Kültür Eserleri > THKK 4 - Dokuma ve Giyim Teknikleri > Antik Ve Ortaçağda Avrupa Ve Çin Tekstili

Antik Ve Ortaçağda Avrupa Ve Çin Tekstili

Klasik yazarların birçok dokuma tekniğini, kendi öz atalarına atfetmelerinin yanlış olduğu biliniyor. Plinius, dokunmuş kumaşların icadını Mısırlılara, yünlülerinkini Sardis’li Lydialılara, iğin kullanımınkini efsanevî Arakne’nin oğlu Kloster’e (harfiyen Örümcek’in oğlu Eğirici) ve çırpıcıların hünerini de Megara’lı (Attika’da) Nicias’a bağlıyor. O ise ki bu icatlar tarihin başlangıcına çıkıyorlar şöyle ki ağırşaklara Paleolithik çağda rastlandığını görmüştük.

Yine gördüğümüz gibi Mısır’da yüne karşı bir nefret kesinlikle vardı ki bu, “en tembel gövdenin bir döküntüsü” olarak kabul edilmiş olmanın sonucuydu. Plutharkus da İranlı ve Mısırlıların inançları hakkında aynı izahı veriyor. Gerçekten yün, tapınaklara sunu ya da armağan listesinde hiç görülmüyor. O ise ki koyunlar yılda iki kez kırkılıyordu.

Eski Mısırlıların keza keçi, deve kıllarını da kullandıklarını biliyoruz. Bu sonuncular başlıca çadır bezinde kullanılmış. Geç Mısır’ın “yün” için bildiğimiz tek sözcüğü, Samî “kıl” karşılığındakine çok yakındır. Eski Mısırlıların yünü, bir dokuma lifi değil, bir hayvan kılı olarak telâkki etmiş olabilirler ve bu keyfiyet birçok ulusun hayvan kılı tabusunu izah eder. Bununla birlikte bu adamlar yünü üst giysi ve yün yorganlarda kullanmışlar; yüne mezarlarda nadiren rastlanıyor. Daha geç dönemlerde yün, çoğu kez işlemelerde kullanılmış.

Gerçekten yün ülkesi denebilecek Mezopotamya’da durum tamamen farklı. Hammurabi Kanunları ve daha birçok resmî belge, yün ile yağı (susam yağı) ülkenin başlıca ürünleri olarak zikrediyor. Yine kesin olarak bir tür kıla, keçilerin, dağ keçilerinin kılı diye bakılıyor. Gudea gibi ilk krallar, inşa ettirdikleri yeni mabet bittiğinde “yün büyük miktarlarda tartılacak” diye öğünüyor ve daha sonraki, Nabunaid’in oğlu hükümdar Belshazzar gibi bankerlerin yünde büyük çıkarları olduğu kaydedilmiş. Tabletlerde binlerce hayvanlık sürülerden söz ediliyor. Mutat olarak “Amurru (Batı Irak) ve Ur koyunları” özellikle değerli görülmüş, keçiler siyah ya da sarı yün vermişler. “Besin koyunu” ile “yün koyunu” birbirlerinden tefrik edilmiş. Bazen dağ koyununun yününden söz edilmiş. Bu ikinci kalite yün, kamış sarısı renginde olmakla, “iyi kalite yün” (SİG-ŞİG)den ayırt edilmiş.

Ur III tabletlerinden ve daha sonrakilerden yün fiyatlarını sınıflandırabiliyoruz. Bunların büyük bölümü hükümet tarafından saptanmış vergi fiyatları olduğundan gerçek piyasa fiyatını öğrenemiyoruz. Ayrıca, keçi kılının koyun yününden üç ile beş kat ucuz olduğu mukayyet. Yünü için özel olarak yetiştirilen koyun çayır otu, yeşil besinler ve günde 0,6 litreye kadar emmer (bir ilkel buğday türü) ile besleniyorlar. Yeni Yıl festivali kırkma zamanını başlatıyor ve özel kişi ya da tapınaklara ait sürüler kırkılmak üzere kente sevk ediliyor. Bir günde yüzlerce koyun kırkılıyor. Bur Sin’in üçüncü saltanat yılının belli bir gününde 2259 koyunun kırkıldığı kayda geçmiş. Başka tabletlerden 24 koyunun 53 kg kadar yün verdiğini, başka bir yerde 35 koyun ve 41 keçinin 59 kg kadar yün ve kıl sağladığını öğreniyoruz.

Sürüler kırklınca vergileri, aynî ya da nakdî olarak ödeniyordu.

Yün üretimi için kullanılan genel tabir harfiyen “toplamak” manasında ise de yolmak ile kesmeyi ifade eden iki özgül sözcük bulunuyordu. Yolmak, yünün üretimi için Bronz Çağı’nın tipik işlemi oluyordu; kesme işlemi ise yaklaşık M.Ö. 1000’lerde Demir Çağı’nda ortaya çıkıyor, ilk âletin resmi, sadece yolmaya uygun, dişli ve saplı bir tarağı gösteriyor. Yolma işlemi herhalde ilk zamanların koyun başına bu denli düşük verimini izah ediyor. Kesme işlemi ile olarak bir Yeni Babilonya metninde geçiyor. Yün işlenmesinde bir değişme vaki olmuş olmalıydı, şöyle ki yün artık tutam halinde değil, yapak halinde elde ediliyor.

Ahd-i Atik de bu iki işleme dair burada ayrıntılarına girmediğimiz birtakım kaideler vazetmiş. Plinius bize, kendi günlerinde yolmanın İtalya’da tamamen yok olmadığını bildiriyor. Demir makas Roma’ya M.Ö. 300’ler civarında varmış olmalı. Roma makasları, tasarım olarak dikkate değer şekilde modern olup iki üçgen biçimli bıçak ve U şeklinde bir yaydan oluşmuş.

Koyun yapağısı en belirgin olarak Sümer ve daha sonraki dönem sanatında başlıca “kaunakes” şeklinde temsil ediliyor; bunun, üstünden fırlamış uzun yün lüleleri haiz bir nevi örtü dokuması olduğu sanılmış. Ama günümüzde bunun ilk önce bir yünlü post olduğu fark edilmiş. Bir biçilmiş postu, yani çalışılmış giysiyi ifade eden “kaunakes” sözcüğü M.Ö. III yy.dan önce zikredilmiyor. Uzun yün lüleli örtü dokuması Kıptî Mısır’da icat edilmiş olup Mezopotamya’dan gelmiyor ve hiçbir ülkede yüksek yünlü örtü dokumasına rastlanmıyor. Daha sonra böyle bir “kumaş” imal edilmiş ve bu, hırka şeklinde kesilmiş orijinal post ya da kürkü taklit ettiğinden kaunakes tesmiye edilmiş. Kaunakes başlarda post gibi omuza atılmış, sıcakta etek gibi bele sarılmış (Resim 55). Asırlar boyunca birçok değişikliğe uğramış, o zaman post yerine kumaştan biçilmiş. Nihayet “kaunakes” yine yensiz bir pelerin olmuş.

Buluntular, ham yünün kırkılmadan sonra yıkanmış olduğunu gösteriyor. Sabun bir Kelt icadı (“saipo”) idi. Bu, Plinius’un iddia ettiği gibi sadece bir merhem olmayıp gerçek sabundu. Galen, bunun en üstün kalitesinin Almanya’dan geldiğini ileri sürüyor ve bu keyfiyet yün üretimiyle bağlantılı olabiliyor. Taranmadan önce yün muhtemelen şapkacıların (fötr imali) kullandıkları yaya (bkz. Resim 51) çok benzeyen bir âletle açılıyor (ayrıştırılıyor)du. Bu yayla dövmek yün elyafını bir değnekle dövmekten daha iyi açıyor.

Koyunculuk Teos’un (Ege bölgesinde Seferhisar’ın 5 km uzağında Sığacık iskelesi yakınında) başlıca gelir kaynağı olup burası aynı zamanda bir tür giysinin imal merkezi olmuş. Samos’lu (Sisam) Polycrates Miletus ve Attika’dan koyun ithal ediyor. Teos’ta Miletus yününden ev ve küçük atölyelerde belli türden giysiler imal ediliyordu. Hellenistik dönemde çoğu kez otlakla murex yatakları ya da sair boya sağlama merkezleri birlikte bulunuyordu. Küçük Asya’nın birçok kenti ihracat için bitmiş mamuller üretimine başlamış, ev dokuması yünlüler için yerel otlakları ve özel mamuller için de üstün cins koyunların ince yünleri kullanılmış. Phrygia ile Lydia, nakışı icat etmiş olma ününe sahiptiler. Sardis’in kırmızı boya ve örtüleri meşhurdu. Lydia’nın kumaşa altın iplik dokuma sanatı, Bergama kralları tarafından kendi atölyelerinde geliştirilmişti. Daha sonra Romalılar hükümet atölyesi işlemeyi reddetmişlerdi ama endüstri başarılı olmaya devam etmişti.

Küçük Asya’nın birçok bölgesi, bu arada Kızılırmak ağzına yakın Pontos kırı ve daha niceleri (Strabo XII, 9-13, Cap 547; XII. 6.1. Cap 168) yünleriyle tanınmıştı. Yine Phrygia’nın kırsalı koyunlarıyla ünlüydü. Keza ince yün Bithynia Apameia’sında, Laodicea, Hierapolis (Denizli bölgeleri) ve daha bazı yerlerde üretiliyordu. Lydia nakışları ve Miletus yünlüleri, yukarda da söylemiş olduğumuz gibi, daha M.Ö. VI. yy.da ün salmıştı. Miletus’un, hattâ Roma döneminde bile sürmüş üstünlüğü devam etmiş ve malları çok kişinin beğenisine mazhar olmuş. Bununla birlikte bu üstünlük yavaş yavaş Laodicea nahiyesinin Hierapolis (Pamukkale) ve Colossaea kentlerine geçmiş (Columella VII. 2.3.). Birçok elbise çeşidinde ve sair emtiada meşhur olmuşlar. Buralarda yün yıkayıcıları (eriophytai), boyacılar, erguvan-lâl boyacıları (porphyro-baphoi) ve örtü imalcileri (kairodapistai) loncalarını buluyoruz. Lydia’da Thyatira (şimdiki Akhisar) çok şöhretli bir yün tacirleri (lanarioi) ve boyacılar loncasına sahipti; boyacılar Paphlagonia’nın sandarak’ın (vernik imalinde kullanılan bir tür reçine) kullanıyorlardı. Daha küçük bazı yerleşme merkezleri, kumaş ve halılarıyla tanınmışlardı. Phrygia’da Acmoneia (Uşak ilinde), güçlü bir kassar (çırpıcı) loncasıyla önemli bir merkez olup Galatia’da canlı bir giyim eşyası ticareti vardı.

Roma’nın ilk imparatoru ünlü Augustus, lükse karşı çıkıp ev eğirme ve dokumasından yana tavır koymuş: Özel fırsatlar dışında Augustus, kız kardeşi, karısı, kızı veya kız torunları tarafından evde dokunmuş sıradan kumaşları giyermiş. Columella bunu mülkün bir esasi parçası olarak telâkki ediyor: “Bugünlerde hanımlar o kadar genel olarak lüks ve tembelliğe yol açmışlardı ki yün imali yükünü taşımaya tenezzül etmiyorlardı, ev yapısı kumaşlara itibar etmeyip bozuk arzu ile büyük meblağlara, çiftlikte ev hanımının görevini üstlenmiş kâhya kadının bütün bir yıllık gelirine mal olan elbiselerden hoşlanıyorlar. Çiftlikte açıkta çalışılmayacak yağmurlu ve soğuk günlerde köle kadın, daha önce taranıp hazırlanmış yünü işlesin ve eğirip dokumakla meşgul etsin, şöyle ki kâhyanın karısı mutat yıllık çalışma miktarını doldursun…”[1] Böylece Columella, çiftlikte koyun yetiştirilmiş olduğunu beyan etmiş oluyor. Augustus gibi “eski kafalı” Romalılar çoğu kez ev dokuması giymeyi bir mesele haline getirmişlerdi.

Pompei duvar resimlerindeki çok nice zarif tekstiller gibi olmayan ev dokuması giysiler çoğunluktaydı. Bazı ipekli, keten ve pamuklu kumaşlar Doğu’dan ithal ediliyordu, gerisi İtalyan “fabrika”larının en iyi yünlüleriydi. Ev eğirmesi hakkında yazılmış çok şey elde bulunuyor ve burada küçük atölye sisteminin hiçbir zaman âdet haline gelmemiş olduğunu görüyoruz: Bizatihi İtalya’da eğirici ve dokumacı loncalarının bulunmayışı bunun delili oluyor.

Her çiftlikte bir miktar koyunun yetiştirilmesi, ev dokuması kumaşı doğal kılıyordu. Daha büyük hanelerde bazen birkaç uzman görüyoruz. Statilii Tauri’nin lâhitinin bulunduğu alanda gönüllü olanlar arasında sekiz eğirici, bir yün amiri, dört yamacı-parçacı, dört dokumacı, iki boyacı ve dört kassar-çırpıcı bulunuyor. Augustus’un karısı Livia’nın ev erkânı arasında beş yamacı, iki yün âmiri, giyimde görevli altı kadın, bir harmaniye yapıcısı (paenularius), bir terzi, bir ayakkabıcı ve iki çırpıcı kaydedilmiş. Bu, hiç şüphesiz istisnaî bir durum olmakla birlikte Çiçero gibi varlıklı kişiler dahi geçici olarak uzman dokumacılar kiralıyorlar.

Erken İmparatorluk döneminde Pompei’de gelişmenin daha yakın bir tetkiki, ev ipliklerinin profesyonel çırpıcılar tarafından ev dışında daha iyi muamele edilmesi yönünde bazı ilerlemelerin vaki olduğunu gösteriyor. Yünü daha geniş bir piyasaya hazırlamak amacıyla yıkama, boyama ve taramada büyük itina gerekecekti. Pompei harabeleri, çırpıhanelerin hızla bir gelişmesini gösteriyor (Bkz. Resim 17). Eumachia adlı zengin bir kadın, çırpıcıların mallarını teşhir edip sattığı büyük bir bina inşa ettirmiş. Bu çırpıcılar kaba ev eğirmelerini evlerden satın alıp malları hazırlıyor ve satışı örgütlüyorlardı.

Giyim ticaretinde bir işçi sınıfı, centonarii’ler hakkında değerli bilgiler bulunuyor; bunlar giyilmiş elbiseden yorganlar, örtü-şallar ve eyer kumaşları imal ediyorlar. Bu loncanın bilinen memurlarının çoğu, Augustus döneminde Lucius Octavius adlı bir kişinin azatlıları olduklarına göre bu sonuncusunun, içinde azat edilmeden önce çalışmış işçileri bulunan bir imalâthane işlettiği anlaşılıyor. Mezkûr memurlar, öbür loncaların aksine mahallî itfaiye teşkilâtında hizmetten affedilmişlerdi.[2]

Yün tacirlerinin çok seyahat ettikleri biliniyor. Anadolu’da Kilikya ve Paphlagonia’lı iki elbise tüccarı Roma’da gömülü; burada Doğu kürklerinden yapılmış giysiler satan birisi ile bir Babilonya’lının mezarı bulunuyor. Yabancı pazarlardan ithalât başlıca Asya, Mısır ve Suriye’den olup bu ülkeler yüzyıllardan beri, Romalının en müşkülpesendini cezbeden en iyi duvar ve mefruşat örtüleriyle giysileri üretiyordu. Yunanistan Patra ve Amorgos’tan nice tekstiller ihraç ediyor. Suriye kendi öz tekstillerini ve aynı zamanda Babilonya ve İran’ın halı, dokuma ve nakış işlerini, Mezopotamya’dan, İran ve Hindistan’dan deriler, Çin’den ipekliler gönderiyor. Laodicea (Denizli bölgesi) yünlüleri ve Kilikya keten bezleri de bayağı geniş ölçüde Roma’ya ithal ediliyordu.[3]

Daha önce yünün eski Mısırlılarca “saf-pak” olarak kabul edilmediğinden, bu yüzden mabet ve mezarlarda bulunmadığından söz etmiştik. Bu dinî tabu hakkında daha Antikçağ’da Atinalı Philostratos (Limni 175’e doğru-ölm. 249’a doğru, Yunanlı sofist. Atina’da rhetorik dersleri vermiş, sonra Roma’da yaşamış), bir insana saf (pak) ya da napâk olarak bakılmanın sebeplerini tartışırken şunları söylüyor: “Nasıl oluyor da keten yünden daha iyi oluyor? Bu sonuncusu hayvanların en naziğinin sırtından alınmamış mıydı? O hayvan ki bizzat çoban olmaya itibar eden tanrılarca seviliyor ve bunların başında Zeus onun postunu altınla ölçüyordu… Öbür yandan keten her yerde yetişip ekiliyor ve bunun hakkında altınla kıyaslama gibi bir söz yok. Bununla birlikte bir yaşayan hayvanın sırtından yolunmamış olmasıyla Hintliler ve keza Mısırlılar tarafından pak olarak görülmüş ve bizzat ben ve Pythagoras, hitabede bulunduğumuz veya dua ettiğimiz veya kurban sunduğumuz zamanlar bunu böylece kılık olarak benimsemiştik… Bunun (ketenin) altında uyuyanlar için rüyalar en doğru ifşalarını yaparlar.[4]

Keten endüstrisinin Mezopotamya’da çok eski olduğunda şüphe yok ve onun Akkatçadaki karşılığı, Batının “cotton-pamuk” sözcüğünün temelinde yatıyor.[5] Keten=GAD, kitu ve KU-GAD= (hastalara tatbik olunan) lâpa için keten bez gibi bütün keten malları ifade eder olmuş.

Kitu’dan kitinnu = keten giysi, Mikena “kito”, Grek “chiton” İbranî kuttoneth (yünlü veya keten ceket), Süryanî “kettânâ”, Arabî “kattan” ve Batı dillerinin “cotton”u türemiş.[6]

Klasik dünyadaki keten endüstrisi hakkında elde çok bilgi bulunuyor. Bu hususta Plinius’un uzun bir bölümünü (Natural History XIV, 1-25) nakletmeye değer. Bunda hububat (tahıllar) ve sebze ve meyve üretiminden sonra keten yetiştirmenin, onun denizcilik için de önemini vurgulayarak başlıyor ve imparatorluk ereğini şu cümlelerle açıklıyor: “Yaşam ne cüretlidir ki bu denli küçük bir tohumdan bütün bir dünyayı oraya buraya taşıma olanakları fışkırıyor…”[7]

İmparatorluk günlerinde ketenli mal ve ince kumaşlar Küçük Asya’dan ve Mısır’dan ithal ediliyordu, ama Kilikya ve Suriye ketenleri sonunda Roma’da Mısır ketenine yeğlenir olmuştu.

Plinius’a göre (Nat. Hist. VII. 196) Küçük Asya’da keten ipliğini eğirmeyi bir Lydia’lı kadın icat etmiş. Kilikya ve İzmir birer ilk endüstri merkezleri olmuşlar; buralarda keten işleyiciler (syppinedon), bayağı zengin üyeli bir lonca oluşturmuşlar ki bu üyelerden biri bize aşağıdaki yazıtı bırakmış: “Perigenes’in oğlu Hapalus’un oğlu Epaphroditus, Keten İşleyiciler’in Üyeliği için mezara yaklaşanların sağ kolunda kâin bir kubbe inşa etti. Herhangi bir zamanda bu loncaya kabul edilmiş olanlar bununla burada yatabilirler”. Sardis keten üretiminin bir kısmı Gediz vadisinden, işlenmek üzere İzmir’e taşınmış olmalıydı. Doğu Karadeniz kıyısının keteni, bütün klasik dönem boyunca ününü korumuş ve “her yerde ekilebilir”miş. Miletus’ta, Tralles’te keten işçileri bulunuyordu ve Ephesus’ta havlu dokunuyordu. Tarsus’un aşağı kaliteleri “linurgoi” tesmiye[8] ediliyor, bununla birlikte Tarsus, Laodicea ve Tralles mamulleri Diocletian Fermanı’nda zikrediliyor. Anazarba’da (Adana- Kadirli civarı) bir keten işleyenler loncası bulunuyordu ve Koraka Burnu (İzmir ilinde Urla yarımadasının Güney’e doğru uzanan burnu) keten işleyicileri, bu kentin limanı yakınında bir mauseleum inşa edecek kadar zengindiler.

İskenderiyeli Clement’in zamanında Kilikya ve Judaea keten dokumaları Mısır’ınkileri Roma pazarında liderlikten indirmiş. Kilikya, Suriye ve Hint keten bezleri bazen yazı “kâğıdı” olarak kullanılmış ve Strabo, “Hintliler mektuplarını çok sıkı dokunmuş keten bezi üzerine yazıyorlar” diye anlatıyor.[9]

Küçük Asya ve Suriye’de ipek endüstrisi, Çin’den kervan ticaretiyle ithal edilen ipeğe tamamen bağlı olmayıp ciddi miktarda Hindistan ve belki de Çin’den yabani ipek geliyordu.

Çin ipek ipliği, kaba ipek ve ipekli giysilerinin ithali M.Ö. I. yy.da başlamış gibidir. Bu ipek ve giysiler Batı zevkini hiç okşamadığından burada bunlar sökülüp yeniden dokunmuşlar. Bunlar çok kolay eğilip bükülen giysi imaline olanak veren mükemmel Mısır keten dokumalarıyla ve Mezopotamya ve Yunan pamuklularıyla rekabet durumunda olacaklardı.

İthal ipliğinin işlenmesi ve ipeklilerin yeniden dokunmaları, tüm Orta Doğu’da özel dükkânlarda yapılıyordu. İskenderiye’de, Bergama’da olduğu gibi, bu ticaret özel ev ve küçük atölyelerde gelişmiş. Büyükçe fabrikaların varlığına ait delil bulunmuyor.

Diocletian Fermanı’nda mezkûr ipek miktarları çok az ve sadece ons’lar mertebesinde (1 ons = 28,35 gr) imiş. İpek bazen başka ipliklerle de karıştırılmış, ezcümle “subsericon” (ipek çözgülü) ve “tramosericon” (ipek atkılı), saf ipekten yapılmış dokumalardan, “holosericon”dan, tefrik edilmiş. Theodosius Kodeksi’nde sınırlandırılmış bir lüks olup altınla karışık dokunmuşsa, özel kişilere tamamen yasaklanmış.

Erken Ortaçağ’ın Bizans imparatorları ipek, lâl ve altın işlemeli kumaşları denetim altında tutmuşlar, şöyle ki bunlar imparator ve aristokrasinin giysisi olarak özel mana taşıyorlardı. Bizans dünyasında bunlar kömür, demir, yağ kadar önemliydiler. XI. yy.dan itibaren Basileus’lar bunlarla, başlarına belâ olan “Barbar”ları savıyorlarmış.

İmalât sıkıca gözaltında tutulmuş. İmparator ve saray erkânı için değerli tekstil ve giysi imal edip boyayan İmparatorluk loncaları bir işçi aristokrasisi oluşturmuştu. “Dermosia somata”, elbiseci ve terzileri (isturgoi, raptai, gynaikianoi, gynaeciarii), lâl boyacıları (kogchlentai, bapheis veya purpurarii) ve altın nakışçılarını (chrysoklabaroi veya barbarikarioi) içeriyordu ve bunların özel hakları, kapak rütbeleri ve özel meskenleri vardı. Bundan başka ham ipek tüccarlarının, ipek eğiricilerinin, elbiseci ve boyacıların, ipek ev giysileri tüccarları ve ithal ipek kumaş tüccarlarının özel loncaları bulunuyordu. Bu sonuncular kamu için ikinci kalite değerli dokuma imal edip bunun ticaretini yapıyorlardı ki böylece Bizans dış ticaretinden önemli pay alıyorlardı. Kumaşların bazıları vergi olarak veriliyordu.[10] Pamuk (cotton) için bu eski Sanskrit sözcük “karpâsa”, Farisî “kerpâs” (pamuk ipliğinden dokunan ham bez. Muarrebi “kirbaz”), İbranî “kirpas”, Grek” karbasos”, Latin “carbasus”tur.[11]

* * *

Avrupa Ortaçağ’ında kumaş imali birkaç loncaya bölünmüştü. Bir işçi takımı yünü tarıyor, sonra bu, iğ ve öreke ile başkaları tarafından eğiriliyor ve ürünleri dokumacılara gönderiliyor; bu sonuncuların mamulleri yine başkaları tarafından çırpılıyor, apreleniyor ve boyanıyor. Bu işlemlerin birçoğunun Ortaçağ boyunca mekanizasyonu vaki oluyor ve ekonomik üretim için muğlâk takımlar gerekli oluyor; banker, bu noktada devreye giriyor. Loncaların çoğu sermaye yokluğundan zorlukla karşılaşıyor, banker, çeşitli işlemlerin, tekstilin sınaileşmesini finanse ederek işe adımını atıyor ve işveren ve aracı rolünü üstlenmeye başlıyor. Bu keyfiyet Flandres’lar, İtalya ve İngiltere gibi zengin ülkelerde bu endüstrinin çok gelişmesinin sebeplerinden biri oluyor.

Makineleştirilen ilk işlemlerden biri, bezi büzmek ve “keçeleştirmek” ve böylece de dokuma aralıklarını kapatmak amacıyla, su içinde çırpıcı toprağıyla dövüp çiğneyerek ve böylece de onu temizleyerek icra edilen çırpı işlemi olmuş. Su çarkının ithaliyle çırpıcının bu ağır işini makineleştirmek olanağı sağlanmış. Su, kalkıp inen çekiçleri harekete geçirmiş.

Makineleştirilen ikinci işlem de dokuma olmuş. M.S. I. yy.da Çinliler dört veya daha çok gücü takımlı çekme ya da yatay tezgâhı biliyorlardı ki bunların her ikisi de kabartmalı bez (zili) ve saten ve Şam (işi) kumaş gibi süslü dokumalara olanak vermiş. Benzer tezgâhlar III. yy. Suriye’sinde kullanılmışsa da bunların gücü takımları pedalla mı hareket ettirildiği meçhulümüzdür. El işleminin yerini ayakla kontrollü gücülerin alması, XII. yy.ın sonu ve XIII. yy.ın başında vaki olmuş ve süslü kumaş üretiminde hatırı sayılır hız kazanılmış.

Mekanize edilen üçüncü işlem, eğirme olmuş. İğin ağırlığı yivlendirilmiş ve sol elle döndürülen geniş bir çarka bağlanmış bir kayışla hareket ettirilmiş. Bu, ipliğin bükülme ve sarılma işini makineleştirmişse da bükülme yine eğiricinin sol elinin kontrolünde kalmış. İşbu ilkel sarma çarkı (“bobbing wheel”) XIX. yy.a kadar kaba iplikler için kullanılmış olup makinecilikte krank uygulamasının ilk örneklerinden birini oluşturmuş. Karşılıklı gidiş geliş hareketini dairevî harekete (veya aksi) tahvil eden krank, Antikçağlarda nadiren kullanılmış, ya da hiç kullanılmamış. Utrecht Psalter (Mezmurlar kitabı – duası, M.S. 850) de bir değirmen taşını hareket ettirir şekilde betimlenmiş ve el değirmenlerinde görülmüş. Bu prensip XIII. yy.da sarma çarkı ve pedalla çalışan tornaya uygulanmış. Sarma çarkının daha sonra geliştiği aşikâr oluyor. XVI. yy. boyunca o artık elle döndürülmüyor, ayaklı pedallar devreye giriyor, böylece de eğiricinin eli serbest kalıyor. XV. yy.da, eğirme çarkına volanın eklenmesiyle bükülme ve sarılma işlemleri aynı zamanda yapılır hale geliyor ki bu, “Saksonya çarkı” denilen “makine” oluyor.

Bir başka önemli icat da Bolonyalı Borghesano’nun 1272’deki ipek ibrişim yapma makinesi oluyor. Bu da, o günlerde ticaret sırlarının ne denli itina ile saklandığına mükemmel bir örnek oluyor, şöyle ki makinenin imali ancak 1538’de Floransa ve sair İtalyan merkezlerince ipek dokumaların yapılmasında malûm oluyor; bu merkezlerde, sırayla bunu yine öyle gizli tutuyorlar ki, âletin 1600’de Zonca tarafından betimlenmiş olmasına rağmen sır, ancak XVI. yy.da İngiltere’de açıklanmış oluyor.

Çırpma, eğirme ve dokumada ıslahat ancak, çırpıcı ve sair uzmanların, çarkları için su peşinde kentin dışına taşınmaları ve böylece de kendilerini loncaların muhafazakâr ekonomik politikalarından kurtarmalarıyla mümkün oluyor.[12]

Bütün bu teknik gelişmelerin yaşandığı çağlar, Küçük Asya’nın Turchia haline dönüşme sancılarının yaşadığı dönemlere rastlıyor. Yerine oturmuş imparatorluk ancak XV. yy.ın sonunda kuruluyor, bütün bunlardan Osmanlı dokuma “endüstrisi”si ne denli pay almış, ya da bunlara katkıda bulunmuştu?…

* * *

Tarihin derinliklerinden

Asurlular, M.Ö. 2000’lerde Kayseri Kültepe’de, “Kaniş” adını verdikleri bir yerleşme merkezi ve ticarî komptuar kurup bin yıla yakın bir süre Anadolu ticaretine hâkim olmuşlardı.

Kalaydan sonra en çok sayıda ticarî işlem, çok değişik nitelik ve değerde kumaşlar üzerinde oluyordu. Bunların bazıları, menşe’lerine, kimi de renk ya da öz cinslerine göre adlandırılıyordu. Bununla birlikte birçok durumda genel “kumaş” için TUG subâtum tabirini kullanmakla yetiniyorlardı. Ama bazen de bunu, cinsini belirten bir sıfat takip ediyordu: TUG SIG, “iyi cins kumaş, TUG şa kâtim, “sıradan nitelikli kumaş”, TUG şa livitium, “ambalaj bezi”, TUG dannatum, “dayanıklı bez” vs… Bu kumaş parçalarının boyutlarını saptamak zor olup kimine göre bu, bir elbiselik idi; kimine göre de, çok daha büyük miktarda balyalar tahmin ediliyor. İşlemlerin çoğu birarada birkaç birim ya da birkaç düzine balyaya müteallik oluyor. Ama 100, hattâ 200 balya kumaş taşıyan kervanlara rastlamak nadir değildi.[13]

Tabletlerde yazılı fiyatların tam olarak saptanması, ağırlık birimlerdeki değişkenlik dolayısıyla çok güçleşiyor. Asur ekonomisinde mübadele âleti olarak altınla gümüşün temel rolünü göstermeyen bir Kappadokya (Kültepe – Kaniş) tableti yoktur, o kadar ki bu metallerin bir tecim malı değil, para değerinin temeli oldukları söyleniyor. Kesilmiş para yokluğu, öbür yandan, değerli metallerin “mal” veçhesini güçlendiriyor. Çoğu kez bunlar tartılmış ingotlar şeklinde taşınmaktadırlar.[14]

Kumaş fiyatları hakkında fikir edinmek isteyenler için ağırlık birimlerinin değerlerini zikrediyoruz; Mina, Atina’da 100 drahmi (“dirhem” sözcüğü “drahmi”den türemiştir) eden eski Yunan parası olup asıl anlamı bir ağırlık, bir para miktarıdır. İbranî mâneh, bir ağırlık, bölüm olup bölmek manasında mahah’tan geliyor. Ahd-i Atik’in mina’sı 50 shekel, Grek ya da Attike’ninki 100 drahmiye değerlendirilmiş. Shekel ise (Fransızcada “sicle”, İngilizcesi “sickle”) İbrani shagal, tartmaktan gelip aşağıdaki gibi tanımlanmış: 1. Babilonya İbranîleri vs. tarafından kullanılan ve yaklaşık yarın ounce’a (10 z =28,35 gr = 16 drahmi) eşit bir ağırlık birimi; 2. Eski İbranîlerin yarım ounce’luk altın ya da gümüş parası. Drahmi de 3,148 gr.lık eski bir ağırlık ölçüsü oluyor.

“Hatti kanununda bir mine (505 gr) bakıra, yarım şekelin dörtte biri kadar bir kıymet takdir edilmektedir. Mine ile şekelin Hatti’lerdeki kıymetlerini kesin olarak bilmiyoruz. Fakat Babil’de şekel’in 8,41 gr ağırlığında gümüş para olduğu malûmdur. Yine Babil’e göre bir mine altmış yarım şekeldir. Mine 60 yarım şekel olduğuna göre, yeni imparatorluk devri kanunundaki kıymetlerine nazaran, bu devirde gümüşün bakırdan 240 defa daha kıymetli olduğu anlaşılmaktadır. Hâlbuki Kültepe devrinde, yani M.Ö. III. binde Anadolu’da gümüşün kıymeti bakırdan ancak 180 defa yüksek bulunuyordu. Bu bize Anadolu’da bakır istihsalinin gittikçe arttığını ve bu yüzden gümüşe nazaran kıymetinin azaldığını gösterir.”[15]

Kültepe tabletleri bu çok değişken ağırlık – para birimleriyle ölçülen kumaş fiyatlarını hayli ayrıntılı olarak veriyorlar ki bunlara şimdilik girmiyoruz. Tabletlerde keten kumaşlar (kutânû), en çok geçen dokumalar oluyor.

* * *

Anadolu’ya Asur ithalâtı az çok münhasıran kalay ve dokumalardan ibaretti. Kalay bir Asur ürünü olmayıp muhtemelen Kuzey İran’dan ithal edilmiş bir nevi transit metaı oluyordu. Buna karşılık tekstil, hiç değilse kısmen, mahallî Asur imalâtı idi. Dolayısıyla bunun ticareti Asur toplumu üzerinde çok daha etkili oluyordu. Kalay ticaretinin mantığı, Anadolu metalürji merkezlerine, tunç (bronz) imali için elzem olan bir metali sağlamaktı.

Tekstilde, kalayınkinden farklı olarak fiyatlar, miktar ve nitelikler her bakımdan, yukarda söylediğimiz gibi, çok değişik oluyor.[16] H. Lewy, bir eşek yükünün 2,5 talent (eski bir ağırlık ve para birimi = 60 mina ya da 6000 drahmi) ve bu yükün içerdiği ortalama dokuma sayısının 25 olmasından hareketle, bir kutânûm’un ağırlığının yaklaşık 6 mina olduğunu hesaplıyor.[17]

Asurluların ihraç ettikleri dokumalar çeşitli kaynaklardan geliyordu. Bu itibarla bunlar tarafından mahallen yapılmış olanlarla başka yerlerden, başlıca Babilonya’dan ithal edilmiş olanları tefrik etmemiz gerekiyor. Çok sayıda dokuma bu iki kategoriye sokulabiliyorsa da başkaları için belge yetersiz kalıyor. Bunun dışında sınırlı sayıda yoldan, başlıca Kuzey Mezopotamya veya Kuzey Suriye’den satın alınmış tekstillere de rastlıyoruz; bunlar Anadolu ticaretinde kısmî rol alıyorlar. Ve nihayet bir miktar Anadolu mamulâtı tekstiller bulunup bunlar, Asurluların da faal olarak iştirak ettikleri Anadolu içi ticaretinde hiç de önemsiz olmayan bir rol oynuyorlar. Bunlar Asur’a normal olarak sevk edilmiyor ve hattâ Asur makamlarınca bu kumaşların Asurlular arasında dolaşımını önlemek üzere tedbir alındığına dair işaretler bulunuyor.[18]

Asur dokuma üretimi hakkında bilgi kaynaklarımız öncelikle Anadolu’da yaşayan Asurlu tüccarlarla Asur’da oturan dişil akrabaları ya da eşleri arasında teati edilen mektuplar oluyor. Bu mektuplarda tüccarlar, almak istedikleri tekstil türlerine, bazen de, boyut, içereceği yün miktarı, apre işlemleri vs. hakkında talimat veriyorlar. Anadolu’dan gelen talep ve mülâhazalara (şartnamelere) cevaben kadınların da yazdıkları mektuplar bize bu sonuncuların tüccar kocalarının arzularına uyma kaygısını göstererek, daha ileri bilgi sağlıyorlar. Dolaylı belgeler de Anadolu’dan Asur’a sevk edilen gümüş ve altına dair metinlerde bulunuyor.[19]

Metinlerden biri bize, bir dişil akraba tarafından üretilen bir dokumanın kalitesi, apre işlemi ve boyutuyla yakandan ilgilenen bir tüccarı gösteriyor. Kadın, pahalı tekstil tipi imali ile meşgul oluyor ve adam da yarım mina gümüş gibi yüksek bir fiyata kefalet ediyor. Talimatı, mamulün teknik veçhelerini ve boyutu sıralıyor (dokuma türü, işlenecek yün miktarı, apre muamelesi).[20]

Tabletlerde adı geçen kadınlar arasında Lamassi, Anadolu’daki kocasına sürekli tekstil sevk ediyor ki bunlar 4 “ağır dokuma”, 7 kamsu dokuma, 15 kutânu dokuma ve basitçe subâtu, “tekstiller” tesmiye edilmiş mallardan ibaret oluyor. Bütün bunları kendi elleriyle dokumuş olması mümkün görülmüyor ve muhtemelen hane mensubu başka kadınlardan yardım almış oluyor. Buna rağmen Lamassi, kocasının ticaretini yaptığı bütün tekstilleri ev halkı marifetiyle sağlayamaması muhtemeldir. Kendisi bizzat ve kocasının Asur’daki acenteleri, kervanları yüklerken ilâve dokumalar satın alıyorlar. Anadolu’daki tüccarların Asur’daki evlerinde dokuma üreten bir hane endüstrisinin varlığı şüphe götürmüyor.

İşlemek üzere kadının yüne ihtiyacı var ki bu, ara sıra kendisine, “kentte yün pahalı” olduğundan, talebi üzerine Anadolu’dan kocası tarafından gönderiliyor. Anadolu’dan gönderilen sınırlı miktar ve talep gerekçesi olarak Asur’da yünün yüksek fiyatının gösterilmiş olması, kadının genelde mahallî ya da Babilonya’dan ithal edilen yünü kullandığını gösteriyor. Her ne kadar Asurlular Anadolu’da yün ticareti de yapıyorlarsa da bu meta Asur’a güçlükle ihraç ediliyordu.

Lamassi, bir istisna teşkil etmiyordu. Aksine, tüccar haneleri arasında cari bir kalıbın belirgin bir örneği oluyordu.[21]

Tüccarla karısının ne ölçüde ayrı keselere sahip oldukları açık değil. Çoğu kez kadınlar her türlü ticarî veya yasal durumlarda kocalarının mümessilleri gibi hareket ediyorlardı. Mektuplarından kadının adamla ilgili olarak çeşitli Asurlu vergi memurlarını göğüsledikleri okunuyor. Büyük bir hareket serbestîsine sahip oldukları şüphesiz.[22]

Asurlular, bir kez Anadolu’ya yerleştikten sonra, sadece Asur’dan ithal edilmiş mallar üzerinde değil, aynı zamanda Anadolu içi bakır, yün ve dokuma ticaretinde de faal bir yer almışlardı.

Birçok tablet metni, Asurlu tüccarların Asur’dan Anadolu’ya geliş yolları üzerinde tekstil ticareti de yaptıklarını gösteriyor. Bahis konusu muamelelerde geçen kent adlarının teşhisi bizi aşıyor.

Bir başka ticaret merkezi, bu kez Güney Türkiye’de, Anadolu toprağının sınırında, ünlü Hahhum kenti oluyor. Burası, Asurluların Fırat’ı geçtikten sonra vardıkları ilk kentlerden biri olup Elbistan ovasında tespit ediliyor. Bir krallığın makarrı, bir Asur kâr um’u, yol kavşağı, ticaret merkezi ve çarşı oluyor. Ama öbür Anadolu kentleri gibi Asurluların gelip geçtikleri, orada vergi ödedikleri, kâr um’u ziyaret ettikleri sair Anadolu kentlerine benzemiyor. Şöyle ki bir metinde, 17 eşekten mürekkep bir kervanla seyahat eden kişinin 310 tekstili yüklediği, mallara ilâveten Hahhum’da yüksek vasıflı 100 dokumayı seçtiği yazılı.[23]

Anadolu’da yün ticaretinin amacı, bunu Asur’a ihraç etmek olmayıp ihraç için gümüş elde edip çoğaltmanın bir başka yolu oluyordu; yarımadanın bazı bölgelerinde, özellikle Luhusaddia (?) civarında yün kolaylıkla elde edilip muhtemelen de ucuzdu, dolayısıyla başka yerde kârla satılabilirdi. Bunun ötesinde yünün çoğu kez doğruca gümüş karşılığında satılmadığını, önce bakıra tahvil edilip muhtemelen, belki de tasfiye edildikten sonra, yeniden gümüş veya altına dönüştürüldüğünü görüyoruz.[24]

Tablet metinlerinde, burada üzerinde durmadığımız çok çeşit dokuma geçiyor. Bunların renkleri de hayli değişik oluyor: Barrumum, “çok renkli”; erqum, “sarı”; etium, “koyu renkli”; makrum, “kırmızımtırak”; pelum, “parlak kırmızı”; pasium, “beyaz”…[25] Görüldüğü gibi bez boyama tekniği de fazla geri değilmiş.

Evet, dokumanın geçmişi peşinde tarihin derinliklerinden başlayarak bu kısa dünya gezisini burada kesiyoruz.

[1]              Columella.- De re rustica XII, Par. 9-10; 12.3.6. Transl. E.S. Forster ve E. Hefner, London 1968, Loeb Classical Library.

[2]              Cento (xεντρωυ), beraberce dikilmiş kumaş parçalarından oluşmuş yorgan ya da giysi olup bunlarla köleler giydiriliyorlardı. Centonarii’ler de, atılmış elbiseler üzerinde çalışan tüccarlardı. Bu, Roma’da önemli bir faaliyet oluyordu, şöyle ki çok ucuza satılan bu nesnelerden ateş söndürmek, düşmanın oklarından çadır ve savaş makinelerini korumak ve sair amaçlı örtüler yapılıyordu. Cento’lar, ayrıca binek hayvanının sırtını korumak için eyerin altına konan adi kumaş da oluyorlar (Rich, madde cento ve centonarii)

[3]              R. J. Forbes Studies in ancient technology, vol. IV, Leiden 1964, s.2-25

[4]              ibd., s.27-28.

[5]              ibd., s.32

[6]              ibd., s.73, infra 284.

[7]              ibd., s.35

[8]              Yunanca λίνον (linon) = keten

[9]              R. J. Forbes.-op. cit., s.38-39

[10]            ibd., s.56

[11]            ibd., s.77, infra 415

[12]            R. J. Forbes and E. J. Dijksterhins. – A history of science and technology I, Ancient times to the seventeenth century, Middlesex 1963, s.137-138.

[13]            Paul Garelli. – Les Assyriens en Cappadoce, Paris 1963, s.284-285.

[14]            ibd., s.265

[15]            Şemseddin Günaltay. – Yakın Şark II. Anadolu, Ank. 1946, s.190 infra 88.

[16]            K. R.Veenhof. – Aspects of old Assyrian trade and its terminology, Leiden BRILL, 1972, s.79

[17]            ibd., s.89

[18]            ibd., s.98

[19]            ibd., s.103

[20]            ibd., s.109

[21]            ibd., s. 116-118

[22]            ibd., s. 123

[23]            ibd., s. 124-129

[24]            ibd., s. 137

[25]            ibd., s. 186-189