattâ sosyal yaşamla o denli bütünleşmiştir ki artık sosyal gruplar arasında rekabetleri yansıtıp bunları kızıştıran değer sistemleri arasında bir iç diyalektik çıkıyor ortaya. Bu iki kültürden, geleneksel ya da Avrupa kültüründen birinin kabulü veya reddi artık kısmîdir: antikolonial Batıcılıkla anti – gelenekçi “gelenekçilik” bozuk para gibi dolaşır oluyor ellerde.

 

Uzun süre, politik program olarak sosyalizmin kabulünün, iyi yürütülmüş bir propagandanın ürünü olduğu sanılmıştı. O ise keyfiyetin, bir iç evrimin sonucu olduğu her gün daha iyi anlaşılıyor. Dinî öğretiyi, “Kitap”ların lafzî anlamını esas alan fondamantalist[16] görüşle liberal düşünce, karşıt olmakla birlikte birbirlerinin tamamlayıcısı oluyorlardı: liberalizm gerekliydi ama geçmişle bağları koparmamalıydı; gelenekçilik ise cazip bir tedavi şekli olmakla birlikte acil sorunları çözmede aciz kalıyordu.

 

Avrupa karşısında fondamantalist, bir kültürü (Türk, İslâm…); liberal, bir ulusu (Türk, Alman…); devrimci de, çoğu kez Avrupa burjuvazisi tarafından sömürülen tüm insanlığı içine alan bir sınıfı ileri sürüyor. Her şeye rağmen politik ve kültürel milliyetçiliklerden çok öğe muhafaza eden bir sınıf milliyetçiliğinden söz edilebilir; işin tahliline girişenlerin karşılaştıkları güçlükler de bundan kaynaklanıyor.

 

İdeolojik alanda liberalizmden Marksizm’e geçişin tetkiki, değer ile tarih; partikülarizm ile üniversalizm; sıhhat ve mevsukiyet ile değiştirme ve bozma arasında, her gün biraz daha açığa çıkan bir diyalektiğin tanımlanmasına imkân hazırlıyor. İşte sorun bu türlü sistematize edilince onun Avrupa için, coğrafî manada, yeni olmadığı ortaya çıkıyor.

 

Marksizm’in intelligentzia’yı sarmaya başladığı günlerde emperyalist Avrupa bunu (Marksizm’i) yeni baştan yorumlamakla meşguldü ve yasal Marksizm şekli, Batılılığın bir varyantı halini almıştı.

 

Fichte ve Hegel için problematik, Fransız Devrimi’nin Almanya’ya icbar edilmiş bir reform ve Alman “philistinism”inin (“yabaniliği”nin) mahkûm edilmesi manasını taşımış olmasında düğümleniyor. Fichte, üniversalist eğilimli bir Fransız aleyhtarı milliyetçilikle işin altından kalkmıştı.[17]

 

Bir toplum ne kadar geri kalmışsa, onun devrimci eliti o denli bilgili, ilerici, insanoğlunun, yaşamında vaki nitel sıçramalardan haberli olması gerekir ve kültür, dil, gelenek konularını, hiç tereddüt etmeden radikal şekilde eleştirmesini bilmelidir. Başkasının parası ve teknolojisiyle bir fabrika kurmakla ülkeyi modernleştirdiğini sanan (ya da iddia eden) yüzeysel ekonomiyi eleştirmesini bilmelidir.

 

Bütün bunlardan felsefe ve bilimin ulusal değil, Avrupa temeli üzerinde irdelenmesinin gerektiği istidlâl edilir. Almanya bu genellemenin dışında tutulamaz. Ancak Alman felsefesinin bilinen bir takım özellikleri, Alman “deneyi”nin ürünü özellikler, siyasî hareketlerin, bilhassa milliyetçilik ve muhafazakârlığın ideolojik konumları içinde mütalâa edilecektir.

 

Gerçekten Alman ulusu içinde eğitim olanaklarının saptanmasında özellikle milliyetçiliği etkilediği ölçüde sınıf faktörü ne olabilir? Asrımızda Alman tarihi nasıl ele alınmalı, neler vurgulanmalıdır? İşte hâlâ yanıt bekleyen sorulardan ikisi.

 

Felsefî düşünce, başka filozoflarınki ve de düşünürün kişisel deneyi tarafından tesir altına alındığına göre, yazıldıktan sonra, artık uluslararası bir etki mahiyeti alırsa da bu, başlarda, bireysel filozofun özel ilgilerinden kaynaklanır. Ama bütün bunlar da, içinde yaşadığı toplumun şekli tarafından esasta etkilenmiştir. O halde biz Fichte’yi, Hegel’i, Avrupa ilgilerinden soyutlayamayacağız.

 

Buna karşılık Almanlar, Alman idealistleri ve Hegel zamanında filozoflarının İngiliz ve Fransızlardan kopmasını vurgulamışlardır; bunların çok sık yorumladıkları gibi Fransızlar rasyonalist, İngilizler tecrübî ve faydacı, Almanlar ise öznel idealizm veya Hegel’in hususî rasyonalistik sistemine dönüktürler. O ise ki bu ayırım çok büyük teyakkuzla kullanılacaktır şöyle ki bütün bu sistemlerin ya da benzerlerinin her ülkede temsilcileri bulunur. Bazı politik ve sosyal sistemlerin yayılmasına yardımcı olan halk felsefesi, aslında felsefeyle değil, desteklemeye niyetli olduğu sistemle irtibat halinde olur.

 

Bir taraftan eğitim fırsatlarının sosyal şartlandırması, öbür taraftan da milliyetçilik arasındaki ilişki karşılıklıydı. Her biri bir müşterek sosyal sürecin kısmı olarak ötekinin yayılmasını dürtüklüyordu ve keyfiyet Almanya’da olduğu gibi Fransa ve İngiltere’de ayni şekilde oluşuyordu.

 

Bütün dönem boyunca eğitim fırsatları sınıf bağlarına tâbi olmuştu. Orta sınıf eğitiminin standardı ortaya konmuş, bunu aristokrasi kabul etmiş olup bu standart proletarya veya köylü zümresini yerli yerinde tutuyordu. Bir okul tipi, Gymnasium’a sadece üst sınıfların çocukları devam eder, bu okul üniversitenin kapısını onlara açardı. XIX. yy. içinde, klâsikler yerine modern konulara, özellikle modern dillere önem veren bir başka tip, yeni sosyal talebi karşılamak üzere gelişmiş olup sosyal olarak değilse bile skolâstik olarak Gymnasium’a muadil kabul edilmişti. Sıradan ilkokullar, işçi ve köylü çocuklarının yüksek tahsil yapmalarını ve babalarınınkinden değişik bir meslek tutmalarını önleyecek şekilde örgütlenmişti.

 

Bugünkü DAC’nin, FAC’nin ırgat ve işçi deposu olmuş olduğunu hatırlayalım.

 

Zorunlu devlet eğitimi genel olarak ihdas edilmişse de Kilise okullarına da, özellikle Bavyera gibi Katolik devletlerde, izin verilmişti.

 

Milliyetçiliği sınırlayan iki büyük kuvvet vardı. İlki, 1870’e kadar idarecilerin, soyluların ve bunların denetimindeki hükümetlerin çoğunluğunun bu akıma düşmanlıkları; öbürü sadece prensler ve soylular değil, orta sınıf ve burjuvazinin de sosyal çıkarıydı. Bunlar, denetim altında tuttukları eğitimle proletaryayla köylü zümresinin sosyal kademede yükselmesini önleyip bunları bir ikinci sınıf yurttaş olarak muhafaza etme yolundaydılar. Tam bir milliyetçiliğin karakteristiği olan fırsat eşitliği yoktu. Köylünün bu duruma boyun eğip onu kabullenmesine karşılık işçiler, ulus içinde yukarı sınıfların dengi olarak kabul edilme mücadelesine girişmişlerdi. Hiçbir zaman tam başarıya ulaşamamışlar ve Alman Birliği’nin gerçekleşmesinden sonra yukarı sınıflar, soylular da dâhil olmak üzere, milliyetçiliği kendi kültürel egemenliklerini sürdürmek için bir vasıta olarak kullandılar. Bunlar, mevcut sosyal ve siyasî nizamı, vatanseverlik ve milliyetçilik nişanesi olarak kabul etmeyi telkinde okullardan yararlanıyorlardı ve kendi monarşik-otoriter-meşrutî hükümetlerinin dünyada bütün başka şekillerden, özellikle parlamenter idareden üstünlüğünü iddia eden bir kuramı ortaya koyma peşindeydiler. Milliyetçilik, üst sınıfın bütün toplumun denetimini haklı çıkarma aracı olmuştu.

 

  1. Dünya Savaşı’ndan önce Alman milliyetçiliğine başlıca orta sınıfla bazı soylular önderlik ediyor ve bunu destekliyordu. Okul ve üniversitelerin ürettikleri entelektüeller harkti yaymada özlükle faal olmuşlar ve büyümekte olan bir sınaî toplumun işadamları, bunların ülkülerini kabul edip ileri götürmeye yardımcı olmuşlardı. Milliyetçilik, yeni bir kültürel ülkü ifade ettiğine göre, bunun geliştirilmesi, açıklığa kavuşturulması ve yayılması gerekiyordu ki bu, düşünceleri idare etmek üzere eğitilmiş bir grubun, ezcümle entelektüeller, profesörler, öğretmenler, hukukçular ve sair meslek mensuplarının, hemen hepsi orta sınıf adamlarının işi olmuştu. Ama çıkan asrın son çeyreğinde sanayici, soylu toprak sahibi ve ordunun subayı bu yolda başrolü üstleneceklerdi.

 

Eğitimde fırsat eşitliğine konan sınırlamalar Alman toplumunun sınıf yapısını yansıtıp Alman milliyetçiliğini bir azami şekle çıkartmıştı; bu milliyetçilik, aşağı sınıfların bu ulusun eşit üyeleri olarak kabul edilme taleplerine mukavemet etmede başlıca araç olacaktı. Ulus içinde bu kültürel ihtilâf olmasaydı, yüksek sınıfların milliyetçilik duyguları hiçbir zaman bu denli şedit olmayacaktı.

 

Ve böylece de Almanya, ileri bir sanayi ekonomisine sahip ve hâlâ başlıca Eski Rejim’in sosyal güçlerinin siyasî denetiminde bir millî toplumun en güzel örneğini sergilemiştir. Bu hal 1918’e kadar sürmüş, Weimar Cumhuriyeti döneminde bu denetim biraz azalmıştı. Nazi rejimi altında Eski Rejim güçleri yeniden toparlanma çabası içine girmişlerse de, aşağı sınıfların destekledikleri bir totaliter milliyetçiliğin yeni kuvveti ile karşılaşmışlardı. Keza Avrupa içinde bu Almanya, inatçı ve birçok bakımdan cahil fakat kendini, ülkesini ve Avrupa’yı mahva sürükleyecek kadar büyük kudrete sahip bir soylular sınıfının en güzel örneğini de vermiştir. Rusya ile İspanya da bu yolda daha başka örnekler oluşturmuşlardır.[18]

 

Alman kaşığıyla halt eden bizim tarafın belirli bir zümresi, bu milliyetçiliğe hayranlığından bugün dahi vazgeçmiş değildir. Yukarda öyküsünü anlattığım “milli” eğitim, Türk entelektüelinin dergisi olan Yeni Mecmua’da silâh kardeşliğimizin son yılında, bir Fransız’ın ağzından göklere çıkarılıyor.[19] Bazı yerlerini aynen aktarıyorum. Bunda tarihçi yazar Ernest Lavisse, öğrencilerine Alman düşmanlığının aşılanmasının gerekli olup olmadığını soran bir öğretmen hanıma şunları yazıyor:

 

“Meseleye girişmeden evvel, size harp esnasında ve harpten sonra, terbiye hakkında bazı Alman fikirlerini anlatmaklığım icap eder… 1890’da, bizzat içtima ettirdiği bir terbiye kongresinde İmparator Wilhelm, Yunanîlerle Romalılardan alınan eski ‘inzibatlar’ın modası geçtiğini, artık kurûn-u vusta’nın (Ortaçağın) zamanımıza kadar sürüp gelen eski manastır terbiyesiyle alâkayı kesmek lâzım geldiğini söylemişti. Demişti ki, terbiyede ‘millî bir esas’ kurmalıyız. Bu fikri daha evvel başkaları da söylemişlerdi; fakat İmparator, herkesçe bilinen alçak gönüllülüğüyle (!), bunu kendiliğinden meydana çıkarmış gibi söyledi: ‘hanedanımın her zamanki imtiyazından biri de şudur ki, dedelerim zamanın ihtilâçlarını (çarpıntılarını) duyarak daima gelecek hâdiseleri meydana çıkardılar… Ben de yeni fikirlerin ve bitmek üzere olan yirminci asrın (?) nasıl bir gayeye doğru gittiğini meydana çıkardım sanıyorum.’.”

 

“Bu şâhâne ve haşmetâne söz, ‘millî esas’ı arayan cemiyetler ve mecmualar için şiddetli bir saik (sürücü) oldu… Şimdi harp bu fikri açıkça anlatmak ve meydana koymak için terbiye mütehassıslarına en münasip zaman görünüyor. Almanya’da yapılacak bu teşebbüsün kıymetini herkes anlıyor. Çünkü Prof. Sprengel’in teminine göre bu harp ‘her Almanı bir kâhin yapmış’ (!). Prof. Sprengel’in rivayetine göre, esas, ilk ‘direk’, Alman lisanının tedrisi olmalıdır. Bu tedrisatın esaslı işlerinden biri de, menşe’i yabancı kelimelerin kullanılmasına şiddetle mâni olmaktadır. Esasen bu kelimelere harp ilânı, öbür harple beraber oldu. 1914 senesi Ağustos’undan itibaren (Umumî Lisan Cemiyeti) şu beyannameyi neşretti: ‘Halk ayaklandı, fırtına koptu; fakat bu fırtına, Alman lisanına hürmet etmeyenlere, yabancılara taklit gibi eski bir hastalığa karşı gürüldüyor… Bundan böyle, mukaddes ana lisanını kirletecek olan Almana yazık! Kendinin bir Alman olduğunu unutma!’.”

 

“… (Umumî Lisan Cemiyeti) bir masa üzerine şu aşağıdaki yazı yazılmış levhayı koyan bir kitapçıyı tebrik etti: ‘Herkim Fransız selâmı olan adieu’yü telâffuz ederse buradan çıkarken kendi arzusuyla Salib-i Ahmer (Kızılhaç) için beş fenik verecek’… Fakat Almanlar yalnız yabancılardan kelime almazlar; ecnebî nezaket usullerini de aynen alırlar. Binaenaleyh biri de mektupların ‘Mit deutschem Gruss, Alman selâmiyle…’ bitirilmesini tavsiye etti. Ve dedi ki: ‘Bu selâm Almanya’nın namuskârlığına (!) ve dehasına imanı anlatır, mektubun muhteviyatına ve şekline şiddet, metanet ve vakar vererek tesir eder’…”

 

“Harp, zaten daima harp, üslûp için temrin vazifesi görecek… Alman çocuklarının muhayyilelerinin nasıl işlediğini anlamak için, on ilâ on iki yaşındaki çocuklar bir mecmua ile neşredilen kopyalarını okumalıdırlar. Bu vazifelerden birinin unvanı şu: 142,5 koca top sergüzeşti şöyle anlatıyor: ‘Bütün kuvvetlerini toplayarak’ Liège’i ateşe tutmuş, istihkâmlarını harap etmiş; bir müddet istirahattan sonra, Namur’e müteveccihen hareket ediyor, sonra muharebeden muharebeye gidiyor. Hiçbir yerde karşısına durulamıyor… Dönerken, yolda 420’lik Alman obüslerinin tuzla buz ettikleri istihkâmları, ‘üzerinden dumanlar çıkan enkazın, yağma edilmiş köylerin yığınlarını’ takdir ediyor. İşte Alman şakirdi (öğrencisi) vazifelerden ve izahlardan ‘gerek lisan ve gerek ruhunun feyizlenmesi için’ bu suretle istifade edecek.”

 

“… Alman edebiyatını nasıl öğrenmeli? Bu tahsilde ne aranmalı? Bu tahsilde, mebdeden zamanımıza kadar, kudret-i şairâne ve ‘azamet-i beşeriye’ nokta-i nazarından İlyada’ya pek faik olan Kurun-u vustaî Nibelungen Şarkıları’ndan, ölmez eserleri ‘Belçika ve Fransa kiliselerinde taninendaz olan (çınlayan) şair ve musikişinas Bayreuth’lu üstada. Wagner’e kadar fıtrî Alman seciyesi aranmalıdır. Esasen Nibelungen şarkılarında bütün Cermenlik görülür; bu kaside ‘cihan’ harbinde çarpışan Cermenlik’in ilk zevkini verir, orada “ruhun derinliklerinden doğan tasavvufî dindarlık, samimî Alman Hristiyanlığı, tabiata karşı derin bir Alman hissi’ gibi birçok Alman faziletlerine tesadüf olunur…”

 

“… Çocukları ‘Alman mazisinin bediî (estetik) ve edebî şekilleriyle ifade olunan millî anane ile’ yetiştirmelidir; ‘yeni bir millî ferdiyet nokta-i nazarından’ yetiştirmelidir, ‘emperyalist devletin revakı icabatına’ ancak bu tevafuk eder. Terbiye, devlete karşı vazife fikriyle karışmalı ve öyle Alman hemşerileri yetiştirmeli ki, onların indinde ferdiyet hiç, devlet her şey addedilsin ve devlet sadakatleri onları canlarını fedaya kadar mecbur etsin…”

 

Acaba Enver Paşa’nın, savaşın en civcivli günlerinde Türk imlâsını basitleştirmek üzere yazı reformuna kalkışmış olması bir “cin” ilhamı mıydı? Böyle olması çok muhtemeldir zira kendisine tümden yabancı böyle bir konuya parmak basma ihtiyacını nereden duymuştu? Bunun sırası mıydı? Bereket versin, emir ve şifrelerde karışıklık yaratıp yanlış anlamalara neden olur mülâhazasıyla öbürleri onu bu işten vazgeçilmişlerdi.

 

XVIII. yy.ın ortalarında Montesquieu (1748) şunları yazıyor: “Bütün ulus muharip olunca, silâhlı kölelerden daha az korkulur. Almanların yasalarına göre, ortaya bırakılmış bir şeyi çalan bir köleye, bir hür adama verilen ceza verilirdi; ama bunu zor kullanarak alacak olursa o sadece götürdüğü şeyi iadeye mecbur edilirdi. Almanlarda, cesaret ve kuvvete dayalı fiiller mekruh sayılmazdı. Onlar kölelerini muharebelerinde kullanırlardı. Cumhuriyetlerin çoğunda kölelerin cesaretini kırmaya çalışılmıştır; kendinden emin Alman ulusu, kendininkilerin cüretini artırmaya bakardı; daima silâhlı, onlardan korkmazdı; onlar onun haydutluklarının veya şanının aletleri idiler”.[20]

 

Bu sözler o denli doğrudur ki Alman Beethoven, Heroica senfonisini, gücünün hayranı olduğu, ülkesini çizmesi altında inleten Fransız Bonaparte’a ithaf etmişti, o İngilizvari liberal kafalı Beethoven (ama Bonaparte’ın sonradan —1804— kendini İmparator ilân etmesiyle kızıp ithafını geri almıştı)! “Tarih, doğal iradenin şiddetinden evrensel ve öznel hürriyete geçmeyi sağlayan eğitimdir” (Hegel).[21]

 

Marx, her şeyden önce Almandı; değiştirmeyi amaçladığı Alman toplumunun, Alman felsefesinin ürünüydü. Bu itibarla bu sonuncuların özünün derinliğine inmenin yollarından biri de, sonradan bunların karşısına, bunların bir antitezi olarak dikilmiş Marx’ın etüdü olabilir: Alman “tezi” böylece belirgin olur.

 

Bu kitabın ne konusu, ne de hacmi buna müsaittir. Bu nedenle burada bir iki noktaya temasla yetineceğim.

 

Hegel’in Hukuk Felsefesinin eleştirisine giriş, Marx’ın bir nevi devrimci itirafı olmaktadır. Burada, felsefeyi gerçek kılıp proletaryayı ilga etmek üzere felsefeyle proletaryanın ittifakını ilân ediyor: “Eleştiri silâhı, silâhla eleştirinin yerini tam olarak tutamaz”. Bu ünlü tümce, bir özelliği itibariyle dikkate değer: Almanya üzerine temerküz etmiştir ve açık seçik Fichte’den ses vermektedir. Hegel’e ve Hukuk Felsefesi’ne atıf, burada belirgin, yarı mistik bir millî karaktere bürünmüştür. Gerçekten, Almanya’nın düşünce alanının dışında bir yeni tarihi yoktur ve Hegel’in eseri, Alman hukuk ve Devlet felsefesinin bir yüceltilmesi olarak, “modern resmî hal (şimdiki zaman) ile başa baş durabilen tek Alman tarihidir”. Bu tema iyice bilinmektedir ve klâsik Alman yazınının gerçekten bir stereotipidir: öbür uluslar tarih sahnesinde hareket halindeyken Alman ulusu bunun dışına sürülmüş ve başkalarının yaşadığını düşünmekle yetinmeye itilmiştir. Kendisinden kırk yıl önce Fichte’nin yaptığı gibi Marx bu mahrumiyeti gelecek bir eşsiz başarının temeli olarak ele almaktadır. O günlerde Almanya’da pek mevcut bulunmayan proletaryanın durumuyla koşutluk bir ayniyeti haklı çıkarır. Fichte ile mukayese çarpıcıdır: Almanya “esasi” (gründliche) olduğundan o, bir tümden (von Grund aus) devrim yapabilir; “Almanya’nın vesayetten kurtulması, insanın vesayetten kurtulması demektir”. Felsefeye gelince, Hukuk felsefesi’nde görevini ifa etmiş ve bizzat kendini ilga etmeden daha uzağa gidemez ve gerçekleşmeden ilga edilemez ne de ilga edilmeden gerçekleşebilir. Zincirleri “radikal” olan bir sosyal sınıf bahis konusu olduğundan, ittifak, eşyanın tabiatına uygundur: “İşbu vesayetten kurtulmanın başı felsefe, kalbi proletaryadır”. Ortada işin evveliyatı var zira Almanya, Lutherian Reform içinde bir devrimci geçmişe sahip bulunmaktadır: “O zaman rahibin olması gibi şimdi filozof var olup bu sonuncusunun beyninden devrim başlar”. Gerçi silâh, fiziksel güç (materielle Gewalt) gereklidir ama “kitleleri ele geçirir geçirmez kuram, fiziksel güce dönüşmektedir”. Genç Marx’ın “olmak” ile “olmak zorunluluğu” arasındaki ikiliği reddi, bir yandan günümüzün tipik bir olgusu olan okumuş gençliğin isyanı olmakla birlikte öbür yandan da en geniş anlamında Alman romantizmi, “insan haysiyetinin pekiştirilmesi”yle süreklilik içindedir. Bu ise 1800’ler etrafında genel Alman entelektüel hareketinin genel niteliğidir. Gerçekten genç Hegel, 1798 – 99’da Hristiyanlığın ruhu üzerinde çalışırken yeni bir dinin peşine düşmüştür, Marx’ın yeni bir toplum istemesi gibi.

 

Genç Marx’ın devrim dileğinin bir uluslararası düzeyde değil, doğruca bir Alman alanı içinde, özgül olarak Alman koşullardan doğmuş halde takdim edilmiş olması dikkati çeker. Keyfiyet genel olarak Alman geleneği ile uyum halindedir, şöyle ki bu ülkede Alman olmak insan olmak için yeterlidir ve burada eskiden beri yerleşmiş bir tutum da vardır: Fransız devrimcilerinin başarısızlığı, ahlâkî niteliklerinin yokluğuna bağlanırken, bu yüce görevi ifa edebilecek tek ulus Almanların, Fransızların aksine, ciddî ve sadık karakteri tebarüz ettiriliyor.

 

Marx, tarih sahnesinde aktör olarak Hegel’in ulus (Volk)unun yerine sınıfı ikame ediyor. Genellikle Alman düşünürlerinde ve hattâ Fichte gibi eşitlikçi bir filozofta olduğu gibi, Tanrı tarafından seçilmiş bir ulusun başka uluslara egemen olması yerine proletarya her türlü bağımlılık ya da egemenliğe son verecektir. Bu itibarla Marx bu noktada Alman geleneğini aşmaktadır.

 

Marx’ın ifadesinin entelektüel niteliği işbu “Alman” görünümüyle yakın ilişki halindedir: Alman filozofunu arayan ve onda bir müttefik bulan proletarya değil, ulusal düşünce ve yaşam arasında münasebet düzeyinde ulusal soruna çözüm arayan Alman filozofu, proletaryada felekten gelen bir âlet ve aynı zamanda bir müttefik buluyor.

 

Birçok noktada Hegel, konusunu gerçek olarak filozofikçe kavramayıp soyut mantıkla tecrübî müşahedeyi yan yana getirmektedir: “Hegel, mantığına politik bir yapı veriyor, politik mantığını vermiyor”… Marx Hegel’in, özellikle hükümdar, bürokrasi, iki meclis… gibi konulardaki “istidlâller”iyle alay ediyor, araya girme ve intikallerini açığa çıkarıyor.

 

Bir başka sorun toplumla Devlet arasındaki ilişki oluyor ki Hegel bunları ayrı müesseseler olarak tarif ediyor. O, “Devlet” ve “sivil toplum”, bu sonuncusunun “özel çıkarları” ile ilkinin “kendinden ve kendi için genel”i ayırımından hareket ediyor. Marx’a göre bu, güncel durumun betimlenmesi için doğrudur. Ancak Hegel, bununla yetinmeyip bu durumu tasvip ediyor ve sivil toplumu bir veri olarak kabul edip buna göre onun Devletlini tespit ediyor. Bunun aksine Marx işbu “ayırım”ın usa uygun olduğunu yadsıyor. O, “bu karşıt ikiliği, Devlet’in toplum içinde imtisasını teklif ediyor, toplumun kendisi de bireyci ufalanma içinde kaybolmayacak şekilde kendini değiştirecektir”. “Gerçek insan, yaşayan ve emek sarf eden insan, böylece, o zaman üstün karakterini kaybedecek olan Devlet içinde kendini ifade edebilmelidir.” “Vesayetten kurtulma”, üstünlük durumunun yok edilmesiyle birlikte vaki olacaktır.

 

Hegel’in Devlet’i, hürriyetin tümden kanunla çelişkili olması gibi, kendisine resmen ters düşen öğe de dâhil olmak üzere unsurlarını ihâta eden bir bütündür: Devlet, bir ulusun Ruh’udur; bu hâliyle de o, aynı zamanda, bir “politik” kurum ve genel olarak sosyal münasebetlerin genel prensibi ya da kanunudur; bu itibarla da onu terkip eden bireylerin ahlâk ve hasletleri, ya da değerleri (die Sitte) ve vicdanıdır.

 

Hegel, Almanya’nın hükümet şekli adlı eserinin giriş bölümünü tümden “insanların gayrişuurî olarak aradıklarıyla kendilerine uzatılan ve müsaade edilen yaşam arasında her an büyüyen çelişki”ye hasretmişti. Marx’a göre devrimle bireylerin “doğal” ya da, bir sınıfın üyeleri olarak hür olmayan tesanütlerinin yerini bunların gönüllü birliği alacaktır.

 

Ancak bütün bu işlerin bir de ussal yönü vardır. Bir karşılaşma vaki olmuştur: artık yurttaş müşterek çıkarla hemen uğraşacak değildir zira Devlet bu işi yüklenmiştir; bu itibarla yurttaş gönül rahatlığıyla kendi özel çıkarlarının peşine düşebilecektir. O ise ki bu, Devlet’ten yoksun bir grubun üyeleri için imkânsız olurdu. Başka deyimle Devlet’in varlığı ile yurttaşlar tarafından özel çıkarın hiç çekinmeden ifadesi arasında sıkı bir karşılıklı bağımlılık vardır.[22]

 

Evet, Almanya’da “hukuk Devlet’!, ruh hâline dönüşecekti”…

 

Yine Falih Rıfkı anlatıyor: “… Düyunu umumiye İngiliz Dainler Vekili Sir Adam Block, 1914’’de harp ilânı üzerine İstanbul’dan ayrılacağı zaman şöyle demişti: Eğer Almanya kazanırsa, siz bir Alman kolonisi olacaksınız… Eğer İngiltere kazanırsa mahvoldunuz!”…[23]

 

Bütün bunlar sadece Plehanov’u haklı çıkarıyor.

 

1933-45 Almanya’sına gelince, iç ve dış güçlerin niçin ve nasıl Hitler’i iktidara ittiklerini, onun ne sendikaların, ne de Sosyal-demokrat’ların herhangi bir ciddî mukavemetiyle karşılaşmamış olduğunu ayrıntılarıyla görmüştük. İşçi, olgulara bakar kör seyirci kalmıştı. Üretici güçler ise, Weimar Cumhuriyeti’ne karşı o deliyle uyum haline gelmişlerdi; çıkarları bunu gerektiriyordu. Sadece Prusyalı soylu subay zümresi onu sevmemişti, sırf Büyük Genelkurmay’ın devlet içinde devlet olma durumuna son verildiği için. Ellerinde her türlü maddî güç bulunan generaller bir türlü bir araya gelip psikopat olarak nitelendirdikleri kişiyi bertaraf edememişlerdi. Birlikte istifa ederek zorlamayı, Prusyalı askerin şerefine yaraşmayacak kıyam saymışlar, itaatsizlik etmenin yemine ters düştüğünü ileri sürmüşler… Elhasıl, harekete geçmemek için bin türlü bahane bulmuşlar, Hatta bir keresinde Hitler’in hakaretamiz sözlerine dayanamayan von Keitel tabancasını, intihar etmek üzere çıkarıp masanın üstüne koyduğunda Jodl, arkadaşının silâhını alarak buna engel oluyor. Yani von Keitel, kendi kurşunuyla ölmeyi düşünüyor da bu ayni kurşunla Hitler’i yok etmeyi aklından geçirmiyor!… (W. Goerlitz, s. 403). Ve ancak, asker olarak savaş alanlarında mahvolmanın mukadder olduğu kesin olarak anlaşılınca adamı ortadan kaldırmaya karar vermişler: “Ba’de harâb-ül-Basra!”… Bunda bile tam ittifak haline gelememişler, girişim fiyaskoyla sonuçlanınca generallerin bir bölüğü öbürünü idam mangasının karşısına sürüklemiş.

 

Bu görünüm insanın aklına şu olasılığı getiriyor: generaller aslında Hitler ile bilinçaltında beraberlerdi. Sadece “onbaşı”ya tahammülleri yoktu. Gerçekten bütün gelenekleri bu zımnî anlaşmaya (connivance) müsaitti. Dolayısıyla absürt’ün içine hep beraber düşmüşlerdi. Boynunda demir sâlip, gözünde monokllu soylular ordusu bu absürt’te büyük pay sahibi olmuştu. Bu da, her absürt gibi, kaçınılmaz sonuca götürecekti.

 

Ve 1945 sonrası Almanya’sında “Nazilikten temizleme” edebiyatı…

 

1964’e kadar Batı Almanya’ya akan 2 milyar 780 milyon dolar dış yatırımın %34’ü A.B.D.’ne; %10’u İngiltere’ye; %17’si Hollanda’ya; %16’sı İsviçre’ye[24] ait olup bunların FAC’inde görmeye tahammül edebilecekleri en sol hükümet olsa olsa SPD olabilir! Willy Brandt bu paraların sigortasıdır ve neden onun Sam Amca’nın sözünden çıkmadığı bir kez daha anlaşılır.

 

Prens Sabahattin şöyle konuşuyordu: “Biz ülkemizde bir devrim yapmak amacıyla toplanmış bulunuyoruz. Ancak, bir ayaklanma başlatmayı başarsak bile, bu hareketin başarıyla sonuçlanacağı kesin değildir. Kargaşalık esnasında herhangi bir yabancı hükümetin, kendi çıkarları adına işlerimize müdahale etmesi olasıdır. İşte biz bu müdahaleyi önlemek için, çıkarları çıkarlarımıza uygun bir hükümetle daha önceden anlaşmış olmalıyız. Yani içerde bir eylem başlattığımız zaman, bundan yararlanmaya çalışacak hükümetlerin müdahalesini önleyecek hür ve demokrat hükümetlerle şimdiden uyuşmalıyız[25] ve ancak bundan sonra devrim hareketine geçmeliyiz.”[26] Bu, bir yabancı devletin, dostça el uzatıp devrime yardımcı olacağı çocukça inancı doğruca, toprak ağalığına dayalı mutlakıyetçi bir rejimde yapılacak devrimi, büyük bir devletin vesayeti altına koymayı istemek demekti. Nitekim çoğunluğun Prens Sabahattin’i tuttuğu bu Jöntürk Kongresi’nin müteakip oturumunda aldıkları kararlar arasında şunlar da vardı:

 

“Madde 4.— Uluslararası anlaşmalara ve özellikle Berlin Antlaşması’na duyduğumuz kesin ve sarsılmaz saygımızı bir kez daha belirtiriz. Bu antlaşmanın Türkiye’yi ilgilendiren görüşleri, İmparatorluğun tüm eyaletlerine yayılacak ve buraları da kapsar duruma getirilecektir. Birliğin üzerine dayandırıldığı ana ilkeler bunlardır. 1856 Paris ve 1878 Berlin Antlaşmalarını imzalayan devletlerin moral desteğini ve sempatisini kazanmayı, bunlarla görüşmelere başlamayı… amaç edinmiş olan sürekli bir komite seçmiş bulunuyoruz”[27]

 

Abdülhamit’in, oğlu Prens Burhanettin’i tahtın vârisi yapmasından korkan “Terakki ve İttihat Cemiyeti” militanları, 1906 yılının sonlarında, altı Avrupa Devleti’ne müracaat ederek, tahttaki veraset sırasının değiştirilmesine izin vermemelerini talep ediyorlar. Yani, örgütün çıkarı bahis konusu olunca bunlar yabancı devletlerin iç işlerimize karışmalarına değil göz yummak, bu müdahaleyi bizzat istiyorlar bile![28]

 

Vatanseverliklerine toz kondurulmayan ittihatçıların bu tutumları, işbu “vatanseverlik” kavramının yeni baştan tanımlanmasının gereğini ortaya koyuyor. Devam edelim.

 

Yine Falih Rıfkı’ya kulak veriyoruz. “Henüz İstanbul’da bulunan Cemal Paşa Ali Kemal’in kendi hakkındaki bir yazısı üzerine küçük bir izahını gazetelerde neşrettirebilmek için beni Boyacıköy’ündeki yalısına çağırdı… ve bazı yazar isimleri sayarak biraz para vermesinin faydalı olup olmayacağını sordu. ‘Bilirsin ki ben paralı bir adam değilim,’ dedi. Enver Paşa’da Alman tahsisat-ı mesturesinden (örtülü ödeneğinden) kırk beş bin lira kalmış. Bunun on beş bin lirasını bana, on beş bin lirasını Talât Paşa’ya verdi, gerisini de kendine alıkoydu’…”[29]

 

“Ali Kemal parasız ölmüştür ve yabancı uşaklığı yapacak bir mizaçta da değildi. Ali Kemal bir Tanzimatçıdır. Ne istiklâlci, ne de milliyetçidir. Fakat huyu suyu, ahlâkı, üslûbu ile zamanının tam millîsi, o günkü cemiyetin yetiştirdiği normal bir insan tipi idi. Ona göre Osmanlı Devleti ancak düvel-i muazzamanın himayesi altında yaşayabilir. Hattâ aynı devletlerin teminatı ile Meşrutî bir hayat tekâmülü geçirmelidir. Türkler kendi başlarına kaldılar mı, İttihat ve Terakki rejiminden başka türlüsünü yapamazlar. Ne iktisatlarını, ne de maliyelerini düzeltebilirler…”

 

“Unutulmamalıdır ki Osmanlı Saltanatı bir yarı sömürge idi. Kapitülasyonlar rejimi altında idi. Osmanlı ideali düvel-i muazzamanın murakabesi altında tamamiyet-i mülkiyesini, toprak bütünlüğünü koruyabilmekten ibarettir…”[30]

 

“Çoktandır İstanbul’da Amerikan mandası fikri alıp yürümüştü. Vatansever ve milliyetçi takımının başlıca söz ve kalem sahiplerine göre eğer Türkiye topyekûn Amerikan mandasına girecek olursa ileride yeniden kurtulmak imkânı bulabilir. Büyük tehlike, parçalanmakta, Anadolu ve Trakya’nın Fransız, İtalyan ve Yunan nüfuz bölgelerine ayrılmasındadır…”[31]

 

Yani, demek istiyordu ki bu beyler, Osmanlı İmparatorluğu bir ekonomik bütündür, onu parçalatmayalım, günü gelince Bağdat’ıyla, Basra’sıyla… birlikte kurtulalım. Abdülhamit ve daha sonra İttihatçılar nasıl müşterek sınırı bulunmayan, Müslüman nüfusa hükmetmeyen, hiçbir kolonyal amacı bulunmayan Almanya’nın kucağına atlamışlarsa, bunlar da kurtuluşu, ayni “nitelikler”i haiz Amerika’da görüyorlardı, biraz bugün olduğu gibi…

 

Neydi bu imdat simidinin mahiyeti?

 

Roma Hukuku’nda mandatum, meccani vekâleti ifade eden bir tabirdi. Devletler hukukunda manda sistemi, kabul edilmiş bir kurum olarak, Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) Anayasası’nın (Covenant) 22. maddesinden çıkıyordu. Bazı geri kalmış ülkelerin ileri devletler tarafından idare edilmesi için bir sistem olarak tarif ediliyordu. Mandacı devlet, kendisine Milletler Cemiyeti tarafından verilmiş olan ve Cemiyet’in Anayasa’sında kayıtlı bulunan sınırlar içindeki memuriyet gereğince, ülkenin insanları kendi başlarına ayakta durabilecek hale gelene kadar vesayet görevini yürütecekti.

 

Bu sistem, Müttefikler tarafından I. Dünya Savaşı sırasında işgal ettikleri toprakların idaresi konusunda vardıkları uzlaşmaları temsil eder, şöyle ki bunların doğruca ilhakı ya da düşman devletine yeniden bağlanmaları, Müttefik liderler tarafından ilân edilmiş bulunan “savaş amaçları” beyannamesine ters düştüğünden mümkün olmamaktaydı. Öte yandan açıktan açığa ortaya konmuş bu savaş amaçları, Alman ve Osmanlı kolonyal idarelerini de suçlamaktaydı ve toprakların çoğu, bağımsız olarak tanınmalarını imkânsız kılacak gerilik halindeyken bunların en ileri durumda olanları, Müttefikler arasında etki alanlarına bölünmek üzere gizli muahede konusu olmuşlardı. Bu itibarla İngiliz General Jan Smuts tarafından teklif edilip barış konferansından hemen önce ilân edilen şekil, bir çıkış yolu olarak kabul edilmişti. Böylece Müttefikler, göz dikmiş oldukları topraklar üzerinde “mandater” olacaklardı.

 

Milletler Cemiyeti’nin nezaret ve denetiminin de sağlanmış olmasıyla bu çözüm, idealist geçinenleri de tatmin etmişti. Yerli halk da bir muhtemel kurtuluş hayaliyle avunacaktı; nasıl olsa komprador burjuvazi için böyle bir sorun yoktu. Mandaterlerin görevi, yerlilerin çıkarına (!) ya da dünyanın iyiliği için (!) bir vekâletten ibaretti: Amerikan 1916 Jones Yasası’nda (Act) Kongre “Birleşik Devletler halkının amacı, bir kararlı hükümet kurulur kurulmaz Filipin Adaları’ndan hükümranlığını çekip buraların bağımsızlığını tanımaktır…” diye beyan etmişti. Sözünde de durdu. Birleşik Devletler halkı, Filipinler’e resmî bağımsızlığını verdi. Ama elini çekti mi?…

 

Bu insancıl kuramların uygulanmasındaki tutarsızlık ve bütün gelişmiş devletlerin ticaret ve yatırım için böyle açık kapılara karşı her gün artan ilgileri, bu emperyalist vasi ve bekçilerin uluslararası denetimde tutulmaları gereğini ortaya koyuyordu.

 

Bir eve küçük kız evlâtlık olarak verildiğinde örfî olarak bu, kızın yetişip evlendirilmesine kadar bakılması ve eğitimi içindi ve muhtar, kızın herhangi bir şekilde suistimal edilmemesini denetlerdi. O ise ki zavallı evlâtlık denilen o mutsuz çocuğun “hanımefendi”nin elinden neler çektiğini bilmeyen yoktur… Devam edelim.

 

Milletler Cemiyeti Yasası mandalar sisteminin sadece “kendi başlarına ayakta duramayacak ulusların oturdukları topraklara” uygulandığını, bu ulusların “vesayet” altında olduklarını ve mandanın karakterinin “ulusun gelişmişlik derecesine” ve sair koşullara göre değişmesi gerektiğini açıkça beyan ediyor ve üç ayrı toprak tipini, A, B ve C manda bölgesini tefrik ediyordu. A alanları için Yasa’da “evvelce Türkiye’ye ait olan bazı toplulukların, bağımsız uluslar olarak kendi başlarına durabilecekleri zamana kadar bir mandater tarafından idarî tavsiye ve yardım sağlanması kaydıyla varlıkları muvakkaten tanınabilir. Bu toplulukların istekleri, mandaterin seçiminde başlıca etken olacaktır” denmektedir. Bu topluluklar üç manda halinde örgütlenmiş olup bunlar Irak, Suriye ve Filistin’di.

 

B ve C tipleri Afrika’nın çeşitli bölgeleriyle bir takım Pasifik adalarına uygulanacaktı.

 

Sistem, özellikle A.B.D., Almanya ve Sovyetler Birliği tarafından, ilhak için ince bir örtü olarak değerlendirilmişti. A.B.D.’nin ilk başlardaki bu kuşkusu çabuk zail olacak, Almanya, Cemiyet’e kabul edilip Daimî Manda Komisyonu’na bir Alman seçilince, sisteme arka çıkacaktı ve bölgenin kesin ilhakına karşı kesin vaziyet alacaktı.[32]

 

Yasa’sıyla kurumlaşmış manda sistemi ve Başkan Wilson’un gözlerden yaş akıtan insancıl Prensipleri, karanlıklar içinde kalmış bir takım Türk aydını için bir umut ışığı olmuştu; Sadi Borak, Falih Rıfkı’ya atfen şu bilgileri veriyor.[33]

 

“Vatanseverliklerine hiç şüphe olmayanların imzaladığı bir tarihî belge 1918’deki iç çöküşün ne kadar derinlere gittiğini gösterir. Belgenin Türkçesi yok edilmiştir. Fakat İngilizcesi Amerika Dışişleri Bakanlığı arşivinden alınıp Ankara Üniversitesi Tarih Araştırmaları Dergisinin III. cilt 4-5. sayısına ek olarak yayımlanmıştır. Birinci imza Halide Edip (Adıvar) ve sonra sırasıyla Yunus Nadi (Abalıoğlu), Ahmet Emin (Yalman), Velit Ebüzziya, Celâl Nuri (İleri), Necmettin (Sadak) gibi isimleri görüyoruz. Bu dilekçe Türk Wilsoncular Birliği adına 5 Aralık 1918 (Salı) tarihi ile A.B.D. Başkanı Woodrow Wilson’a verilmiştir.”

 

“Belgede… Türkiye vatanseverlerinin ve aydınlarının tarih ve geleneklerinden… dolayı kendileri tarafından kabul edilecek herhangi bir sistemin bir müstebitliğe doğru soysuzlaşacağı kanısına vardığı bildirilmektedir. Bu sebeple kendi milletlerinin, belirli bir zaman içinde, devlet işlerini bile yabancı bir idarenin yönetimi altına sokmaya ihtiyacı olduğu inancındadırlar. Dilekleri, gelişmemiş ve geri kalmış bir milleti, belki bir zaman için, eğitmektir. Belge, bu önsözden sonra şartlara geçiyor:”

 

“1) Padişahın hükümdarlığı ve Türkiye için meşrutî bir hükümet şekli korunacaktır. 2) Bütün seçimlerde… 3) Finans, tarım, endüstri, bayındırlık, eğitim Bakanlıklarının her birine uzman yardımcılarıyla birlikte bir Amerikan baş müsteşarı getirilecek, bu müsteşarlardan kurulu Amerikan komisyonu yeni esaslara göre gereken reformları yapacak, yeni metotları getirerek sosyal refah ve öğretimle ilgili bütün çalışmaları düzenleyecek ve tamamıyla idare edecektir. 4) Adliye reformu… 5) Jandarma ve Polis işleri… 6) Türkiye’nin her vilâyetinde görevli yerli idarede reform yapacak olan bir Amerikan başmüfettişi ile ona bağlı uzmanlar bulunacaktır. 7)… 8) Amerikan yönetimi en az 15, en çok 25 yıl sürecektir. 9) Amerika tarafından yönetilmesi istenen Türkiye’nin sınırları barış konferansında tespit edilecektir”.

 

Anlaşıldığı kadarıyla bu zevat Türkiye’yi kendiliklerinden “A sınıfı” mandaya sokmuşlar. Devam edelim, son cümleleri dinlemeye.

 

“Falih Rıfkı Atay, bu belge üzerine düşüncelerini şöyle belirtmektedir:”

 

“Viyana kapılarına kadar giden koca Osmanlı imparatorluğunun son aydınları, hem de koyu milliyetçi aydınlar kuşağının son sözü bu idi.”

 

Bu “son söz”, sadece 1918 aydınında mı kalmıştı? içinde yaşadığımız şu yıllarda, “cephe” kuracak kadar “milliyetçi”ler, bunun uygulamasını da sürdürmüyorlar mıydı, III. Abdülhamit tarafından başlatılmış uygulamayı?…

 

Bu manzara bize, tarihî olayların bir yeni baştan değerlendirilmelerinin gereğini telkin ediyor. Uluslararası sayılacak tarihte yer etmiş Dreyfus “adlî hata”sı sonunda düzeltilmişti. Düne, bütün bu anlatılanlara ve de… bugüne bakarak Ali Kemal’i aynı şiddetle yargılamayı sürdürecek miyiz?…

 

Şimdi de sözü Kâzım Karabekir Paşa’ya bırakalım.

 

“17 Haziran’da (1335/1919) iki mektup aldım… Biri İstanbul’dan 1 Haziranda Miralay İsmet Bey (İnönü) tarafından yazılıyor. Diğeri Havza’dan 7 Haziran’da Erkânıharp Binbaşısı Hüsrev Bey (Gerede) tarafından yazılıyor. Her iki mektubun her cümlesi mühim, fakat beni en ziyade düşündüren (Manda)nın efkâr-ı umumîye haline gelmesidir. İsmet Bey mektubunda şöyle diyor: ‘Ekseriyet diye ifade olunabilecek bir kitlede -yahut benim tanıdıklarımın ekseriyeti- Amerika mandasını, parçalanmamış bir Türkiye’yi toptan deruhte etmek üzere tercih ediyorlar’.”

 

Karabekir Paşa buraya bir dipnotu koyup şunları kaydediyor: “İsmet, Sivas Kongresi’nden sonra dahi bu fikrini değiştirmemiştir. Şifreli telgrafı yazılıdır”. Paşa her iki mektubu derç ediyor. Hüsrev Bey’inkinde şunları okuyoruz: ‘İngiliz himayesi isteyen hükümetten ve Hürriyet ve İtilâf Fırkası’ndan başka kimse yok. Rauf Ahmet (İstiklâl) Cemiyet-i Akvam’ın murakabesi altında olmak üzere tavsif edilen bir (Manda) usulünü tercih ediyor. İstiklâliyet-i tammenin hiçbir vakit nasibedar olamayacağını, ismen olsa bile bin türlü kuyud ve şurût (kayıt ve şartlar) altında hâl-i esaretten farkı bulunmayacağını, binaenaleyh Amerika gibi bitaraf ve prensiplerine sadık bir hükümetin himaye değil fakat murakabe (denetim) tarzında olan (Manda)sını ileri sürüyor. Ehven-i şer (kötülerin en hafifi) olan bu usulün millete ne derecede faidesi dokunacağını doğrusu kestiremiyorum. Fakat ihtimal ki bu fikir en son bir çare-i halâs (kurtuluş çaresi) olabilir…”[34]

 

Bütün bunlar, bugünlerin bir takım uygulamalarının, Mütareke yılarında yerleşmiş düşüncelerin kendilerini, bazı beyinlerde, ısrarla korumasının sonuçları olduğu kanısını veriyor insana.

 

Ve nihayet son bir yılın kıssaları acaba bize ne hisse bırakacak? Gazete sayfaları arasında yer alan “öykü”ler aslında bir yüz yılın hikâyesinin, baştan beri anlattığım hikâyelerin bir yinelenmesinden başka bir şey olmuyor. Galiba böylece, alacağımız hisseyi şimdiden kısaca açıklamış oldum: eski tas, eski hamam… Ama yine bazı ayrıntılara girmede yarar var. Şimdi bunları belli kategorilere ayırıp ayrı ayrı irdeleyeceğim.

 

Frankfurt kenti Goethe Ödülü, Hitler rejimine bağlılığı ve aşırı sağcı çevrelere yakınlığıyla bilinen Ernest Jünger’e verildi (Cumh. 4.11.82).

 

“FAC’de seçim tartışmalarının dışında kalan Nazi’ler Başbakan Kohl ve sağcı ortağı Strauss’a ateş püskürüyorlar. Ülke tarihinde uzun yıllar ilk defa sağa doğru bir kayış eğilimi gören Nazi’ler, Başbakan Kohl’u gereksiz yere erken seçime gittiği için ‘devleti bunalım tehlikesine atmakla’ suçluyorlar. Neo – Nazi gruplarından birinin lideri Gerhard Frey, Deutscher Anzeiger adlı Neo-Nazi yayın organında şunları yazıyor: ‘Helmuth Kohl’un – ve hepimizin – şansı yaver gitmezse Kohl, FAC tarihine bir devlet bunalımı yaratan kışkırtıcı olarak geçecektir’. Frey, ‘seçimlerden bir kızıl – yeşil çoğunluk çıkması başlıca ihtimaldir’ diyerek ülkedeki sağa kaymanın henüz aşırı sağcı bir parti oluşamadan önlenmesi ihtimalinden duyduğu kaygıyı belirtiyor.”

 

“Hür Demokratların giderek CDU’dan daha sağa kaydığını iddia eden Spiegel dergisi, son sayısında bu iddiasını güçlendirmek için Frey’in ‘FDU’ya oy verin’ çağrısına değindi. Neo – Nazi lideri şöyle diyordu: ‘Hür Demokratların sosyalistlerden kopması doğru yolda atılmış bir adımdı. Genscher özgürlükçü liberal bir hareketin yaratıcısı olarak tarihe geçebilir’. Frey, özgürlükçü liberal hareket örneği olarak I. Dünya Savaşı’ndan sonra Hitler’in Nazi partisi ile ittifak kurarak Nazi’leri güçlendiren Alman Ulusal Halk Partisi’nin adını veriyor. Frey, Hür Demokratların (FDP) çöküşünü gönülden isteyen sağcı Bavyera Başbakanı Strauss’a da cephe alıyor…”

 

“Resmî Nazi partisi NPD ise tüm partilere karşı bir kampanya yürütmeye çalışıyor. NPD’nin yayın organı Deutsche Stimme’nin bir başyazısında Nazi’ler şunları yazıyor: ‘İşbaşında ister Kohl ile Strauss, ister Brandt ile Schmidt ve Genscher olsun, hepsi bir. Hepsi işgalci ABD’ne sadık kalıyor…’.” (Cumh. 27.2.83).

 

Bu son tümceler çok büyük bir yalan sayılmaz. Gerçekten hep ABD’ye sadık kişiler ve… Almanya’yı, onun isteği doğrultusunda, hiç direksiyon kırmadan, sağa, daha sağa sürükleme çabasını sürdürüyorlar. Nitekim:

 

“FAC parlamentosu, Yeşiller grubunun, Nazi Almanya’sını kınama günü yapılması yolundaki önerisini reddetti. Nato aleyhtarı Yeşiller’in, faşizme yeniden dönülmesinin önlenmesi için bir parlamento oturumu yapılması yolundaki isteğini de dikkate almadı” (Cumh. 6.5.83)…

 

Washington Post’un boşboğazlığı: “ABD gizli servisi, ‘Soğuk savaş’ döneminde Nazi’lerden yararlandı… İngiltere ve ABD gizli servisleri, Nisan 1943’den sonra Doğu Bloğu ülkelerinin Nazi savaş suçlularının geri verilmesi yolundaki isteklerini reddettiler… Söz konusu servisler, Nazizm aleyhtarlarını yıllarca izlemiş olan Nazi’leri elde etmeye çalışıyorlardı…” (Cumh. 5.4.83).

 

“ABD’ye sadık” Alman hükümetlerinin, oradaki Türk siyasî faaliyetleri karşısında çok iyi bildiğimiz tutumlarında hiçbir değişme görülmüyor. Dev-Sol ve Halk – Der örgütleri kapatılıyor, aşırı sağcılara el sürülmüyor. Buna da Alman Sendikalar Birliği itiraz edip Türk Federasyonu (MHP’nin Almanya örgütü) ile MSP’nin İslâm Dernekleri’nin de ayni şekilde kapatılmasını talep ediyor (Mill. ve Hürr. 11.2.83). Bu isteğin yerine getirildiğine dair henüz bir haber alınmış değildir. Sadece İpekçi cinayeti dosyasında bir aşama olarak “Almanya’daki Ülkücüler’le ilgili bütün bilgiler geldi. Ülkücü Türk Federasyonu’nun dosyasını İstanbul savcılığı inceliyor” diye bir şeyler okumuştuk (Cumh. 13.1.83). Ne tür ya da ne biçim hazırlanmış bilgilerdir bunlar, bilmiyoruz.

 

“Bonn’da son haftalarda… Türk aşırı sağı, Türk mafyası ve Bulgar gizli servisi arasında Papa’yı öldürmek amacıyla kurulduğu ileri sürülen bağ, dünyada olduğu gibi Alman basınında da güncel konulardan biri. Bir fark, Alman basın ve yayın organları gelişmeleri yansıtırken, doğrudan kendilerini ilgilendiren bir noktaya ağırlık veriyorlar: Ağca olayıyla ilişkisi bulunduğu ileri sürülen birçok kişinin FAC’de belirlenmesine rağmen, polis makamlarının kayıtsız kalmalarını eleştiriyorlar. Örneğin ARD TV’sinin ‘Report’ adlı magazin programı geçen salı günü bu konuya ayırdığı 10 dakikada Almanya’daki Türk mafyası üzerinde durdu. Uzun süre Münich’de yaşayan Atalay Saraç ile bir şirket kuran kaçakçı Bekir Çelenk konusunu daha önce 19 Ekim’de ele aldığı halde Alman polisinin kayıtsız kaldığını doğruladı. Sunucunun programı şu sözlerle noktalaması dikkati çekti: ‘Acaba Alman makamlarıyla Türk mafyası arasında bir çıkar ilişkisi mi var?’… Bu ağır suçlamaların gerekçeleri, Report yapımcılarına göre şöyle: ‘Türkiye’de kaçakçılık suçundan aranan Bekir Çelenk hakkında Interpol’a bilgi verilmiş olması gerekir. Nitekim 19 Ekim’deki yayından bir gün sonra Çelenk’le ilgili bir kayıt olduğu doğrulanmıştır. O ise Report yapımcılarının 13 Ekimde Federal Emniyet Dairesi BKA, 15 Ekim’de de Federal İçişleri Bakanlığı’na yönelttiği sorular, Bekir Çelenk’le ilgili bir kayıt ve bir bilgi bulunmadığı şeklinde yanıtlanmıştır. Tutuklama emri, ancak kuşkuların üzerinde toplandığını sezen Çelenk’in ortadan kaybolmasından sonra çıkmıştır’.”

 

“Programda Alman makamlarına yöneltilen eleştirilerin bir kısmı da önceki gelişmelere dayanıyor. Örneğin sınır kenti Aachen’ın Yabancılar Dairesi tarafından, yabancı uyruklu birçok terörist ve karanlık kişilere, Almanya’ya giriş ve oturma izni verilmiş olduğu yolunda iddiaları var… Belgelerin çoğunda Aachen Yabancılar Dairesi şefinin imzası var…” (Cumh. 17.12.82).

 

Elin ağzı çuval değil ki… Ama o “el”i başkası bilhassa konuşturuyorsa?… Buna da Rufailer karışır!

 

“Mehmet Ali Ağca’nın Papa’yı vurduğu silâhı sağlayan eski Nazi Grillmayer, Türkçe biliyor ve Türkiye’de bulunmuş…” (Cumh. 9.1.83).

 

“Avusturya’nın haftalık haber dergisi Profil, adı Papa suikastına karışan silâh kaçakçısı Horst Grillmayer’e ‘Alman Ordu Tekniği ve Araştırma Dairesi’ tarafından görev verildiğini ileri sürüp Grillmayer’in mezkûr daireden 2 bin dolar avans aldığını yazıyor (Mill. 23.1.83). Bu konuda son günlerin bir haberini, genel ilişkisi itibariyle, hemen ekleyelim: ‘Viyana’da yayınlanan Kurier gazetesi, hâlen Bulgaristan’da polis gözetiminde bulunan yeraltı dünyasının ünlü isimlerinden Bekir Çelenk’in silâh kaçakçılığı için sık sık FAC’ne gidip geldiğini öne sürdü. Batı istihbarat örgütlerine yakınlığı ile bilinen Erich Groling tarafından kaleme alınan araştırma yazısında’ FAC ve Çekoslovakya’dan satın alınan silâhların Viyana – Sofya – Türkiye – Orta Doğu güzergâhı ile yerine ulaştırıldığı ve Bulgar gizli servisinin emrinde olan Kintex firmasının bunda büyük rol aldığı” iddia edildi (Mill. 22.5.83).

 

Bu arada, meşhur “geleneksel dostluk” theması ne oldu?

 

“… CDU tarafından Bonn’da düzenlenen ‘yabancılarla ortak bir gelecek için’ adlı iki günlük kongrenin kapanış konuşmasını yapan parti genel sekreteri ve Federal Aile Bakanı Heineı Geissler, tarihî bir geçmişi bulunan Türk – Alman dostluğunun yaşaması gerektiğini, bunun Almanya için… kaçınılmaz olduğunu vurgulayarak ‘Türk-Alman dostluğu üzerine kumar oynamak yanlış ve tehlikelidir’ dedi.”

 

“CDU parlamento grup Başkanı Alfred Dregger ise, Türklerin Almanya’daki diğer yabancılardan başka bir özelliği bulunduğunu, bunun dinlerinin İslâm olmasından kaynaklandığını belirterek ‘kendisinin İslâm dinine hayranlık (!) duyan bir kişi olduğunu’ ifade etti.”

 

“Dregger, İslâm’ın, sadece bir din değil, aynı zamanda belli bir devlet şeklini de öngördüğünü dile getirerek ‘şu sıralarda İslâm’ın Rönesans’ını yaşıyoruz’ dedi.”

 

Dregger’in sünnet olmak için ne beklediği bir yana, akla başka bir soru daha geliyor: bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?… Niye olacak? Türkiye İslâm dünyasına açılma gösterileri içinde de ondan. Vaktiyle bu dünya Osmanlının elindeyken Wilhelm, onun hamisi kesilmek gibi bir tutum içine girmişti. Zaman ilerlediği için Dregger daha terbiyeli davranıyor… ve…

 

“FAC’nin gelişmiş bir endüstri ülkesi olduğunu, bu nedenle gerek Almanların bir başka ülkede yaşamalarının… doğal karşılanması gerektiğini[35] dile…” getiriyor (Mili. 23.10.82).

 

Neresi ola bu “başka ülke”? Sakın Anadolu olmasın?…

 

Bu arada “Federal İçişleri Bakanı Friedrich Zimmermann, Bild gazetesiyle yaptığı görüşmede, yabancıların Almanya’da yerleşmek istediklerini, çocuklarını Alman okuluna gönderdiklerini, Alman örf ve âdetlerine katıldıklarını ve giderek Almanlaştıklarını, bu nedenle “Alman olmaları” gerektiğini söyledi. Zimmermann, 6 yaş sınırını “insancıl” olarak tanımladı…” (Hürr. 13.1.83).

 

Yabancılar, özellikle Semitik olmayan, büyük bir genetik potansiyele sahip Türkler, Alman olmalıymış! Gapan da gaçan mı? Altı yaş sınırına gelince, Alman psikolog, pedagog ve sair bilim adamları, bundan büyük Türk çocuklarının, yuvada almış oldukları kültürel yapının artık dışına çıkmayı reddettiklerini saptamış olmalıdır. Devam edelim.

 

“İtalyan gazetesi Corriere della Sera’da Türk görüntüsünün Avrupalıların gözünde biçimlenişini işleyen uzun bir yazı yayınlandı. Yazar Magris, ‘Almancada bir sözcük var: Türkennot. Bu sözcük acı, keder, üzüntü, dert anlamına geliyor. Ama ayni zamanda Türk tehlikesi anlamını içeriyor. Almanların özümsediği bu sözcük yüzyıllar boyu Avrupa’nın Türkler karşısında hissettiğini dile getiriyor’ diyor” (Cumh. 16.1.83). Hâlâ ne ister bu adamlar Türklerden? Yoksa Anadolu Türkünün genetik potansiyeli bunlar için bir sorun olmaya devam mı ediyor?…

 

“FAC SPD milletvekili Herta Gmelin, yabancı işçi çocuklarının Almanya’ya sokulmamasına ilişkin İçişleri Bakanı Zimmermann’ın onayladığı yasa konusunda gülüşlerini belirtti. Meclis Hukuk İşleri Komisyonu Başkanı da olan Herta Gmelin, genel olarak yabancı işçi çocuklarından söz etmenin yanlışlığını ‘konu, yalnızca Türkleri ilgilendiriyor’ dedi…” (Cumh. 18.1.83).

 

Ne ister bu adamlar Türklerden?…

 

Ne istedikleri kesinkes anlaşıldı: “Türkler, başka bir dünyada imiş gibi yaşıyor”!… Böyle buyurmuş, Ankara’da resmî temaslarda bulunan Berlin Eyalet Başkanı ve Belediye Başkanı Richard von Weizsaecker ve eklemiş “… Almanlara uyum sağlayamayan yabancılar…la aramızda, Berlin’de var olan insanlık dışı duvardan başka yeni bir duvar kurulmasını istemiyoruz”… (Mill. 31.3.83).

 

Bu ziyaretlerin vaki olduğu günlerde de radyolarımızda Almanca şarkılar, Amerikan uzunçalarlarını bastırıyor; “müzik severler”lerin bu konudaki fikirlerini bilmiyorum.

 

Bu “insancıl” davranışlar bir yana, kendisi için ölmeye gönüllü olan Türklere de Almanların bayıldıkları, bir tarihî gerçektir. Bu kez de gurbetçi Türk çocuklarına Alman ordusu iş kapısı olmuş (Hürr. 7.4.83). Allah saklasın… Tabii bu denli fedakâr “geleneksel dost”un da beyin elektrosuna gereksinimi olacaktı. Bunu da FAC, İstanbul Üniversitesine hibe ediyor (Hürr. 9.12.82).

 

Günler geçerken FAC yurttaşının iç âleminden ne haberler var?

 

Infas Enstitüsü’nün yaptırdığı bir anket sonucuna göre “her iki Almandan biri Türk düşmanı” (Mill. 21.1.83). Ekonomik kriz ve işsizliğin, Amerikan ve Sovyet füzelerinin yarattıkları korku Almanın beyninde kâbus halini almış olacak ki kendini “gizli bilimler”e vermiş görünüyor: yıldız falı, ölümden sonraki yaşam, hayaletler, hortlaklar, cinler, periler üzerine bir sürü kitap, haftalık, aylık dergiler yayınlanıyor. Büyük mağazalarda beş mark atınca “kaderinizi okuyan” kompüterler, “fal otomatları” yer alıyor (Cumh. 24.1. 83).

 

Uwe Bergman ve arkadaşlarıyla birlikte 1960 gençlik hareketlerinin önde gelen simalarından biri olan ozan Hans M. Enzensberger, Ali Sirmen’in sorularını yanıtlarken şunları söylüyor: “… terör, Almanya’da çok gösterişli çıkışlar yapmış olmasına karşın, yine de gerçekten, toplumu tehdit edecek boyutlara varmış değildi. Ama bu duruma karşın büyük bir panik olmuştu toplumda. Hattâ bir histeriden de söz edilebilir. Bu histeri toplum katında olduğu gibi, iktidar katında da hissedildi… Ben sanıyorum ki bu olayın faşizmle ilgisi var. Çünkü Almanya’da olaydan 30, 35 yıl sonra bile, sokak gösterileri karşısında, insanlar dehşete düşüyorlar. Bu belki de içgüdüsel bir davranış oluyor. Ve Almanlar büyük bir sükûnet ve barış özlemi içinde oldukları için bu tepkiler oluştu. Bu tepkiler zaman zaman demokrasinin sınırlarını zorlayan boyutlara ulaştı… Kişisel kanıma göre, FAC’nde kişiden gelip devleti tehdit eden bir terörden çok, iktidardan gelip kişiyi tehdit eden bir terör söz konusu idi… Şu anda Kohl hükümeti ile birlikte geçmişin, 1950’lerin düşünce yapışma dönme eğilimi belirmiş bulunuyor…” Sirmen’in iktidar değişikliğinin nedenleri üzerindeki sorusuna da şu yanıtı veriyor:

 

“Ekonomik etkenin büyük bir rol oynadığı kesindir. Ama öte yandan şu gerçeği de kabul etmemiz gerekir ki, Almanlar için sol demeyelim ama, ortanın biraz solunda bir iktidar biraz anormaldir. Tarihimizde seçimle gelmiş bu gibi iktidarlar son derece azdır. Çünkü Almanlar genellikle tutucudurlar. II. Dünya Savaşının sonrasının güvensizlik dünyasında, elde edilmiş olan görece güvenlik adası durumunu korumak isteyen Almanlar sağa eğilim göstermişlerdir…” (Cumh. 14.3.83).

 

İnsan düşünür oluyor, bu sözler karşısında bir kez daha, bir Brandt, bir Schmidt, bir SPD, sağın solun neresinde diye. O ise ki görünen köy kılavuz istemez: bunlar düpedüz tutucu sağda yer almışlardır. Brandt ve öbür Avrupalı arkadaşlarının sosyal demokrasi üzerindeki lâf salataları da bunun ayrıca kanıtı oluyor. Aslında bu gerçek çok kişilerce de biliniyor. Nitekim Mehmet Barlas da “Bugünün Avrupa’sında, en fazla Marksist kökene sahip Batı Alman sosyal demokratları bile artık ‘doktrinsiz’ bir partidir ve kitleye dönük sınıfsız programları vardır. Avrupa sosyal demokratları arasında işçi sendikalarının desteklediği partiler bulunsa bile, hitap ettiği seçmen kesimine bazıları sadece ‘tüketici’ bile der” (Mill. 5.5.83), diye yazacaktır.

 

Enzensberger’in görüşlerini doğrulayan verileri yine Ali Sirmen’in kaleminden izleyelim: “FAC’nin en geniş ve bu arada en tutucu eyaleti Bavyera’nın (katolik, B.O.) egemeni Strauss… FAC’nin bugünkü iç ve dış politikasıyla pek bağdaşmayan çıkışlarıyla tanınıyor. Eğer Strauss yalnızca Günther Grass, Heinrich Böll gibi günümüzün Alman yazınının uluslararası üne ulaşmış önde kişilerini (değişik!) ‘çürümüş bir kültürün temsilcileri’ olarak görmekle yetinmiş olsaydı, belki (iktidar ortağı, B.O.) CDU’nun bunca tepkisini çekmezdi. Ne var ki yandaşlarının ‘Bavyera aslanı’ diye çağırdıkları bu politikacı, Adenauer dönemindeki Millî Savunma Bakanlığı sırasında, Spiegel dergisi yöneticilerine karşı, akıl almaz suçlamalarla Hitler dönemini andıran baskı yöntemleri uygulamakla da kalmamış, daha sonraları Güney Afrika’daki ırkçı yönetimi desteklediğini açıklamış. Şili’ye kadar giderek, Pinochet’yi desteklediğini açıklayarak, bu diktatörü kimsenin cesaret edemeyeceği deyimlerle övmüştür”.

 

“Strauss’ın partisinden olup yeni hükümette de görev alması olası (İçişleri Bakanı oldu, B.O.) Zimmermann ise, FAC dış politikasında çoktan kapanmış bir sahifeyi yeniden açarcasına, Alman sorununun çözümü Oder- Neisse çizgisinde bitmez diyerek, Doğu ve ekonomik ilişkilerinden büyük kârlar sağlamış bulunan büyük sermayeyi bile ürküten bir tavır içine girmiştir.”

 

“… CDU’nun Başbakanı, kendisine iktidarı sağlayan oylar arasında, hatırı sayılır ölçüde işçi oyunun bulunduğunu da bilmekte idi. Gerçekten son seçimlerde, SPD 2.350.000 oy yitirirken, bunların yalnızca 750.000’ini Yeşiller’e kaptırmış, ama çok büyük bir bölümünün, 1.600.000’inin CDU’ya gittiğini görmüştür” (Cumh. 24.3.83). Bu cümleler, Uwe Bergman ve arkadaşlarını doğruluyor.

 

Ve Bonn’dan Bülent Zarif bildiriyor: “… Üzerinde uzun bir süredir tartışılan ve Nisan ayı sonunda yapılması öngörülen nüfus sayımının yapılmamasını isteyen Yeşil milletvekilleri, halka yöneltilen sorularla ailelerin özel yaşamlarının kontrol edilmek istendiğini ve toplanan bilgilerin salt istatistik açısından kullanılacağı yolunda endişeleri olduğunu ileri sürerek, nüfus sayınımın bu şekilde gerçekleşmesi halinde Almanya’nın Nazi dönemine geri döneceğini ifade ettiler” (Mill. 31.3.83)…

 

Son ekonomik ilişkiler, “geleneksel” seyrini, yüz yıldan beri süregelen karakterini aynen muhafaza ediyor, hedefleriyle, yaklaşım yöntemleriyle. Bakalım bunlara kısaca.

 

“Dünyaca ünlü Mercedes motorları yapımcısı Daimler-Benz, Türkiye’de otomotiv pazarında etkin olabilmek için hazırlanan… ‘Otomarsan Askerî ve Sivil Araçlar Üretim Kararnamesi’ Bakanlar Kurulu tarafından imzalanarak Başbakan Bülent Ulusu’ya geldi… Kararnamenin Evren tarafından imzalanarak yürürlüğe girmesi halinde, Türkiye’de çeşitli firmalar kanalıyla faaliyetlerini sürdüren Daimler-Benz, üç yıl içinde pazarın %74’üne sahip tek kuruluş haline gelecek. Kararname, Otomarsan’ın halen 550 milyon lira olan sermayesinin 7 milyar lira düzeyine yükseltilmesini öngörüyor. Kararnamede, mevcut sermayede Tümosan, Genoto, Has, Koluman ve Mengerlerle Türk bankalarının sermayeden toplam %41’lik pay veriliyor. Sermayenin geri kalan %23’lük bölümünün ise yabancı payı %36 olan Daimler- Benz’in bu payı yeni sermayede de korurken, bankalar tarafından karşılanması öngörülüyor” (Mill. 31.8.82), meselâ Deutsche Bank… (Ahmet Veli Menger Bey’le daha önce tanışmıştık). Devam edelim.

 

Bu ayni haberin altına “Cumhuriyet” ayni gün şunları eklemiş: “Bu sermaye bileşimiyle Daimler – Benz’in, halen dizel motorları üretimini sürdüren Tümosan’ın Aksaray motor fabrikasıyla Otomarsan ve Genoto’nun mevcut tesislerini kullanarak yurt dışından ithal edilecek Mercedes motorları parçalarının montajını yapıp, yurt içinde pazarlayabileceği belirtiliyor… Kararnamede, projenin dış finansman gereksinimi de Daimler -Benz tarafından taahhüt ediliyor. Bu konuda, dış paranın “Türkiye’nin özel şartları ve ticaretin gelişmesine (?) bağlı olarak bulunabileceği” ifadesi yer alıyor… Kararnameyle 1984 yılı için 2.400 adet motor üretimi taahhüdünde bulunan firma, bu miktarın 1.400’ünün de Devlet tarafından satın alınacağı konusunda güvence istiyor”…

 

Adam, “kilometre garantisi”nin tadını unutmamış…

 

Bir hafta sonra da şunları okuyoruz: “Devlet Başkanı Kenan Evren tarafından da imzalanırsa yürürlüğe girecek olan “Otomarsan Askeri ve Sivil Araçlar Üretim Kararnamesi” uyarınca uygulanacak proje, 20 yıldır sürüncemede olan yerli motor üretimi sorununun çözümünde kilit rol oynayacaktır. Proje bugüne kadar Türkiye’ye gelen en büyük yabancı sermaye yatırımıdır. Mercedes yapımcısı Daimler-Benz şirketinin yetkililerinden alınan bilgiye göre, yatırım tutarı yarısı döviz olmak üzere 25 milyar lira olacaktır…” (Mill. 9.9.82). Bunun hemen yanı başına şu küçük haber sıkışmış “Tümosan’ın Aksaray motor fabrikalarında üretimine başlanan 130 beygir gücündeki dizel kamyon motorlarının ilk partisi, siparişi veren Genoto’ya sevk edilmiştir… 1983 yılı içerisinde Genoto ile yapılan 1200 adet motordan oluşan bağlantının tamamlanmış olacağını söylemişlerdir”.

 

Yani Türk mühendis ve ustasının motor yapmak için hiç kimseye ihtiyacı yokken “20 yıldır sürüncemede bırakılmış” bu kilit sanayi, bu kez Türk ulusunun malı olan Tümosan da Daimler – Benz’in bünyesine aktarılmak sureliyle tamamen Almanların denetimine veriliyor. Türkiye’de motor yapılacaksa bu, sadece Almanlar eliyle olacaktır. Türklere böyle şeyler bırakılamaz. Nitekim birkaç ay sonra, gazetelerimizin büyük manşetlerle verdikleri şu haberi okuyoruz: “Dünya Bankası yeni öneri paketi yolladı: “SANAYİLEŞMEDEN VAZGEÇİN”. Raporda, tarım makineleşmenin önlenmesi önerilirken, tarım kesiminin kalkınmada öncelikli sektör olarak ele alınması istendi… Rapor Türk yetkililere gönderildi… Dünya Bankası raporunda özetle şu görüşlere yer verildi: “Yeni bir kalkınma stratejisini kabul etmiş olan Türkiye’de 24 Ocak kararlarıyla alınan önlemlerin, benzer önlemlerle desteklenmesi zorunludur… İhracatın artırılabilmesi için Türk lirasının değeri düşürülmeye devam edilmelidir, ithalâtta korumacılık azaltılmalı, makine ve ara malların ithalâtı serbest bırakılmalıdır. Ayrıca, beş yıllık süre içerisinde gümrük oranları giderek azaltılmalıdır… Türkiye’nin büyük bir tarım potansiyeli vardır… Tarım alanında görülen makineleşme önlenmeli ve bu amaçla çiftçiye sağlanan düşük faizli krediler ortadan kaldırılmalıdır. Hükümet gübre üretim ve satışındaki sübvansiyonu da kaldırmalıdır”. Türkiye’nin özellikle ağır sanayiden vazgeçmesini, ekonomik ağırlığın özel sektöre verilmesini… öteden beri isteyen Dünya Bankası… raporunda… özetle şöyle denildi: “… Sanayi üzerinde iş yapan KİT’lerden vazgeçilmeli… Ayrıca traktör, dizel motoru, ticarî taşıt üretimi alanlarında yapılmakta olan kamu yatırımları özel sektörün çalışma alanıyla çatışmaktadır ve bu husus arzu edilen bir durum değildir… Yabancı sermayenin teşviki için daha büyük önlem alınmalıdır”. (Mill. 17.4.83).

 

O ise ki bir süre önce Sami Kohen şunları yazıyordu: “Bonn’ın Türkiye’ye destek olma kararının ilk işareti, Reagan ile Kohl’ün yaptığı görüşmeden sonra, Washington’dan geldi. ABD’nin, Almanya’daki yeni hükümetten, Türkiye’nin siyasal ve ekonomik alanda yeniden desteklenmesi için, ‘devreye girmesi’ni telkin ettiği anlaşılıyor. Bu konuda, dış politika görüşleri birbirlerine epey yakın olan ABD Başkanı ile Alman Şansölyesi, hemen anlaşmakta zorluk çekmediler” (Mill. 25.11.82). Yani büyük ağabey, yüz yıldan beri sahibi bulunduğu oyuncakla, kurallara uygun olarak, oynama iznini vermiş oluyor, küçük Töton kardeşine. O da, Berlin’de Alman Kalkınma Politikası Enstitüsü’ne, Türkiye’ye yardım konusunda bir araştırma yaptırıyor. Aldığı raporda… “Batılı ülkelerin tutumu sert bir dille eleştirilerek ‘yardımların sürdürülmesini’ istedi. Raporda, ‘askerî alanda Türkiye’nin stratejik avantajlarından yararlanmak istemek, ekonomik alanlarda ise ona ihtiyacı olan yardımı yapmayıp siyasî alanda da ona cüzamlı gibi muamele etmek, herhalde izlenebilecek en kötü bir politika olmalı’ denildi” (Mili. 18.11.82).

 

Bir ay sonra, 18.12.82 günü Ekonomik ve Sosyal Etütler Konferans Heyeti’nin “1982 sonbaharında Türkiye’nin iktisadî durumu ve özel sorunları” adlı panelinde konuşan Prof. Dr. Atilla Gönenli, “vergi otomasyon işi, bunu ülkemizde yapacak eleman olmasına rağmen nedense Almanlara yaptırılıyor” diye yakınmıştı.

 

Evet, kural gereğince Türklere bırakılmayacak birçok iş vardır. Bunlardan biri de, meselâ, alkaloid fabrikasıymış. Afyon’un Bolvadin ilçesinde Alman Knoll firması tarafından kurulan ve 20 milyar liraya mal olan fabrika, nedense yıllardan beri bir türlü çalıştırılamıyor. Knoll açıklamadan kaçınıyor. “… İsminin açıklanmasını istemeyen bir üst düzey yetkilisi şunları söyledi: ‘Bu çok kârlı bir projedir… Knoll firmasının alkaloid fabrikası kurmayı ilk kez Türkiye’de denemesine gelince, bu firma aslında ilâç üreticisidir. Alkaloid fabrikası yapmamış olabilir ama bildiğimiz kadarıyla başka fabrikalar yapmış’ (Mill. 12 ve 13.1.83).” Ortada bir gerçek teknik pürüz varsa bunu Knoll’ün ne yapıp yapıp giderememesi düşünülemez. O halde firma bu işi Türkiye’de alkaloid yapılmaması için üstlenmiş demektir. Bir Stift daha!… Biz yine işimize bakalım.

 

“Türkçe, F. Alman okullarında birinci yabancı dil oluyor” (Mill. 14.2.83).

 

“Türkiye’deki Alman firma temsilcileri basınla tanıştı… Bu amaçla Başkonsolosluk binasında düzenlenen bir kokteylde hazır bulunan Alman işadamları arasında…: AEG’den…, AEG-Telefunken’den…., BASF’dan…., Birleşik Alman İlâç Fabrikaları’ndan…., Deutsche Bank’tan…., Bayer’den….,Lufthansa’dan…., Diesel Magnet’den…., Dresdner Bank’tan…., Etmaş (Siemens)’ten, Feustel Nakliyat’tan…, Grille Maden’den…, MAN’dan…., Magnesit’ten…, Otomarsan’dan…, Türk Hoescht’ten…” (Mill. 4.3.83). “Almanya 394 milyon marklık kredi açtı” (Cumh. 4.3.83). “Yabancı sermayede canlanma… 1983 yılının ilk ayında izin verilen yabancı sermayenin ülkeler itibariyle dağılımında ilk sırayı 19,8 milyon dolarla F. Almanya, 2 milyon dolarla Hollanda izledi—” (Hürr. 8.3.83). Aynı haberi, biraz daha ayrıntılı olarak Cumhuriyet de verdi.

 

“Almanlar işçi yatırımlarına ortak olmak istiyor… SPD ve FDP’nin kurduğu koalisyonda Ekonomi Bakanı olan Werner Klumpp’un başkanlığında 14 kişilik bir Alman heyeti Ankara’da temaslarına başladı…. Hâlen Saar Bankası başkanı olan W. Klumpp, Türk işçilerinin yaptıkları yatırımları inceleyeceklerini, bunlardan bazılarına ortak olarak gireceklerini belirtti… verilen bilgiye göre, F. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde çalışan Türk işçilerinin tasarrufları büyük boyutlara ulaştı. Bu kapitalin rantabilitesi verimli olmayan alanlara yatırılarak kısa bir süre sonra sermayenin sıfıra inmesini önlemek amacıyla F. Almanya ortak bir yatırım plânı üzerinde duruyor.”

 

“Siyanet (koruma) meleği” dediğin böyle olur… Devam edelim.

 

“Bu yatırımların ne olabileceği ve özellikle Türk hükümetinin garantisi altında özel teşebbüsle ortaklık kurulup kurulamayacağı imkânları araştırılacak…” (Hürr. 22.3.83).

 

Daimler – Benz’in üreteceği 2400 motorun 1400’ünü mutlaka Devlet alacak, işçilerle ortaklaşa yapılacak “bazı” kârlı yatırımlar da yine hükümet garantisi altında olacak! Tatlı gelmişti ünlü “kilometre garantisi”…

 

Aynı gün bu haber Cumhuriyet’te de “eski Alman Maliye Bakanı Ege sanayi potansiyelini inceliyor” manşetiyle çıkmıştı. Ertesi günü Alman ekonomi heyeti “Türkiye’den başka yatırım yapacak ülke düşünemiyoruz” diye buyurmuş (Hürr. 23.3.83).

 

Merak edilecek husus, bütün bu tür yabancı faaliyetlerinde sadece Almanya ve Almanların adının geçmesi oluyor. Nerede acaba ötekiler? Yoksa Töton kendi oyuncağının yanına başkasının sokulmasına izin vermiyor mu?…

 

Bir küçük anı.

 

İki yıl kadar önce bir bilirkişilik konusu için Edirne adliyesinde bulunuyordum. Beklerken pencereden bakıyordum, II. Beyazit Külliyesi yönüne doğru. Tarlaların birinde, bir çite bağlı bir merkebin sırtına üç tane babaç karga çıkmış, biri boyun, biri bel, biri de sağrısı üstünde bulunan bit ya da yara kabuklarını yemekle meşguldüler. Merkep de keyiften dört köşe olmuş hiç kımıldamadan duruyordu. Ama işin asıl ilginç tarafı bu üç karganın, kendi aralarında anlaşıp merkebi tekellerine almış olmaları, yerde sıra sıra olmuş ve imrenerek onlara bakan bir sürü kargadan hiçbirini üste çıkarmamalarıydı. Buna yelteneceklere şiddetle hücum ediyorlar, sonra dönüp hayvanı gagalamayı sürdürüyorlardı.

 

“F. Almanya gıda sanayisinde ortak yatırım yapacak. Ortak yatırım projesiyle Türk işçilerinin dönüşü özendirilmek isteniyor. Proje için Çukurova pilot bölge seçildi”, tıpkı I. Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi. Meğer yukarda adı geçmiş olan Berlin’deki Alman Kalkınma Enstitüsü bu konuda üç yıldır çalışma yapıyormuş! (Cumh. 30.3.83). Tabii burada hemen akla Dünya Bankası’nın yukarıdaki hayırhah öğütleri geliyor. Aslında Almanlar bir taşla iki kuş vurma peşindeler: bir taraftan işçilerin elindeki paradan yararlanmayı düşünürken öbür taraftan da bu parayı denetimleri altına alıp bunun, onlarca istenmeyen sanayi yatırımlarına kaymasını önlemek.

 

“Ekonomik konularda temaslar yapmak üzere yurdumuzda bulunan Deutsche Bank ile F. Almanya’nın Yakın ve Orta Doğu Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Hans Otto Thierbach ve beraberindeki Alman işadamı heyeti bugün ziyaretlerine başlıyor…” (Cumh. 6.4.83). Bu derneği biz çok öncelerden anımsıyoruz.

 

Ertesi günü heyet Başbakan Ulusu tarafından kabul ediliyor ve daha ertesi günü de İstanbul’a geliyor ve TÜSİAD, İSO, İTO ile temasa geçiyor. Thierbach, “bizde para ve teknoloji, sizde ise insan gücü, toprak ve pazar var. Bu şartlarda tarımsal sanayilerde neden işbirliği yapmayalım” buyurmuş (Cumh. 8.4.83). Aynı gün Hürriyet’te şöyle bir manşet okunuyordu: “İşadamları heyeti Türkiye’de nabız yokluyor. Alman bankaları da piyasaya giriyor… Thierbach’ın yaptığı açıklamaya göre Amerikan bankalarından sonra Deutsche Bank, Dresdner Bank, Kommerzbank gibi Almanya’nın güçlü bankaları da ülkemizde şube açacak… Alman işadamları heyetinin başkanı ‘… Niçin Brezilya’ya ya da Tayvan’a gitmedik de Türkiye’ye geldik. Zira biz artık Türkiye’yi bambaşka bir ülke olarak görüyoruz. Son üç yılda çok büyük başarılar elde ettiniz…’ dedi”…

 

Kalkınma Enstitüsü Türklerin “piyaz”a bayıldığını da eklemiş olmalı, raporuna.

 

Ertesi günü aynı gazetede şunları okuyoruz: “… Thierbach’ın belirttiğine göre, gerek ortak yatırımlar, gerek ticarî ilişkiler ve teknoloji transferi açısından Alman işadamları, Türkiye’ye ‘iştahlı gözle bakıyor’. Bu arada Alman bankalarının en kısa zamanda Türkiye’de şube açmasının yanı sıra, ülkemizde bir nükleer santral yapımı gündemde bulunuyor”. Maliye Bakanı Kafaoğlu da Thierbach’a “tarihî, bir hata yaptınız… Almanya işçi ithal etme yerine yatırımlarını Türkiye’de yapsaydı…” şeklinde sitemde bulunmuş.

 

Ancak Alman önerilerinin Türk hükümeti tarafından desteklenmediği öğreniliyor. Danışma Meclisi Üyesi Ender Ciner “böyle bir strateji Türk hükümetinin desteği olmadan bizzat Almanların inisiyatifiyle yürütülemez mi?” sorusuna “Türk hükümeti desteklemese de olabilir” demiş ve “Almanların Orta Anadolu’da motor parçaları yapan orta boy sanayi şirketlerine Siemens gibi büyük çaplı Alman sermayesini ortak etmeyi ve o çerçevede de geri dönmeyi kabul eden Türk işçilerine kredili hisse senedi satmayı düşündüklerini” belirtmiş (Cumh. 9.4.83).

 

Ve Ekonomi Bakanı Graf von Lambsdorff’un destek vaadi: “Türkiye’yi kuvvetli bir ekonomik ortak olarak görüyoruz” buyurmuş (Cumh. ve Hürr. 25.5.83)

 

“Çukurova’da kurulacak entegre model çiftlikleri için Alman ve Amerikan teknolojileri rekabet halinde” (Mill. 31.5.83).

 

Bu arada TIR kamyon ve otobüsleri için ithal malı Mercedes orijinal yedek parça ilânları…

 

“Bakanlar Kurulu, Federal Almanya’nın Siemens A.G. firmasının, Türkiye’de kurulu bulunan Etmaş Elektrik Tesisat ve Mühendislik A.Ş.’ne ortak olmasını kararlaştırdı. Bakanlar Kurulu’nun Resmî Gazete’de yayımlanan kararında, Türkiye ve yurt dışında elektrik, elektronik ve bunlarla ilgili alanlarda üretim yapan Siemens’in, yurt içinde ve dışında mühendislik, müşavirlik, müteahhitlik, pazarlama ve mümessillik hizmet ve faaliyetlerini yaymak üzere kurulan ETMAŞ’ın sermayesine yüzde 51 oranında katılacağı belirtildi” (Cumh. 28.6.83).

 

Yani Siemens, koltuğuna Etmaş’ı alarak hem onunla birlikte Orta Doğu İslâm ülkelerine dalacak, hem de onun oralardaki hareketini denetim altında tutacak.

 

Çıkan yıl, Türkiye’nin ilk özel teşebbüs ciddî metalürjik yatırımı olan Asil Çelik’in krize girdiği dönemlerde gazetelerde bol bol Krupp’un, Asil Çelik ve Makine Kimya Endüstrisi Kurumunun ürettiği, özel çelik ilânları yer alıyordu. Bunun özellikle dikkati çeken yanı, Krupp’un mümessili Türk firmasının Asal Çelik adını almış olmasıydı!…

 

Türklerin nasıl “piyaz”ın etkisinde kaldıklarını Enver Paşa deneyi güzelce göstermişti. Almanlar bu taktiği terk etmişe hiç benzemiyorlar. Çeşitli sektörlere bunun çeşitli şekillerini uygulamakla meşguller. Örnek mi lâzım?: “F. Almanya hükümeti Koç Holding Yürütme Kurulu Başkanı Rahmi Koç’a ‘Yüksek Liyakat Nişanı’ verdi. Rahmi Koç’a Türk-Alman ilişkilerine olumlu katkılarından dolayı verilen nişanı, F. Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Dr. Gearte taktı. Dr. Gearte, daha II. Dünya Savaşı’nın bitiminden önce Vehbi Koç’un Alman firmalarıyla verimli bir çalışmaya girdiğini belirterek aynı nişanın Vehbi Koç’a da verilmiş olduğunu söyledi. Takılan nişana teşekkür eden Rahmi Koç da Siemens, Ford, Bosch, Junkers, Nordmende, Pelikan ve Asil Çelik’in kuruluşu sıralarında birlikte çalıştıkları Thyssen firmaları gibi Almanya’nın önde gelen şirketleriyle Koç Holding arasında köklü bir işbirliği olduğunu söyledi’ (Cumh. 3.11.82). ‘… Liyakat Nişanı takıldıktan sonra konuşan Rahmi Koç, geleneksel Türk-Alman dostluğuna değinerek ‘Türk milleti olarak Almanlarla daha iyi anlaşabiliyoruz’ dedi…” (Mill. 3.11.82).

 

Aradan bir hafta geçecek, bu aynı nişan İÜ İktisat Fak. Öğretim Üyesi ve özel sektörün müşavirlerinden Prof. Dr. Halûk Cillov’a da “Türk – Alman ilişkilerine katkılarından” dolayı verilecek (Mill. 10.11.82). Boyunlarına nişan takılan her ikisi de “mutluluğa gark” olmuşlar…

 

Öbür germanophone ülke de boş durur mu? Bu kez İstanbul Barosu başkanlarından Burhan Güngör ile (Mill. 14.11.82) İÜ Edebiyat Fak. Felsefe Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. İsmail Tunalı’ya (Cumh. 18.12.82) Avusturya’nın nişanları veriliyor.

 

Bütün bunları bir ölçüde “Public relation” çerçevesi içinde irdelemek mümkünse de yine çıkan yılın sonlarından başlayıp bu yılın Nisan ayına kadar taşan, bir “piyaz” serisine tanık oluyoruz ki bunun portesini şimdiden ölçmek güç gibi görünüyor. Daha önce Bülent Ecevit üzerindeki Alman “yatırım”larından epey söz etmiş, on yıllık siyaset yasağının bunca emeği boşa çıkardığını düşünüp durmuştum. Ama bu kez bu “yatırım”ların yeniden başlaması karşısında, konunun başka açılardan da ele alınması gereğine kani oldum ama itiraf edeyim ki bu yeni açının ne olabileceğini pek kestirmiş değilim. Ancak kesin olarak söyleyebileceğim şey, Almanların başını çektikleri sosyal demokrasi ve sosyalist enternasyonal, bir takım safdilleri tuzağa düşürüp Alman iç ve dış politikasının Wilhelm – Hitler ekseni doğrultusunda sürdüğünü gözlerden saklamaya matuf bir oyundan başka bir şey olmadığıdır. Öbür ortaklar, bilerek ve de kendi öz çıkarları gereği, bu oyuna âlet olmaktadırlar. Örneğin çok insancıl Olof Palme acaba şu habere ne tepki gösterdi?: “Groenland’da bir yerli, kötü yaşam şartları içerisinde bulunduğunu söylediği için Norveç adlî makamları tarafından yaklaşık yedi bin lira tutarında para cezasına çarptırıldı. Yerlinin yaşadığı kulübenin sekiz metre kare olduğu ve tuvalet gereksinimini de ormanda giderdiği haber verildi” (Mill. 21.3.83)…

 

Almanların, bu yönde Fransızları kullandıkları gibi İsveçlileri de aynı şekilde kullanmaktadırlar şöyle ki “piyaz” bu kez büyük ölçüde İsveç’ten gelmekte; doğruca Willy Brandt’ın başını çektiği yukarıdaki enternasyonal dolayısıyla şükranlar yine dolaylı olarak Almana yönelik olacak. Yani şekersiz elmasiye yedirilecek, yiyen ise bunda bal lezzeti bulacak…

 

Şimdi ökse olarak kullanılan bu enternasyonalin ne olduğunu, daha doğrusu ne olmadığını bizzat Willy Brandt’ın kaleminden okuyalım. Brandt, daha önce içinden parçalar aktardığım 17 Eylül 1972 tarihli mektubunda bu konuya birkaç sahife ayırıyor:

 

“Bu üçüncü bölümde sosyalist enternasyonalin durum ve çalışma yöntemine birkaç satır hasredip bu yorumları tartışmamıza ithal etmek istiyorum. Yaz tatillerinden önce Viyana’da akdedilen Enternasyonalin son kongresi vesilesiyle sosyal – demokrasi politikasının, bugün barış politikası adı verilen politikanın tasarımı, yoğrulması ve uygulanmasına, az çok kendiliğinden olan bir şey gibi, yardımcı olduğunu kaydedebilmiştik. Barışın, ulusların uzlaşmalarının, uluslararası dayanışmanın hizmetine girmemiz partilerimizde iyi ve sağlam bir gelenek üzerine oturmaktadır. Her şey böyle kalmalıdır zira hiçbir düş kırıklığı hedefimizi değiştirtip pusulamızı bozmamalıdır. Bu perspektif içinde çeşitli sosyal – demokrat partilerinin işbirliğine dair bazı mülâhazalarda bulunmak istiyorum. Partilerimizin çok sayıda üyesinin olduğu gibi çok sayıda sempatizanın da Sosyalist Enternasyonal dediğimiz koalisyona bağladıkları umutların geniş ölçüde boşa çıkacağı kesindir.”

 

“Gerçekten, nedir bu Sosyalist Enternasyonal?”

 

“Her şeye rağmen pürüzden yoksun olmayan bir büyük geleneğin gerçeğidir. Aslı üzerine oturan temel inançların ve bir programın gerçeği. Batı Avrupa’da, devletlerinin gelişmesi üzerinde hissedilir etki yapan partilerin gerçeği. Ve nihayet, dünyanın başka yerlerinde sosyal – demokrat partilerinin ve aynı zamanda bizim anladığımız manada sosyal – demokrasiye ait olmakla birlikte ona yakın parti ve hareketlerin mevcudiyetinin gerçeği.”

 

“Bu mülâhazadan hareket ederek doğruca konudan biraz ayrılıp bizim Enternasyonal’in yapısı ve çalışma yöntemine temas etmek istiyorum. Görüşüme göre, dünya ölçüsünde bir kaynaşmaya varmak arzusu Avrupa sosyal- demokrasisini daha metin ve nitel olarak daha iyi olmaya yardım etmek üzere bizde gerekli olanı, mümkün, olanı yapmaya engel olmamalıdır. Ve Avrupa sosyal – demokrasisinden söz ettiğimde, daha geniş bir topluluğun sinesinde çalışan partileri kastediyorum. Örgütlenmiş topluluk içinde bunların beraberce yerine getirecekleri iyice belirgin görevleri de vardır ama ortaya çıkan sorunlar o türdendir ki çoğu genişlemiş, yani birbirine yakın teşekkülleri içeren partiler işbirliğine girebilirler ve bunu yapmalıdırlar.”

 

“Doğruca Enternasyonali, yani Avrupa çerçevesinden taşan örgüte gelince, herhangi bir sosyal – demokrat parti ya da gereğinde, gerçek ve canlı olmak kaydıyla bir sosyalist parti ile ortaklığı zayıflatmayı isteyecek en sonuncu insan olacağım. Aynı şekilde, takip ve tazyik olunan ya da faaliyetini sürgünde sürdürmek zorunda bulunan sempatizan dostlara bizi bağlayan dayanışmayı da yıkmak istemem. Aksine. Söylemek istediğim şudur: Avrupa’da bizim kendi öz programımız ve partili deneyimiz başka kıtalarda bizimle birlikte, bizim istediğimiz gibi yol almayı arzu edip bunu yapabilen parti ve hareketlerle bağlarımızı sıkıştırmaya engel olmamalıdır.”

 

“Bu hareket ve partiler her iki Amerika’da, Afrika ve Asya’da mevcuttur. Söylediklerimden pratik sonuçlar çıkar. Örneğin, içinde bütün dünyada sosyal – demokrat veya buna yakın partilerin, birlikte yapılabilecek şeyler üzerinde açıkça, serbestçe ve dostça tartışabilecekleri konferanslar düzenlemeliyiz.”

 

“Bizim Enternasyonal’imizin çalışma yöntemlerine gelince, başarılmış olan eser ve onu başarmış olanlara saygısızlıkta bulunmadan bana öyle geliyor ki oya kararlar koyma eğilimimizi frenlemeliyiz. Yöntem az etkin olup hattâ ihtihzayı bile muciptir.”

 

“Bunun yerine başlıca konularda müşterek beyanlar üzerinde toplanıp ayni zamanda çabalarımızı daha iyi koordine etmeyi başarmalıyız. Yani daha az karar ve pratik düzeyde daha çok ayrıntı çalışması. Aslî olarak Avrupa’ya müteallik parti şefleri konferansları, izlenecek yolu daha önce göstermişlerdi. Elimizin altında bulunan çeşitli olanaklar yelpazesinden her gün daha çok faydalanma öğrenilmelidir. Bize yakın dernekler, kuruluşlar, vakıfların desteği sağlanmalıdır. Niçin bir Avrupa uluslararası dergisinin çıkarılamayacağını da göremiyorum.”

 

“İçimizde hiç kimse sosyal – demokratların bir uluslararası ‘kurmay heyeti’ne inanmaz. Büyük ölçüde müşterek inançlara dayanarak, partilerimiz ülke veya bölgelerinde cari koşullara göre yön almalıdırlar ve yabancı direktiflere boyun eğemezler.”

 

“Bununla birlikte bu durum, işbirliğimizin etkinliği bakımından, zamanımızın zaruretlerini karşılayacak düzeyde davranıp davranmadığımızın tetkikini emreder. Önemli alanlarda partilerimizin ağırlığını ayni bir kefeye koymak için daha fazla bir şeyler yapabilip yapamayacağımız saptanmalıdır. Uluslararası düzeyde işbirliğinde bulunmaya muktedir bir Avrupa örgütü olarak sosyal – demokratlar geçmişte olduğundan çok daha kuvvetle işe girişirlerse hedeflerimize daha kolaylıkla varabileceğimiz inancındayım. Enternasyonal’imizin mesaisi daha ciddî sonuçlar vermelidir ve bunu yapabilir…”[36]

 

Bu lâflardan bir şey anlayan beri gelsin. Bunlardan Kreisky ve Palme’nin ne mana çıkarttıkları da merak edilecek bir konudur. Hiçbir şey söylemeden bu kadar lâfı birbiri ardına, gramer kurallarına uygun olarak dizebilmek doğrusu büyük marifet. Komedilerde çoğu kez adamın biri, bilgiçlik taslamak için Lâtince cümleler sıralar. Orada bulunan “yeni zengin” de, “ne kadar güzel ve doğru sözler!” diye yanıt verir ve sonra yanındaki arkadaşına yavaşça dönerek “ne demek bunlar?” diye sorar…

 

Evet, bu Enternasyonal hiçbir şey ifade etmiyor: hedefi belirsiz, programı yok, karar almıyor; idüğü bilinmeyen bir “gerçek”!… Ne çıkar bunun onur misafirliğinden? Çıksa çıksa, bildiğimiz “ortanın solu” çıkar!…

 

Ne çıkar bu “ortanın solu”ndan?…

 

Ama hep söylediğim gibi Almanın gerçekçiliği hiç de oynadığı Sosyalist Enternasyonal oyununki gibi sudan değildir. Bunun mutlaka elle tutulur bir amacı olmalıdır. O da, yine söylediğini gibi, bazı hükümetlerin (Almanlarla) “işbirliği” ruhunu kamçılamak olmalıdır. Bir kez ökseye tünedikten sonra gerisi kolay. Dönelim biz günlük haberlerimize.

 

“İsveç Başbakanı Olof Palme’nin dün gece verdiği 18 kişilik özel davete katılmak ve çeşitli bilim adamları ve edebiyatçılarla görüşmeler yapmak üzere İsveç’e gelen Bülent Ecevit, seyahatinin politik bir nedeni olmadığını açıkladı. Ecevit bugünkü Nobel ödül törenine de katılacak…” (Mill. 10.12.82).

 

“B. Ecevit Başbakan Olof Palme’nin davetlisi olarak gittiği İsveç’te, 1982 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Colombialı yazar Gabriel Garcia Marquez onuruna verilen yemeğe katıldı… Harpsund şatosundaki yemekte Ecevit ile Marquez bir ara baş başa sohbet ettiler. Ecevit Kuzey Avrupa ülkelerinde sosyal – demokrasinin tarih ve gelişimini konu alan kitabıyla ilgili çalışmalar yapıyor… Ecevit’in gelişine İsveç gazeteleri… geniş yer ayırdılar. İsveç TV’si B. Ecevit ile hazırladığı kitabıyla ilgili bir söyleşi yaptı” (Cumh. 11.12.82).

 

Apteshanesizlikten şikâyet ettiği için cezalandırılan adamın ülkesindeki sosyal – demokrasiyi konu alacakmış kitap.

 

“Ecevit’in şiirleri İsveççe ve Danimarkacaya çevriliyor… Diğer yandan İsveç televizyonu Türkçe yayınlar bölümü ve Stockholm radyosu Türkçe yayınlar programı dünkü yayınlarında Ecevit’in İsveç gezisine ilişkin haberler yayınladılar” (Cumh. 14.12.82).

 

“Feshedilen CHP’nin eski başkanı B. Ecevit, İskandinavya gezisinden sonra Almanya’nın Bonn şehrine gelerek SPD lideri Willy Brandt ile bir görüşme yaptı. Norveç hükümetinin davetini kabul ederek Norveç’e gitmesi beklenen kapatılan CHP’nin eski genel başkanı B. Ecevit önceki akşam Alman hükümetinin gönderdiği özel bir uçakla Köln’e gitti…” (Mill. 19.12.82).

 

“Kapatılan CHP’nin eski genel başkanı B. Ecevit, Nisan’ın ilk haftası içinde Portekiz’de yapılacak Sosyalist Enternasyonal’in 16. kongresine onur konuğu olarak katılacak… Ecevit, çağrının Sosyalist Enternasyonalden geldiğini, ilk çağrıya partinin kapalı olması, kendisinin de genel başkan olmaması nedeniyle katılamayacağını bildirdiğini, ancak ikinci bir tel ile onur konuğu olarak çağrıldığını, bunun üzerine… Sıkıyönetim’in izin verdiğini söyledi…” (Cumh. 28.3.83).

 

Ve büyük flash: “Portekiz’in başkenti Lizbon’a yaklaşık 350 km uzaklıktaki Albufeira kasabasında düzenlenen Sosyalist Enternasyonal’in 16. kongresinde, feshedilen CHP’nin eski genel başkanı B. Ecevit’in ‘Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesi için yoğun kulis çalışmalarına başlandı”.

 

“… Yalnız Nobel Barış Komitesi’nin Norveç’in başkenti Oslo’da bulunması medeniyle adaylık önerisini Norveç delegasyonunun işlemesi ve Ecevit’in adaylığının Norveç Parlamentosu’nca da onaylanması gerektiğini…” (Hürr. 10.4.83). Hani, “biz istedik ama…” var ya?…

 

Bunların hepsi iyi de siyaset yasağı varken bu yatırımların neye yarayacağı doğrusu merak konusu oluyor. Hoş, Almanların olmayacak duaya âmin demeyeceklerini biliyoruz. Mamafih, geçenlerde bir emekli Büyükelçimizin sohbet sırasında dediği gibi, “belli olmaz”…

 

Almanya’nın bu geleneksel dostluk oyunu içinde Daimler – Benz, Orta Anadolu’da yurt tutuyor. Almanlar da Müslüman oluyor!:

 

“Alman Protestan Kilisesi tarafından yapılan bu açıklamada, F. Almanya’da yaşayan Müslüman gençlerin sayısının giderek artması nedeniyle okullarda İslâm dini dersleri verilmesi istendi. Protestan Kilisesi’nin İslâm dini üzerine uzmanlaşmış bir yetkilisi olan Michael Mildenberger, Bonn’da düzenlediği basın toplantısında, F. Almanya’da 1985 yılında ilkokula devam eden her on çocuktan birinin Müslüman olacağını, bu sayının daha şimdiden 700 bine ulaştığını vurgulayarak bu çocukların, büyük bir bölümünün burada kalacaklarını kabullenmeliyiz (!)… dedi… Protestan Kilisesi yetkileri… bu konu üzerinde hassasiyetle durulmak ve eğitime başlanılması gerektiğini söyledi” (Hürr. 10.7.83).

 

Müslüman Ost’a Drang için etkin yollar aranıyor. Alman toplumu içinde eritileceği hayal edilen ve büyük çoğunluğuyla Türk olan işbu Müslüman çocukları, “İslâm Dünyası açısından yeterli” (Mildenberger’in ağzından) bir dinî eğitimden geçirildikten sonra bu işte kullanılacak!… Yoksa neden tasalanacaktı Protestan Kilisesi, bu çocukların İslâmî bilgilerinin yetersiz kalmasından?…

 

Gelelim şimdi de avanslara karşılık bizim duygusal, duygusal olduğu kadar da koşut zihniyet ürünü tutumumuza. Madem ki ayni “Mihver” üzerinde oynanacak, adımların senkron atılması gerekir. Aksi halde bir ipte iki cambaz olur…

 

“F. Alman siyasî partiler yasasının Türkçeye çevrilerek DM üyelerine dağıtılacağı öğrenildi. THA muhabirinin edindiği bilgiye göre, F. Alman siyasî partiler kanunu, uzun yıllar Almanya’da kalan ve F. Almanya’da üniversite öğretim üyesi olarak görev yapan DM üyesi Ender Ciner tarafından çevriliyor. Türkçeye çevrilen Alman siyasî partiler kanunu gelecek hafta içerisinde çoğaltılarak DM üyelerine dağıtılacak.” (Mili. 6.11.82)

 

“Anayasa Komisyonu Başkanı Orhan Aldıkaçtı ile Komisyon sözcüsü Şener Akyol dün öğleden sonra Almanya’ya gittiler Almanya’daki bir vakfın (?) çağrılısı olarak giden Aldıkaçtı ile Akyol’un siyasî partiler kanunundan hemen sonra, görüşülmesine başlanacak seçim kanunu için Almanya seçim sistemini inceleyecekleri öğrenildi…” (Hürr. 17.1.83)

 

“Federal seçim sistemi ve uygulaması üzerinde Almanya’da incelemelerde… ve Federal parlamento yetkilileri ve siyasî parti temsilcileriyle de temaslarda bulunan Aldıkaçtı, seçim sistemine ‘baraj’ konacağını bildirdi.” (Mill. 20.1.83)

 

“F. Alman seçim ve partiler yasasını araştırmak için bir süredir başkent Bonn’da incelemelerde bulunan… Prof. O. Aldıkaçtı, dün sona eren çalışmalarıyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, ‘Türkiye’de seçim sistemi mutlaka değiştirilecek’ dedi… Almanya’da uygulamada bulunan ‘baraj’ sisteminin de incelendiğini belirten Aldıkaçtı… açıklamasında, Almanların da kendi seçim sistemlerinden şikâyetçi olduklarını ve değiştirilmesi yolunda bazı çalışmalar yaptıklarını ifade eden Prof. Aldıkaçtı, görüştükleri Alman yetkililerin iki büyük parti ile birlikte ortaya çıkan küçük partilerin zaman zaman istikrarsızlıklara yol açtığını dile getirdiklerini ve bundan şikâyetçi olduklarını belirtti. Almanya’ya parlamenter von Hassel’in daveti üzerine geldiklerini… ifade eden Aldıkaçtı, bu ziyaretleri sırasında Alman milletvekilleri ile de bir araya gelerek konuyu tartışma olanağı bulduklarını söyledi…” (Mill. 22.1.83)

 

“Aralık ayı sonunda OECD çerçevesinde Türkiye’ye yapılan Alman yardımına temel olmak üzere, Alman hükümeti 2 Aralık 1982 tarihinde Alman parlamentosuna bir rapor sundu. ‘Türkiye’deki gelişmelere ilişkin Alman, hükümetinin görüşü’ adını taşıyan rapor… bir hükümet raporu’na dönüştü… Raporun… ‘Sonuç ve değerlendirme’ bölümü altı maddeden oluşuyor. Rapora göre, Alman hükümeti aşağıdaki noktaları dikkate alıyor: ‘Türkiye Almanya’nın önemli bir dostudur. NATO içinde bir müttefikidir… Avrupa Konseyi, NATO ve AET ilişkileri açısından değerlendirildiğinde, Almanya Türkiye’deki gelişmelere karşı kendini bir tavır almak durumunda hissetmektedir. F. Almanya ile Türkiye arasında geleneksel bir dostluk bulunmaktadır… Bu nedenlerle Alman hükümeti Türkiye’deki gelişmelere kayıtsız kalamaz’… Türkiye’de demokrasiye dönüşün Batı’nın ortak sorumluluk ve değer yargıları açısından belirleyici olduğu açıktır. Bu konu aslında 15 Kasım 1982 tarihinde Alman Başbakanının Washington’u ziyareti sırasında Amerikalılarla yürütülen görüşmelerde de ele alınmıştır’ deniliyor…” (Cumh. 23.1.83).

 

“… Halen dünyada Türkiye dışında 3 ülkede siyasî partiler yasası olduğunu anlatan Aldıkaçtı, şöyle devam etti: ‘Batı Almanya, Arjantin ve Portekiz dışında siyasî partilerin çalışmalarını, uyacakları esasları düzenleyen bir yasa yoktur. Bu yasa bir de Türkiye’de vardır’…” (Hürr. 6.2.83)

 

“Uzman, usta ve çırak eğitimi için Almanlarla ‘pilot proje’ hazırlanacak…” (Cumh. 5.4.83)

 

Erdal İnönü, kurmakta olduğu parti hakkında “Batılı anlamda bir sosyal demokrat partinin programıyla temelde benzerlikler taşıyacak, fakat ülkemizin gerçeklerini de göz önünde tutacaktır” demiş (Cumh. 30.5.83). Bu “Batı”, olsa olsa Almanya olabilir… O ise ki “Batı”yı daha geniş coğrafî alan içinde irdelediği belli olan bir ses de İzmir’den şunları duyuruyor bize. Dr. Sedat Akman’ın ağzından: “Biz bugünkü koşullarda bir Sosyal – Demokrat Parti kurulabileceğine inanmıyoruz”… (Cumh. 30.5.83).

 

Ayrıca izaha ne gerek?

 

“İngiliz’den sakınmayı öğütlüyor Ziya Gökalp, Diyarbakır’da çıkardığı Küçük Mecmua’da (sayı 6. Temmuz 1338/1922)[37]

 

“Kardeş, dalgın çıkma yola

Bir yol tut ki emin ola…”

 

“Önde varsa bir İngiliz

Gitme sakın, fena bu iz:”

 

“Önce çalar vicdanını

Sonra alır vatanını”

 

Ziya Gökalp Almanı göremeyecek kadar “dalgın”dı…

 

Bir ulus zayıf düşmeyegörsün, biner tepesine leş kargasından akbabaya, çakalından, sırtlanına kadar. Bunlardan tek birine kızmanın anlamı ne?

 

Evet, ben bu kitabı, “Şu ulus dostumuz, bu ulus düşmanımız” ayırımını yapan safdiller için yazdım. Bugün’ü anlatmak üzere dün’ü kızıma hikâye ettim; umarım ki gelinim, Johnson’la fotoğraf çektirenlerin peşinden gidenler de kulak vermişlerdir buna.

 

[1]              Falih Rıfkı Atay. — Çankaya, C.I, İst. 1953, Dünya Yay. 5, s. 236

[2]              Sadi Borak. — Ata ve İstanbul, İst. 1983, s. 80

[3]              Şerif Mardin. — Jön Türklerin siyasî fikirleri, s. 114-5

[4]              G.V. Plehanov. — Tarihte bireyin rolü, İst. 1982, s. 21-2

[5]              Ay.e.

[6]              Ay.e., s.32-9

[7]              Bkz. Burhan Oğuz, a.g.e., C.I, s.263-4

[8]              F.R.Atay – Çankaya C. I, s.23

[9]              Perry Anderson, — Passages from Antiquity to Feudalism, Norfolk 1975, s. 15

[10]            Hannah Arendt. — La crise de la culture, Gallimard 1972, s. 39-44

[11]            Ay .e., s. 117

[12]            Ay.e., s. 121 – 3

[13]            Ay.e., s. 128 – 9

[14]            Ay.e., s. 132-3

[15]            P. Naville. — La révolution et les intellectuals, s. 160-1

[16]            Fondamantalizm, 1. Dünya Savaşı sırasında A.B.D.’de gelişmiş, Protestan kökenli bir dinî hareket olup modernizmin saldırısına uğramıştı. 1925’te dünya ölçüsünde tartışmaya konu olan bir dava, Tennessee’de bir öğretmenin Devlet okulunda evrim doktrinini okutmasıyla açılmıştı. Dünya Hristiyan fondamental Derneği (World’s Christian Fundamental Association) A.B.D.’de 1918’de kurulmuştu. Mensupları, Kitapların her türlü bilimsel ya da tarihî yorumunu reddediyorlardı ve nesillerin evrimini inkâr edip fixity doktrinine takılı kalıyorlardı. Tanrı her cinsi ilk ve son kez, değişmez olarak yaratmıştır.

[17]            Abdallah Laroui. — La crise des intellectuals arabes. Traditionalisme ou historicisme? Paris 1974, s. 145-154.

[18]            Eugene N. Anderson. — Trends in German intellectual history, in Journal of World History (UNESCO), II/l, s. 214-8

[19]            Ernest Lavisse. — Millî terbiyeye dair. in Yeni Mecmua 33, 21-28 Şubat 1918. Tercüme eden belli değil.

[20]            Montesquieu. — De l’esprit des lois XV/15

[21]            Hegel. — La Raison dans l’histoire, Introduction à la philosophie de l’histoire. Trad. K. Papaioannou, Paris 1965, s. 280

[22]            Louis Dumont. — Homo aequalis. Genèse et épanouissement de l’idéologie économique. Gallimard 1977, s. 137 -169.

[23]            Çankaya, C. I, s. 29-30.

[24]            Christopher Layton. — L’Europe et les investissements américains, Gallimard 1968, s. 25

[25]            Tarafımdan belirtildi.

[26]            Y. A. Petrosyan. — a.g.e., s. 218

[27]            Ay.e., s. 219-20.

[28]            Ay.e., s. 247

[29]            Falih Rıfkı At ay. — a.g.e. s.32-3 O dönemler için çok büyük para

[30]            Ay.e., s. 52-3

[31]            Ay.e., s. 100

[32]            Quincy Wright. — Mandates, in ESS ve EB; Harold K. Jakonson. — Trusteeship, in IESS.

[33]            Sadi Borak. — Ata ve İstanbul, s. 109 -10

[34]            Kâzım Karabekir. — İstiklâl Harbimiz, s.

[35]            Tarafımdan belirtildi.

[36]            W. Brandt, O. Palme, B. Kreisky. — a.g.e., s. 79-83

[37]            Mehmet Kaplan ve ark. — a.g.e., C. II, s. 890 -1