Almanya Ve Basra Körfezi

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Almanya Ve Basra Körfezi

Almanya Ve Basra Körfezi

Ticarî deniz yollarının en eskisi olan Basra Körfezi, Doğu ile Batı arasındaki alışverişin muhtemelen büyükçe kısmını taşıyacağı varsayımına göre Adriatik Denizi’yle yakın benzerlik arz etmekteydi. Küçük Asya ve İran’ın zihnimizde Avusturya-Macaristan ve Balkan’ları temsil ettiği canlandırılırsa benzerlik derhal kendini gösterir. Bu itibarla Körfez’e egemenlik, başta Alman politikası olmak üzere Orta Avrupa’yı hükümranlığı altına alıp Doğu ticaretini kontrolünde tutmak isteyen her Güç’ün gönlünde yatan bir iktisap haline gelmiştir.

 

“Pan-Cermanizm” adlı yapıtında Prof. R. G. Usher “İran’ın stratejik durumu büyük anlam taşımaktadır. Toprakları Küçük Asya’nın sınırlarına dayanıp Bağdat Demiryolu’yla İngilizlerin çoktan beri göz diktikleri Dicle ile Fırat’ın zengin yörelerinin bir kanadını oluşturuyor. Basra Körfezi’nin Kuzey kıyısını, Hindistan’ın sahil yolunu, en önemli limanları kontrol ediyor ve askerlik açısından da, İngilizlerin Hindistan’daki emniyetleri için mutlak surette önemlidir. Öbür taraftan Karadeniz ve Hazer Denizi’ne, Basra Körfezi ve Güneybatı Asya’ya giden yolların tümü İran’dan geçiyor ki bu keyfiyet İngiltere için de, Rusya için de olabildiğince önem taşıyor…” diyor.[1] Bu itibarla Basra Körfezi’nin hinterlandı, tıpkı Adriatik Denizi’nin Kuzey ve Doğu’suna uzanan arazi gibi, daha kalabalık ve daha gelişmiş bölgelerden geliş-gidişin bir doğal geçidi olmaktadır. Bu deniz yolunu ele geçirmek için mücadele, Adriatik için mücadelede olduğu gibi, genişleme sürecini yaşayan bir ulusun gereksinmesinin emridir. Kim kontrol edecekti burasını? Baltık’ta Moskof İmparatorluğu’nu kurduğu günden beri Büyük Petro’nun hayal ettiği sıcak denizlere pencereye olan zarurî ihtiyacı dolayısıyla Rusya mı? Yoksa kendisine çoktan beri bağladığı büyük Doğu ülkelerindeki çıkarları itibariyle İran’ı koruma hakkına açıkça sahip Büyük Britanya mı? Veya ticarî gücünü Hindistan kapılarına taşıyabilmek için Doğu’da bir doğru yol arayan Almanya mı?

 

Hep olduğu gibi Almanya burada da geç kalmıştı. Rusya ile Büyük Britanya arasında bu konudaki sürtüşmenin karşılıklı ödünleri, can çekişen ve çeşitli fırkalara bölünmüş İran’ın sırtından 1907 antlaşmasıyla, dostça çözüme bağlandı: ülkenin Kuzey’i Rusya’nın siyasî ve ticarî bakımdan cirit atacağı, Güney’i de İngiltere’nin etkinliğini sürdüreceği alanlar olarak saptandı; ortadaki toprak da, bu iki ateşli âşık arasında bir tampon bölge olarak kaldı.

 

Basra Körfezi’nin önemi, hiç şüphesiz, Avrupa’ya irtibat yollarının tamamlanmasına sıkıca bağlıydı. Bağdat Demiryolu ve onun Basra’ya uzantısı Körfezi en üst derecede önemli bir yol haline getirecekti; hele Kafkasya demiryollarının İran içine uzatılması onun değerini fevkalâde artıracaktı.

 

Bir yandan Anadolu ve Mezopotamya’da çıkarlarını şaşmaz şekilde yürütürken Almanya ajanlarını, kendilerine verilen görevi gizlice yerine getirmek üzere, Körfez’e salmıştı. Bu faaliyet, Türkiye’deki Tötonik çıkarların fiilî olarak beslenmeye başladığı 1896’dan önce kendini göstermedi. Görünürde amaçlar sadece ticarîydi. Ama gerçekten bunlar, aslında Vaterland’a doğruca yarar sağlamayan bazı mevkilerin ona bağlanmasını hedef alıyordu: bir deniz üssünün kurulmasına hazırlık çalışmalarıydı bunlar. Oyuna Türkiye de itiliyordu, özellikle Kuveyt’te, Bahreyn’de, küçük Halul adasında, Körfezin ortasında, Karım Suyu üzerinde. Sultan buraları etkin biçimde ele almaya itiliyor, fakat bu yoldaki her davranışı, karşısında hep İngilizleri buluyordu. Hikâyesi haylice uzun olan olayların ayrıntıları burada gereksiz olup bunlar “The Times History of the War”, Kısım XXIX’da güzelce anlatılmıştır.

 

1899’da, Alman İmparatoru Dersaadet’te imtiyazlar peşinde koşup Şam’da ticarî ozan rolüne çıktığı sırada, Alman Arkona kruvazörü de Körfez sularında hassas iskandiller yapıyor, bir limanın tesisi için elverişli mahalleri özenle inceliyordu. Bu cevelân aynı zamanda yerel halka karşı da İmparatorluk’un bir gövde gösterisi oluyordu. Herkes kruvazörün Bağdat Demiryolu’na münasip bir terminal aradığı noktasında birleşmişti.

 

Alman tüccar ve sair teşekküllerinin bağa ve sedef ticareti, inci dalyanları, viskonsolosluklar, demir oksidi cevheri işletmesi (bir küçük ada olan Abu Musa’da)… Her seferinde, İngilizlerin sıkıca “bağlayıp” destekledikleri mahallî şeyhler gerek Almanların, gerekse bunların teşvik ettikleri Osmanlı girişimlerini başarısızlığa uğratıyor. Hatta Alman bayrağını taşıyan gemilere ateş bile açıldığı oluyor, kıyametler kopuyor ama İngilizler, bilinen soğukkanlılıklarıyla sorunların üstesinden geliyorlar. İran suları üzerinde bir nevi Monroe Doktrini hükmünü icra ediyor, büyük stratejik önemi haiz bir bölgede yabancı palamarlara baba bırakılmıyor.

 

Bırakılmıyor ama Wilhelm de bu çıkarları doğrultusunda Sultan’ı tazyik etmekten geri kalmıyor. Mabeyn Başkitabeti’ne, yani Tahsin Paşa’ya Berlin seferinden imtiyaz işleri için birer gün arayla çekilen iki telgraf (21 ve 22 Nisan 1899) hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde bu baskıları belgeliyor. “Berlin Sefareti seniye’sinden Mabeyn-i hümayun başkitabetine: Mahremane – Almanya devleti tarafından hükûmet-i seniye’ye evvelce teklif edilegeldiği üzere Anadolu hattının Bağdat şehrine kadar temdidine intizar etmeksizin Acem Körfezi’nde saltanat-ı seniye’ye ait ve hukuk-u tasarruf iyesi itiraz ve iştibahtan (şüphe etmeden) masun adalardan birinin yine Osmanlı bayrağı altında bulunarak hemen şimdi Almanya ticaret ve harp sefainine (gemilerine) kömür deposu ve merkez-i bahrî vazifesini ifa eylemek[2] üzere tahsisine Babıâli’ce muvafakat edilirse İmparator hazretlerinin bundan dolayı minnettar olacağı ve Almanya devletinin her vesilede diplomasi tarikiyle hükûmet-i seniye’ye gayet ciddî surette muavenette bulunacağı hakkında saltanat-ı seniye’ye tahriren (yazılı olarak) teminat verileceği Hariciye Nâzırı tarafından âcizlerine şimdi tebliğ kılındı.” Ve öbürü: “Berlin sefaret-i seniye’sinden mabeyn-i hümayun başkitabetine: mahremane – Hariciye Nezareti sefaret-i seniye ile münasebette bulunan bir zat vasıtasiyle âcizlerine nîm (yarı) resmî bir tebligat icra ettirdi. Bu tebligata göre haşmetlû İmparator hazretleri eğer Acem Körfezi’nde Almanya’ya bir kömür deposu terkolunması hakkında serdeylediği teklif cevapsız bırakılırsa hükûmet-i seniye’ye karşı gücenecek imiş. Tebliğ-i mezkûrda bir zamandan beri Almanya’nın hükûmet-i seniye’ye vukubulan siyasî teklifleri her ne olursa olsun neticesiz bırakılmakta olduğu dermeyan olunarak saltanat-ı seniye Almanya ile cari olan münasebatında sıfat-ı muhaleset (içten dostluk) ve samimiyeti muhafaza eylemek için binnefis İmparator hazretleri tarafından serdedilmiş olan ve müşarünileyh hazretlerinin şahsî bir arzusunu teşkil eden işbu kömür deposu meselesinde müsait bir cevap ita eylemesi lâzım geldiği ityan olunmuştur (ifade edilmiştir)”.

 

Baskıdan bunalan Abdülhamid, gözlerini Londra’ya çeviriyor ve ilk telgrafı aldığı gün Londra sefaretine, İngiliz hükümetinin görüşünü kesin olarak alma talimatını telliyor. Ertesi gün gelen cevapta: “…Dünkü telgrafname-i kitabetpenahileri müeddasını (anlamını) Hariciye Nâzırı’na tebliğ ettim… düvel-i ecnebiyeden her biri memalik-i şahane’de demiryolu hututu (hatları) inşa için bir daire-i mahsusa tayin ettirmiş olduğuna[3] nazaran, İngiltere devleti Bağdat vilâyeti hududuna kadar yine Alman sermayesiyle yaptırılıp şehr-i mezkûrdan Acem Körfezine kadar olan kısmı İngiltere’nin nezaretine tâbi olmasını temin eyleyecek bir surette[4] inşa ettirilmesini yani bu kısmın İngiltere’nin nüfuz-u maneviyesine tâbi bulunmasını arzu eylemektedir…” deniyor. Büyük Britanya’nın Hindistan açısından iyice kuşkuda olduğu gene aynı gün Londra sefaretinden gelen telgraftan okunuyor: “… Londra kabinesi, evvelce olduğu gibi, şimdi de Hindistan’ın emniyeti ve Bahrisefid (Akdeniz) muvazenesinin bekası nokta-i nazarından bir tehlike nazarıyla baktığını…”.[5]

 

Küçük Asya’da olduğu gibi, aynı derecede önemli bir ticarî ve stratejik geçit arz eden İran’da da Alman ajanları Weltpolitik’in temellerini atmakla meşgul olmuşlar. Ancak, Kuzey İran’da ağır basan Rus etkisi yüzünden bu ajanların işi çok daha zor olmuş ve çok daha büyük gizliliği gerektirmiştir.

 

Almanya İran’da etkinliği ekonomik, eğitimsel ve politik yönlerden sağlamaya kalkışmış. 1907’de Alman Doğu Bankası Tahran’da, Tebriz ve sair önemli merkezlerde şubeleri bulunacak olan bir banka açmak için önemli bir imtiyaz koparmış. Aynı kuruluş daha başka değerli imtiyazlar da elde etmişse de bunlar, müşterek Rus ve İngiliz muhalefeti sonucunda sonradan iptal edilmiştir. Bu yönde Alman faaliyetleri başlıca, Alman endüstrilerinin yerleşmesi için ikrazlar yoluyla malî kontrolü sağlamaya yönelmiştir. Almanya aynı zamanda İran hükümetine ödünç para vermeyi teklif etmiştir. Bu aynı yıllarda Alman elçisi ülkedeki politik krizde faal rol oynamış, halefi de aynı şekilde, resmî görevini aşan girişimlerin içinde bulunmuştur.

 

İsveçli subayların komutasında bir silâhlı polis kuvvetinin kurulması, Alman ajanlarının işini haylice kolaylaştırmış. Hiç şüphesiz Tötonik amaçlara yardımcı olacak subayların tayininde Alman gayreti de eksik olmamıştır.

 

Nitekim bunlardan birçoğu savaşın patlak vermesiyle İran’ı Merkezî Devletler safında harbe sürükleme girişiminde Almanlarla işbirliği yapmışlardır. İslâm’ı kabul etmiş gibi görünüp yerel giysilerle dolaşan ajanlar, hoşnutsuzlar ve muhaliflerle temasa geçmekte ve kimi vakit avuçlarına birkaç para koyarak, kimi vakit de bellisiz vaatlerle bunları Tötonik davaya kazanmaya çalışmışlar: Kelime-i Şahadeti tekellüm eden Müslüman Kaiser onları Rus ve İngiliz boyunduruğundan kurtaracaktır. Aslında bu taktik tüm Müslüman ülkelerde uygulanmış, bu hususta Abdülhamid’in Pan-İslâmist siyaseti İmparator’dan geniş destek bulmuştur.

 

“Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu geniş toprakları ve zengin doğal kaynaklarıyla, Almanya ve Avusturya bloğuna parlak bir geçim alanı olacağa benziyordu. 1880 ile 1904 yılları arasında Almanya’dan ithalât %1100 oranında artarken, Almanya’ya ihracat da %2200 oranında artmıştı. Ama bu gelişmenin daha ilginç bir yanı da vardı. Osmanlı devletinin aynı yıllarda İran ticaretindeki önemi arttı. İran dış ticaretinde Rusya, İngiltere ve Fransa’dan sonra Osmanlılar, %9 oranla dördüncü sıradaydılar. Açıkça, Osmanlı Devleti İran’da, Alman sanayi ve ticaretinin temsilcisi durumundaydı.”[6]

 

Başlarda söylediğim gibi Pan-Cermanist hareket sadece bir “elit”in malı olmuş, askerlerin bundaki payları çok küçük mertebelerde (% 1 civarında) kalmıştı. Hatta büyük komuta mevkilerinde bulunan general ve mareşallerin birçoğu bu “ince politika”dan habersizdi. Bunlardan biri de 1914’te bir Askerî Heyet’in başkanı olarak Türkiye’ye gelen, burada kaldığı beş yıl içinde Osmanlı ordularına kumanda eden, askerî kabiliyetleri yüksek bir komutan olan Liman von Sanders’tir. General, disiplin gereği olduğu kadar gönülden de bağlı olduğu İmparator’un İstanbul’daki büyükelçileriyle hiç geçinememiş, bunların, kendisince mantıksız olan bazı icraatına hiç akıl erdirememiştir. Elçilik erkânının birçoğundan da aynı şekilde memnun değildir. Şimdi onun anılarından bazı satırları okuyalım:

 

“Türkler, Irak’ta elden çıkmış geniş araziyi geri almak için İngilizlere saldırmaları gerekirken, XIII. Kolordu ile tarafsız İran arazisinde harekete geçtiler. 11 Temmuz 1916’da yazdığım bir raporda… sözlerim aynen şöyleydi: ‘… İran’a karşı yapılan bütün bu hareketler, havaya pala sallamaktır…’. İran, o sıralarda Türk politikasında önemli rol oynuyordu. Maalesef bu İran işine Almanlar da akıl almayacak kadar fazla karıştılar ve ben bu durumu hep üzüntüyle karşıladım.”

 

“Almanya, daha 1915 kışında İran’da Türklerin yardımıyla askerî teşkilât yapmak üzere subaylardan kurulu büyük bir heyet göndermişti. Alman programının özünü teşkil eden ‘İran’ın, Türkler ve Almanlar tarafından hiçbir menfaat gözetilmeksizin kurtarılması’ politikası, şüphesiz övülecek bir şeydi. Ama pratikte bu, hiçbir anlam taşımıyordu…”

 

“…Bu zamana kadar oralarda sadece bir jandarma birliği vardı ki, İsveç subayları tarafından itina ve maharetle yetiştirilmişti… Şimdi ise Alman subayları, Türklerin de yardımıyla, harbi başarabilecek İran birlikleri kurmak istiyorlardı. Alman subayları bu işe gönüllülerden ve jandarmalardan başladılar… Bu iş için pek çok Alman parasının harcanması gerekiyordu…” “Almanların İran işine karışmalarının sakıncalarını ortaya atan ileri görüşlü bir Alman subayı çıktı, ama sözünü kimseye dinletemedi. Alman Hariciye’si, İran’a gönderdiği subay heyetinin Mayıs ayında ve yukarda belirtildiği şekilde dağılmasına kadar, eski yolunda devam etti…”[7]

 

Gerçekten Müşir Liman Paşa çok şeyin farkında değilmiş. Hattâ söylediğine göre, Türklerin Irak’ı bırakıp da İran’a yönelmeleri “von der Goltz’un sahneden çekilmesinin ilk sonucu” olmuş[8] ki bu ifadeden, Goltz Paşa’nın da o tarakta bezi olmadığı anlamı çıkıyor.

 

Bu konuda bir de Halil Paşa’ya kulak verelim: “… 6. Ordu’nun selâmetini icap ettiren en yerinde hareket, geçitte yeterli kuvvetlerle savunmada kalmak ana kuvvetlerle de İngiliz ordusunu Basra istikametine sürerek denize dökmekti. Ne var ki, öteden beri İran’da hayal içinde olan, siyasî ve iktisadî menfaatler peşinde koşan Almanlar Başkumandanlık karargâhını tesirleri altında bırakmışlar, bu tesirin neticesinde de son derece hatalı bir emirle karşı karşıya kaldım. Emir şöyleydi: ‘Dicle cephesinde yeteri kadar kuvvet müdafaada bırakılacak, İran cephesi takviye edilecek, ilk olarak da Kirman şah işgal altına, alınacaktır’…”[9]

 

“Mareşal von der Goltz 6. Ordu kumandanı olunca erkânıharp başkanlığına Miralay Kâzım Bey (Karabekir) tayin edildi. Sonra kumanda bana geçti ve erkânıharp görevine de rütbesinin bir derece üstü ile miralay olarak von Gleich getirildi… Benden daha yaşlı olan bu Alman subayı görevine düşkün, titiz, asil ruhluydu. Söz açıldıkça daha önce propaganda maksadıyla savaş bölgelerine gelmiş bulunan Alman misyonu (Deusche Mission) üyelerinden şikâyet ediyor, onların davranışlarının güzel olmadığını söylüyordu… Bir gün… von Gleich… üzgün bir halde yanıma geldi… ve sonra ağır bir şekilde şunları söyledi:”

 

“Sizi ve Türk ordusunu çok seviyorum… Ama artık hizmete devam edemeyeceğim, lütfen istifamı kabul buyurunuz…”

 

“Peki ama neden…?”

 

“… Ben çok namuslu ve fakir bir aileye mensubum, fakirim. Alman misyonunun talimatına uyarsam size ve mensup bulunduğum orduya ihanet etmiş olacağım, misyonun talimatını reddedersem Almanya’daki nüfuzları dolayısıyla beni mahvederler…”[10]

 

Liman Paşa’nın “Almanların İran işine karışmalarının sakıncalarını ortaya atan ileri görüşlü Alman subayı” diye anlattığı kişi herhalde bu von Gleich olmalıydı.

 

Döneceğiz bütün bu konulara.

 

[1]              E. Lewin. — a.g.e., s. 78.

[2]              Tarafımdan belirtildi.

[3]              Yani demiryolu inşası için ülkeyi aralarında bölüşmüş olduklarına.

[4]              Tarafımdan belirtildi.

[5]              Ahmet Bedevi Kuran. — İnkılâp tarihimiz ve Jön Türkler, İst. 1945, s. 71-3.

[6]              İlber Ortaylı.— İkinci Abdülhamit döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman nüfuzu, Ank. 1981, s. 35

[7]              Liman von Sanders. — Türkiye’de 5 yıl. Çev. M. Şevki Yazman, İst. 1968, s. 161-3.

[8]              Ay. e., s. 161.

[9]              Hail Paşa, a.g.e., s. 194.

[10]            Ay. e., s. 206 – 7.