Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Askerî Kölelik Kurumu

Askerî Kölelik Kurumu

Yukarda sözü geçen “köle asker” kurumu, konumuzla doğruca ilgili olmamakla birlikte, Türk-İslâm devletlerinde aldığı şekiller itibariyle bir etki akımı yaratmış olduğundan ve hele sonradan Osmanlı askerî örgütlenmesinin önemli bir öğesi haline gelmiş olmasından ötürü, bundan kısaca söz edeceğiz. Kaldı ki mezkûr devletlerde iktâların bir bölümünün lehtarları, sosyal mertebeler merdivenine tırmanmayı başarmış bu köle askerler olmuştu.’’

Bu köle askerlerin arz ettikleri sosyal hareketlilik (mobility) aslında bir sosyal değişmeyi ifade eder. “…İlk İslâm toplumu hızlı sosyal ve politik değişmeler yaşadı. İslâm toplumunun tabiatı ‘seyyal’ idi.”[1] Gerçekten İslâm toplumu hayli hareketli olarak tarihin önüne çıkıyor. Bu hareketliliğin tarifinde fayda var: “Sosyal hareketlilik, özellikle kuvvetli bir irsî statü ideolojisine sahip toplumda, bir statü ahenksizliği olarak düşünülebilir. O kurumların (meselâ bürokrasi, ordu, kaza) yapısal farklılaşmasının bir ürünüdür.”[2] Onun tetkiki bize bir toplumun “açık” ya da “kapalı” olduğunu öğretir. Bir “açık” toplumda, fertlere kendi mesleklerini seçme ve şahsî kabiliyetleriyle sosyal merdivene tırmanma olanağını sağlar. Öbür taraftan ise bir “kapalı” toplum, insanlarını baba mesleği ya da ticaretini sürdürmeye icbar edip bir insanın doğuştan statüsünü önceden saptar. Vazedilmiş kanun ya da sosyal örf, yukarı doğru her türlü hareketlilik olanağını peşinen reddeder. “Kapalı” toplumlara en güzel örnekler eski Hint ve Sasanî İran oluyor.[3] Bizans’ta da baba mesleğinin dışına çıkma kesin yasağının bulunduğunu aşağıda göreceğiz.

Cahiliye devri Arabistan toplumunda dört sosyal kademeye rastlıyoruz:

1) Aristokratik Arap kabileleri (yani Kureyş ve Sakif) merdivenin tepesinde oturuyor. 2) Aristokratik olmayan kabileler (örneğin Banû Hanifa, Azd, Aws…) bunun altındaki sırayı işgal ediyor. 3) Dipte kölelerle azatlılar bulunuyor. 4) Yahudi ve Hristiyanlar 2. sıra ile 3. sü arasında bir yere sahip oluyorlar.

Cahiliye çağında bir köle hiçbir koşulla bir hür doğmuş Arap statüsüne erişemezdi.

Ama İslâm’ın zuhuruyla birlikte çok şey değişecekti. Kureyş aristokrasisi yerli yerinde kalmakla birlikte öbür sıradan kabilelerin statüsü, özellikle ümmet’in siyasî önderliği bahis konusu olduğunda, büyük ölçüde fark edecekti. Bütün cemaatin hayatında temel değişiklikler görülecekti. Bazı geleneksel Arap aristokratları eski imtiyazlarını kaybederken, yeni Din’e hizmetleri dolayısıyla aşağı tabakadan birçok kişi, sosyal kademeleri yukarı doğru tırmanacaklardı. Yeni bir sosyo-ekonomik sistem kurulacaktı. Artık köle statüsünden en yüksek mevkie gelmek, mümkün oluyordu.

Emevî’lerin mavali’ye karşı genel olumsuz tutumları, bunların başkent Şam ve sair illerde İslâm İmp.nun idaresine iştirak etmelerine engel olmamıştı. Halife Muaviye bin Ebû Sufyan’ın bir mevlâsı (Emevî’ler azatlıya da mevlâ adını veriyorlardı) nadasa bırakılmış topraktan ıslah edip VII. yy.da Güney Irak’ta bentler inşa etmişti[4]

Abbasî’ler çağında Irak toplumu ne doğruca “kapalı” ne de doğruca “açık” olarak nitelendirilebilir. O, içinde “açıklık” ve “kapalılık” unsurlarının aynı zamanda bulunduğu çapraşık bir toplum manzarası arz ediyordu.[5]

Şimdi de bu özetlediğimiz verilerin ışığında köle (kul) asker sisteminin doğuşunu görelim, kısaca.

Askerî kölelik, kölelerin dizgeli şekilde iktisap edilmeleri, bunların örgütlü eğitimleri ve meslekten asker olarak kullanılmaları keyfiyetlerini içeren bir kurum olmakla ayrıca başka aslî ilgileri de vardır; bunlar bir takım sorulara yol açarlar. Köle askerler gerçekten köle midirler? Neden âmirler bilhassa köleleri silâhlandırıyorlar ve bu sonuncuların âmirleriyle olan ilişkileri nedir? O, Müslüman sülâlelerin çoğunda önemli rol oynamış olmakla birlikte bir özgül müessese olarak ele alınmamıştı. İspanya’dan Bengal ve belki de daha uzaklara kadar bütün Müslüman dünyada mevcut olan bu sisteme İslâm âlemi dışında rastlanmıyor. Gerçi köleler, Müslüman olmayanların safında da dövüşüyorlardı ama bu, ne aynı dizgeli şekilde, ne de aynı önem derecesinde oluyordu. Sistemin de İslâm’la dinî, yasal ya da kuramsal bir bağı yoktu. Gayrimüslim ülkeler için köle asker kaide dışı ve nadirdi; Müslümanlar ise buna aşina olup kurum bunlarda yaygındı. Köleleri asker olarak kullanma hususunda bir diyeceği olmamasına rağmen İslâm, bu farkın nedenini izah edebiliyor muydu? D. Pipes, İslâm’ın askerî kölelikle bir ilişkisi bulunduğunu, ayrıca bu ilişkinin İslâm uygarlığına ait siyasî ve askerî müesseselerin geniş yelpazesi içinde sadece bir tek kabil-i tefrik noktayı temsil ettiğini ileri sürüyor.[6] Dinleyelim onu.

“İslâm tarafından Ortadoğu’ya özgü özelliklerin imtizacı, İslâm uygarlığına ait (Islamicate) etkinin bir nihaî örneğini teşkil eder. Her ne kadar İslâm tarafından kabullenilmemişse de bazı Ortadoğu kalıpları din ve onun yaşam şekliyle hemhal olmuştur; bunun sonucunda bunlar İslâm âlemine yayılmıştır. M. G. S. Hogson, İslâm tarafından tadil ve ‘yeniden eritilip dökülen’ bir Ortadoğu yüksek kültürel geleneğini teşhis ediyor (onu Nil’den Amu Derya’ya kadarki bölgenin İranî-Samî geleneği tesmiye ediyor). Görüşüne göre, ‘İslâm Ortadoğu’nun gerisine sıçradığında onun temelini oluşturan köy ve kent yaşamının günlük kültürel kalıpları değil, sadece yüksek kültür onunla birlikte seyahat etmiş’ (M. G. S. Hogdson.- The venture of Islam, Vol. I, s. 61-2, 117, 237-8, Chicago 1974).”

Ortadoğu İran idarî teknikleri, kendi öz kentsel kültür gelenekleri, dine karşı farklı bir tavra sahipti; bunlar öbür Müslümanlar tarafından kabullenilmiş ve onların yaşam tarzlarını derinden etkilemişti. Hogdson’un ağzıyla ‘o halde İslâm âleminin her İranî-Samî yüksek kültürel gelenekleri; içinde taşındıkları iki başlıca ve ciddî İslâm kültürünü haiz herkesten hiç değilse bunlardan birini rahatça kullanması beklenen dile uygun olarak İran-Arap gelenekleri adı verebileceklerimiz olmuştu…’ (ibd., Vol. 2, s. 10).

“İslâm, Orta-Doğu mihrakından uzak yeni bölgelere yayıldıkça ‘yeni Müslüman alanların günlük kültürünün ilk İran-Samî alanındakilerle gittikçe azalan müşterek yanları vardı’ (ibd.). Bununla birlikte, ‘özellikle merkezî alanlarda ama İslâm’ın her kabul edildiği yerlerde de bu yüksek kültür, günlük yaşamı Ortadoğu kalıpları İslâmî hayatın birçok veçhesini değiştirmişti.’…”

“İşbu İslâm uygarlığına ait (Islamicate) etkinin üç yolu, Müslümanlarda müşterek, askerî kölelik de dâhil, az çok bütün unsurları kapsıyordu. Askerlerin sistematik temellükü (köleleştirilmesi)[7]ne bir İslâmî hüküm, ne de bir Ortadoğu özelliğiydi; aksine, İslâmî hüküm ve ülkülerin kamu yaşamına uygulanmamasının bir sonucudur. Gerçekten o, İslâmî siyasî ve askerî hedeflere varmanın imkânsızlığını simgeler. Müslümanlar kamu nizamının bu hedeflere tekabül edemeyeceğini fark edince kendi öz ordularından çekilip idarecileri asker için gözlerini başka yere çevirmeye zorlamışlardı ki bu da, bir çözüm olarak, askerî köleliğin gelişmesine yol açacaktı.”

“(Askerî köleler tarafından kurulmuş olanlar dışında) bir yeni sülâle, iktidara geldiği sıralarda nadiren köle asker kullanır; genellikle bu yola iki üç kuşak sonra, güvenilmez askerlerin yerine denetim altında daha iyi tutabileceği, yeni kaynaklardan gelen askeri koymak gerektiğinde döner. Genellikle askerî köle hükümdara önce muhafız olarak hizmet eder, sonra çevresinin sair yerlerine, buradan da orduya, hükümete ve hattâ eyalet idaresine geçer. Hükümdar giderek artan şekilde askerî kölelere dayandıkça bunlar müstakil güç merkezi iktisap ederler…”

Bir askerî kölenin ömrü şaşmaz bir seyir takip eder. Müslüman denetiminin dışında bir bölgede (özellikle Osmanlı sülâlesindeki durum istisna teşkil eder) Gayrimüslim olarak doğmuş olup eğitime tâbi tutulur ve bununla yoğrulabilecek kadar küçük yaşta Müslümanlarca elde edilir… Özel kabiliyetleri varsa orduda ve (bazen) hükümette herhangi bir yüksek mevkii ihraz edebilir; her ne kadar askerî kölelerin çoğu reşit yaşlarını hükümdarın ordusunda geçiriyorlarsa da bunlar tam asker değil, Müslüman sülâlelerin çoğunda bir kilit unsur olmaktadırlar.”[8]

D.Pipes bize Kapıkulu teşkilâtımızı anlatmış oldu… Devam edelim.

“Şeriat, Müslüman görüşünü şekillendiriyor. Kölelerin çeşitli statülerini uzunlamasına tartışıyor ama bunların işlevinden habersiz. Kölenin güherçile ocağında çalışması, ya da bir imparatorluğu idare eder olması (bir şeyi değiştirmiyor), yasa onun sadece hukukî statüsüne bakıyor… Bir kölenin işlevinin, onun hukukî statüsünü başarabileceğini dikkat nazara almıyor.”[9]

“Genellikle Türkler, çok nedenle, askerî kölelikle yakın ilişkili olarak görülmüşlerdir… İki mülâhaza bunun böyle olmadığını gösterir… Türkler bunun nedeni idiyseler, niçin İslâm âlemi dışında Türkler arasında askerî kölelik yoktu?… Daha dikkate değer olarak, Bizans’ı, Çin ve İslâm öncesi İran’da sayısız imparatorlukları karşılarına almışlardı; askerî köle olmadan önce de 150 yıl boyunca Müslümanlar hesabına dövüşmüşlerdi. Gayrimüslimler Türkleri hizmetlerine alma çabası içinde bulunmuşlar, ama kimse askerî kölelik sistemini ihdas etmeyi düşünmemişti. Yine bu sistem İç Asya anavatanında da mevcut olmamıştı…”[10]

Bu noktada Pipes, konuyu başka bir mecraya sürüklüyor: “Üzengi, askerî kölelik için çok daha iyi bir sebep arz ediyor…” Üzenginin icadının strateji ve tâbiyede yarattığı değişmeleri izah ettikten sonra “böylece askerî kölelik, üzenginin ortaya çıkardığı askerî denge değişmesine bir yanıt olarak anlaşılabilir…” diyor ama buna kendi de pek inanmış görünmüyor.[11]

Çağdaş zamanların başlarında bu konuya değinmiş düşünürlerin ilki galiba Montesquieu oluyor[12]: Monarşide köleleri silahlandırmak cumhuriyetlerdekinden daha az tehlikelidir. Burada bir muharip ulus, bir soylular grubu, bu müsellâh köleleri yeterince zapt eder. Cumhuriyette sadece vatandaş olan insanlar, ellerine silâh almış ve kendilerini vatandaşlarla bir tutan kişileri zapt edemez. İspanya’yı fethetmiş olan Gothlar… her Gothun kölelerinin onda birini teslih edip savaşa sürmesini emrettiler. Bu sayı, geri kalanlara oranla, fazla kalabalık değildi. Ayrıca, efendilerince savaşa götürülen bu köleler, ayrı bir birlik teşkil etmiyordu; bunlar ordu içinde ve böylece de sanki aile içindeydiler.”

“Bütün ulus muharip olduğunda, silâhlı kölelerden daha da az korkulur… Almanlar… kölelerini savaşta kullanırlardı. Cumhuriyetlerin çoğunda hep kölelerin cesaretlerinin kırılmasına çaba harcanmıştır; kendinden emin Alman ulusu, kendilerinkinin cüretini artırmayı düşünürdü; her zaman silâhlı, onlardan korkacak tarafı yoktu: Onlar onun eşkıyalık ya da şanının âletleriydi.”

Sonradan Hristiyanlığı kabul etmiş ulusların en cenkçileri, Gothlar, Almanlar bile savaşta muntazam, köle birlikleri kullanmamışlar, bunu müesseseleştirmemişlerdir. Montesquieu’nün anlattıkları “askerî köle”lere değil, “adi köle”lere müteallik oluyor.

Şimdi de, bundan sonraki izahlara yardımcı olabilecek bazı verilere göz atalım.

“Çok ve çeşitli boy ve kabilelerin bulunduğu ülkelerde, güçlü, sağlam devlete çok az rastlanır. Nedeni: Değişik görüş ve istekler. Her kabilenin, her topluluğun, kendine özgü ve başkasınınkini engelleyebilecek görüş ve istekleri olabilir. Bu yüzden her zaman devlete yönelik çatışmalar ve başkaldırmalar olur, devletin başındakilerin arkasında kabile ve yardımcıları olsa bile. Çünkü iktidardaki kabilenin yönetimi altındaki her kabile, sesini yükseltip karşı koyma gereğini duyar ve iktidara gelme gücü bulur kendinde…”[13] diyor İbni Haldun. Demek oluyor ki, bu durumda olan, yani birden çok anasırdan oluşan bir devlette, nizamın teessüs ve idamesi için bu unsurları aşan, bunların dışında bir güce gerek vardır. Cl. Cahen de ayrıca kölelerin daha sadıkane ve maharetli hizmet verdiklerini ileri sürüyor.[14]

Konuyu sınıflar açısından ele alan Marxist görüşe göre de köle kökenli askerler, sınıf çatışmasının bir sonucu olmaktadır; köleler aristokrasiyi kitlelere karşı desteklemek suretiyle bir siyasî âlet işlevini yerine getirmektedirler. Max Weber ise köle ordularını mevrus yetke sibakı içinde ele alıyor ve bunların gelişmesini sağladıkları faydalar açısından izaha çalışıyor.[15]

“Avrupa’da, monarşi ile soylular takımı genel olarak bir modus vivendi bulmuşlar ve geniş ölçüde uyulan bir hak ve mükellefiyetler ilkelerini ortaya koymuşlardı; o ise ki Doğu’da (Çin’in kısmî istisnası ile) hükümdarlarla nüfuzlu ağalar arasında sert mücadele sürüp gidiyordu. Bu ölüm kalım kavgasında hükümdarlar çoğu kez en aşağı tabakadan ahzettikleri köle ve paralı askerleri hasımlarına karşı kullanıyorlardı. Bu birlikler sık sık isyan edip bazı durumlarda da hükümdarları hallediyorlar, soyluları kırıp mallarını yağmalıyorlar ve kendileri bunların yerine geçiyorlardı…”[16] Andreski, askerî kölelerin hükümdarlara kendi iç politika münasebetlerinde araç olarak hizmet ettiklerini vurguluyor.

Sosyologlar gibi kimi Müslüman dünya tarihçisi de bunda bir siyasî mantık buluyor: askerî kölelik, hattâ despotizmi gerçekleştirmek için merkeziyetçiliği artırma vasıtası, adem-i merkeziyetçiliğe mukavemet için bir kuvvet oluyor. S. Vryonis (Seljuk Gulams and Ottoman Devshirmes, in Der Islam 41, 1965, s. 225), başlıca Müslüman sülâlelerin çok mezhepli, çok dilli, çok ethnik öğeli olduklarına işaret edip askerî köleliği, işbu durumla bir baş edebilme yöntemi olarak yorumluyor. Öbürleri arasından da kimi, İslâm uygarlığı idare şekillerinin coğrafî ayrılık ve mezhep kopmalarının hükümetleri zaafa uğratmasını köle askere gereksinme sebebi olarak görüyor; Müslüman fatihler çoğu kez küçük ve içerden bölünmüş gruplardı. Kimi de bu askerin Müslüman yaşamında varlığını sosyal ve özellikle siyasî kalıpların anarşik ferdiyetçiliğine bağlıyor. Hükümdar kendi öz tebaasına güvenemiyor ve bunların saflarından bir ordu kuramıyor.[17]

Bütün bu izahlar, askerî köleliğin hükümdara, mütevazı unsurları hükümete getirme olanağını sağlamasıyla hizmet ettiğini ifade ediyorlar ki bu da Andreski’nin açıkça vurguladığı hususa tevafuk ediyor. Temellük (köleleştirme) yoluyla Müslüman önder, toplumun en aşağı tabakasından insanı kendine bağlıyor, bunlar onun içerdeki rakipleriyle mücadelelerinde güvenilir adamları oluyorlar. Bitmez tükenmez iç muhalefetle karşılaşan hükümdar, köle kaydediyor; onların tam bağlılığı, her türlü meydan okumayı bertaraf etmeye yardımcı oluyor, Çelebi Mehmed’in Bedreddin’i bertaraf etmesindeki gibi…

Dönelim Gaznevî’lerimize. “Askerî örgütlenmenin gelişmesinin genel sibakı içinde Gaznevî ordusu, daha önce Samanî ve Buveyhî ordularının örneğini teşkil ettikleri Doğu İslâmî geleneği içinde bir gelişmeydi. Bununla birlikte, yukarda belirtilen militarist eğilim ve aynı zamanda, içinden askerin ahzedilebileceği ırkların büyük çeşitliliği gibi Gaznevî imparatorluğunun özel veçheleri tarafından işbu geleneklerde değişmeler gerçekleştirilmişti.”

“Gaznevî ordusunun çekirdeği köle kuvveti (gilmân, mamâlik) olup her şeyden fazla bu kurum, Müslüman İran sülâlelerinin ordularını, İslâm öncesi İran’ınkilerden ayırıyordu. Gerçi Ahmenî ve Sasanî çağların her ikisinde de bir imparatorluk muhafız kıtası, pustiğbân ve sayısı muhtemelen 10.000’e varan bir süvari ‘ölümsüzler birliği’ vardı; bu gibi seçkin bünyelerin hükümdarın çevresinden yetişmesi doğaldı. Ama Sasanî saray hizmeti geniş ölçüde birkaç büyük ailenin inhisarındaydı ve ordunun tek itibar edilen süvarisinin tümü soylular, vuzurgân[18] ve orta sınıf, âzâdân[19]dan alınırdı. Bu tebaüd dışında, Sasanî ve Gaznevî askerî uygulaması arasında bazı koşutluklar da vardır…”

“Köle birliklerinin değeri, köklerinin ve yerel bağlarının bulunmayışındaydı… “[20]

“Eski İran’da, hâkim Ahmenî kabilelerin geniş köle orduları vardı ve Orta Asya’nın Türk ve Moğol hükümdarları mağlûp kabilelerin reislerini kendi şahsî maiyetlerinde tutarlardı” derken İnalcık[21], Ahmenîlerin köle ordularının varlığına dair mehaz göstermiyor.

D.Ayalon da memlûk askerî köle kurumunun genel olarak bir münhasır Müslüman vakıası olduğunda mutabıktı.[22] Her halükârda bu adı almaya değer bir koşut harekete İslâm dünyası dışında rastlanmıyor. “Memlûk sisteminin kabulünün temel nedeni, İslâm’ın öz tabiatı ve başarılarında aranacaktır: Müslüman dini, daha ilk günlerinden itibaren tüm dünyayı İslâmlaştırmayı hedef almış, bunun için de silâh zorunu başlıca araç olarak kullanmış. Ele geçmiş topraklar Darü’l-islâm, fethedilecek geri kalanı da Darü’l-harp telâkki edilmiş. Bir taraftan varlığının ilk yıllarında İslâm’ın hızlı genişlemesi, öbür taraftan da Müslümanların temel fetih fikrine yapışmış olmaları derhal, uygun askerî insan gücünün artan ihtiyacı (işgal edilen alanlarda garnizon kurup daha ileri yayılma için) ve Arap yarımadasının çok sınırlı insan kaynakları arasında bir boşluk yaratmıştı. Az çok daha sonraki aşamada da Arap dışı insan gücü gereksinmesi genel olarak Arapların dövüşme kabiliyetinin azalmasına, bunların daha yüksek uygarlıklar ve lüks yaşamıyla daimî temas halinde bulunmaları, dinî şevklerinin zayıflaması, kabile çıkarlarıyla fazlaca uğraşmaları ve eski ve yeni yaratılmış kabile karşıtlıkları vs. neden oluyordu.”[23]

Bozguna uğramış Asâvira, Arap kumandanı ve Sahabe’den Ebû Musa el-Ash’ariye, Müslüman ordusuna iltihak etmek istediklerini söylüyorlar ve onun mukabil olarak ileri sürdüğü fatihlerle aynı statüye sahip olma şartını yeterli bulmayıp ayrıca istedikleri yerde yerleşmek, istedikleri Arap kabilesinin ortağı (mevlâsı) olmak ve Müslüman Arap aristokrasisinin almakta olduğu en yüksek maaşa (şerefü’l atâ) bağlanmayı talep ediyorlar. Ömer bunu duyunca Ebû Musa’ya bunların tümünü derhal kabul etmesini emrediyor!… Anlaşıldığı kadarıyla Arap “Genel Kurmay”ı, insan gücünden yana hayli sıkışık durumdaymış.

Ama mavâliyahu ve gilmânahu’yu ilk sistemli şekilde teşkil edip bunları çeşitli görev ve işlevlerde kullanan ve bunları Araplara yeğleyen halife el-Mansûr (754-775) oluyor. Halefleri de onun yolunda yürüyorlar. Sonunda idarenin yuları Arapların elinden kaçıyor.

“Arapların Divan’dan tümden çıkarılmaları, memlûk’lunun askerî güzide (elit) olarak kabulü için hilâfet sarayının koşullandırılması ve Maverraünnehr’in nihaî olarak inkıyat altına alınıp İslâmlaştırılması ve bütün bunların yansımaları, el-Mutâsim’in memlûk birliklerinin kurulmasında esas ve ka’tî olmuşlardı…”

“O (el-Mutâsim), Türklerin katai’ini halkın geri kalanının katai’inden ayırdı ve bunları (yani Türkleri) halkın geri kalanından tecrit etti, şöyle ki bunlar melez kökenli kişilerle ihtilât etmeyeceklerdi. Bunların yegâne komşusu Farâghina oluyor… Uzun mesafeye uzanan… bir duvar inşa ediyor. Böylece bütün Türklerin ve el-Ferâghina el-acem’in katai’i, pazarın ve kalabalığın uzağına yerleştirilmiş olup geniş sokakları ye uzun ara yollarıyla (durûb) mütebarizdi. İşbu katai ve durûb’da karışabilecekleri başka kimse, yani tacir ve sairleri bulunmazdı. Ve o (yani el-Mutâsim) bunlar için cariyeler satın aldı, bunları bu kızlarla evlendirdi ve bunlara herhangi mavallidûn ile evlenmeyi ya da evlenme yoluyla akraba olmayı yasaklamış şöyle ki çocukları büyüdüklerinde, bunlar (münhasıran) kendi aralarında izdivaç edeceklerdi. Cariyelere daimî erzak verip adlarını Divan’a kaydettirdi. Bunlardan (yani Türklerden) hiçbiri eşini boşayamazdı…” diye anlatıyor İbn el-Fakih, kitab el-Buldan’ında.[24]

Daha işin başında Arapların “Divan’dan çıkarılmalarına rastlıyoruz ki bu keyfiyet ve daha başkalarıyla, çok şey ifade edecektir, askerî köle müessesesinin ihdasına neden olan etkenler babında. Öbür taraftan da ”hatiplerin vaazlarına inanmamış halk’ onlarca fakih olarak bilinen yani… gayri resmî diyanet memuru olup her zaman için hükümet tarafından atanmış hatip ve imamlardan çok daha büyük etki yapmış olan kişilere dönmüştü. Bu gibi durumlarda hep vaki olduğu gibi, ancak yeni sayılacak zamanlarda İslâm’a gelmiş ve ‘bâtıl’a inanmış’ göçebeler, kültürlü idareye nazaran din ve onun adamlarına karşı çok daha büyük şevk ve saygı gösteriyorlardı. Bu itibarla… halk kendi muallimlerinin öğütlerini dinledi ve ‘mücadele bu dünya için ise’ Müslümanlar ‘kendilerini öldürtmek için çıkmaya’ mecbur değillerdir şeklinde kararını verdi”.[25] Mutasavvıf taifesi ise zaten dünyadan el ve eteğini çekmişti.

Bütün bunlar Arap unsurunun artık ne idari işlerde, ne de cephede, etkin bir rol oynayacak durumda olmadığını gösteriyor. Tek çare yabanın adamının bu boşluğu doldurmasında kalıyordu ve bu amaçla da “saf kan Türk yetiştirme çiftliği” kurulmuştu…

Gerçekten askerî kölelik müessesi İslâm’ın uygarlığı ile ilişkili bir hadise olmalıydı. Şimdi sorunun özüne gelmiş oluyoruz: İslâm uygarlığı ile ilgili hangi neden sadece Müslümanları askerlerini kölelerden kaydetmeye götürüyordu? Hangi münhasıran İslâm uygarlığı ile ilgili şekil askerî kölelik kurumunun doğmasına neden olmuştur? Bunları soruyor D. Pipes[26] ve özet olarak da şunlara varıyor:

Universalist dinler[27]den sadece İslâm, ayrıntılı siyasî ülküleri, temel yasası olan Şeriat’ın bir bölümü haline getiriyor. Bu ülküler ümmet, hilâfet, cihad olarak özetleniyor. Ama bir tarihî olgu da ayan beyan ortada duruyor: siyasî ve askerî gerçekler aslında hiçbir zaman İslâm tarafından ortaya konmuş ülkülere tetabuk etmeyecekti. Hayallerde sadece Gayrimüslimlere karşı yürütülecek cihad’ın önderi halife’nin kişiliğinde birleşmiş bir ümmet yaşıyordu. O ise ki bu ülkülerin her ikisi de daha baştan itibaren ve sürekli şekilde çiğneneceklerdi: Ali ile Muaviye ve arkalarından çocukları, birbirleriyle dövüşmeye başlamayacaklar mıydı? Kur’an, Sünnet ve Şeriat’ta, kanunname ve siyasî risalelerde tasavvur edilen siyasî nizam, hiçbir zaman mevcut olmayacaktı. İslâmî ülküler yaşamdan ilelebet tecrit olacaktı. Ama her şeye rağmen de, İslâmî kanun idealleri Müslüman düşüncesine hâkim olmaya devam edecektir; birçok misal, bu arada bilhassa askerî kölelik, bunu gösteriyor. Bilginler Şeriat’ta alabildiğine ince noktalara değiniyorlar ama bu efdal müesseseyi tanımıyor, hiç değilse kabul etmiyorlar. Nizamülmülk istisnasıyla hiçbir siyasî yazar askerî kölelik konusunu tartışmaya tenezzül etmemişti. Ve bu konu Şeriat’ta görünmüyordu. Kuramda yeri olmayınca, köle askerlerin Müslüman şuurunda da yeri olmuyordu. Ama ne var ki dünya acı olaylarla doluydu; Müslüman bunlarla nasıl baş ediyordu?

O, egemen siyasî ve askerî müesseselerden çekilmiş, “iktidara karşı galip tavrı şüphecilik (skepticism) olmuştu.” Halk, karar mercilerinin uzağında duruyordu. Özellikle İslâmî tebliği ciddîye alanlarda “hükümetle işbirliğine yaygın isteksizlik” bir vakıa idi. Ulemâ, kadı görevini ifadan kaçıyor, sufî “gayri meşru kazanç ifade etmesi itibariyle bir emîrden gelen paraya el sürmeyi” reddediyordu…[28] “İslâm bir anlamda başlıca siyasî cemaatin kendisi ise de, dindar Müslüman’ı her gün daha çok politikadan arınmış hale getirme eğiliminde olmuştu.”[29]

İki coğrafî tabir, “çevresel (marginal) alan” ve “hükümet alanı”, İslâm (Islamicate) askerî örgüt şeklinin tahlilini keskinleştiriyor; bu örgüt askerlerinin neredeyse tümü çevresel alanlardan, ezcümle bozkırlar, çöller, dağlar ve ormanlardan geliyordu. Bu yerlerde çok az kent ve geniş halk yoğunluğu bulunduğundan bu insanların sosyal ve kültürel yaşamları ancak basit kalıplar içinde kalmıştı. Hayvanlarla temasları çoğunlukla insanlarla olanlardan daha çoktu… Entelektüel yaşam, geleneksel bilgi düzeyini aşmazdı. Çevresel alanlarda siyasî örgütlenme genellikle kabile çizgisinde kalıyordu. İbni Haldun bunları vahşî tesmiye edip Kürtleri, Türkmenleri… bu kategoriye sokuyor. “Hükümet alanı”, çevresel olmayan, içinde daimî surette oturulan ve kent sakinleriyle çiftçilerin beraberce bulundukları toprakları içerirdi. Bittabi, öbürünün tersine, burası çok daha çapraşık beşerî faaliyete sahne olur; bir kelimeyle uygarlığı barındırır.

Bu iki kesim, sırasıyla “haricî” ve “dâhilî” olarak da tanımlanır. “Dış”ın adamı, fazlaca “ince” olmadığından bedenen güçlü olur[30] ki bu da İslâm ordusunda bolca bulunan boşlukları dolduracak olan kişiden aranan başlıca koşuldu. Gerçekten birçok etken, “dış alan” askerinin mükerrer üstünlüğünün başlıca amili oluyordu: Bunlar arasında yaşam tarzının sertliği, adamın sağlıklı oluşu ve sosyal örgütlenmesi; bunları hiçbir hükümetin denetlememesi son derece önemliydi.

Herhangi bir hükümeti destekleme gibi bir kaygının bulunmaması ciddî içtimaî sonuçlara götürecekti: Çevresel bölge adamları kendilerini korumak için bir araya gelecekler ve karşılıklı güven bağlarını sıkıştıracaklardı…

Her haliyle bu “dış”ın adamı, hazır yapılmış bir askerî örgüte, kabileye mensuptu.[31] Askerî köleler, hür rakiplerine nazaran, idare mekanizmasının çok daha bütünüyle kültürel etkisinde kalıyorlardı. Eğitim sırasında, sülâlenin âdetlerini, dinini, ezcümle kültürünü öğreniyorlardı; bu keyfiyet çok önemli oluyordu şöyle ki kendilerini sülâlenin bir parçası olarak görmedikleri anda, onu her zaman karşılarına alabilirlerdi. Askeri köleler bunu hiçbir zaman yapmadılar; bunlar sülâle tarafından imtisal edildiler. Bunlar idareci seçkinlerin uşağı değil, onların safında nefer oldular.

İsyan ettiklerinde, hükümet şekline saldırmayıp icra mevkiinde bulunan şahsı hedef aldılar; başarı sağladıklarında hükümeti içinden ele geçirdiler…

Eğitim sistemi, askerî kölelik kurumunun ana direği olmuştu. Askerî beceri, disiplin ve kumanda yapısı şuurunun aşılanması, bunlarda bir köle karakterinin teessüsüne hadim oluyordu. Eğitim yıl sayısı askerî köleyi tefrik edip onun gelecek kaderini çiziyordu. Paralı asker ya da müttefik askeri, genellikle onda oluşmuş bu önemli niteliklerden yoksundu.

Askerî köleler her şeyden önce savaş sanatında eğitiliyorlardı. Paralı askerler ve müttefiklerin, yeni tekniklerin ithaline karşı sabırsızlık göstermelerine karşılık bunlar yeni dövüşme yöntemlerini öğreniyorlardı. Bunların köle statüsü ve gençlikleri bunları bu yenilikleri kabullenmeye zorluyordu.

Müslümanlara dış çevresel alanlardan asker elde edip bunları denetim altında tutma olanağını veren askerî kölelik kurumu, aynı zamanda, İslâm uygarlık yaşamına da uymakla mükellefti. Gerçi askerî köleliğin bir askerî mantığı vardı ama gayri askerî etkenlerin de onun başarı ve yaygınlaşmasında katkıları olacaktı. Bu gayri askerî etkenler onun kuruluş amaçlarını izah etmemekle birlikte, mezkûr kurumun teşekkülüne götürecek vasatın yaratılmasına yardımcı olmuştu. Sadece askerî gereksinmeler, sair koşulların uygunsuzluğu halinde, böyle bir kurumun vücut bulması için yetersiz kalacaktı. Bir işlevi yerine getirmenin ötesinde askerî kölelik aynı zamanda İslâm uygarlığı ile de uyum sağlamıştı.

Şöyle ki: İslâm’ın daha ilk başından itibaren köleler savaşta dövüşmüşlerdi. Ayrıca hem Şeriat, hem de ilk dönemin olayları İslâm dünyasında kölelere istisnaî bir statü tanımaya götürmüştü. Her ne kadar dünyada aşağı durumda idiyse de Tanrı nezdinde eşit durumdaydı köle… Az köle, İslâm âleminde olduğu kadar, bu denli yüksek ve yasal mevki ihraz etmişti.

Öbür yandan Şeriat, kölenin dövüşmesini ne men, ne de tecviz ediyor. Onun, azatlı ile efendisi (valâ) arasındaki ilişkilerini teşvik etmesi, ayrıca, askerî kölelik için müsait koşulları hazırlamıştı. Itknamesini aldıktan sonra da azatlı, efendisinin yanında uzun süre kalmaya devam etmiyor muydu?[32]

İslam, müntesiplerine eşi olmayan bir bağlılığı emreder; onda, sadakatin yönünü değiştirme gücü vardır. Bu da, herkesten fazla Müslümanlara yabanın adamını sorumlu mevkilere getirme kolaylığını sağlar. Gerçekten İslâm, şaşılacak şekilde bir insanın ilk kişiliğini ele geçirme gücüne sahiptir; böylece de ihtida etmiş olan ilk önce kendini Müslüman, sonra bir ethnik grup ya da bölge mensubu olarak görür. İslâm’da sadece cemaatin yeni müntesibinin değil, onun atalarının dahi hüviyetini değiştirme kudreti vardır. Bu bağlama gücü idarecide, mühtedi kölenin tüm sadakatini İslâm’a intikal ettirdiği itimadını yaratır. Emir Danişmend hesabına Ankara’yı fetheden Ahmed-i Serkis buna güzel bir örnek oluşturmuyor muydu.[33]

“Pençik”in öyküsünden daha önce söz etmiştik.[34] Böylece her türlü ganimetin beşte biri, hükümdar tarafından temsil edilen cemaatin malı olmaktaydı ki bunun arasında köleler de vardı. Döneceğiz kısaca bu konuya.

Askerî kölelik bir ciddî tarihî olgu olmuştu. Neden vardı ve neden sadece İslâm âleminde vardı? Bir kez daha özetleyelim, sebeplerini:

Kamu yaşamında ülkülerle gerçek arasında ciddî uçurum; “hükümet alanı”ndaki adamın siyaset ve savaşın dışına itilmesi; yabanın adamına idare ve ordunun denetimini tevdi hususunda güven…

Her ne kadar adı “askerî köle” ise de bunun askerlerin köleleştirilmesiyle ilişkisi yoktu (herhalde bu nedenle Osmanlı “kul” tabirini kullanmış olmalıydı). O, bir ihtiyacın cevabıydı, İslâm uygarlığı içinde uyanan bir ihtiyacın.[35]

Ve bir son soru: Sistemin evveliyatı var mıydı?

“Son (Roma) cumhuriyeti ve ilk imparatorluk dönemi birçok köleyi ordularda kullanmıştı… Tarihçiler bunların adî köle olduklarında müttefiktirler… İslâm uygarlığı üzerinde Roma etkisi hem en karanlık, hem de çok tartışılan bir konu olmuştur. Görüşüme göre Roma Imp. İslâm’ı doğruca hiç denecek derecede etkilemiş ama Bizans aracılığıyla onun üzerinde dolaylı damgası ciddî olmuştu. Bununla birlikte Bizanslılar askerî amaçla Romalılara göre çok daha seyrek köle kullanmışlardır. Bir başlıca örnek, imparator Tiberius (hük. 578-82) zamanına aittir: ‘Tiberius, satın alıp disipline soktuğu on beş bin putperest kölelik bir birliği hassa alayına ilâve ederek yeni bir sistemin temelini ihtiyatla atmıştı’ (George Finlay.- A history of Greece, 1. vol., 2d ed., Oxford 1877, s. 301) Bu ifadelerin sahibi G. Finlay bu birlikleri açıkça Yeniçeri’lerle ve imparatorun içinde bulunduğu koşulları da ilk kez askerî köleliği ihdas etmiş olan Abbasî halifelerinkilerle kıyaslıyor…”

“Her ne kadar kesin bilgi eksikse de İran’ın, köle eğitimi hususunda bir örnek oluşturmuş olması melhuzdur. Bu itibarla sadece Sogd ve Sasanî alanında kalacağız…”

“Sogdların askerî amaçlarla köle olarak çocukları toplayıp eğittikleri sanılır. Bu kişiler İç Asya ile idame ettirdikleri kesif ticaretin şebekesini, kervanlarını korumak için gerekli insan gücünden yoksun olmuş olmalıydılar; bu gücü İç Asya göçebelerinin çocuklarından elde ediyorlardı. Tacirler, seyahatleri sırasında bu çocukları elde ediyorlar, bunları Sogd ülkesine getirip asker olarak eğitiyorlar. Göçebe çocukları yüksek ölçüde becerikli ve hattâ kendi öz halkına karşı savaşta bile sadık asker olarak görünmektedirler. Sogdlar bu çocuklara sürekli olarak gereksinme duyup göçebeler de bunu sağlayabildiklerinden bu tertip uzun süre devam edecekti.”

“Sogd dizgesi hakkında bu müphem bilgilerin yanı sıra Sasanîler hesabına dövüşen köleler hakkında çok özgül belgelere sahip bulunuyoruz. Hattâ daha I. Keyhüsrev (hük. 531-78) zamanından önce bile hükümdarlar ordularına tutsak ithal ediyorlardı.”[36] Ancak, boyunduruk altına alınmış ulusların kitle halinde nakli, Asur kralları ve zaman zaman da Ahmenîler tarafından uygulanan bir eski âdetti ve I. ve II. Şahpur’un, İran’ın çeşitli bölgelerine esir kolonilerini yerleştirdikleri bilinir. Ama Keyhüsrev’in bu yöndeki icraatının, seleflerininkinden farklı önemli bir veçhesi vardı ki o da işbu kolonizatörlerin askerî amaçlarla kullanılmasıdır: İranlılara göre “barbar” sayılan bu insanların bedenî güçlerinin, nesli bozulmuş İranlı köylülerinkinden çok üstün olmasıyla işbu “barbar” esirler, tercihan düşman ulusların saldırılarına maruz bölgelere yerleştiriliyorlardı, karşılığında da kendilerinden askerî hizmet isteniyordu. Böylece I. Keyhüsrev’in ihdas etmiş olduğu daimî ordu, İran süvari birlikleriyle, askerî niteliklerini kaybetmeden yeni çevrelerine intibak edecek olan “barbar” kolonizatörlerden oluşuyordu.[37] Bunları şimdiden “uç” olarak tesmiye edebilir miyiz?…

Ve nihayet Osmanlıya geçmeden önce bütün bu öyküleri, Türklerin içinde oynadıkları rolü özetleyerek noktalayalım. Her ne kadar Emevî’lerin son halifesi II. Marvan, özellikle Armeniyye savaşlarında pişmiş bir asker olarak orduda reforma girişmişse de sülâlenin Abbasî’ler tarafından devrilmesi sırasında ordu, elle tutulur şekilde yeniden örgütlenmiş değildi.

Abbasî’ler başarılarını, askerî açıdan, Ebû Müslîm’in Horasan halkından toplayıp örgütlediği orduya borçluydular ve bir asra yakın bir süre boyunca bu ordu, rejimin temel direği halinde kalacaktı ve halifenin yanında bulunan ve büyük siyasî merkezlere yerleştirilen birlikler münhasıran Horasanlılardan oluşacaktı: Böylece belli bir süre için yan yana iki ordu görüyoruz. Horasanlılar, Araplarda bulunmayan birçok savaş tekniğinin sahibiydiler. Ama bütün bunlara rağmen Horasanlı ordusu ilk Abbasî asrından sonrasına çıkamayacaktı. Halife Ma’mun, Horasan’ın özerk idaresini Tahirîler ailesine tevdi ettiğinde bunlar Horasan’dan ahzedilen askerin büyük kısmını kendileri için alıkoyma eğilimine gireceklerdi. Bunun dışında, Abbasî sülâlesi ve özellikle Ma’mun, tahtlarını bunların sayesinde elde etmişlerdi ama bunu onlar kadar Horasanlılar da iyice biliyorlardı ve bizatihi Bağdat’ta, asayişi korumakla görevli Tahirîler, sonunda çekilmez koruyucular haline gelmişlerdi. Mısır’da Arap ordusunu lâğveden el-Mu’tâsim, Horasanlıları Türklerle değiştirmede ilk adımı atacaktı. O günlerde Türk adıyla anılanlar, İslâm sınırları içine yerleşmiş, başlıca Ferghana halkı olup bunların içtimaî koşulları Horasanlılarınkine benziyordu. Ama kısa süre sonra İslâm âlemi dışında doğmuş ve genç yaşta köle (memlûk) olarak Orta Asya ya da bugün Rus Stepi denilen ülkeden muharip ya da tacirler tarafından getirilen gençlere “Türk” denecekti. Horasanlılardan ağzı yanmış olan halifeler yüzlerini bunlara çevirmişlerdi, ama nafile: Bir kez hükümdarı ele aldıktan sonra bunlar seleflerinden daha “anlayışsız” çıkmışlar, halifeden çok kendi kumandanlarına bağlı kalmışlardı. El-Mu’tâsim’den sonra halife artık bunlara doğruca kumanda etmeyecekti…

Ama Türklersiz de olunamıyordu. Ne Deylemîler, ne Kürtler, ne Ermeniler… bunların tam olarak yerini doldurabiliyordu. Eyyubî sülâlesini doğuracak olan Kürt unsuru, Mısır’ı Fatımî’lerden aldıktan sonra ordularını gün geçtikçe Türklerle doldurmak zorunda kalacaktı.[38]

[1] Muhammad A. J. Beg.- Social mobility in Islamic civilisation. The classical period. Kuala Lumpur (Malaysia) 1981, s. 7.

[2] ibd., s. 11.

[3] ibd.s. 13.

[4] ibd.,s. 56.

[5] ibd., s. 73.

[6] D. Pipes.- Slave soldiers and Islam. The genesis of a military system, London 1981, s. XV.

[7] Burada “enslavement” insanı mülk edinme anlamına kullanıldı.

[8] D. Pipes.- op. cit., s. XVII-XIX.

[9] ibd., s. 13.

[10] ibd., s. 55.

[11] ibd., s. 57.

[12] De l’esprit des lois, XV/14-15.

[13] İbni Haldun.- Mukaddime I, II/9.

[14] Cl. Cahen.- Economy, society, institutions, in The Cambridge History of Islam, Cambridge 1970, Vol. 2B, s. 536.

[15] D. Pipes.- The strategic rationale for military slavery, in The Journal of Strategic Studies, II/1, London May 1979, s. 36.

[16] S. Andreski.- Military organisation and society, London 1968, s. 197.

[17] D. Pipes.- The strategic rationale.

[18] “Büzurg-Vuzurg”, Ulu, büyük anlamında olup muarrebi “büzüre”dür (GG)

[19] “Ayıpsız, kusursuzlar”, kimsenin kölesi olmayıp istediği gibi hareket edebilen insanlar (GG)

[20] C. E. Bosworth.- op. cit., s. 98.

[21] H. İnalcık.- The Ottoman Empire. The classical Age 1300-1600, London 1975, s. 77.

[22] D. Ayalon.- Preliminary remarks on the Mamlûk military institution in Islam, in War, teknology and society in the Middle East, ed. by

  1. J. Parry and M. E. Yapp, London 1975 s.44 ve dev.

[23] ibd.

[24] ibd. Ayrıca bkz. W. Montgomery Watt.- Islamic political thought, s. 46-8.

[25] W. Barthold.- Turkistan, s. 267-8.

[26] D. Pipes.- Slave soldiers and Islam, s. 62 ve dev.

[27] Nihayette her canın ilâhî affa mazhar olacağına inanan din.

[28] D. Pipes.- op. cit., s. 62-70.

[29] ibd., s. 75.

[30] René Giraud, “L’Empire des Turcs célestes”, Paris 1960 adlı eserinin ”Giriş”inde “Bozkırın katı yasasıdır; her kim ki incelmeye yönelirse

yok olmaya mahkûm olur” diyor (s. 1) ve ekliyor: “…Uygur tarihi de bir eş örnek arz eder”.

[31] D. Pipes.- op. cit., s. 76-8.

[32] İslâm’da köle hukuku için bkz. H. Müller.- Sklaven, in Handbuch der Orientalislik B. VI, Geschichte der Islamischen Länder 6/1, Leiden

1977, s. 53-79.

[33] I. Mélikoff.- La geste de Melik Danişmend, Paris 1960, s. 128-9. Ayrıca bkz. B. Oğuz.- C. I, s. 180-1.

[34] Bkz. C. I, s. 191.

[35] D. Pipes.- op. cit., s. 76, 91-100.

[36] ibd., s. 161-3.

[37] A. Christensen.- L’Iran sous les Sassanides, s. 370.

[38] Cl. Cahen.- Djaysh, in EI.