Kültür Eserleri > THKK 3 - İnşaa Isıtma ve Aydınlatma Teknikleri > Aydınlatma

Aydınlatma *

“Şimdi altısı ünlü 29 harfli Luviceden bir sözcüğe dikkatimizi yönlendirelim: Luvi dilinde “LU”,  “aydınlık, ışık” demek. Kendilerine önceleri Lukkalar deniyordu (ışık ülkesi insanları). “LUKK” sözcüğü Hititçede (Nesa dili) “ışık yakmak, aydınlatmak” anlamında kullanılmış. Şimdi de daha yeni dillere bakalım. Örneğin “LUknos” Grekçede “aydınlatıcı, ışık verici” demek. Latincede LUx = Lüks”,  “ışık” anlamında; “LU cerna”,  “mum”,  “LUmen” ise “ışık birimi”nin adı. “Licht” Almancada, “light” İngilizcede “ışık” anlamında kullanılıyor. İngilizcede “ışıklandırma, aydınlatma” anlamında kullanılan sözcüğün içinde yine “LU” var: “ilLuminate”.  Fransızcada “LUmière” “ışık”,  “ışıldamak” ise “LUire”; Ermenicede “LUys” “ışık” ve “ay” ise “LUsin” demek. Rusçada da “ay”a “LUna” deniyor…,”[1] Fransızcada “LUne” dendiği gibi.

Geçelim Asya’ya. Yaşu,  parlak, aydınlık; parlaklık; parıltı vb. Ortaçağda, yaşu’da olduğu gibi bir a-ı ses değişmesi vaki oluyor. Bu sadece Güney-Batı Azerî ışığ’da yaşıyor ki Osmanlı-Türkçede ışık,  parlak, ışık, ziya, aydınlık; lâmba; tavan veya döşeme üzerindeki ışık penceresidir. Hakanî Türkçesinde yaşık (Kutadgu Bilig’te-4893) “güneş”i ifade eden, kün’den daha mutat sözcük oluyor: yaşık boldı törtinç,  “güneş dördüncü (uydu)… (Clauson, s.977).

Yalın,  bütün modern dillerde yaşayan, yal = “alev”den iştikak etmiş bir sözcük oluyor. Turfan metinlerinde ot yalın birle “ateş ve alevlerle” diye okunuyor. DLT III/23’te “Yalın: Alev. Ot yalını = ateş alevi” deniyor. Türkçede yalım,  “alev”dir (Clauson, s.929). Halk dilinde yalım-yalın,  “ateş, sıcaklık” (Hat, Dz, Ks). Yalın,  “parlak” (Ank). Yalaz ve çok sayıda varyantı da, az çok her yerde “alev”i ifade ediyor. Görüldüğü gibi hepsi aynı bir yal kökünden iştikak ediyor (türüyor). Räsänen de (s.181) bazı eklemelerle aynı şeyleri söylüyor.

Yine Clauson (s.208, 209), ayrıntılarına girmediğimiz ört = “yakmak, tutuşturmak, aydınlatmak, ışık vermek”ten örte sözcüğünü zikrediyor. Halk dilinde bugün örten,  “orman, çayır vb. geniş yerleri saran yangın” oluyor, Kn’da.

Konuya linguistik mülâhaza ile girdik. Şimdi de onu, zaman içinde vaki evrimi takip ederek irdeleyeceğiz.

Sanayi çağının yeni kullandığı madenî yağlar (petrol ve türevleri) bir yana bırakılınca aydınlanma, çıralı odunların ya da hayvanî veya nebatî menşeli yağlı maddelerin yanmasıyla sağlanıyor.

Ocak (mutfak ya da ısınma ocağı) ateşi mutat olarak, köy gruplarının birçoğunun yetindiği bir aydınlatma işlevini de görüyor. Aydınlatma niteliği, ışık membaını zeminden yükseltmekle artırılıyor ki böylece taşınabilir aydınlatma araçlarına gelmiş oluyoruz.

Özellikle Doğu’da rastladığımız toprakaltı konutlarında aydınlatma düzenini tetkik etmiş değiliz. Ama varsayım ileri sürmemiz mümkündür. Buralarda başlıca aydınlatma aracı gün ışığı, geceleri de yanan ocağın alevi olmalı. Ocağın yanmadığı yaz aylarında hayat zaten açık havada geçiyor ve eve, yatmak için giriliyor. Vn’da “küçük pencere”ye ışıklama denmesi, gün-güneş ışığının ciddî olarak kullanıldığını gösteriyor. Camın bulunmadığı yer ve zamanlarda, kış günleri gün ışığını içeri alabilmek için pencerelere zeytinyağlı kâğıt gerildiğini Cengiz Bektaş anlatmıştı (Babadağ evleri, s.61).

“Pencere” sözcüğü, Batı’da oluşmuş, “kafes” manasına gelen “pencer”den geçmiş. “… tevsian kafesli pencere, isim, aydınlık almak için bırakılan açıldık. ‘Sencer vezninde pencereden muhaffeftir, ki hane duvarlarında ziya için vazolunan bacadır ve mecazen pencere şeklinde olan nesnelere ıtlak olunur ve kafes manasına da gelir’ (Terceme-i Bûrhan Katı’). Tepe penceresi… pencereler açılmak, mecazen, libas eskiyip ve fersudeleşip delik deşik olmak…” (BTL). DELT de, Sanskrit pinjara’nın kafes manasında olduğuna dikkati çekiyor (s.121).

Bu vesile ile pencere camı konusuna döneceğiz.

Her ne kadar cam eşyanın tarihçesi bizi doğruca ilgilendirmiyorsa da, zaman içindeki teknolojik gelişme zincirinde pencere camını yerine koyabilmek için buna kısaca, bir kez daha, değineceğiz.

Daha önce de söylediğimiz gibi Asurlu ve Mısırlılar renkli cam imalinin “reçete”sini keşfetmişlerdi. Bununla küçük kaplar imal ediyorlardı. Bununla birlikte cam üfleme yöntemi, M.Ö. I. yy.da Suriye’de bulununca, çok daha önemli malzeme haline gelmişti. Artık çeşitli şekiller çok daha ucuz elde edilebiliyor, pahalı seramik ve pewter (kalay-kurşun alaşımı) ev eşyasının yerini alıyordu.

Sofra takımında kullanımı dışında cam, daha başka uygulamalarda faydalı olduğunu kanıtlıyordu. Cam aynalar, cilalı taş ya da bronz aynaları dışlıyordu. Ama çok daha önemlisi, pencere camı üretimi olacaktı. Gerçi ilk ürünler en çok, 30 x 60 cm gibi küçük yassılardan oluşuyordu.

Zenginlerin villalarında ve her şeyin üstünde, banyolarında M.S. II. yy.da yaygın ve iklim koşullarının hiç de ılımlı olmadığı Kuzey ülkelerinde çok daha faydalı oldular.[2]

Farisî çerağ’dan geçme çıra, çam gibi reçineli ağaçların kolay yanan yağlı ve sakızlı bölümlerinden elde edilen ve ateş tutuşturma ya da aydınlanma amacıyla kullanılan çubuktur. Çıra, aydınlatma gereçlerinin gelişmediği dönemlerde ya bir yere takılarak ya da elde taşınarak kullanılıyordu.

Halk dilinde çıra-çırahma-çırakman-çıralık-çırapha-çırapna,  ışık, aydınlık (Ama, Vn); lâmba; kandil (Anadolu’nun Doğu yarısı). Çırabana,  ocak (Rumeli göçmenleri, İst). Çırakman,  geceleri meydanda yakılan ateş (Bil, Ant, Mğ); balıkçı meşalesi’dir (Brs).

Mimarîde, eskiden evlerde odaların duvarlarında, içine aydınlatma amacıyla kandil ya da çerağ konulan küçük hücreler bulunurdu ve bunlara çerağ deliği ya da çerağ gözü denirdi (BL).

Ve yine bazı eski deyimler: Çerağ-ı çeşm,  göz nuru, evlât. Çerağ-ı mugan,  kırmızı şarap. Çerağ-pâ veya çerağ-paye,  şamdan, sokak feneri. Çerağ-perhîz,  fener fânusu. Çerağ-ı seher,  sabahyıldızı. Çerağ-ı sipihr,  ay, güneş ve yıldızlar… (ML).

Tekkelerde, özellikle Bektaşî törenlerindeki “çerağ yakmak”,  “çerağ uyandırmak” vs. gibi âdetler konumuz dışında kalıyor.

“Meş’ale”den galat olan maşala-maşalama-masalan-maşaldan-maşalıca-maşıla, düğünün ikinci gecesinde meydanda ateş yakılarak yapılan eğlence (Brd, Dz); düğünlerde, köy meydanında yakılan ateş (Af, Isp, Ama, Ant); ve doğruca meşale (Isp, Dz, Bo, Ama, Gr, Ar, Hat, Nğ, Kn, Sm, İç, Ba, Çkl, Mn, Brd) oluyor.

Ateş yakmak için başvurulan yöntemlerin başında, özellikle ormanlık bölgelerde, bir demir parçası ile çakılan çakmak taşının ucuna konup şahadet parmağı ile tutulan bir miktar kavı tutuşturmak gelir. Bir iki darbeden hâsıl olan kıvılcım, kavı tutuşturmaya yeter. Buna 40’lı yılların başında İstanbul yakınlarında (Beykoz ile Cumhuriyet köyü arasındaki sık ormanlık bölgede) bile tanık olduk.

“Köyde ateş mühim bir meseledir. Bilhassa kırda kav, taş ve çakmağın beraber bulunması lâzımdır. Yahut gidip bir ocaktan ateş almak gerekir. Yunus (Emre) bu köy realitesini de dinî bir düşünceyi anlatmak için kullanıyor:”

“Issılık u yabanda od mu bulunur anda

Kavı, taşı, çakmağı bir yerde olmayınca

Issızlukta kalma sen, odını söndürme sen

Odı kaçan bulasın ocağa varmayınca”[3]

Kav, meşe, dişbudak, söğüt, kavak gibi ağaçların kabuğunda yetişen bir mantardan (kavmantarı) elde edilen süngerimsi bir madde olup mezkûr kullanılış dışında çakmak kavı,  yani fitilli çakmaklardaki pamuk ipliğine sarılı kav, daha kolay tutuşması için bazı kimyevî muamelelere tâbi tutulur. Artık kav, endüstriyel düzeye yükselmiştir. Krokide görülen “fitilli çakmak”ta, küçük çakmak taşları, üstünde tırtıllı çelik çarkın bulunduğu borunun içine yerleştirilir, alttan bir yay, onları çarka doğru sürekli iter. Başparmakla çark döndürüldüğünde, hâsıl olan kıvılcım, fitilin ucundaki kavı tutuşturur. Ateşi söndürmek için de fitil aşağı çekilir, ona yukarda küçük bir zincirle bağlı altı konik kapak, fitil borusunu kapatır, havasız kalan kav da söner.

Eşyanın tabiatı gereği kavın Asya’da yaygın kullanımı düşünülebilir. Nitekim bütün modern dil gruplarında kav sözcüğü, ko-ku-kağ-koğ gibi varyantlarıyla yaşamaya devam ediyor. Farsçaya da buradan geçmiş. DLT’de (III/155) “Kaw: kav. Çakmak çakıldığında tutuşturan kav” demiş Kaşgarlı (Clauson, s.579).

Burada sözü edilmiş çakmağın ne tür bir gereç olduğunu bilmiyoruz. Herhalde en ilkel şekliyle, üzerine bir demir parçasıyla çarpılan çakmak taşının üzerinde tutulan kav olmalı. Bu varsayım günümüz Anadolu’su için de doğru olmalı şöyle ki El’da çoban çakmağının adı takatuka’dır. Ad, ses taklidi şeklinde verilmiş, demirin çakmak taşına darbelerinin sesininki. Yine, Rumeli Göçmenleri Edirne’de “meşinden yapılmış çakmak kesesi”ne punka diyorlar (Bulgarcadan mı?…). Bu kese, hiç şüphesiz kav kesesi olup çakmak taşı ile demir parçası bunun içinde tutuluyor.

Çkl’de çobanlar kibrit yerine kalem biçimindeki ağaç kavı ile kükürt karışımını kullanıyorlar ve bunu çakma taşı ile yakıyorlar. Kibrite Ezm’da kükürt deniyor. Kükürt kibritçiliği = kükürdü eritip pamuk ipliği üzerine dökerek kibrit yapma işi oluyor Ky’de. Ve bu bapta şaşırtıcı bir adlandırma: ispirte-ispirto-isbirte-isbite-isfirte-ispirta-işbirte-işpirto = kibrit (Af, Isp, Brd, Dz, Ay, Çr, Kn, İç, Ant, Mğ, Ada, Mn, Ba, Bil, Hat, Nğ, Kıbrıs, Gr).

Akkad dilinde kupritu,  kibrit oluyor.

Bundan elli altmış yıl öncesine kadar genellikle Yahudi olan seyyar satıcılar, boyunlarına asılı, göbekleri hizasındaki küçük tabla içinde sigara kâğıdı, fitil, çakmak taşı, iğne iplik… gibi emtiayı satarlardı. Artık ne kimse sigara sarıyor, ne fitilli çakmak kullanıyor…

Arabî fetîl veya fetîle’den fitil, bilindiği gibi mum, kandil ve lâmbaya konulan, emdiği yağla yanarak aydınlanmayı sağlayan bükülmüş pamuk ip olup Asya’da değişik adlar altında biliniyor. DLT’de “belik, kandil fitili” (I/385). Ayrıca I/267’de de geçiyor.

Bu bilik, fitil, Güney-Doğu Türkçesinde pilik olarak devam ediyor. Bilik olarak da Kuzey-Merkez Kırgızca’da var. Başka modern dillerde de bilte-pilte-melte sözcüklerine sahiptirler ki bunların Farsçaya bağlı (Farisî pilta) olup olmadığı tartışılıyor (Clauson, s.339). Öbür yandan Räsänen de Özbeklerde falik-filek-pilek,  Doğu Türkçesinde pilik, Orta Türkçede bâlik (Çağatay…) sözcüklerini veriyor, fitil karşılığında (s. 144).

“İncilâ-i ruhu yaktıkta fitil

Söndü kandili Zebur ü İncil” (Hakanî)

(“incilâ = parlama, cilâlanma; görünüme belli olma).

Günümüz Anadolu halk dilinde bandik,  küçük lâmba (Gr); çabuk ateş alabilir, yanabilir madde, kav (Ank). Aynca bandik-bandak-bandi, çam ağacından yapılmış bardak veya testi oluyor Ama, Ky Ank’da. Çıra da çam türü ağaçtan çıkmıyor mu?

Kn, Af, Brd, Bil, Es, Ank, Çkl, Bo, Ks, Çkr, Çr, Sn, Gm, Yz, Kn, Ada ve Ed’de idare lambasına şinanay deniyor.

Göktürk çağında (VII. – XIII. yy.) deriden ve kumaştan yapılmış, kemere (kurşak’a) takılan çakmak taşı-kav kesesine çok rastlandığı gibi bunlar Volga Bulgarian kültür çevresinde çok daha yaygındı diye anlatıyor Ögel.[4]

Bazı bölgelerde (örneğin Çkl), kav kükürtle yoğrularak “kibrit” haline getiriliyor ki buna İst, Şile’de kibrite fuka deniyor (Latince focus,”ocak” anlamına gelmektedir…).

[1]           Hikmet Uğurlu. – Kültür süpürgesi süpürüldü, in Cumhuriyet (Gaz.) 27.07.97

[2]           R. J. Forbes and E. J. Diyksterhuis. – A history of science and technology. 1. Ancient time to the seventeenth century, Middlesex 1963, s.78-79

[3]           Mehmed Kaplan. – Yunus Emre ve nebatlar, in Türkiyat Mecmuası XII, 1955, s.48-49

[4]           Bahaeddin Ögel. – op.cit., s. 157, 250

( * ) Site yönetimi tarafından eklenen başlık, bağlantı ve içerikler – bu içerikler kitabın orjinalinde yoktur okuma kolaylığı için site yönetimi tarafından eklenmiştir.