Almanya Ve Anadolu

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Almanya Ve Anadolu

Almanya Ve Anadolu

Kesinlikle kanıtlanmamış olmakla birlikte rivayet edilir ki Kaiser’e ilk kez, sair yerlerdeki diplomatik yenilgilere karşın (Afrika ve Güney Amerika ile beraber) Küçük Asya ve Mezopotamya’da geniş ödün bulabileceği düşüncesini aşılayan İngiliz devlet adamı, Büyük Britanya’nın Afrika’da üstünlüğünü sağlayan, Rhodesia’ya adını veren ünlü emperyalist Cecil Rhodes olmuştur.

 

Rhodes, dünyanın her yerinde Almanların karşısına dikilmenin, sıkıştırılmış Tötonik güçlerin patlaması ve dolayısıyla, İngiltere ile Almanya arasındaki bütün köprülerin, tamir kabul etmez şekilde, atılması sonucuna götüreceğine inanıyor ve Kaiser’e kalama veriyordu.[1] Onun gözünde Almanya, emniyet supabı olmayan bir basınçlı kaptı.

 

Asya Türkiye’sinde, İngiliz çıkarlarının korunacağına dair somut ve etkin teminat verilmesi kaydıyla, Alman genişlemesine üstesinden gelinemez itirazlar varit olamazdı; zira her ne kadar Büyük Britanya, başlıca, Rus İmparatorluğu’nun gereksiz ölçüde büyümesini önlemek amacıyla, Osmanlı ülkelerinin nihaî taksimine her zaman karşı koymuşsa da, Osmanlı gücünün muhtemel çöküşünün geciktirilmesinin faturasını Batı uygarlığının ödeyeceği kanısı yerleşmişti Avrupa’da.

 

Balkan Harbi, Avrupa’nın Hasta Adam’ının elinden Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan’ı almış, Makedonya ve Arnavutluk’taki nüfuzunu azami ölçüde zayıflatmıştı: öbür yandan Mezopotamya’nın göçebe kabilelerine söz geçiremediği gibi Mısır üzerindeki kontrolü de bir politik saçmalıktan öteye gitmiyordu. Bu itibarla Türkiye’nin bu hale gelmiş toprak bütünlüğüne, herhangi bir prensipten fedakârlık etmeden, yeniden tecavüz edilebilirdi. Hatta bundan bütün insanlık yararlanabilirdi…

 

Bismarck’ın siyasası alabildiğine oportünistti. Alsace-Lorraine’i unutması ve gizli öç duyguları beslememesi için Afrika, Akdeniz ve Atlantik’te Fransa’ya destek oluyordu: Metz ve Strasburg’la Ren bağlarının özlemini çekme yerine Sahra’nın kumlarıyla oynayabilirdi. Hem de böylece İngiltere ile karşı karşıya kalacaktı. Rusya, Fransa ve İtalya bu siyasi oyuncaklarıyla oynarken Almanya kendi durumunu pekiştirmeye vakit bulacaktı. Meselâ Rusya, Balkanlar’da cesaretlendirilebilirdi: “Rusya’nın İstanbul ve Balkan Yarımadası’nın elde etmesi” diyordu Prens Hohenlohe’ye, “mutlu bir olay olacaktır çünkü zayıflayacaktır”. Fransızlar Tunus’ta, Trablus’ta kendisine ödün verilen İtalya’yı düşünmeden ileri gidebilirler.[2] Bu Trablus işinde Almanya’nın tutumu ayrı bir bahis halinde irdelenecektir.

 

Her ne kadar Cecil Rhodes’in Kaiser’e bazı önerilerde bulunduğu (1899) söyleniyorsa da Küçük Asya’da Alman genişlemesinin yeni bir şey olmadığı, Alman siyasasının Orta Doğuya doğru meylettiği ve Rhodes’ın Berlin’i ziyaret tarihinde ticarî ve ekonomik sızma ile politik kontrol planlarının çoktan beri Pan-Cermen çevrelerde tartışılmış olduğu bir gerçektir.

 

Yine aynı Brailsford, Birinci Dünya Savaşı’nın tahlilini yaparken şunları söylüyor: “Bu savaşta Rusya’nın başlıca hedefinin Akdeniz yolunu açmak olmasına karşın Almanlar, herhangi bir engelle karşılaşmadan Türkiye ile askerî bağın kurulmasını amaçlamaktadırlar. Rusya’nın Boğazlar üzerindeki ilgisi, strateji düşüncesine duyguların da karışmış olmasına rağmen, başlıca stratejik yöndedir. Öbür taraftan Alman politikası, modern strateji- ekonomi karışımının karakteristiklerini arz etmektedir. Sömürge alanına geç gelmiş olup kendisine beyaz yerleşme kolonileriyle gelişmeye müsait bir zemin bulamamış olan Almanya, bu yüzyılın başından beri gözlerini her gün daha çok Türkiye’ye çevirmişti… Büyük sefiri, Marschall von Bieberstein, öbürleri “dalga geçerken (idled) çalıştı, öbürleri katı, kibirli ve ilgisiz görünürken o dostluk, yardım elini uzattı. Kaiser’in kendini yapmacıktan genellikle İslâm’ın ve özellikle Abdülhamid’in dostu olarak göstermesi Almanların yakın hedeflerine hizmet etti. Alman diplomasisi Ermenistan, Makedonya ve Girit etrafında toplanmış her türlü gösteri, reform talebi ve entrikanın uzağında durdu ve bu, kötü bir politik ahlâkın ifadesi ise de[3] iyi bir iş-ticaret idi aynı zamanda… Türkiye’de ekonomi, politikadan ayrı tutulamaz. Bir geri kalmış ülkenin modern kapitalizm ölçüsünde sömürülmesi, özel tacirlerin doğruca mal satmasından çok, mukavele, imtiyaz ve ikraz işlemlerine bağlıdır…”[4]

 

Büyük dehalara çeşitli olumlu fikirler mal etmek kolaydır. Bununla birlikte von Moltke’nin daha gençliğinden beri Doğu’ya Alman genişlemesi düşüncesini beslemiş olduğuna dair çok kanıt vardır. Ona göre Anadolu yaylaları ile Mezopotamya, Avrupa’nın dikkatini üzerlerinde toplamalıdırlar. Kavalalı Mehmet Ali Paşa Mısır’ı ile II. Mahmud’un ülkeleri arasında, tercihan Alman kontrolünde bir tampon devlet kurulmalı, Kutsal Topraklar “Alman ulusuna mensup ve gerçek tolerans sahibi bir prensin idaresine verilmeli… zira Almanya bir deniz gücü olmama handikabına sahip bulunmakla birlikte Tuna üzerinde seyir ve Adriatik üzerindeki Avusturya limanları aracılığı ile Doğu’ya en yakın ticarî yolu elinde tutmaktadır”[5] von Moltke’nin bu önerisinden beri bu fikir Pan-Cermen Birliği’nin beyninde yer etmiştir. Göreceğimiz gibi Kaiser Kudüs’ü ziyaret edecek ve İslâm’ın baş koruyucusu kesilecektir.

 

Yeni Mecmua, 15 Temmuz 1923 tarihli 80. sayısında “Yeniçeriliğin ilgasının yüzüncü senesi, Asakir-i Mansure-i Muhammediye ve Moltke” adlı imzasız bir makale ve resimler yayınlıyor. Bu yazıdan çok ilginç bulduğum, konumuzla ilgili kısımları aynen aktarıyorum:

 

“Üçüncü Sultan Selim humbarahane ve mühendishane mekteplerini tesis ettiği zaman mezkûr mekteplerde okunacak bir takım fennî eserleri de tercüme ettirmişti. Fünun-u harbiyenin nazarî ciheti için elde oldukça levazım vardı. Yalnız cihet-i ameliyesi tanzimat, tensikat ve bilhassa askerî talim ve terbiye hakkında anasır (öğeler) olmadığı gibi mütebellir (belirmiş) bir fikir de yoktu.”

 

“Bunu bir tesadüf telâfi ettirdi: bir gün Maslak civarında bir karakol nöbetçisi şapkalı birinin etrafı tecessüs ettiğini (yokladığını) görür. Şüphelenir, derhal yakalar. Karakolda isticvap edilen (sorguya çekilen) bu şapkalı, kendisinin bir Prusyalı zabit olduğunu ve Varna’dan gelip birkaç gün sonra, memleketine gideceğini söyler.”

 

“Karakol zabiti meseleyi mafevkine (üstüne) bildirir. İş büyür, padişaha akseder. Sultan Mahmud, huzurunda Namık Paşa delâletiyle zabiti isticvap eder. Zabit kendisinin Prusya ordusu mülâzımlarından (teğmenlerinden) Moltke olduğunu, erkân-ı harbiye topografya şubesine mensup olup[6] 1243 (1828) harbine dair Silistre, Varna havalisinde tetkikatta bulunduğunu, Maslak taraflarında ise İstanbul müdafaasını gözden geçirmek için dolaştığını söyler.”

 

“Padişah zabitin bu açık sözlerinden, bilhassa Rus harbindeki mağlûbiyetimizin yeni askerlikte olan nekaisimizden (eksikliklerimizden) ileri geldiğini söylemesinden mütehassis olarak (duygulanarak) hizmetine girmesini ve orduyu Avrupa usulünde tensike (düzeltmeye) çalışmasını teklif etti.”

 

“Prusya kralı III. Wilhelm diğer iki zabitle mülâzım evvel (üsteğmen) Moltke’nin Osmanlı hizmetinde bulunmasına müsaade etti.”

 

“Moltke o sıralarda otuz üç otuz dört yaşlarındaydı. Arkadaşlarıyla beraber piyade ve süvari sınıflarının talimat ve tensikatını ihzara başladılar. Bir taraftan da Moltke İstanbul’un haritasını alıyor, planlarını çıkarıyordu. Moltke evvelâ mütefennin (bilgili) zabit yetişmesi için Maçka’daki Mekteb-i Harbiye taburundan dört efendiyi tahsil için Viyana’ya gönderdi. Bir sene sonra da beş efendi Viyana’ya gönderildiği gibi Berlin, Paris ve Londra’ya birer kişi gönderildi. Sultan Mahmud kendisini Rumeli’ye vaki olan seyahatinde beraber götürüyor, sonra tekrar Tuna’ya doğru giderek araziyi mütalâa ediyor. Anadolu ordusu müşiri Çerkes Hâfız Paşa’nın erkân-ı harbiyesine tayin ediliyor…”

 

Gerisini biliyoruz. Devam edelim.

 

“Türkiye’nin geri kalmış bir ülke olması tabii kaynaklardan yoksun olmasından değildi. Sultan’ın Asya toprakları, zengin hammadde, yakıt ve tarım imkânlarıyla doludur. Sözgelişi Anadolu, büyük ve önemli madenler deposudur. Marmara denizinin Güney’inde ve Adana bölgesinde çok iyi nitelikte krom kaynakları bulunmaktadır… Bursa ve İzmir illerinde çok zengin antimuan yatakları bulunmaktadır. Yine Bursa, İzmit ve Konya illerindeki kurşun ve çinko yataklarının işletmeye değer yeterlikte oldukları anlaşılmıştır… Diyarbakır dolaylarında, …, çok zengin bakır yatakları bulunduğu anlaşılmıştır. Güney Anadolu dünyanın en zengin zımpara kaynağıdır… Boraks, cıva, nikel, demir, manganez, kükürt ve başka madenler de Anadolu’da bol miktarlarda vardır…”

 

“Anadolu…, kömür yatakları önemsenmeyecek kadar da yoksul değildir… Anadolu’da madenkömüründen başka zengin linyit yatakları da vardır…”

 

“Petrol, bol miktarda Mezopotamya’da ve bir miktar da Suriye’de vardır. Bir uzmanlar kurulu, 1871 yılında Fırat ve Dicle vadilerinde… bir araştırma yapmıştır. Kurul, bölgede zengin yataklar bulunduğunu…”

 

“1901 yılında, bir Alman teknik komisyonu Mezopotamya petrol kaynakları üzerinde yaptığı bir araştırma için hazırladığı raporda bölge için ‘gerçek bir petrol gölü’ demişti.[7] Raporda ayrıca, bu kaynakların, hiçbir kâr için olmasa bile, Ruslarla anlaşıp dünya tekelini ele geçirme yolunda bulunan Amerikan Standard Kumpanyası’nın (bugünkü Mobil) belini kırmak için işletmeye değer olduğu da belirtilmişti…”

 

Bütün bunları 1923’te, Columbia Üniversitesi profesörlerinden E. M. Earle yazıyor, daha önce adı geçen eserinde.[8]

 

Earle’ün bildiğini Kaiser daha önceden biliyordu… Ve bütün bunlar da, yani hammaddeler, bir can çekişmekte olan “güç (?)”ün elindeydi…

 

Alman tarihçileri ve Tötonik siyasî ve iktisadî düşünürlerin teması olan Drang nach Osten’de Küçük Asya yaylaları ve Mezopotamya ovaları, dünya egemenliği başka ve belki de daha kapsamlı serüvenlerin ilk basamağı olma yolunun dışında, doğruca arzu edilen bir vaat edilmiş, hani Tevrat diliyle “arz-ı mev’ud”, ülke de sayılmıştı. Almanlar, dağınık kendi öz Anavatanlarının birliğini gerçekleştirmeyi başarmadan önce bile, bu bölgelerin ekonomik ve sonunda politik kontrolünü ellerinde tutmanın çıkarları doğrultusunda olduğunu anlamışlardı. Buralarını, üzerinde çalışılması gereken bir tahıl ambarı, yün endüstrisinin, petrol endüstrisinin geleceği olarak görüyorlardı. Başlarda adını zikrettiğim ekonomist Wilhelm Roscher (Leipzig’te ekonomi profesörü), Küçük Asya’nın, Türkiye’nin yağması sırasında, Almanya’nın bir parçası olacağını 1848’te yazıyordu. Beş yıl sonra da, 1853’de, yine tanımış olduğumuz Paul Anton de Lagarde, Alman siyasasının en önemli görevinin Anadolu’nun kolonizasyonu olduğunu vurguluyordu.[9] 1952 yılında, Niğde’de bulunduğum sırada o yörede, İstanbul ilindeki Polonezköy’e benzer bir Alman köyünün bulunduğunu, bunların bağcılık ve şarap imaliyle iştigal ettiklerini bana anlatmışlardı. Ben köyü görmedim ama bu Almanların Rus baskısından kaçmış Baltık’lılar olabileceğini o zaman düşünmüştüm.

 

Gerçekten de Lagarde, kolonizasyon ve ekonomik sızmayı, arzu edilen sonuca varmak için bir yöntem olarak vatandaşlarına öğütlüyordu. Küçük Asya’nın geniş ölçüde yabancı inançlar ve Asiatik uygarlığa sahip ırklarla meskûn bulunması önemli değildir; nasıl olsa Alman mayası yavaş yavaş ülkeyi ıslah edeceği gibi öncü yerleşim merkezlerinin etrafında da geniş ve yeknesak Alman toplulukları gruplaşacaktı. Ama anlaşıldığı kadarıyla Sultan bu kadar içli dışlı dostluğa fazla iltifat etmemiş olacak ki yukarda sözünü ettiğim köyden başka Anadolu’da Alman köyüne hiç rastlamadım.[10]

 

Mamafih “Hürriyet” gazetesinin 28 Mart 1982 tarihli pazar eki’nde “Kars’taki Alman Köyü”nden uzunca, fotoğraflı bilgiler var. Bu Karacaören adlı köy, Kars’ın Güneybatı’sında, Sovyet sınırının yanı başındaymış. Hepsi de Türkleşmişlermiş. “Karacaören Köyü’nü iki kuşak kadar önce “Dede” Gustav adlı bir Alman kurmuş. Yıllar önce de Almanya’dan kalkıp Rusya’ya giden Gustav, Volga nehri kıyılarında yerleşmiş, 1877 yılında patlak veren Osmanlı-Rus savaşı sırasında da Arpaçay nehrini geçip Türkiye’ye gelmiş…”

 

Gazete muhabirinin unuttuğu bir küçük ayrıntı var; o da, Gustav’ın Karacaören’e yerleştiği tarihte burası Rus toprağı idi…

 

Friedrich List, Almanya ile Habsburg’lar arasında gümrük birliğini önermiş olan arkadaşı, ekonomist yazar Wilhelm Roscher’in “Alman göçünün Amerika’nın uzağına ve Macaristan, Moldavia ve Wallachia’nın zengin fakat seyrek şekilde meskûn topraklarına, Bulgaristan’a ve Küçük Asya’nın Kuzey kıyılarına doğru” yöneltilmesi tezini hararetle destekliyor. Alman birliğinin sadece siyasî yollardan ya da köklü olarak yerleşmiş millî ve ırkî duygularla ve hatta savaş yoluyla değil, aynı zamanda bütün Cermanik halkların pay edecekleri bir ekonomik gelişmeyle gerçekleşebileceğine inanıyordu. Yakın Doğu ve Asya Türkiye’sinde barışçı sızmayla, eski Almanya’ya büyüklüğüyle, nüfusuyla ve zenginliğiyle “Rus tehlikesi ve Pan-Slavizm’e karşı en sağlam kale”yi sunabilecek olan yeni bir Almanya yaratmak mümkün olacaktı.

 

Buna benzer daha birçok beyan, daha Anadolu demiryolunun inşasından önce, Alman dikkatinin Küçük Asya’ya dönük olduğunu gösteriyor. Başlarda yankı uyandırmayan ve hatta Alman siyasasının baskısını uygulayacak kişilerce bile neredeyse ihmal edilen bu düşünce akımı, sonunda, özellikle von der Goltz (Paşa)’nın Türk ordusunun reorganizasyonunu üstlenmesinden sonra, güçlü bir akım olarak iyice gelişti. Almanya’da sözde bilimsel sosyalizmin kurucusu Rodbertus “Türkiye’nin Almanya’nın avucuna düşmesini ve Alman askerlerini Boğaziçi kıyılarında görecek kadar uzun yaşamayı” umuyordu.

 

Çıkan yüzyılın sonlarında Dr. Kaerger de, “Küçük Asya: Alman kolonizasyonu için bir alan” adlı eserinde Anadolu demiryolunun yakınlarında kurulacak geniş topluluklar aracılığıyla Küçük Asya’nın kolonizasyonunu öneriyor ve Almanya ile Türkiye arasında derhal bir antlaşmanın akdini istiyordu; bu antlaşmayla Babıâli’ye, Alman göçünün Türkiye’nin verimli bölgelerine yönelmesini kolaylaştıracak imtiyazlar karşılığında her türlü saldırıya karşı korunma teminatı verilecek ve sonunda da iki ülke arasında gümrük birliği gerçekleştirilecekti. Yani Türkiye, geleceğini sağlıklı ve sağlam temeller üzerine oturtmak için Vaterland’ın siyasî ve iktisadî vasali haline gelecekti.

 

Bu politik imtisas (absorption) düşüncesi, Pan-Cermenlerin başlıca yayın organı Alldeutscher Blaetter tarafından hararetle ileri sürülüyordu. 8 Aralık 1895 günkü nüshasında “Alman çıkarları Türkiye’nin, hiç değilse Asya’da, Alman mandası (himayesi) altına girmesini gerektiriyor. Bizim için en kârlı adım Mezopotamya ve Suriye’nin satın alınması ve Küçük Asya üzerinde bir Himaye’nin elde edilmesidir…” diye yazıyordu. Ertesi yıl (1896) Pan-Cermen Birliği, daha önce sözünü ettiğim “Türk mirasında Alman iddia-talepleri” (“Deutschland’s Ansprüche an das türkische Erbe”) adlı risaleyi yayınlıyordu ve bunda ne Anadolu halkının, ne de Arap kabilelerinin, ülkelerinin işgaline karşı koymayacaklarını beyan ediyordu. Mezopotamya “Almanya’nın Hindistan’ı” olacaktı.

 

Bütün bu ticarî nüfuz ve politik kontrolün ardında stratejik mülâhazaların da yattığı unutulmayacaktır: sonunda buralardan Büyük Britanya İmparatorluğu’nun en can alıcı noktalarına, Mısır ve Hindistan’a saldırılacaktır. Vaterland’da çok kişi, Mezopotamya’da bir Alman Manda’sının kurulması fikrine yatkındı ve Alman kaderinin Bağdat Demiryolunun tasarlanan güzergâhı boyunca ve Mezopotamya ovalarının üstünde belirleneceğine inanıyordu.

 

“Herhangi bir yerde sınırsız umutlardan söz edilebilirse” diyordu Prens von Bülow, “bu, Mesopotamya’dır.”

 

Bu bölgenin potansiyel zenginlikleri devamlı surette Alman yatırımcısına yem olarak kullanılmıştır. 1886’da, İslâmiyet üzerindeki çalışmalarıyla ün yapmış olan Dr. Aloys Sprenger “Babilonya, geçmişin en zengin ülkesi ve bugünün en dikkate değer kolonizasyon alanı” adlı risalesinde “dünyanın bütün toprakları arasında Suriye ya da Asur’dan kolonizasyon için daha çekicisi yoktur. Bu ülkede açılacak bakir ormanlar, fethedilecek doğal güçlükler yoktur; buna karşılık sadece yeri kazmak, ekmek ve hasadı toplamak gerekir. Doğu, bir Büyük Devlet tarafından henüz yutulmamış tek topraktır. Ayrıca en uygun kolonizasyon alanıdır. Almanya fırsatı kaçırmayıp da Kazaklar kendi yönlerinden ilerlemeden önce burasını ele geçirecek olursa, dünyanın paylaşılmasında en iyi parçayı kapmış olacaktır” diyor.[11]

 

Bütün bunlara rağmen Doğu politikası konusunda Vaterland’da görüş birliği bulunduğu sanılmamalıdır. Farklı görüşlere sahip, üç parti, sorunu Tötonik bakış açısından inceleyip bu ülkelerin geleceğine dair birbirleriyle pek bağdaşamayan görüşler ileri sürmüşlerdir. İlk safta kuvvetli, Küçük Asya’ya her gelene karşı durumunu, hiç değilse politik olarak koruyabilecek bir Türkiye’nin, Almanya’nın Anadolu ve Mezopotamya’daki nihaî ekonomik başarısının en mükemmel teminatı olacağına inananlar vardı. Dr. Rohrbach 1903’te “Almanya’nın, Türkiye karşısındaki siyasî tutumu öbür Avrupa devletlerininkine benzemez. Çünkü Avrupa, Asya ve Afrika’daki Türk topraklarının bir karışında bile gözümüz yok. Bütün istediğimiz, Türkiye ilerde yalnız Asya topraklarına sıkışıp kalsa bile,[12] sanayimiz için hammadde kaynağı ve pazar sağlamaktır…” diye yazıyordu.

 

Bu takım, Almanların Asya Türkiye’si üzerinde bir himaye sistemi kurmasına karşı çıkıyor, himayeciliği pahalı bir iş olarak görüyordu. Bunda insanlık gösterisi değil, doğruca bir hesap bahis konusu oluyordu. İktisadî, askerî ve siyasî bakımdan kalkınmış bir Türkiye’nin Alman emellerine daha iyi hizmet edeceği görüşü mantık açısında galip geliyordu: daha bol hammadde, sağlayacak, mamullere daha iyi müşteri olacaktı. Ayrıca askerî bakımdan belini doğrultmuş bir Türkiye, Alman silâhlarıyla işbirliğine girerek İngiltere’nin de, Rusya’nın da can damarları için ciddî tehlike yaratacaktı. Dolayısıyla bu takım, Alman siyasasının sadece Osmanlı toprak bütünlüğüne saygı göstermekle kalmayıp onu her türlü saldırıya karşı da savunmak yönünde olması gerektiğine inanmıştı. Malî yardım konusunda Rohrbach’ın dediği gibi, “zayıf bir Türkiye’ye tek Pfennig yok. Fakat kuvvetli bir Türkiye’ye her şeyi verebiliriz”.[13]

 

Bu takımın arkasından, Asya Türkiye’sinin nihaî kaderini doğruca Kaiser’in egemenliği altında bir Alman manda-himayesine girmek olup böylece İmparator’un Kuzey Denizi’nden Basra Körfezi’ne kadar uzanan bir devletler konfederasyonunun hâkimi olacağı İslâm’ın Hamisi olarak da, etkisini tedricen tüm Müslüman ülkelere yayacağı görüşünü savunan takım geliyordu.

 

Ve nihayet Herr Ballin ve armatörler grubunun temsil ettikleri takım vardı ki, bunun yandaşları, Mezopotamya serüvenlerinde ifadesini bulan Kıta politikasından hoşnut olmayıp Vaterland’ın kurtuluşunun sadece “denizlerin İngilizlerden temizlenmesi”nde olduğunu iddia ediyorlardı. Almanya, denizci düşmanlarının deniz politikasına karşı etkin denge kuramadığı sürece Doğu yayılması, İmparatorluğa fazla yarar sağlayamayacaktı. Alman tonosunun kilit taşı Belgrad değil, Hamburg olmalıydı.

 

Bu takım da boş durmadı. 1889’da ilk olarak bir Alman yolcu gemisi Doğu Akdeniz kıyılarını ziyaret ediyordu: Albert Ballin, Augusta Victoria adlı oldukça önemli bir gemiyle bu geziye çıkmıştı.[14]

 

Bu üç ayrı görüşten ilkini ifade eden, Dersaadet’te Alman etkisini yerleştirmede büyük pay sahibi Feld-Marschall von der Goltz olmuştur. Başlarda, belki parasızlıktan, belki de Abdülhamid’in ordudan çekinmesini dikkate alarak ordu teşkilâtında fazla bir değişiklik yapmamış olmakla birlikte bir misyoner gibi Türk subay ve komutanlarını kazanmakta bu asker büyük rol oynamıştır.[15]

 

Osmanlı askerlik tarihinin son dönemlerine damgasını vurmuş olan bu “Paşa”, çeşitli vesilelerle Babıâli’ye Avrupa ve Afrika’daki “memalik”i gözden çıkarıp Mezopotamya’yı arkaya alarak Anadolu’da sıkıca tutunmayı öğütlemişti. Ama işin aslına bakılacak olursa bu fikir, daha öncelerden, herhalde olayların zoruyla, Babıâli’nin bilinçaltı ve hatta üstüne yerleşmiş olacak ki 1294 (1878) Rus Harbi sırasında Şark orduları başkumandanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’ya saraydan mabeyin başkâtibi – müstakbel Sadrazam (Küçük) Sait (Paşa) imzasıyla gelen bir telgraf, şu tümceleri içeriyor “… Hâlbuki zatı devletlerine katiyen hafi değildir ki Devlet-i Aliyye’nin nokta-i istinad-ı müstakbeli[16] olan Asya kıtasının kilidi Erzurum olduğundan bir kere oraya düşman girecek olursa artık millet-i İslâmiye’nin düçar olacağı tehlikenin derecat-ı azimesini Mevlâ’dan başka kimse kestiremez…”.[17] Von der Goltz (Paşa) Türkiye’ye, bu telgrafın çekilişinden beş yıl sonra gelmişti (1883).

 

Goltz Paşa’nın son gelişinde (1916) kendisine kurmay başkanı olarak atanan von Gleich’in şu sözleri gerçekten çok anlamlıdır: “Her askerî heyet, aksi iddia edilmesine rağmen, bir politik tedbirdir ve bu nedenle de az veya çok sevimsizdir”… Politik tedbir, ekonomik tedbirden, et kemikten ayrılır mı? Öykümüzde “heyet”, bu her ikisini beraberinde sürükleyecektir.

 

“… 1891’de Tümgeneral (Prusya yarbayı) Ristow Türkiye’de ölünce, Padişah uygun bir topçu subayının en kısa zamanda gönderilmesini rica etti… Düşüncesine başvurulan von der Goltz, Ristow’un yerine çabucak birinin gönderilmesine büyük değer veriyordu; çünkü, Türk ordusuna topçu göndermek için Fransızların harcadıkları büyük çabalar karşısında, boşalmış olan bu makama onların bir Fransız topçu subayını yerleştirmek istemeleri tehlikesi vardı… Goltz, seçilecek subayın, şimdiye kadar ihracat yapan ve bundan sonra da rekabet halinde bulunacak olan Krupp, Gruson ve diğerleri gibi büyük Alman firmalarıyla şahsen tanışmasını ‘çok istemeye değer’ görüyordu.”

 

(Prusya) “Askerî Kabine derhal Binbaşı Steffen’i ‘çok uygun’ olarak önerdi… 1891 sonlarında ölüm onu alıp götürdü. Hemen 1892 Ocak’ının ortalarında Askerî Kabine Steffen’in yerine binbaşı von Grumbckow’u atadı (her halde Alman endüstrileri için önemli olan bu makamı Fransızlara kaptırmaktan hâlâ korkuluyordu!)… Böylece, önemli olan topçu öğretmenliği makamı Almanya için şimdilik kurtarılmış oldu”.

 

Askerî heyetin öneri ve girişimlerinin, Abdülhamid’in malûm korku ve tutumu ve yine Serasker (Gazi) Osman Paşa başta olmak üzere diğerlerinin aktif ve “pasif mukavemet”leri yüzünden hiçbir semere vermemesi sonucu “bu Askerî Heyet’in geri çekilmesi fikri ilerde de sık sık tartışılacaktır. Fakat boş kalacak yerlerin diğer orduların subayları tarafından doldurulması tehlikesi olduğundan hiçbir zaman gerçekleştirilmeyecektir. (Büyükelçi) Radolin von der Goltz’un daha iyi bir yöntem uyguladığına işaret ediyor. Goltz Türklere, işgal ettiği Türk makamına şahsen hiç de bağlı olmadığını, kendisinin onlara olan ihtiyacından çok onların kendisine muhtaç olduklarını açık açık söylüyordu. Yapmış olduğu reform önerilerinden bazılarının uygulanmasını ancak bu şekilde sağlamıştı”.

 

Kendi işine yaramayan unsurları, makineleri… geri kalmış ülkelere topuklamak, genel kaidedir. Buna uymuş birçok “Yedek Prusya teğmeni”ni İstanbul, Harbiye’deki Askerî Müze’mizin, yine Almanların lûtfuyla donatılmış “Türk-Alman barış ve savaşta kardeşlik” köşesinde Türk generali olarak resimlerde boy gösterir halde buluyoruz; von Schilgen (1882-92); von Heuser, 1903’de burada ölüyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu soylu Junker’ler orada parasız kalmışlar…

 

Bazıları da Türk adları almışlar. Müslüman mı olmuşlar (Kaiser’leri gibi)?!… Albay Gessler Bey, Dilâver Bey olmuş; topçuluk öğretiyormuş. 1829 Magdeburg doğumlu Gnl. Karl Detroit, Mehmet Ali Paşa olmuş. Yine Prusya yedek topçu teğmeni olup da ülkesinde 1838-42 ve 1850-90 arasında hizmet ettikten (yani “suyu çıktıktan”) sonra buraya gelmiş ve Türk Tümgenerali olarak Harbiye Nezareti’nde topçu ve istihkâm komisyonunda Nadir Paşa adıyla hizmet görürken 1904’te İstanbul’da ölmüş olan Gnl. Wendt var. Ve daha niceleri.

 

Ama bunlar arasında dikkate değer şekilde Türk safında olmuşlar da var: 1877’de önce İstanbul’da topçu öğretmeni, sonra Şipka Geçidi muharebesinde Türk topçu komutanı olarak “şehit” olmuş Gnl. Lehmann…

 

Ve Umumî Harp sırasında Türk birliklerine kumanda etmiş Almanlarla Cumhuriyet dönemindeki muallimler; bunlar müzede (sonuncular Nazi üniformalarıyla) yine aynı köşedeler: Tümgnl. Hoel (Almanya’da emekli Albay), 1929-35 arasında Piyade Atış Okulu’nda öğretmen. Harp Akademisi öğretmenleri arasında Gnl. Müller (1930-34), Gnl. Ritter von Füchtbauer (1929-31 ve 1935-37); Gnl. Ritter von Mittelberger (1933-39)… sayılabilir.

 

  1. Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar Kurmaylarımızı yetiştirmek görevinde bulunmuş bu kişilerin hiç mi “ağırlığı” olmadı, Almanya lehine? Hiç mi bilgi toplamadılar?…

 

“Büyükelçi, ‘General von der Goltz’un burada kalması, Türk ordusu üzerindeki etkimiz ve silâh ihracatımızın devamı bakımından, şimdiye kadar olduğu gibi, paha biçilmez bir kazanç olacaktır…’ diyordu.”

 

“Kıdem ve yaşma uygun olarak tekrar Alman Ordusuna katılmak üzere Korgeneral von der Goltz, 1 Kasım 1895’te Türk hizmetinden ayrıldı… Goltz’un Türkiye’deki mirasının korunması Alman askerî ataşelerine kaldı. Von Morgen, von Strempel, von Leipzig, von Lossow gibi askerî ataşeler ve deniz ataşesi Humann… aynı zamanda Almanların elinde bulunan makamların işgalini büyük bir gayretle gözettiler, yeni makamlar yaratmaya çalıştılar; Alman endüstrisi için her türlü silâh siparişleri yaratmakta çok etkili oldular ve daha sonra, Genç Türk ihtilâlinden sonra da önder kişilerle (özellikle Strempel ve Humann Enver Paşa ile) doğrudan doğruya kişisel bağlantı kurdular…”[18]

 

Gerçekten “büyük Türk dostu” Goltz Paşa 1897’de “Türklerin İstanbul’u bile terk edip Anadolu ve Mezopotamya’ya çekilmeleri ve Almanya’nın önderliğinde bu bölgenin ıslahını üstlenmelerinin gerektiğini” söylüyordu: Alman sanayisinin hayatî kaynakları Anadolu ve Mezopotamya’daydı ve ancak Alman kontrolünde bütünlüğüne sahip olabilen bir Osmanlı İmparatorluğu bu kaynakların güvenliğini sağlayabilirdi.[19]

 

Goltz Paşa, Türkiye’deki ilk cevelanını bir seyahatname şeklinde yayınlamıştı.[20] Bunda, Anadolu’ya Alman kolonilerinin yerleştirilmesi konusunu ele alarak “Avrupa’dan yabancı koloni çekmek her halükârda güç bir iş olacak. Birçok uygunsuzluk, güçlükleri artırmış ve bundan emniyetsizlik doğmuştur. Kolonistler ise hazır bekliyorlardı. Her yıl Üsküdar ve Kadıköy’den eski Bağdat Caddesi üzerinde Kızıltoprak ve Erenköy nahiyelerinden Doğu’ya giden araba katarlarını gören bunun, ister istemez içlerin iskânı için neler ifade ettiğini düşünür…”[21] diyor ki burada Anadolu gişesinin kapandığını söylemek istiyor. Gerçekten, Abdülhamit, bir noktada uyanarak, Alman kolonisi yerine 93 Savaşı muhacirlerini Anadolu’ya çekmeyi yeğlemişti.

 

Goltz Paşa bunları “Anadolu’da Alman Tarım çalışmaları. Kolonistler ve tarihçiler için bir bahis” başlığı altında irdeliyor ve ekliyor, demiryolu vesilesiyle: “Ön Asya’nın önemli iç kentlerine yeni trafik damarı açılması, Alman girişim ruhu ve Alman kabiliyetinin eseridir. Ama bu işlerin yaratıcıları orada kalmamışlardır ve daha ileri tekâmül gereklidir. Uygar ve iyi meskûn bir toprakta bir demiryolu inşa edildiğinde, hattın açılmasıyla iş bitmiş olur. Burada (Anadolu’da) sadece ilk önemli dönem kapanmış oluyor; ayrıca girişimin süre ve hayatiyetini kıyaslamaya değer. Anadolu, uzmanlar vasıtasıyla kültür öncüleri akınını ve sömürülmesinde sınırsız hürriyeti ile kendine çeken bir Kuzey Amerika, bir Transvaal, bir modern ‘geleceğin toprakları’ değildir. O, miskinlikten ve çoğunlukla uykudan uyandırılması gereken muhteşem bir yabani güldür…”[22]

 

“O vakitler küçük kervanımız hangi bakir ovada at koşturmuşsa şimdi saban buralarda zemini yarmış ve ekilmiş tarlalar yol boyunca uzanmaktadır. Çoğunlukla uzak Bozöyük ve İnönü düzlüğünde yeni köyler peyda olmuş, keza Zileliova üzerindeki kolonistler artık yeni alan bulamayacaklardır. Bu kasabalara yeni mahalleler eklenmiştir…”[23] diye de rayın kısa sürede getirdiği bayındırlığı anlatıyor, “koloni” hayalini kafasından silemeden…

 

Bu Alman tarım çalışmalarının bir safhasına göz atalım: “1895 yılında Alman uzmanı Dr. Hermann’a merkezî yaylada ilk patates kültürü denemesi havale edilmiştir. Hermann dokuz mutbak cinsini Eskişehir, Alpuköy, Kütahya ve başka yerlerde tecrübe etmiş ve bu dokuz cinsten yalnız dört cinsi… çok iyi sonuçlar vermiştir…”[24]

 

“Adını İspanya-Portekiz’in batata – patata’sından almış olan patatesin… semtlere göre edindiği isimlerin bir ‘linguistik mantığı’ bulunmalı… Meselâ kaltur (Balıkesir, Giresun), karduğ (Yozgat), kertol (Adana), kortal’ın(Erzurum). Dr. Hermann’ın ‘Kartoffel’inin yollarda fire vermiş şekilleri olduklarını düşünebiliyoruz… Posof (Kars)’ın kartopi’si hiç kuşkusuz Almancadan geçmiş Rusça ‘Kartofel’den galattır”[25]

 

Goltz Paşa, seyahatnamesinde bu uzmandan Garteninspektor Hermann diye çok sık söz ediyor ve onun da, demiryolunun tarıma yararı hakkındaki sözlerini naklediyor.

 

Bu vesile ile de, yine bir önemli paşanın, Moltke ile birlikte, sonradan general olacak olan bir Fischer’in de, II. Mahmud’un daveti üzerine Türkiye’ye gelmiş bulunduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Bu zat ilk olarak Sakarya ile Boğaz arasında bir geniş ormandan, bir “ağaç denizi – Baummeer”den söz ediyor. Goltz Paşa, bu konuda Hammer’den de söz ediyor ki, Türkiye’ye gelmeden onun Osmanlı Tarihi’ni okumuş olduğu anlaşılıyor.[26]

 

Aslında hiçbir iş görmeden oturup yüksek maaşlar alan birçok Alman Paşası daha vardı: General Auler Paşa, Mareşal Kamphövener Paşa, Korgeneral von Ditfurth Paşa, Imhoff Paşa, Hobe Paşa, Rüdgisch Paşa bunlardandı. Yüzbaşı olarak gelmiş olan Kamphövener, Serasker, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa ile törenlerde at üstünde aynı hizada ve ön safta yer alıyordu. Bu arada Imhoff Paşa’nın, ittihatçıların, hürriyetin ilânından sonra danışmanlığını yapmış olup cemiyetin oluşumu hakkında bilgi toplamış ve bunları Die Welt des Islam I (1913), s. 172’de “Die Entstehung und der Zweck des Komitees für Einheit und Fortschritt” (ittihat ve Terakki Komitesi’nin doğuş ve amacı) adıyla yayınlamış olduğunu kaydedelim.[27]

 

Jöntürk hareketi içinde mümtaz bir yeri olan Ahmet Rıza Bey, tasarladığı yeni Türkiye’nin kurulmasında halkın rol almayacağı kesin kanaatiyle bu rolün askerlerce benimsenmesinden yana olmuştu. Bunu bir elit başaracaktı ve bu elit, subay kadrosundan çıkacaktı. Bu yönde hareket noktası, Osmanlı İmparatorluğu’nun askerî bir devlet olmasıydı. Askerlik, imparatorluk yapısının aslî öğelerinden biriydi. Ordu zayıflayacak olursa, devlet de, kaçınılmaz şekilde, geriye gidecekti. Ordunun son yüzyıllarda sürekli yenilgiye uğraması onun, sivil makamlar nezdindeki itibarını da haylice zedelemişti.

 

“Cihet-i askeriye – cihet-i mülkiye” zıtlaşmasını bu keyfiyete bağlamak mümkün olmaktadır.

 

Ahmet Rıza Bey’e göre ordu artık fetih peşinde koşmayacak, buna karşılık kesin görev olarak İmparatorluk’un parçalanmasını önleyecekti. “Gaza”, yerini “vatanperverlik”e terk edecekti. Bu “vatanperverlik” tarifine, vatan savunmasına hizmet edenlerin, ülkenin sorunlarını yakından bilmesi keyfiyeti de dâhil edilmişti. Yani kısaca, yeni askerî elit, sivil yaşamda da önderlik rolünü üstlenecekti.

 

“Askerî erkânın milleti uyaran bir elit görevini görmesi ve bununla beraber gelen halkın en çok sürekli bir seferberlik halinde bulundurulması fikrini Rıza Bey, belki de Bahaettin Şakir aracılığıyla, Von der Goltz Paşa’nın bir kitabından almıştı. Von der Goltz Paşa, Türkçeye Millet-i Müsellâha (Silâhlanmış ulus) ismiyle tercüme edilen ve bütün Avrupa’da o devirde geniş bir ilgi gören kitabında savaşın kazanılması için sivil sektörün askerî sektörden ayrılmaması gerektiği fikrini aydınlara intikal ettirmişti. Fikir, toplumu “total” olarak bütün devlet faaliyetlerine katıldırılması gereken bir kudret hazinesi saydığı derecede totaliter öncesi düşüncenin karakteristik izlerini taşıyordu. Devlet, faaliyetlerini başarıyla sonuçlandırmak için her bireyi savaşta ve barışta, kendi amaçlarına hizmet eden birer piyon değerine getiriyordu. Von der Goltz Paşa’nın daha sonra XX. yy. faşist Almanya’sında kurulan “paramiliter” örgütlerin XIX. yy.da temellerini atmış olması bize kendisinin bu konudaki fikirlerini açıkça anlatmaktadır. Fakat Jön Türklerin fikriyatını ilk defa uyarlı bir teori halinde ortaya koyan görüşün de bu totaliter öncesi akımların etkisi altında kalmış olması dikkate değerdir.”[28]

 

Goltz Paşa’nın “rahle-i tedrisi”nde yetişmiş genç kurmaylar arasında geçen bir konuşma da aynı derecede ilginçtir. Bunu, Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa’nın anılarından[29] aktarıyorum: “… Talebelik yıllarında Enver ve Hafız Hakkı ile konuşurken Makedonya’dan bahseder, orada teşkilât yapmanın ve çetelerle dövüşmenin hayallerini kurardık… 11 Ocak 1904’te Erkânıharp olarak mektebi bitirdim ve yıllardır kendi dünyamda yaşattığım Makedonya’daki Üçüncü Ordu’ya verildim… Bu konuşmalarımızdan birinde benim Makedonya’yı düşünmem karşısında (Şişko) Şevki dostça elini omzuma koydu: “Halil bak! Allah benim canımı Türkler için alsın… Ama ben senin gibi deli değilim, gâvura kalacak topraklar içinde ölmek istemem…”.

 

Bu düşüncede von der Goltz’un telkininin payı ne kadardı?…

 

Elbette vardı ama bu telkinlerin ilk sahibi bu Paşa değildi. Daha 1842’de von Moltke, Osmanlı idarecilere dikkatlerini Avrupa’dan, içinde milyonlarca Türk unsurunun yabancı boyunduruğu altında yaşadığı Asya’ya çevirmelerini ve bunları büyük bir imparatorluk içinde birleştirmelerini öğütlüyordu. Başkenti İstanbul’dan Konya’ya, hatta daha da içerlere taşımayı bile önermişti. Böylece çok daha elverişli Anadolu toprağında Osmanlı Devleti tazelenebilirdi. Aynı öneri, Türkoloji’nin yapıcılarından biri ve Turancıların büyük dostu ve sonradan Pan-Türkizm’in babası unvanını almış olan Vambéry’den geliyordu (1865)[30]

 

Moltke açısından, bir taşla iki kuş vurma olanağı ortaya çıkabilirdi. Önce Balkanlar ve Trakya Osmanlı derdi’nden temizlenmiş ve Almanlar için hazır bir lokma haline gelmiş olurdu. Sonra da, Rusya kadar kuvveti olabileceğini düşünemediği bu Doğu Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden Anadolu ve Asya içlerinin hammadde kaynaklarını almak kolay olabilirdi. Osmanlı Devleti’nin o günlerde içinde bulunduğu güçsüz durumu itibariyle belki doğru sayılabilecek bir stratejik önerinin arkasında başka hesapları görmemek de olanaksızdır. Vambéry’ye gelince, bu bilginin de Avusturya-Macaristan çift monarşisinin uyruğu bir Macar olduğunu akılda tutmakta yarar vardır… Amerika ve Avustralya gibi denizaşırı ülkelere göç eden Alman’ın sayısının önemli artışlar göstermesi ve bunların, gittikleri yerlerde kavmî özelliklerini kaybetmeleri, Pan-Cermanistleri kaygılandırıyordu. O ise ki Yakın-Doğu böyle değildi; zengin topraklara sahip olan bu bölge, Almanya’dan uzak olmadığından burada oluşacak kolonilerle anavatan arasındaki ilişkiler sürekli olarak sürdürülebilirdi.

 

Moltke’den sonra Dellenbusch, 1841’de Düsseldorf’ta çıkan yapıtında Alman tüccar ve işadamlarının dikkatini Osmanlı pazarları üzerine çekmeye çalışmıştı. Ona göre Alman taciri burasını bilmiyordu. Buralara ekonomi bilgisine sahip Alman gençleri gönderilmeli, bunlar Türkçe öğrenip halkın özelliklerini araştırmalı[31] ve yeraltı ve yerüstü zenginlikleri incelemeliydiler. Sonra da bunlar Alman ithalât ve ihracat işleri için İstanbul’da kurulacak Alman şirketlerinde görevlendirilmeliydiler. Ama bunların kazıldığı tarihlerde Alman tüccarı henüz böyle kapsamlı bir işe hazır değildi.[32]

 

Biraz yakın tarihe, gelelim. Birinci Dünya Savaşı bitmiş, Mustafa Kemal Paşa Sivas’tadır. Orada görüştüğü, Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa’ya şunları söylüyor: “Bak Halil Paşa… Şark’ın yardımının önemini anlarsın, orada bir nefes yolu açmak zorundayız. İcap ederse bu nefes yolundan Şark’a çekilmek bile düşünülebilir, bu nefes yolu bizim için önemlidir…”[33] O da Goltz’un talebesiydi.

 

Aslında, hep göreceğimiz gibi, bunun evveliyatı vardı. İttihat ve Terakki Cemiyeti beyninde “dikkate değer bir başka durum da, örgüt yöneticilerinin öteki ülkelerin Müslüman ve Türkçe konuşan halklarıyla ilişki kurmaya girişmelidir. Örneğin ‘Kafkasya’daki Müslüman Kardeşlere’ 23 Kasım 1906 yılında Bahaettin Şakir tarafından bir mektup yollanmıştır. Bu mektuptan, örgütün Paris komitesinin, Kafkas Müslümanları arasından bazı kişiler ya da kuruluşlarla ilişkisi olduğu anlaşılmaktadır. Kafkasya’ya yazılmış 22 Eylül 1906 tarihli bir mektupta, açıktan açığa Adriyatik kıyılarından Çin’e değgin tüm Müslümanların birleşmesinden söz ediliyordu. Yine bu mektupta, tüm Müslümanların yıkımdan kurtulmalarının, ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlenmesi ile olanaklı olacağı belirtiliyordu”[34]

 

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, Abdülhamid’e karşı II. Wilhelm’den sürekli destek aramış olup onunla dirsek temasını hiç kaybetmediği bilinirken, böyle başından büyük işe kalkma cesaretini kimden aldığı hususunda fazla tereddüde yer kalmıyor.

 

Alman Doğu politikasını tartan H. Lea, 1912’de “Hollanda’nın Alman İmparatorluğu’na değeri açıktır; aynı şey Avusturya üzerinde Alman hükümranlığının da yayılması için söylenebilir. Almanya için Avusturya’nın değeri, Alman ırkına katılacak yirmi milyon insan ya da bunların topraklarından oluşmaz. O değer, Küçük Asya’da yatar. Akdeniz’e aittir. Daha şimdiden bu Tötonik ırk, kaderinden emin, gücünün bilincine sahip olarak Boğaziçi’ne adımını atmıştır. Danimarka’nın işgalinin Almanya’ya bir deniz kazandırması gibi Avusturya da ona bir başkasını getirir. Avusturya’nın yutulmasıyla Akdeniz ve kıyıları Berlin civarından geçmiş olur. Avusturya hükümranlığının yıkılması bir büyük sonucun aracı olmaktadır. Bu düşüncede vahşî bir yücelik vardır: imparatorlukları basamak taşı olarak kullanmak!” diye yazıyor.[35] 1914-18 savaşının bitiminden az önce imzalanmış Salzburg antlaşmasıyla Almanya, Akdeniz’i “Berlin civarına” getirmiyor muydu? Ama iştah, kursakta kaldı.

 

1912’de İngiliz-Alman dostluğunu kurmak için Almanya içinde uzun bir geziye çıkarak konferanslar veren Sir Harry Johnston “Türkiye Devleti belki son bulmayacaktır. Fakat bundan sonra bir dereceye kadar Almanların egemenliğinde olacak ve onlar tarafından yöneltilecektir. Almanya Anadolu’nun iyi yöneltilmesi ve ekonomik kalkınmasında başlıca söz sahibi olacaktır. Suriye, Fransa’nın himayesinde ayrı bir devlet haline getirilebilir. Filistin, uluslararası bir garanti altında Yahudilere verilmelidir. Sina yarımadası ve Mısır, İngiliz himayesinde olmalıdır… Asya Türkiye’sinin geri kalanı Almanya’ya teslim edilmelidir. Mısır, İngiltere için ne ise Anadolu da Almanya için aynı şey olabilir. Anadolu, Almanya ve Avusturya için, enerjilerini harcayabilecekleri ve en azından bir yüzyıl kendilerini meşgul ve tatmin edecek, mutlu kılacak bir alan olacaktır” düşüncesindeydi.[36] Sir Harry gibi başka İngiliz aydınları da İngiltere’nin, başka bir ulusun “meşru” emperyalist yayılma hakkına itiraz etmemesi gereğini vurguluyorlar, itiraz etmenin İngiliz çıkarlarına ters düşeceği tezini savunuyorlardı. Nitekim aşağıda öyküsünü bütün ayrıntılarıyla anlatacağım Bağdat Demiryolu projesi ve bu konuda Almanların elde ettikleri imtiyaza pek az karşı koyan çıktı. Kont Percy “Bizim İran için yaptığımızı, şimdi Almanya, Türkiye halkının maddî refahı ve sosyal gelişmesi için yapıyor. Slavların duraklamayı yayma politikası ile Tötonların uygarlığı yayma politikası arasındaki savaşta zafer, bilerek ya da bilmeyerek… Tanrı’nın Hristiyan emperyalist ırklara yüklediği büyük görevleri yerine getirmeye çalışanların yanında olacaktır” diye nutuk çekiyordu, Avam Kamarası’nda.[37] Bunun paralelinde Almanya’da da İngiltere’yle uzlaşma yanlısı, onunla savaşa sürüklenmenin kesin olarak karşısında bir zümre vardı. Alman Parlamentosu’nda Sosyal Demokratların lideri, Bağdat Demiryolu’nun siyasî yönlerine bu nedenle bir sınır çekilmesini istiyordu. 1912 Şubat’ında, Kaiser’in konuğu olarak Berlin’i ziyaret eden Lord Haldane bir Wilhelmstrasse-Downing Street yakınlaşmasını sağladı ve uzun süre Türkiye’de kalmış ve Babıâli üzerinde nüfuz sahibi olmuş Alman elçisi Marschall von Bieberstein, Türkiye’deki Alman hegemonyasıyla İngiliz emperyalist çıkarlarını bağdaştırmanın ilk adımı olarak, birkaç ay sonra, Londra büyükelçiliğine atanıyordu. Buna karşı da bu iki devlet arasında Türkiye konusunda bir anlaşmaya varılamaması halinde bir büyük Avrupa savaşının patlak vereceğine inanan Herr von Jagow, 1913 Ocak ayında Almanya Dışişleri Bakanlığı’na getirildi.[38] “Ayıyı vurmadan postu üzerinde pazarlık” böylece noktalandı.

 

Türk-Alman ilişkilerinin ayrıntılarına girmeden önce Orta Doğu’da Cermen çıkarlarını irdelemeye devam edelim.

 

 

 

[1]              Balığın şiddetle çekmesi sonucu oltanın kopmasını önlemek üzere, sonradan çekmek üzere bir süre oltayı salmayı ifade eden bir balıkçı terimi.

[2]              E. Lewin. — a.g.e s. 20 -1.

[3]              Bunu yazanın, Alınanlara kılıç çekmiş bir İngiliz olduğunu hatırlayalım.

[4]              H. N. Brailsford. — a.g.e., s. 12.

[5]              E. Lewin. — a.g.e., s. 22 – 3

[6]              Tarafımdan belirtildi.

[7]              Bahis konusu bölgenin bir kısmının halen sınırlarımız içinde bulunduğunu unutmayalım.

[8]              a.g.e„ s. 25-7.

[9]              E. Lewin. — a.g.e., s. 27.

[10]            Oysaki Doğu illerimizde özellikle Kars’ın ilçelerinde (örneğin Arpaçay’da), Manyas gölü civarında haylice Rus asıllı Malakan köyüne rastlamıştım.

[11]            E. Lewin. — a.g.e., s. 30-2.

[12]            Özellikle tarafımdan belirtildi.

[13]            E. M. Earle. — a.g.e., s. 137-8 ve E. Lewin. — a.g.e., s. 46.

[14]            Friedrich Rosen.— Oriental memories of a German diplomatist, London 1930, s. 39

[15]            Fahri Belen. — 20’nci Yüzyılda Osmanlı Devleti, İst. 1973, s. 61.

[16]            Özellikle belirttim.

[17]            Mehmet Arif. — Başımıza gelenler, Mısır 1321, s. 430. Ayrıca bkz. Burhan Oğuz. — Türkiye halkının kültür kökenleri, C. I, s. 192.

[18]            Jehuda L. Wallach. — Bir Askerî Yardımın Anatomisi. Türkiye’de Prusya – Alman Askerî Heyetleri 1835-1919. Çev. Em. Tuğgeneral Fahri Çeliker, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Stratejik Etütler Yayını, Ank. 1977, s. 65-82.

[19]            İlber Ortaylı. — II. Abdülhamit döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman nüfuzu, Ank. 1981, s. 35-6.

[20]            Colmar Freiherr von der Goltz. — Anatolische Ausflüge (Reisebilder), Berlin (1896), Verein der Bücherfreunde — Schall und Grund.

[21]            Ay. e., s. 289.

[22]            Ay. e., s. 289.

[23]            Ay. e., s. 274.

[24]            P. Zhukovsky. — Türkiye’nin zıraî bünyesi. Türkiye Şeker Fab. A.Ş. neşr. No. 20, 1951, s. 601.

[25]            Burhan Oğuz. — Türkiye halkının kültür kökenleri, C. I, İst. 1977, s. 425-6.

[26]            von der Goltz. — a.g.e., s. 320-1.

[27]            Şerif Mardin. — Jön Türklerin siyasî fikirleri 1895-1908, İst. 1983, s. 61.

[28]            Ay. e., s. 160.

[29]            Hail Paşa. — İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e: Bitmeyen savaş. Kütûlamare kahramanı Halil Paşa’nın anıları. Haz. M. Taylan Sorgun. İst. 1972, s. 18-9.

[30]            Zarevand. — United and Independent Turania. Aims and Designs of the Turks, Leiden 1971, s. 18-26.

[31]            Tıpkı yeni zamanların Amerikalı Barış Gönüllüleri gibi…

[32]            Rifat Önsoy. — Türk-Alman İktisadî münasebetleri (1871-1914), İst. 1982. s. 18-9.

[33]            Tarafımdan belirtilmiş bu sözlerin (bkz. Halil Paşa. — İttihat ve Terakkiden Cumhuriyet’e: Bitmeyen savaş. Kütûlamare kahramanı Halil Paşa’nın anıları. Haz. M. Taylan Sorgun, İst. 1972, s. 18-9) altında bir (büyük) ihtimalle İttihatçıların ileri gelenlerini ve özellikle Enver ailesi mensuplarını Millî Mücadele dışında tutma düşüncesi de yatmıştır.

[34]            Yuriy Aşatoviç Petrosyan. — Sovyet gözüyle Jöntürkler, Ank. 1974, s. 248.

[35]            E. Lewin, a.g.e., s. 48

[36]            E. M. Earle. — a.g.e., s. 231-2.

[37]            Ay. e., s. 82-3.

[38]            Ay. e., s. 278-9.