Antiklerikalizm

Kültür Eserleri > Tarihi Gelişimiyle Dünyada ve Türkiye'de Lâiklik > Antiklerikalizm

Antiklerikalizm

Antiklerikalizm bir XIX. yy. olgusu, kilisenin iktidar ve imtiyazlarını yerinden etmeyi ve cismanîleştirmeyi amaçlayan bir politik program oluyor. Ancak antiklerikal tutum Batı’da Hristiyanlığın teessüsü tarihine kadar geri gidiyor ve bu dinin kurumlaşmasıyla birlikte hızla gelişiyor. Kilise Avrupalı adamın yaşamına tam olarak yerleştiği ölçüde ister istemez, buna tepki olarak, antiklerikal tavırlar ifadelerini buluyorlar. Yukarı Ortaçağlarda Avrupalılardaki dünyevî imtiyazlarının dünya dışı bir makamdan geldiğini iddia eden keşişlere, rahiplere, piskoposlara ve genellikle kilise adamlarına karşı küskünlük ve kinin için için yanması mutat hale gelmişti. Buna karşılık işbu kilise adamları kastı, “anti-lâik” diyebileceğimiz bir tavır takınıp kendilerinden olmayanları sadece karın ve cinsel organlarını düşünmek ve daha yüksek ebedî iyiliklere kapalı olmakla suçluyorlardı. Din dışı insanlarla kilise adamları arasında sayısız bireysel dostluk ve saygının var olmasına rağmen eşyanın tabiatına uygun olarak karşılıklı itimatsızlık ve rekabet hüküm sürüyordu. Avrupa Hristiyan, vaftiz olmuşlar toplumu idi; doğal olarak da davranış ve sözlerinde Efendi İsâ’yı temsil etmek üzere tayin olunmuşlarla, bu temsilcilerin Efendi İsâ tarafından gönderilmiş olduklarını kabul edecekler bulunacaktı. Reformasyon hareketi Ortaçağ kilise adamı mevkiine özgü birçok yapıyı devirmişse de alttaki dinamiği değiştirememiş ve antiklerikalismin bütün şekillerini yerinden oynatamamıştı.

Ortaçağ tarihçisine ve kilise adamlarına husumet ve bunları eleştiri az şey ifade ediyor. İlginç olan, bu eleştirinin alabileceği ifade şekilleridir. Bunlarla alay edilip şiir, şarkı ve hikâyelerde hicvediliyorlar mıydı? Ya da sosyal ve yasal olarak bir bakıma sınırlandırılmışlar mıydı? Hattâ bunlara fiziksel saldırı vakî miydi? Bu saldırıları kim yürütüyordu? Köylüler, kentliler, şövalyeler ya da rakip kilise adamları mı? Yine işbu Ortaçağ antiklerikalizmi bir kindar ve tahrip edici dürtünün ürünü müydü, yoksa onu bir ıslah ve yeniden tanzim arzusu mu doğurmuştu? Hattâ ister sözle, ister fiilî bir tür patlamalara toptan “antiklerikalizm” damgası vurulabilir mi? Sözcük, bir gerçek Ortaçağ muadili bulunmayan bir XIX. yy. ürünüydü. İdarî makamlar, ruhban sınıfının tehdit edilip saldırıya uğrayabileceğini çok iyi anlamıştı ve aşağıda göreceğimiz gibi buna karşı sert yasalar çıkartmışlardı ki bu, “ruhban sınıfı kârı”na karşı daha da çok husumeti mucip oluyordu. Ama bütün bunlar bir gerçek antiklerikalizmden mi ateşleniyordu? İşi daha açık vaz ederek gerçek antiklerikalizm Ortaçağlarda hattâ düşünülebilir miydi? İnsanların çoğunluğu Tanrı’sız bir dünya tasavvur edemezken Tanrının aracısız ya da temsilcisiz olanı düşünebilir miydi? Keşişlere kızabilirler ve onları eleştirebilirlerdi ama onlarsız olabilir miydi?

Bu itibarla tarihçi için sorun “antiklerikal” tavırların Ortaçağlarda saptanmış olup olmadığı değil, bunların nasıl yorumlanmalarının gerektiği ve tarihî Hristiyanlıkta hangi koşullar altında yerel ve daimi sürtüşmelerin bir patlamayı ateşleyebilecek kıvılcımı yaratabilecekleridir. Bu babda Ortaçağın tarihçileri fazla bir şey bırakmamışlardı. Ama geç Ortaçağ sadece kaynak bakımından değil, aynı zamanda istihzadan yana zengin araştırma olanakları sağlıyor. İster krallar, prensler, kent yargıçları ya da yerel toprak ağaları olsun, dindışı insanlar her zamandan çok şiddet ve aleniyetle kendi öz çıkarlarını, dinî vakıfların gelişmesini sınırlayarak ve kilise imtiyazlarına mukavemet ederek koruyorlardı. Geç Ortaçağ Avrupalısının çoğu, görünürde, iki temel inancı ayakta tutuyordu. Kilise, öğretileri ve idarelerinin daimi ahiret saadetinin gerekli ve tek yolunu sunduğu ve de kilisenin, kurumlarının çoğu da dahil, derinlemesine bozulmuş ve bozucu değillerse, en azından bir yük haline geldikleri hususu. [1]

Kilisenin çürük yanlarına karşı başkaldırmak için hiç de dinsiz olmak gerekmiyordu. Nitekim XIV–XV. yy. İngiliz sosyal tarihinin Lollard’ları (alçak sesle dua mırıldananlar), parlamentonun bir oturumu sırasında (1395) Westminster’de hal kapılarına, halk dilinde yazılmış, İngiliz kilisesine ait on iki suç duyurusunu içeren bir nevi risale ya da beyanname asıyorlar. Bunda Lollard’lar kendilerini “İsâ ve havarilerinin hazinedarları olan fakir insanlar” olarak takdim ediyorlar ve kilisenin “kör ve cüzzamlı” koşullarını “İngiliz halkına büyük ve pahalı bir yük olması için çoğalmış kibirli büyük rahiplere” yüklüyorlar. [2]

Kilisenin aşikâr kusurları, ezcümle çok sayıda keşiş, rahip, rahibelerin vaazlarıyla yaşam tarzları arasındaki çelişki, eleştirinin tek kaynakları olmuyordu. İnsanlar, aynı zamanda Tanrı’nın bütün bunlara nasıl izin verdiğine şaşıyorlar ve O’nun hükmünün kilisenin başına henüz inmemiş olmasını bir mucize olarak telâkki ediyorlardı. Kilise ise bu tür eleştirilere karşı koymak için nadiren kuvvet kullanıyor, bunun yerine, memnuniyetsizliği saptırıp bir mecraya sokmak üzere bir özel ve farklı düşünceler sistemi yaratıyordu: şapşal papaza mukabil ideal keşiş ve rahip, “kâfir” Yahudi’nin yanı başında dindar sivil, çok kötü din sapığı (heretic) karşısında Tanrı vergisi feodal ağa…

En geç Yukarı Ortaçağdan beri kilisenin baştan reformu için çağrılar hiç durmamıştır. [3]


[1] John van Engen. – Late medieval anticlericalism. The case of the new devout in Anticlericalism in Late Medieval and early modern Europe, ed. Peter A. Dykema and Heiko A. Oberman, Leiden (Brill) 1993, s:19-21.

[2] John van Engen. – Anticlericalism among teh Lollards aynı yer, s: 52-55.

[3] Frantişek Graus. – The church and its criticis, in time of crisis, aynı yer, s: 65-67.