Almanya, Avusturya – Macaristan Ve Balkanlar

Aralık 11, 2017
Kültür Eserleri > Faşizm Alman Kimliği Türkiye İle İlişkiler – Cilt 2 > Almanya, Avusturya – Macaristan Ve Balkanlar

Almanya, Avusturya – Macaristan Ve Balkanlar

Şimdi irdeleyeceğimiz konuların gerek tarihleri, gerekse Türk tarafında rol almış bazı kişilerin hüviyetleri bakımından ilginç görünen kısımları İngiliz gizli belgelerinden aktaracağım.

 

Mr. G. Barclay’in 18 Ocak 1907’de yazdığı 43 No.lu rapordan: Türk hükümetinin işleyişi Ronal Mcleay tarafından yazılmıştır. Sir E. Grey rapor için “epey bilgi var fakat tam değil, çok ilginç” demiştir.

 

“… 1906’da vergilerin artırılması Erzurum ve Kuzey Anadolu’da İslâmların isyanına neden olmuştur.”

 

“Başkâtip Tahsin Paşa, Türk, 47 yaşında, Müsteşar Ahmet Bey’in kızıyla evli. Ahmet Bey Mahmut Nedim Paşa’nın damadı, Mahmut Nedim Paşa baş vezir, Rus partizanı, İgnatieff’in âleti… Nuri Paşa, II. Mabeyinci, yeni mektepte okumuş askerî bir kişidir. Alman modasına uygun çok doğru ve serttir… Başbakan Ferit Paşa, 55 yaşındadır… Tahsili kısmen Yunan tahsili olduğu için oldukça süratli çalışan aydın modern düşünceli bir adamdır, sulama, ziraat ve ulaştırmada bir hayli gelişmeler yapmıştır. Alman Büyükelçiliği tarafından devamlı desteklenmektedir… Bazı durumlarda güvenilemez, devamlı Almanya’yı destekler… İçişleri Bakanı Memduh Paşa,… utanmaz derecede rüşvet yemesiyle ünlüdür… Muhtelif zamanlarda İngiliz çıkarları yanında hareket ettiği görülmüştür. Hükümet içindeki Almancılara karşı, bütün bakanları başbakana karşı birleştirmek ister… Savaş Bakanı Mehmet Rıza Paşa,… başlangıçta çok kuvvetli bir İngiliz dostuyken yavaş yavaş Almanların tarafına dönmüştür. Essen ile olan ilişkisi büyük servetinin kuruluşunda yardımcı olmuştur… Siemens und Halske ona çok yararı olan tesisler kurmuştur. Mustafa Zeki Paşa, kuvvetli bir Alman dostudur.”[1]

 

Haziran 1881’de Üç İmparatorlar İttifakı Almanya, Avusturya-Macaristan ve Rusya arasında gizlice imzalanıyor. Bu üç yıl süreli antlaşmaya göre akitlerden biri bir dördüncü ulusla tutuşacak olursa, öbürleri tarafsız kalacaklardır. Her üçü de Boğazlar’ı yabancı savaş gemilerine kapalı tutmayı ve müşterek anlaşma olmadan Balkanlarda status quo’nun değişmesine izin vermemeyi taahhüt ediyorlar. Bunlardan biri Türkiye ile savaşa girerse, savaş sonunda toprak değişmeleri hususunda peşin anlaşma olmak kaydıyla öbürleri tarafsız kalacaklardır. Balkanlar’ın Doğu yarısı Rusya’nın, Batı yarısı da Çift Monarşi’nin etki alanı olacaktır. Rusya bu Çift Monarşi’ye Bosna-Hersek’i ilhak hakkını tanıyor. Buna karşılık o da Bulgaristan’ın Rus peyki olmasına ve Doğu Rumeli’nin bu ülkeye bağlanmasına itiraz etmeyecektir.[2]

 

“1908 yılının ilk yarısında Makedonya, ülkenin öyle bir bölgesi olmuştu ki, tüm Osmanlı İmparatorluğu’na özgü ulusal ve toplumsal çelişkiler, burada daha bir kızışkın, daha bir güçlüydü. Makedonya köylülüğünün sık sık ayaklanmaları, özellikle 1902-1903 ayaklanmaları köylülerin içinde bulundukları ağır ekonomik koşulların birer sonucuydu. Bir Rus araştırmacı şöyle demektedir: ‘En güçlü devrimci eylemlerin, topraksızlıktan ya da az topraklılıktan acı çeken köylülerin oluşturduğu vilâyetlerde olması son derece ilginç bir durum(dur). Bu gerçek göstermektedir ki, Makedonya olaylarının nedenlerini -milliyetçi birtakım sloganlar ileri sürülmekle birlikte- milliyetçilik heveslerinde değil, ayaklanan köylülerin içinde bulundukları sosyal ve ekonomik koşullarda aramak gerekir’.”

 

“Topraksızlık ve az topraklılık, dayanılmaz vergi yükü, bölgesel yönetimin keyfîliği, sultan tarafından körüklenen ulusal çekişmeler ve dinsel çelişkiler -tüm bunlar, Makedonya’yı anti-feodal ve anti-Türkçü hareketlerin sürekli merkezi haline getirdi. Makedonya’nın çok uluslu ahalisinin, birçok kez ortaya çıktığı gibi, büyük Avrupa devletlerinin politik ve diplomatik savaşlarına konu olması, durumu daha da karıştırdı. Büyük devletlerin ‘barışma’ bahanesiyle sürekli olarak Makedonya işine el atmaları, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ekonomik ve politik durumlarını güçlendirmelerine yarıyordu. 1902-1903 ayaklanmasından sonra Makedonya’da Osmanlı Bankası’nın malî kontrolünün kurulmasıyla ilgili bir isteği de içeren ‘Mürtsşteg’ programı bir rastlantı eseri değildir. Söz konusu maddeyle Makedonya, pratik olarak Avrupa devletlerinin malî kontrolleri altına veriliyordu. Mürtsşteg programının öteki maddelerine gelince… bunlar, yalnızca yönetimin bazı dış konularını düzene koymaktaydı. Makedonya’ya yollanan Avrupa jandarma subayları da, hem Avrupa devletlerinin buraya sürekli müdahalede bulunmalarının ve hem de Abdülhamit rejiminin sağlamlaştırılmasının aracı oldular.”

 

“… Ocak 1908’de Avusturya-Macaristan Abdülhamit’ten, Selanik’e demiryolu yapma imtiyazını aldı ki bu, Avusturya’nın Makedonya’yı kayıtsız şartsız egemenliğine alması demekti.”[3]

 

Asrımızın ilk çeyreğinde siyasî yaşamın bir kaos olarak nitelendirilmesinde hiçbir fevkalâdelik görülmez. Bundan çıkar sağlamak için dost düşman yarışmışlardır. Yarışta geride kalmamaya büyük çaba gösterenler arasında Cermanik Güçler kombinasına dâhil Avusturya-Macaristan da vardı. İmparator Franz Joseph, arşidük Ferdinand’ın dürtüsüyle, bu yolda harekete geçmekte gecikmedi.

 

Her zaman için Balkan’larda imtiyazlı bir yeri olan Arnavutluk iyice karışmış, 1909’da isyan bayrağını çekmişti. Onun Osmanlı camiasından kopup Avusturya’nın Doğu’ya yollarından birini daha oluşturacağı umuduyla Habsburglar idaresinin, asilere yaptığı para ve cephane yardımı, Babıâli’ce delilleriyle öğrenilmiş, ancak zamansız ağır bir diplomatik duruma yer vermemek üzere açığa vurulmamıştı.

 

Makedonya, Osmanlının ensesinde kazan kaynatıp Jön Türk-İttihatçı, asker-politikacının birbirlerine girdikleri bir çağda, Avusturya’da genişleme taraflısı partinin temsilcisi olan Kont Aehrenthal, 1908 yılını son Avrupa tarihinin dönüm noktası haline getirecek büyük diplomatik darbesini hazırlamakla meşguldü.

 

Berlin Kongresi’nin kararları arasında “Bosna-Hersek vilâyetlerinin Avusturya-Macaristan tarafından işgal ve idare edilmesi” diye bir madde vardı ama bu hami devlet, bunu yapmakla Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne halel getirmediğini iddia edip duruyordu. Bu iki vilâyetin hâlâ Türk toprağı olduğuna dair hukukî ve diplomatik uydurmayı kenara haline resmen getiriyordu. Mısır’da da durum aynı değil miydi?

 

Bu iki devlet, yani Türkiye ile Avusturya arasında sorun, “kuvvetli haklıdır” düsturuyla çözümleniyordu. Altta kalanın canı çıksın!

 

Ama Avusturya, bir noktada Berlin Antlaşması’nda taraf olan devletlerin mandateri olarak Bosna-Hersek’i elinde tutuyordu ve dolayısıyla bu devletlerin muvafakati olmadan bu antlaşma sınırlarını aşmaya hakkı yoktu. Bu itibarla akla bir soru geliyor: bu konuda büyük ağabey Kaiser ne dereceye kadar yaramaz kardeşine göz kırpmıştı? Uzak Doğu’da iyice sıkışmış ve zayıflamış Rusya’nın ise ses çıkaracak hali yoktu. Tarihçiler de İngilizlerin Balkan siyasetinin çok parlak olmadığını vurguluyorlar. Bu iş bir oldubitti gibi kabullenildi ve küllendi.

 

Sadece küllendi, çünkü Kont Aehrenthal, Balkan’larda Sırp siyasasını sıkı bir denetim altında tutmayı siyasî meslek olarak seçmişti ve bu ilhakı, Avusturya-Macaristan için zararlı gördüğü Sırp Birliği’nin gerçekleşmesini önlemek için aceleye getirmişti. Ama 1914 felâketinin de tohumlarından olmuştu bu ilhak.

 

Böylece Adriatik’teki durumunu pekiştirip Sırbistan’ın denizle bağlantısını kesmekle Avusturya’nın bu davranışı, Avrupa politikasında peşinen kestirilemeyecek sonuçlara götürecekti: Rusya’da flört kesinlikle son bulacak, İtalya’yla ilişkiler hissedilir derecede soğuyacaktı. Oysaki Kont Aehrenthal Alman-Avusturya-İtalya ittifakına büyük önem atfediyordu. Bütün bunlara bir de Sırbistan ve Karadağ üzerindeki olumsuz etkileri eklemek gerekiyordu.

 

Mamafih Kont bütün bu sonuçları göze almış gibi görünüyordu. Nitekim Viyana’da çıkan bir Pan-Cermanist gazetenin 5 Kasım 1908 tarihli nüshasında şunlar yazılmıştı: “Avusturya-Macaristan, geleceğe gönül rahatlığıyla bakabilir, zira Rusya ve İngiltere’nin son sözü söyleyecek halleri yoktur… İtalya’ya gelince, o şimdilik ister istemez, Adriatik’in Doğu kıyıları üzerindeki emellerinin boşa çıkmasının yarattığı mutsuzluğa rağmen, kaçınılmaz duruma rıza gösterecektir.” Yazar açıkça Sırbistan’la bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ve İtalya’nın da, Avusturya’ya muhalefetle Sırp’lara doğruca yardım ettiğini ifade ediyor ve şöyle devam ediyor: “Biz silâhlarımızı ancak… Balkan’ların tüm hegemonyasını sağladıktan sonra bırakabiliriz… ve bu ülkü bir kez gerçekleştikten sonra, Doğu’ya doğru yayılmaya sıra gelmelidir ve burada Rusya’nın ırkdaşı bütün uluslar malımız olacak ve böylece de büyük Avusturya Federasyonu gün görecektir.”[4]

 

Bosna’nın ilhakının nihaî amaçlarının mahiyeti ve Türk haklarına bu anî saldırının doğruca sonuçları, hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde bu satırlarla açıklanmış oluyordu.

 

“Avusturya’nın Balkan politikasına karşı Rusya’nın desteklediği daha kuvvetli bir Sırbistan ortaya çıkmıştı. Bununla beraber Bulgar-Sırp düşmanlığından, Bulgaristan’ın başında Alman asıllı bir kral bulunmasından faydalanarak, Balkan politikasını devam ettiriyordu. Yunan kralının Alman hanedanına damat olması Avusturya’nın Balkan politikasına yardımcı unsurlar sayılıyordu…”[5]

 

Yakın sonuçlar ise şöyle görünüyordu:

 

  • Rusya, Avusturya-Macaristan’ın kendi düşmanı olduğunu ve böyle de kalacağını kesin olarak anlamıştı; bu iki başlı monarşi, Balkan yarımadasında genişleme politikasına kendini kaptırmıştı ve Bosna’nın ilhakı bunun ilk adımıydı;
  • İtalya, Üçlü İttifak’tan soğumuştu; nasıl olmasın ki Avusturya Adriatik kıyılarına sağlamca yerleşmeye kararlı görünüyordu ve ilk fırsatta da Arnavutluk’un kontrolünü sağlamaya çalışıyordu. Üçlü İttifakın dağılmasının daha önce atılmış tohumları, bu kez olgunluğa doğru ısınıyordu.
  • Romanya Üçlü İttifaktan kaçırılıyordu: korkacağı başlıca düşmanın, Rusya olmayıp, Balkan’lardaki Slav krallıkları yutma eğiliminde olan Avusturya’nın olduğunu belki ilk kez olarak açıkça fark ediyordu.
  • Sırbistan ve Karadağ’ın şimdilik kendilerine tahsis edilmiş sınırlar içine görünürde kesin olarak hapsedilmesi ve bunların zorla Avusturya yörüngesine çekilme ihtimali nedeniyle Güney Slavları hareketi saman ateşi gibi söndürülüyordu.
  • Yunanistan, Girit konusunda baskı yapmaya teşvik ediliyordu; Helen ülkesinde böyle uyandırılan büyük heyecan, Venizelos’un temkinli tutumu sayesinde, yeni bir Türk-Yunan savaşına dönüşmemişti ama yaklaşan Balkan krizini çok erken zorlamıştı.
  • Ağır ağır Avusturya’nın etrafında dönmeye başlayan Bulgaristan, fırsattan faydalanarak salt bağımsızlığını ilân edecekti.
  • Ve nihayet İtalya çok daha zecrî bir siyasaya cesaretlendiriliyordu ve uzun süreden beri göz dikmiş olduğu Trablus’u işgale başlayacaktı.

 

Alman açısından, Aehrenthal’in “münasebetsizliği”nin en talihsiz sonucu İttifak içinde, artık ahbapların tam anlaşmayla hareket etmelerinin olanaksız hale gelmesi ve ağabey Kaiser’in de bu yaramaz ortaklarla nasıl baş edeceğini düşünür olmasıydı. Avrupa açısından en meşum sonuç, öbür yardımcı nedenlerin de eklenmesiyle, ünlü Balkan Birliği’nin oluşmasını hızlandırmış olmasıydı. Artık uluslararası kuram ve yasalar işlemez hale gelecekti.[6]

 

Ya Türkiye açısından?…

 

Ona sadece gocunmak ve küsmek kalıyor. Hoş, “tavşan dağa küsmüş de dağın haberi olmamış”… Gerçekten bu ruh haleti içinde Avusturya mallarına boykot kararı bile alındı. Ancak bu kadarı yapılabiliyordu. Bu konuda İngiliz belgeleri şunları kaydetmiş:

 

  1. Kasım 1908. Sir Lowther’den Sir E. Grey’e: “… Türklerin Avusturya gemilerine ve mallarına boykot etmeleri gittikçe kuvvetlendi. Avusturya Büyükelçisi Başbakanı ziyaret ederek gümrüklerde çalışan hamalların devlet memuru olduğunu, onlara emir verilmesi gerektiğini söyledi. Başbakan, gereken emirleri verdi, ancak halkın nefreti o kadar kuvvetli ki bu emirlerin, yürüyeceği belli değil. Alman Büyükelçisi de Avusturyalı meslektaşını destekliyor”.

 

“8 Aralık 1908. Sir E. Grey’den Sir E. Goschen’e: “Türk elçisi hiçbir resmî memurun boykotta yer almadığını söyledi. Boykottan hükümetin sorumlu tutulamayacağını bildirdi. Kont Metternich şüphesiz halk sorumlu tutulamaz, fakat hamallar hükümete bağlıdırlar ve gemileri boşaltmaya mecburdurlar, dedi. Hükümetten daha kuvvetli olan Genç Türk Komitesi boykotu kışkırtıyor…”[7]

 

Fakat Avusturya bunun da çaresini buluyor. Her sınıftan oluşan bir grubu ülkesini gezmeye davet ediyor. Seyahate asker olarak babam Fehmi Efendi de katılıyor. 26 Teşrin sani 1325 (26 Ekim 1909) tarih ve 966 sayılı Servet-i Fünun’un 56. sayfasında şunları okuyoruz: “Avusturya-Macaristan seyahati. Bundan bir buçuk ay kadar evvel icra olunmuş ve birçok Osmanlılar tarafından iştirak edilmiş olan Avusturya-Macaristan seyahatine dair… geçen, sene Avusturya’ya karşı yaptığımız “boykotaj” gürültüleri ne idi, şu seyahatteki avaz inşatımız (neşeli seslenişimiz) nedir?… Maziyi, bir sene evvelki vakayi-i canrişi (yaralayıcı olayları) ne kadar çabuk unuttuk!… Bize şimdi, emval-i ticaretini sürdürmek için sahte beşaşet (güler yüz) ve meveddet (sevgi) izhar edenlerin bir sene evvel çehre-i abus u adavet (çatık ve düşmanca yüz) gösterdiklerini, bu seyahatte firiftesi (aldatılmış, kandırılmış) olduğumuz birtakım alâyiş-i istikbali (karşılama gösterileri) hazırlayan ellerin geçen sene cangâhımıza (can evimize) gaddarâne uzandığını neye hatırlamıyoruz?…” (Anlaşılan derginin sahibi Ahmet İhsan Bey bu seyahate çağırılmamış…)[8]

 

İkinci Dünya Savaşı sırasında vaki Churchill’in Adana ziyaretinden sonra Dışişleri Bakanlığı 2 Şubat 1943 tarihinde Büyükelçilerimize bir gizli genelge gönderiyor. Bunda “… Türkiye’de takip edilen siyasetin isabeti İngiliz başvekili tarafından takdirle övülmüş, bu politikada en ufak bir değişiklik yapılması ne onun tarafından istenmiş, ne de bu hususta bizim tarafımızdan bir taahhüt alınmıştır…” deniyor. Bu, Büyükelçi Zeki Küneralp tarafından şöyle yorumlanıyor: “Churchill, İnönü ile mülakatı aramaya karar verdiği vakit niyeti, Türkiye’nin harbe girmesini talep etmek idi. Roosevelt’in de fikri buna yatmıştı. Fakat Churchill’in siyasî ve askerî müşavirleri aynı fikirde değildiler. Onlar, Türk hükümetinin bu talebi red edeceğine kani idiler. Roosevelt de sonra fikir değiştirdi ve bunda Stalin’in tutumu rol oynadı. Türkiye’nin harbe girmesine Stalin de taraftar değildi. Zahiren Batı Avrupa’da – Rusların bir an evvel açılmasını bekledikleri – bir cephenin açılmasını engelleyebileceği endişesinden dolayı, ama gerçekte Batılıların Balkanlar’a nüfuz etmelerine muhalif olduğu için…”[9]

 

Yine Kahire Konferansı’ndan sonra gönderilen 23 Kasım 1943 tarihli genelgede de Dışişleri Bakanımız (Numan bey) “… İngiltere’nin Rusya ile münasebetlerinden memnun ve bu münasebete merbut bulunduğu intibaını aldım” diyor. Zeki Bey de bunu yorumluyor: “İngiltere’nin memnun olması için özel bir sebep vardı. Churchill Türkiye’nin bir an evvel harbe girmesini öteden- beri istiyordu” Balkanlar’a nüfuz etmek için bunu yol biliyordu. Fakat aynı sebepten dolayı Rusya -yukarda da gördük- buna taraftar değildi, Türklerle beraber Anglo-Saksonlar da Balkanlar’a girecekti, bunu istemiyordu. Balkanlar’ı kendi nüfuz bölgesi biliyordu…”[10]

 

Zeki Bey’in bu çok doğru yorumları bizleri 1908’e geri götürüyor. 16 Eylül’de Avusturya ve Rusya Dışişleri Bakanları Galiçya’da, Buchlau’da buluşuyorlar. Rusya, Bosna-Hersek’in ilhakından büyük rahatsızlık duymuştur, ne çare ki o günlerde sesini fazlaca yükseltecek hali yoktur. Japon savaşı kolunu kanadını büyük ölçüde kırmıştır; ayrıca Rus savaş gemilerinin Boğazlar’dan çıkma yasağının kaldırılması için Avusturya’nın desteğine de muhtaçtır. Balkanlarda barış, ancak iki tarafın bu konuda işbirliği yapmalarına bağlıdır. Yani Balkanlar, Doğu Avrupa’da Germenlerle Slavların savaş alanı olmakta, Sırbistan da bu mücadelenin odak noktasını teşkil etmektedir. Buchlau’da Isvolsky ile Aehrenthal’in neler konuştuklarını bilmiyoruz ama Boğazlar üzerinde çetin bir pazarlığın geçmiş olduğu melhuzdur. Yani Çift Monarşi, Boğazlar’ı Çar’ın önüne atarak Balkanlar’da serbest hareket etme olanağını sağlamaya çalışmış olmalıdır. Isvolsky’nin de hayli sıkıntıya düşmüş olduğunu tahmin etmek güç olmaz:[11]

 

“Ol büt-ü tersa sana mey nûş ider misin demiş,

El âmân, ey dil, ne müşkilter sual olmuş sana!” (Nedim)

 

Tarihin belli kanunları bizlere hep aynı öyküleri, aralıklarla, dinletiyor…

 

Daha önce, “Mir’at-i Hakîkat”inden bir kısım aktardığım vüzeradan Mahmud Celâleddin Paşa’nın oğlu, “mütekaidin-i süfera-i Osmanîye”den Çorlulu Zade Salih Münir Paşa, dünya devletlerinin iç ve dış siyasaları, mülkî, iktisadî, malî ve askerî güç ve örgütlenmelerini ayrıntılarıyla içeren, 12 cilt üzerine tertiplenmiş, çok dikkate değer bir eser meydana getiriyor. Elimde bulunan 2. cilt, Almanya’ya ait[12] olup Avrupa siyasası üzerine bugünün çalışmalarında yer alan tezlerin aynılarını bunda bulmakla, Abdülhamit devri zimamdarlarının bazılarının durum hakkında gerçekçi vazıh bir görüşe sahip oldukları, ancak çare arayıp bulmada nakıs kaldıkları inancı pekişiyor. Şimdi bundan Almanya-Avusturya-İtalya-Rusya ilişkilerine dair bilgi ve görüşleri aktaracağım. Önce, bu ilişkilerde başrolü oynamış olması melhuz iktisadî amilleri sergileyelim.

 

“Avusturya-Macaristan ahalisi Almanlar kadar sanaatkâr olmayıp esbab-ı servetlerini esasen buğday ve hububat ve lühâm (etler) misillû şeylerden ibaret olduğu halde bunların bir kısm-ı mühimmini dolgun fiyatla satamadıklarından müştekiydiler. Bu cihetle hükümet işbu mahsulâta müşteri bulup…”

 

“Almanya’nın mahsulât-ı zıraiyesi dahi sarfiyat-ı dâhiliyeye vefa etmediğinden ikmal-i noksan için hububat ve erzaka ihtiyacı vardı. Binaenaleyh devleteyn (devletler) bilsuhule itilâf hâsıl edip (kolaylıkla anlaşıp) serbestî-i mübadele esasına göre muahede-i ticaret akdettiler.”

 

“Avusturya’dan sonra İtalya devleti aynı şerait dairesinde muahede-i ticariye akdetti şöyle ki: İtalya ahalisi alelekser sanaatkâr olmayıp esbab-ı maişetleri mahsulât-ı zıraiyeden ibaret olduğundan memleketlerine Almanya mamulâtının duhulü menfaatlarını ihlâl etmedikten başka o tarihlerde aralarındaki münaferet (nefret etme, soğukluk) sebebiyle Fransa’ya eskisi kadar satamadıkları portakal ve limon ve zeytinyağı ve envai sebze ve meyve ve makarna ve kenevir ve şarap gibi mahsulâtı sürebilmek için kârlı mahreçlere teşne ve muhtaç idiler. Binaenaleyh onlar dahi usul-ü serbestîye göre: muahede-i ticariye akdini kabul ettiler” (s. 43-4).

 

“Yalnız Devlet-i Osmaniye mukavelât-ı atike (eski) hükmünce gümrük rüsumunu keyfimayeşa (istediği gibi) tezyid selâhiyetini haiz olmadığı cihetle- müsadaat-ı vasia (geniş müsaadeler) bahşine mecbur olmaksızın Devlet-i Osmaniye ile tecdit-i muahede etti. Yalnız düvel-i saire (öbür devletler) tarafından muvafakat edildiği halde gümrük rüsumunun tezyidini kabul etti” (s. 45-6) ki öbürlerinin buna nasıl olsa yanaşmayacaklarını peşinen çok iyi biliyordu. Döneceğim bu konuya.

 

“Fakat hükûmet-i imparatoriye Rusya ile esbab-ı âtiyeden dolayı bilsuhule uzlaşamayıp üç dört sene münakaşadan sonra akd-i muahede edebildi. Çünkü Büyük Petro zamanından beri Lehistan ve Baltık eyaletindeki alettedriç (tedricen) birçok Alman sokulup hatta yalnız Varşova eyaletinde cemiyetleri refte refte (gitgide) bilteksir (artarak) dört yüz elli bin raddesine varmıştı. Rusların atalet ve teseyyübünden (ihmalciliğinden) bilistifade memleketin ticaret ve sanayisini kâmilen denilecek derecede ellerine almışlardı ve bir milyar marklık emlâke sahip olmuşlardı. Artık o taraflarda Alman malından başkası görülmez ve satılmaz olmuştu. Rusyalılar bu istilâ-i iktisadiyeden tevahhuş edip (korkup) kendi sermayeleriyle yerli fabrikalar tesis ederek kendilerine lüzumu olan emtia ve eşyayı kendileri imal etmeyi biltasmim (tasarlayarak) men-i rekabet için Almanya mamulâtına karşı fahiş rüsum-u ithaliye vaz ettilerse de Almanya hükümeti Rusya buğdayları hakkında aynı muameleyi icra ettikten başka Almanya fabrikatörleri dahi derhal külliyetli sermayeler vaz’iyle Rusya toprağında şubeler açarak Almanya’da imal ettikleri emtianın aynını Rusya’da külli miktarda yapıp satmaya ve Rusya’da amele yevmiyesi ehven olmakla beraber gümrük resmiyle nakliye masrafından da kurtuldukları cihetle eşya-i mamule kendilerine daha ucuz mal olup binaenaleyh eskisinden ziyade kârla satmaya başladıklarından Rusyalılar vasıl-ı meram olamadılar ve eskisi kadar Almanya’ya buğday ve hububat-ı mütenevvia ithal ve füruht edememekle (satamamakla) mutazarrır oldular. Nihayet Rusya 1894 tarihinde akd-i muahede etmeye mecbur oldu” (s. 46-7).

 

“Vakıa serbestî-i mübadelâtın bahşettiği selâhiyetten ve ücurat (ücretler) nakliyenin ehveniyetinden bilistifade Almanya erbab-ı sanayi ve ticareti yalnız Avusturya-Macaristan’a senevi takriben yedi yüz milyonluk maden kömürü ve ziraat alât ve edevatı ve pamuklu akmişe (kumaşlar) misillû birçok emtia ve eşya ithal etmekle beraber nakliye kumpanyaları bait (uzak) mesafe sebebiyle Trieste’den nakli pek pahalı ve masraflı olan Avusturya mahsulât ve mamulâtını Tuna’dan kanal ile Elbe nehrine çekerek dun navl (düşük navlun) ile Hamburg’a sevk ve tenzil etmenin çaresini bulup Avusturya nakliyatını dahi kısmen ellerine almışlardır. Gerçi 1890 senesinden sonra Avusturya ahalisi kısmen sanaatkârlığa süluk ettiklerinden 1905 tarihînde müddeti münkazî olan (biten) ticaret muahedenamesinin feshini ve usul-ü himayetin vaz’ını talep ettilerse de ziraat ve harâsetle (çiftçilikle) melûf (buna alışmış) olan halkın miktarı galip olduğundan istihsal-i meram edemediler. Hükümet eski muahedatı bazı tashihatla tecdit etti.”

 

“Hükûmet-i imparatoriye Avusturya’nın diğer taraflarının nakliyatından da istifade maksadıyla Ren nehrini Tuna’ya rabteden Ludwig kanalına mütevazian bir cetvel daha açmak ve Elbe ve Oder nehirlerinden de başkaca Tuna’ya birer kanal küşat etmek (açmak) teşebbüsündedir.”

 

“Umumiyeti itibariyle fakirülhal olan İtalya ahalisi Almanya mamulâtını hem ucuz ve hem tabiat ve mizaçlarına muvafık bulmakla beraber Saint-Gothard ve Simplon tünelleriyle iki memleket beynindeki mesafe kısalıp münakalât ve müraselât (haberleşme) kesb-i suhulet ettikten (kolaylaştıktan) sonra fabrikatörler fiyatlarca tenzilât-ı mühimme icra ettiklerinden minelkadim (eskiden beri) istimal ettikleri Fransa ve İngiltere emtiasını terkle Almanya malı kullanmaktadırlar.”

 

“Bu cihetle Almanya’nın İtalya’ya olan ithalâtı pek cüz’î iken üç yüz kırk sekiz milyon mark raddesine baliğ olduğu gibi erbab-ı sanayiden birçokları amele yevmiyesinin ve mevad-ı as üyenin ucuzluğundan istifade için sermaye idâd (hazırlama) ve vaz’iyle Lombardiya ve Toscana taraflarında fabrikalar açtılar” (s. 49-50).

 

Münir Paşa bundan sonra Almanya’nın dış ticaretine ait ayrıntılı rakamlar vermektedir ki bunlar konumuzun dışında kalır.

 

Buraya kadar mezkûr dört devlet beynindeki münasebetleri tanzimde dahli bulunan iktisadî amilleri böylece özetledikten sonra bu kez bu ilişkilerin siyasî yanlarını yine Münir Paşa’nın kaleminden takip edelim.

 

“…Almanya için gerek Fransa’ya ve gerek Rusya’ya karşı bir kuvve-i ittifakiye tedarikiyle ihtiyatlı bulunmak hikmet-i hükümet iktizasınca farizeden idi.”

 

“Hâlbuki İngiltere devleti o tarihlerde doğrudan doğruya kendi menafiini ihlâl etmeyen işlere karışmamak mesleğini ihtiyar etmiş olduğundan ve Fransa’nın uğradığı hezimet dolayısıyla… İngiltere’yi tehdit etmesi muhtemelâttan olmadığı gibi İngiltere’de reiskârda bulunan Whig fırkası erkânı Devlet-i Osmaniye’nin ıslah-ı hal ve meslek etmesi melhuzattan olmadığına hükm ile başvekil Gladston’un fikrine tab’an Türkleri sıyanetten feragatla (korumaktan vazgeçmekle) Rusya’nın İstanbul’a ve Boğazlar’a ve Mısır’a ve Süveyş Kanalı’na ilişmemesini ve Hindistan’a berren (karadan) pek takarrüp etmemesini (yaklaşmamasını) taht-ı temine almak şartıyla Çar’la uyuşmak politikasını istilzam etmekte bulunduğundan İngiltere’nin ne Fransa ve ne Rusya’ya karşı Almanya ile ittifak etmesi me’mul değildi.”

 

“İtalya devleti Avusturya’yı def ve ihraç ve İtalya şibihceziresindeki (yarımadasındaki) emarat-ı sügrayı (küçük prenslikleri) fesh ve tevhid için on iki sene uğraşıp canen ve malen bir hayli zayiata uğrayarak yorulmuş ve ordusunu ve umur-u maliyesini henüz lâyıkıyla tanzim ve ıslah edemediği cihetle istitaat-ı kâfiye (yeterli güç) iktisap edememiş olduğundan akd-i ittifak etmiş olsa bile Almanya’ya hayrı ve faydası olamazdı.”

 

“Binaenaleyh Prens Bismarck Avusturya’ya bilmüracaa İmparator Franz Joseph’le uyuşmayı tensip etti.”

 

“Zaten Almanya ile Avusturya beyninde tesis-i itilâfı müstelzim esbab-ı adîde (çok neden) mevcut idi. Ezcümle Avusturya İmparatoru Katolik mezhebinde bulunmasından dolayı Papa nezdindeki zînüfuz (etki sahibi) idüğünden tavaif-i ruhbaniye (ruhban zümresi) marifetiyle hükûmet-i imparatoriyenin muhalifi olan cenubî Almanyalı ve Prusyalı Katolikleri bilteşcî (cesaretlendirerek) Almanya ittihadını haleldar etmek iktidarına malikti.”

 

“Diğer taraftan Almanya devleti Pan-Cermanistler… vasıtasıyla Avusturya Almanlarını kavmiyet usulüne göre[13] Almanya hey’et-i ittihadiyesine iltihak etmek üzere iftiraka (ayrılmaya) sevk ve teşvikle Avusturya’yı tehlike-i inkisama (bölünme tehlikesine) duçar edebiliyordu.”

 

“Almanya’nın ledel-icab (gereğinde) ümid-i muvafakiyetle Fransa ve Rusya’ya karşı durabilmek için Avusturya’nın müzaheret-i askeriyesine (askerî yardımına) ihtiyacı derkâr olduğu gibi Pan-Slavistlerin Avrupa-i Şarkî’de Avusturya’nın kesr-i nüfuzuna hâdim (yıkan) ve tevsiine mani olduktan başka Avusturya Slavlarını yani Hırvatlarla Slovaklar ve Çekleri dahi tahrik ve ifsat etmekte olmalarına nazaran Avusturya’nın Rusya ile araları bozulacak olursa Rusya ile başa çıkabilmek için Avusturya devleti de Almanya’nın muavenetine muhtaçtı.”

 

“Elhasıl Almanya ile Avusturya’nın uyuşmaları ve bigâne durmayıp tevhid-i kuva (kuvvetleri birleştirerek) ile icabına göre yekdiğerini müdafaa ve siyanet etmeleri menafi-i mukabeleleri iktizasındandı.”

 

“… Hem Slav unsuruna galebe etmek ve hem Avusturya’nın İtalya cihetindeki zayiat-ı mülkiye ve iktisadiyesini fırsat hulûlünde (çıktığında) Avrupa-i Şarkî’de telâfi etmek için Almanya ile uzlaşmak fikrinde bulunduğunu (Kont Andraşi) ve elhasıl Avusturya-Macaristan İmparatorluğu zimamdaranının icab-ı hal ve maslahata tebaiyyeten (uyarak) tesis-i itilâfı mütemenni olduklarını anladığından…” (s.254-7)

 

“Bismarck’ın Avusturya ile ittifak etmek istemesi esasen Rusya devleti hakkında bir gûna hiss-i husumet ve adavet (düşmanlık) perverde eylemesinden neş’et etmeyip mücerret devlet-i müşarünileyhanın Avrupa-i Şarkî’ye ait olan makasid-i malûmesinin husulünü temin-i tam ile Fransa’ya mümaşat ve takarrüb etmesi (yaklaşması) ihtimaline mebni idi. Yoksa Rusya devleti Avrupa umuruna müdahaleye başladığı tarihten itibaren Prusya ile bilittihat ve bilitilâf istihsal-i makasit (maksatlar) ve menafi etmeği usul-ü politiki ittihaz etmiş ve meselâ Prusya’nın ittifakı ile kısm-ı azamına malik olduğu gibi muahharen Almanya ahalisi de Prusya’nın teşvik ve delâletiyle I. Napolyon aleyhine hareket edip Fransızları Lehistan’dan def eylemişti. Devleteyn beyninde hâsıl olan hubb-ü müvalât (sevgi ve dostluk) Romanoff hanedanının Hohenzollern hanedanıyla peyda-i karabet eylemesi ve kral Wilhelm’in Çar II. Aleksandr’ın dayısı olması sebebiyle de muahharen efzayiş bulunduğundan (sonradan arttığından) Rusya ittifakı Prusya’da ve Prusya ittifakı Rusya’da mürur-u zamanla an’anat-ı kavmiyye (millî gelenek) hükmüne girmişti. Hele bilhassa Bismarck reiskâra geçtikten sonra yalnız aile-i hükümdarînin ve efkâr-ı umumiyenin hissiyatına değil, Rusya’yı Fransa ile birleştirmemek için Çar’ın efkâr ve âmâl ve efkârına (amaç ve düşüncelerine) alâkudretülimkân (olabildiği kadar) hizmet etmeyi istilzam etmekle münasebat-ı tarafeyn bir derece daha kesb-i halâvet eylemişti (tatlılık kazanmıştı).”

 

“Nitekim Çar Aleksandr Avusturya’yı 1870 tarihinde Fransa ile müttefikan Almanya’ya taarruzdan men ettiği gibi Paris Muahebesi’nin Karadeniz’in bîtaraflığına dair olan madde-i mahsusasının mefsuhiyetini (hükümsüzlüğünü) Prens Gortçakov bir sirkülerle kabinelere ilân etmesi üzerine İngiltere devleti şiddetle muhalefet etmek istemişken Bismarck Rusya’yı sahabeten (sahip çıkarak) işi konferansa düşürerek Rusya’nın dilhâhına (gönül dileğine) muvafık surette bir karar istihsaline delâlet eylemişti.”

 

“Kont Andrasi’ye gelince, o da mahza Rusya’nın Avusturya Slavlarını tahrik ve ifsat ve bilâhare onları siyânet daiyyesiyle (duygusuyla) Avusturya-Macaristan’ın temam-ı mülkîsini ihlâle kıyam etmesinden ihtirazen (sakınarak) Almanya’yla tedafüi (savunucu) olarak ittifakı kabul etmişti.”

 

“İmdi Çar Aleksandr’ın ittifak’ı müsennâya (ikili ittifaka) dâhil olmasıyla Rusya’nın Fransa’yla birleşmesi ve Avusturya menafii hilâfında bir politika ittihaz etmesi tehlikesi mündefî (def edilmiş) olduktan başka Rusya’nın inzimam-ı kuvveti (gücünün eklenmesiyle) ile Almanya ve Avusturya imparatorları Avrupa’nın hâkim-i mutlakı olacaklarına nazaran Bismarck’la Andraşi teklif-i mezkûru metbûlarına (kendilerine tabî olanlara) kabul ettirmeleriyle Çar Aleksandr Prens Gortçakov’la beraber Berlin’e gelerek o esnalarda ihtiraz olunduğu (çekinildiği) veçhile nihilistler (?) tarafından Rusya’da ika-i ihtilâl edilecek olursa tedmir (tepelenme) ve tenkilleri için Almanya devletinin indelhace muavenetten geri durmayacağına ve umur-u şarkiyede de Rusya’ya müsait bulunacağına dair Bismarck’tan aldığı teminat üzerine Almanya ve Avusturya imparatorlarıyla müttehiden Avrupa’nın muahedat-ı mevcude ile muayyen teşkilât ve taksimat-ı mülkiyesini muhafaza ve ipkaya çalışmayı ve Şark meselesinden dolayı zuhuru melhuz olan mükülâtı kezalik hükümdaran-ı müşarünileyhimle bilitilâf hal ve tesviye etmeyi ve alelumum erbab-ı şûriş (kargaşalık) ve ihtilâle karşı müştereken ittihaz-ı tedabir için teati-i efkâr etmeyi vaat ve taahhüt ederek ittifak-ı müsellese (Üçlü İttifak) dâhil oldu.” (s. 260-2)

 

“… Bismarck… suret-i zahirede Rusya’nın hayırhahı ve mürevvic-i amâli görünmeye devam ettiği halde Çar’ı münhasıran Avrupa-i Şarkî’de işgal ve it’âb (yorma) ile Avrupa-i Garbî umuruna ve bilhassa Almanya’nın menafi politikasına taallûk eden işlere müdahaleden aciz bırakmak için mesele-i şarkiyenin alevlenmesini ve Rusya’nın Devlet-i Osmaniye ile bilmuhasıme (hasımlaşarak) malen ve canen zarardide olmasını ve badelgalebe (muzafferiyetten sonra) müstevliyâne ve mütehakkimâne tevsiat ve tanzimata tasaddi etmesini (girişmesini) ve Avusturya ve İngiltere devletleriyle bozuşmasını iltizam etmiştir.”

 

Demir Şansölye’nin tüm şeytanî düşüncelerinde oyuncak olarak Osmanlıyı kullandığına dikkati çekerek devam edelim, Paşa’yı dinlemeye.

 

“Nitekim Pan-Slavistlerin tahrikâtiyle 1875 senesinde (Mayıs-Haziran) zuhura gelen Hersek Bosna ihtilâlinin tevsiinden dolayı er geç Rusya’nın bilmüdahale vilâyet-i mezkûreyi Sırbistan’a ilhak ettirmeye kalkışması ve Dalmaçyalılarla sair Avusturya Slavlarının da Sırbistan’la birleşmek istemeleri ihtimaline mebni Kont Andraşi’nin Hersek-Bosna Hristiyan ahalisince mucib-i şikâyet olan ahval ve esbabın ref ve izalesiyle ateş-i ihtilâlin teskini için kaleme aldığı ıslahat programının düvel-i muazzama tarafından müşterekülmeal bir nota ile Babıalî’ve tebliğini teklif etmesi üzerine İngiltere devleti Devlet-i Osmaniye’yi sahabeten (ona sahip çıkarak) Babıâli tarafından evvelce Bosna-Hersek ahalisine vaat olunan ıslahatın tatbiki için hükûmet-i Osmaniye’ye mühlet itası lâzım geleceğini dermeyanla teklif-i mezkûru geçiştirmeye çalıştığı halde Prens Bismarck Babıâli’nin mevaidine (vaadlarına) emniyet ve itimat caiz olmadığından bahisle ıslahatın düvel-i muazzama tarafından kararlaştırılarak Devlet-i Osmaniye’ye cebren (zorla) yaptırılması reyinde ısrar eden Gortçakov’a peyrev olduğu (uyduğu) gibi İngiltere ve Avusturya’nın muhalefetleri üzerine icbardan sarf-ı nazarla sadece Babıâli’ye tebliğ olunan mezkûr ıslahat notasında (Kânunusani 1876) münderiç mukarreratı Rusya’ya istinaden reddeden ussat (asiler) tarafından dermeyan edilen metalibatın düvel-i muazzama namına kat’iülmefad (kesin anlamlı) bir memorandumla Babıâli’ye tebliğini ve ahkâmının cebren mevki-i icraya vaz ettirilmesini dahi Gortçakov’un teklifine binaen tasvip ve kabul ederek Berlin’de Gortçakov ve Andraşi’den mürekkep bir konferans akdiyle (Mayıs 1876) Gortçakov’un hazırladığı memorandumu Andraşi’ye huvah u nahuvah (ister istemez) tasdik ettirmiştir.”

 

“Ancak, düvel-i muazzama işbu memorandum işiyle meşgulken Sırp Prensi (Milan) Bosna’yı ve Karadağ Prensi (Nikola) Hersek’i işgal için Rusya’nın muvafakat-ı hafisiyle Devlet-i Osmaniye’ye ilân-ı harp eylemişlerdi.”

 

“Hâlbuki Avusturya devleti bu tecavüzatâ razı olmayıp Devlet-i Osmaniye’ye indelicab kuvvei askeriyesiyle muavenet edeceğini ve vilâyet-i mezkûreyi Sırplılarla Karadağlılara kaptırmayacağını ihsas etmekle Çar Aleksandr İmparator Franz Joseph’in müdahalesini bertaraf etmek çaresini bulmak üzere Ems’de bulunan Almanya İmparatoru’na müracaat etmişti.”

 

“Fakat Rusya devletinin Şark meselesini uyandırıp türlü gavail (gaileler) ve müşkülât içine düşmek üzereyken Avusturya’dan ihtirazen (çekinerek) varı yoldan dönmesi, hesabına elvermediğinden Bismarck, suret-i hayırhahîde irae-i tarik (yol göstererek) ile İmparator Franz Joseph’in İtalya tarafındaki zayiatına bedel Avrupa-i Şarkî’de tevsi-i memalik (ülkeyi genişletme) etmek emelinde olduğunu ve binaenaleyh kendisinin bu arzusuna muvafık mevaid (vaadlar) ile iknaı kabil olacağını ihtar ile Çar’ı o vakit Bohemya’da Reichstadt kasabasındaki sayfiyesinde bulunan İmparator müşarünileyhin nezdine göndermiş (Temmuz 1876) ve müşarünileyhimayı uzlaştırıp Rusya’yı ef’al ve harekâtında hür ve serbest bıraktırmıştır. Reichstadt’da iki imparatorun bilmülâkat beyinlerinde neye karar verdikleri o vakit suret-i katiyede malûm olmamış ise de Çar Aleksandr’ın bu sene Hersek’i Avusturya’ya bir hisse-i mühimme ifraz etmeksizin kâmilen Sırbisdan’la Karadağ’a verdirmemeği veyahut Sırbistan’la Karadağ’a Rumeli’nin başka taraflarından arazi ilhakıyla Bosna Hersek için ayrıca Avusturya ile uzlaşmayı vaat ederek Franz Joseph’i iskât eylediği (susturduğu) mülâkat-ı mezkûreden sonra Avusturya’nın müdahaleye tasaddi etmemesiyle tezahür etmiştir. Fakat hu itilâfa igtiraren (güvenerek) Çar Aleksandr asakir-i Osmaniye Sırplılara galebe çaldıktan sonra Babıâli’nin statüko esasına göre şerait-i hafife ile iade-i müsalemete (barışın iadesine) rağbet etmemesi üzerine gerek kendi tasavvur ve dilhavahı (gönül isteği) veçhile müsalâhayı (barışı) ve gerek Rumeli teşkilât ve ıslahatını Babıâli’ye cebren kabul ettirmek dâiyyesiyle (nedeniyle) Balkan şibihceziresinin (yarımadasının) müştereken işgalini Avusturya İmparatoru’na teklif edince (Ekim) Rusya’nın Rumeli’ye bir kere girdikten sonra kendi vâzı’ül-yed edip (el koyup) bir daha çıkmayacağını ve Avusturya’ya hisse-i kâfiye vermeyeceğini ve bilâhare Slovakian ve Hırvatları bittahrik isyan ve iftiraka (ayrılmaya) sevk edeceğini bildiğinden imparator müşarünileyh teklif-i mebhûsu (bahsedilen) reddettiği gibi Çar, İmparator Franz Joseph’in muhalefetine rağmen Rumeli’ye kendi başına asker sevk edip de Avusturya ile muharebeye tutuşacak olursa Almanya devletinin suret-i hayırhahîde ihtiyar-ı bîtarafî edip etmeyeceğini mahremâne telgrafla İmparator Wilhelm’den istifsar edince (sorunca) Bismarck Rusya’nın Balkan şibihceziresini istilâ etmesini ve Avusturya’ya bilgalebe suret-i müfritede (ifrat derecede) tahaccüm ve tecessümle (büyüme ve gelişmeyle) ferman- ferma (emreden) olmasını tecviz etmediğinden İmparator Wilhelm namına ita-i cevapla Almanya’nın hem Rusya ve hem Avusturya devleti müttefiki ve dostu olmasına nazaran biri diğerine taarruzda bulunacak olursa Almanya devletinin maateessüf men’e tasaddi etmemesi (kalkışmaması) tabii ve derkâr olduğu ve şu kadar ki muvazene-i düveliyeyi vikayeten (devletler dengesini koruyarak) devleteyn-i müşarünileyhimden birinin diğerini cemiyet-i düveliyede haiz olduğu mevki-i âliden ıskatla nüfuz ve ikbalinden cüda edilmesine (ayrı düşürülmesine) kail ve razı olmayacağını iş’ar ile Çar’ın hareketine mani olmuştur.” (s. 266-70)

 

“… İngiliz Başvekili Lord Beaconsfield müsalâha maddesiyle Bosna Hersek ve Tuna vilâyetlerinin ıslahat ve tanzimatı meselesini müzakere etmek üzere Paris muahedesinin mumzısı olan (imzalamış olan) devletlerden mürekkep Dersaadet’te küşadı evvelce takarrür eden konferansa İngiltere devleti tarafından murahhas tayin olunan Lord Salisbury’yi Berlin’e izam ile (göndererek) konferansta bilmüzakere ve bilittifak kararlaştırılacak mevadı icra için Devlet-i Osmaniye’ye münasip bir mühlet verilmesini ve Babıâli taahhüdatını ifa etmediği takdirde bilumum düvel-i muazzama tarafından ilerde kuvve-i cebriyeye müracaat olunması şartıyla İngiltere ve Almanya tarafından müttehiden icra-i vesaya ile Rusya’nın münferiden müdahalesinin men’ini iltimas ve talep eylediği halde Prens Bismarck Çar’ın Bulgaristan’ı işgal etmek istemesini pek münasip ve haklı gördüğünü ve müşarünileyhin amâl-i istilâkârâneden münezzeh ve vareste olduğunu beyanla taleb-i mezkûru is’af etmedikten başka Şark meselesinde doğrudan doğruya Almanya’nın menfaatdar olmadığını ve binaenaleyh mesele-i mezkûreye müteallik umura müdahale etmeyip yalnız Rusya ve Avusturya devletlerinin beyinlerindeki itilâfın haleldar olmamasına hizmet eyleyeceğini Reichstag’da beyan eylemiştir.”

 

“1876 senesi kânun evveli evailinde içtima eden İstanbul konferansı mukarreratının taraf-ı Babıâli’den reddiyle (20 Kânunusani 1877) süfera-i ecnebiyenin memleketlerine avdetlerinden sonra dahi Bismarck Rusya’nın muhalefet-i düveliyeye tesadüfle muharebeden feragat etmemesi için İtalya devletini Rusya’nın galebesi takdirinde hakk-ı sükût olarak memalik-i Osmaniye’den bir hisse-i münasebeye nailiyet-i emel ve ümidine düşürmüş ve suretâ Çar Aleksandr’a bir hizmet-i hayırhahîde bulunmak üzere Avusturya devleti nezdinde mahremâne icra-i vesaya ile İmparator Joseph’in bazı surat ve kuyud tahtında bamukavelenâme bîtaraflığını temin eylemiştir.”

 

“Mezkûr mukavelenâme ile (15 Kânun sani 1877) Avusturya İmparatora evvelen Rusya tarafından Devlet-i Osmaniye’ye ilân-ı harp edildiği taktirde düvel-i muazzamadan hiçbirinin tebaa-i iseviye-i Osmaniye hakkında münhasıran ve münferiden himayet dayiasında bulunmaması ve harbin hitamında yapılacak muahede-i sulhiyenin Paris ve Londra muahedelerinin mumzısı olan devletlerin inzimam-ı rey ve muvafakatlarıyla tanzim olunması saniyen: Rusya’nın Tuna nehrinin sahil-i yeminini (sağ sahilini) tasarruf etmemesi ve Romanya’nın tamam-ı mülkîsine riayet eylemesi ve İstanbul’a dokunmaması salisen: badelharp Rumeli’nde bir Slav emareti teşkil edildiği takdirde Slavın gayri anasıra mensup düvel ve akvamın hukuk ve menafiine halel iras edilmemesi ve Rusya’nın Bulgaristan’da hukuk ve imtiyazat-ı mahsusa ihraz etmemesi ve Bulgaristan emaretine ne Rusyalı ve ne de Avusturyalı bir prens tayin olunmaması rabian: Rusya’nın Sırbiye tarafında harekât-ı askeriye icra etmemesi ve Sırbiye memalikinden asker geçirmemesi ve bazı ahval ve vukuatın ilcaat ve zaruretine tab’an Avusturya’nın Balkan şibihceziresinin vilâyat-ı garbîyesini (yani Bosna-Hersek’i) işgal selâhiyetini haiz olması şartiyle bitaraf durmayı vaad ve taahhüt eylemiştir.” (s. 271-3)

 

Kısaca Demir Şansölye, Rusya’nın başını türlü belâya sokmak amacıyla onu sürekli olarak, ama yine de şarta bağlayarak, Osmanlı Devleti üzerine saldırmaya sevk ediyor! Ve Berlin Kongresi’ni de bu hava içinde tertipliyor.

 

Mahmud Celâleddin Paşa (1839-1899) ile oğlu Salih Münir Paşa’nın (1859-1934) her ikisi de Bismarck’ın çağdaşı oluyorlar. Münir Paşa’nın, aktardığım bölümlerin dışında daha nice ayrıntılarını verdiği Alman siyasasını içeren bu kitabı bize o devir Osmanlı ricali içinde Bismarck’ın “kafasının içinde, kuyruklarını değdirmeden dolaşan tilkileri” bütün berraklığıyla görenlerin bulunduğunu gösteriyor. Bu kişilerin, tedbir almada bu denli hareketsiz kalmış olmaları ancak Abdülhamit’in varlığıyla izah edilebilir.

 

Balkanlar’da Rusya-Avusturya rekabeti, sonunda I. Dünya Savaşı’na müncer olacaktı. Ama Franz Joseph’in gözü Balkanlarla doyuyor muydu, yoksa başka vesilelerle de söyleyeceğim gibi, Küçük Asya’nın bazı parçaları onun da ağzını sulandırıyor muydu?

 

Türkiye’nin Balkan Harbi bozgunu, Avusturya-Macaristan zimamdarlarında yeniden bir takım şeyleri hayal etme olanağını yaratacaktı. O zamana kadar, çok iyi bilindiği üzere, bütün çabaları Balkanlar’daki gelişmeyi denetim altında tutup özellikle Sırbistan’ın memulün dışında güçlenmesini önlemeye çalışmaktan ibaret kalmıştı. Ama artık, Avrupa ve Afrika’daki topraklarını kaybetmiş, büyük olasılıkla Küçük Asya’yı bile elden çıkaracak olan Hasta Adamı’nın mirasından iyi bir pay koparmayı düşünmenin sırası gelmişti. Bu düşünceyi, sadece Türkiye’nin içine düştüğü zaaf değil, ayrıca, Balkanların yeni bir düzene kavuşmasıyla bu yarımada ticaretinin elden çıkmış olması da tahrik ediyordu.

 

Ballplatz’ın diplomatik temsilcileri Osmanlı, Alman ve İtalyan devletlerine yaklaşmayı deniyorlar. Tasarılarının başarısı, bu son iki gücün, müttefiklerinin maddî ve de psikolojik gereksinimini kendi öz ticarî çıkarlarının üstünde tutup tutamayacaklarına bağlıydı. Bunun ayrıca diplomatik zorlukları da vardı şöyle ki Çift Monarşi, gerek İngiliz-İtalyan müzakereleri, gerekse de Trablus savaşı kalıntılarının temizlenmesi işine bulaşmıştı ve bütün bunlar da onun, Arnavutluk’taki rekabet dolayısıyla İtalya’yla ilişkilerinde bulutların belirdiği bir döneme isabet ediyordu. İşi kotarabilmek için, Ballplatz’da mevcut olandan fazla beceriye gerek vardı.

 

Daha 1881 ve 82’de Avusturya-Macaristan, politik mahiyette olmamakla birlikte Küçük Asya’da karaya çıkmıştı: Grenndorf ve Niemann adlı iki Avusturyalı arkeolog Güney Anadolu’da bazı araştırmalar yapmıştı ve bölgede Çift Monarşi’nin bazı ticarî ve gemicilik çıkarları vardı.

 

1913 başlarında Dışişleri Bakanı Berchtold, Anadolu’nun Güney kıyılarında sömürge edinmeyi ciddî olarak düşünür olmuştu. Alman Bağdat Demiryolu bölgesiyle İtalya ve Batı güçlerinin kontrolünü ellerinde tuttukları Ege’ye sarkmaya niyeti yoktu. Ama yine de, Marmaris’ten Mersin’in Batı’sına uzanan bir alan kalmıştı ki bu da pekâlâ Avusturya-Macaristan için uygundu.

 

Ballplatz’ın istihbaratı iyi olmadığından Berchtold İskenderiye başkonsolosu Petrovich’i mezkûr alanı gizlice gezip orada bir koloni kurmaya değip değmeyeceğini saptamaya memur ediyor: gereğinde, içinde inceden inceye araştırma yapacak uzmanların da bulunacağı bir arkeolojik sefer tertiplenebilir… İki ay sonra, altı haftalık bir cevelânda bulunmuş olan başkonsolos, tehalükle sonucu bildiriyor: alan, kolonizasyon için her türlü tarımsal ve klimatolojik nitelikleri haizdir ve bir muhtemel siyasî işgal için zemin hazırlanmasında vakit kaybedilmemelidir! Petrovich, hemen Antalya’da bir konsolosluk açılmasını ve kıyıyı besleyecek bir denizyolu hattının tesisini salık veriyor. Bu sonuncuya orada rekabet edebilecek sadece bir Yunan-Amerikan gemicilik hattı vardır. Bunun dışında Avusturyalı sermayedarların dikkati, herhangi bir Alman kanca atması olmadan, Antalya madenleri üzerine çekilmelidir.

 

Berchtold bütün bu sonuçları tasvip ediyor ve işi gizli tutuyor. Pallavicini’yi bundan ancak 29 Mayıs’ta haberdar edip ondan mezkûr konsolosluğun kurulmasını istiyor. Almanlar da bu aynı ay içinde işin kokusunu pek vazıh olmayan bir şekilde alıyorlar. Bu arada Türkler toparlanmış ve II. Balkan savaşı ilkinin seyrini göstermez olmuş. Türkler Edirne’yi istirdat etmişler… Bu itibarla ölmeyebilirler de… O halde proje, doğruca ticarî mahiyette kalacaktır. Kaldı ki taksim, esasta istenmeyen bir şeydi zira bu, büyük devletler arasında bir savaşa müncer olmasa bile, o ana kadar Anadolu içinde serbestçe seyreden Avusturya malları bundan zarar görürlerdi. Üstelik Avusturyalı sermayedarlarının hiç ilgilenmedikleri Çin ya da Meksika’ya göre Çift Monarşi filosunun eriştiği alan içinde bulunan Anadolu, çok umut uyandırırdı. Bunun yanı sıra, Türkiye tümden çökecek olursa Avusturya-Macaristan nasıl olsa patırtının içine karışmış bulunacaktır, bu itibarla da somut amaçları hazırlanmış olmalıdır. İtalya ve özellikle Almanya, müttefiklerinin “güneşte küçük bir yer edinmesini” memnunlukla karşılayacaklardır.

 

Ama evdeki pazarın çarşıya uymadığı çarçabuk anlaşılıyor. Daha 26 Haziran’da İtalyanlar Babıâli’den Güney Anadolu’da harita alma imtiyazını elde ediyorlar (Nogara imtiyazı); bundan başka, Almanlar bunlara, kendi çıkarlarının Batı sınırı olan Antalya’nın Batı’sında serbestçe hareket iznini veriyorlar. Bu itibarla Berchtold’un düşünü gördüğü alan, olsa olsa, İtalya ile bölüşülebilirdi: anlaşıldığı kadarıyla böyle bir telkin, mahrem olarak Berlin’den gelmişti. Bunun üzerine ilk haris planları terk edip Antalya Sancağı ile yetinmeyi düşünür oluyor. Hatta bu konuda da belki İtalya ile bir pazarlığa girilmesi melhuzdur. O ise ki bu, İtalya’nın da işine gelmektedir; Çift Monarşi ile bir anlaşmaya varmak, Üçlü İtilâf ve Almanya’nın galip etkisini dengelemek demek olacaktır. Bununla birlikte bu devletler o denli açtırlar ki, bunda da anlaşamamışlardır: İtalya, Nogara imtiyazından bahisle Berchtold’un çıkan asırdaki arkeolojik seferlerine atıflarının arkasını alarak Alanya’dan İstanköy körfezine uzanan alanı kendine ayırdığını bildiriyor. İtalya’nın Viyana sefiri Avarna İzmir bucağını salık veriyor, Avusturyalılara; burası ise Yunanlılarla bunların, Berchtold’un hiçbir surette kırmak istemediği hamisi Almanlarla bir sürtüşme konusu olurdu. Kaldı ki İngiltere ile Fransa buraya çoktan kazık çakmışlardı. Çanakkale yakınlarındaki Kuzey sahillere dokunmak fazla yakıcı olabilirdi. Almanlar Güney kıyılarının gerisini denetimlerinde tutuyorlardı ve Hayfa-Şam alanı Fransız-İngiliz kıskacı içindeydi. Çift monarşi otobüsü kaçırmıştı…

 

11 Eylül’de Berchtold Pallavicini’ye bir yerde ayak basacak alana gerek olduğunu, aksi halde Asya Türkiye’sinin bir taksiminin Akdeniz dengesini Avusturya-Macaristan aleyhine değiştireceğini, “eli boş dönen tek büyük güç olmak istemiyoruz” diye anlatıyordu. Bu itibarla Pallavicini Babıâli’den Antalya’da bir liman inşası, yol inşası, madencilik ve ormancılık imtiyazları talep edecekti. Ayrıca Türklere, Avusturyalıların hiçbir sömürge ihtirası bulunmadığı yolunda da teminat verilecekti.

 

Bu iş dahi müşkülâtla karşılaşmıştı. Babıâli, Nogara imtiyazını ileri sürerek liman ve yol inşası teklifini yekten reddetmişti. Madencilik ve orman hakları konusunda daha müsait davranmışsa da bu kez Çift Monarşi içinde bunlarla ilgilenecek ticarî çevre sağlanamamıştı.

 

Ekim’in sonunda Berchtold artık Antalya’yı ele geçirme umudunu kaybetmiş olup Alman bölgesi civarında bir yer için yardımcısı Szilassy’yi Berlin’e göndermişti. Szilassy Ekim 30-31’de müsteşar Zimmermann’la, bu kez değişik bir üslûpla görüşecektir: “İtalya’nın son genişleme arzuları”ndan söz edip “elbette ki şimdilik sadece limanlar ve demiryolları bahis konusudur ama bunların bugünün fetih yolları olduğunu herkes bilir. Şimdi Monarşi… bir miktar tazminat almadan İtalya’nın Anadolu’da geniş arazi sahibi olmasını herhalde kabul edemez. “Bu, Akdeniz’de dengenin aleyhimize bozulması demek olacağından buna müsaade edemeyiz” diyecektir. Müttefikleri arasındaki bu ihtilâf kaynağını ortadan kaldırmak Almanya’nın çıkarına olacaktır; Avusturya-Macaristan’ın Anadolu’da varlığı ancak Almanya’nın güçlenmesine yardımcı olur… Ama Zimmermann’ı tava getirmek kolay olmaz: o, Alanya’nın Batı’sına doğru birkaç değersiz demiryolu projesini Szilassy’nin önüne sürmekle yetinir; bunun üzerine Avusturyalı hiddetlenip Monarşi’nin nasıl Almanya’ya yaranmak için İtalya’ya yol verdiğini… vs.yi serdedip artık uzlaştırıcı olmak sırasının Almanya’ya geldiğini biraz yüksekçe sesle söyler.

 

Sonunda Zimmermann Alanya limanının kendisinin Avusturya-Macaristan’a verilmesine razı olur. Szilassy bu sonucu “aeusser mager” (“çok zayıf”) olarak niteler ama bu, ne de olsa, bir ayak atma alanıdır ve zamanla genişletilebilir. Gerçekten Aralık başında Berchtold, Alanya bölgesini Batı’da Antalya, Doğu’da da Silifke’ye kadar genişletmek umuduyla Roma ve Berlin’e yaklaşmayı planlamaktadır; şimdilik Türkleri daha fazla sıkıştırmak için neden yoktur.

 

Son derece gerçekçi olan sefir Pallavicini, 29 Aralık’ta Kısım Şefi Musulin’e yazdığı mektupta açıkça, Alman ve İtalyanların Avusturya-Macaristan’a hiçbir zaman Güney Anadolu’da yer vermeyeceklerini anlatıyor. Burada vakit kaybetmedense Avrupa Türkiye’sinin geri kalan kısmında demiryolu ve liman imtiyazları peşinde koşması çok daha münasip olacaktır. Bu da, hükümet olarak değil, Şark Demiryolları Şirketi kanalıyla olmalı ve Viyana ve Budapeşte bankalarının işi desteklemeleri sağlanmalıdır. Türkiye’nin bir taksimi halinde, Anadolu’daki payından vazgeçmesine karşılık Monarşi “öyle bir tazminata hak kazanabilir ki güneşte çok iyi bir yer kapmış olur”. Üstelik de bu, Anadolu’dan çok daha kârlı bir teklif olur.

 

Aynı tarihte Berchtold’a bir yazısında Türkiye’nin çökme konuşmalarından alaylı bir dille söz ediyor. Avrupa Türkiye’si, İstanbul, Boğazlar ve Edirne’siyle, Makedonya’nın düşman illerine sahip olduğu günlere göre daha güçlüdür; aynı şekilde Asya Türkiye’si de pekâlâ Ermeni ve Arap vilâyetlerini gözden çıkarıp kendini Müslüman-Türk Anadolu çekirdeğine irca edebilir. Osmanlıların anavatanı olan bu alan, eski geleneklerle bir bütün olup öyle kolayca bir bölüşülmeye boyun eğmez. Bunun dışında, Almanya’nın amacı Anadolu ve Trakya’da, Alman denetiminde bir ordu tarafından idare edilecek böyle bir devlet vücuda getirmektir. Liman von Sanders misyonu bunu göstermektedir; aynı şekilde Almanya’nın, muhtemelen bu amaca varmak için, müttefiklerinin desteğini arayacağını da göstermektedir. Bu keyfiyet, Avusturya-Macaristan için bir fırsat olabilir. Bu çözüm, Pallavicini’ye göre, “küçük Türkiye” üzerinde Alman değil, bir Üçlü İttifak himayesi olup Üçlü İtilâf, Türk olmayan vilâyetler karşılığı satın alınabilir. Ticarî açıdan faydalı olduğunda şüphe bulunmayan bu çözüm, siyasî bakımdan Almanya’dan çok Çift Monarşi için hayli önemlidir şöyle ki “bu küçük, Üçlü ittifak’ın Balkanlar’da Güney kanadına yerleşmiş, askerî bakımdan güçlü Türkiye, Balkan devletleri için öyle bir tehdit teşkil eder ki bundan böyle Sırbistan ve Romanya’nın genişleme isteklerinden korkmak için neden kalmaz”…

 

Daha bir hayli girdi çıktısı olan bu Avusturya-Macaristan rüyasını burada kesmeden önce bu ülkede de sonunda bir “kolonial lobinin oluştuğunu, bunun bir “millî Lebensdrang – yaşam baskısı”nı denizaşırı ülkelere yöneltme hayalleri içinde, istihsal fazlasıyla ihtiyaçtan artan Arbeitintelligenz (uzman işçilik)i akıtacak bir münasip alan peşine düşmeye başladığını ekleyelim.[14]

 

Türkiye gibi zayıf bir devletle askerî ittifaka girmeye Almanya’yı iten etkenlerden biri de müttefiki Avusturya’ya mümkün olduğu kadar destek olabilmek düşüncesi olup bunun, her gün artan bir Avusturya-Sırbistan savaşı ihtimali karşısında, Balkan politikasına yeni bir istikamet vereceği görüşüydü. Bu istikamet Türkiye ile Bulgaristan’ı Üçlü İttifak’a bağlamak olacaktı.

 

Türkler 2 Ağustos’ta, sadece Rusya’ya karşı bir savunma muahedesi olan anlaşmayı elde etmişlerdi ama daha fazlasını istiyorlardı. İkinci Türk İttifakı görüşmeleri, Osmanlı Devleti’nin savaşa girdiği sıralarda başlamıştı.

 

2 Ağustos Alman-Türk anlaşmasının imzasına götüren görüşmeler sırasında Avusturyalılar bir tali rol oynamaya zorlanmamışlardı. Bunu kendileri istemişti. Gerçekten Pallavicini, Alman meslektaşı Wangenheim’la, perde arkasında, çok yakın ilişki içinde çalışmıştı. Sürekli olarak gelişmelerden haberdar edilmiş ve bunlar üzerinde hayli etkili olmuştu. Türkler Almanları o denli üstün görüyorlardı ki, müzakereleri kolaylaştırmak için Avusturyalılar işi Alman müttefiklerine bırakmayı yeğlemişlerdi. İkinci Türk İttifakı’na götüren görüşmelerde ise Avusturya açıkça güçlü vaziyet alıp Berlin’i Avusturya isteklerini dikkate almaya zorlamıştı ve ancak Berlin, Avusturya çıkarlarına halel gelmeyeceğini ispatlayacak duruma geldikten sonra Viyana bu ittifakı onaylamıştı; bununla birlikte bunda da mütereddit kalmış ve Türkiye’ye karşı tavrı esas itibariyle soğuk olmuştu.

 

Osmanlı kabinesi Avusturya ve İtalya’nın da iştirakleriyle bir Dörtlü Bağlantı (Vierbund) teşkilinde ısrar ediyordu. Pallavicini de buna taraftardı zira Osmanlı ordu ve donanmasının denetimini ele geçirmiş olan Almanya’nın Türkiye’de hâkim bir durumda olacağı açıktı. Avusturya, harpten sonra bu ülkede ticarî ve siyasî çıkarlar peşinde koşacaksa, Türkiye’nin Üçlü İttifak’a (Dreibund’a) dâhil olması evlâ idi. Zira bu koşullar altında İtalya da İstanbul’da bir imtiyazlı mevki elde etmiş olacaktı. Böylece, Türkiye’de kendi çıkarlarını kovalayacak Avusturya ile İtalya karşısında Almanya’nın tekel ihtimalleri azalacaktı. İşte bu esas dâhilinde olmak üzere, Türk-Alman ittifakından İtalya’yı haberdar etme kararı alınmıştı.

 

Fakat Berchtold İkinci Türk İttifakına tepki göstermişti. Özellikle taslağın I. maddesi, Almanya’nın Türkiye’nin toprak bütünlüğünü teminat altına aldığını ve onu herhangi bir büyük devlet ya da Balkan koalisyonunun saldırısından koruyacağını derpiş ediyordu! Ballplatz bu maddeye kesinlikle itiraz ediyor ve bu konuda Wilhelmstrasse’nin başını ağrıtmaktan geri durmuyordu. O kadar ki Dışişleri bakanı Jagow, şarabı sulandırmak gereğini duymuştu ve Wangenheim’a I. maddeyi, Alman silâhlı desteği ancak tahrik edilmemiş bir saldırı karşısında sağlamak şeklinde değiştirilmesi talimatını vermişti. Bunun dışında “Balkan devletleri koalisyonu” deyimi Romanya’yı kapsamayacaktı zira bu ülkenin Almanya ve Avusturya’yla eski ittifakı hâlâ, hiç değilse resmen, cari idi. Berlin’in bir üçüncü değişme isteği de İngiltere’yle ilgiliydi. Mısır ve Yakın Doğu’da İngiliz çıkarları bir Türk-İngiliz çatışmasını çok muhtemel kılıyordu; bu itibarla Türkiye’nin İngiltere ve aynı anda başka bir Avrupalı güçle çatışması halinde Almanya Türkleri desteklemeyi kendiliğinden isteyecekti.

 

Başlarda Türk-Alman anlaşmasından memnun olan Avusturyalılar, İkinci İttifak taslağından sonra tutumlarını tümden değiştirmişlerdi. Bu noktada Almanya ile yolları ayrılıyordu. Bu sonuncusu her şeyi savaşın kazanılmasına fedaya hazırken Çift Monarşi, gelecekteki refahından savaş uğruna vazgeçmeye niyetli görünmüyordu. Gerçekten Balkan ülkeleri Avusturya’nın refahı için büyük önem taşıyordu…[15]

 

Meğer arkamızdan ne alicengiz oyunları oynanmıyormuş ki!…

 

Dönelim biz yine Alman dostlarımıza.

 

Bismarck’ın ılımlı diplomasi taktiği yerini “bir Pomeranya’lı humbaracının kemikleri etmeyen” Balkanlar ve Yakın Doğu’ya dönük Alman hamlesine bırakmıştı. Demir Şansölye’nin halefi Caprivi, Reichstag’da “ya mal, ya da insan ihraç etmek zorundayız. Bu kadar artan nüfusla yaşayamayız” diyordu.[16] Mal ihracı sanayicinin, adam ihracı da Pan-Cermen Birliği’ni ilgilendiriyordu. Ama her ikisinin de Balkanlar’a ve daha genel olarak Slav alanına dönük olması, Willy ile Niky’nin arasını er geç açacaktı.

 

Ama sadece Çar mı bozulacaktı, bu Cermen istilâsına? Bir yandan “zevksiz Alman porseleni köylere kadar giriyor. Alman pamuklu mamulâtının satışı artıyordu. Bu olay Selanik, hatta Girit ve Şam’da benzer şekilde gelişti. 1889’da A.B.D.’nin İstanbul’daki maslahatgüzarı Peudleton King, merkeze yazdığı bir raporda: ‘Şimdiden Beyrut ve İzmir’de önemli bir liman ticaret kolonisi var. İstanbul’daki Almanların sayısı 3000’i geçti. Krupp silâhları, Mauser tüfenkleri Osmanlı ordusunu doldurdu. Devamlı Alman demiryolu malzemesi ithal ediliyor’ demektedir…”.

 

“Bir İngiliz işadamı olan A. Bartlett’in 1898’de İzmir’in elektrik işini alması üzerine. Alman Büyükelçisi Baron Marshal von Bieberstein derhal faaliyete geçti. Büyükelçi, 4 Aralık 1898’de Dışişlerine çektiği telgrafta “A. Bartlett İzmir’in elektrik işini almış, derhal önleyeceğim, çünkü Siemens ve Halske ne zamandır bu işin peşindeler… Bugün selâmlıkta Haydar Paşa ile bu işi görüştüm…” diyordu. Elde ettiği imtiyazı böyle bir faaliyet sonucu Almanlara kaptıran Sir Ashmead Bartlett ise basına verdiği demeçte “Selanik ve İzmir elektrik tesislerini kurma imtiyazı bana verilmişti. Almanlar işi bozdu ve tazminatın verilmemesi için mazbata yok edildi… Almanlar burada her şeyi yiyor. Bu ülke ki zenginlik ve güvenlik yönünden uzak Çin’e göre çok daha iyidir” diyordu”[17]

 

Almanya’nın geleneksel siyasasını bellekte tutmakta fayda var. Bunu Bismarck çağı ve sonrası olarak ayırmak da mümkündür; aradaki fark, dünya egemenliği olan nihaî amaçta değil, bu amaca varmak için yürütülecek taktikte görülüyor. Özetleyecek olursak:

 

1) Fransa’yı kesin olarak tecrit etmek, onun İngiltere ve Rusya’yla ittifak haline gelmesini ne pahasına olursa olsun önlemek. Potsdam’ın İngiliz ve Rus saraylarıyla akraba ve hısımlıkları bu işlerde kullanılmaktan geri kalmamıştır (I. Dünya Savaşı’nın arifesinde Çar II. Nikola, kuzeni II. Wilhelm’in akl-ı selimine (!) müracaat etmişti). İlerde ayrıntılarıyla anlatacağım gibi II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 Eylül’üne kadar Hitler, İngiltere’yle ittifakı ve yakın işbirliğini aramaktan yorulmamış, onu tedirgin edecek her türlü davranıştan özenle kaçınmıştı. Rusya ise “idare ediliyordu”: kesinlikle iki cephede birden dövüşülmeyecekti. Fransa’nın defteri dürüldükten sonra gerisi kolaydı.

2) Denizaşırı sömürge serüvenine girişmeyip Balkan’ları ele geçirmek. Dolayısıyla Almanya’nın Avusturya Balkan siyasasını endişeyle izlediği bir gerçektir. Desteklese bir türlü, desteklemese bir türlü. Ama eninde sonunda “Anschluss” (birleşme) olacağına göre…

 

Şimdi bu genel politika açısından, Abdülhamid’in ünlü sadrazamı (Küçük) Sait Paşa’nın bize bıraktıklarına göz atalım.

 

Mısır’da Hıdiv Tevfik Paşa işleri karıştırıyor, Türk ve Çerkes subaylardan bazılarını tutukluyor. Sait Paşa padişaha, özerklik dolayısıyla bunların yargılanmalarına karışamayacağımızı, öteki devletlerin buna itiraz edeceklerini, ama Almanya’nın bu itiraza katılmayacağını, belki de Babıâli’yi destekleyeceğini arz ediyor. Durum 2 Nisan 1882’de Berlin elçisi Sadullah Paşa’ya yazılıyor. O da cevaben durumu Hariciye Nazırı’na açtığını, nazırın da işi Bismarck’a götüreceğini söylediğini, kendi kişisel fikri olarak da birkaç subayın tutuklanması işinin Mısır için tehdit edici bir durum olmadığını, bizim daha ihtiyatlı olmamız gerektiğini eklediğini bildiriyor. Birkaç gün sonra da nazır Kont Hansfield, Bismarck’ın da böyle düşündüğünü, ilgililerle konuşup tartışmadan sorumluluk yüklenemeyeceğini anlatıyor ve soğukkanlılık önerip bu işle en çok ilgili iki devleti, yani İngiltere ve Fransa’yı bu meseleden dolayı “rahatsız etmememizi” hatırlatıyor.[18]

 

Almanların yüksek üretim gücü sadece demir-çelik hususuna inhisar etmeyip çok sayıda ürettikleri prens ve prensesleri de dünya saraylarına ihraç ettiklerini biliyoruz. Bunlardan bir tanesi de Bulgaristan prensi von Batemberg olup bu asilzade İstanbul’a geldiğinde padişahtan, kendisine nişan verme hakkının lûtfedilmesini rica ediyor. Buna Sadrazam Sait Paşa itiraz ediyor, “nişan verebilmek, prenslik için bir çeşit egemenliktir, bağımsızlıktır. Berlin Antlaşması gereğince biz Bulgaristan’a sadece özerklik verdik. Şimdi Prens’e nişan ihdas etmek ve vermek hakkını tanımak, bu prensliğin bağımsızlığını onaylamak anlamına gelir” diyor. İki saat sonra Almanya elçiliği baş tercümanı Testa, sadrazamın evine gelerek kararını geri aldırmak üzere baskı yapıyor ve Prens’in, bu karar değişmezse, belki de sadrazamı ziyaret etmekten imtina edebileceği tehdidini savuruyor (o saatlerde Sait Paşa Prens’i evinde beklemekteydi). Sadrazam kararında ısrar edince, çıkıp gidiyor. Bir buçuk saat sonra da Prens’in bu ziyaretten vazgeçtiği haberi geliyor.[19]

 

Bu sonuncu hikâyenin dikkati çeken bir başka tarafı da sadrazama elçinin bizzat gelmeye tenezzül etmeyip tercümanını göndermesidir.

 

Ve başka bir yetkili ağızdan birkaç söz: “… İsveç kralı Demirbaş Şarl’ın vaktiyle yaptığı gibi Büyük Fridriech’in muvakkat bir mecburiyete tab’an Osmanlılardan istimdatta bulunması keyfiyeti istisna edilince Prusya’nın vaziyet ve alâkası kendini Türkiye’nin düşmanları olan Rusya ve Avusturya tarafına sevk etmiş olduğu görülür”.

 

“Romanov’ların menşeinden ve Almanlarla olan karabet ve sıhriyetlerinden uzun bahse lüzum yok. Yalnız şunu bilmeli ki Çar I. Nikola’nın zevcesi, I. Wilhelm’in hemşiresi olduğundan yakın vakitlere kadar Petersburg ve Berlin saray hükümdarlarının münasebatına bu sıhriyetin pek büyük tesiri olmuştu. Zaten Berlin’de zimam-ı idare (idarenin yuları) muhafazakârlar elinde bulundukça tercihan Rus siyasetine tevessül ediyordu. Zira bu fırka Çar hükûmet-i mutlakasını garbın ahrarane (hürriyete sahip) ve ihtilâlcûyâne temayülâtına karşı bir sedd-i kavi addederdi.[20] Bu cihetle gerek Kırım muharebesi hengâmında, gerek o muharebeyi intaç eden vakayi esnasında Berlin, hep Petersburg’a müncezip (çekilen) bulunmuştu. IV. Fridriech Wilhelm’in başvekili Manteufel mesail-i Osmaniyede (Osmanlı meselelerinde) Prusya’nın alâkası olmadığını söylerdi. Diğer Alman hükümetleri de tamamıyla bigâne idiler…”

 

“Türkiye’ye gelince: (Almanya) indinde bu memleket, bir zemin-i tavizden ibaretti…”

 

“… Bu siyaset (Prusya’nınki), sefine-i devleti Şark’ta, Garp’ta kazalardan vikaye etmek ve tehlike göz önünde dururken, semt-i baide (uzak bölgelere) mednazar (göz atma) etmemekten ibaretti. Bu siyaseti Bismarck yüksek kıyasetle tatbik etti: lüzum gördüğü vakit karşısındakilere memalik-i Osmaniye’den kemal-i semahatla (bol keseden) hisseler göstermekte tereddüt etmeyip, meselâ Fransa’yı avutarak ahz-ı sâr (öç alma) fikrinden vazgeçirmek ve İtalya menafiiyle çarpıştırmak için bir Osmanlı eyalet-i mümtazesi olan Tunus, hakkındaki menviyatında (niyetlerinde) teşci ederdi (yüreklendirirdi). Bu hal ise Bahrısefid (Akdeniz) muvazenesinde inkılâbata badi olup bilâhare Mısır’ın İngilizler tarafından işgalini ve İtalyanların Trablusgarp hakkındaki ihtiraslarının teşdidini müstelzim olduğundan Bismarck’ın bu siyaseti Devlet-i Aliyye’nin inkısam ve izmihlâli tohumlarını saçacak mahiyette idi. Bismarck’ın bu nevi semahatına (cömertliğine) dair bir numune de Sinyor Crispi’nin hatıratında görülür ki o da irredenta[21] emellerini teskin için 1877’de İtalya’ya tavizen Arnavutluk’u teklif etmesidir.[22] Lâkin o esnada Arnavutluk, başvekil bulunan Crispi’yi tatmine, kâfi gelmiyordu.

 

Bu sözler. Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu, ordu kumandanı ve Harb-ı umumî’nin başlarında Berlin sefiri kebirimiz bulunan Mahmut Muhtar Paşa’nındır.[23]

 

Devam edelim Paşa’yı dinlemeye.

 

“… Osmanlı-Rus muharebesinin zuhurundan evvel de Bismarck Devlet-i Osmaniye aleyhinde Rus menviyatının mürevvici (niyetlerine itibar kazandıran) idi… Bismarck’ın bu politikası II. Fridriech’in en sonraki siyasî vasiyetnamesinde mündemiçtir. Müşarünileyh kral orada ‘Rusya’yı, düşman olmaktan ise dost edinmek müreccahtır; zira Rusya bize çok fenalıklar yapabilir, biz ise onun fenalığına mukabelede bulunamayız’ mütalâasını serdetmiştir.”

 

“Bismarck, hatıratının son fasıllarında (Gedanken und Erinnerungen, C. I, s. 299) Şark işlerinden bahsederken gayet mütebassırane (basiretlice) hareket edilmesini ve Rusya’yı İngiltere ile karşılaştırmak üzere Rusların, İstanbul ve Boğazlar dâhil olduğu halde, cenuba doğru ilerlemesine karşı münaşatkârane (geçinmek için buna evet diyerek) davranılmasını tavsiye eder…”[24]

 

  1. Wilhelm, hani Çar II. Nikola’nın, savaşı önlemek üzere “akl-ı selimine” müracaat ettiği kuzeni, bu tavsiyelere pek uymayacaktı…

 

Elçisi Marschall, Alman kolonilerini tedricen Türkiye’ye sokup tüccarları Suriye kıyıları boyunca, rençperleri de Küçük Asya’nın ortasına yerleştirmeyi planlamıştı. Düşüncesine göre bu insanlar, Türkiye’de Alman etkisinin tek sürekli ve yaygın üssü olacaktı. Her ne kadar göç hacmi umduğu ölçülere varmamışsa da Türkler bundan nem kapmış, bunun genişlemesini önleyici tedbirler alma girişiminde bulunmuşlardır. O kadar ki işin içine kapitülasyonların bile karıştırılması bunların bu kararlarına etkili olmamıştır. Mahmut Şevket Paşa, gelecekteki göçmenlerin bundan böyle Türkiye’de askerlik hizmeti göreceğini, Türk bürokrasisinde Türk maaş baremi dâhilinde çalışacaklarını, Türk vergi ve sair kanunlarına tabi olacaklarını ve Alman hükümetinin kesinlikle Yahudi muhacir gönderilmesini önleyeceğini ve Türk hükümetine danışmadan bu konuda basına herhangi bir açıklama yapılmayacağını Alman elçisine bildirmiştir.

 

Mahmut Şevket Paşa’nın ortadan kaldırılması için hayli neden varmış! Paşa’nın katli, Enver Paşa’yı da fazlaca üzmemişti…

 

-Gerçekten Mahmut Şevket Paşa, Enver’in antitezi görünümündeydi. Bu sonuncusunun “antientelektüel”liğine karşın ilki Fransızca ve Almancaya iyice hâkim olup çok sayıda askeri bilimsel ve teknik kitabın sahibi olmakla kalmayıp ünlü Manon Lescaut ile Alphonse Karr’ın yine ünlü Sous les tilleuls’unu dilimize çevirecek kadar da “hümanist” yanı olan bir kişiydi (hele bu sonuncu nitelikten Enver hiç nasibini almamıştı). Ayrıca “Mahmut Şevket, von der Goltz’un daha baştan dikkatini çeken beceri ve heyecan sahibi Osmanlı subaylarından biriydi. Goltz onu, hiç başka bir Osmanlı subayıyla kıyaslanamayacak bir ihtiyat, basiret, karar, temyiz kabiliyeti ve sebat sahibi, kişi olarak tarif ediyor ve… terfi için ona başvurmayan tek Türk zabiti olarak kaydediyor.”[25]

 

Ünlü Demir Şansölye’yi silkip atmış olmasına rağmen II. Wilhelm’in ara sıra onun temel doktrinine dönüp dönmeme hususunda tereddütler geçirmiş olduğu da bir vakıadır. I. Savaş’tan önce Almanların siyasası, her ne kadar resmen değişmemişse de, aslında yörüngesinden epey kaymıştır. Marschall von Bieberstein’ın halefi von Wangenheim, Türk sınırlarının dokunulmazlığı ya da bunların içinde Alman ekonomik emperyalizminin egemenlik ve tekeli konusunda ısrar etmez oluyor. Hatta aksine, Türkiye sorununda Ruslarla anlaşma aramaya bile itilmiştir. Bu pazarlıkların içine Çar’a İstanbul’un bırakılması ve Almanya’nın sadece iktisadî etki yerine Ermenistan üzerinde doğruca kontrolü konuları da dâhil edilmiştir. Almanlar, Türkleri tümden gözden çıkarmaya hazır olmamakla birlikte son tahlilde Rusya dostluğunun çok daha ağır basabileceğini hesaplıyorlardı. Wangenheim, Türkiye programının Almanlarca Bağdat Demiryolu’nun tamamlanması ve bu hattâ bağlı toprak taleplerinin ötesine taşınması gerektiğine inanıyordu. Amerikan elçisi Henry Morgenthau’un Prusya militarizminin mükemmel bir numunesi, ‘sıhhatli, kanlı canlı bir hayvan’ olarak gördüğü bu yeni Alman elçisinin gözünde Rusya’nın İstanbul’u alması kaçınılmaz, stratejik olarak da karşı konulmaz bir keyfiyetti; fakat salt olarak Almanya için tehlikeli bir şey değildi. Eğer Almanya Türkiye’ye sağlam bir adım atarsa, Türk başkentinin Çar’a terk edilmesinde kaybedilecek bir şey yoktu. Elden giden şansı Anadolu’nun tahıl ve madenleri telâfi edecekti. Almanya’nın hedefi Rusya’yla paylaşılmış bir etki alanı olup buna varmak için yurttaşları Osmanlılara değil, bunların hakir gördükleri Ermenilere yaklaşmalıdırlar. Wangenheim’ın hesabına göre Rusya 1912’de Doğu Anadolu’daki propaganda işlerine iki buçuk milyon ruble sarf etmişti ve eğer 1880’lerde Rus devlet adamı Konstantin Petroviç Pobyedonostsev’in sert Ruslaştırma programının kötü anıları olmasaydı sonuç çok daha iyi olurdu.

 

Mamafih Almanların kendi avantajlarına kullanabilecekleri bir nokta vardı; o da, Ermenilerin Rus yanlısı olmayışlarıydı. Onlar, kendilerine göre denize düşmüş ve yılana sarılmışlardı. Bu itibarla bir Alman himayesi için olgun meyve durumundaydılar. Wangenheim işin farkındaydı ve Wilhelmstrasse’yi, basında Ermenilerden daha sevimli ifadelerle söz edilmesi ve bunların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdeki Alman konsolos sayısının artırılması için baskı altında tutuyordu. Derhal Erzurum’a İmparatorun bir temsilcisinin gönderilip Adana’da, Ermeni çocuklarını yetiştirmek üzere bir Alman okulunun açılmasını istiyordu; böylece Bağdat hattının gerektirdiği en iyi işgücü sağlanmış olacaktır. Türkler ise değişmez şekilde mankafaydılar.

 

Ama iş bununla kalmıyordu. Dışişleri Bakanı Jagow ile Wangenheim, Ermeni projesine ısrarla sarılmışlardı. Bakan elçiye, bu alan üzerinde Alman himayesini sağlamaya en uygun liderlerle müesseseleri etüt etmesi talimatını veriyordu. Anadolu illerine Prusyalı bürokrat gönderme projesi ele alınmış ama sonra bundan vazgeçilmişti; zira bunun gerçekleşebilmesi için aşılması gereken engel çoktu yol üstünde. Yerel kabilelerden faydalanılması yeğlendi. Wangenheim, naip ya da genel vali olarak çalışabilecek bir adam bulmakla görevlendirilmişti. Öbür taraftan da Halep Alman konsolosu Kürtlerle müzakereye girişiyordu. Kürt aşiretleri arasında Alman okulları açılacak ve birkaç Kürt de yüksek öğrenim için Almanya’ya gönderilecekti[26]

 

Osmanlı Padişahı gibi Habsburg’lar hanedanı da, sırası geldikçe, Avrupa’nın hasta adamı olarak görülür olmuştu. Fakat yine Türkler gibi, Avusturyalılar çoğu kez Alman diplomasisini aşağı çekmekten geri kalmamışlardır. Türk- Alman ittifakı daha çok, 1914’te Almanya ile Avusturya’nın önüne çıkan birçok önemli Balkan sorununun birine bir rastgele çözümden ibaret gibi görünür. Birçok nedenle Çift Monarşi, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914’te diplomatik manevra için çok fazla alana sahip bulunduğu ve eğer bu serbestliğin kısa sürede etrafı alınmazsa, bunun Çift Monarşi sınırları için tehlikeli olabileceği korkusu içindeydi. Almanlar, Avusturyalıların bu korkusunu paylaşmamakla birlikte bunların etkisinden uzak bir politika izlemeyi de yeğlemiyorlardı. Ama bütün bunlara rağmen her iki tarafın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki siyasasında karşılıklı bir memnuniyetsizlik su üstüne çıkacaktı.

 

Avusturya-Macaristan’ın Macar asıllı büyükelçisi Pallaviçini Türkleri sevmezdi ve bu saygıdeğer zat bu duygusunu gizlemek için sarf ettiği gayrete rağmen keyfiyet kendini belli ederdi. İçinde Habsburg’ların Osmanlı Devleti’ne karşı Haçlı ruhundan bir şeyler kalmıştı…[27] O sıralarda Kont Aehrenthal’in yerini almış olan hariciye nazırı Kont Leopold von Berchtold’a Türkiye’nin Merkezî Devletler ittifakına alınmasını, sırf Balkanlar’da mesele çıkarmaması için tavsiye etmişti.[28]

 

Daha 1913’te bu Berchtold Antalya’yı, burasını Çift Monarşi’ye bağlamak üzere Osmanlı Devletinden koparmayı gözüne kestirmişti ama Pallaviçini buna engel olmuştu ve tezini savunmak üzere de Ballplatz’ın (Viyana, hariciyesinin bulunduğu yer’e) varmıştı. Berchtold’u bu işe iten aslında, hırslı Macar Baron von Szilassy (Avusturya’nın Atina büyükelçisi) idi ve bu zat Berlin’e gidip Alman hâriciyesinden Antalya’nın değil de sadece onun çevresindeki Alanya bölgesinin Çift Monarşiye bırakılabileceği sözünü almıştı: Deutsche Bank’ın Antalya’da, vazgeçemeyeceği çıkarları vardı…[29]

 

Wilhelm’in I. Balkan Savaşı şuasındaki mektuplarımdan, Alman politikasının değişmiş olduğu görülüyor. Uzun süre propagandası yapılmış dostluk ve iki Türkiye ziyaretine rağmen İmparator, “Türkiye artık marifetini göstermeli. Bu bir serbest dövüştür. Biz taraf tutmayız, işe müdahale etmeyiz” diyor. Hatta Bulgar kralı Ferdinand’ı “Byzantium Çarı” olarak kutlamaya hazır olduğunu beyan ediyor. Bu lâflar, kendi nazırlarının olduğu kadar Avusturya’nın da gözlerini dışarı uğratıyor, Balkan status quo’suna sıkı sıkıya bağlı Avusturya’nın.[30]

 

Almanların askerî yardımının Osmanlıya münhasır olmadığını Berlin Büyükelçimiz Tevfik Paşa fark etmiş, Ekim 1900’da Yunanistan’a da eğitim için Alman subaylarının gönderildiğini rapor etmişti. Bulgaristan’da da Alman varlığı göz önüne alındığında Osmanlı hükümetinin Alman askerî yardımına boş yere güvenmiş olduğu meydana çıkar.[31] Üstelik Wilhelm, Avusturya İmparatoru Franz Joseph’den Yunan adası Korfu’da İmparatoriçe Elisabeth’in köşkünü satın alıp orada tatil geçirmeyi mutat hale getirmişti. Oradaki arkeolojik kazılara da, ilgi gösteriyor (resme bkz.),[32] Osmanlıyı tümden unutmuş gibi bir tutum içine girmişti. Nitekim 6 Ağustos 1909’da Sir Edward Grey’in bir notunda “… Alman İmparatoru Yunanistan’a sempatisini belirterek Girit’in Yunanistan’a verilmesi gerektiğini bildirdi. Girit’in Suda körfezine Alman donanmasını yollamaya karar verdi…” deniyor.[33]

 

İlerde ayrıntılarıyla anlatacağım Enver Paşa’nın yükselişi ve Liman von Sanders işi Pallaviçini’yi son derece rahatsız etmişti. O, bu konularda, yani Jön Türk rejimine Almanlarla birlikte muhalefet edip kabineyi daha muhafazakâr yola sevk etmeyi tercih ediyordu. Nitekim Viyana’da Berchtold, onun önerisi üzerine Babıâli’den Talât Paşa’nın, Arnavutluk’u karıştırdığı gerekçesiyle, Dahiliye Nezareti’nden affını isteyecektir.[34]

 

  1. Dünya Savaşı sırasında bir gün Pallaviçini, Talât Paşa’nın göğsüne Avusturya’nın bir nişanını takmış, Wangenheim’ın ölümüyle boşalmış yere Kont Paul Wolff-Metternich’den “daha asil” bir Alman diplomatının münasip olacağını söylüyor ve sonra da, yabancılara düşman görünen İttihat ve Terakki Komitesi’nin Avusturyalılardan korkması için neden bulunmadığını, bunların (Almanlar gibi) deniz kuvveti olmayıp denizaşırı koloni peşinde koşmadıklarını vurguluyor. Bunu “yemeyen” Paşa, soğuk bir edayla sefire Türk idaresinin, ülkenin bağımsızlığına kastedecek kökeni ne olursa olsun tüm tehlikelere karşı uyanık olmak mecburiyetinde bulunduğu cevabını veriyor. Saygıdeğer elçinin tepesi o denli atıyor ki kontrolü kaybedip şu tehditkâr sözleri sarf edebiliyor: “Türkiye hiçbir zaman Avusturya olmadan bir yere varamaz!”.[35]

 

Hayli ilginç olarak, Almanların (geçici süre için dahi olsa) Türkiye’deki girişimlerini tasfiyeye yöneldikleri bir devirde, Avusturyalıların bu girişimleri, savaşın sonucu ne olursa olsun, pekiştirdikleri görülüyor. Mütarekeden iki ay kadar önce Ballplatz bu pekiştirme işini bu kez Pallaviçini’ye değil de, onun bir süre “dinlenme”ye çekildiği sırada, eski Atina büyükelçisi Baron von Szilassy’ye, Berchtold’un bir zamanlar “Avusturya’nın kolonial politikasını ilk harekete geçiren adam” olarak nitelemiş olduğu Szilassy’ye havale edecektir. Baron, Kuzey Anadolu ve Karadeniz kıyıları boyunca yoğun bir Avusturya satış kampanyası başlatacaktır. O, bu her iki bölgeyi “Tuna vadisinin tabii ekonomik uzantıları” olarak görüyordu. İlerde ayrıntılarıyla anlatacağım gibi Kafkasya konusunda Türklerle Almanların birbirlerine açıkça düşman olmalarından yararlanarak Türkiye nezdinde her bakımdan Almanların yerini alma girişimini öğütlüyor ve bu arada Çift Monarşi içinde gayrimemnunların, Sırpların, Çeklerin ve özellikle Macarların Osmanlı İmparatorluğu topraklarına bir muhtemel göç ve yerleşmeleri için bu kişilere telkinlerde bulunulmasını istiyordu. Ona göre Macarlar, “Türk ırkından” yarı Doğulu ve anlayışlı olmaları itibariyle bu iş için biçilmiş kaftandılar.[36]

 

Boş yere mi, Osmanlı Orduları Genelkurmay başkanlığına, Bronzart’ın yerine geçmiş olan von Seeckt, Pallaviçini’yi yakın gözaltında tutma talimatını almıştı?…[37]

 

Avusturyalıların Kuzey Anadolu’ya demiryolu inşası girişimlerinden daha önce söz etmiştim.

 

Franz Joseph’in ölümüyle İmparator olup İstanbul’u ziyaret de eden Karl için Türk ittifakı, bir Katolik güce yaraşacak şey değildi!… [38]

[1]              E. Ulubelen.— a.g.e., s. 19-26.

[2]              William Carr. — a.g.e., s. 175 ve M. Balfour. — a.g.e., s. 99-100.

[3]              Y. A. Petrosyan. — a.g.e., s. 296-7.

[4]              E. Levan — a.g.e., s. 167.

[5]              Fahri Belen. — a.g.e., s. 189.

[6]              E. Lewin. — a.g.e., s. 167-9.

[7]              E. Ulubelen. — a.g.e., s. 74-75.

[8]              Dergi, makaleyle birlikte, 58. resim’de görülen fotoğrafı da basmış. Bunun nerede çekildiğini bilmiyordum. Meğer Budapeşte’de Osmanlılardan kalma Gül Baba türbesi önündeymiş.

[9]              Zeki Küneralp. — İkinci Dünya Harbinde Türk Dış Siyaseti, İst. 1932, s. 67.

[10]            Ay. e., s. 70

[11]            M. Balfour. — a.g.e., s. 206-7.

[12]            Salih Münir Paşa. — Diplomasi, Cilt 2, Almanya, İst. 1332. Kitabı bana armağan eden dostum Yusuf  Nomal’a şükranlarımla.

[13]            Münir Paşa’nın, kitabında, “milliyet” yerine hep “kavmiyet” (millî sanayi, ticaret, servet yerine sanayi-i… kavmiye) sözcüğünü kullanması o dönemlerde Osmanlı ricali beyninde milliyet kavramının düzeyini gösterir.

[14]            F.R. Bridge. — Tarde venientibus ossa (sofraya geç gelen kemik bulur): Austro-Hungarian colonial aspirations in Asia Minor 1913-14, in Middle Eastern Studies 6/3, London 1970.

[15]            Gerard E. Silberstein. – The Central Powers and the Second Turkish Alliance, 1915, in Slavic Review 24 (1965).

[16]            İlber Ortaylı. — II. Abdülhamit döneminde Osmanlı İmparatorluğunda Alman nüfuzu, Ank. 1931, s. 19.

[17]            Ay. e., s. 32-3.

[18]            Sadrazam Sait Paşa. — Anılar, s. 46-7.

[19]            Ay. e., s. 56-7.

[20]            Hiç şaşılmayacak surette Rus tutucuları da daima, Genç Türklere karşı Abdülhamid’in ve tabii olarak da, Wilhelm’in otokrasisinden yana olmuşlardır.

[21]            1870’ten sonra İtalya’nın, Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bırakılarak kendine “bağlanmamış, geri alınmamış” (Italia erredanta) topraklar (Tarento, Istria, Dalmaçya) üstünde, daha sonra da, İtalyanlaşmış saydığı bütün topraklar üstünde hak iddiası.

[22]            Sonunda Mussolini orayı pahalıya elde etti ama…

[23]            Mahmut Muhtar. — Maziye bir nazar. Berlin muahedesinden Harb-i Umumiye kadar Avrupa ve Türkiye-Almanya münasebatı, İst. 1341, s. 25-6.

[24]            Ay. e.s. 35.

[25]            Glen W. Swanson. — War, technology and society in the Ottoman Empire from the reign of Abdülhamid II to 1913: Mahmud Şevket and the German Mission, in Coll. — War, technology and society in the Middle East, London 1975, s. 367-85.

[26]            Frank G. Weber. — a.g.e., s. 17-24.

[27]            Frank G. Weber. — Ay. e., s. 30-1.

[28]            Ay. e. s. 260.

[29]            Ay. e. s. 250-1.

[30]            Ay. e., s. 11.

[31]            İlber Ortaylı. — a.g.e., s. 64.

[32]            M. Balfour. — a.g.e., s. 284, 309

[33]            E. Ulubelen. — a.g.e., s. 82.

[34]            Frank G. Weber. — a.g.e., s. 46.

[35]            Ay. e., s. 164.

[36]            Ay. e., s. 250-1.

[37]            Ay. e., s. 235.

[38]            Ay.e., s. 207.