Almanya, Trablus Ve Balkan Savaşları

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Almanya, Trablus Ve Balkan Savaşları

Almanya, Trablus Ve Balkan Savaşları

Bosna politikasının İtalya üzerindeki etkisi kısa sürede su yüzüne çıktı. Mademki Avusturya Türkiye üzerinde bu kadar kolaylıkla zafer sağlayabiliyor ve diplomatik bağları koparabiliyordu, neden İtalya da, “Hasta Adam”ın sırtından kendisine tazminat sağlayacak faal adımları atmayacaktı? O, yıllardan beri gözlerini yeni sömürge olarak Trablusgarp ve Bingazi’ye çevirmiş, ama Fransa ve Büyük Britanya’nın muhalefeti yüzünden harekete geçememişti. Yine senelerce Fransa’nın Tunus’taki faaliyetini hasetle seyretmiş, kendini bütün bu topraklarda Roma İmparatorluğu’nun doğal mirasçısı olarak görmüştü (Mussolini de böyle görmüştü ama işi yüzüne gözüne bulaştırdı). Tunus’un Fransa tarafından işgali İtalyan emellerine büyük bir darbe olmuştu ve Bismarck’ın çok önceden gördüğü gibi, iki Latin ulus arasında uzun bir yabancılaşma sürecine girilmişti.

 

Ve nihayet 28 Eylül 1911 günü Giolitti kabinesinin Osmanlı hükümetine ültimatomu!…

 

Bundan büyük kaygı duyan sadece Babıâli olmadı. Almanya’nın Doğu’daki diplomatik ve ekonomik siyasasının başına da epey karışık işler açtı, bu savaş.

 

Önce, Üçlü İttifak’ın (İttifak-ı Müsellese) hali ne olacaktı? Wilhelmstrasse (Alman Dışişleri Bakanlığı) Trablus’ta İtalyan çıkarlarını korumayı garanti altına almıştı ama dövüş alanı, Wilhelmstrasse’nin Avusturya çıkarlarını teminat altına aldığı Makedonya’ya kayabilirdi. Savaş dolayısıyla Balkan’larda statüko bozulacak olursa, bir Avusturya-Rus diplomatik mücadelesi başlayacak, bu da çift monarşinin desteklenmesini gerektirecekti. Yani Almanlar aynı zamanda Trablus’ta İtalyan, Balkan’larda da Avusturya çıkarlarını savunacaktı. Kaiser’in başının derdi bu zıt kardeşlerle bu ortaklık nasıl yürütülecekti?

 

İkincisi, Almanlar bir yandan İtalyanları sessizce Trablus’ta desteklerken öbür yandan da Osmanlı İmparatorluğundaki önemli diplomatik ve ekonomik çıkarlarının peşindeydiler. İtalyanlar Wilhelmstrasse’den çok daha faal ve etkin yardım talep edip Osmanlı-Alman ilişkilerini tehlikeye sokabilirlerdi.

 

Böyle bir durumda Almanlar Yakın Doğu’daki başarılı münasebetlerini sürdürebilirler miydi? Yoksa çıkarlarından vazgeçmeye mi zorlanacaklardı?

 

Üçüncüsü, Türk-İtalyan savaşı Weltpolitik’i hangi yönde etkileyecekti? Bir dünya gücü olma gayretlerinin sürekli diplomatik başarılarla desteklenmesi gerekirken 1911 Kasım’ında Fas krizi sırasında işler geçici olarak tersine dönmüştü. Bu hal tekerrür edebilir miydi? Bu Welt politik açısından bu savaş sırasında özellikle Rusya’ya karşı bir diplomatik başarı elde edilebilir miydi?

 

Aslında İtalya’nın bu davranışı Yakın Doğu’da Alman prestijine ciddî bir darbe olmuştu. Babıâli üzerindeki nüfuzunu zayıflatmış, Türklere Alman hükümetinin övünülen himayesine güvenilemeyeceğini göstermişti. Akdeniz’deki deniz gücü dengesinde de yeni bir durum ortaya çıkmıştı. On iki Ada’dan başka, Kuzey Afrika’da geniş arazi ilhak ederek İtalyanlar, kendilerini Büyük Britanya ve Fransa’nın üstün deniz gücünün insafına terk etmiş oluyorlardı. Hal böyle olunca da İtalyanların İtilâf (Entente) Devletleri’ne doğru kaymasının mantığı da ortaya çıkıyordu. Vaterland’da bile Giolitti kabinesinin bu hareketi hiç sempatiyle karşılanmamıştı ve “Almanya kendi kazdığı çukura düştü” deniyordu. Oysa ki Almanya, durum müsaade etse, memnuniyetle Tobruk’u kiralar ya da işgal ederdi: ne de uygun bir kömür ikmal limanı olurdu Akdeniz’de!… Ama İtalya, Tötonik ortağından kuşkulanarak çabuk davranmıştı; ileriye güveni kalmamıştı; ora di Tripoli (“Trablus’un saati”) gelmişti.

 

Bütün bu konularda Wilhelmstrasse de kendi içinde tutarsızdı. Berlin’in emirleri her zaman Alman elçileri tarafından uygulanmıyor, elçilerin tavsiyelerine de merkezde kulak asan olmuyordu. Özellikle Dışişleri Bakam Alfred von Kiderlen-Waechter’le Babıâli nezdindeki büyükelçi Adolf Marschall von Bieberstein arasındaki zıtlaşma, Trablus savaşı sırasında ve bundan sonra Alman Yakın Doğu politikasını ne derecede etkileyecekti? Von Bieberstein’ı daha önce tanımıştık, bu başarılı, Sultan ve Babıâli nezdinde büyük nüfuz sahibi elçiyi (anlaşılan bu aile “Türk işleri”nde uzmanlaşmış: “Türkiye’de resmî ziyaret amacıyla bulunan Avrupa Konseyi Eğitim, Kültür ve Spor Direktörü Marschall von Bieberstein, Türkiye ile Konsey arasındaki ilişkilerin halen nazik bir aşamada olduğuna değinmiş, ‘Türkiye’nin asambledeki üyeliği askıya alınsa bile kültürel işbirliği devam edecekti’ demiştir” şeklinde çok yeni bir haber çıktı, gazetelerde.[1] Bu zatın, yukarda sözü edilen büyükelçinin torunu olmasında şüphe yoktur.). O, çok kez Wilhelmstrasse’ye ters düşmüş olmakla birlikte Alman çıkarlarını sonuna kadar savunurdu. Bu yönde Babıâli’de fazla güçlükle karşılaşmazdı, zira bu çıkarlar, sair Avrupalıların çıkarlarının en ağır geleni değildi. Her şeye rağmen, elçiliği süresince Marschall hem Alman diplomasisi, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda yatırımlar için elzem bir eleman olmuştu.

 

Wilhelmstrasse için talihsiz durum, Üçlü İttifakla ayakta durabilmesinin, Avusturya-Macaristan’ın doğruca Osmanlı İmparatorluğu’nun aleyhine olarak toprak genişlemesi talebinin kabul edilmesine bağlı olmasındaydı ve ancak Marschall gibi az sayıda usta diplomat, bu isteklerin kabulüyle Osmanlı yatırımları arasındaki çelişkinin farkındaydı. İttihat ve Terakki politikacılarının durumu değerlendirmekteki acizleri, bu konuda yükselen sesleri çabuk bastırma olanağını sağlıyordu.

 

Üçlü İttifak içinde çelişkiler bununla bitmiyordu. İmparator Franz Joseph, İtalyanların Trablus’a saldırmalarının karşısındaydı zira burasının zaptından sonra bunların gözlerinin Arnavutluk’a dikileceğini biliyordu. Bu konuda büyük ağabeyi rahatsız ediyordu: eğer bundan böyle ortaya çıkacak Avusturya-İtalyan nifakını çözemeyecek olursa Rusya Boğazlar’ı ele geçirmeye cesaretlenebilecekti. Bu da, Avusturya-Macaristan’ın Makedonya ve Arnavutluk’u işgaline götürecekti. Almanlar da Yakın Doğu’da, diplomatik prestijleri kadar, yatırımları da kaybedebileceklerdi.

 

Alman Dışişleri Bakanı’nı bir tembel bürokrat olarak gören Marschall, onun pasif tutumunun karşısındaydı ve pek barışçı mizaçta olmamakla birlikte Almanya’nın bir Türk-İtalyan çatışmasını önlemekte diplomatik sorumluluğu olduğu kanısındaydı. Bunun dışında Almanlar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki mevcut yatırımlarını korumalıydılar. Marschall ve Babıâli’nin Wilhelmstrasse nezdindeki girişimlerine rağmen Kiderlen-Waechter, 28 Eylül günü, Roma ile İstanbul arasında arabuluculuk etmeye yanaşmadı. Onun gözünde Üçlü İttifakın kurtarılmasından başka bir şey yoktu. 29 Eylül 1911’de de savaş ilân edilmişti. “Gariptir ki… Baron Marschall von Bieberstein sureti hususiyede müsellâhan (silâhla) mukavemet edilmesini tavsiye etmekte, zira Trablusgarp’ın silâh patlamaksızın terki, İtalyanları takliden İngilizleri, Irak’ı istilâya teşvik eylemesinden korkmakta idi. Vakıa böyle bir istilâ sefirin Şark’ta Alman tefevvuku (üstünlüğü) hülyasına hatime çekmiş (son vermiş) olurdu.”[2]

 

Bundan sonra Wilhelmstrasse’nin çabaları, İtalya’yı muhasamatı sadece Trablus’a münhasır tutmaya ikna etme yönünde oldu. Mevziî bir çatışma, Kiderlen-Waechter’in aklınca, Balkan statükosunun bozulmasını önleyecek, herhangi bir Avusturya hırçınlığı ve dolayısıyla Rus müdahalesi ihtimali varit olmayacaktı. Savaşın Trablus dışına taşmaması halinde bir aracılığa gerek yoktu; İtalya Wilhelmstrasse’nin herhangi bir müdahalesi olmadan saldırısını sürdürebilirdi.

 

Aslında İtalyan niyetleri hiç de böyle sınırlı değildi; bunlar ortalığı birbirine katıp Doğu Sorunu’nu hortlatacak mahiyetteydi. Ama bunlar önlendi. Marschall’in çabalarına rağmen Kiderlen-Waechter Trablus’un ilhakını, Balkan’lara muhtemel yansımanın yanında, önemsiz bir mesele olarak görüyordu. Ona göre İtalyanların Balkan’larda en küçük bir başarısı, Balkan krallarının Osmanlı İmparatorluğuna saldırmalarıyla sonuçlanırdı. İtalyanlar ise, Üçlü İttifak’ın devamının ancak isteklerinin kabulüne bağlı bulunduğu şantajını sürdürüyorlardı. Ama buna rağmen Alman diplomasisinin önünde daha acil bir sorun yatıyordu: Wilhelmstrasse ile Babıâli arasında bozulmaya yüz tutmuş ilişkiler. Kasım’ın sonunda bu sonuncusu Alman Hariciyesi’ni Trablus krizinin müşkül günlerinde Osmanlıları yalnız bırakmakla suçluyor ve bir nevi diplomatik yalnızlık içine giriyordu. Buna ek olarak Osmanlı yetkililerinin ağzında Boğazlar’ın kapatılması lafı dolaşır olmuştu. Ama hem Kiderlen-Waechter, hem de Marschall, Babıâli’nin Wilhelmstrasse’den çok daha büyük diplomatik yardım gereksinmesini ve de onun İtilâf Devletleri’yle, özellikle İngiltere ve Rusya’yla, bir diplomatik anlaşma arzusunu anlamayı ihmal ediyorlardı. Daha şimdiden Rus elçisi Charykov Sait Paşa’ya yaklaşıp Boğazlar’ın gelecekteki statüsü üzerinde bir Türk-Rus diplomatik anlaşma teklifini sunuyordu. O sırada Marschall’la Kiderlen-Waechter, Boğazlar’ın bir muhtemel kapatılması halinde, bundan çıkacak ekonomik sonuçları hesaplamakla meşguldüler. Onların hesabına bereket versin ki Türkler Charykov’un önerilerine cevabı dondurmuşlardı.

 

Dışişleri bakanına göre Boğazlar’ın kapatılması Alman ticaretini olumsuz yönde etkileyecektir. Keza Finanzpolitik açısından da bu, Avrupa’nın çeşitli borsalarında Alman simsarlarının elinde bulunan Osmanlı tahvillerinin kârlı satışını önleyecektir. Bunların dışında da, uzayan bir Türk-İtalyan çatışması Almanların, ikinci Fas krizinin sonucunda olduğu gibi, dış ülkelere yatırım cesaretini kıracaktır. Ama onun göremediği daha başka şeyler de olabilecektir.

 

Charykov’un Türklere tekliflerinin İstanbul’da Alman nüfuzuna zarar verici olup olmadığı hususunda Kiderlen-Waechter’le Baron Marschall’in görüşleri farklıydı. Kasım 1911’de, Rusların Paris sefiri Izvolski, bu bakanın yanına vardığında, bakan kendisine Rusların Boğazlar’ı açmasına Wilhelmstrasse’nin hiçbir itirazı olmayacağına dair teminat veriyordu. Öbür yandan da Marschall Charykov’un tekliflerine karşı koyuyor, Boğazlar’ın tarafsızlığı üzerindeki statükoyu korumayı yeğliyor. Tavşana kaç, tazıya tut!…

 

Tıpkı Alman meslektaşı gibi Rus Hariciye Nazırı Sazanov da, muhtemel bir Boğazlar’ın kapatılmasının ekonomik yansımalarını göze alamıyordu. Bu nedenle bu kez kendisi İtalya ile Osmanlı Devleti arasında barış aracısı olarak ortaya çıktı. Ama öteki bunda bir Rus-İtalyan-Osmanlı ittifakını, Yakın Doğu’da Almanya ve Avusturya-Macaristan’a yönelmiş bir ittifak ihtimalini görür gibi oldu. O derece telâşlandı ki, bir Rus-Alman yakınlaşması planıyla Sazanov’a sokuldu. Rusya’nın Balkan’lardaki emellerinin desteklenmesine karşılık o da Büyük Britanya ve Fransa ile olan diplomatik bağlarını koparacaktı. Aklınca Rusların Yakın Doğu’ya ilerlemesi kontrol altına alınacak ve İtilâf Devletleri ablukası kırılmış olacaktı ve böylece de bir Alman – Fransız çatışmasında Rusya’nın tarafsızlığı sağlanmış olacaktı. Bunlara ek olarak da Almanya, Osmanlı İmparatorluğunda düşmekte olan durumunu kurtaracak ve İtilâf Devletleri’nin çok azalacak sataşmalarıyla bir dünya gücü statüsüne varma yoluna yeniden girecekti.

 

Bütün bu düşünceler uygulama olanağını buldular ya da bulmadılar, saçmaydılar veya değildiler; burada önemli olan bu değil. Konumuz açısından önemli ve çok önemli olan, bütün bunların Osmanlı Devleti’nin sırtında vaki olmasıydı. Kimdi Balkan’ların hiç değilse hukuken sahibi, Boğazlar’ın bekçisi?…

 

Yukarda söylediğim gibi, İtalyanlar Osmanlılarla çok daha büyük bir savaşa hazırlanmışlardı. “Hasta Adam”ın mirasından büyükçe bir lokma hayal ediyorlardı.

 

Ve bütün hareketleri Kiderlen-Waechter’den açıkça tasvip görüyordu. O, Roma’ya vaki bir gayri resmî ziyareti sırasında, Türk-İtalyan çatışmasının İtalyanların tam zaferiyle sonuçlanacağını ifade etmişti. O bunu hararetle bekliyordu zira ancak böyle bir zafer, Üçlü İttifak içinde İtalya’nın işbirliğini sağlayabilirdi. Fakat Kiderlen-Waechter, Boğazlar’ın mayınlanmasına fena halde sinirlenmiş, bunun uluslararası yasaya aykırı ve Alman gemilerinin selâmetle, geçişine bir engel olarak görmüştü. Bu itibarla bir İtalyan zaferi Osmanlıyı Trablus’u tahliyeye ve Boğazlar’ı temizlemeye zorlayacaktı.[3]

 

Alman Şansölye muavini Dr. Helfferich, Die Deutsche Türkenpolitik, (Berlin 1912) adlı kitabında “… İtalya’nın İstanbul üzerine bahren (denizden) taarruz endişesi hükûmet-i Osmaniye’yi Çanakkale boğazlarını mesdud (kapalı) bulundurmaya mecbur ediyordu. Rusya devleti ise Çanakkale boğazı meselesini tekrar mevzu-u bahis etmek için bundan istifade etmek istiyor, Rusya elçisi Mösyö Charykov da Babıâli’ye giderek hükûmet-i metbuası namına Rus sefain-i harbiyesinin (savaş gemilerinin) boğazlardan serbesti-i müruruna (serbest geçişine) dair metalib-i mühimmede bulunuyordu. Babıâli derhal Alman ve Avusturya elçilerine bilmüracaa Rus metalibinin (isteklerinin) reddi için Düvel-i Merkeziye’den istianede (yardım talebinde) bulundu. Elçiler de hükümetleri nezdinde Devlet-i Osmaniye’nin Rus metalibine karşı istediği yardımı musirrane (ısrarla) tavsiye ettiler, lâkin Almanya devleti böyle bir müdahaleyi katiyen reddeyledi”.

 

“Baron Marschall Almanya’nın bu bapta gösterdiği bigâneliği Türkiye’yi nihayet hasmının kucağına atacağını bütün nüfuzuyla anlatmak istediyse de muvaffak olamadı ve Almanya hükümeti nokta-i nazarında sebat etti. Hattâ sefir Baron Marschall’ın istifaya kalkışması bile vaziyeti değiştirmedi”[4] diye yazıyor. Kitabının bir başka yerinde de açıkça “Almanya Türkiye’de tevsi eden menafiine rağmen hiçbir vakitte beynelmilel ihtilâfata badi (sebep) olacak surette Türkiye lehinde vaziyet almamıştır” diye de ekliyor.[5]

 

Marschall olduğu kadar Kiderlen-Waechter de II. Wilhelm’in sağ koluydu. İlki, Dersaadet’e atanmadan önce öbürünün yerindeydi ve bu kente 1897’de Fransız-Rus anlaşmasının imzasından iki ay sonra varmıştı. Balkan Savaşı’nın patladığı günlere kadar da burada kaldı, sonra da Londra büyükelçiliğine atandı.

 

Bu kıyametler koparken de velût Hohenzollern ailesi, Balkan’ların ve öbür kıtaların monarşilerine prensler, prensesler yetiştirmekle meşguldü.

 

Almanya’yı ve onun güçlü imparatorunu yeni bir kurtarıcı olarak selâmlamakta çok kişi birbiriyle yarışıyordu. Cenevre’deki İttihat ve Terakki Cemiyeti hey’eti, 29 Nisan 1898’de II. Wilhelm’e müracaat ederek sultan V. Murat’ı despot hükümdarın elinden kurtarmasını ve tahta dönmesi için destek olmasını istiyordu. Jön Türkler ayrıca yayın organlarını Almanca olarak da çıkarma faaliyetine girişmişlerdi. Paris’ten Prens Sabahattin ve kardeşi Lûtfullah padişaha yazdıkları mektubun bir suretini Kaiser’e gönderiyorlardı.[6] “Batı dünyasına çocuksu duygular içinde yaklaşan her gruptan Osmanlı aydınları, Almanya’yı olduğundan başka değerlendiriyorlar ve onu davet etmekte birleşiyorlardı. Ülkenin içine düştüğü bunalımı bir Haçlı-İslâm çatışması olarak değerlendiren Mehmet Akif de İslâm ülkelerini sömürgeleştiren İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’yı yerden yere çalarken Almanya’ya başka gözle bakıyordu. Akif, Trablusgarp savaşı sırasında… Almanların İtalyanları değil, Osmanlıları tutmasını istiyordu. 1915’de Berlin gezisinde Akif’in, çocuksu heyecanı… Almanya için kaleme alınan şu beytinde ifadesini bulur:”

 

“Bilir misin ki Şark’a meyleden nazarın

Birinci defa doğan fecridir zavallıların…”,[7]

 

“Safahat”ında yine Almanlar için methiyeler eksik değildir:

“Değil mi ki anasın sen,

Değil mi ki Almansın

O halde fikr ile vicdana sahip insansın”[8]

 

Ömer Seyfettin’de de Alman etkisi seziliyor. “Von Sadrıştayn’ın karısı” adlı öyküsünde kendi Alman hayranlığı yansımamakta, bu hayranlığın içine düşmüş olanların hali sergilenmektedir.[9] Onu bu öyküyü ve arkasından kaleme aldığı “Von Sadrıştayn’ınoğlu”nu yazmaya iten, işbu hayranlığın yaygınlığı olmuş olmalıydı.

 

Osmanlının üstüne çullanan Balkan ülkelerinin gizlice, Rusya kadar Avusturya-Macaristan tarafından da desteklenmediğini kim söylemişti ki? Savaş bilindiği gibi Türkler için büyük felâketle sonuçlanmıştı. Hiç şüphesiz hem bu Çift Monarşi, hem de Almanya status quo ante bellum’a (savaş öncesi statükoya) dönüşü arzuluyorlardı ama ortakların zaferi bir Slav zaferiydi ve birçok çevrede İtilâf Devletleri’nin Cermanik Antlaşma üzerindeki zaferi olarak yorumlanıyordu. Eski hale dönüş ancak bir genel Avrupa savaşıyla sağlanabilirdi; Almanya ise buna henüz hazır değildi. O, oyununu yanlış oynamıştı ve şimdilik hesap hatasının sonuçlarına katlanmak zorundaydı Balkan Savaşı’nın sonucu Viyana, Budapeşte ve Berlin’in hesaplarını altüst etmişti.

 

Etmişti ama Cermanik Antlaşma, daldığı bataktan kurtulmak üzere, işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Ne yapıp yapıp galip devletlerin aralarında kavga etmelerini sağlamalıydı. Balkan’ların şımarık çocuğu Bulgaristan, ortaklarından kabulü imkânsız isteklerde bulunmaya itildi. Başına ne geldiyse geldi ama Avusturya’nın desteğiyle sonunda Cermanik Güçler safına bağlandı. Balkan Birliği bozulmuştu (Türkler de bundan yararlanıp hiç değilse Edirne’yi geri aldılar). Nasıl bozulmasın ki Kral Ferdinand’a bütün Makedonya, Trakya, Selanik, Kavala ve… İstanbul (eğer Çatalca’yı aşabilirse) Almanca konuşan iki güç tarafından vaat edilmişti.[10] Can mı dayanırdı buna?…

 

Bu konuda da İngiliz belgeleri bize çok ilginç bilgiler veriyor, büyük dostlarımız hakkında.

 

16 Temmuz 1913. Lord Granville’den Sir E. Grey’e: “… Alman hükümeti Türklere Enos – Midias hattını geçmemeleri için her türlü baskıyı yapıyor. İstanbul’daki Alman Elçisinin korkusu Türk ordusunun şu ara çok kuvvetli olması ve eğer hükümetleri Edirne’yi almalarına engel olursa, bir hükümet darbesinin yapılacağıdır. Şu sırada bir -Avrupalı güç Türkleri durdurmaya- çalışırsa savaşı kaybeder…”.

 

21 Temmuz 1913. Sir E. Cartwright’ta: “… Bugün Rus, Alman, Fransız ve Avusturya Büyükelçileriyle görüştüm. Hepsi, donanma gösterisinde birleştiler. Ancak bu başarılı olmazsa ne yapacağız? Fransız Büyükelçisinin bu sorusuna ben, parasal baskı yaparız, dedim. Fakat Türk hükümetinin parasal baskıdan da çok korkmayacağını söyledi. Türkler Avrupalıların Türkiye’de büyük çıkarları olduğunu anladılar…”.

 

22 Temmuz 1913. Lord Granville’den Sir E. Grey’e: “… Türklerin Enos – Midias hattında kalması için donanma gösterisi yapmak tehlikeli bulundu. Almanların korkusu Ruslar baskı yapmak için Ermenistan’ı işgal edebilirler…”.

 

23 Aralık 1913. Sir E. Grey’den Sir L. Mallet’e: “… Güney Arnavutluk olayından sonra Yunanistan’ın adaları alacağı konusunda anlaştık. Size söyleyeceğim en iyi husus kuvvetlerin Yunanistan lehine Türkleri oyalamakta olduklarıdır.[11] Türkiye’deki Alman kumandasına ait telgrafım gereken bilgiyi veriyor. Ermeniler hakkında yapacağımız teklifleri Türkleri korumak gibi göstermeliyiz. Alman kumandasını reddedişimiz ve Ermenistan’a yaptığımız atamalar Asya Türkiye’sinin dağılmasını önlemek içindir. Çünkü Almanlar Türkleri Ruslara karşı korumayacaklardır, Türkiye dağıldığı zaman Almanlar da kendi paylarını alacaklardır… Burada yayınlanan belgelere göre, Türkiye yeni borçlar bulamazsa çökecektir. Ancak bu Doğu milletleri hiç belli olmaz, parasız da yaşayabilirler…”.

 

4 Ocak 1914. Sir R. Rodd’dan Sir E. Grey’e: “… Dün gece gizlice Alman Büyükelçisi adalar konusundaki teklifimizin Berlin’de incelendiğini ve adaların Yunanistan’a katılmasının uygun görüldüğünü söyledi…”.

 

27 Haziran 1913. Sir E. Grey’den Sir E. Goschen’e: “… Asya Türkiyesi’nin parçalanması kuvvetlerin çıkarlarına bağlıdır. Bu da Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ya da tamamen ortadan kalkması şeklinde olacaktır. Fransa birinci durumu tercih ediyor. Alman Elçisiyle bu konuyu görüştüm, Türklerin hâkimiyetini istediklerini söyledi. Ancak Türkiye tamamen çökerse Almanya kendi çıkarları olan bölgelerde ilerleyecektir, dedi. Ben, bizim -en çok istediğimiz yerlerin Basra ve İran körfezi bölgeleri olduğunu söyledim…”.

 

2 Haziran 1913. Sir E. Goschen’den Sir E. Grey’e: “…Alman Büyükelçisi Rusların Ermenistan plânlarını beğenmediklerini, Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya toprak bütünlüğünü korumak istediklerini, fakat Türk yurdu parçalanırsa kendi paylarını almak istediklerini söyledi…”[12]

 

Öte yandan “Balkan mesaili (sorunları) hakkında Londra’da in’ikad eden konferansta Almanya cezair-i Osmaniye (Osmanlı Adaları) bahsinde diğer devletlere tevfik-i hareket edip (uyum içinde olup) Yunan kralının İmparatorla sıhriyet-i mülâbesesiyle (yakın sıhriyetiyle) Yunan amalinin tatminini iltizam etti. (Şansölye) von Bethmann-Hollweg, kitabında yazmıştır ki: ‘Yunanistan’ın tezyid-i kuvvet etmesi Atina’da hanedan-ı hükümdarının menfaati iktizasından olup daima İtilâf Devletleri’nin tazyikine maruz olan bu memlekette Alman unsurunun takviye edilmiş olmasına muadil idi.’ Babıâli ise Adalar’ı kurtarmak için mütemadiyen İmparator’un himmet ve delâletine iltica ederek müşarünileyhi müşkül mevkide bırakırdı…”.

 

“Almanya’ya gelince, o da içinde bulunduğu gussaâver (kaygı, verici) yalnızlık âleminde kendini diğer devletlere, hususen İngiltere’ye yaklaştıracak bir çıkar yol aramakta ve buna çare olarak Osmanlı memalikinin menatık-ı nüfuza (nüfuz bölgelerine) taksimini derpiş ederek Londra’da teklifte bulunmaktaydı”[13]

 

Türklerin büyük dostu Kaiser’in, işine geldiği gibi başkalarıyla Osmanlı Devleti’nin sırtından pazarlık ettiği bugün bir sır olmaktan çıkmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında Bulgaristan’ı kendi tarafına çekmek için bu ülkeye Trakya’da Türk arazisinden vermeyi teklif etmiş, kendi kendine gelin güvey olarak bunu nasıl olsa Türklere kabul ettireceğinden emin bir şekilde müzakerelerde bu konuya ağırlık verdirtmişti. Osmanlıların savaşa girmelerinden sonra İstanbul’daki hasım devlet, ezcümle İngiliz, Fransız, Rus elçiliklerinin çıkarları Amerikan elçiliği tarafından üstlenilmiş, bu işlerle uğraşmak üzere elçiye yardımcı olarak, yine elçilik düzeyinde bir hariciye memuru olan Lewis Einstein İstanbul’a gönderilmişti. Bu zatın, Çanakkale savaşları sırasında tutmuş olduğu günlük son derece ilginç ayrıntılar içeriyor. Şimdi onun Bulgaristan’a terk edilecek Türk arazisi ile ilgili notlarına bakalım.

 

Alman askerî heyetinden Albay von Leipzig Uzunköprü’de, kendi tabancasından çıkan bir kaza kurşunuyla vurulup ölüyor. 1 Temmuz 1915’te Alman elçiliği bahçesindeki cenaze töreninde papaz Graf von Luttichau sert bir Pan-Cermen nutuk çekiyor ve tarafsız misyon şeflerinin önünde Alman üstünlüğünü vurguluyor. Oysaki albay savaşta vurulmuş değildi. Ama sonradan gelen haberlere göre Albay von Leipzig’in, Osmanlı arazisinin Bulgarlara terki hususundaki müzakerelerde faal bir rol oynaması nedeniyle Türkler tarafından öldürülmüştü. Sofya’ya elçi olarak atanmak üzereydi, agremanı gelmişti bile. Vuranların plânı von der Goltz’u da öldürmekken sadece von Leipzig bu harekete kurban gitmişti. Aynı cenaze günü iki başka Alman subayı da gömülmüştü, Tarabya’daki sefaretin bahçesine. Eğer bunlar, yukarda dendiği gibi gerçekten öldürülmüş idiyseler papaz Luttichau’nun cenaze nutku biraz olsun anlamlı hale gelmiş olur.[14]

 

  1. Einstein’ın rivayetini doğrulayan başka bir belgeye rastlamadımsa da sözü geçen rivayetin, şartları ayyuka çıkmış Alman-Bulgar müzakerelerine yakıştırılmış olması akla yakın düşmektedir.

 

  1. Dünya Savaşı başladığı günlerde, Balkan Harbi’nin dumanı hâlâ tütüyor, Türklerle Bulgarların alıp da veremedikleri çok şey vardı. Malûm zümrenin “vatanperverâne” gayretiyle Almanya-Avusturya safında savaşa girilecekti ama bu ağabeylerin bize askerî yardımda bulunabilmeleri için Bulgaristan’ın Merkezî Devletlerle birlik, hiç değilse, cephane vs.nin transit geçişine olanak sağlayacak, “hayırhah” bir tarafsızlık içinde bulunması elzemdi. Bulgaristan, elindeki bu kozu çok iyi oynamaya kararlı görünüyordu. Aynı şekilde Merkezî Devletler de bu ülkeyi kendi taraflarına çekmek için her çareye başvuruyorlardı. Pazarlık, Osmanlı toprakları üzerinde dönüyordu ve işin, ister tuhaf deyin, ister hazin tarafı, Almanlarla birlikte savaşa katılmaya can atan büyük vatanseverlerin şimdi anlatacağım tavizleri bu yolda vermeye hazır olmalarındaydı. Bunlar, ateşin içine atlamak için görüşmelerin sonucunu dahi beklemeyecekler, düşman Çanakkale’ye çıkartmasını yapacaktı.

 

Balkan Harbi’nden kayıpla çıkan iki ülke vardı: Türkiye ile küçük toprak kazançlarına rağmen, Bulgaristan. İngiliz Bakanı Viscount Grey, “öç almaya susamış iki devlet vardır, Bulgaristan’la Türkiye” diyordu, bu iki ülke arasında bir ölüm kalım ortaklığının kurulması pazarlığı sıralarında…

Bulgaristan’ın gözü, Sırbistan’a gitmiş Makedonya; Serez, Drama ve Kavala civarında ve Yunanistan’ın el koyduğu topraklar; Romanya’nın aldığı Dobruca ve nihayet Enos-Midyat hattının Batı’sında kalmış Türk Trakyası’nda kalmıştı. Edirne ile Kırklareli de, 29 Eylül 1913 İstanbul Barışı ile Türkiye’ye geri verilmişti. Bulgaristan’ın savaşa girmesi demek, bütün bu toprakların yeniden ele alınması demekti ki bu dahi bütün I. Dünya Savaşı’nın stratejik ve siyasî gelişmesinde büyük katkısı olacak tayinî bir öğe olacaktı.

 

İstanbul’da 8 Temmuz 1915’de ilk sınır müzakerelerinin, Osmanlı murahhası Halil (Menteş) Bey ile Bulgarlardan fevkalâde murahhas Koluşev ve Albay Zekov arasında cereyanı sırasında, süper güçler arasında bahis konusu ülkenin harbe girmesi konusundaki mücadele de kesin aşamasına gelmişti.

 

29 Mayısta İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya, derhal Türkiye’ye saldırması koşuluyla Bulgaristan’a Enos-Midyat hattına kadar Doğu Trakya’yı ve savaştan sonra da Makedonya’ya yeni bir düzen vermeyi vaat etmişlerdi. Bulgaristan bu teklife kaçamaklı yanıt vermişti: Koluşev, bazı bölgeleri terk etmeye Türkiye’nin hazır olduğunun farkına varmıştı… Müzakereler sürüyordu.

 

Wangenheim, Türklerin Meriç sınırını teklif ederek yapacaklarının azamisini yapmış olduklarını ifade ediyordu. Koluşev, hükümetine Türklerin içinde bulundukları güç askerî durumdan, tarafsızlıktan vazgeçmeden faydalanmayı salık veriyordu. Hiçbir surette ittifaktan söz edilmeyecekti. Pazarlığın kefesinde sadece tarafsızlık bulunacaktı. Sait Halim Paşa ise, Bulgaristan’ın bir salt ittifaka girmesi halinde ülkesinin tavize hazır olduğunu ima ediyordu. Mamafih Halil Bey, Sadrazamın Meriç’in sağ kıyısını terk etme fikrine şiddetle muhalefet etmişti. O, Talât ve Enver, hiçbir taviz vermeyip Almanya ile Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a saldırmalarından yanaydılar: Bulgar sınırında Alman birlikleri bulunduğu sürece, Bulgarların talepte bulunma olanakları, düşüncelerine göre, ortadan kalkacaktı. Buna rağmen Halil Bey, von Wangenheim’a, Almanların Edirne’ye yeni bir demiryolu inşası için gerekli parayı vermeleri halinde, Bulgaristan Merkezî Devletler’e iltihak edecek olursa Dedeağaç demiryolunu, yani Meriç’in sağ yakasını Bulgaristan’a terke hazır olduklarını 29 Haziran’da bildirecekti. Ege üzerinde Dedeağaç limanı, Bulgar demiryolu şebekesiyle irtibatta idi ama bu şebeke, aynı zamanda, Türk topraklarında bulunan Karaağaç’tan (Edirne’nin eski istasyonu) geçiyordu.

 

Pazarlık sürüp giderken Alman Genelkurmay Başkanı von Falkenhayn Enver’e Temmuz başlarında telgraf çekerek, Bulgaristan’la bir an önce anlaşmaya varmak için elinden gelen her şeyi yapmasını isteyecekti. Nasıl olsa Enver yabancı değil… Ve general “galip, ilerde dünyanın alacağı şekli dikte edecektir” diye de bitirecekti telgrafını. Enver de 5 Temmuz’da cevaben, Bulgaristan’ın savaşa girmesi halinde Türkiye’nin Meriç sınırını teklif ettiğini bildirecektir.

 

1915 güzünde Türkiye’ye doğru yola çıkmış 600 ilâ 700 kadar vagon Macaristan-Romanya sınırında transit iznini beklemekteydi. Müttefiklerin Gelibolu’ya yeniden bir çıkartmaya hazırlandıkları haberleri de, cephane sıkıntısı çeken Türkleri telaşlandırıyordu; Bulgaristan da bastırdıkça bastırıyordu; Edirne, Kırklareli…! Balkan yolunu açacak olan Sırbistan’a taarruz da başlamayı bilmiyordu. Bu durumda Avusturya, Bulgarların Kırklareli talebini destekler olmuştu. Ama Almanya, Türklere dayatmayı öğütlüyordu. Anafartalar zaferi, kesin red cevabına olanak sağlayacaktı. Buna rağmen Avusturya Büyükelçisi Pallavicini 8 Ağustos’ta bir kez daha Sait Halim Paşa’dan taviz talebinde bulunacaktı; sonuç alınamamasında Almanların sorumlu olduğunu da Koluşev’e söyleyecekti…[15] Öykünün ayrıntıları konumuzun dışında kalır.

 

[1]              Milliyet 14.11.1981.

[2]              Mahmut Muhtar. — a.g.e., s. 137-8.

[3]              W. David Wrigley. — Germany and the Turco-Italian war, 1911-1912, in IJMES 11/3, May 1980, s. 313-338.

[4]              Zikreden Mahmut Muhtar. — a.g.e., s. 206.

[5]              Ay. e., s. 210.

[6]              İlber Ortaylı. — a.g.e., s. 118 ve not 3.

[7]              Ay. e., s. 43-4.

[8]              Haldun Taner — Bir dostluğun öyküsü: Türkiye-Almanya 2, in Milliyet 14 Mart 1983

[9]              Ay. yazı, 16 Mart 1983.

[10]            E. Lewin. — a.g.e., s. 182-6.

[11]            “Kuvvetler”den kasıt, büyük Avrupa güçleridir.

[12]            E. Ulubelen. — a.g.e., s. 137-8, 148, 151, 166.

[13]            Mahmut Muhtar. — a.g.e., s. 183-5.

[14]            Lewis Einstein. — Inside Constantinople. A diplomatist’s diary during the Dardanelles expedition. April-September 1915. London 1917, s. 150-158.

[15]            Wolfgang-Uwe Friedrich. — Bulgarian-Turkish relations during summer 1915, in VIII. Türk Tarih Kongresi I, Ank. 1981, s. 1435-47.