Arap-İslâm Dünyasında Eğitim

Kültür Eserleri > THKK 2/B - Tarım, Hayvancılık, Meteoroloji > Arap-İslâm Dünyasında Eğitim

Arap-İslâm Dünyasında Eğitim

Kısa sürede Arap ordularına boyun eğecek olan Sasanî İran’da eğitim, aralarında bilginin bütün dallarını kapsayabilen ruhban sınıfı mensuplarının işi oluyordu. Yüksek soyluların oğulları kısmen sarayda, şehzadelerle birlikle eğitiliyor, bunlara okuyup yazma, sayma, top ve satranç oynama, ata binme ve avlanma öğretiliyordu. Asilzadelerin eğitimi başlıca silâh kullanımı etrafında odaklanıyordu. Bedenî ve zihnî eğitim, dininin akideleriyle insanların kader ve görevlerini bildiği kabul edilen on beş yaşlarında biterdi. Bir genç içoğlanı, Avesta’nın başlıca bölüm ve yorumlarını ezbere bilir ve orta öğrenimi sırasında edebiyat, tarih ve talâkat, ata binme, ok atma, mızrak ve muharebe baltası kullanmayı öğrenirdi. Bundan başka da bir hayli musiki, taganni ve astronomi bilir ve mükemmel bir satranç oyuncusu olurdu.

* *

İslâmiyet’le ortaya çıkan yeni “ilim”, özü itibariyle camiye bağlıydı. Kur’an’ı ezberlemek ve anlamak, Müslüman olarak nasıl davranılacağını öğrenmek, işbu “ilm”in talim şekilleriydi. Davranış biçimlerini genellikle hadîsler tayin ettiğinden, bunların öğrenimi de “ilim talimi” kapsamına giriyordu. İlm’in gereği üzerinde ısrarla durulmakta, taleb-ül ilm önerilmekteydi. Buharî’ye göre okumak ve su içmek arasındaki benzetişte Musevî etkisinin varlığı muhtemeldi. Nitekim hocalara rabbaniyûn deniliyordu ki Hahamlara Rabbi dendiği malûmdur.[1] Nitekim Fatih döneminde Yahudi cemaatine, lider olarak bir baş rabbi’ye sahip olma hakkı karşılığında rav (rabbi) akçesi veya akçe-i rav, rav yahudiyan, cîzye-i rav, âdet-i rav, filori-i rav gibi çeşitli adları olan bir vergi tarh ediliyordu[2] (rav-rab’daki b-v değişmesi beta-vita telâffuz farkından doğmuş olmalıdır ki burada bir Grek-Bizans aracılığının bahis konusu olduğu anlaşılmaktadır).

Yine Buharî’den öğrendiğimize göre hoca fakkahâ veya allâma tesmiye edilmekte ve bilgiler ilim ya da hikmet (hikma)’yı oluşturmaktadır.

Eski uygarlıklarla temas sonucunda, özellikle dil bilgisi ve bununla ilgili olarak eski şiir tetkikleri, felsefî ve nazarî bilimler, mantık vs. gibi yeni bilim dallarının nüfuz etmiş olmasına rağmen bilim adamına yine de muhaddis deniliyordu, eski çağın bilginine fakih dendiği gibi. Yeni bilimlerin eklenmiş olması, camiin tedristeki yerini değiştirmemişti. Hristiyan ülkelerde bilimle uğraşmanın manastır ve kiliselerin işi olmuş olması bunda etkili olmuş olabilir.

Camilerde ilk ders verenler genellikle dinî vecibeleri öğreten ve Kur’an’ı tefsir eden kadılar olmuştu. Mısır fatihi Amr bin el-Aş’ın yaptırdığı Amr camiinde başlayan tedrisat yüzyıllarca sürmüş, el-Şafiî’nin ölümünden (H.240) sonra fıkıh öğretisi büyük önem kazanmıştı. Büyük hocalar aynı zamanda fetvalar da veriyorlardı.

Fatımîler döneminde aynı faaliyet devam edecekti. H.361’de (972) Ezher camii tamamlanmış olup az sonra, yeni Şafiî kadı Ali bin el-Numan, kendi mezhebinin doğrultusunda fıkıh okutmaya başlamıştı. H. IV. yy.da Makdisî, Amr camiinde fukahâ, kurrâ ve ahl al-adab va’l-hikma halka’larının[3] bulunduğunu bildiriyor. Bundan bir asır önce İbn el-Fakih, fukahâ’nın Sicistan, Belh ve Herat camilerinde oturduklarını, etraflarında cemaatin halka olduğunu anlatıyordu.

Büyük camilerin anlatımında genellikle değerli kitaplardan söz edilir. Bu kitaplar hibe ve vakıf yoluyla toplanıyordu ve çok kez bir bilgin, kitaplarını, müslimîn ya da ahl al-ilm’e bağışlıyordu. Birçok kitaplık yarı-resmî mahiyette olup çoğu kez bunlar cami kitaplıklarının mütemmimi oluyordu şöyle ki içlerinde özellikle mantık, felsefe, hendese, hey’et, musiki, tıp, kimya gibi camilerin iştigal alanının dışında kalanlar da vardı ve bunlara, İslam öncesi döneme atfen al-ulûm al-kadima veya ulûm al-avâil deniyordu.

Önce, Mamûn (198-202) tarafından Bağdat’ta kurulmuş Bayt al-hikma’yı (“hikmet yurdu”) zikretmek gerekir. Bu, Gundeşâpur’da kurulu eski akademiyi hatırlatmaktadır ve Mansûr, buradaki hastanenin başına, Yunanca eserleri Arapçaya çeviren Circis bin Cibril’i getirmişti.

Bu olgular, Asya içlerinde “akademik” öğretinin düzeyini aydınlatıyor. Devam edelim Arap-İslâm alanında kalmaya.

Bayt al-hikma’da büyük bir kitaplık bulunup burası, yetenekli bilginlerin yaptıkları çevirilerle her geçen gün daha zenginleşiyordu. Buna bir de rasathane eklenecekti. Özel kişilerin, ücretsiz istifade edilen büyük kitaplıkları da zikre şayandır. Zenginler ayrıca, kütüphanelerde çalışan âlimlere maaş da tahsis ediyorlardı. Rey’de, yine H. IV. yy.da, içlerinde birçok Şiî eserin bulunduğu 400’den fazla deve yükü ağırlığında kitap mevcudu olan bir dâr al- kutub vardı ve H. 383’te (993) vezir Sâbir bin Ardaşir İran’da bir dâr al-ilm kurup içine âlimler için büyük bir kitaplık yaptırmıştı.

Bu kitaplıklardaki eserlerde, genellikle kuvvetli bir Şiî etki görülür. Her ne kadar Abbasîler ulûm al-avâil’e ilgi duymuş, hatta Emevîlerden Halid b. Yezid b. Muaviye, hadîsle birlikte kimya ve tıp tahsili de görmüşse de Şiî akidelerle Yunanî bilimler arasında, meselâ İhvan al-safâ’da görülen ilişkilerin ortaya çıkardığı ilgi, Sünnîlerden çok Şiîler üzerinde daha sürekli etki yaratmıştı. Kahire’de Fatımîler, Şiîlik uğruna, bu türden görkemli kurumlar vücuda getireceklerdi. Saray’ın kitaplığında “kadîm ilimler”e ait 18.000 cildin bulunduğu rivayet ediliyordu. 435’te (1043) bu kentte hey’et, hendese ve felsefe konulu 6.500 kitapla iki küresi bulunan bir kitaplıktan ve bunun Şiî telkinine sıkıca bağlı olduğundan söz ediliyor.

Dâr al-hikma ile İslâmiyet, Yunanî gelenekleri sürdürecekti. Makrizî, İslâm öncesi dönemde içinde Mısırlı bilginlerin çalıştığı bir dâr al-hikma, bir başkası da Mısır’da, Yunanî bilimler okutan İslâm öncesi müesseseleri kaydediyor. O çağlarda Atina’nın bir adı da dâr al-hikma at-yunâniyûn idi. Bu müesseselerin meselâ Bergama ve Antakya’da taklit edilmiş olan İskenderiye Muséion’u ile benzerliği şüphe götürmüyor.

Selâhaddin’le birlikte bütün bunlar, Sünnîlik uğruna, yok edilecek,[4] bu kurumlar en azından lâik karakterlerini kaybedeceklerdi. Selâhaddin, Sünnî medreseler kurmakla da ün yapacaktı.

Emevî halifesi II. Ömer, İskenderiye’deki eğitim merkezini Antakya’ya, Abbasî Mutavakkil de bunu, Sabiî tarikatının merkezi Harran’a taşımıştı. Daha sonra bunun müderrislerinden bazıları Bağdat’a göç edip orada ders vermişlerdir. Fârâbî, Mezopotamya’nın başkentinde tedris eden bu müderrislerden birinin öğrencisi olmuştu.

Bu misallerden Arapların Suriye, Mezopotamya ve İran’da karşılaştıkları uygarlığın yüksek derecede mütekâmil, Süryanî ifadeli ve hem Helenistik, hem de İran fikrî etkisinde olduğu görülür. Bu arada vurgulanması gereken bir husus da yukarda mezkûr kuvvetli Şiî akımların son tahlilde Arap hegemonyasına karşı özellikle Asyalı ulusların bir tepkisi olduğudur.

VI.yy.ın başında Kuzey Arabistan halkı, üç asır önce Petra Nabatîlerinin kullandıkları, harfleri birbirine bitişik yazıdan müştak bir yazı yazıyordu. Bu yazı hakkında bilgimiz fazla olmayıp biri Halep civarında, öbürü Harran’da bulunmuş, sırasıyla 512 ve 568 tarihlerine ait manastır kitabesinden ibarettir. Bu yazıda sessiz harflerle uzun sesliler bulunuyor ve hiçbir zaman kısa sessizler bulunmuyordu (scriptio defectiva). Taşçıların elinde bu yazı dik ve köşeli, her haliyle daha sonradan Irak’ta gelişecek kûfî yazıya müşabih haldeydi.

Bu yazının VI. yy.ın son çeyreğinde, Batı Arabistan’da da bilindiğine dair belgeler kesin olup bütün kusurlarına rağmen, bir iş merkezi olan Mekke’nin komisyoncu ve sarraflarıyla bölgenin toprak sahiplerinin gereksinmelerini karşılamaya yeterli oluyordu.[5]

Arap yazısının tespiti Emevîler dönemine rastlar. Farklı sesler arasında eş işaretlerin meydana getirdiği karışıklıktan kaçınma olanağını sağlayan harekenin el-Haccac tarafından emredildiği sanılır[6]. Böylece maddî âlet iyice tekâmül ettiyse ve bir idarî dilin doğuşu konuşma dilinin çeşitli diyalektlerine hâkim olduysa da Arap nesrinde, soyut düşüncenin ifadesine imkân veren bir lügatçe ve bir sentaks (nahiv) eksikliği sürüyordu. Arap düz yazısının ilk abidelerinin ya Pehlevice ya Aramîce ya da Grekçeden çeviriler olması, bunu yapanların doğal olarak çok yeni ihtida etmiş ve Arapçanın yabancısı yerliler olması şayanı dikkattir. Bu mütercimler, İbn Mukaffa dışında, meçhuldürler ve Abbasîler döneminde “Arap” düşüncesinin şanını yaratacak olan İranlıların büyük ataları olmuşlardı. Hiçbir vakıa Arap denilen uygarlığın gelişmesinde yabancı unsurların önemini bundan daha iyi göstermezdi.[7]

Evet, Medine’de okuma ve yazma hocaları başlarda genellikle Musevî idiler.[8] Herhalde bunun için olmalıdır ki Peygamber, çocukların etkilenmelerini önlemek amacıyla Yahudilerin sözlerine inanılmaması gerektiğini vurguluyor.[9]

Helenizm’in İslâm’da işlevi esas itibariyle üç yönlü olmuştu. Her şeyin üstünde Helenizm İslâm’a rasyonelleşmiş düşünce şekillerini aşılamıştı; İslâm’a sistemleştirme sanatını öğretmişti. Deneyden geçmiş ussal muamelelerle uygun soyutluk düzeyinde genellikleri tartışma kabiliyetini aktarmıştı. Hattâ bazı hallerde hazır kavram takımlarını ve daima her yerde elverişli tasnif prensiplerini sağlamıştı.

Hadîs edebiyatı çerçevesi içinde İslâm bir “mitolojik” ile soyut-felsefî takdim arasında mutavassıt bir şerh tipi geliştirmişti.[10] Bu itibarla Helenik sistematik destek onun için paha biçilmez değerde olacaktı.

Ama hâlâ bütün bilgiler ağızdan nakledilecek, yazı, yaygın bir faaliyet olmayacaktı. Hıfz tekniği geçerliliğini uzun süre devam ettirecektir. Ünlü Buharî, hadîsleri toplayabilmek için özellikle Doğu’da, Belh, Merv, Nişapur, Rey…’e uzun yolculukları kullanmak zorunda kalacaktır.

VIII. ve IX. yy.larda durum değişecek, Bağdat, Kordova, Kayravan, Basra ve Kufa büyük kültür merkezleri haline geleceklerdir. Her tarafta kitaplıklar, içerik ve zenginlikleri itibariyle üne kavuşacaktır. Tedrisatta çeşitli yöntemler kabul edilmişti; dikkatler bilimsel sorunların çözümüne yöneltilmiş ve bütün dallarında bilimin peşine düşülmüştü; böylece de nihayet eski uygarlıklar geride bırakılmıştı.

Doğu’da halife imparatorluğunun çözülmesi, yeni bir entelektüel enerji hamlesine yol açıyordu. Samanî hükümranlığı şuasında her camiin kitaplığı bulunuyordu. Özellikle Nişapur ve Buhara’da bunlar fevkalâde zengin olup İbn-i Sina bu sonuncusundan faydalandığını bildiriyor. Merv’de de, Yakut’un zamanında, on adet kitaplık bulunuyordu ki bunlardan biri 12.000 yazma barındırıyordu. Keza Mukaddasî, Adud el-Davla’nın Şiraz’daki kitaplığının ihtişam ve intizamını hikâye ediyor.[11]

[1] Bu sözcük Samî kökenli olup Asurlularda rabi, “şef’ anlamındadır: rabi ânum, kent belediye reisi; rabi similtim, kentin en büyüğü (rabû=

büyük); rabi nukiribi, bahçıvan başı… Bkz. Paul Garelli. – Les Assyriens en Cappadoce, Paris 1963 passim ve K. R. Veenhof. – Aspects of

Old Assyrian trade and its terminology, Leiden 1972, passim

[2] Aryeh Shmuelevitz. – The Jews of the Ottoman Empire in the late fifteenth and the sixteenth centuries, Leiden 1984, s. 93.

[3] Bu “halka’’ teriminin manası ilerde izah edilecektir.

[4] Johs. Pedersen. – Mescit, in İA.

[5] Gaston Wiet ve ark. – op. cit., s. 443-5.

[6] Bkz. A. Dietrich. – Al – Hadjdjadj b. Yusuf, in EI.. s. 41.

[7] Gaudefroy – Demombynes et Platonov. – op. cit., s. 257-8.

[8] Johs. Pedersen. – Mescid, in İA (s.61)

[9] Al-i İmran Sûresi III/73.

[10] Gustav E. von Grunebaum. – Islam and Hellenism I/25, in von Grunebauın. – İslam and medieval Hellenism. Social and cultural

perspectives, Variorum Reprints, London 1976.

[11] Gaston Wiet ve ark. – op. cit., s. 446-57.